DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA 2
DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA3 DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA 4
Yusuf, aynı şekilde:
-YAŞASIN BAĞIMSIZ TÜRKİYE-
Sonra Hüseyin, Atilla ve diğerleri..
Ama görevliler, gençlere son sözleri söyleme fırsatı vermemeye,
hepimizin gözleri önünde duruşma salonunda, sıkılı
yumruğu havaya kalkan her birinin üzerine çullanıp, yakapaça
dışarı atmaya başladılar...-
Haklarındaki hükmü dinlemeye salona ilk giren Deniz'le
Yusuf, dışarı çıkınca birbirlerine -vatan sağ olsun- diyerek
sarılmış ve sonra kelepçelenip götürülmüşlerdi.
Artık celseler bitmişti. Beklemeye başladılar. Dışarda arkadaşları,
yakınları, avukatları onları kurtarmak için çırpınıyordu.
Günler ilerledikçe beklemenin gerilimi de çok geniş
alanlarda derinleşti. İnançlarından hiçbir ödün vermeden
beklediler.
:::::::::::::::::
GECENİN GÖLGELERİNDE AYRILIK
Karlı dal uçlarında kımıldayan ay mı
kabuğunun altında
çığlık çığlığa ışıldıyor tomurcuklar
yıldızlar mı dökülüyor gökten kırlara
...
Geceyle
sel sularında çalkanan yapraklar kaybolur
artık görünmez omzuna serpilmiş benekler
bayırlardan aşağlara doğru derinleşen karanlık
rüzgarla ıslık çalar kayalıklar boyunca
...
Çiğdem telleriyle bezenmiş yastığın ıslak
uykuna renkler topluyor dalgın dolaşan kelebekler.
motor ve ayak sesleriyle çırpınırken sokaklar,
ıssız bucaksız tarlalarda başaklar nasıl da titrek
...
Kanla beklediğim şarkılarda gelişen sevgilim
belki de kalbinde düğümlenen
ölüme giderken duyduğum gülümseyiştir
bakarsın seninle artık görüşemem
alnına vuran ışığı
sakın kaybetme geceleri.
N. Behram 1972
:::::::::::::::::
N. AĞIRNASLI İNÖNÜ'YE -KORKARIM BU KAN GÖLÜ ONU DÖKTÜRENLERLE
BİRLİKTE, SUSANLARI DA BOĞAR- DEDİ...
1 Numaralı Sıkıyönetim As. Mahkemesi'nde 1'inci THKO Davası
sonuçlanmış ve 18 genç hakkında idam kararı verilmişti.
Gelişmeler sonucunda artık, kamuoyunda Deniz, Yusuf ve
Hüseyin'in asılacakları söylentisi almış yürümüştü. Avukatlar
son girişimlerde bulunuyorlardı. Bu dönemde Niyazi
Ağırnaslı, İnönü'yle bir görüşme yaptı. Ağırnaslı İnönü'yle
görüşmesine ilişkin anılarını şöyle anlatıyor:
-Bizim endişemiz, bu üç gençle ilgili kararın onanacağı
merkezindeydi. Doysa As. Yargıtay'da, Başsavcılık tetkikindeydi.
İnönü'yü ziyaretim bu safhada oldu. 1933-1946 yılları
arasında T.B.M.M.'de özellikle son yıllarda Bütçe Komisyonu'nda
memurken, başbakanlığı, cumhurbaşkanlığı dönemlerinde
sayın İnönü'nün, bana karşı bir göz aşinalığı vardı.
1961 seçimlerinde C. Senatosuna Ankara Senatörü olarak
girdikten sonra kendileriyle ilişkilerimiz oldu. Altı yıl süren
senatörlüğüm sırasında konuşmalarına, T.İ.P adına yaptığım
girişimlere daima ilgi duyar, Parlamento kulislerinde koluma
girip benimle konuşarak dolaştığı olurdu. C. Senatosundan
ayrıldığım zaman da -parlamentonun çalışkan üyelerinden
birisiydi. Yeni bir ses getirdi. Onu seçtirmek için girişimde
bulunalım, kendisiyle konuşup bana haber getiriniz.-
diye eski CHP bakanlarından bir arkadaşımla bana mesaj
yollamıştı. Bütün bu ilişkilerden cesaret alarak telefonla
Mevhibe Hanımefendi aracılığıyla istediğimiz randevuyu kabul
etti. Pembe Köşk'ün giriş katındaki küçük salonda 55 dakika
süren bir konuşma yaptık. Daha doğrusu beni dinledi ve
ara sıra bir iki cümleyle konuşmaya yön verdi. Ben bu konuşmaya
18 genç aleyhine çıkan idam kararından duyduğumuz
endişeyi belirterek başladım.
-Telaşlanma Ağırnaslı, ben ortada bir idam furyası görmüyorum.
Olsa olsa 3-5 kişi hakkında bir kesin hükme varılır.
Onları da biz meclislerde hallederiz- demişti.
-Paşam, parlamentonun yapısı bu umudu besleyici nitelikte
değil sanıyorum. İşin sosyopolitik, sosyo-ekonomik nedenlerini,
bu olayları hazırlayan ortamı, dış ve iç etkenleri
yeterince bilen kaç kişi olduğunu bilemiyorum, amma bizzat
sizin partiniz de bile böyle müşfik ve hoşgörülü bir davranışa
karşı çıkanlar olacağını sanıyorum,- dedim.
-Eveet...- dedikten sonra -o halde ne yapabiliriz?- diye ilave
etti. O sıralarda gözlerindeki rahatsızlık nedeniyle, katarakt
ameliyatı için Paris'e gidecekleri duyulmuştu. Bir olup
bittiden endişeliydik.
-Siz, ilk Talat Aydemir olayında -kan dökülmeden silahı
teslim ederseniz koğuşturma açtırmam, amma sizi emekliye
sevkettiririm.- diye Talat Aydemir'e mesaj göndermiş ve bu
sözünüzü parlamentoda da tekrarlamıştınız. Birincide koğuşturma
açılmadı, bunu biliyoruz. Sizden başka kimsenin
gücü yetmezdi koğuşturma açtırmamaya, dedim. Gülümsedi.
-Bu gençlerin devleti devirecek, anayasayı yok edecek güçte
olduklarını sanmıyorum. Konu herhalde Yargıtay'da titizlikle
incelenecektir inancındayım..- gibi bir mesajınız yeterli
olur, dedim. -Bu, adalete müdahale olmaz mı Ağırnaslı?- deyince
de; -Paşam, sıkıyönetim komutanlarından bazıları,
başta Faik Türün, bildiriler yayınladılar ve infazların çok
yaklaştığı şu günlerde... diyerek adalate açıkca yön verme çabası
gösterdiler. Biliyorsunuz infaz deyimi sadece idamlar
için kullanılıyor. Sizin salt adaletin gerçekleşmesi istikametindeki
uyarmanız, adalete olumlu yönde müdahale olur
inancındayım, elbette bunun şeklini siz takdir buyurursunuz-
cevabını verdim. Bunun üzerine de: -Amma ben Yargıtay'dan
kimseyi tanımıyorum ki- dedi. -Paşam sizin bu genç
insanları tanımanız olanaksız elbette. Amma memleketin İsmet
Paşası bir tanedir. Onu herkes tanır ve ondan gelecek
telkinlere ve uyarılara dost düşman kulak kabartmak zorunluğunu
duyar.- yanıtını verdim. Gülümsedi. Ben de durup bir
şey söylemesini bekledim. -Sen konuşmana devam et Ağırnaslı
seni dikkatle dinliyorum- demekle yetindi. Sonradan
bazı girişimlerde bulunduğunu duyduk, amma karanlık güçler
kamuoyunu öylesine yanıltarak hazırladılar ve olaylar
öyle gelişti ki korkulan sonuç 6 Mayıs 1972 gecesi sabaha
karşı gerçekleşti.
İnönü'yle görüşmemiz sırasında anayasayı ihlalin Türkiye'de
üç kez söz konusu olduğunu; bunlardan birinin devleti
yöneten çoğunluk partisi iktidarına, ikincisinin Silahlı Kuvvetler'in
bir bölümüne ait olduğunu, bunlarda vasıtaların yeterli
ve maksadı istihsale elverişli olduğunu, T.H.K.O. davasında
durumun çok farklı bulunduğunu açıklamaya çalıştım.
Siyasi cinayetlere, failleri bulunamadığına göre iktidarı suç
ortağı, hatta asıl suçlu saymanın zorunlu olduğuna değindim.
-Meşruluğunu yitiren bir iktidara karşı direnme hakkını
kullananları sorumlu saymak güçtür. Gençliğin taptaze ve
gür kanı durmadan gölleniyor paşam. Korkarım bu kan gölü
bir gün onu döktürenlerle birlikte susanları da boğar.- deyince,
İnönü'nün kaşları çatıldı. -Sütünü iç sütünü- diye sehpaya
konan süt bardağını işaretledi. -Siz Türkiye'de özgürlükçü
demokrasiye doğru ilk olumlu adımları atan insansınız-
diyerek konuşmayı yumuşattım. Özgürlükçü demokrasi karşıt
fikirlerin birbirine tahammülünü gerektirir. Devlet, kaba
kuvvete karşı tarafsız bir uyanıklık gösterse, bazı düşüncelerin
meclisten, hatta ülkeden kovulması için linç olayları düzenlemese
ülkenin 12 Mart ortamına gelmesine gerek olmazdı...-
filan gibi sözler söyledim. Hiçbir söz alamadan İnönü'nün
yanından ayrıldım, amma yine de İnönü'nün bir şeyler
yapacağı umudu bende uyanmıştı. Sonradan bazı girişimlerde
bulundu da. Anayasa Mahkemesi'ne açtığı iptal davası,
infazı 50 gün kadar geciktirmiş oldu, ama büyük yerler işgal
etmiş bazı küçük kişilerin hıncı, işbirlikçi sermayesinin devrimci
eğilimleri sindirme çabaları, acımasızca çökmüştü
memleket ufkuna bir kez. İnönü'nün Deniz Gezmiş'i -Hukuk
okuyormuş, kaçıncı sınıfta?- -Çok akıllı çocukmuş diyorlar,
doğru mu?- -İngilizceyi iyi biliyormuş öyle mi?- gibi soruları
zihnimizi karıştırdı. Arkadaşlarla yaptığımız değerlendirmelerde
Hüseyin'le Yusuf'un ölüm cezalarının meclislerde ömür
boyu hapse çevrileceğinden ve Deniz'in cezasının onanacağından
kuşku duyar olmuştuk...-
Gün, günü kovaladı. Zaten mahkemelerde tıkanmış olan
yasalar, mahkeme sonrası başvurmalarda da, kendini aynı
nitelikleriyle sürdürdü. Denizler bir şarkı söyleme öncesi
duyarlığıyla, hücrelerinde ödünün izini taşımadan beklediler.
