Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten bir kralın 4 eşi varmış.
Kral en çok 4. eşini severmiş; bir dediğini iki etmez her şeyin en güzelini,en iyisini ona verirmiş.
Kral 3. eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
Bir zamanlar, uzak bir köyde bir sucu yaşarmış. Bu sucu, omzuna astığı sırığın iki ucuna birer büyük testi bağlayarak, her gün dereden evine su taşıırmış.
Testilerden biri yepyeniymiş; güçlü, sağlam, gösterişli…
Ama diğeri, yaşlı ve çatlak bir testiydi. Suyun yarısını yol boyunca sızdırır, eve varana kadar neredeyse boşalırmış.
Yeni testi her seferinde gururla taşınır, “Ben tam görevimi yapıyorum!” diye böbürlenirmiş.
Çatlak kova ise, her seferinde utanır, kendini işe yaramaz hissedermiş.
Bir varmış bir yokmuş... Uzuuuun boylu, dimdik duran bir kavak ağacı varmış. Yıllardır orada dururmuş. Dört mevsim geçirmiş, fırtınalar görmüş, yağmurlarda ıslanmış, güneşlerde kavrulmuş... Ama hep ayakta kalmış, kökleriyle toprağa sıkı sıkı tutunmuş.
Bir gün, kavak ağacının dibinde bir kabak filizi çıkmış. İncecik, tazecik bir yeşillik… Zamanla büyümüş, büyümüş… Kavak ağacının gövdesine sarılarak yukarı doğru tırmanmaya başlamış.
Aylar geçmiş, yaz sonuna doğru kabak filizi neredeyse kavak ağacının tepesine ulaşmış!
Göğe yakın olmanın verdiği bir heyecanla, şöyle demiş kavağa:
Hikayeye göre bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpek görür. Köpek her defasında gölete kadar geliyordur ama tam su içecekken kaçıp gidiyordur. Hayvanın bu hali bilgenin dikkatini çeker ve köpeği dikkatle izler. Köpek susadığı halde göletten su içmiyordur. Suya bakıp korkmuş gibi kaçıyordur. Fakat sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar. Kana kana su içmeye başlar. Meğer suyun üzerinde kendi yansımasını gördüğü için korkup kaçarmış.