Hayatından memnun bir insanı gördüğümüzde, çoğu zaman fark etmeden ona yöneliriz. Çünkü huzur bulaşıcıdır. İçinde barış taşıyan biri, çevresine görünmez bir enerji yayar. Onun yanında kendimizi daha güvende, daha sakin hissederiz. Ama herkes bu ışığı aynı gözle görmez. Kimileri için bu huzur, kıskanılacak bir şeydir. Kimileri içinse kendi karanlığını hafifletmek adına söndürülmesi gereken bir alev… İşte tam burada, duygusal sömürü dediğimiz o görünmez ama yıkıcı süreç başlar.
Duygusal sömürü, yüksek sesle değil, fısıltıyla kendini gösterir. Bir anda değil, yavaş yavaş… Önce masum gibi duran cümleler gelir: “Sen çok şanslısın, benim yerimde olsan anlayamazsın.” Ardından şikâyetler çoğalır: “Hayat bana hiç adil davranmadı.” Ve sonra suçluluk cümleleri düşer üzerine: “Sen mutlusun çünkü benim kadar yük taşımıyorsun.” Başlangıçta önemsemezsin, ama gün geçtikçe fark edersin ki içindeki huzur, başkasının mutsuzluğunu taşımak zorunda kaldıkça tükenmeye başlamış.
İş hayatında bunun örneğini çok görürüz. İşini severek yapan, emeğinin karşılığını almak için çabalayan bir çalışan, sürekli şikâyet eden, yaptığı hiçbir şeyden tatmin olmayan bir iş arkadaşıyla yan yana düşer. Senin enerjini görür, ama sana ilham almak yerine seni de kendi çukuruna çekmeye çalışır. “Boşuna uğraşıyorsun, bu işten kimseye fayda yok” der. Sen gülümseyerek cevap vermeye çalışırsın, ama o gülüşün her seferinde biraz daha solduğunu fark etmezsin. Çünkü farkında olmadan, kendi inancını sorgulamaya başlamışsındır.
Hayatın akışı çoğu zaman sıradan görünür. Günler birbirini tekrar ederken, insan kendi yalnızlığına, alışkanlıklarına ve güvenli duvarlarına alışır. Fakat bazen hiç beklenmedik bir anda, birinin gelişi tüm bu düzeni altüst eder. Kısa sürede paylaşılan sohbetler, karşılıklı gülüşler ve samimi bakışlar, içimizde uzun zamandır unuttuğumuz bir duyguyu uyandırır: mutluluğu.
Ne var ki mutluluk, yanında çoğu zaman bir gölgeyi de taşır: korkuyu. Çünkü insan, bir yandan bu güzelliğin tadını çıkarmak isterken diğer yandan zihninde sorularla boğuşur. “Ya yanlış anlıyorsam? Ya hisler karşılıklı değilse? Ya ben bu yakınlığı yanlış okuyorsam?” Kalbin bir köşesinde açılmış eski yaralar, yeniden kanama ihtimalini hatırlatır. İşte tam da bu yüzden, mutluluk insanı özgür kılmak yerine bazen daha da tutsak edebilir.
İnsan tuhaf bir varlık…
Görmediği manzaralar hakkında yorum yapar,
hiç tatmadığı acıların tadını bilir,
uğramadığı şehirler hakkında hikâyeler anlatır.
Ve en çok da, sürecin içinde hiç olmadan,
sadece sonuç üzerinden konuşmayı sever.
Çünkü kolaydır…
Bazı insanlar vardır…
Hayatınıza öyle bir girerler ki, ilk dokunuşları bile kalbinizi tutuşturur.
Sözleri sıcak, bakışları davetkâr, ilgileri yoğun…
Kendinizi onların yanında yıllardır beklediğiniz limana ulaşmış gibi hissedersiniz.
Birden, hayatın eksik parçası tamamlanmış, bütün boşluklar dolmuş sanırsınız.
Son yıllarda, anksiyete kelimesi o kadar sık kullanılmaya başlandı ki, neredeyse her yaştan insan için bilinen, hatta kabul edilen bir kavram haline geldi. Ama gelin görün ki, sadece 5 yıl önce, yani yakın bir geçmişte, anksiyete çoğu kişi için sadece psikolojik bir terim, derinlemesine anlaşılmayan ve çoğunlukla görmezden gelinen bir durumdu. O dönemde, insanlar duyduklarında belki de ne olduğunu bile bilmiyor, hatta bu kavramın bir duygu, bir psikolojik durumdan çok daha fazlası olduğunu anlamıyorlardı. Ancak bugün, anksiyete neredeyse her köşe başında karşımıza çıkıyor. Peki, ne oldu da bu kavram bu kadar popülerleşti? Anksiyete gerçekten "moda" oldu mu? Yoksa daha derin, toplumsal bir değişimin ve farkındalığın işareti mi?
