Güvensiz Zamanlardan Geçerken
Zemin bazen gerçekten de ayaklarımızın altından çekilmiş gibi hissedilir. Dış dünyanın tutarsızlığı, ilişkilerin kırılganlığı, verilen sözlerin hızla buharlaşması insanın ruhsal dengesini sarsar. Böyle zamanlarda güvenmek, neredeyse saflık gibi algılanabilir. Oysa insan, doyum sağlayan ilişkiler kurabilmek için asgari düzeyde de olsa güvenmeye muhtaçtır. Güvenmeye, kalbini açmaya ve her şeye rağmen güvenmeyi seçmeye.
Psikanalitik bakış açısından güven, yalnızca bugünde verilen bilinçli bir karar değildir; geçmiş ilişkilerin, özellikle de yaşamın ilk yıllarında kurulan bağların tortusunu taşır. İlk ötekilerimize—çoğu zaman anne babamıza—güvenebilmiş miydik? İhtiyaçlarımız görülmüş, duygularımız tutulmuş, hayal kırıklıklarımız onarılmış mıydı? Eğer bu erken ilişkilerde tutarlılık yerine belirsizlik, süreklilik yerine kopuş deneyimlendiyse, güvenmemeyi seçmek güçlü bir savunma haline gelebilir. Güvenmezsem incinmem. Güvenmezsem hayal kırıklığına uğramam. Bu savunma, bir zamanlar hayatta kalmaya hizmet etmiş olabilir; ancak yetişkin ilişkilerde bedeli çoğu zaman yalnızlık ve mesafe olur. Terapi ilişkisi tam da bu noktada hem en iyileştirici hem de en zorlayıcı alanlardan biri olarak duruyor karşımızda. Çünkü terapide kişiye şunu vaat ederiz: Burada güvenli bir ilişki kurulabilir. Ama tam da bu vaadin kendisi, geçmişte güvenin mümkün olmadığı bir dünyadan gelen kişi için kuşku uyandırır. “Ben zaten kimseye güvenemiyorum; terapiste nasıl güveneceğim?” sorusu, terapinin doğal ve hatta gerekli bir parçasıdır.
Psikanalitik anlamda bu sorunun cevabı paradoksaldır: Güven, önce hissedilerek değil, kalınarak inşa edilir. Terapi odasının sabitliği—aynı gün, aynı saat, aynı mekân, aynı kişi—rastlantısal değildir. Bu tekrar ve devamlılık, kişinin erken döneminde eksik kalan ruhsal deneyimin telafisi gibidir. Terapist, Winnicott’un sözünü ettiği anlamda bir holding environment sunar; yani kişinin dağılmadan, savunmalarını tamamen terk etmek zorunda kalmadan var olabileceği bir alan. Seanslara düzenli olarak gelmek, terapötik ilişkinin kesintilere rağmen sürmesi, terapistin duygusal olarak “orada” kalabilmesi; tüm bunlar danışanın zihninde yavaş yavaş yeni bir iç nesne inşa eder. Bu süreçte güven tek başına gelmez; şüphe, öfke, hayal kırıklığı ve geri çekilme arzusu da ilişkiye eşlik eder. Psikanalitik çalışmanın kıymeti de burada yatar: Kişi, güvenle güvensizliğin, yakınlıkla mesafenin aynı ilişkide bir arada var olabileceğini deneyimler. Zamanla, terapi ilişkisinde kalabildikçe bir şeyler dönüşmeye başlar. Kişinin güvenme kapasitesi artmaz belki hemen; ama güvenmemeye rağmen ilişkide kalabilme kapasitesi gelişir. Bu, ruhsal açıdan son derece önemli bir eşiğe işaret eder. Çünkü gerçek güven, tüm şüphelerin ortadan kalkması değil; şüpheyle birlikte bağ kurabilme becerisidir.
Terapi, insana dünyanın bir anda güvenilir bir yer olduğu yanılgısını vermez. Ama şunu öğretir: Güvensiz zamanlardan geçerken bile, bazı ilişkilerde kalmak mümkündür. Bu deneyim, seans odasının sınırlarını aşar; kişi yavaş yavaş bu yeni ilişki kurma biçimini dış dünyaya taşır. Artık her kopuş felaket, her belirsizlik tehdit değildir. İçeride tutulan ilişki, dışarıda da taşınabilir hale gelir. Belki de terapinin en derin iyileştirici etkisi buradadır: İnsan, ilk kez ya da yeniden, bir ilişkiye zaman içinde dayanabildiğini görür. Ve bazen bu, güvensiz zamanlarda insanın ayağının altına yeniden zemin gelmesi için yeterlidir.