Gün günü kovaladı. Mayıs geldi dayandı. Artık avukatları
son görüşmelerini yapıyorlardı. Niyazi Ağırnaslı son görüşmesini
şöyle anlatıyor:
-Son ziyaretimiz infazdan birkaç gün önce Zeki Oruç
Erel'le birlikte olmuştu. Hala bazı ümitlerin bulunduğundan,
cumhurbaşkanının vetosundan bahsettiğimizi gören Deniz
Gezmiş -Yok ağbey- demişti, -bizim asılma kararımızı çok önceden
vermişlerdi zaten, bunu hep söyledik. Dileriz ki biz
boş yere ölmüş olmayalım ve vatan satıcılarının oyunları anlaşılsın
yoksul halkımızca. Boşa ölmüş olursak işte o zaman
yazık olur.-
Gözlerimi gizlemek zorunda kaldım ve sustuk. Kısa bir
süre sonra,
-Bizi TAYLAN ÖZGÜR'ün yanına gömdürün ve infazlar
sırasında mutlaka bulunun. Burjuvazinin paçavra gazeteleri,
korktular, düştüler, bayıldılar gibi onurumuzu kırıcı yayın
yapmaya çalışır. Duruma avukatlarımız tanık olmalılar,- dedi.
Görüşme hücrelerine tek tek geliyorlardı. Hüseyin İnan'a
-Hadi sen öbür hücreye geç de Yusuf'u göreyim- dedim bir
ara. Durup bir şey söylemek istedi. Sonra dudağı hafifçe aralanmış
olarak çıktı hücreden. Yusuf'un dudaklarında acı bir
gülümseme vardı. Üçünde de korkudan hiç eser yoktu. Güçler
dengesinde henüz uyanışı tamamlanmış halkın karşısında
dış sömürüden pay alan sermayenin ağır bastığının, bu
ağırlığa kurban edileceklerinin bilincindeydiler.-
Avukat Zeki Oruç Erel ise son görüşmesiyle ilgili anısını
şöyle anlatıyor:
-Mamak Askeri Cezaevi'nde, çarşamba günleri sadece tutuklu
yakınları görüş yapabilirler. Haftanın bu günü; yani
çarşamba günü, avukatlar müvekkilleriyle görüştürülmezler.
3 MAYIS 1972 ÇARŞAMBA...
Bir gün önce, 2 Mayıs 1972'de senatodan idam kararları
onaylanıp, çıktı.
11 gündür DENİZ, YUSUF, HÜSEYİN açlık grevini sürdürüyorlar.
Greve başladıkları gün, greve gitmelerinin nedenlerini
belirten yazılı metni; cezaevi yöneticileri, bütün çabalarımıza
karşın bize vermedi. Mamak Askeri Cezaevi'nde
kanunsuzluk, asıl; yasallık, istisna olduğundan bu konunun
üzerinde fazla durmağa gerek yok sanıyorum. Bu durumda
üçü de sözlü olarak, bize; açlık grevine gitmelerinin nedenini
şöyle açıkladılar.
-Dışardaki gelişmelere bakılırsa, üçümüzün idamı kesin
gibi görünüyor. Ayrı ayrı kapatıldığımız hücrelerimizde, Türkiye
işçi sınıfı ve halkımız için yapabileceğimiz son eylem,
ancak bu olabilir.-
3 MAYIS 1972 ÇARŞAMBA. Bu tarih; şüphesiz kişisel
olarak benim için, özel bir anlam taşımaktadır. Zira; onları
en son gördüğüm gün: 3 Mayıs 1972 Çarşamba günüdür.
2 Mayıs'ta senatodan idam kararları çıkınca; savunmayı
üstlenen biz 11 avukat, bir mucize dışında, idamların önlenmesinden
umudumuzu kesmiştik. Dava süresince üçünü de
yakından tanıma fırsatını bulmuş olan bizler; onların ölüm
karşısında en ufak bir tereddüt göstermeyeceklerini kesinlikle
biliyorduk. Bu konuda, hiçbirimizin en ufak bir şüphesi
yoktu. Ancak, 11 gündür açlık grevinde olduklarını da biliyorduk.
11 günden beri süren açlık grevinin, en sağlıklı kişiyi
bile, -fizik- olarak nasıl halsiz düşürebileceği kolaylıkla
tahmin edilebilir. Bu nedenle, açlık grevine son vermelerini
kendilerine önermeye karar verdik. İşte, bu öneriyi iletmek
üzere 3 Mayıs 1972 Çarşamba günü Mamak Askeri Cezaevi'ne gittik.
Onları mutlaka asmaya kararlı olanlar da açlık grevinden
son derece tedirgindiler. Grev süresince, her gün, içlerinde
profesörlerin de bulunduğu Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nden
bir doktorlar heyeti cezaevine gelip muayene ediyor, 24
saatlik hücredeki yaşamları; her yarım saatte bir, cezaevi yönetimince,
yazılı olarak saptanıyordu. Bu nedenle, görüş yasağına
karşın bizi cezaevine aldılar.
Başta cezaevi müdürü olmak üzere 5-6 görevli, başımızda
dikilmiş, Hüseyin, Yusuf ve Deniz'le yaptığımız konuşmayı
dinliyorlar. Söze Halit Çelenk başladı:
-Biz, infazların durdurulması için, hala, ciddi çabalar sarfediyoruz.
Ancak, bu çabalar sonuç vermezse infazlar gerçekleşebilir.
İnfazlar gerçekleştiği takdirde, biz avukatlar; sizin
infaz yerine sağlıklı ve rahat bir şekilde gidebilmeniz için, açlık
grevine son vermenizi öneriyoruz. Şüphesiz, bu konuda
karar sizindir.-
Öneriye cevap için bizden bir saat süre istediler. Ama, on
dakika kadar sonra Deniz, gülerek geri geldi ve şöyle dedi:
-Önerinizi kabul ediyoruz. Sizlerden en az bir kişinin, infazlarda
mutlaka bulunmasını istiyoruz. Ancak, faşizm; bizlerle
ilgili halka yalan söyleyebilmek için, sizleri infaz mahallinde
bulundurmayabilir. Eğer böyle bir durum olursa,
bütün arkadaşlar kesinlikle emin olsunlar ki, bir devrimciye
yakışır şekilde gideceğiz.-
Kendisine infazlarda iki avukatın bulunacağını, bu yönde
bütün tedbirleri aldığımızı söylüyoruz. Benimle rahat, kendinden
ve arkadaşlarından kesinlikle emin bir havada biraz
daha görüştükten sonra; konuşmayı, gene Deniz bitirdi:
-ŞİMDİLİK HOŞÇAKALIN. İNFAZLARDA BULUŞURUZ!-
Evet mayıs gün gün ilerliyordu. Ve sanki ölümü bekleyen
onlar değildi. Öyle genç, öyle meraklı bekliyorlardı hücrelerinde.
Son anlarına dek yaşamayla, yurtlarıyla, insanlarla ilgili
şeyler düşüyordu akıllarına.
Deniz Yusuf ve Hüseyin'le son görüşmesine ilişkin anılarını
Avukat Orhan İzzet Kök şöyle anlatıyor:
-Yapabilecek her şey yapılmış, sonuç belli olmuştu. İnfazlarla
ilgili üç maddelik yasayı meclis onaylamış, cumhurbaşkanı
imzalamıştı. Her an infazların yapılması bekleniyordu.
Her üçü de hücrelerindeydiler. 6 Mayıs'tan bir-iki gün önce
(tam hatırlayamıyorum) tutukevinden avukat istendiği haberi
geldi. Gittim. Tek tek üçüyle de görüştüm (bu onları son
görüşümdü). İnfazlarla, dışarıdaki politik ortamla ilgili bazı
şeyler sordular. Tam ayrılacağım sırada Hüseyin, Toprak ve
Tarım Reformu Ön Tedbirler Yasa Tasarısı'ndan bir tane elde
edip kendisine getirmeye çalışmamı rica etti. Tasarının
köylüye ne getirip götürdüğünü öğrenmek istiyordu. (O sırada
basında ve kamuoyunda söz konusu tasarı tartışılıyordu.)
Donup kalmıştım. Her an ölüme götürülmesini bekleyen
bir insan, o zamana kadar hücresinde, adı reform olan bir
toprak yasasını okumak istiyordu. Güç toparlandığımı, hemen
şehre döndüğümü, bir yerlerden aldığım teksir ya da gazete
küpürü benzeri bir tomar kağıdı geri götürüp içeriye yolladığımı
hatırlıyorum.-
Orhan İzzet, Hüseyin'in istediği şeyleri getirmiş fakat
kendisi görüşememiş, elden içeriye yollamıştı. Küpürler içeride
Hüseyin'e verilmişti. Hüseyin götürüleceği ana kadar
-Toprak ve Tarım Ön Tedbirler Tasarısı-nı inceledi. Notlar
düştü kenarına, satırların altını çizdi...
Ve Deniz de ve Yusuf da... Halkın hayatını düşünerek vardılar
Altı Mayıs'a...
:::::::::::::::::
ÜÇ DAĞA AĞlT
Açlığın
çıplaklığın acısı mı genişliyor
dalları
meyvaya çağıran rüzgar mı
...
Dalgın bir kuşun ötüşünden
sevdiğinin kalbine düşen aşık mı
yağmuru emen toprak mı derinleşiyor
...
Yas mı tutmalıyım onurlu ölüme
halkın gözlerini dolduran çizgilere
umudu mu çağırmalıyım
...
Ah, gidiyor işte gidiyor göz göre göre
sıcak titreyişi varlığını hayata adamışların
gidiyor
öfkenin haykırışları
yasalarıyla gidiyor kahredişin
zulmün ve iğrençliğin buyruklarıyla gidiyor
toprağa düşen bakımsız yapraklar gibi değil
azarlanmış çocukların kederiyle değil
doğuşun ve sevmenin feryadıyla gidiyor
ölümü donatan arkadaşlarım
...
Ah, gidiyor işte gidiyor göz göre göre
durutarak gündüzleri geceleri
durutarak adanmışlığı, mertliği yüceliği
damıtıp sevdalarına
nefesi toprağa aşılamaya gidiyor arkadaşlarım
...
Bulutlar da hafif mi kar taneleri kadar
özgürlüğün borcu mu ödeniyor
...
Yaralar mı açılıyor yoksulluğa
ezilmişliğin isyanı mı sesleniyor
...
Ah, gidiyor işte gidiyor göz göre göre
birer rüzgar uğultusu bırakarak yanan ateşe
N. Behram Mayıs 1972
:::::::::::::::::
6 MAYIS'IN İLK DAKİKALARINDA DENİZ, YUSUF VE HÜSEYİN'İN
HÜCRELERİ AÇILDI... ZİNCİRE VURULDULAR...
1972 Mayıs'ının 5'inci günü Resmi Gazete'de bir kanun yayınlandı.
-İnfaz-a ilişkindi. Kanun yayınlanmıştı fakat hükümlü
vekillerinin 2.5.1972 ve 4.5.1972 tarihlerinde verdikleri
iki ayrı -karar düzeltme- istemine henüz bir yanıt gelmemişti...
Kanunun yayınlandığı gün, hükümlü vekillerinden Ersen
Şansal ve Mükerrem Erdoğan, Mamak Cezaevi'ne geldi. Denizlerle
görüşmek istediklerini bildirdiler. Beklemenin sonu
gelmiyordu. Saat 17.00 olmuştu. Hala görüşememişlerdi. Ayrılmak
zorunda kaldılar.
Ve yavaş yavaş karanlık çöktü. İlerleyen dakikalar 6 Mayıs'a
devirdi günü. Artık Mayıs'ın 6'sıydı...
Ankara'nın göğünde ılınmaya direnen bir gece yarısı.
Ege'nin ve Akdeniz'in ılınmış rüzgarı uç vermiş Ankara'da.
Ege'de dallar yırtılmış. Çiçeğe durmuş tomurcuklar. Akdeniz'de
ilk turfandalar dirilmeye başlamış. Ilınan hava, uzansın
istiyor Anadolu'ya. Ankara'da düğümlenmiş. Durmuş.
