DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA3
DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA 4 <<<< tıkla
N. Behram 1971
:::::::::::::::::
KURTULUŞ HABERLERİNİN, ÖLÜM HABERLERİYLE BİRLİKTE
GELDİĞİ GÜNLERDİ; ULAŞ DÜŞTÜ İSTANBUL'DA...
Ve günler geçti... Ulaş düştü İstanbul'da... Cihanlar, Mahirler
gün be gün tetik üstünde bekleşti; tetik ardında uykusuz
geçirdiler geceleri... Koray düştü Ankara'da... Ardından
Kızıldere... Hüdai, Saffet, Mahir, Cihan... düştüler...
Günlerin ölüm ve kurtuluş haberleriyle geldiği dönem
ağırlaştı. Yaşamak bütün ağırlığıyla sindi Deniz'in, Yusuf'un,
Hüseyin'in içine...
Kızıldere'de kan aktığını, radyodan dinlediler. Ertesi gün
saatlerce gazetelere diktiler gözlerini.
Uzaktan bakan görevlilerin, kendilerini görüp sevinebileceklerini
düşenerek, acılarına da gösterişsizlik verdiler. Dayanmak
gerektiğini söylediler. Ve ilk onlar oldu, üzüntüsü
aşırılaşan arkadaşlarını onaranlar.
Kızıldere olayından sonraki ilk görüşme gününde, görüşçüleri
onları, uzaktaki bir şeyleri düşünürken buldular. Düşünceliydiler,
fakat dikliği yine de elden bırakmıyorlardı.
Bu ilk görüşmesinde -Ana, ana- demişti Deniz, ziyarete
gelen anasına; -sanki sürek avına çıkmışlar, ne canlar düştü
bak, ne yiğit canları... duydun mu, gördün mü olanları...- ve
babasına -Ölenlerimize yakışan bir biçimde olmalıyız- demiş,
hiçbir af girişiminde bulunmamasını rica etmişti.
Aynı gün Hüseyin görüşme yerinde babasına; -Bu bir yakalama
değil, katliamdır- diyordu.
O günler avukatlarına da hiçbir af girişiminde bulunmamalarını,
tekrar tekrar rica etmişler -af istemiyoruz- diye bir
dilekçe vereceklerini söylemişlerdi.
Bu acının da altından kalktılar. Yine, kendilerine moral
vermek için görüşe gelenlere moral veren onlardı.
Son günlerine kadar büyük bir ısrarla kitap istiyorlardı.
En yeni haberleri, yayınları merak ediyorlardı.
Özellikle romanlara meraklı olan Deniz en son babasından
Tolstoy'un -Savaş ve Barış-ını istemişti.
Yakınlarının onlarla son görüşmeleri, açlık grevlerinin 12'inci
gününe rastladı.
12 gündür ölüm orucuna yatmışlardı. Ve ölüm oruçlarının
nedenlerini açıklamışlardı. Bu onların ölümleri dışında son
eylemleri oldu...
Dışarda, idamların bir an önce infazı için yoğun bir çalışma
vardı. Bir an önce meclisten geçsin ve sonuçlansın diye
uğraşılıyordu. Tam bu sırada, 18 Nisan 1972'de, Deniz, Yusuf
ve Hüseyin hücrelerinde ölüm orucuna başladıklarını açıkladılar.
Ölüm orucuna başlama nedenlerinden elde edebildiklerimiz şunlardır:
-1) Son getirilen zamlar ve hayat pahalılığı ile fakir
emekçi halkımızın zaten son derece güç olan hayat şartlarını,
çıkarcıların menfaati uğruna daha da dayanılmaz hale getirmiştir.
2) Halka dönük olan 1961 Anayasası, elbise değiştirir gibi
değiştirilmiş, bununla da yetinmeyerek halkımıza anayasamızca
tanınan hakları tamamen ortadan kaldırmak için,
yeni anayasa değişikliğine gidilmek istenmektedir.
3) Sıkıyönetim Mahkemeleri'nde, MİT ajanlarına mahkemelerin
temsilcileri görüntüsü verilmek istenmiş ve -ANARŞİST-
deyimi ile devrimcilerin katline gidilmiş ve aynı nedenle
siyasi cinayetler işlenmiştir.
4) Bizim bugün hücrelerinde kaldığımız Mamak Askeri
Cezaevi'nde bulunan diğer tutuklu arkadaşlarımızdan bir veya
birkaçı her gün -Mahkemeye götürüyoruz- denilerek
MİT'in işkence odalarına götürülüp çağ ve insanlık dışı işkenceye
tabi tutularak, yapılan işkencenin bütün belirtileri
üstlerinde olarak geri getirilmektedir.
5) Bütün bu yasadışı, çağdışı ve insanlık dışı uygulamaların
halkımız ve ilerici aydınlar tarafından bilinmemesi ve
duyulmaması için basına sansür konulmuş, basın ancak sıkıyönetiminin
izin verdiği haberleri verebilecek duruma getirilmiştir.
Bütün bu nedenlerle 18.4.1972 tarihinden itibaren
-ÖLÜM ORUCU-na başladık. Bu davranışımızın kötülükleri
sona erdirmeyeceğini biliyoruz. Ancak, halkımıza ve onun
haklarına cezaevi hücrelerine sahip çıkıp onu savunacak tek
hareketimiz -ÖLÜM ORUCU-nu sürdürmek olacaktır.-
Ölüm orucunda kararlı oluşları, yöneticileri de telaşlandırmıştı.
İnfazda bir aksilik çıkmasından korkuyorlardı. Yakınlarına,
onları vazgeçirmeleri için çok ısrar ettiler. İçerde
koğuşlardaki arkadaşlarından onlara -açlık grevini bırakma
çağrısı- yapmalarını istediler.
Bu isteği, içerdeki arkadaşları, Denizgil'le son bir görüşme
fırsatı saydılar. Görevlilere Deniz, Yusuf ve Hüseyin'i ikna
edebileceklerini söylediler.
Görevlilerin kabul etmesi sonucu, aralarından üç kişi seçerek,
yanlarına yolladılar. Böylece arkadaşları son kez Denizler'le
bir araya geldi ve onlara haber getirdi, haber götürdü,
konuştu, vedalaştılar...
Ölüm oruçlarının 12'inci günü, aynı zamanda görüşme günüydü.
Deniz'e babası ve kardeşi Hamdi gelmişti. Yusuf ve
Hüseyin'in babaları da oğullarının ziyaretçisiydi...
Deniz görüşme yerine, dal gibi geldi. Yorgun fakat neşeliydi.
Babası kemerinin beş delik geride olduğunu söylüyordu.
Ölümlerinden bir hafta önceydi, bu son görüşmeleri. Ölümden
hiç konuşmamış ve hatta canlı, esprili anılar anlatmıştı.
Yusuf görüşme yerine geldiğinde çok soğukkanlıydı. Açlık
grevi onu hiç etkilememişti. Babasına, dayanıklı olduğunu,
kendisi için üzülmemesi gerektiğini söylüyordu.
Beşir Aslan -Sen söyle oğlum, seni dinleyeyim, çıkmayan
canda ümit vardır. Ama yine de hazırlıklı ol- demişti.
Yusuf'sa -Biz zaten hazırlıklıyız, tahminimizde yanılmıyoruz-
diye yanıtlamıştı. Babasından herhangi bir af girişiminde
bulunmamasını rica etmiş, -sizin ümitlendiğiniz insanlar
bize karşıdır, biz sadece kendimize ve arkadaşlarımıza, bizimle
olanlara güveniriz- demişti.
Hüseyin aynı gün görüşme yerine oldukça bitkin gelmişti.
Rahatsızlığı iyice ilerlemişti. Uzun süredir midesinden rahatsızdı.
Fakat Hüseyin bu rahatsızlığını hiçbir zaman sorun
etmemişti.
Öteden beri arkadaşları, midesi rahatsız olduğu için ona
süt verilmesini istemiş, Hüseyin bir ayrıcalığı olmasın diye
bunu kabullenmemişti.
Ölüm orucunun boşluğu midesini iyiden iyiye yaralamıştı.
Babası görüşme yerine -karnı sırtına yapışmış bir durumda
gelen- oğluna -oğlum, ölüme git, ama böyle değil- demişti.
Hüseyin'se babasına: -Sağlığı değilse de, moralinin ve neşesinin
yerinde olduğunu, üzülmemesini- söylemiş, ölüm
oruçlarının sebeplerini anlatmıştı.
Hıdır İnan oğluna -senin ölümüne üzülmeyeceğiz; hırsız
değilsin, katil değilsin; ama sevmeyenlerimizin gözleri üzerimizde,
dik git...- demişti. Hüseyin'in babasına son sözü -Dik
gideceğime de güvenin hiçbir zaman sarsılmasın- olmuştu.
Yakınlarından sonra, onlarla görüşmeye avukatları geldi.
-Ölüm orucuyla ilgili haberlere sansür konduğunu- söylediler.
Orucu bırakmalarını istediler.
18 Nisan'da başlattıkları açlık grevini, infazlardan bir
hafta önce bıraktılar...
