Eskiden mutluluk basitti. Küçük şeyler, hayatın doğal akışına dair anlık tatminler bizi mutlu etmeye yetiyordu. Yaşadığımız anın değerini biliyor, bir çikolatadan, dostlarla geçirilen bir akşamdan ya da okunan bir kitaptan haz alabiliyorduk. Ama zamanla, çevremizde her şeyin daha iyi, daha hızlı ve daha kusursuz olması gerektiği düşüncesi yerleşti. Şimdi, hemen her şeyin mükemmel olması gerektiğini hissediyoruz.
Bu değişim, günümüz dünyasının hızlı temposuyla birlikte geldi. Teknolojinin ve toplumun sunduğu olanaklar arttıkça, beklentilerimiz de büyüdü. Eskiden minik bir başarı bile bizi mutlu edebilirken, şimdi her yeni başarı, yeni bir hedefin bir parçası haline geliyor. Daha fazlasını istiyoruz. Her anı "daha iyi" yaşamalıyız. Daha kaliteli, daha eğlenceli, daha fazla.
Ama bu mükemmeliyetçi yaklaşım bir noktada insanı tüketecek kadar yoruyor. Kendimizi sürekli daha fazlasına odaklarken, sahip olduklarımızı ve yaşadığımız anın değerini kaybediyoruz. Bu da basit mutlulukları unutmamıza sebep oluyor. Oysa basit mutluluklar, hayatın tam ortasında, elimize geçmişken fark edemediğimiz, ama bir o kadar da kıymetli olan anlar.
Eskiden bir yürüyüşe çıkmak bile bir özgürlük duygusu yaratırdı. Şimdi bir yürüyüşe çıkarken, yanımızda kesinlikle telefon, müzik ve sosyal medya eşliğinde "daha kaliteli" bir deneyim arıyoruz. Ama o basit yürüyüş, o doğanın ve anın tadını çıkarmak… artık gözden kaçıyor.
Belki de asıl mesele şurada: Mükemmel olan şeyler, hayatı yoğunlaştırırken, basit olanlar bizi gerçekten yaşamaya davet ediyor. Hayatın anlamı ve mutluluğu, her zaman elinizin altında olmuştur; belki de onlara bir kez daha göz atmalısınız. Çünkü en basit şeylerde, her zaman en derin anlamı bulabiliriz.
Bu değişimin hayatın her alanına yansıdığı bir diğer örnek ise teknolojinin evrimiyle ilgilidir. Hatırlıyorum, eskiden düşük çözünürlüklü eski bilgisayarlarda saatlerce oyun oynar, her kasmada heyecandan kalbim yerinden çıkacak gibi olurdu. Şimdi ise son model bir bilgisayarım var, ultra çözünürlükte en kaliteli oyunları oynuyorum ama o eski heyecan yok. Artık her şey çok mükemmel, ama tadı yok. O eski, basit anların kıymetini kaybettik. O zamanlar, yavaş açılan bir oyunun yükleme ekranına bakarken içimde bir beklenti vardı, bir “ne zaman başlayacak?” sorusu vardı… Şimdi, her şey hemen, mükemmel, ama aynı tat yok. Belki de eski zamanlardaki gibi küçük zorluklar, heyecanlar, sabırlar, yaşadığımız anları değerli kılabiliyordu. Şimdi ise mükemmelin peşinden koşarken, o değerli anları kaçırıyoruz.
Bir başka açıdan bakıldığında, modern dünyanın hızla değişen yapısı, beklentilerimizi de şekillendiriyor. Sürekli "daha hızlı" ve "daha iyi" olmaya çalışan bir toplumun içinde, aslında hayattan aldığımız tat da değişiyor. Eskiden sevdiklerimizle basit bir akşam sohbeti, bir kahve içmek bile bizi mutlu edebiliyordu. Ama şimdilerde, sosyal medyanın etkisiyle, hep bir eksiklik hissi var. Paylaştığımız anların daha estetik, daha etkileyici, daha anlamlı olması gerektiğini düşünüyoruz. Oysa en basit anlar, çoğu zaman en değerli olanlardır.
Evet, teknoloji ve imkânlar arttıkça hayat daha konforlu ve hızlı hale geldi. Ama bu hızın ve konforun içinde, hayatın derinliklerine inmeyi unuttuk. Zamanın hızla akıp gitmesiyle, bazen durup derin bir nefes almak, etrafımızdaki basit güzelliklere göz atmak gerekiyor. Çünkü belki de mutluluğu, mükemmel değil, tam karşımızdaki basit şeylerde buluyoruz.
Belki de eski zamanlarda kaybettiğimiz o küçük ama değerli zevkler, geriye dönüp baktığımızda aslında hayatın ne kadar değerli olduğunun farkına varmamıza yardımcı oluyordu. O zamanlar, her küçük zorluk, her basit an, her engel, hayatı daha anlamlı kılıyordu. Şimdi, her şey "daha iyi" olmalı derken, basit olan her şeyin değerini kaybettik. Belki de şimdilerde kaybettiğimiz tek şey, o eski heyecandı.