Burulmuş. Bu bahar gecesinde Ankara sisli. Suskun. Susturulmuş.
Yağmur yağıyor Sivas'ta. Yamaçlarda beyazlıklar başlıyor
Doğu'ya doğru. Kar daha çekilmemiş. Çektikleri, çekilir cinsten
değil Doğulunun. Binlerce can, kulağını Ankara'ya dikmiş.
Karanlık altında bir haber bekliyor havadan.
Kar daha çekilmemiş. Ankara'ya vuruyor serinliği.
Ankara'da üç dal fidan; ellerinde bıçkılarla gelenlerin
ayak seslerini dinliyor.
Yeni bir günün ilk dakikaları. Demir topuklar çınlatıyor
betonu. Sokakların gözleri yumuk. Geceleri sokağa çıkması
yasaklanmış Ankaralıların. Binlerce göz uyanık ev içlerinde,
açık, bekliyor... aylardır yoldaki haberi, ölüm haberini... An
an beklenen uykusuzluk gelip irkiltti körpecik bedenleri.
Mayıs'ın 6'sıydı. Şafak sökmeden, gerilemeden karanlık,
gün yükselmeden, darağacına çıkacaktı Deniz, Hüseyin, Yusuf.
Görevliler doldurmuştu her yanı. Sanki bir şeylerden bir
şeyleri kaçırıyorlardı. Telaş içindeydiler.
Güvenlik kuvvetlerinde bütün izinler kaldırılmıştı. Beş
kişi ölümle yüz yüze getirilmeyi bekliyordu. Üçünün durdurulacaktı
yüreği. İkisi avukattı; durdurup yüreklerini, darağacında
üç kişiyi seyredeceklerdi.
Saat 00.30 olmuştu ki, Halit Çelenk ve Mükerrem Erdoğan'ın
evleri önünde görevliler belirdi. Arabaları gelmişti,
bindiler...
Yollar bomboştu. Semtlerinden ayrılıp Merkez Cezavi'ne
doğru yöneldiler.
Ankara'da Mamak Askeri Cezaevi çok sayıda kuvvetle
çevrilmişti. Tanklar ve çember çember güvenlik görevlisiyle,
yüksek dereceden güvenlik görevlileri ve yüksek rütbeli subaylar,
sağa sola gidip geliyorlardı. Telsizlerle sürekli olarak
komut alınıp veriliyordu. Cezaevinin içi dışı projektörlerle
aydınlatılmıştı.
Bir ara bir telsiz komutu bütün bekleyenleri harekete geçirdi.
Görevliler Mamak Askeri Cezaevi içinde Deniz'in bulunduğu
hücreliklere doğru yöneldiler. Kaldıkları hücrelerin
birer birer kapıları açıldı. Gidecekleri haberi verildi.
Yusuf ve Hüseyin daha önce yazdıkları son mektuplarını
koyunlarına koymuşlardı. Görevliler ilkin, hücresinde Deniz'i
ayaklarından zincire vurdular. Ellerini arkadan bağlayıp
dışarı çıkardılar. Zincirler yürümesini engelliyordu. Bir
görevli zincirleri kaldırarak yürümesine yardımcı oluyordu.
Dışarda her biri için ayrı bir zırhlı araba bekliyordu. Deniz
hücresinden çıkarılmış, koridordan geçiyordu. Koğuşların
kapılarının açıldığı koridora geldiğinde, haykırarak kapalı
kapılar ardındaki arkadaşlarına veda etti. Ve görevliler
arasında zırhlı arabaya doğru yürüdü.
Arabaya bindirip kapılarını kilitlediler.
Yusuf ve Hüseyin de aynı şekilde alındılar ve aynı yerde
haykırıp, arkadaşlarına veda etmelerinden sonra, ayaklarından
zincire vurulmuş, elleri arkadan bağlanmış bir durumda
zırhlılara bindirildiler.
Yeni bir telsiz komutuyla zırhlılar harekete geçti. Mamak
Askeri Cezaevi'nin karanlıkta buruk sessizliği, arabaların
gürültüsü uzaklaşınca daha da yoğunlaştı. Ve göz göz kapalı
gökyüzünün altında büküldü kaldı. Uzaklaşan sesler içerdekilerin
kulaklarında ağır ağır donuklaşıp çınlamaya dönüştü.
Arabalar arka arkaya Merkez Cezaevi'ne yanaştılar. Bir
süre koşuşmalar, konuşmalar ve hazırlıklardan sonra birer
birer zırhlıların kapıları açıldı.
Deniz'i başgardiyan odasına getirdiler. Yusuf ilerde bir
başka küçük odaya, Hüseyin avukatlarla mahkumların görüşme
odasına getirildi.
Başgardiyan odası avluya bakıyordu. Zifiri geceyi, Ankara
Merkez Cezaevi'nin ışıkları kendi gücünde çelmişti. Avludaki
darağacına, alaca karanlık altında ışık vuruyordu. Deniz,
yüzü pencereye dönük olarak oturtulmuştu. Görevliler
omuzlarından tutuyordu. Ayakları hala zincire vurulmuş, elleri
bir daha çözülmemek üzere arkadan bağlanmıştı.
Başgardiyan odasında aşağı yukarı, yirmi-otuz yüksek
dereceden görevli vardı. Cezaevi görevlileri, merkez komutanları,
güvenlik görevlileri, Tevfik Türüng, İnfaz Savcısı
Sami Uğur ve diğerleri...
Deniz son mektubunu önceden hazırlamamıştı. Son
mektubunu darağacının karşısında yazdıracaktı. Bir zabıt
katibi ve daktilo getirttiler.
Sigara içeceğini söyledi. Bir görevli Deniz'in sigarasından
bir tane ağzına koyup yaktı. Bir iki nefes çektikten
sonra geri aldı. Deniz istedikçe veriyordu.
Darağacına bakarak son mektubunu yazdırmaya başladı:
Merkez Cezaevi
Baba
Mektup elinize geçmiş olduğu zaman aranızdan ayrılmış
bulunuyorum. Ben ne hadar üzülmeyin dersem yine de
üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı
istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler,
önemli olan çok yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla
şeyler yapabilmektedir. Bu nedenle, ben erken gitmeyi normal
karşılıyorum, ve kaldı ki, benden evvel giden arkadaşlarım
hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir.
Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun
ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola
bilerek girdi ve sonununun da bu olduğunu biliyordu, seninle
düşüncelerimiz ayrı, ama beni anlayacağını tahmin
ediyorum. Sadece senin değil, Türkiye'de yaşayan Kürt ve
Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem
için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya
da bildireceğim. Ankara'da 1969'da ölen arkadaşım Taylan
Özgür'ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi
İstanbul'a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek
sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum,
kendisine özellikle tembih et, onun bilim adamı olmasını
istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak
da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan
en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi,
ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile
kucaklarım.
Oğlun DENİZ GEZMİŞ
Deniz başgardiyan odasında son mektubunu yazdırmaktayken,
dışarda üstleri başları didik didik, don, çorap, ayakkabı
içine kadar arandıktan sonra avukatları Halit Çelenk
ve Mükerrem Erdoğan içeri alındılar.
İlkin infaz savcısı Sami Uğur'la karşılaştılar. Savcı onlara
son -kararı düzeltme istemleri-nin red olunduğunu sözlü olarak
iletti. -Hukuki bütün formaliteler tamamlandı- dedi...
Avukatlar başgardiyan odasına getirildiler. Deniz onları
görünce gülümsedi ve -Hoşgeldiniz- dedi. Metin bir görünüşü
vardı. Saçı traşlıydı.
Bir ara infaz savcısı Sami Uğur, Deniz'e doğru eğilerek
-Nasılsınız?- dedi. Deniz -Çok mutluyum ve rahatım- diye
yanıtladı. Ve devamla mektubunun tamamlandığını söyledi...
Mektubu infaz savcısına verdiler. Avukatları, Deniz'e bir
arzusu, diyeceği olup olmadığını sordu. Deniz onlara -Cezaevindeki
bütün arkadaşlarımı benim tarafımdan öpün. Onlara
ve dışardaki bütün devrimci arkadaşlara selam ve sevgilerimi
söyleyin. Her ikiniz de idam sehpasına nasıl gittiğimize
tanık olun ve bunu anlatın- dedi.
Avukatlar, Deniz'in yanından ayrılıp Yusuf'un olduğu
odaya geldiler. Zincire vurulmuş ve bağlı bir durumda oturan
Yusuf'un, avukatları görünce, yüzünü bir gülümseme kapladı
ve onlara -hoşgeldiniz- dedi. Arkasından -Babam infazı biliyor
mu?- diye sordu. Avukatlar -Biliyor- dediler. Yusuf -Ne
durumda?- diye sürdürdü. Avukatlar -Metin ve soğukkanlı-
diye yanıtladılar.
Avukatlarının bir diyeceği olup olmadığını sormaları üzerine
Yusuf, -Çok iyiyim!- dedi. Ve şu sözleri ekledi -Biz inanıyoruz
ki, bu mücadele bizim ölmemizle son bulmayacak...-
Kısa bir suskunluktan sonra Yusuf avukatlarına -Son bir kez
Deniz'i görmek istiyorum- dedi.
İnfaz savcısı Yusuf'un bu sözü üzerine -Buna ne lüzum
var- diye araya girdi. Avukatlar -İdam hükümlülerinin son
arzularının yerine getirilmesi bir gelenektir, bunda bir sakınca
yoktur, her üçünün de birbiriyle görüştürülmeleri gerekir-
diye direttiler.
Yusuf odasından alınarak Deniz'in yanına getirildi.
Sanki, günlerce süren ölüm orucundan, çıkan onlar değildi.
Sanki, az sonra darağacında can verecek olan onlar değildi.
Uzun bir hasretlikten sonra buluşan iki kardeş gibi kucaklaştılar.
Öpüştüler. Dizleri ayaklarındaki zircirleri zorladı
bir an. Omuzları arkalarından bağlı kollarını zorladı bir
an. Sessiz bakışlarla veda ediyorlardı birbirlerine. İkisi de
birbirlerine, yapacakları şeylerden emin bir duyguyla bakıyorlardı.
Ayları, yılları tutmuştu arkadaşlıkları, daha önce birçok
kez birlikte ölüme gidip gelmişlerdi.
Şimdi bu son yolculuklarından bakışları, saniyelerle sınırlıydı.
Bakıştılar... Bir ömür boyu kadar uzun bir bakış... Ama
bir kelebeğin ömrü kadar bile değil...
Birlikte -Tamam- der gibi görevlilere baktılar. Yusuf döndü,
görevlilerin arasında zincir şıkırtılarıyla odasına doğru
yürüdü...
Bu sırada avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya yönelmişlerdi.
:::::::::::::::::
TUTANAKLAR (2)
Tuzlu suda yarası pişen ayak
ve pasıyla kelepçenin incelen bilek kemikleri
yıllarca taşınsa da
çıplak etin altında acısı donuklaştı
...
Ve ter
ve ipekten dökülen uyku
ve halka halka açılan bahar sabahları
kırılan kaburgaları
gökkuşağıyla sardı
...
Dostlarından gelen haberler
meraktan bir öpüş seli doldururken gövdene
gururla yükselen bakışını
toprağa düşürmek için
düşman boşuna çabaladı
...
