Bir varmış bir yokmuş... Uzuuuun boylu, dimdik duran bir kavak ağacı varmış. Yıllardır orada dururmuş. Dört mevsim geçirmiş, fırtınalar görmüş, yağmurlarda ıslanmış, güneşlerde kavrulmuş... Ama hep ayakta kalmış, kökleriyle toprağa sıkı sıkı tutunmuş.
Bir gün, kavak ağacının dibinde bir kabak filizi çıkmış. İncecik, tazecik bir yeşillik… Zamanla büyümüş, büyümüş… Kavak ağacının gövdesine sarılarak yukarı doğru tırmanmaya başlamış.
Aylar geçmiş, yaz sonuna doğru kabak filizi neredeyse kavak ağacının tepesine ulaşmış!
Göğe yakın olmanın verdiği bir heyecanla, şöyle demiş kavağa:
— “Hey kavak! Kaç ayda bu kadar uzadın?”
Kavak cevaplamış:
— “Ben yıllar içinde büyüdüm. Nice rüzgârlar, yağmurlar gördüm... Zamanla bu boya ulaştım.”
Kabak filizi ise gülerek:
— “Ben ise sadece birkaç ayda senin kadar uzadım! Bak, şimdi senin tependeyim bile!”
Kavak ağacı gülümsemiş, içinden sadece “doğru” demiş.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgarları başladığında kabak önce üşümeye başlamış sonra yapraklarını düşürmeye; soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış.
Sormuş endişeyle kavağa;
— “Neler oluyor bana ağaç?”
— “Ölüyorsun,” demiş kavak.
— “Niçin”
— “Benim on yılda geldiğim yere sen iki ayda gelmeye çalıştığın için.”
Hızlı yükselmek kolaydır ama kalıcı olmak emek ister.
Bir şeyin değeri, onun ne kadar parlak göründüğünde değil, ne kadar dayanabildiğindedir.
Kabak gibi parlayanlar olabilir hayatında, ama kavak gibi köklü olmayı seçmek... İşte o gerçek büyüklük.
GEVEZE- Veda Hikayeleri*