:::::::::::::::::
MBG BAŞKANI FAHRİ ÖZDİLEK İNFAZLARA TARAFTAR DEĞİL, FAKAT UMUTSUZDU...
Avukatların, infazların durdurulması için bütün yasal girişimleri
sonuçsuz kalmaktaydı. Özellikle gerici parlamenterler
ve gerici basın bir an önce infazların yapılması için her
türlü yola başvurmaktaydı. İnfazlar halinde büyük bir -adli
hatanın- artık onarılamaz biçimde işleneceğine değin görüşlere,
kesin bir sansür uygulanıyordu. Aynı günlerde aydınlar,
ilerici, yurtsever, demokrat unsurlar arasında idamların durdurulması
için açılan imza kampanyasına, binlerce kişi katılmıştı.
Tepkilerin yoğunlaşmasından korkan gericiler büyük
bir telaş içindeydi.
Denizler'in avukatları böyle bir ortamda, kararın üstünde
etkili olabileceğini düşündükleri kişilerle, son bir kez daha
konuşmayı deniyorlardı. Bu kişilerden birisi de Milli Birlik
Grubu Başkanı Fahri Özdilek'ti.
Fahri Özdilek'le, Deniz ve arkadaşlarının avukatlarından
olan Niyazi Ağırnaslı görüşmüştü.
Ağırnaslı bu görüşmeye ilişkin anılarını şöyle anlatıyor:
-Hüseyin İnan, Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan'ın asılacaklarına,
hala bir türlü inanmak istemiyorduk. Kızıldere'de
Ömer Ayna, Cihan Alptekin, Mahir Çayan ve arkadaşlarının
toplu olarak katledilmiş olmalarına üniversitelerin, liselerin
kapıları önünde geleceğin güvencesi olan gençlerin, fabrika
duvarları dibinde devrimci işçilerin kurşunlanmasına; katillerinin
bulunmamasına, baş katilin bilinmesine rağmen,
inanmak istemiyorduk.
Yavrularını yiyen dişi kediler gibi gençliğin kanını içerek
fosilleşip köhnemiş gövdelerine zindelik kazandırabileceklerini,
yabancı efendileriyle, onların işbirlikçisi sermaye çevrelerine
yaranacaklarını umanların, kahpece çabalarına rağmen,
inanmak istemiyorduk.
Çünkü, idamlar toplum adına, adalet adına yapılacaktı.
Ne toplumun ne de özellikle adaletin yasalara uymayan bu
cinayetleri, içine sindirebileceğine kesinlikle inanmıyorduk.
Bu nedenlerle ben, sayın Fahri Özdilek'i de evinde ziyaret
ettim. Değerli dostum beni karşıladı, ziyaretimin sebebini bile bile.
-Paşam, dedim. Siz Sunay'la sınıf arkadaşısınız. Bunu sizden
öğrenmiştim. Ölüm cezalarına ilişkin yasayı VETO etmesine
onu uyarmanız için ricaya geldim. Sizden, hayatımda
ilk ve belki de son kez bir dilekte bulunuyorum. Bu, yanlış ve
siyasi bir karar oldu. İşe duygular ve sınıfsal çıkarlara hizmet
amacı da karıştı. Çok yakında, bu adli skandal hukukçular
arasında, daha sonra da kamuoyunda tartışılmaya başlanacaktır,
amma neye yarar ki çok gecikilmiş olur. Bu konuda
göstereceğiniz çabayı özellikle genç kuşaklar unutmayacaktır.-
-Milli Birlik Grubu'nun ve benim bu konudaki eğilimimi
biliyorsun. Bu gençleri bu tür eylemlere iten asıl sebepleri de
biliyoruz. Amma böyle bir müdahalenin yararlı olacağı inancında
değilim. Hem de bu gençlerin generaller için -babaları
belirsiz-, dedikleri duyulmuş. Bu nasıl söylenir?- dedi.
-Paşam bu, karanlık maksatların tam bir uydurmasıdır.
Herkesin bir babası olur. Kendi iradeleri dışında fizyolojik
bir olaydan dolayı insanlar suçlanamazlar. Bu idrak ve görüş
içinde olan gençlerin böyle bir suçlamada ve kınamada bulunmalarına
kesinlikle olanak yoktur, dedim ve ekledim:
Paşam hatırlarsınız: Cumhurbaşkanı seçiminde yan yana
oturuyorduk. Siz oyunuzu yazmış ve katlamıştınız. Boş oy
pusulasının benim önümde durduğunu görünce bana -niçin
yazmıyorsun?- diye sordunuz. Ben de -elim bir türlü varmıyor.
Güvenemiyorum bu zata- demiştim.
-Sunay benim sınıf arkadaşımdır. Ben kefil oluyorum,
yaz. Zaten başka alternatif de yok.- dediniz.
Önümüzdeki sırada oturan iki Milli Birlik Gurubu üyesine
-Paşamın kefaletine güvenerek oyumu veriyorum, vebali
kendilerinin- dedim ve oyumu yazdım. (Hatta kürsüden inerken
Bölükbaşı elimden tutup -Oy verdin mi?- diye sordu ve
-Biz vermiyoruz- diye de ekledi.
Bu kısmı Paşa'ya söylemedim. Sayın Bölükbaşı'yla ikimiz
arasında geçti.)
Özdilek Paşa, -evet hatırlıyorum-. Ben verdiğim oydan
dolayı çok pişmanım, amma şimdi iş size düşüyor. Bu üç genç
insanın hayatı söz konusu olunca ve üstelik suçlarla takdir
edilen ceza arasında yasal ve vicdani açıdan denge de kurulamayınca,
bu müdahaleyi sizden isteme hakkı doğuyor. Bir
kısım insanlar 27 Mayıs'ın intikamını da alma çabasındalar.
27 Mayıs 1960'da bu gençler ortaokul öğrencisiydiler paşam.
Cumhurbaşkam parti liderlerine de etki yaparak kanunu
VETO edebilir ve idamlar ömür boyu hapse çevrilirse bu, sizin
hizmetlerinize hiç unutulamayacak bir yenisini eklemiş
olur, dedim.
-Bir deneyelim Niyazi. Fazla ümitli değilim ya.- dediler.
İlişkilerinden ve Milli Birlik Grubu'nun topluca çabasından
da olumlu bir sonuç alınamadı, amma biz bu çabaları
Ahmet Yıldız'ın C. Senatosu'ndaki grup adına yaptığı konuşmayı,
Sami Küçük'ün bir günde üç kez; enfarktüslü kalbi ile
merdivenlerimizi tırmanıp bize haber ulaştırdığını, babaları
teselli ettiğini, Sayın Haydar Tunçkanat'ın açıklamalarını,
Suphi Karaman dostumun yürekten gayretlerini unutamayız.
Üç, fidan gibi gencin asılmasının dördüncü yılında, -Ben
bu mahkeme başkanlığını komünizmin kökünü kazımak için
üzerime aldım- diyebilen sözde tarafsız bir mahkemenin başkanını,
büyük bir iştahla Millet Meclisi'nde ve C. Senatosu'nda
-daha çok idam bekliyorduk- diyerek sınıflarına yaranma
gayretine düşenleri ve bu arada Nahit Saçlıoğlu, Remzi Şirin,
Kemal Paşa gibi davranışları, kararları ve muhalefet
şerhleriyle adaletin itibarını korumaya çalışan hakimleri ayrı
ayrı anıyoruz. Zaman, kimlerin ölümsüzleştiğini, kimlerin
daha nefes alırken, havyar yiyip viski yudumlarken, ölü bulunduğunu
elbette çok yakında saptayacaktır.-
Deniz'in babasıyla konuşmam sırasında, bir ara bir doktordan
sözetmişti. Ankara'ya Denizgil'in mezarlarına gideceğini,
Yusuf'un babasını, Niyazi Ağırnaslı'yı göreceğimi söylemiştim.
Cemil Gezmiş bir an durmuş ve -Mezarlara gittiğinde
Deniz'in doktorunun mezarına da uğrasın- demişti.. Kendisine,
-Deniz'in doktorunun kim olduğunu- sorduğumda
-Niyazi beyin iyi arkadaşıydı, o anlatır- diye yanıtlamıştı.
Sadece ODTÜ'deki bir olayda Deniz'in başından yaralandığını;
o zaman kendisini bu doktorun tedavi ettiğini söylemişti.
Deniz babasına, bu doktora olan saygısını sık sık belirtirdi.
Ankara'da Niyazi Ağırnaslı'ya -Deniz'in çok sevdiği bir
doktor varmış- dediğimde, bir süre hiç konuşmadan durdu.
Denizlerin görüntüleriyle dalgalanan gözlerine, belli ki,
yeni bir görüntü daha düşmüştü. Yine aynı duygulu sesiyle,
ağır ağır şunları anlattı:
-Dr. Paruğ Erdilek, devrimci bir operatör arkadaşımdı.
Çocuklar 6 Mayıs 1972 günü asıldılar. Hemen her gün muayenehanesine
uğrardım Paruğ Erdilek'in.