Artık denizlerdeki dalgalar kadar azgın
çayırlar kadar ferahsın
Yüreğin aşkla örselenmiş bir kerre senin
N. Behram 1972
:::::::::::::::::
TELAŞLANMIŞLAR, DENİZ'İN AYAĞIlNDAKİ ZİNCİRİ
AÇAMIYORLARDI... DENİZ GÜLÜMSÜYORDU.
Avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya girerlerken bir albayla
karşılaştılar. Albay -Dini telkin istemiyorlar- dedi. Bunu
anlamlı bir sesle söylemişti. Müslüman olmadıklarını çağrıştırmak
istiyordu.
Avukatlar -Bu sadece onların bileceği bir iş- dedi. Albay
-Tabii siz de bilirsiniz,- diye aynı sezdirmeyi, bu kez avukatlara
yöneltti.
Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. -Hıdırellez-
günü diye yazıyor takvimler, -Alaçam, Samsun, Geyikaşan
Hıdırellez günü... Karacabey, Bursa Hıdırellez şenlikleri...-
Halkın her yıl sevgili gibi karşıladığı bir gün. Dargınların barıştığı,
çocukların, canlıların, doğanın şenlendiği, armağanlar
alınıp verildiği bir gün.
Yerleşmiş İslam geleneğine göre Hıdır ve İlyas peygamberlerin
her yıl buluştuklarına inanılan gün. İnanışa göre
ölümsüzlüğe erişmiş bu iki peygamberin buluşmaları, kutlanarak
anılır.
Avukatlar Hüseyin'in bulunduğu odaya girecekken duydukları
bu sözle sinirlenmişlerdi. Hüseyin babasını düşünüyordu
odada, Hıdır'dı babasının adı, Hıdır İnan.
Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. İnanışa göre
ölümsüz peygamber Hıdır baba baharın muştulayıcısıdır.
Bastığı yerde güller açılır, bülbüller ötüşmeye başlar, baharın
bereketi hissedilir... O gün şarkılar söyleme günüdür.
Kızlar evliliğe niyet tutar. Hastaların iyileşme umudu dirilir,
tazelenir. Canlıların canı yakılmaz. Karıncaların bile incinmesinden
sakınılır. İyilik günüdür Mayıs'ın 6'sı. Hıdırellez,
halkın günüdür...
Avukatlar albaydan geçip Hüseyin'in bulunduğu odaya
girdiler. Hüseyin de Deniz ve Yusuf'un durumundaydı. Birkaç
görevli omuzlarından tutmaktaydı.
Avukatlarını görünce büyük bir mutluluk ve derin bir gülümsemeyle
-Hoşgeldiniz- dedi. Avukatlar ona bir arzusu
olup olmadığını sordular. -Bir arzum yoktur. Sizlere çok teşekkür
ederim.- dedi.
Sonra Hüseyin avukatlarına -Babam Ankara'da mı?- diye
sordu. Avukatlar Ankara'da olduğunu söylediler. Hüseyin
-Nasıl?- diye sürdürdü sorusunu.
-İyi ve seninle iftihar ediyor- diye yanıtladı avukatları.
Bu arada avukatlar görevlilere Hüseyin'in de arkadaşlarıyla
vedalaştırılmasını hatırlattılar.
Hüseyin aynı sıcaklık ve canlılıkla Deniz ve Yusuf'la odalarında
birer birer kucaklaştı. Zincirleri ve bağları, üçünün
de bu vedalaşma anında gövdelerine alabildiğine ağırlık veriyordu.
Omuzları ve başlarının hareketiyle birbirlerine sokuluyorlardı.
Hüseyin önce başgardiyan odasında Deniz'le, sonra yandaki
diğer odada Yusuf'la, konuşacak çok şeyleri olan, ama
ayrılmak zorundaki insanların can sevinciyle bakıştı. Hiçbir
şey şakadan değildi. Fakat yaşayan gülümseyişlerinde, çocuksu,
şakacıl bir incelik vardı.
Bir birlikteliğin, yaşamadaki son karşılaşmaları da böyle-
ce bitti. Hüseyin görevliler arasında bekleme yeri olan, avukatlarla
mahkumların görüşme odasını getirilip sandalyesine oturtuldu.
Üçü de ilkin kendisinin asılmasını isteyen bir duygu taşıyordu.
Onları darağacına çıkmak değil, darağacına çıkacak
arkadaşlarını seslerden, kıpırtılardan dinlemek zorunluluğu
incitiyordu. Fakat bu son deneylerine de dik duruyorlardı.
Saat 01.00'i geçiyordu.
Bu ara avukatlar Deniz'in bulunduğu odaya döndüler.
Deniz ayakları zincirli, elleri arkadan bağlı bir durumda
darağacına bakan pencereye karşı oturduğu yerden yazdırdığı
son mektubunu tamamlamak üzereydi. Onun bitirmesini
beklediler.
-... Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı
belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin
olanca ateşiyle kucaklarım... Oğlun Deniz Gezmiş.-
Mektup tamamlanmıştı.
İnfaz savcısı Sami Uğur, Deniz'e sokulup, elindeki basılı
kağıttan idam kararının özetini okuyup; bir diyeceği olup olmadığını
sordu. Deniz, kararın kendisine ait olduğunu, bir
diyeceği olmadığını belirtti.
Savcı görevlilere -zincirleri çözün- dedi. Bir görevli yarı
telaşlı, yarı çekingen bir tavır içinde, elindeki anahtarla zincirlerin
kilidini kurcalamaya başladı... Açamıyordu. Elindeki
anahtar kilide uymuyordu. Bunun üzerine başgardiyan birkaç
anahtar daha verdi. Kilidi yine açamadılar.
Bu durum odadakilerde yeni bir sabırsızlık havası estirmişti.
Kendi kendine söylenenler vardı.
On beş dakika kadar beklenildi. Birisinin -Zincirleri çözmeye
lüzum yok, zincirleriyle çıkarılsın- dediği duyuldu. İnfaz
savcısı Sami Uğur -Bunlar efendi çocuk, prangayı çözelim-
diye karşılık verdi ve -Kilidi kim kilitlediyse acele bulun-
komutunu verdi.
Adamı bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini
çözen adama -Postallarımın bağını bile bağlamaya
vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada
bu haliyle postallarım ayaklarımdan düşecekler. Onları
bağla..- dedi. Görevli, Deniz'in postallarını bağladı.
Bu arada Deniz'e, beyaz bezden dar bir idam gömleği giydirdiler.
Ayaklarına kadar uzandı...
Gitme vakti gelmişti.
Deniz avukatlarına dönerek veda etti. Çevresini acı bir
gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya doğru metin adımlarla
yürüdü.
İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle
sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure
vardı. Deniz ona da çıkıp ilmiği boynuna kendisi geçirmeye
çalıştı.
İlmiği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları, cellada
başlarıyla tabureyi çek işareti veriliyordu. Deniz birden,
şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının, serin sessizliğine
doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı:
-YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI, YAŞASIN
MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN
TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK
MÜCADELESİ, KAHROLSUN EMPERYALİZM!-
Çevredeki görevliler telaşlandılar. Deniz'in son sözcüğü
bitmemişti ki, cellat aceleyle tabureyi altından çekti. Ciğerinden
yükselen son sözcüğü taşıyan nefes, dudağına varamadan,
gırtlağında tıkandı.
Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat
onun uzun boyunu cellat hesap edememişti: Deniz'in ayakları
taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.
Saat 01.25'i gösteriyordu.
Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı
duruşunu geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün
doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No'lu Sıkıyönetim
Mahkemesi'nin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri
arkasında; ağzında sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı
Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli
birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar
doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşırı derecede
duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur,
kendince espriler yapıp yine kendi gülüyordu.
Deniz'in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar.
On dakika kadar sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp
nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler...
On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in
nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal
gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları,
uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.
Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı
ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu.
Elli dakika öylece kaldı.
02.15'de ipi kestiler.
:::::::::::::::::
KANAYAN ÜZÜMLER
Elleri bağlı, bilekleri
gözleri açık... kan yok gözkapaklarında
yalnız gevşeyen bir omurga, kırılan ayna parçaları
...
Yalnız gevşeyen bir omurganın
saçlara bulaşan ıslaklığı
cansız sarkışı bir gövdenin
...
Hayır, bağırmak için vakit erken
geceyi bölmeliyiz geceyi...
halkın çırpınışlar biriktiren karanlığını,
gül yapraklarında yağmur taneleri gibi
ölümü sabırla taşımalıyız bağrımızda
...
Işık kırılıyor --nasıl olsa kırılacaktı--
okşarken güvendiğimiz hayat
karanlıklara alışarak başkaldırdı
bulut gibi taşınan pankartlarla
olgun meyvalardan fışkıran suyla
acının ve akmayan gözyaşının sırrıyla
ah, bir ter gibi gitgide soğuyan kansız ölüler
kanayan üzümleri görüyorum
kanayan üzümleri
yaşadığımız bağ evlerinde
bağ evlerinde
N. Behram 1972
:::::::::::::::::
YUSUF ODASINDAN ALINIRKEN -DENİZ-İN SESİNİ DUYDUM- DİYORDU...
Deniz darağacından indirilip götürülürken, Yusuf'u odasından
çıkardılar. Başgardiyan odasına getirdiler. Gelirken
-Deniz'in sesini duydum- diyordu. Deniz'in oturmuş olduğu
sandalyeye bu kez Yusuf'u oturttular.
Ayaklarındaki zincirler çözüldü. Kendisine hüküm okundu.
Bir diyeceği olup olmadığı soruldu. -Bir diyeceğim yok
karar bana aittir- dedi.
Doktor çağırdılar. Yusuf -Hiçbir şeyim yok, sanki komada
olsam asmayacak mısınız? dedi.
Bu arada Yusuf babasına yazdığı ile köyündeki akrabalarına
ve köy halkına yazdığı son mektuplarını avukatlarının
almasını istedi. Yusuf son mektuplarını dört gün önce cezaevindeki
hücresinde yazmış, koynuna koymuştu.
Mektupları infaz savcısı aldı. Yusuf -Mektuplarını yerlerine
verecek misiniz?- diye sordu. İnfaz savcısı -Elbette vereceğiz,
bize güvenin yok mu?-, diye yanıtladı. Yusuf gülümseyerek,
-Niye güvenim olsun?- diye karşılık verdi...
Yusuf'un babasına yazdığı son mektubu şöyleydi:
Salı
2.5.1972
Sevgili Babacığım...
Bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç
etmiş olacağım. Ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. Bir
buçuk seneden beri benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz
malum. Bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece
dileyebiliyorum.
Babacığım, bu olayda da annemin ve Yücel'in senin tesellilerine
ve desteklerine ihtiyaçları çok. Bunun için ne hadar
metin olursan, hem senin sağlığın için, hem de onlar için o
kadar iyi olur. Elbette ki, yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir
oğulun, birgünde öldürülmesi kolay göğüslenecek bir olay değildir.
Fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi
biliyorsunuz. Ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru
içinde gidiyorum. Sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur
içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum.
Babacığım, annemin ve Yücel'in senin desteklerine muhtaç
olduklarını yukarda söylemiştim. Onları rahat ettirmek
için bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. Babacığım
burada şunu ilave edeyim ki, Yücel'in hastalığından kendimi
sorumlu hissediyorum. Yücel için her şeyinizi ortaya koyacağınız
konusunda da kuşkum yok. Ablamlar için söyleyeceğim,
fazla üzülmesinler. Olayın sarsıntıları geçtikten sonra
normal hayatlarını devam ettirsinler. Mehtap'a ne diyeyim...