Özgürlük, insanlık tarihinin en çok arzulanan, ancak belki de en az doğru anlaşılan kavramlarından biridir. Herkes özgür olmak ister; kimse kendisini bir başkasının hükmü altına sokmak istemez. Ancak özgürlük, herkesin gözünde farklı bir anlam taşır. Özgürlük neyi ifade eder? Herkesin aynı şekilde tanımlayabileceği bir kavram mıdır, yoksa kişisel ve toplumsal koşullara göre şekil mi alır? Herkesin özgürlüğü savunması, her bireyin kendine göre özgürlük tanımları yapması, bazen kontrolsüz bir özgürlük anlayışına yol açabilir. Peki, gerçekten özgür müyüz? Ya da, kontrolsüz özgürlük, bir çıkmaz sokak mı yaratıyor?
Bazen birine kalbini açarsın, ona güvenirsin, en derin yerinden bağ kurarsın. Aranızdaki farklılıkları görmezden gelirsin çünkü sevgiye inancın ağır basar. “Belki zamanla anlaşırız,” dersin. “Alışırız,” “orta yolu buluruz,” diye kendini oyalarsın. Oysa bazı yollar baştan ikiye ayrılır. Sen o yolda yürürken onunla el ele olmak istersin ama dönüp baktığında onun başka bir yöne gittiğini fark edersin. O zaman, sevgi ne kadar büyük olursa olsun, yön farklıysa son da farklı olur.
Birlikte başlanan her hikâye mutlu bitmez. Çünkü karakterler birbirine benzemezse, hikâye sürmez. Bir taraf sürekli çabalarken diğer taraf olduğu yerde kalıyorsa, zamanla o ilişki bir dengeden değil, dengesizlikten beslenir.
Hani bazen, bir şeyin olmayacağını bildiğin hâlde hâlâ uğraşırsın ya, işte o anın anlamı, sadece “başarıya ulaşmak”la sınırlı değildir. O an, aslında kendinle bir yüzleşme anıdır; varmak istemediğin bir noktaya doğru, cesaretle adımlar atmak demektir. Bazen çaba, yalnızca bir sonucu elde etmek için değildir. Bazen o çaba, sadece içindeki gücü keşfetmek, hayatta neye değer verdiğini anlamak için harcanır. O yüzden bazen çaba, sadece sonuca değil, bir yolculuğun kendisine aittir. Ve bu yolculuğun sonu, bazen insanın ruhuna kazandırdığı o içsel huzurdur.
Bazı insanlar sadakatten bahsederken sesleri öyle yüksek çıkar ki, sanki bağlılığın kitabını yazmışlar gibi konuşurlar. Halbuki çoğu, hiç gerçek bir sınavdan geçmemiştir. Gerçekten sadık mıydılar, yoksa sadece başka bir seçeneğe sahip olmadıkları için mi oradaydılar? İşte bütün mesele bu. Sadakat, bir mecburiyetle karıştırıldığında, adına sadakat değil, zorunluluk denir.
İnsan; fırsatlarla, seçimlerle ve bazen de “yasak”la sınanır. Gerçek sadakat, birinin gözleri önünde her şeyin serbest olduğu bir ortamda bile, “Ben zaten başka birini istemem,” diyebilmektir. Kapılar açıkken dışarıya çıkmamak, gözün başka yerde olsa da adım atmamak, işte sadakat budur.
Bazı anlar vardır, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin, hatırladığında içinde bir şeyler yine sızlar. Öyle kavgalardır ki bunlar, kim haklı kim haksız tartışmasını çoktan aşmıştır. Çünkü mesele artık haklılık değil, o anın ruhuna işleyen o derin kırgınlıktır. Sonra dönüp bakarsın, haklı olsan ne olur, olmasan ne... Keşke o anı hiç öyle yaşamamış olsaydık dersin. Ve bu cümle, belki de içinde pişmanlığı en ağır taşıyan cümledir.
Başarı, her insanın hayatında anlamlı bir yer tutar. Bir hedefe ulaşmak, yıllarca süren çaba ve fedakarlıkların sonunda elde edilen bir ödüldür. Bu ödül, insana tatmin, gurur ve mutluluk verir. Ancak başarıya ulaşmak sadece başlangıçtır. Birçok insan, başarı anında o kadar coşar ki, bu coşku onları ilerlemekten alıkoyar. Bir zaferin kutlanması, kendine değer vermek için önemlidir, ancak bu kutlama, gerçek yolculuğun sona erdiği anlamına gelmez. O anın mutluluğu, sizi bir sonraki adımı düşünmekten alıkoyarsa, o zaferin faydasından çok kaybı olabilir.