-Bu yaşta fidan gibi çocuklar, böylesine acımasızca asıldı
da ölü toprağı saçılmış gibi susuluyor- diyordu ve hiç içine
sindiremiyordu idamları.
Birçok yaralı gencin kurşunlarını çıkarmış, yaralarını
sarmış; devrimci gençlere daima bir baba şefkati göstermişti.
Kızı Neşe, benim kızımla beraber gözaltına alınmıştı. Kızını
ziyarete geldikçe bizi de mutlaka görmeye çalışırdı.
Trafik kazasındaki kırıktan kalma bir iltihaplanma ile
sağ bacağım vakit vakit şişer, morarır, ağrılar beni yürüyemez
hale getirirdi. Hemen Paruğ'a uğrardım. Ufuneti yarıp
akıtır. Yaraya fitil koyar, pansuman yapıp beni yolcu ederdi.
Devamlı koşturmak zorundaydık. Hafta sürmez bacağım bir
başka yerden yine iltihaplanırdı. Duruşma safahatını benden,
günü gününe sorar izlerdi. Burjuvazinin sağırlığına hırçınlanır,
küfrederdi.
Çocukların idamından 5 gün sonra sokak ortasında düşüp
öldü. Onlara çok yakın bir yere gömüldü. Eşi Sevinç hanım
Denizler'in mezarının örneğini yiğit kocasına da yaptırdı.-
:::::::::::::::::
BAHARDI (İİ)
Onlar, onlar kurtulabilseydi eğer
--üstelik can verildi bunun için
parçalanıp düşüldü,
sözleşildi, koşuldu, çırpınıldı...
ne mahpusluk, ne ayrılık incitir içi
dayanılmaz olurdu
ne susuşlar, ne keder bölebilirdi derinliği
...
döküldü, en kıvırcık tüyleri süt kuzularının
çarpa çarpa yemişlere döküldü daluçlarından
bir kuş yuvası,
döküldü, kahramanca söylenen türkülerden
oluk oluk kan
...
onlar, onlar kurtulabilseydi eğer
olur olmaz başlayan her konuşmada
kaynak ateşinden sıçrayan demir lavları
sabahı yutkunuşla tıkmazdı boyunlara
...
yolundular daha çok başlarındayken yolun
en körpe, en diri filizleri ezildi gülümseyişin,
sınanır, yol aranır
avuç avuç taşınırken halka aydınlık
çelmelendi sekişi
koparıldı bağırlardan bir demet ışık
...
döküldü, yüzlerce yeşillik sanki,
sedef gagasından yanar gibi döküldü
ötüşleri sakanın,
döküldü yükselen omuzların ürpertisi
yayıldı sabrın küreklerine
...
onlar, onlar kurtulabilseydi eğer
--hayata
uzak yaşayanlar
bunu bilmezler--
varlıkları gözlerden dudaklardan sezilecekti.
...
(Hangisine alışılır acının söyleyebilirim şimdi.
hangisi korunda ışıtır depreştirir insanı;
hangi sevinç başıboştur --artık biliyorum--
hangisinin o yıldırım kökleri acılardan beslenir)
N. Behram 1972
:::::::::::::::::
HÜSEYİN FİLİSTİN DÖNÜŞÜNDE AĞlR İŞKENCELERDEN GEÇMİŞ,
FAKAT TEK SÖZCÜK KONUŞMAMIŞTI...
Hüseyin'in babası, oğlunun küçükken kuşları çok sevdiğini
söylüyor. Onun ev üstüne çaktığı sandıkta, iki güvercinini
büyük bir titizlikle beslediğini, uçurduğunu, kendine alıştırdığını
anlatıyor.
Hüseyin'in babasının küçük bir dükkanı vardı. Fakat Hüseyin,
dükkana, çok az uğruyordu. Bu işe, hiç mi hiç bağlığı
yoktu. Çoğunlukla kırlarda gezer, bir şeyler düşünür; kendi
kendine bulduğu şeyleri incelerdi.
Okul sınavlarında çalışkan bir öğrenciydi. Babası, hiç olmazsa
ders sonlarında dükkana gelmesini istiyor, Hüseyin'se
-Ben tüccar olmak istemiyorum- diyordu.
İki oğlan, dört kız kardeşi vardı.
Lise sıralarına geldiğinde, babası -artık büyüdüğünü,
kardeşleri gibi kendisine yardım etmesini, dükkana sahip
çıkmasını- istemişti. Hüseyin'se çocukluğundaki tepkisini,
bu kez düşünceyle birleştirmiş; yine babasına -Ben bu düzenin
adamı olamam beşe aldığınızı ona satıyorsunuz, bu bana
uygun değil- demişti.
Sonraki yıllar Hüseyin, Sarız'dan ayrılmış, Ankara'ya
ODTÜ'ye gelmişti.
Hüseyin'in lise sıralarında kültür ve sanat çalışmalarına
yatkınlığı ve sevgisi vardı. Özellikle tiyatroya karşı büyük
bir eğilimi vardı. Devrimci bir oyun yazarı olmak istiyordu.
Kendince senaryolar tasarlıyor ve yazmayı deniyordu. ODTÜ'ye
girdiği 1966 yılıyla birlikte, militan enerjisi hareket
içinde kendini günışığına çıkardı. Ve artık bütün devrimci eylemlerde
aktif olarak yerini aldı. Bir dakikasını bile boş geçirmeyişi,
sürekli okuyuşu, bütün eylemlerde ön safta oluşu
ona arkadaşları arasında saygın bir yer kazandırmıştı.
Babası İstanbul'a mal almaya giderken, ona uğrar, görüşürdü.
Ankara'ya geldikten sonra, artık memleketine uğramaz
olmuştu. Bir seferinde babası onu, okulunda bulmuş,
-oğlum, demişti, bayramlar, kurbanlar geçiyor; anan, ablaların
özlüyor, niye evine gelmiyorsun?-
Hüseyin babasına uzun uzun bir şeyler anlatmış, sonunda
-eve gelemem- demişti. -Çünkü kendimi adadığım bir dava
var, ilerde en ağır cezanın verileceğini biliyorum, gelmememin
sebebi budur. Beni şimdiden unutmaya çalışın, kendinizi
hazırlamış olursunuz.-
Bir gün babası Sarız'da radyodan, Antep yolu üzerinde Filistin'den
dönenlerin yakalandığını dinlemiş; isimler arasında
-Hüseyin İnan- da geçmişti.
Hıdır İnan hemen Antep'e gidip, savcıyı bulmuştu. Savcının
-Yakalananlar Diyarbakır'a gönderildiler- demesi üzerine,
Hıdır İnan Diyarbakır'a geçmişti...
Vilayete gidip, oğlunu görmek istediğin bildirdi. Vali -Oğluna
tek fiske vurulmadığını, sağlığının yerinde olduğunu-
bildirmiş, fakat görüşmenin imkansız olduğunu söylemişti.
Hıdır İnan çok ısrar edince, kendisini Emniyet Müdürü'ne
yolladılar. Oradaki yetkililer de, Hıdır İnan'a, Hüseyin'in
sağlığının iyi olduğunu, fakat görüşemeyeceklerini söylediler.
Mahkemeyi beklemesini istediler.
-Oğlumu hiç olmazsa karşıdan göreyim- diye çok ısrar etmiş,
ısrarları sonuçsuz kalınca ertesi sabah 04.30'da gelip
beklemeye başlamıştı.
O gün mahkemeye çıkacaklarını duymuştu.
Beklemenin sonu yoktu.
Taksicilerden biriyle konuşurken yakalananların 04.00'te
cezaevinden alındıklarını öğrendi. Cezaevi ve adliye birbirine
yakındı. Ve bir avukat buldu. Avukat içeri girip, bir süre
sonra çıktığında -çocukların ayakta duramadıklarını- söyledi.
Hıdır İnan saat 12.00'ye dek orada bekledi. Bu sırada her
birinin kolunda iki polis; çocuklar sürülenerek dışarı çıkarılıyordu.
İlk 8-9 kişi çıkmıştı ki, iki polis arasında, kapıda Hüseyin
göründü. Babasıyla göz göze gelince öne atılmak istemiş,
-Babam gelmiş- diye bağırmıştı. Polisler bırakmadılar.
Hıdır İnan'sa -oğlum zorlanma, peşinden gelirim, sen git- demişti.
Sonra cezaevinde Hüseyin'le görüşebildi. Hüseyin -çok dövüldüklerini,
kendisinde ve arkadaşlarında hayır bırakılmadığını-
söylüyordu. Aynı olayda, Sinan'la birlikte Nurhaklar'da
öldürülen Kadir Manga da vardı.
Hüseyin babasına, Vali Ali Rıza Yaradan'ın kendisine -gel
bu işten vazgeç, ne istersen veririz, bize yardımcı ol...- diye,
ajanlık önerdiğinı anlatıyor -Vali'ye gerekli yanıtı onun sözlerini
halka açıklayarak vereceğim- diyordu.
Nitekim Hüseyin bunu açıklamış, Vali Ali Rıza Yaradan
da alelacele basında tekzip etmişti.
Diyarbakır'da yattığı günler, babası ona görüşmeci gidiyordu.