Benim için her zaman bol bol öpün.
Babacığım cezaevinde kalan arkadaşları arasıra yoklarsan,
hallerini, hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. Her
biri oğlun sayılır. Dışarda bizler için uğraşan dostlarımı ve
dostlarını hiçbir zaman unutmayacağını biliyorum.
Mektubum burada biterken sizi, annemi, Yücel'i, ablamı,
Aziz ağabeyi, Mehtab'ı hasretle kucaklarım babacığım... Sağlıcakla
kalın.
HOŞÇAKALIN
T. Yusuf Aslan
Yusuf'un babasına yazdığı bu son mektubu yerine verilmişti,
fakat köyüne ve akrabalarına yazdığı mektup yerine
verilmedi.
Yusuf'un infaz savcısına -Niye güvenim olsun?- karşılığı
daha sonra haklılık kazanmıştı.
Savcıyla bu konuşması sırasında Yusuf'un beyaz idam
gömleğini getirdiler. Yusuf -Beyaz gömleği giymesem asamaz
mısınız?- diye sordu. -Usül böyle- diye karşılık verdiler.
Bu ara Yusuf karşısında oturan ve çevresindekilerin kendisine
-müdür bey- dediği birine (Birinci Şube Müdürü'ne)
-Yine işkencelere devam ediyor musunuz?- diye sordu. Müdür
birden irkilip, -Biz öyle bir şey yapmayız- diye yanıtladı.
Yusuf gülümseyip başını hafifçe bükerek, -Peki elektrik işkencesi
nasıl gidiyor?- dedi. Müdür yine -Bizde böyle bir şey
yoktur- diye yanıtlayınca, Yusuf, müdüre -Sizin çocuğunuz
var mı?- diye sordu. -Bir kızım var- diye karşılık verdi müdür.
-Nerede okuyor?- diye sorusunu sürdürdü Yusuf; müdür
de -Okula gitmiyor, daha küçük bir kız- dedi. Daha sonra
müdür Yusuf'a ODTÜ'de hangi bölümde okuduğunu sordu.
Yusuf -Fizik bölümü ikinci sınıfta idim- diye yanıtladı.
Yusuf'un konuşmasındaki rahatlıktan onun idam edilecek
biri olduğunu unutmuştu sanki müdür. -İkinci sınıfta idim-
deyişi birden havayı etkiledi.
Daha sonra Yusuf'a avukatları -sigara içer misin?- diye
sordular. -Son bir defa içeyim- diye yanıtladı.
O ara tuvalete gitmek istediğini söyledi. İnfaz savcısının
izniyle tuvalete götürdüler. O tuvaletteyken savcı -Dikkat etsinler,
orada pencere vardır- diye seslendi.
Yusuf tuvaletten döndüğünde, infaz savcısı -Yusuf'u bekletmeyelim-
dedi. Beyaz gömleği giydirdiler.
Yusuf avukatlarıyla vedalaşıp, güler bir yüzle idam sehpasına
doğru yürüdü. Masaya ve tabureye çıktı. İlmiği boynuna
geçirmişti ki gür bir sesle bağırarak şöyle söyledi:
-BEN HALKIMIN BAĞIMSIZLIĞI VE MUTLULUĞU
İÇİN ŞEREFİMLE BİR DEFA ÖLÜYORUM. SİZLER, BİZİ
ASANLAR ŞEREFSİZLİĞİNİZLE HER GÜN ÖLECEKSİNİZ.
BİZ HALKIMIZIN HİZMETİNDEYİZ. SİZLER AMERİKA'NIN
HİZMETİNDESİNİZ.. YAŞASIN DEVRİMCİLER
KAHROLSUN FAŞİZM..!-
Yusuf bağırırken seyredenler arasından biri aceleci bir
sesle -Sehpaya vur, sehpaya vur, sehpaya vur- diyordu. Celladın
hareketleri çabuklaştı. Yusuf ayağıyla tabureye vurmaya
çalışırken cellat onu altından çekti, sonra masayı da aldı.
Yusuf'un da son sözcüğü ağzında kalmıştı. Boşluğa çakılmasıyla
birlikte dişleri kenetlenmiş, adeta son sözcüğü ısırarak
söylemişti...
Saat 02.25'i gösteriyordu.. Aynı kişiler onu da aynı şekilde
seyrettiler... Ağır ağır dönüyordu ipin ucunda. Sonra bir
külçe halinde durdu. Sadece esintiyle idam gömleğinin uçları
uçuşuyordu...
02.50'de ipi kestiler...
Az sonra Hüseyin, Merkez Cezaevi'ndeki avukatlarla
mahkumların görüşme odasından alınıp, başgardiyan odasına
getirildi. Deniz ve Yusuf'un daha önce oturtulduğu sandalyeye
oturtulup, ayaklarındaki zincirler çözüldü.
O sırada avukatları, Hüseyin'e sigara vermek istediler.
Hüseyin içmeyeceğini söyleyip teşekkür etti.
Bir ara infaz savcısı Hüseyin'e, -Sarız'ın içinden misiniz,
köyünden misin?- diye sordu. Hüseyin -Sarız'ın içindenim,
siz Kayseri'nin neresindensiniz?- dedi. İnfaz Savcısı -Kayseri'nin
içindenim- diye karşılık verdi.
Ve savcı bu konuşmadan sonra, hakkındaki idam kararını
Hüseyin'e okuyup, sordu: Hüseyin -Karar bana aittir, bir
diyeceğim yoktur- dedi. Bu ara Hüseyin daha önce hücresinde
babasına yazdığı kısa mektubunu alıp, babasına vermelerini
söyledi... bu son mektubunda Hüseyin şunları yazmıştı:
-Babama, Anneme, Kardeşlerime ve yakın arkadaşlarıma,
Söyleyecek fazla söz bulamıyorum.
Bir insanın sonunda karşılaşacağı tabii sonuç bildiğiniz
sebeblerden dolayı erken karşıma çıktı.
Üzüntü ve acınızı tahmin ediyorum.
İleride durumu çok daha yakından anlayacağınız inancındayım.
Metin olunuz.
Üzüntü ve acılarınızı unutmaya çalışınız.
Bütün varlığımla hepinize kucak dolusu selamlar, sevgiler!..
Yazılacak çok şey var, fakat hem mümkün değil, hem de sırası
değil...
Candan selamlar...
Hüseyin İnan
Hüseyin son mektubunda da yaşadığı sürece ağır olan, az
konuşan kişiliğini sürdürmüş, kısa bir mektup bırakmıştı.
İnfaz savcısının mektubu almasından sonra Hüseyin,
avukatlarına dönerek -ayağımda bu beyaz lastik papuçlar
var, ayakkabılarımı giymeme fırsat vermediler, çullanırcasına,
adeta havalandırarak apar topar getirdiler, babama söyleyin,
bu lastikleri gördüğü zaman, ayakkabısı yokmuş diye
üzülmesin. Hücrede kalan ayakkabılarım, Askeri Cezaevi'ne
hediyem olsun- dedi..
O sırada infaz savcısının -Hüseyin'i bekletmeyelim- dediği
duyuldu. Hüseyin'e beyaz idam gömleği giydirildi.
Hüseyin avukatlarına veda etti ve çevresine dönerek -Bu
mücadele bizimle bitecek mi?- dedi..
Daha sonra beyaz gömleği içinde sehpaya doğru dik ve
metin adımlarla yürüdü. Sehpaya çıktı, tabureye çıkmadı.
Son sözlerini tabureye çıkmadan, ilmiği boynuna takmadan
bağıracaktı.. Aceleci sesin sahibine adeta, sessizce oyun bozanlık
etmişti...
Hüseyin saat sabahın 03.00'ünde, şafağın sökmeğe sabırsızlandığı
bir sırada, son karanlığında gecenin, sehpanın üstünde
bağırarak karanlığa karşı şunları söyledi:
-BEN ŞAHSİ HİÇBİR ÇIKAR GÖZETMEDEN, HALKIMIN
MUTLULUĞU VE BAĞIMSIZLIĞI İÇİN SAVAŞTIM.
BU BAYRAĞI BU ANA KADAR, ŞEREFLE TAŞIDIM. BUNDAN
SONRA BU BAYRAĞI TÜRKİYE HALKINA EMANET
EDİYORUM. YAŞASIN İŞÇİLER, KÖYLÜLER VE YAŞASIN
DEVRİMCİLER, KAHROLSUN FAŞİZM...!-
Bu son sözlerinden sonra Hüseyin, boynunu ilmiğe geçirdi
ve ayağının altındaki tabureyi bir iki tekmeyle devirip,
kendi infazını yaptı.
İnce dal bedeni boşluğa düştü... İleri geri sallanıp döndü...
Deniz ve Yusuf'la bir kez daha buluştu...
:::::::::::::::::
ÖLÜM NERDEN VE NASIL GELİRSE...
Hava nasıl da puslu
bulutlar yumak yumak yığılmış ağaçlara
incecik boynundan süzülen ter
karışırken böğründen fışkıran kana
öyle derin öyle berrak ki
üstelik: çayır kuşlarının gözleri kadar
...
Pusudan gövdene alçakça sokulmuşlar
dehşet aç kurtlar gibi ellerinde --sinsi ve kirli--
...
Oysa
onların göremediği bir şey var
kanınla yıkadığın toprağa
kalbinden rüzgara usulca ilişerek
savrulan isyan filizleri
N. Behram 1972
:::::::::::::::::
YAN YANA YAŞAMIŞ, YAN YANA ÖLMÜŞLERDİ, AMA
YAN YANA GÖMÜLMELERİ ENGELLENDİ
5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan saniyelerde Deniz, Yusuf ve
Hüseyin'in babaları, sokakları kulaklarında acı çınlamalarla
dinlediler. Ankara'da -sokağa çıkma yasağı- vardı. 3-4-5 Mayıs
günleri Hüseyin'in babası Hıdır İnan, Deniz'in babası Cemil
Gezmiş ve Yusuf'un babası Beşir Aslan, bir gözleri kör
edilecekmişcesine, son çırpınılarıyla bakıyorlardı. Baktıkları
her nokta kararmış, infazlar artık kesinleşmişti... Üçü de birbirinden
daha az konuşmaya çalışıyordu. Çocuklarının hayat
kardeşliği, üç babayı Ankara'da omuz omuza getirmişti. Üçü
de halktan insanlardı...
5 Mayıs akşamı, sabah buluşmak üzere vedalaşıp ayrıldılar.
O sabah oğulları asılacak üç baba, Ankara'nın karanlık
sokaklarına doğru, üç ayrı yöne uzaklaştı. Hıdır İnan bir yakınlarının
evinde, Cemil Gezmiş bir otelde kalıyordu. Beşir
Aslan'ın evi Ankara'daydı. Sabah otelde buluşacaklardı.
Çocuklarının bu son gecelerinde, çıkmanın yasak olduğu
Ankara sokakları, evvelki günler gibi, ıssız ve gürültüsüz değildi.
Gece ilerledikçe şehirlilerin sesleri evlere sinmiş, Ankara'da
bir başka gürültü çınlamaya başlamıştı.
Zaman zaman hızla bir resmi araba geçiyor; zaman zaman
uzaktan uğultular geliyordu...
Üçü de, bir ara boşanacak gibi oluyor, sonra oğullarıyla
yaptıkları son görüşmelerini düşünüp, metin olmaya çalışıyorlardı.
