William King
Kalkanlara rağmen çarpışmalar İmparatorluk Sarayı’nı sarsıyor. İşkence gören taşların çığlığıyla bir melek, taht salonunun yüksek duvarındaki oyuğundan düşerek kilometrelerce aşağıda mermer zemine çakılıyor. Milyonlarca parçaya ayrılıyor. Taş kıymıkları, şarapnel gibi salonun dört bir yanına savruluyor.
İmparator, tahtından savaşçılarının telaşını izliyor. Bu salon on bin adam alır; hepsi de deneyimli kıdemliler, ama şimdi korkudan ne yapacaklarını bilemiyorlar. Biliyor ki onları dehşete düşüren şey düşman değil, kendi sessizliğidir. Ona bakıyorlar, ondan liderlik bekliyorlar, ama onlara verecek hiçbir şeyi yok.
Binlerce yıllık yaşamında ilk kez, İmparator umutsuzluğu tadıyor. Yenilgisinin büyüklüğü onu sersemletmiş durumda. Ay üsleri düştü. Dünyanın çoğu Başkomutan’ın çizmesi altında eziliyor. Otuz metre yüksekliğindeki asi titanlar sarayı kuşatmış, yalnızca birkaç sadık savaşçının çaresiz savunması onları durdurabiliyor. Sarayın savunmasının çökmesi ve direnişin son kalıntılarının düşmesi sadece an meselesi.
“Efendim, emriniz nedir?” diye soruyor Rogal Dorn, İmparator’un Yumrukları’nın siyah saçlı, heybetli primarkı. Altın zırhı artık parlamıyor; temren kovanlarının açtığı düzinelerce çentikle kaplı. İmparator yanıt vermiyor. Kendi içine dönmüş, sorularına cevap arıyor.
Sonunda o karanlık yere, sınandığı zamana, kahinvari görüşünün ulaşamadığı ve ötesini göremediği döneme gelmişti. Daima korktuğu an gelmişti. Zamanım doldu mu, diye soruyor kendine. Her şey burada mı sona eriyor? Kehanet gücüm neden burada bitti? Burada mı öleceğim?
Kafası karışık. Başkomutan’ın güçleri kapıya saldırırken bile ihanete uğradığına inanmakta zorlanıyor.
Horus bir dosttan fazlasıydı; gözde bir oğul gibiydi. Tüm primarklar arasında İmparator en çok ona güvenmişti. İmparator bir an olsun ondan şüphe duymamıştı; vahşi dünyalardan, Başkomutan’ın güç topladığı haberi geldiğinde bile. Horus’un kendisine danışmadan bunu yapmak için mutlaka geçerli bir nedeni olduğuna inanmak istemişti. Önsezilerimin başarısızlığı beni uyarmalıydı, diye düşünüyor.
“Efendim, emriniz nedir?” diye soruyor Kane, Adeptus Mechanicus’un vekil Başfabrikatör. İmparator’a bakıyor; ışığın hilesiyle pirinç maskesinin cam yarıkları suçlayıcı gözlere dönüşmüş. İmparator yine yanıt vermiyor. Kane’in varlığı ona, artık Adeptus’un başının bile güvenilmez olduğunu hatırlatıyor. Selefi, eski Başfabrikatör, Horus’un tarafına geçmişti.
Mars’ta teknorahipler arasında iç savaş sürüyor. Kadim, yasaklanmış silahlar kullanılıyor. Salgın hastalıklar milyonları öldürüyor. Füzyon bombaları toprağı yaralıyor.
Çok şey yitip gidecek. Eski bilimin yavaş yavaş toparlanmasını düşünüyor. Librarium Technologicus alevler içinde, kadim veri sistemleri çöküşte. Yeniden inşa çağı sona erdi. Büyük Sefer, kayıp bilgeliği arama kadar insan dünyalarını geri alma savaşıydı; şimdi o da bitti. Başkomutan’ın ihaneti her şeye son verdi.
“Efendim, emriniz nedir?” diyor Sanguinius, kanatlı melek primark, Kan Meleklerinin lideri. Gözleri alev alev, yüzü korkunç güzellikte bir maske.
İmparator onların hâlâ kendisine güvendiğini biliyor. Onlar hâlâ ona inanıyor. Bu tuzaktan onları kurtarabileceğini düşünüyorlar. Ama yanılıyorlar.
Horus, galaksinin gördüğü en büyük generaldir. Yaratanı olan kendisinden daha iyi kim bilebilir? Yüzyıllık savaş deneyimiyle eğitilmişti. Bir çıkış yolu, açık kapı, bir hata olmayacaktır. Başkomutan aklını yitirmedikçe böyle bir şey bırakmaz.