Bir seferinde, ona aldığı iç çamaşırlarını getirmiş ve
-Burada fanila, çamaşır çok pahalı- demişti. Hüseyin o zaman
babasına -Şimdi anladın mı çocukluktan beri senin dükkanına
neden gelmediğimi; bizim mücadelemiz bunlarla işte;
sen de aynı işi yapıyorsun, beşe alıp ona veriyorsunuz, fakir
fukarayı sömürüyorsunuz- demişti...
Hüseyin Diyarbakır'dan çıktıktan sonra yine uzun süre
kaybolmuştu.
Hüseyin'in son tutuklanışında, artık baba oğul karşılıklı
olarak, bunun bir ölüm tutuklanışı olduğunu biliyorlardı.
Bir görüşme öncesinde, bir görevli, cezaevi kapısında görüşmecilere
-Bizim sözümüzü dinlemiyorlar, onları ikna
edin, bir af dilekçesi versinler; yaptıklarımızın yanlışlığını
anladık, pişmanız desinler, o zaman idamdan kurtulabilirler...-
demişti.
Hıdır İnan bunları söyleyen görevliye, -Onlar böyle bir nedamet
içine girerlerse, biz veli olarak hakkımızı helal etmeyiz-
diye karşılık vermişti. Bunun üzerine aynı görevli -Siz
veliler, canavarca, çocuklarınızın sehpada sallanmasında razı
oluyorsunuz da, birer dilekçeyle reisicumhurdan af dilemeye
razı olmuyorsunuz...- diye söylenmişti.
Hıdır İnan af dileme önerisine karşı çıkarken af da dilense,
onların yine asılacaklarını düşünmüştü. Fakat af dilenirse;
ellerinde onları küçük düşürücü kozları olacaktı...
Görüşmeye girdiğinde, dışarıda olanları Hüseyin'e anlatmış,
Hüseyin babasını büyük bir mutluluk ve gülümseyişle
dinlemişti, -Bize de geldiler, boşverin, üstünde durmayın- demiş,
babasına en ufak bir af girişiminde bulunmaması dileğini
tekrarlamıştı.
Hüseyin'in bu sözüne rağmen, Yargıtay'da 18 idam hükmünün
bozulması yanında, Deniz, Yusuf ve Hüseyin'inki kesinleşmişti
ki; birer baba olarak Hıdır İnan ve Beşir Aslan
dayanamayıp, 12 Mart öncesi sağlık bakanlarından, Kayseri
AP Milletvekili Vedat Ali Özkan'a gitmişlerdi.
Onun da Kayserili olduğunu düşünüp, -belki bir bilgi alabiliriz-
diye hesaplamışlardı. Meclis salonunda kendisini görmüşler
-Biz Yusuf ve Hüseyin'in babalarıyız, çocukların
idamları Yargıtay'da onaylandı; sizin partinizin ne gibi bir
fikri var- demişlerdi.
Vedat Ali Özkan onlara -Biz 18'inin de Yargıtay'dan geçmesini
bekliyorduk, artık bu üçü kesindir- diye karşılık vermişti.
Vedat Ali Özkan'ın bu sözü üzerine, Yusuf ve Hüseyin'in
babaları -Eğer memleket düzelecekse, idam edilsinler, vatan
sağ olsun- deyip ayrılmışlardı.
Yine bir seferinde, Hüseyin'den habersiz olarak babası,
Memduh Tağmaç'ın karısına bir bayan yollamış, çocuklarının
durumu hakkında bilgi almak istemişti... Tağmaç'ın karısı
kendisiyle görüşmeye gelen bayana -3 kişi değil, 3 milyon
gitmeli ki bu memleket kurtulsun- demişti...
Deniz'in Gemerek'te yakalanışı sırasında çocukluğunun
gözleri önünden bir şerit gibi geçmesi boşuna değildi. Şarkışla
onun aynı zamanda çocukluğunun izlerini taşıyan bir ilçeydi.
Çocukluk günleri Sarkışla'nın sokaklarında geçmişti.
Üç kardeşin ortancasıydı. Babası Cemil Gezmiş orada öğretmendi...
Duygulu, haşarı, sıcak kanlı, gözünü budaktan esirgemeyen,
ince, naif bir çocuktu. Daha o yaşlarında, yediği her lokmada,
bir lokma yiyeceği olmayanları düşünür, tıkanırdı.
5-6 yaşlarındaydı ki, ilçenin en yoksullarından birçok arkadaş
edinmiş, onlarla her şeyini paylaşıyordu... En ufak bir
mal tutkusu yoktu.
Babası mahallenin esnafına, aydan aya ödeme yapar, anası
ve kardeşleri ay boyunca, erzağı veresiye alırlardı.
Deniz'in anası, büyük oğlu Bora'yı her gün fırına ekmek
almaya gönderirdi. Deniz ve Bora birbirlerine çok benziyordu.
Bir keresinde fırıncı, Denizgil'in eve her gün, birkaç ekmek
aldığına dikkat etmiş, durumu merak edip, bunca ekmeği
ne yaptıklarını babasına sormuştu.
Sonradan anlaşılmıştı ki, Deniz kendisine çok benzeyen
abisi yerine, fırına gidiyor ve ekmekleri alıyordu. İzlediklerinde,
Deniz'in aldığı ekmekleri, yoksul arkadaşlarına dağıttığını
görmüşlerdi.
Yine bir gün evlerine gelen bir komşu kadın, -Deniz'in
çöplükte, millete maaş dağıttığını- söylemişti. Hemen evden
çıkan anası baktı ki, Deniz bir taşın üstünde çevresindekilere
para dağıtıyor. Ayaklarına da anneannesinin ayakkabılarını
giymişti. Sonradan anlaşıldı ki; üç aydan üç aya emeklilik
maaşı alan anneannesinin parasını almış ve onun ayakkabılarını
giyerek, mahallenin yoksullarına maaş dağıtmaya
gitmişti.
Deniz annesinin geldiğini görünce ürkmüş, fakat yaptığı
işin yanlış olduğunu söyleyenlere hiçbir zaman inanmamıştı...
Yaşının biraz daha büyük olduğu ilkokul sıralarında,
yaşıtlarının çok üstünde bir bilgilenme ve zeka taşıyordu.
Kendince CHP'li olmuş, kitaplarına altı ok çiziyordu. Aynı
dönemlerde, okul sıralarında çektirdiği bir resminde ellerinin
6 parmağını havaya kaldırarak poz vermiş, hocasını telaşlandırmıştı.
O yıllar bir başka baskı yıllarıydı...
Annesi Deniz'in bir gün evden kaçtığını ve Sivas'a gelen
İnönü'yü görmek için, İnönü'nün kaldığı eve gittiğini anlatıyor.
Daha Sivas'ta ortaöğreniminde olduğu günlerde, düşünceleri
ve devrimci görüşleri, konuşmaları nedeniyle baskılara
uğradı. Bu baskılar Deniz'in liseden ayrılmasıyla sonuçlandı.
Sivas'tan İstanbul'a gelip Haydarpaşa Lisesi'ne kaydoldu.
Deniz bu ilk gençlik günlerinde devrimci bir militan olmaya
başlamıştı artık. Çocukluğundan beri içinde sürüklediği düşünceleri
olgunlaşmaya başlamıştı.
Lise son sınıftaydı ki, İstanbul'daki devrimci hareketler
içinde yerini alıyordu. Aynı günlerde Haydarpaşa Lisesi'nde
de üzerindeki baskılar yoğunlaşmaya başladı. Kıbrıs'ın, ancak
emperyalizmin güdümünden sıyrılmasıyla kurtulabileceğini
ve bağımsız bir devlet olabileceğini savunan bir kompozisyon
yazması üstündeki baskıları daha da yoğunlaştırdı ve
Deniz, Haydarpaşa Lisesi'nden de uzaklaştırılmış oldu.
O günlerden sonra bütün ilerici devrimci hareketlerde en
önde yürüdü.
Bir ara arkadaşlarıyla Filistin'e gitti ve Ortadoğu'daki
Arap halklarının mücadelesini yakından izledi ve katıldı.
Özellikle ailesini hiç üzmemeye çalışır, onlara karşı sevgisinde
aşırı bir özen gösterir, anasına büyük saygı duyardı.
O yıllarda yoğunlaşmaya başlayan öğrenci hareketleriyle
birlikte sık sık tutuklanmaya başladı. Ve sondan önceki tutuklanışında,
askere götürülecekken, görevliler elinden kurtulup
Ankara'ya geldi... ODTÜ'de kalmaya başladı. Ve bir daha
bırakmamak üzere silah kuşandı.
Sonuna kadar da öyle gitti...
:::::::::::::::::
YUSUF'UN KARARLILIĞI VE CESARETİ POLİSİ ŞAŞKINA ÇEVİRMİŞTİ...
Yusuf'un çocukluğu köylerde geçti. Kişiliğinin en belirgin
yanları olan korkusuzluk ve dayanıklılık, daha 3-4 yaşlarında
kendini göstermişti. Herkesi hasta eden havalarda, sapasağlam
sokağa fırlardı. Sözünü geçiremediği yerde dövüşür
ve çok ender ağlardı.