Üçü de bir ara bozulacak gibi oluyor, oğullarının
yargılandıkları günleri düşünüyor, netleşiyorlardı. Üçü de
bir ara kahredecek gibi oluyor, geçmiş günlerin anılarıyla
kahırlarını dindiriyorlardı.
Ölüm ve ayrılık duygusu, bu niteliğiyle, kendi tesellisini
de getiriyordu. Yapılacak tek şey onların ölmediğini düşünmekti.
Üç baba da bunu yaptılar...
6 Mayıs sabahı gök sancılanırken, saat 04.00 sıralarında
görevliler Deniz'in babasını almaya geldiler. Onların gelişleri,
o ana kadar, Deniz'in babasının yüreğindeki soyut titreyişleri;
soyut titreyişler halindeki düşleri bir anda donuklaştırdı.
Ondan sağ olarak aldıklarını, ona cansız olarak vereceklerdi...
O ana kadar onun saymadıkları şey, artık onundu.
Aralarında dışarı çıktı ve arabalarına bindi...
Bir süre sonra Deniz'in babasının kaldığı otele Hüseyin'in
babası geldi. Otele girdi ve orada, yarı uykulu beklemekte
olan otelciye Cemil Gezmiş'i sordu. Otelci az önce götürüldüğünü
söyledi. Biraz ileri çıkmıştı ki, otelin önüne bir polis
arabası yanaştı. Çabuk çabuk içeri girip otelciye bir şeyler
söylediler. Otelci onlara Hıdır İnan'ı işaret etti. Hıdır İnan'la
karşılıklı söylenecek hiçbir şeyleri yoktu. Hıdır İnan da onların
yanına sokuldu ve otelden uzaklaştılar...
Araba bir süre Ankara'nın dışına doğru yol aldı. Mezarlıklar
Müdürlüğü'ne geldiler. Hıdır İnan, orada Cemil Gezmiş,
Beşir Aslan ve Deniz'in abisi Bora dışında tanıdık kimse göremedi.
Fakat oda oldukça kalabalıktı. Sonra Karşıyaka Mezarlığı'na geldiler.
Hıdır İnan oğlunu görmek istediğini söyledi. -Müdür
Bey-in izniyle, yanına 3-5 polis verilerek oğlunun olduğu bölüme
gönderildi.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin yıkanılmak üzere yan yana uzatılmışlardı.
Üzerleri örtülüydü, fakat Deniz uzun boyuyla belliydi.
Hıdır İnan sırayla üçünün de yüzünü açtı ve birer birer
alınlarından öptü. Çelik gibi sertleşen alınları altındaki çizgiler,
ince bir gülümseme halinde şakaklarından yanaklarına
doğru uzanıyordu. Yaşayan insan kokuları, daha gövdelerinden
uzaklaşmamıştı. Yine de Hıdır İnan'ın dudakları, alınlarında
ince bir iz bırakmıştı. Bu onları son gören göz, onlara
son yaklaşan dudak ve insani soluk oldu.
Hıdır İnan yıllar sonra oğlunu ancak bu şekilde, bu kadar
yakından ve içten öpebilmişti. Polisler onu seyrediyordu. Hala
oğlu ile kendisi arasında duruyorlardı. Anlaşılıyordu ki, bu
üç insan ancak yeraltında bakışlardan uzak kalabilecekti.
Oysa zaman gösterdi ki, toprak altında da rahat bırakılmadılar.
Gelen ziyaretçileri alınıp götürülüyor, adeta ziyaretleri suç
sayılıyordu...
Hıdır İnan ilkin Deniz'i, sonra Yusuf'u ve sonra oğlu Hüseyin'i
alınlarından öpmüş; onlara doğru bakarak -vatan ve
bağımsız Türkiye sağ olsun- demiş ve örtülerini bir daha açılmamak
üzere yüzlerine örtmüştü...
Artık saat ilerlemiş, vakit aydınlığa varmıştı. Cemil Gezmiş
bir an önce ölülerin gömülmesini isteyen görevlilerle tartışıyordu.
Oğlunu İstanbul'a götürmek istiyordu. Onun son
mektubu daha kendisine verilmemişti. Deniz'in nereye gömülmek
istediğini bilmiyordu.
Görevlilerden söylenenler vardı. Yüksek dereceden bir gö-
revli -Hadi yahu, sabahı uykusuz ettik- demişti.
Deniz'in babası, sabahın da uykusuz olduğunu ona hatırlatmış,
görevli susmuştu...
Yusuf'un babası Cemil Gezmiş'e -gel bu çocukları ayırmayalım,
birlikte yaşayıp birlikte öldüler, onları birlikte gömelim-
diyordu.
Çıkıp mezarlığı gezdiler. Sonunda Cemil Gezmiş fazla ısrar
etmedi. Ve Yenimahalle Belediyesi'nden mezar yeri almaya
gittiler.
Görevlilerle uzun uzun tartışıyorlardı. Üçünün de babası,
oğullarının yan yana gömülmesini istiyordu. Mezarlıklar
Müdürü ise -aynı mezarlıkta olsun, fakat ayrı ayrı bölgelerde
yer vereceğiz- diyordu. Onların -çocuklarımızı ayırmayacağız-
ısrarı karşısında, Mezarlıklar Müdürü -emir böyle- demek
zorunda kalmıştı.
Sonunda Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in, aralarında başka
mezarlar olması kaydıyla, aynı sırada gömülmelerine izin verildi.
Birlikte yaşayan, birlikte ölen Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in,
birlikte gömülmesi de, -emir böyle- olduğu için engellenmişti.
Mezar yerleri alındıktan sonra, Cemil Gezmiş imam getirilmesini
istedi...
Çocuklarının kendilerine -tören yapılmamak üzere teslim-
edildiği hatırlatılarak, bir an önce gömülme işleminin
yapılmasını söylediler...
Cemil Gezmiş -imamın gelmesinin tören olmadığını; elbette
davul-zurna getirmeyeceklerini; zaten kendilerinden
başka, ölülerinin orada kimseciği olmadığını; kendilerinden
korkmamalarını- hatırlattı.
Bir görevli Cemil Gezmiş'e -Onlar asılma öncesinde imam
istemediler- demişti. Cemil Gezmiş ise bu görevliyi -Neden
istesinler, günahları mı vardı ki?- diye yanıtladı.
Sonra çocuklarını gömme işlemine hazırlandılar. Mezarlık
polis ve görevlilerle doluydu. Oldukça kalabalıktılar. İlerde
gruplar halinde duruyorlardı.
Cemil Gezmiş, Beşir Aslan, Hıdır İnan ve Deniz'in abisi
ölülerinin önünde namaz kılmaya hazırlanıyorlardı. Bir ara
Cemil Gezmiş arkasındaki polis kalabalığına dönerek -içinizde
abdesti olan yok mu?- diye anlamlı bir sesle sordu. Tek kıpırtı
gelmedi o yandan. Cemil Gezmiş'in sözü beklenmedik
bir konuk gibi çalmıştı kapılarını. Zaten baştan beri sürekli
olarak, beklenmedik bir şey oluverecekmiş tedirginliğiyle
seyrediyorlardı...
Deniz'i babası ve abisi kucaklayıp, kollarıyla mezarına
yerleştirdiler. Ve sırayla Yusuf'u... Hüseyin'i...
İlerde, değişik köşelerde Mahir yatıyordu... Saffet... Niyazi...
Hüdai...
Artık mezarlıktan ayrılma vakti gelmiş, onlarla birlikte
oradan, kalabalık da uzaklaşmıştı. Mezarlığı arkada bırakacak
tepeyi dönerlerken, geriye dönüp baktılar. Uzaktı; çocuklarının
mezarları görülmüyordu. Fakat bazı memurların görevleri
orada sürmekteydi...
Ankara'ya dönüp, çocuklarının son emanetlerini toplayacaklardı.
İnfaz savcısı kendileriyle görüşecekti.
Gidip, asılma sonrası üzerlerindeki eşyaların doldurulduğu
torbaları aldılar.
İnfaz Savcısı Hıdır İnan'la görüşmüş, ona -Başın sağ olsun,
bu kadar infazda bulundum, bunca mert adam görmedim-
demişti. Bu arada Hüseyin'in üstünden çıkan 21 lira 95
kuruşu babasına veriyordu. Ayrıca Hüseyin'in ölmeden kendisine
bir mektup bıraktığını söyleyip onu da verdi. Hıdır
İnan -Savcı Bey, demişti, Hüseyin'in bu güne gelmesi onun
mertliği sonucudur, mert yaşadı, mert öldü... Bu vereceğiniz
parayı almazdım ama, onu ölene kadar saklayacağım için alıyorum...-
Savcı daha sonra Yusuf'un babasına, oğlunun asılma öncesinde,
kolundan çıkarılan Rigi marka saati ve 17 lira 50
kuruşu verdi. Ayrıca Yusuf'un ölmeden yazdığı iki mektuptan,
köyüne ve akrabalarına olanını alıkoyup, babasına hitaben
yazdığını Beşir Aslan'a verdi.
Beşir Aslan öbür mektubun da verilmesi için çok ısrar etmiş,
fakat mektup verilmemişti.
İdamlar sırasında tutulan -Ölüm İnfaz Zabıt Vakası-nda
-... Yusuf Aslan tarafından, daha önce babasına ve bütün akrabalarına
hitaben yazdığı iki adet mektup, savcı yardımcısı
Sami Uğur'a verildi ve bunların babasına her ikisinin de teslimi
istendi...- diye resmi kayıta geçmiş olmasına rağmen,
-bütün akrabalarına- hitaben yazdığı mektup hala yerine verilmemiştir.
Ölüm öncesi, bir insanın yazdığı veda mektubunun, hangi
kanun maddesince yasaklandığı belli değildir. Bugün mahkemelerde
mektupların suç delili bile sayılmadığı açıkken,
Yusuf son mektubuyla da suçlanmış, takibata uğramıştı.
Ölümünün hemen ertesinde yeni bir yargılanmadan geçiriliyordu...
Savcının mektubu -kesin olarak- veremeyeceğini bildirmesi
üzerine, Beşir Aslan ısrarından vazgeçti. Yalnız bir kere
okutup dinledi...
Yusuf bu son mektubunda köyüne ve akrabalarına veda
ederken, emperyalizme karşı sürdürülen mücadeleyi halkın
durumunu, sömürüyü anlatıyor, gelecek günlere olan umudunu
belirtiyor, faşizmi lanetliyordu...
Çırpınarak sabaha varmış bir gecenin karanlığı, aydınlıkla
çelinirken, Ankara'da sokağa çıkma yasağı da sonuçlanmıştı...
İnfaz haberi, ilk bültenlerle Ankara'da, bir uçtan bir
uca Anadolu'ya yayıldı...
O gün 6 Mayıs'tı, Halkın -Hıdırellez- günü. Toprağa tohum
atılırdı Hıdırellez'de... Halk inancında toprağın bereket
vakti diye bilindiği bir gündü...
:::::::::::::::::
Ah, ardı ardına kenetlenen ölüm
ah, hıncı sabırla bezeyen sır
yazmadaki sırması ağlayışın tırnaklara oturan kan
...
Ey yangınlarda patlamaya hazırlanan merak
ey içimi ekşi sularla çalkalayan baş dönmesi
ıssız ıpıssız boşluğu aysız gecenin
ölümle yaşamak arasındaki şerit
naneler, kekikler, ebegümeçleri
ve şifalı bulutu kaynar kükürt deresinin
çekiyor altımdan nemli döşeğimi
...