Üç Kuşak, Üç Varoluş Biçimi: göç, uyum ve ifade
Türkiye’nin değişim ve dönüşüm süreci yalnızca ekonomik veya politik değil, aynı zamanda psikolojik bir hikâyedir. Üç kuşağın hikâyesi: köyden kente göç eden devrimci kuşak, arada kalan kent kuşağı ve kendiliğini sesli bir şekilde ortaya koyan dijital kuşak.
20. yüzyılın ortasında doğan kuşak, yani dedelerimiz, bu hikâyenin ilk halkasını oluşturur. Bu kuşak için köyden kente göç, yalnızca bir yer değişikliği değil; otoriteden ve gelenekten kopuş anlamına geliyordu. Kente göçmek, “babaya baş kaldırmak” kadar, “kendine ait bir yaşam alanı kurmak” demekti. O dönemde sosyolojik olarak “ev yapmak”, bireyselliğin ilk somut ifadesine dönüştü. Bugün 87 yaşındaki dedemin, köyden İstanbul’a göç ettikten sonra hâlâ oturduğu o evi tuğlasından çimentosuna kadar nasıl iştahla anlattığını gördüğümde anlıyorum: Bu onlar için sadece bir barınma alanı değil, “ben buradayım” demenin bir yoluydu. Bu kuşak, kimliğini bedensel ve maddi emekle inşa etti. Yaptıkları ev, aslında kendiliklerinin bir uzantısıydı.
Ardından kent yaşamına doğan sonraki kuşak geldi — kent kuşağı. Onlar, öncekinin emeğiyle kurduğu dünyanın içinde büyüdüler. Ancak bu dünya, henüz tamamlanmamış; hâlâ aidiyetini arayan bir atmosferdi. Kentleşme yaşanmıştı ama kentlilik içselleşmemişti. Bu kuşak bir yandan köy kültürünün kalıntılarını taşırken, diğer yandan ekonomik krizler ve kültürel çatışmalarla yüzleşti. Toplumsal olarak modern, psikolojik olarak geleneksel bir zeminde büyüdüler. Bu durum, bir adaptasyon yorgunluğu ve sürekli bir arada kalmışlık duygusu yarattı. Ne tam aidiyet, ne tam özgürlük… Bireysellik onlar için bir idealdir; ama pratiğe dönüşmesi çoğu zaman ertelenmişti. Sonunda “konfor alanı”, bir sığınak kadar bir engel haline geldi.
90’ların sonu ve 2000’lerle birlikte yetişen dijital kuşak, teknolojinin içine doğdu. Bireysellik artık ekonomik bir ayrıcalık değil, dijital bir gereklilik haline geldi. Kimlik; ev, soyadı veya statüyle değil, ifade biçimiyle kurulmaya başladı. Bu kuşak, önceki kuşakların duygusal yüklerinden ayrışmak için terapiye gitti. Duygusal farkındalık, sınır koyma, üretim ve paylaşım gibi alanlarda önceki kuşaklara göre daha cesur hale geldi. Kendini anlatmak, gizlemekten daha değerli bir hâl aldı. Sosyolojik olarak bu, ayrışma, bireyleşme ve “kendilik aktivasyonu” dediğimiz bir süreci işaret ediyor: Birey artık kendini bulmakla kalmıyor, kendini inşa ediyor.
Bakıldığında her üç kuşak da, kendi doğdukları zamanın ve alanın gerektirdiği şekilde kendilerini ortaya koydu: Göç eden kuşak “yapma” eylemiyle, kent kuşağı “uyum sağlama” çabasıyla, dijital kuşak ise “yeniden kurma” cesaretiyle. Ama ilginçtir ki, en uzak görünen iki kuşak — göç edenler ve dijital çağda büyüyenler — aslında birbirine daha çok benzer. Her ikisi de kendi döneminin sınırlarını zorlamış, dönüştürücü bir nesil olmuştur. Birinin yaptığı fiziksel bir devrim, diğerinin yaptığı zihinsel bir devrimdir. Biri duvar örerek “kendi evini” kurdu, diğeri ekran ve kelimeler üzerinden “kendi kimliğini” kuruyor.