İmparator takipçilerinin yüzlerine bakıyor, güvenlerini okuyor, hissettirdiği sorumluluğun yükünü omuzlarında duyuyor. Onların hatırına denemeli, umutsuz bile olsa. Zihnini sarayın yıkık bahçelerinin ötesine, şekillenmiş ayın burkulan ışığında savaşan dev titanların bulunduğu alanlara gönderiyor. Savaşın tamamını yukarıdan görüyor: sayıca fazlasıyla yetersiz lejyonları, isyancı ordularca biçiliyor. Gökyüzüne uzanıyor zihni, yörüngeden yeryüzüne kıyamet getiren savaş mavnalarıyla dolu. Parlayan binlerce nokta arasında Başkomutan’ı buluyor.
İçinde bir umut kıvılcımı yanıyor. Horus’un gemisinin kalkanları kapalı. Neden, diye soruyor kendine. Bu kadar mı kendinden emin? Yoksa savaşı bizzat mı izlemek istiyor? Ya da bu bir tuzak mı? Gemiyi hissediyor ve içinde olanlarla karşılaşınca geri çekiliyor. Horus bunu nasıl yapabildi, en büyük iğrençliklerle nasıl anlaşma yaptı?
İmparator kararını veriyor. Tuzak olsa da, bu tek fırsatı. Şansı yok, durum çok umutsuz. Ruhu bedenine dönerken, içini karartan bir düşünce beliriyor: Başkomutan da bunun farkında olmalı.
“Emriniz nedir, efendim?” diyor Sanguinius yeniden. İmparator’un gözleri birden açılıyor. Sesi kudret dolu: “Işınlanmaya hazırlanın. Savaşı düşmana götüreceğiz.” Adamlar güvenle gülümsüyor. Artık bir amaçları var. İmparator ışınlama koordinatlarını girerken, hiç soru sormadan harekete geçiyorlar.
Bir ışık patlaması, bir soğukluk hissi. Başkomutan’ın gemisine ışınlanıyorlar. İmparator hemen çevresine bakıyor ve bir şeylerin ters gittiğini fark ediyor. Sadece birkaç uzay komandosu yanında; terminatörler ve primarklar yok. Nasıl olur, diye soruyor. Horus ışınlanma sinyalini bozmuş olabilir mi? Bu kadar güçlü mü?
Zihninin içinde çılgın sesler uğulduyor. Devasa odanın taş duvarlarında hapsolmuş figürler var. Elleri ona uzanıyor, kaya gibi bir güçle yakalamaya çalışıyorlar. İmparator onları kolayca savuşturuyor. Ama yoldaşları o kadar şanslı değil. Uzay komandoları şeytani yaratıklarla savaşırken temrenler çatırdıyor. Bir adam karanlık ve yapışkan duvarlara çekilerek yok oluyor. Yok oluş noktasından dalgalar yayılıyor. İmparator’un kılıcı şimşek gibi savruluyor, uzuvları koparıyor, savaşçıları kurtarıyor. Psişik enerjisini çağırıyor. Başının etrafında alevlenen bir hale beliriyor. Gücünü serbest bırakıyor. Yıkım dalgası iblisleri süpürürken kendi adamlarına zarar vermiyor.
Etrafını tarıyor, primarkları arıyor ama Başkomutanın’ın Savaş Mavnasının duvarları zihinsel görüşüne direniyor. Sağ kalan uzay komandolarını peşinden çağırıyor.
Gemi boyunca ilerliyorlar; Kaos’un çarpıtıcı etkisiyle tanınmaz hale gelmiş. Taş gibi etten duvarlardan büyük kapak-kapılar dışarı taşıyor. Saydam damarlar, zemindeki kanallar boyunca kan nehirleri taşıyor. Dilden bir yolu kaplayan mukus halıları...
Kanatlı, çarpık, bir zamanlar insan olan yaratıklar kemikten kemere benzer geçitlerde uçuşuyor, kaburga çıkıntılarına tünüyor. Uzay komandoları dehşetle irkiliyor. İmparator onların korkusunu bastırmak için psişik yatıştırma gücünü kullanıyor. Aynı zamanda çevreyi tarıyor, Horus’un izini arıyor. Başkomutan’ın yaptığı anlaşmanın doğasını ve zaferinin korkunç sonuçlarını artık biliyor.
Zeminde parlayan boğazlar gibi açılan ve uzaktaki dev bir kalbin atışlarını yankılayan çukurların yanından geçiyorlar. Oyulmuş kıkırdaktan aşağı akan kokuşmuş sarımsı iğrenç sıvı şelalelerinin altından geçiyorlar. Bazen silah sesleri duyuluyor, ama kaynağa ulaştıklarında ortada kimse kalmamış oluyor.
Gökkuşağı renkli sisler görüş alanlarını kaplıyor, taşlaşmış etobur koridorları gizliyor. Böcek bulutları yüz maskelerine saldırıyor, hava borularının süzgeçlerini tıkıyor. Dahili oksijen sistemini kullanmaya başlıyorlar.