Günlük yaşamında, kendi halinde ve son derece uysaldı.
Yeni tanıdığı insanları büyük bir dikkatle inceler ve ilk sezgileri,
çoğunlukla onu yanıltmazdı. Sevdiği insanlara karşı
saygılı, efendi; kızdıklarına karşı hırçın ve huysuzdu.
Damarına basılmadıkça sinirlenmez, sonuna kadar hoşgörüyü
elden bırakmazdı. En belirgin özelliklerinden birisi
de kendinden küçükleri koruyuşuydu.
Yozgat'ın Çekrek kazası, Kuşsaray köyünde yaşadıkları
sıralarda, bir gün babasını, anasını ve kardeşlerini büyük bir
tehlikeden kurtarmıştı.
5-6 yaşlarındaydı. Anası, babası, kardeşiyle birlikte değirmene
gidiyorlardı. O yörenin en iri ve azgın köpeklerinden
biri yolları üstünde yatmaktaydı. Köpeğin önünden büyük
bir tedirginlikle geçmişlerdi ki, hayvan birden saldırdı. Çocuklarını
kurtarma duygusuyla Beşir Aslan öne fırlamış ve
köpekle karşı karşıya gelmişti. Köpek babanın üzerine atılmış
ve koluna çenesini kenetlemişti. Köpeğin boğazına sarılmaya
çalışan Beşir Aslan, bir yandan da çoluk çocuğuna
uzaklaşmaları için bağırıyordu.
Yusuf kaçmamıştı. Köpeğin babasına saldırmasıyla birlikte,
o da köpeğe yönelmiş ve yaşının bütün gücüyle bir yandan
bağırıyor, bir yandan elindeki değnekle köpeğe vuruyordu.
Yusuf'un gözüpekliği, garip bir şekilde köpeği ürkütmüştü...
Çocukluktan çıktığı günlerde abisiyle birlikte kahveye giderler
ve gören herkes Yusuf'un daha büyük olduğunu sanardı.
Ağırbaşlılığı çevrede böyle bir izlenim bırakıyordu. Olur
olmaz herkesle arkadaşlık kurmuyor, hiçbir zaman ciddiyeti
elden bırakmıyordu.
Yusuf liseyi bitirince ODTÜ'ye girdi. Çalışkan ve başarılı
bir öğrenci olmasına karşın, düşüncelerinde gerici, tutucu
ideolojinin koşullanmaları vardı. Fakat Yusuf, içten yürekten
bir yurtseverdi. Özündeki bu yapı onun tutucu ideolojinin
koşullanmalarından kısa zamanda sıyrılmasını sağladı. Devrimci
öğrencilerin haklılığını kısa zamanda kavradı ve onların
saflarına katıldı.
Daha ODTÜ 1'inci sınıfta olduğu günlerde tutuklanmıştı. Bu
onun ilk tutuklanışıydı.
Kıbrıs sorunu için Türkiye'ye gelmiş, görüşmelerde bulunan
Amerikan temsilcisi, devrimci öğrencilerce protesto ediliyordu.
Alan birbirine girmiş, polis öğrencileri dağıtmaya çalışıyordu.
Yusuf daha yeni bir öğrenciydi. Harekete aktif olarak
katılmamıştı.
Hava birden gerginleşmiş ve alanda çatışma başlamıştı.
Yusuf bir öğrenciyi polislerin dövdüğünü görmüş, dayanamayıp
öne fırlamıştı. Ve bir anda kendini öğrenciler arasında dövüşte
bulmuştu. Damarına basılmıştı artık.
Toplum polisleri Yusuf'u yakalayıp götürdüler...
Bu olay onun içindeki yurtsever özün, devrimci bilinçle
perçinleşmesini sağladı. Kısa zamanda birçok temel kitabı,
özümleyerek, yutarcasına okudu. ODTÜ Sosyalist Fikir Kulübü'ne
üye oldu. Ve artık Türkiye'nin neresinde bir eylem
varsa, Yusuf da oradaydı. Hareket içinde belirginleşmiş, önde
yürüyen bir militan olmuştu.
Onun polis karşısında, işkenceler karşısındaki tavrı ve
dayanıklılığı, inancının ve cesaretinin bir kanıtıydı. Yılmak,
yorulmak, sızlanmak bilmeyen bir yapısı vardı. Dayanıklılığı,
cesareti ve kararlılığı işkencecileri şaşkına çeviriyordu.
Ortadoğu'da, Arap halklarının siyonizme ve emperyalizme
karşı yürüttükleri mücadeleyi, sıcaklığı içinde değerlendirmek
ve katılmak için gittiği Filistin'den dönüşünde yakalandığı
zaman, Yusuf'a günler geceler boyunca korkunç işkenceler
yapılmış, üstünde Filistin gerilla giysileri olmasına
karşın suçlamayı kabullenmemiş; ne istenilen ifadelerin altını
imzalamış ne de arkadaşlarının adını vermişti.
Devrimci saflara katılışından son gününe dek bu özelliği
zedelenmedi.
Aktif bir militan olarak dövüştüğü günlerde, ailesi onu
çok ender görüyordu. Bir gün bir mektup almıştı ondan babası,
Yusuf mektubunda söyle diyordu:
Sevgili Anneciğim,
Babacığım, Kardeşlerim
Sizlerden ayrılalı 3 ay kadar bir zaman geçti. Bu zaman
zarfında sizleri ne kadar sevdiğimi anladım. Üç ay hep sizi
düşündüm. Sizleri ve evimizi çok özledim. Ama ne yapayım ki
şartlar beni sizden ayırmaya zorluyor. Polis Ankara'dayken
beni takip ediyordu.
Herhangi bir kazaya kurban gitmemek için Ankara'dan
ayrıldım.
Şimdi bu mektubu aldığınız zaman Ben Almanya'da olmuş
olacağım. Orada bir arkadaşım vasıtasıyla güzel bir iş
buldum. Orada bir müddet kalmayı düşünüyorum. Sizleri
çok üzdüğümü bunun için benden nefret ettiğinizi biliyorum.
Fakat siz benden nefret etsenizde, ben sizi sevmekte devam
edeceğim. Kötü bir iş yapmadığımı, doğru yolda olduğumu
gelecekte anlayacaksınız.
O zaman şimdi utandığınız benden gurur duyacaksınız.
Almanya'da size adres veremiyorum. Bunun çeşitli sakıncaları
var. Fakat devamlı kart atacağım. Sizlerin sıhhati hakkında
devamlı bilgi alıyorum. Benim için hiç merak etmeyin,
üzülmeyin. Sıhhatliyim, mektubuma son verirken buluşma
dileğiyle hepinizi hasretle kucaklarım.
Sizleri Çok Seven
YUSUF ASLAN
Beşir Aslan mektubu alınca oldukça telaşlandı. Hemen
oğlunun arkadaşlarına gitti. Onlara ısrarla Yusuf'u sordu,
bulmalarını, görüşmek istediğini söyledi.
Arkadaşları bir süre sonra Beşir Aslan'a -Bulamadık- dediler.
Beşir Aslan uzun süre Almanya'dan mektup bekledi. Fakat
yine de içine kurt düşmüş, oğlunun Ankara'da olabileceğini
düşünmekteydi.
Bir gün. ODTÜ'ye gitti ve Yusuf'u aramaya başladı. Sonunda
Yusuf'u buldu. Görüşüp, konuştular.
Yusuf ona -Bir aksilik çıktığını, pasaport alamadığını-
söyleyip, üzülmemesi için babasını avutmuştu.
Beşir Aslan oğlunun kendini ölümüne bir şeye adamış olduğunu
somut olarak hissetmiş ve Yusuf'un geri dönmeyen
kişiliğini bildiği için, acıyla burkulmuştu.
Olaylar hızla birbirinı izledi!. Aynı günlerde Beşir Aslan
Yozgat'ta radyodan bir banka soygunu haberi dinlemiş, haberde
soyguna katılanlardan birinin -Hadi Yusuf kaçalım-
dediği bildirilmişti. Soygunda bir istasyon şefi öldürülmüştü.
Beşir Aslan son derece telaşlanmış, üzülmüş ve hemen oğlunu
aramaya gelmişti. Onu bulamadı. Fakat ODTÜ'de Hüseyin'le
karşılaştı. Hüseyin'in oğlunun can arkadaşı olduğunu
biliyordu.
Beşir Aslan, Hüseyin'e, oğlunun nerde olduğunu sormuş
Hüseyin'se ona -Amca ben de senin gibiyim, nerde olduğunu
bilmiyorum- demişti.
Beşir Aslan, Hüseyin'le oğlunun yakınlığından dayanak
bulup ısrar ediyordu. Artık onun ağzından söz alamayacağını
anlayınca -Hüseyin oğlum, bu nedir, Yusuf adam mı öldürdü?-
diye sormuştu. Bu söz Hüseyin'i bir anda değiştirmiş,
gözlerini ateşlendirmişti. Sert bir tonla -Amca, demişti, biz
istasyon şefi vurmayız. Böyle bir şeyi aklından çıkar. Günahsız
hiçbir kimseyi vurmayacağımıza andımız var. Biz halk
düşmanlarına karşı dövüşüyoruz. Yusuf'u tanımıyor gibi konuşma.-
:::::::::::::::::
YUSUF'UN YARASINA VURULDUKTAN ON BİR SAAT SONRA BAKILDI...