Bazen doğruyu bilmek, daha ağır bir yük taşımak gibidir. Çünkü doğruyu yapmak, kalbinde bir yerlerde seni acıtan bir karar almak anlamına gelir. Herkesin kolayca söyleyebileceği, ama uygulamakta zorlandığı doğrular vardır. En doğru kararı verdiğinde bile, içindeki acıyı ne kadar kabullensen de zamanla o acı seni takip eder. Ama o acı, seni sen yapan, büyüten şeydir.
Hayatta hepimiz zaman zaman bir şeyler için fazlasıyla heyecanlanıyoruz; bu, bazen yeni biriyle tanışmak, bazen büyük bir karar vermek, bazen de sadece kalbimizin hızla çarpmasına neden olan anlık bir duygunun peşine düşmekle ilgili olabiliyor ve işin garibi, o anda tüm mantığımız devre dışı kalıyor, sadece hissettiğimiz şeye odaklanıyoruz. Çünkü o his öyle güçlü, öyle baş döndürücü oluyor ki, başka hiçbir şeyi göremiyoruz, sorgulayamıyoruz ve sanki bu duyguya kapılmak bizim görevimizmiş gibi, o anı yaşamayı kendimize hak görüyoruz.
Amaan bir keremi geldik dünyaya…”
Bu cümleyi kaç kez duydum bilmiyorum.
Belki de duymaktan çok, insanların yaşayışında gördüm:
Plansızca tüketilen geceler, yüzeysel ilişkiler, savurganca harcanan zamanlar…
Hepsinin arkasında tek bir bahaneye sığınıyor insanlar:
"Bir kere geldim, tadını çıkarıyorum."
Hayat, tıpkı bir deniz gibi; bazen sakin, bazen fırtınalı. Her birey, bu denizin farklı dalgalarında yüzüyor; kimisi fırtınaların içinde kayboluyor, kimisi ise dalgalara rağmen yüzmeye devam ediyor. İçinde bulunduğumuz ruh hâli, çoğu zaman dış dünyadan çok daha büyük etkiler yaratabilir. Negatif düşünceler bazen öyle güçlü olur ki, insanın zihin dünyası karanlık bir labirente dönüşür. Bu karanlıkta kaybolmamak, yolunu bulmak kolay değildir. Ancak bir şey vardır ki, o her zaman vardır: ışık.
Hayat, çoğu zaman başkalarının beklentilerine göre şekillenir. Aile, arkadaşlar, iş çevresi ve toplumun sunduğu kalıplar, bizleri sürekli olarak belirli bir yolda ilerlemeye zorlar. “Başarılı olmak,” “iyi bir insan olmak,” “toplumun kabul ettiği şekilde yaşamak” gibi dışarıdan gelen baskılar, zamanla içsel dünyamızı etkiler ve çoğu zaman bu baskılara uyarak kendi yolumuzu kaybederiz. Çoğu zaman, başkaları için çabalarız, onların beklentilerini yerine getirmeye çalışırız. Ancak, bu sürekli dışsal çaba, bir noktada kendimize yabancılaşmamıza yol açar.
Eskiden mutluluk basitti. Küçük şeyler, hayatın doğal akışına dair anlık tatminler bizi mutlu etmeye yetiyordu. Yaşadığımız anın değerini biliyor, bir çikolatadan, dostlarla geçirilen bir akşamdan ya da okunan bir kitaptan haz alabiliyorduk. Ama zamanla, çevremizde her şeyin daha iyi, daha hızlı ve daha kusursuz olması gerektiği düşüncesi yerleşti. Şimdi, hemen her şeyin mükemmel olması gerektiğini hissediyoruz.
İnsan ilişkilerinde en büyük yanılgılardan biri, bağlılık ile alışkanlığı birbirine karıştırmaktır. Bazen birine karşı hissettiklerimizin gerçek bir sevgi mi yoksa sadece alışkanlığın getirdiği bir duygu mu olduğunu ayırt etmek zor olabilir. Peki, gerçekten birini sevdiğimiz için mi yanındayız, yoksa sadece varlığına alıştığımız için mi kopamıyoruz?
Hayatta en zor kabullenilen gerçeklerden biri, birinin sana vermediği sevgiyi, ilgiyi, anlayışı başkasına fazlasıyla sunduğunu görmektir. Bunu görmek, insanın içinde tarifsiz bir burukluk yaratır. Bir zamanlar senin için imkânsız gibi görünen şeylerin, başka biri için ne kadar kolay verildiğine şahit olmak, içsel bir hesaplaşmaya sebep olur. Acaba ben mi eksik kaldım? Daha mı farklı olmalıydım?