Komando zırhı giymiş, kafatası suratlı şeyler tarafından pusuya düşürülüyorlar. Mutasyona uğramış yaratık sürüleriyle savaşıyorlar. Birer bire ölüyorlar. Sonunda İmparator tek başına kalıyor. ...Ve ancak o zaman Horus’un huzuruna kabul ediliyor.
Başkomutan, parçalanmış bir meleğin bedeninin üzerinde duruyor. Ardında işkenceye uğramış topraklar görüş penceresini dolduruyor, Horus’un pençeli eliyle kavrayabileceği bir süs eşyası gibi. Katledilmiş uzay komandolarının cesetleri her yeri kaplamış.
Yüzü içsel bir kan ışığıyla parlıyor. Horus konuşuyor: “Zavallı Sanguinius. Ona yeni düzende güçlü bir makam teklif ettim. Bir tanrının sağında oturabilirdi. Ne yazık ki kaybeden tarafı seçmeyi tercih etti.”
İmparator, donmuş dilinden kelimeleri koparmaya çalışarak büyülenmiş gibi duruyor. En sonunda yalnızca fısıldayabiliyor: “Neden?” Çılgın bir kahkaha yankılanıyor. “Neden mi? Bana neden mi diyorsun? Onca binyıl sana hiçbir şey öğretmiyor mu? Zayıf aptal, senin çekingenliğin Kaos’un güçlerini bağlamanı engelliyor. Nihai güçten uzak duruyorsun. Ben ise onu irademe bağlıyorum ve insanlığı yeni çağa taşıyorum. Ben, Horus, Kaos’un Efendisi.”
İmparator eski dostuna bakıyor ve başını şaşkınlıkla sallıyor. Horus’un düştüğü tuzağı görüyor.
“Hiçbir insan Kaos’a hükmedemez,” diyor sessizce. “Kendini kandırıyorsun. Efendi değil, köle oluyorsun.”
Öfke dolu bir ifade, Başkomutan’ın yüzünü başkalaştırıyor. Elini uzatıyor ve bir güç şimşeği fırlıyor. İmparator acı içinde çığlık atıyor, bedeni işkenceyle kıvranıyor. “Gücümün gerçek doğasını hissediyorsun da sonra bana kendimi kandırdığımı mı söylüyorsun?” diye kükreyerek bağırıyor Horus, öfke içindeki bir tanrının sesiyle.
İmparator’un alnında ter damlaları beliriyor, acıya karşı kendini sıkıyor. “Kendini kandırıyorsun,” diyor.
Horus yeniden işaret ediyor ve saf zehirden oluşan mızraklar İmparator’un damarlarında yanarak ilerliyor. “Seni buraya ben getirdim, eski dostum, zaferime tanık ol diye. Önümde diz çök, seni bağışlayayım. İnsanlığın yeni efendisini kabul et.”
İmparator, gücünü umutsuzca çağırıyor ve saldırıya geçiyor. İki savaşçının arasında şimşekler çakıyor. Ozon kokusu havayı dolduruyor. İmparator ileri atılıyor, kılıcı havada. Silahlar çarpışıyor, savaş her düzlemde yaşanıyor: fiziksel, ruhsal, psişik.
Ölümlü tanrılar çatışırken güç şimşekleri çakıyor, galaksinin kaderi her darbede dengede duruyor. Afsunkılıç ve yıldırım pençesi, gökgürültüsü gibi bir sesle birbirine çarpıyor. Gezegenleri yok edebilecek kudretteki enerjiler serbest kalıyor.
Horus’tan gelen ters bir darbe, İmparator’u taş bir bölmenin içinden geçirerek savuruyor. Karşı saldırı, Başkomutan eğilirken tavanın taşıyıcı sütununu söküp alıyor.
Arkta, İmparator Kaos Güçlerinin uluyarak piyonlarına daha fazla güç aktardığını duyuyor. İnsanlığın Efendisi, onların birleşmiş kudretine karşı tek başına duruyor ve kaybettiğini biliyor. Nedense tüm gücünü Horus’a karşı kullanamıyor. Horus asla geri durmuyor.
Bir yıldırım pençesi, İmparator’un zırhını bir kumaş gibi biçiyor, et ve kemiği kesip geçiyor. İmparator, Başkomutan’ın sinir sistemini altüst etmek için psişik bir hamleyle karşılık veriyor. Horus, bu saldırıyı savuştururken kahkahalar atıyor.
Pençeleri İmparator'u boğazından yakalayarak nefes borusunu ve şahdamarını açıyor. Bir başka darbe bileğindeki tendonları kopararak kılıcın kuvvetsiz kalan parmaklardan düşmesine neden oluyor.