Hüseyin'in sözleri Beşir Aslan'ı bir anda yatıştırmış ve
üzüntüsünü çözmüştü. Artık öğrenmek istediğini öğrenmişti.
Önemli olan buydu. İçi rahatlamıştı. Son olarak Hüseyin'e
-Saklanacaksa saklayayım, yardıma ihtiyacı varsa edeyim...-
demişti. Hüseyin, Yusuf'un bir ihtiyacı olduğunu sanmadığını,
sağlığının yerinde olduğunu söyleyip, boşuna üzülmemesini
istemişti.
O gün evine dönen Beşir Aslan, gazetede İlhan Selçuk'un
bir yazısını okumuş, içi daha da rahatlamıştı. İlhan Selçuk
yazısında, bu soygunların adi suçlar olmadığını, siyasi nitelikte
olduklarım söylüyordu. Oğlunun adi suçlu, hırsız, katil
olmadığı inancı canlılık kazanmış ve onu ferahlatmıştı.
Hüseyin'le görüştüğünde Mart'ın 3'üydü. İki gün sonra
ODTÜ'de büyük bir çatışma çıkmıştı.
O günden sonra olaylar Ankara'da zincirlemesine genişledi.
Ve ayın 16'sında radyodan oğlunun Sivas'ta yakalandığı
haberini aldı. Radyo, Yusuf Aslan'ın vurularak ele geçirildiğini
bildirmişti.
Beşir Aslan hemen Sivas'a hareket etmiş ve oğlunun yattığı
yere gitmişti. Yusuf ağır yaralı ve hasta olarak yatıyordu.
Yaralanıp düştüğü yerde buzlar üstünde saatlerce bekletilmişti.
Daha sonra da soyundurulmuş, saatlerce soğukta bırakılmıştı.
Babasını görünce -İyiyim, üzülmeyin- dedi. Yatağında
zincire vurulmuş bir durumda yatıyordu. Ağır ağır konuşuyor,
vurulduktan on bir saat sonra yarasına bakılmaya başlandığını
anlatıyordu. Kısa zamanda iyileşeceğine söz veriyor,
adeta sancısının üstüne yürüyordu. Son olarak babasına
Deniz'i sormuş, kendisine sık sık Deniz'den haber getirilmesini
istemişti.
Yusuf, Hüseyin ve Deniz, Ankara Mamak Cezaevi'nde
hücrelere konulmuşlardı. Hücrelerinde de birbirleriyle konuşmanın
yollarını bulmuşlardı. Hücrelerinin duvarlarından
tuğla çıkarıp delik açmışlardı. Hücrelerinin tepesindeki delikten
bağırarak birbirlerine haber iletiyorlardı.
Bir küçücük hücreye binlere merakı sığdırmışlardı. Habire
okuyorlar, dünyadan haber soruyorlardı.
Son günlerine kadar arkadaşları onları kurtarmaya çabaladı.
3 Mayıs'ta bir uçak kaçırılmış, 4 Mayıs'ta Eken'i kaçırma
girişiminde bulunulmuştu. Birincisinin sonucu bugün hala
karanlıktadır. Türk hükümetiyle, Bulgar hükümetinin görüşleri
ne nitelikteydi...? Bulgar hükümetiyle yapılan görüşmelerin
resmi belgeleri açıklanmadıkça da bu sorun karanlıkta kalacaktır.
Eken'i kaçırma girişimi, ardında Niyazi'nin hayatını bıraktı.
Kimi ölüler vardır, gövdesinde kurşunlarla gömülür.
Niyazi de böyle girdi toprağa.
Son günlerine kadar ölüm haberleri dinledi Denizler. 6
Mayıs'ta bu duyguyu yenmeye gittiler.
Gitme öncesinde Hüseyin, arkadaşlarına haber iletmiş ve
ölümlerinden sonra kesin olarak, herhangi bir boykot, açlık
grevi, isyan yapmamalarını; sonucu olgunlukla karşılamalarını
istemişti.
Mamak'ta arkadaşları Hüseyinler'in bu son vasiyetine
uydular ve gerek 5 Mayıs gecesini, gerek 6 Mayıs gününü çöküntü
ve hırçınlık izi taşımadan geçirdiler. En ufak taşkınlıkta
bulunmadılar.
Görevliler o gün cezaevinde isyan olabileceği düşüncesiyle
olağanüstü önlemler almışlardı. Onların içerde hırçınlaşacağını
sanıyorlardı. Ve sık sık, gelip koğuşlara bakıyorlar,
mahkumların her günkü olağanlıkları içinde oluşları ve metanetleri
karşısında şaşkına dönüyorlardı. Bu görüntü, isyandan
daha etkili olmuştu. Önlemini alamayacakları, hesap
edemeyecekleri bir sonuçla karşı karşıya bırakmıştı görevlileri.
Hüseyin'in vasiyeti, yeni bir eylem gibi yaşanmıştı Mamak'ta.
Saat 01.00'den sonra, saatlerce cızırdayan bir radyo, kaçaklık
günlerimizde saklandığımız odanın, o gece tek uğultusuydu.
Uğuldamış, çınlamış; günle birlikte bir ses, üstümüze doğru
yuvarlanmaya başlamıştı. Saatlerce süren çınlama boyunca
Denizler'in can vermekte olduğunu bilmekteydik. O ses, o
düşünceyle birlikte paslı bir şeyleri, sivriltip bilemekteydi.
Zaman zaman koynumdan -Hayatımız Üstüne Şiirler-in
müsvettelerini çıkarıp odadaki arkadaşlarıma okumak istiyor,
sonra yine koynuma koyuyordum.
İlk haberler, koparıp götürdü Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i...
Dışarı çıktık..
Dışarda aynı gün, aynı dünya, aynı insanlar. Ve ilk kez o
gün anladım, bir odanın, bir evin, bir sokağın, bir şehrin bir
insana düşmanca bir acı verebileceğini...
Ağır akan bir kalabalık içinde Taksim'e doğru yürümüş ve
bir ara gürüldeyen motorsiklet sesleriyle irkilmiş, sarsalanmıştım.
Bir anda, çevremin polislerle dolu olduğunu görmüş,
kaçmaya davranma öncesi bir şaşkınlıkla bir polise -Bir şey
mi var?- diye sormuştum.
Polis büyük bir kaygısızlık ve rahatlıkla (aklımda kaldığı
kadarıyla) -Karayolları emniyet günü-, -Uluslararası bir
bayram- gibisinden bir şeyler söylemişti.
Sonra yoldan motorsikletleri üstünde gösteri yapan trafik
polisleri geçtiler...
İçerdeki arkadaşlarda olanaksızlıkların sağladığı metanet,
dışarda yerini, bir şey yapamamış olmanın suçluluk ve
hırçınlık duygusuna bırakıyordu.
Ve İbrahim parçalanıp düştü Aksaray'da. Dik, dayanıklı
gövdesi, bir külçe halinde asfalta yayıldı.
Elindeki bombalar, sesini beklenmedik bir anda boşaltmış,
en yakınındaki insanın, İbrahim'in kulaklarını tıkamıştı.
İlk gürültü bir dumanla birlikte yükselip dalga dalga
uzaklaşırken, İbrahim elini beline atmış, silahına davranmak
istemişti. Kolu gitmiyordu. Omzundan aşağı doğru sallanıyordu.
Öbür koluna dayanıp dikilmek istedi, omzundan
aşağısı onu dinlemiyordu sırtını kaldıramıyordu yerden.
Karnına bir şeyler batıyordu. Eğilip, ısırıp çekmek istedi.
Çekmek istediği, dişlerine değen şey, ayağının etinden fırlamış
kemiğiydi... Ve dağıldı... uyuştu beyni... kendinden geçti...
İbrahim ayıldığında, artık iki kolu ve bir bacağı gövdesinde
yoktu. Üç organı eksilmişti gövdesinden. Çevresinde yığınla
polis bekliyordu. Daraağacında öldürülen üç arkadaşını
düşündü... Polislere bir dumanın arkasındaymışlar gibi
bakıp, olanca gücünü toplayarak, kesik kesik -Kafam gövdemde,
bu bana yeter- dedi... ve yine bayıldı...
:::::::::::::::::
BAHARDI (İ)
Oyarken yuvasını yarlara kartal
çelik tırnaklarıyla kopardığı kayalar
ışık, kanat ve hırslanışı
toplayıp kıvılcımlarına
nasıl çağıltıyla inerse dipsiz uçurumlara
sular arasına gizlediği rüzgarı balabanlar
kalkarken nasıl bırakırsa sazlara
yüzün öyleydi baharda
...
halkların
dünyayı kaplayan yakarışları
ve mahpuslar
ve ölümlerini bekleyen arkadaşlar
çınlayıp duruyordu kulaklarında
...
...bahardı
yana yakıla duyulan
ilk ötüşleriydi kuşların...
avaz avaz bağırılan sözler gibi
kınsız adımlarınla
yürüyorken sen
(asfaltı zorlayıp duruyorken mayıs toprağı)
vurdumduymaz, ölgün, aldatılmış
kahrolmuş insanların
doldurduğu caddelerden
yükselen uğultular
avuçta eritilen bir parça buzun
nasılsa içe saldığı sızı
adımların altına öylece serpiliyordu
...
...bahardı
kıpırdayıp duruyordu şakağında
incecik dumanlar altında hava...
...
kalbini esintiler arasından vurarak yeryüzüne
yürüyordun seslene seslene azaltarak yükünü
...
...bahardı
yakıyor, yarıyordu horozun gırtlağını
sabahın sisi...
...
yürüyordun... ki bir anda
dirseklerin, dizkapakların
ayak bileğinden mavimsi bir damar
ve ürperiş, çırpınış, yaş...
saçıldı şehre boydan boya
...
...bahardı...
sisle birlikte kalkıyordu havaya
topraktan bir ten sıcaklığı
N. Behram 1972
:::::::::::::::::
-ASMA-YI BİR EĞLENCE KONUSU YAPMIŞLARDI,
HÜCREDE BİR İŞÇİYİ GÜNLERCE SEHPAYA ÇIKARDILAR...
972 sıkıyönetim dönemiyle birlikte, çok sayıda insan tutuklanmış
ve bunlar gruplara ayrılarak, çeşitli davaların sanıkları
sayılmışlardı.
-83'ler Davası- -Dev-Genç Davası- -THKO Davası- ... gibi.
Ve bu dava sanıklarımn çoğu -idam istemi-yle yargılanıyorlardı.
Bir anda yüzlerce sanığın idam istemiyle yargılanışına tanık
olunmuştu.
İdam istemiyle yargılamaların; yargılayanlar, yargılananlar
ve güvenlik kuvvetleri üzerinde ayrı ayrı yansımaları vardı.
Haklarında ağır suçlamalarla arama kararları verilen sanıkları
yakalayan görevliler; ya da yakalanmış bir sanığın
hücrede başında bekleyen nöbetçiler, o insanlara -kesin olarak-
idam edilecek gözüyle bakıyorlardı. Ve bu çoğu zaman,
gizli sorgulama yerlerinde açık açık söyleniyor, idamdan kurtulmaları
için hainlik yapmaları öneriliyordu.
Çok sayıda insanın idamla yargılanması, sanıklar üstünde
idamın sıradan bir ceza olduğu duygusu bırakıyordu. O
koşullar o duyguyu doğurmuştu. Ve zaten birçok insan -ölü
olarak ele geçirilerek- bu cezaya mahkum olmuştu bile.
Yavaş yavaş davalar sonuçlanmış bazı mahkeme yargıçları
kalemlerini kırmaya başlamıştı.
Bilindiği gibi, ilerleyen zaman içinde mahkemelerin verdiği
-idam- hükümleri, üst mahkemelerde bozulmuş fakat
bunlardan birinin; Ankara 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi'nin
18 idam hükmünden 3'ü, Deniz, Yusuf ve Hüseyin haklarında
verilen hükümler onaylanmıştı.
Bir de, o dönemde bazı davalar vardı ki, sanıkları düzmece
olarak bir araya getirilmiş; olaylarla hiçbir ilgisi olmayan
bu insanlar çok ağır suçlamalarla yargılanmaya başlanmıştı.
Onlara maddi işkencelerin yanısıra, çok ağır manevi işkenceler
de uygulanmaktaydı.
Özellikle böyle davaların sanıklarına -idam edileceklerinin-
psikolojisi bir karartı gibi çökmüştü.
Devrimci bir geçmişi olan tutuklularda -idam- istemi fazla
bir etki yapmıyordu; hatta Denizgil gibi ölümün karşısında
ödünsüz bir duyguyla dikilmekteydiler. Fakat o dönemde
öldürülme olasılığının çökerttiği saf, masum insanlara da
tanık olundu.
Sanıklarının tamamı düzmece bir biçimde bir araya getirilmiş
olan -Sabotajlar Davası- bunun tipik bir örneğiydi.
Birbirleriyle ilgisiz birçok kişi (özellikle işçiler) toplanmış ve
ağır işkenceler altında -yangınlar çıkarmış olmayı- -gemi batırmış
olmayı- kabul etmişlerdi.
-Sabotaj Davası- için toplanan suçsuz insanlar, işkence
günlerinden sonra Harbiye Hücrelikleri'ne kilitlendiler.
Üç adım boyunda, iki adım eninde; tepesinde tel örgülü, el
içi kadar bir deliği olan mezarlardı bu hücreler.
Her hücrenin duvarında -kendi kendinle de olsa konuşmanın,
şarkı söylemenin, gazete okumanın, radyo dinlemenin,
yazı yazmanın, gündüzleri uyumanın, ziyaretçiyle görüşmenin...
yasak- olduğuna ilişkin bir komut asılıydı. Serbest
olan tek şey soluk almaktı. Oksijeni azalmış bir akvaryumdaki
balıklar gibi o da...
Hücrelerin tepesinde sabaha dek devriyeler gezmekteydi.
Ve hücrelikler yerin altında bir mahzen içindeydi.
-Sabotaj Davası- sanıkları, cezaevine gitmeleri öncesinde
aylarca bu hücrelerde bekletildiler.
Aynı günlerde, Denizgil'in idamı sonucundaki protesto
bombalanmalarıyla ilgili olduğum iddiasıyla tutuklu bulunduğum
cezaevinde, bir hadise sonunda hücre cezası almış ve
üç arkadaş Harbiye Hücrelikleri'ne getirilmiştik.
Yine aynı günlerde Denizler için şiir yazdığım gerekçesi
ile sıkıyönetimde yargılanmaktaydım.
Göz göz hücrelerin dışında, devriyeler ve nöbetçi görevliler
vardı. Bütün gün aralarında çeşitli eğlenceler düzenlenmekte
idiler...
Gelen seslerden, çoğunlukla kağıt oynadıkları, fıkra anlatıp
şakalaştıkları anlaşılıyordu. Ve onların aralarındaki konuşmalardan,
sık sık -hücrelerdeki sanıkların idam edilecekleri-
sözü hücredekilerin kulaklarına ulaşmaktaydı.
Aylardır hücrede olan ve nöbetçi dışında insan yüzü göremeyen
sanıklardan bazılarının üstünde derin bir etki bırakmıştı bu durum.
Görevlilerin eğlence konularından en korkuncu, -idamcılık
oyunuydu-.
Hazırlanan senaryo gereği bir nöbetçi yüksek sesle, sözgelimi
-komutanım 45 nolu esirin idam kararı geldi- diyor ve o
hücre açılıp tutuklu dışarı çıkarılıyordu.
Daha sonra sanığa beyaz gömlek giydiriliyor, son sözü,
son ihtiyacı soruluyordu...
Denizler'in asılmış olduğu bir dönemdi. Yani Türkiye'de
üç insan darağacında can vermişti. Ve artık asılma konusu
bir eğlence haline getirilmişti...
Son sözleri sorulan bu masum insan, daha sonra, hazırlanan
ilmiğin karşısına getiriliyor. İlmik boynuna geçiriliyordu.
Ve yine senaryo gereği bir nöbetçi -infazın yeni bir emirle
ertelendiği- haberini getiriyordu.
Sonunda bu acı eğlencenin kahramanı olan işçi; bir gece
yarısı korkunç bir hıçkırıkla büyük bir moral çöküntüsüne
yuvarlandı.
Onun hücresinde ağlamakta olduğu bir gün hücremden
çıkarılmış, Selimiye'ye -Üç Dağa Ağıt- şiirimin yargılanmasına
getirilmiştim. Denizlerin öldürülüşleri karşısındaki duygularımın
hesabı istenmişti.
O günler, kendi karanlığı içinde geçti gitti.
Geçen sadece günlerdi. Ölümse sadece biçim değiştirdi...
:::::::::::::::::
DÖVÜŞE DÖVÜŞE YÜRÜNECEK
Kardeşler!
Sancıyan bir sessizlik bırakıyor geride
birer birer gidenlerimiz: kanlı, hırçın, çıkarsız..
Ve artık, yetmiyor dilde ışıması,
kavranışı sığmıyor koyna;
saplanışlar istiyor elde hançer,
o zifir karanlığın
göğsüne göğsüne saplanışlar.
...
Kardeşler!
Kolları-pazuları
kırıla-ısırıla
damla damla emilen işçiler için;
aşsız-ışıksız,
suyu-samanı yağmalanmış,
bezgin, dayanaksız köylüler için
çağrışan kardeşlerim!
Gece yarılarına kadar grevlerden
haber bekleyenler!
Candaşlarım!
...
Ucu-bucağı göze gelmek ufkuna
nefes nefese varılan bu kavganın
aslı-astarı sadece haklılıktır;
vursa da, usul usul yayılsa da kızıllığı
beyaz örtülere kurşun yaralarının,
balkıyan o sesi dinleyin bağırlarından
eller üstünde gidenlerimizin;
coşkun ve isyankardır
ve direşken ve dövüşkendir onların
halkın kardeşi olan yürekleri.
...
Kardeşler!
Unutmayın! Yolumuz puslu-pusuludur.
Düşmanı sevindirir tökezleyen her adım.
Zorlu bir dönemeçte
düşmanca kaçışanlar da unutulmasın.
Yüreği duralatan bir zehir varsa eğer
o zehri tezelden kusmalı bu kalabalık;
duralamak hayatın yaralarıdır.
...
Bakın! Zırhlarla çevirmiş,
tel örgüler ve taş duvarlarla halkın çevresini;
doğrulsun istemiyorlar bin yıldır ezilenler.
Kardeşler! Hızın, özverinin, hareketin kardeşleri!
Sırdaşlarım!
Bilgi ve dövüşkenlik
bilgi ve dövüşkenlik bizi bekliyor.
Nabzına kulak verin çeliğin,
yağmurun, kayalığın, denizin nabzına kulak verin;
görün, nasıl nefes alıyor sevinç,
sabır nasıl da çarpıntılı.
...
İşte! Alınları çocukların. Barınaklarımız bizim.
İşte! Yas kundağı analar. Sessizce donatıyorlar bizi.
İşte! Gencecik anısı ölenlerin. En canlı yığınaklar bize.
İşte! Ezilenler. Bayraklarımız.
...
Kardeşler! Halkın kardeşleri!
Yoldaşlarım!
Başlayınca bu yolun onurlu yolculuğu
ancak yaşamakla varılan duyguda konaklanır
ve ancak yürüyerek söylenir şarkılarımız,
çünkü adım adım derinleşti ezgisi,
bilekte, dizbağında, dudakta ateşlendi.
Ve koşa-kucaklaya
ve sara-sarmalaya
ve yumruklaya-yumruklaya
haklı ve mazlum olanın uyuşuk omurunu
uyarmak için kuvvetli ve zalime karşı
nice sarp yerden geçildi buraya kadar.
Ve buradan, daha da dikleşerek,
dinmeden-dinlenmeden,
dişe-diş
dövüşe dövüşe yürünecek...
N. Behram
:::::::::::::::::
BİR ANDA DENİZLERİN, YUSUFLARIN, HÜSEYİNLERİN MEZARLARI İNSANLA
KAYNAŞTI... SIRALAR HALİNDE, BİNLER, ON BİNLER -SAYGI DURUŞU-NDA
BULUNUYORDU...
Şimdi hücreliklerdeki mahkemenin, senarist yargıcıları,
astıkları işçinin beraat etmesi karşısında ne düşünmüşlerdir,
bilmiyorum.
Fakat, üç sanığı darağacında can vermiş olan Ankara 1
No'lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi,
emekli olduktan sonra AP'ye girmiş ve Büyük Millet Meclisi'nde
yeni görevine başlamıştır.
Onun sıkıyönetimindeki günleri ve sıkıyönetim günlerinin
sonuçlarını kendine propaganda olarak kullanışına tanık
olduk.
Denizgil'in asılışlarının 4'üncü yılında Yeni Asya Gazetesi, Ali
Elverdi'nin sıkıyönetim günlerindeki mücadelesinin büyük
puntolarla reklamına başladı: -Bir ihtilali önleyen ve anarşistleri
yargılayan Ali Elverdi Paşa konuştu- diye duyurusu yapılan
-Bu vatana kastedenler- isimli bir yazı dizisi yayınladı.
Sağcı Yeni Asya Gazetesi, sıkıyönetim döneminin bu paşasının
yazı dizisi için -Ali Elverdi'nin 28 Ocak 1976 günkü AP
ortak grubunda anarşik hadiselerle ilgili genel görüşmede
yaptığı konuşma ve basına açık olarak çeşitli yerlerde verdiği
konferanslardan- derlenmiş olduğunu söylüyor ve paşanın
hayatındaki en büyük reklam konusunu tekrarlıyor: -Bilindiği
gibi Ali Elverdi; Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin
İnan isimli anarşistlerin hakkında idam cezası vermiştir...-
Ali Elverdi bugün tarafsızlık üzerine yemin ettiği günlerdeki
görevinin sonuçlarını belli bir tarafın hizmetinde kullanıyor.
Bir de savunma makamı vardı o dönem mahkemelerinde.
Gerçi -Savunma makamı sesini kamuoyuna ne kadar duyurabilirdi?-
Bunun tartışmasını yapmak bile komiktir. Oysa
çok sayıda avukat, davada savunma görevi almışlar ve gerek
sanıklarla görüşmelerinde gerekse resmi kurumlarla ilişkilerinde
tarihi bir çaba göstermişler, birçok olay yaşamışlardı...
Her biri gerçekten büyük bir namusluluk örneği sergilemişlerdi.
Değerli hukukçu Niyazi Ağırnaslı, hayatının en zorlu
günlerini bu dava süresince yaşadı.
Onunla savunduğu insanların ölüm hükmü giyip, darağacında
boğularak öldürülüşlerinin 4'üncü yılında yine acı bir günde
buluştuk, üç yeni ölümün acısıyla harmanlanan yüreğinde,
üç acı daha alevlendirdik...
Görüşmeye gittiğim gün, Ankara'da Hakan, Burhan ve
Esari isimli üç devrimci genç faşistlerce kurşunlanmış,
öldürülmüşlerdi.
Deniz, Yusuf ve Hüseyin için geldiğim Ankara'da, Niyazi
Ağırnaslı ile aramıza bıçkılanmış üç yeni fidan düşmüştü.
Acılar birbiriyle buluşuyordu.
Uzun süre, Niyazi Ağırnaslı ile konuşup konuşmamayı
düşündüm. Onun çok duygulu ve incelmiş kişiliğinin, Ankara'daki
son olayla örselenmiş olabileceğini, Denizleri hatırlatmanın
onu daha da üzeceğini düşündüm durdum.
Sonunda yine Denizlerin avukatlarından olan Orhan İzzet
Kök'ten, Niyazi Ağırnaslı'ya birlikte gitmemizi istedim.
Aynı şey o gece Yusuf Aslan'ın baba ocağında da yaşandı.
Sevgili anası -Yusuf-unu anlatırken televizyon o gün Ankara'da
faşistlerin öldürdüğü üç devrimci gence ilişkin haberi
veriyordu. Onlardan, Yusufların mezarına gitmemizi isteyecektim.
İsteyemedim bunu.
Ve bir gün sonra, Ankara'yı bir ucundan bir ucuna çalkalayan
bir kalabalığın arasında, Karşıyaka Mezarlığı'na doğru
yürüdüm. Onbinlerce insan yeni bir canı daha toprağa
vermeye gidiyordu.
Yine bahar çiçeklerinin dalları zorladığı bir aydı; yine Ankara'da
ve yine üç ölüyle...
Saatlerce süren bir yürüyüşten sonra, mezarlığa dönen
yokuşun başına geldiğimde, beynimde birden Cemil Gezmiş'in
anlattıkları ışıldadı. Onların 6 Mayıs sabahındaki
günlerini hatırladım.
Sonra Karşıyaka Mezarlığı kapısından mezarlığa doğru
akan kalabalık, bir anda öbek öbek mezarlar başında toplandı.
Bir anda Denizlerin, Hüseyinlerin, Yusufların, Mahirlerin,
Hüdailerin... mezarları insanla kaynaştı. Sıralar halinde
binler on binler saygı duruşunda bulunuyordu...
Hangi mezarın başına vardımsa tanıdık bir isim vuruyordu
gözüme, mezar taşında... Mahir. Saffet.. Hüdai... Ve ilerde
üç insan grubu... Deniz, Yusuf, Hüseyin'in başındaydı...
Sırayla geçtiler mezarların önünden. Hakan, Burhan ve
Esari'nin resimleri ve onlara gelen çelenklerin çiçekleri kondu
Deniz'in, Yusufun, Hüseyin'in, Mahir'in, Saffet'in, Hüdai'nin
üstündeki toprağa...
Ve sonra, faşistlerin alçakça öldürdüğü Hakan'ın genç
körpe canı da toprağa; toprağın sıcaklığına; toprağın sıcaklığında
boy veren fidanlara emanet edildi...
Erdemleri rehberimiz;
Anıları yolumuza ışık olsun...
:::::::::::::::::
1'İNCİ THKO DAVASI VE SONUÇLARINA İLİŞKİN GÖRÜŞLER
(Davaya ilişkin görüşler 1962 Anayasası'na göre yorumlanmıştır.)
(Bu yazılar Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının davasına ilişkin olarak
Nihat Behram'ın sorularına, hukuk ve bilim adamlarının verdiği yanıtları
içermektedir.)
:::::::::::::::::
FAŞİST UYGULAMALARI, TARİH KİMSENİN GÖZÜNÜN YAŞlNA BAKMADAN
DEĞERLENDİRECEKTİR...
DAR'AGACINDA ÜÇ FİDAN SAYFA 4 <<<<<< tıkla