Ah, yürekleri toprağa saplanan arkadaşlarım
ah, oğlakların, tayların, buzağların
acı otlarla kararan damakları
(akşamları barut kokusuyla dönsem de odama)
sancısı: çaresiz seyrettiğim ölümün
Ah, bir kere daha kederliyim
ah, çılgın bir aşkın kollarında incelen bıçak
seni öperek bilemeliyim
N. Behram
:::::::::::::::::
YUSUF ASLAN SON MEKTUBUNU SENATONUN İDAMLARI ONAYLADIĞI GÜN YAZMlŞTI...
6 Mayıs'ı Ankara büyük bir sessizlik içinde geçirdi. Ana
caddelerde, sokak aralarında, okul önlerinde, duraklarda hüzünlü
insanlar kadar, güvenlik önlemleri de göze çarpıyordu.
İkişer üçer sivil-resmi güvenlik görevlileri dolaşıyor, görevleri
gereği, incelen bakışları izliyorlardı.
Ölüm hangi nitelikte olursa olsun, yine de kendi ağırlığıyla
gelir. Ve o gün Ankara'daki ölüm, ağlamayı dahi yasaklayan
cinstendi. Haberi ilk veren spiker, huzurundan edildi.
Mezarlığa ilk giden genç tutuklandı. Sokakta ilk bağıran bir
kadın, alınıp götürüldü.
Ve binlerce insan yeraltı yatağında akan bir dere gibi,
içinde yaşadı duygularını.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in anaları: Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in
babaları, kardeşleri de o sabah, duyguları içlerine bastırılmış
olarak yaşadı.
Sabahın ilk saatiyle birlikte evlerini görevliler çevirmişti.
O gün dahi, dostlarıyla aralarına kara gölgeler devrildi.
Üç gencin babaları bütün gün çırpındı durdu Ankara'da.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i ölümün karşısında olduğu günlerde
savunan avukatlar, ölümlerinden sonra babalarına, son
görevlerini yapmanın acı telaşındaydılar.
Avukat Zeki Oruç Erel, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'in, darağacında
öldürüldükleri günle ilgili anılarını şöyle anlatıyor:
-5 Mayıs'ı 6 Mayıs'a bağlayan gece, evde sabaha kadar
uyumadan bekliyorum. Sokağa çıkma yasağı devam ediyor.
Sabah saat 05.00'te telefon çalıyor; telefonda, yakından tanıdığım,
Yusuf'un babası Beşir Aslan:
'Zeki bey, biz mezarlıktan telefon ediyoruz..'
Telefonu, Deniz'in babası Cemil Gezmiş alıyor:
'Zeki bey, bizim buradaki işler için herhangi bir yardıma
ihtiyacımız yoktur. Buradaki işleri biz kendimiz görebiliriz
ve esasen görmekteyiz. Ancak; çocuklar ölmeden önce bize birer
mektup bırakmışlar. Öğrendiğimize göre, mektuplar infaz
savcısında imiş. Sizi aramamızın nedeni; mesai saatinde
buluşup, mektuplarımızı almak içindir. Bir yer ve saat kararlaştırıp,
mektuplarımızı alalım.'
Yer ve saat kararlaştırıp telefonu kapıyoruz.
Artık, onların aramızdan ayrıldığını öğrenmiş bulunuyorum.
Hem de babalarından!..
Evden çıkıp, doğruca, infazlarda bulunacağını bildiğim,
arkadaşım Av. Mükerrem Erdoğan'ın evine gidiyorum. Evde
5-10 kişi daha var. Haliyle, acı haberden hepsi allak-bullak
olmuş. Mükerrem ise; iki saat öncenin etkisiyle donmuş kalmış,
yüzümüze anlamsız bakıyor. O'na olanları, hemen şimdi,
aynen anlatılmasını; Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'in, ölüm
karşısında takındıkları tavrı tesbit etmek istediğimizi söylüyoruz.
İnfazları tekrar yaşayarak, aynen anlatıyor. Ve sözlerini
şöyle bağlıyor:
'Size şerefimle temin ederim ki; çocuklar 2 saat önce idam
olmadılar. Hiç tartışılmayacak biçimde, bu bir devrimci eylemdi.'
6 Mayıs 1972 sabah saat 9.00'da Ankara Adliye Binası'ndayız.
Deniz, Hüseyin ve Yusuf'un mektuplarını almak için,
babalarıyla birlikte, İnfaz Savcısı Sami Uğur'un odasına çıkıp,
geliş nedenimizi söylüyoruz. Sami Uğur'un, mektupları
vermemek için, o gün takındığı tavrını hala unutamam. Çocuklarını
daha birkaç saat önce kaybetmiş olan babalara; istemeseler
bile mektupları vermekte kanunen zorunlu iken,
gerçeği söylemiyor.
-Ben mektupları sıkıyönetime verdim (!)-
Hepimizde son derece gergin bir hava, Ankara Savcısı Fazıl
Alp'e gidiyoruz. Mektupları, ne pahasına olursa olsun, almadan
buradan ayrılmayacağımızı, bu yüzden çıkabilecek
olayların sorumluluğunun bize ait olmayacağını, kesinlikle,
belirtiyoruz. Fazıl Alp durumun farkında; infaz savcısını çağırtıp
gerekli talimatı veriyor, biraz önce kendisinde mektupların
bulunmadığını söyleyen Sami Uğur'dan, mektupları
alıyoruz...-
Yusuf iki mektup bırakmıştı; biri babasına, diğeri akrabalarına.
Akrabalarına yazdığı mektubu vermediler. Ancak, verilmeyen
bu mektup infazlarda bulunan avukatlar ve babası
tarafından okundu. Bu metin; okuyanlarca, hemen o gün; yani
6 Mayıs 1972 günü, yazılı olarak saptandı. Av. Zeki Oruç
Erel'den edindiğimiz bu metinde Yusuf şöyle diyor:
2 Mayıs 1972
Mamak-Askeri Cezaevi
Bütün Akrabalara,
Bu mektubumu okuduğunuz zaman, artık aranızda olmayacağım.
Mektubumu, senatonun idamlarımızı onayladığını
öğrendiğim anda yazıyorum. Şundan emin olmalısınız ki; bu
güne kadar davama olan inancım sarsılmamıştır. Sehpaya
gidene kadar da en ufak bir sarsılma olmayacaktır.
Ben, halkımın kurtuluşu, Türkiye'nin tam bağımsızlığı
için savaştım. Sizler beni tanıyorsunuz. Bir yıldan beri, bu
bir avuç sömürücüler, vatan satıcıları, işbirlikçiler; ellerindeki
bütün imkanlarla, bizi dışardan yardım gören, beyinleri
yıkanmış, vatan haini, dışardan emir alan, bölücü, anarşist
diye tanıtmaya ve halkımızdan bizi koparmaya çalıştılar. Bu
bir avuç azınlığa göre vatanseverlik; vatan satmak, yabancılarla
işbirliği yapmak, NATO'yu, Amerika'yı savunmak, 6'ıncı
Filo'yu ağırlamak, milyonlarca köylünün geçimi olan haşhaş
ekimini elinden almak, işçinin grev hakkını engellemek.
Amerika'ya ve emperyalizme hizmet etmektir.
Biz bunlara karşı çıktık. Bunun için; biz vatan haini, onlar
vatansever oldular.
Bizi, bu mücadelemizden dolayı, güya adil mahkemelerinde
yargılayan ve yine adil kurumların eli ile asacak olanlar
bilmelidirler ki; biz halkımızın kurtuluşu ve Türkiye'nin bağımsızlık
mücadelesi uğruna, şerefimizle bir defa öleceğiz. Bizi
asanlar ve astıranlar ise; her gün bin defa öleceklerdir.
Son sözüm: Yaşasın işçiler, köylüler! Yaşasın Devrimciler!
Yaşasın halkımın kurtuluşu ve bağımsızlığı için savaşanlar!
Yaşasın tam demokratik Türkiye'nin kurulmasından yana
olanlar!
Kahrolsun emperyalizm! Kahrolsun Sunay, Erim, Tağmaç,
faşist koalisyonu.
T. Yusuf Aslan
:::::::::::::::::
YALNIZ DEĞİLLER...
Saydam ve ıslak ölüm
eğer boyunlarına geçirilen ilmikten
gökten bir fırtınayı koparır gibi
koparacaksa ciğerlerini
nefesimi onlara vereceğim
kalbimdeki yaşayan tıpırtıyı
gözlerimi onlara vereceğim
oyarak kirpiklerimle dünyada
acıya ve öfkeye dair bütün görüntüleri
...
Urgan
demir yollarında
fabrikalarda
gün boyunca çığlığın dinmediği
şehrin uzak semtlerine doluşan işçilerin,
pamuk seline yaprak yaprak dökülen
tütünde
zeytinde
fındıkta
çam denizinde ormanların
ve verimsiz düzlüklerinde kurak toprağın
açlığın çan çekişini
tırnakla
terle
susturmaya çalışan yoksul köylerin
gözlerinde parlamaya başlayan
umut için düğümlendi
...
Saydam ve ıslak ölüm
eğer boyunlarına geçirilen düğümden
dökecekse körlerin alfabesini
yumruğumu onlara vereceğim
yaşayan yumruğumu
ağzımı onlara vereceğim
yeryüzünün bütün mert ölüleri için
toplayarak kanlı kelimeleri
N. Behram 1971
:::::::::::::::::
SiNAN'LA HÜSEYİN'İN ARKADAŞLIĞI KAVGA İÇİNDE BAŞLADI, SON ANA
KADAR AYNI DUYGUYU TAŞIDILAR...
Mustafa Yalçıner mahkemedeki sorgusunda -Üç yiğit vatansever
arkadaşım, gözlerim önünde, yaralı yaralı kurşunlanırken...-
diyordu.
Sözünü ettiği arkadaşları Sinan Cemgil, Kadir Manga ve
Alpaslan Özdoğan'dı. Yalçıner aynı olayda yaralı olarak ele
geçirilmişti... Yedi kişiydiler. Denizgil yakalanalı iki ayı geçmişti...
Onları kurtarabilmenin girişimindeydiler.
Karaha Geçidi yöresindeki, Amerikan Radar Üssü'nü basacaklardı.
İhbar sonucu, İnekli Köyü yakınlarında çevrildiler...
Deniz'in Gemerek'te, Yusuf'un Şarkışla'da yakalanışları,
Akçadağ Nurhak Dağları'ndaki karargahlarında onları beklemekte
olan Sinangili derinden etkilemişti...
Bir süre neler yapabileceklerini düşündüler. Yirmiden
fazla arkadaştılar. O sıra Hüseyin, Ankara'dan ayrılmıştı. Sinangil'le
irtibat kurmaya çalışıyordu.
Sinan'ın bulunduğu bölge Hüseyin'e yabancı değildi. Bölgeyi
birlikte gezip, tanımışlardı. Fakat gerek yeni koşullar,
gerek iki önemli arkadaşlarının yakalanmış oluşu ve çevredeki
sıkı önlemler, bağlantılarını güçleştirmişti.
Daha sonra Hüseyin'in de, Pınarbaşı'nda yakalanışı, Sinangil'i
önemli bir unsurdan daha yoksun bırakıyordu.
Sinan'la Hüseyin'in arkadaşlıkları, Sinan'ın Hüseyin'i
kavga içinde görmesiyle başlamıştı. Hüseyin 3-4 polisin arasında,
düşüp kalkıp boğuşuyordu... Onun gözüpekliği ve dövüşkenliği
Sinan'ı bir anda etkilemişti.