Çılgın kahkahalar oda boyunca yankılanıyor. Horus, neredeyse oyunbaz bir yumrukla birkaç kaburga kırıyor. Bir enerji dalgası İmparator’un yüzünü yakıyor, eti eriyip akıyor, bir gözünü patlatıyor, saçlarını ateşe veriyor. İmparator boğuk bir inlemeyi bastırıyor, nasıl kaybetmekte olduğunu düşünüyor. Karanlık onu yutmak üzere.
Horus bileklerini kavrıyor, kemikleri parçalayarak. İmparator’un boğazından kan fışkırıyor. Horus, düşmanını başının üstüne kaldırıyor ve dizinin üzerine vuruyor, omurgasını kırıyor.
Bir an için İmparator yalnızca karanlığı görüyor, sonra bir acı patlaması onu bilince geri getiriyor, Horus kolunu yuvasından koparıyor. Başkomutan vahşi bir zafer çığlığı atıyor.
Aniden saldırı duruyor. İmparator, sağlam gözüyle odanın bir tek terminatörün girdiğini görüyor. Komando, Başkomutan’a doğru koşuyor, hücum temreni alev alev yanıyor. Horus ona bakıyor ve kahkahalar atıyor. Bir an için zafer kazanmış gibi duruyor, komandoya İmparator’a yaptıklarını gösteriyor.
İmparator, olacakları biliyor, Horus’un yüzündeki muzaffer övüncü görüyor. Orada dostunun hiçbir izi kalmamış. Sadece delirmiş, yıkıcı öfkeyle dolu bir iblis var.
Horus, yanan bakışlarını terminatöre çeviriyor ve komandonun eti pul pul dökülerek iskeleti ortaya çıkıyor, ardından o da toza dönüşüyor.
İmparator, kendisi için kurulmuş tuzağı görüyor. Kendini tutuyordu, ona oğlundan biri gibi davranıyordu. Şimdi, güvenilir yoldaşının artık kalmadığını fark ediyor. Bu eski dost görünümündeki yaratığı durdurması ve düşmüş terminatörün intikamını alması gerektiğini biliyor. Tek bir ölümcül darbe vurmalı. Başka şansı olmayacak.
Tüm gücünün her zerresini topluyor, saf güçten oluşan, lazerden daha net, patlayan bir güneşten daha yıkıcı olan güçlü bir enerji mızrağına odaklıyor. Bu mızrak, delinin kalbine doğru yöneliyor. Horus, bu enerji yükselişini hissediyor ve korkuyla İmparator’a dönüyor.
İmparator saldırıyor. Mızrak Başkomutan’a çarpıyor. Horus, yok oluş yağmuru üstüne inerken çığlık atıyor, devasa bir acıyla kıvranıyor. İmparator’un ölümcül darbesine karşı panik içinde direnmeye çalışıyor ama mücadeleleri zayıflıyor, öldürücü enerji üzerlerinde oynarken.
Öfke, acı ve nefretiyle dolu tüm gücüyle İmparator, Horus’un ölümünü istiyor. Kaos güçlerinin geri çekildiğini, piyonlarından ayrıldığını hissediyor. Ve o anda Başkomutan’ı aklı başına geliyor. İmparator, Horus’un yüzünde işlediği korkunç suçların farkına varışını görüyor. Gözlerinde yaşlar parlıyor.
Horus özgür oluyor ama İmparator kendisinin ölmekte olduğunu biliyor ve Kaos Güçlerinin Başkomutan’ı yeniden ele geçirebileceğini, kendisinin ise onları durdurmak için orada olamayacağını hissediyor. Bu riski alamıyor. Horus’un ölmesi gerekiyor. Ama bir an için, eski dostunun yüzüne bakarken tereddüt ediyor, o işi yapamıyor. Sonra dışarıda devam eden, belki sonsuza dek sürecek katliamı düşünüyor. Kararlılık içinde sertleşiyor.
Bütün merhametini ve şefkatini zihninden atıyor, dostluk, yoldaşlık ve sevgiye dair tüm bilgileri boşaltıyor. Gözleri Horus’a kilitleniyor ve orada anlayışı görüyor. Sonra tam olarak ne yaptığını bilen soğuk bir bilinçle İmparator Başkomutan’ı yok ediyor.
Rogal Dorn odaya giriyor. İmparator’un paramparça olmuş bedenini ve Başkomutan zırhının içindeki küçülmüş cesedi görünce dehşete kapılıyor. Kaotik orduların arasından geçmek için bu kadar uzun zaman kaybettiği için kendini lanetliyor. Artık saldırıların neden durduğunu ve geminin neden normale döndüğünü anlıyor.
İmparator’un yanına koşuyor, zayıf bir yaşam belirtisi algılıyor. Belki hâlâ umut vardır. Belki İmparatorluk’un yöneticisi yaşayabilir.
Rogal Dorn bunu sağlamak için elinden geleni yapacak.