Ancak şu da bir gerçek: Dedem köyden göç etmeseydi, babam şehirde kendine bir yaşam kurmasaydı, ben belki de bugün tabletimde bu yazıyı yazamıyor olacaktım. Belki meseleye böyle bakabilirsek, kuşak çatışması yerini kuşak barışmasına bırakabilir. Bu yazı, okurun zihninde böyle bir gedik açmak istiyor. Ve derken fark ediyorum: Bu hikâyeyi dedem, babam ve ben üzerinden anlatıyorum. Yani üçüncü kuşakta söz söyleyenin cinsiyeti değişiyor. Bu yazıyı artık bir kadın yazar kaleme alıyor. Çünkü bu topraklarda “birey olma” hikâyeleri uzun süre erkek seslerinden anlatıldı. Göç eden, evi yapan, şehri kuran hep onlardı; kadınlar ise o evlerin içinde, sessizce başka bir varoluşun hikâyesini taşıdılar. Şimdi ben, bu üçüncü nesilden bir kadın olarak o hikâyeyi dışarıdan izlemiyor, içinden yeniden yazıyorum. Ve belki de bizim kuşağımızın görevi, o sessiz emeği sese dönüştürmek, görünmeyeni görünür kılmak ve bireyselliğin dilini ilk kez iki cinsin ortak sesiyle kurmak.
Bu da okur için ikinci bir gedik olsun.
Karar Vermenin Psikolojik Doğası
insanı olgunlaştıran şey “karar vermektir.”
bir kavşakta durup yolunu çizenin kendin olduğunu bildiğinde seçtiğin her yol, ardında başka yolların siluetini bırakır. bir adım ileri atarken, diğer ihtimallerin kapısını kapatırsın. tam da bu sebeple, her seçim bir vedadır.
ve her veda doğası itibariyle içinde bir bedel taşır. böylece bedelini ödediğin şey, artık yalnızca bir tercih değil, senin bir parçan oluverir. sahiplendiğin, uğruna tereddüt ettiğin, belki de içinde sızısını hissettiğin her karar, bir an gelir seni sen yapan taşlardan biri olur.
öte yandan karar vermek yalnızca ilerlemek, net olmak ya da “doğru”yu seçmek değildir. bazen seçtiğin yol seni bilmediğin bir yere götürür, bazense ayağına dolanan pişmanlıklarla geri dönebilirsin. bu da büyümenin bir çeşididir, çünkü insan yalnızca ileriye bakarak değil, geriye dönüp bakabilme cesaretini gösterdiğinde de büyür. yanlış sandığımız kararlar, bizi yolumuzdan saptırmak yerine, aslında içimize daha çok yaklaştırabilir. çünkü olgunlaşmak, yanılgıları da, kayıpları da, vazgeçişleri de aynı anda kucaklayıp kendi bütünlüğüne dahil edebilmektir.
dün doğru bildiğin şey, bugün kalbinde ağırlık yapıyorsa, onun da bir vakti vardı. kimi kararlar bizi büyütmek için alınır, kimileri ise büyüdüğümüz için terk edilir. ama her biri, kendi izini bırakır. önemli olan, bir kararın seni yanlış mı, doğru mu yaptığı değil; seni neye dönüştürdüğüdür.
bazen bir adım atmak kadar, durmak da kıymetlidir. bazen ilerlemek kadar, geri dönmek de. olgunlaşmak, her kararın bir hikâye olduğunu kabul etmektir. ve insan, kendi hikâyesini sahiplenebildiği ölçüde kendine yaklaşır.
Beş Kısa Fasılda Otobiyografi: Hayattaki Döngülerimiz Üzerine
ı.
sokakta yürüyorum.
kaldırımda derin bir çukur.
düşüyorum içine. kayboluyorum. çaresizim.
benim suçum değil.
içinden çıkmam epey zaman alıyor.
ıı.
aynı sokakta yürüyorum.
kaldırımda derin bir çukur.
yine görmüyorum. yine içine düşüyorum.
aynı yerde olduğuma inanamıyorum.
benim suçum değil.
içinden çıkmam yine zaman alıyor.
ııı.
aynı sokakta yürüyorum.
kaldırımda derin bir çukur.
orada olduğunu görüyorum, yine de içine düşüyorum.
bir alışkanlık. benim suçum. nerede olduğumu biliyorum.
hızla çıkıyorum.
ıv.
aynı sokakta yürüyorum.
kaldırımda derin bir çukur.
çukurun etrafını dolanıyorum.
v.
başka bir sokaktan yürüyorum.
Portia Nelson
...
Yaşam nehri akıp giderken farkında olmadan tekrar edip durduğumuz döngülerimiz var. Bu bazen kendi kişisel deneyimlerimiz üzerinden olurken kimi zaman da şahitlik ettiğimiz hikayeler üzerinden olur.
Sahne ve dekor değişse de çoğu kereler biyolojik doğumumuzun da öncesine dayanan hikayemizde temas ettiğimiz ve bizi ruhsal anlamda yaralayan olaylar ve kişiler tekrar eder. Esasında bu duruma mahkum olduğumuz bir kara talih olarak değil de doğamızın bize sunduğu bir armağan olarak bakabilirsek derin bir oh çekebiliriz.
Evet, armağan diyorum çünkü bu; bilinçdışı her defasında iyileşmek, değişmek ve dönüşmek için karşımıza bir fırsat çıkarıyor, demektir. Biz içerisine düştüğümüz ve yara aldığımız çukuru fark edene kadar yine ve yeniden aynı sokağa doğru yönlendiriyor adımlarımızı.
Dünyaya geldiğimizde irademizin dışında bize olanlara mahkum olmadığımızın, yeni durumlar ve ilişkiler içerisinde yeni yollar inşa edebileceğimizin bir göstergesi gibi ısrarla "hadi, bu kez fark et ve yeni bir şey dene!" diyor bize. Çünkü bilinçdışı, doğa, fıtrat; adına her ne dersek, iyileşmeye ve yeniden başlamaya teşnedir her daim. Gerekense biraz gayret ve ümit. Biraz dinlemek, biraz anlamak, biraz derinleşmek. Biraz yeniden başlamak.
Evet zor.
Ama kolay da.
Çünkü muhakkak her zorlukla birlikte bir kolaylık var.
Çünkü muhakkak bir kolaylaştıran var.
Geçmişin Esareti, Şimdinin Gücü
bazı anılar vardır; ne kadar zaman geçerse geçsin içimizde bir yerlerde tazeliğini korur. bazen bir koku, bir şarkı, bir fotoğraf ya da bir bakışla çıkarlar ortaya. kimine pişmanlıkla, kimine korkuyla, kimine özlemle, kimine de “keşke”lerle örülü bir hüzünle… ve biz fark etmeden, geçmişi onarma çabasına kapılırız. sanki yeterince düşünürsek, yeterince analiz edersek ya da içimizde bir yerde tekrar tekrar yaşatırsak, sonunda o yarım kalmış sahneler tamamlanacakmış gibi…
ama geçmiş, olmuş olanın durağanlığıyla var olur. ne kadar istesek de onu baştan yazamayız. ve bazen bu gerçeği kabul etmek, bir yas sürecini başlatır. bir ihtimalin yokluğuna, telafisizliğe, kaybın kesinliğine yas tutarız. bu yas; geçmişte takılı kalmaktan, onu düzeltmeye çalışmaktan vazgeçmenin ilk adımıdır.
geçmişi değiştirmeye yönelik umutsuz ve zorlantılı çabalar sona erdiğinde şimdiye ve geleceğe güven duymaya başlarız. çünkü geçmişin zincirlerinden özgürleştiğimizde, artık elimizde olanı fark etmeye başlarız: şimdiyi. ve şimdi, hayatın tek gerçek zemini, tek etkileyebileceğimiz alanıdır.
kendimizi suçlamaktan, başkalarına “neden böyle oldu” sorusunu yöneltmekten, hikâyeyi tekrar tekrar geri sarmaktan vazgeçtiğimizde; geçmişle değil, onun içimizde bıraktığı izlerle ilgilenmeye başlarız. bu izleri tanımak, onları onurlandırmak ve nihayetinde geride bırakmak… işte bu, şifanın kapısını aralar.
geleceğe güven duymak, geçmişin kontrolünden çıkmakla başlar. yaşam; ne yalnızca dünün gölgesi, ne de sadece yarının hayalidir. şimdi’de köklenmeden, hiçbir yer sağlam değildir. ve o güven duygusu, en çok da burada filizlenir: olduğu haliyle kendimizi kabul ettiğimiz, olanı olduğu gibi gördüğümüz anda…
o yüzden sor: şu anda, şu anın içinde sana ne iyi geliyor? ne istiyorsun? neye ihtiyacın var? çünkü geçmiş artık anlatılmış bir hikâye.
ama şimdi —şimdi senin ellerinde. ve belki de en büyük güç, değiştirilemeyeni bırakıp, olanla yeni bir bağ kurabilmekte.