Ortalık yatıştığında, tanıştılar. Hüseyin yeni bir öğrenciydi.
ODTÜ'ye gelmişti. Sinan onu arkadaşlarıyla tanıştırdı.
Hüseyin kısa zamanda ODTÜ'de adından en çok söz ettiren
biri olmuştu.
Bir gerilim içinde başlayan arkadaşlıkları, sonuna kadar
böyle sürdü. Şimdi Hüseyin içerdeydi ve Sinan onu kurtarmak
için dövüşüyordu.
Ankara ve Nurhaklar arasındaki bu kopukluk İstanbul'da
da kendini gösterdi. Denizgil'in yakalanışı, İstanbul'da da
aynı etkiyi bırakmıştı...
Ömer Ayna, sonradan sınırda öldürülen Avni Gökoğlu ve
bir arkadaşıyla birlikte Kadıköy'de vapura bineceklerken,
gazetecilerin -Deniz Gezmiş yakalandı- diye bağırmasıyla,
birden duraklamış ve hemen aldığı gazeteden haberi yutarcasına
okumuştu. Cihanlar'la buluşup konuşmuştu. Onlar
arasında da arkadaşlarının kurtarılması sorunu ön plana
geçmişti.
Bağlantı sağlamak üzere Alpaslan Özdoğan İstanbul'a
gelmiş, Ömer ve Cihan'la buluşmuştu. Kendilerinin Nurhaklar'da
Amerikan Radar Üssü'nü basacaklarını, Cihanlar'ın
da İstanbul'da eş eylem koymaları gereğini söylemişti.
Cihanlar İstanbul'da kararlaştırılan tarihlerde bir konsolosluk
basmaya, ya da konsolos kaçırmaya çalışacaktı. Alpaslan
İstanbul'dan, Nurhaklar'a dönüp, Sinangile durumu iletti...
31 Mayıs 1971'de karargahlarından, Sinan'ın yönetiminde,
gün doğmadan yedi kişi İnekli Köyü'ne doğru yola çıktılar.
Ve radar üssüne yakın bir yerde dinlenme sırasında, saat
05.30'a gelirken yapılan bir ihbar sonucu çevrildiler. Aynı
günkü olaydan sağ çıkanların deyimiyle, Sinanlar -vurma
kastı gütmeksizin- ateşe, ateşle cevap verdiler. Çatışma sonunda
üç arkadaşları öldürüldü.
Sinan, Kadir ve Alpaslan'ın öldürüldüğünü, karargahtakiler
radyodan öğrendiler. Bir süre düşünüp, gruplar halinde
çeşitli yönlere çekilmeye karar verdiler.
En yakın arkadaşlarından üçünün öldürülüşü, Deniz, Yusuf
ve Hüseyin'i alabildiğine üzmüştü. Bu üzüntü giderek yerini
öfkeye bıraktı.
Deniz sorgusunda öfke ve üzüntüyle harmanlanan bir
duyguyla şöyle diyordu:
-Biz Amerikalılara acımış serbest bırakmıştık. Sinan da
aramızdaydı, sonradan dağıldık. Sinan Cemgil Nurhak Dağları'nda
yaralandı. Silah kullanamaz haldeyhen kasti olarak
öldürüldü. Alpaslan ve Kadir de aynı şekilde öldürüldü... Biz
Şarkışla'da teşhis edildik, ancak burada isteseydik bizi teşhis
edenleri silah kullanamaz hale getirirdik, fakat bunu asla
yapmadık, bu yola başvurmadık. Arkamızı döndüğümüz sırada,
bu yola başvurmadığımız kimseler tarafından ateş açıldı... -
Akçadağ'dan bir muhtar, Deniz'in babasına, Sinan'la ilgili
bir anısını anlatmıştı. Muhtar, Sinan'a -gelin sizi Suriye'ye
geçireyim, kurtulun- demişti. Bu söz Sinan'ı sinirlendirmiş
-Arkadaşlarımız, ölümü eli kolu bağlı beklerken, bizim elimiz
kolumuz açık, kurtulmaya çalıştığımızı mı sanıyorsun?-
demişti.
Sinan'la başlayan ölüm haberleri yeni isimlerle sürüp git-
ti. İçerde, hücrelerinde Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i bir an olsun
bırakmadı. Ölüm haberleri durmadan tekrarladı kendini.
İstanbul'da, Unkapanı Ziraat Bankası soygununda Ömer
yakalanmış, giderek Cihanlar ele geçmişti.
Yakalanmalarından, -emniyette geçen günler-inden sonra,
Maltepe Askeri Cezaevi'nde toplanmaya başladılar.
Düşünceleri tasarıları orada da aynı ağırlığıyla kendini
sürdürdü. Yalnız bu kez, bir fark vardı. Kurtulmak ve kurtarmak
gerekiyordu. Bu bir an olsun akıllarından çıkmadı.
Sürekli olarak kaçma planları kuruyorlar, düşen hareketlerinin
serpilmesi için kurtulmak ve Denizler'i kurtarmak
gerektiğini vurguluyorlardı.
Önceleri inşaatlarda çalışmış olan Ömer, sürekli olarak
duvarları, yeri inceliyor, bir şeyler düşünmeye çalışıyordu.
Bu günlerde tünel fikri atıldı. İlk ikna olan Cihan'dı. Ömer
toprağın tünel için elverişli olduğunu söylüyordu. Uzun zaman
planlarını yaptılar.
Sonunda tüneli kazmaya karar verdiler. İdareden tuvaletlerin
temizliği için, tuzruhu getirmek istediklerini bildirdiler.
Büyük bir heyecan ve gizlilik içinde kazıma başlama gününü
beklediler. Bir süre, tuzruhu biriktirdikten sonra, betonun
delinme günü gelip çattı.
Aralarından bir kısmının, büyük koğuşta eğlence düzenleyip
herkesi bir yere toplayıp, gürültüyü sağladığı bir sırada,
tünelin kazılacağı büyük odada, tuzruhu betona döküldü. Beton
çökelek gibi olmuş, gevşemişti.
Diğer koğuştakiler gürültüden ötürü keser darbelerini
duymadılar. Ömer betonu delmiş, toprağı çıkarmaya başlamıştı
bile. Artık tek sorunları kalmıştı; gizlilik içinde, yorulmaksızın
çalışmak.
Sabahlara kadar, soğuk, ıslak tünel içinde sırayla çalıştılar.
Tünel kazımını bilenlerin sayısını, bir süre sonra, güvendikleri
kişilere göre arttırdılar.
Daha sonra Mahir'de aynı cezaevine geldi. Ortak savunma
hazırlığı için getirmişlerdi. Uzun aylardır hücredeydi.
Açlık grevinden yeni çıkmıştı. Fakat şaşılacak bir biçimde,
kısa zamanda toparlandı ve kendine geldi.
Tünel ilerledikçe kaçabileceklerine inançları da çoğaldı,
somutlandı. Bir kısmı daracık tünele girip çalışıyor, bir kısmı
onların çamurlanan giysilerini yıkıyor, ertesi güne hazırlıyordu.
Tünelden çıkan suyu ve toprağı tuvaletlere taşıyorlardı.
Toprakları yığabilmek için, tuvaletlerden birini kapatmışlardı.
Tünel için kablolarla ışık, tencerelerle toprak taşıma sistemi
kurmuşlardı.
Diğer tutukluların dikkatlerini dağıtabilmek için, soba
başında türküler söylüyor, eğlenceler tertipliyorlardı. Özellikle
Cihan Laz türküleri söyleyip oynuyor, bu şekilde hem
içindeki sevinci yaşıyor, hem soba başında görev yapıyordu.
Tünel tamamlandığında, beşer kişilik üç grubun çıkmasına
karar verilmişti. İlk çıkış denemesinde, dış duvar dibine
geç gelmişler, askerlerin devriyesi başlamıştı. Saat 06.00 olmuştu.
Tam bu saatte geliyordu devriyeler.
Cuma günkü bu başarısızlık, çıkacak gruplardan birini
eksiltmişti. Cumartesi günü de, son anda çıkılamamış, geri
dönülmüştü.
Artık tek grubun çıkması gerekiyordu.
Pazar günü Cihan, Ömer, Ulaş, Mahir, Ziya arkadaşlarıyla
vedalaşıp, içlerinde giysileri olan naylon torbalarıyla, birer
birer tünele girdiler.
Koğuştakiler soluklarını keserek beklediler. Dakikalar
ölüm anı ağırlığıyla yürüyordu. Hepsinin kulağı tetikteydi.
Tetiğin çalışabileceğinde... Ve çok zor gelen, kısa bir zaman
sonra, ilk rahat soluklar alındı. Bir saat geçmişti ki, geride
kalanlar ikişer ikişer tuvaletlere, odalara gidip diğer tutuklulara
belli etmeden sevinç gideriyorlardı.
Yeni bir umut belirmişti... Kapıları tutup, içerde direniş
başlattılar. Ankara'daki cezaevlerinde direniş vardı. Direnişlerinin,
onlarla dayanışma anlamında olduğunu söylediler.
Gerçek amaçları mahkumların sayım saatini geciktirmekti...
Ölüm haberlerinin, kurtuluş haberleriyle birlikte geldiği
günlerdi. Kaçış büyük manşetlerle bir anda bütün yurdu
kapladı.
Haber, Ankara Mamak Cezaevi'ne geldiğinde, açlık grevi
ve direniş vardı. Koğuşlar ilk haberi radyodan aldılar ve herkes
bir anda bağrışmaya başladı. Hemen herkes birbirine
-Susun, kim kaçmış adlarını duyalım- diyor ve bir ağızdan
edilen bu söz, yoğun bir gürültü yapıyordu.
Mamak'ta bir anda güvenlik önlemleri alınmıştı. Koğuşlar
açlık grevini bıraktı. Direnişi kaldırıp şenliğe başladılar.
Deniz bir anda uçarılaşmış; Yusuf sabırsızlığını bu kez sevinç
adına yaşıyor; Hüseyin; -Şimdi dışarda bir varlık sayılabiliriz
artık- diyordu.
Kaçış günlerinde, üçü de, ilk görüşmelerine ışıldayan gözlerle
çıkmıştı...
:::::::::::::::::
YAŞAMAK ADINA
Doldurdu gırtlağını kalbinden esen rüzgar
Dağıldı sessizce yaralarına
Kalbin ki susarak neler söyledi
En güzel şiirler bile uzaktı ona
...
Şimdi uykusunda kıpırdayan çocuklar
Rüzgarlarınla uçuşan kar gibidir
Ve dalgın gözlerin şefkatle aralanıp
Kelebekler döküyor onların titreyen kanatlarına
Uzanıp gidiyorsun belli belirsiz
Bir tutam kan sıcak nefesiyle dostların
Kakül gibi kıvrılıyor alnında
Süngülenmiş bahar kadar dokunaklısın
Süngülenmiş bahar kadar incelen hayal
Tanımsız duygularla katıldı sana
Gülümsedin papatyadan örülmüş bayırlar gibi
Kuşlar doldu koynuna gülümserken
Hasretin derinleştiği anda
Kapıştılar kabaran bağrındaki dehşeti
...
İşte derelerin kıyısında sevişen serçelerin
Arılar topluyor sevinçlerini
Oynarken gölgesinden ürküyor sincap
Sabahın boşluğuna serpildi kırlangıçlar
...
İşte yayla serin boylu boyunca
Kan sıcak
Ses yankı veriyor mağara önünde
DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA3 <<<<<< KİTABIN DEVAMINI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN