Günlerce evinin içinde mahsur kaldı. Karargahtan hiçbir temas olmadı ve gözetim altında olduğunu çok iyi bildiği için pervasızca Zhenya ile iletişim kurmaya bile çalışamadı.
Düzgün bir şekilde yıkanmamış ya da yemek yememiş, öylece kanepede uzanıp kalmıştı. Öyle çok uyumuştu ki günlerin birbirine girdiğini hissetmiyordu. Ne zaman uyansa, zaten sersemlemiş zihni ağrıdan zonklayana kadar durmaksızın düşünürdü. Düşünceleri hiçbir sonuca varamadan hep aynı başlangıç noktasına geri dönüyordu. Günler boyunca aşırı düşünme ve sızıp kalma döngüsünden başka bir şey değildi; tamamen verimsiz bir döngü.
Sonunda uykusu kaçtığında, kendini ayağa kalkmaya zorladı. Neredeyse iğrenecek kadar çok dinlenmişti ama yine de bedeni kurşun gibi ağır hissediyordu. Sanki sadece birkaç gün içinde paslı bir makineye dönüşmüştü.
“..........”
Sersemlemiş bir halde oturup etrafına bakındı. Telefonu bir ara yere düşmüştü. Şarjı çoktan bitmişti. Yavaşça şarja taktı ve açtı. Şarjı yüzde sıfır olduğu için telefon inatla aynı nafile hamleyi tekrarlayarak, art arda açılıp kapandı.
Yaklaşık üç dakika sonra ekran açıldı. Hemen cevapsız aramalarını kontrol etti. Göze çarpan tek isimler annesi ve Yoon Jong-woo’ya aitti.
Aşağı yukarı kaydırdı ama Zhenya’dan hiçbir iz göremedi. O olabilecek yabancı bir numara da yoktu. Zhenya zaten onunla sürekli iletişim kuran biri değildi ve her halükarda, şu an için birbirleriyle iletişime geçmekten kaçınmak en iyisiydi. Mantıken bunu biliyordu ama bu, içindeki huzursuzluğun onu kemirmesine engel olmuyordu.
Geriye dönüp baktığında Taekjoo, Zhenya’yı rahatsız eden kişinin kendisi olması gerektiğini düşünüyordu. En azından o zaman Zhenya’nın güvende olup olmadığı konusunda endişelenip durmazdı.
Boş düşüncelerle boğuşarak annesini aradı. Telefon, ilk çaldığı an bile bitmeden açıldı. Hemen ardından annesinin panik dolu sesi geldi.
[Taekjoo? Neden telefonuna cevap vermiyorsun?!]
“Ah... Telefonum kapalıydı. Şarj etmeyi unutmuşum.”
[Ne? Telefonun bir gündür kapalı ve sen bunu ancak şimdi mi fark ediyorsun?]
“Aslında kaybetmiştim ama daha bugün buldum.”
[Tanrım, hep böylesin. Çok becerikli görünüyorsun ama bir o kadar da dikkatsizsin.]
Endişelenen annesi, aralıksız azarlama seline devam etti.
[Büyükelçiye bile ulaşamadım, ödüm koptu. Başına bir şey geldiğini ya da büyükelçilikte bir sorun olduğunu düşündüm. Bugün aramasaydın, yarın uğramayı planlıyordum.]
“Hadi ama anne. Oğlun koca adam oldu, bu gidişle her saniye yaşlanıyor. O kadar endişelenmene gerek yok. Teyzem sana gülecek. Haber alınamaması iyi haberdir, değil mi?”
[Beni meraktan öldürdükten sonra bununla şaka mı yapıyorsun?]
“Şu an konuşuyoruz ya, her şey yolunda. Teyzem nasıl? Ameliyatını oldu mu? Hava nasıl? Yemekler damak tadına uyuyor mu? Kaldığın yerde bir sorun var mı?”
Ustaca konuyu değiştirdi. Durmaksızın konuşan annesi aniden sessizleşti ve yumuşak bir sesle adını söyledi: [Taekjoo...] Bu ses karşısında zoraki kahkahası silinip gitti.
[Hasta falan değilsin, değil mi?]
“Hayır, iyiyim.”
[Bir sorun olmadığına emin misin?]
“Evet. Bir sorun yok.”
[O zaman oğlumun sesi neden bu kadar durgun geliyor?]
“Şey, çok uyuduğumdan olmalı. Uzun bir aradan sonra uyku düzenimi yakalamaya çalışıyorum.”
Yalanına inandırmak için boğazını bile temizledi, annesini kandırıyordu. Karşı taraftan hafif bir iç çekiş duyuldu.
[Peki. Oğlum her zaman her şeyi iyi idare etmiştir, sorunları hiçe sayarmış gibi çözer. Sana güveneceğim, tamam mı?]
“Aman tanrım, yine duygusallaşıyorsun. Merak etme, oğlun kendine gayet iyi bakıyor. Kendi sağlığına odaklan, anne. Teyzemle ilgilenmekle meşgulsün diye uykunu ve yemeklerini ihmal etme.”
[Anladım. Ama daha sık aradığından emin ol, tamam mı? Anneni endişelendiriyorsun. Söz mü?]
“Daha 10 dakika önce bana güvendiğini söylemiştin, anne. Hadi şimdi kapatalım.”
[Peki. Yakında tekrar konuşuruz.]
Annesinin nazik hatırlatmasıyla telefon kapandı. Dudaklarından bir iç çekiş kaçtı. Annesini daha ne kadar kandırmaya devam edecekti? Ulusal İstihbarat Teşkilatı’na katıldığından beri yalanları çoğalıyor gibiydi. En çok değer verdiği insanlara tutamayacağı sözler veriyordu.
“...........”
Gözü tekrar cevapsız aramalarına kaydı. Zhenya’nın adı hâlâ ortalıkta yoktu. Aralarında geçen sert tartışma göz önüne alındığında, bu şaşırtıcı değildi. Zhenya böyle bir atışmadan sonra, özellikle de gururu söz konusuyken, arayıp soracak tipten biri değildi. Tabii ki kızmış olmalıydı. Muhtemelen kırılmıştı da.
Ara vermeyi teklif eden Taekjoo’ydu. Herhangi normal bir ilişkide bu ifade ayrılık anlamına gelirdi. Her ne kadar anın öfkesiyle söylenmiş olsa da aşırı tepki gösterdiğini biliyordu. O sırada Zhenya’yı görmek bile onu sinirlendirmişti ama bunu kalıcı bir ayrılık olsun diye söylememişti.
Ve şimdi görünen o ki, Zhenya annesiyle bile konuşmak istemiyordu. Geçmişteki soğuk savaşlarında bile Zhenya, onunla olan olağan dostane ilişkisini sürdürmüştü.
Bir zamanlar, uzun zaman önce, önemsiz bir şey yüzünden kavga etmişlerdi. Öfkelenen ve yalnız başına içen Taekjoo, barışmaya karar verip Zhenya’nın evine gitmişti.
Fakat Zhenya orada yoktu. Aramayı denemişti ama iyice sinirlenmiş olan Zhenya telefonunu açmamıştı. Denemeye devam etmiş, onu beklerken mesajlar bile göndermişti. Fakat Zhenya ortaya çıkmamıştı ve vakit gecenin bir yarısı olmuştu. Yorgun düşen Taekjoo eve dönmüş, ancak Zhenya’yı annesiyle rahatça şarap içerken bulmuştu. Taekjoo’nun aramalarını tam gözünün önünde zarafetle reddedişi çileden çıkartıcıydı. Ve annesinin, Taekjoo’nun büyükelçiyi neden kızdırdığını sorarak Zhenya’dan yana tavır alması onu tamamen dilsiz bırakmıştı. Acaba o adam o kadar mı perişan olmuştu ki annesinin telefonlarını bile görmezden geliyordu? Yoksa kimseyle hiç iletişim kuramayacağı bir durum da mıydı?
Endişelenmem gereken son kişi o. Biri arkasından gitse kolayca tuzağa düşecek biri değil. Yine de inkar etmesine rağmen Taekjoo içindeki huzursuzluğu atamıyordu. Su kenarında tek başına kalan bir çocuk bile ona bu kadar huzursuzluk vermemişti.
“...Ah.”
Aniden Zhenya’nın nerede olduğunu kontrol etmenin bir yolu aklına geldi. Düşündüğünü hemen uygulamaya koydu, rehberini kaydırıp birini aradı. Telefon çalma sesi üç ya da dört kez çaldıktan sonra kesildi.
[Kwon Taekjoo?]
Hattın diğer ucundan tereddütlü bir ses geldi. Bu Olga’ydı.
“Evet, benim.”
[Kwon Taekjoo, beni mi arıyorsun? Hayırdır?]
Sesi hem şaşkınlık hem de memnuniyetle doluydu. Taekjoo, durduk yere kendini tuhaf hissederek ensesini kaşıdı.
“Zhenya’yı son zamanlarda görüp görmediğini merak etmiştim de. Ya da onun hakkında bir şey duydun mu diyecektim.”
[Hım? Pek sayılmaz. O adamla görüşmek zaten yılda bir anlık bir olay gibidir her zamanki gibi.]
“...Gerçekten mi?”
[Yine kavga mı ettiniz siz?]
Hiç uyarıda bulunmadan hedefi 12’den vurdu. Cevap vermedi. Tek başına bu bile yeterli bir cevap olmalıydı. Olga bir an düşündükten sonra mırıldandı ve Kwon Taekjoo’nun niyetini kolayca tahmin etti.
[Eğer o adamın eve gelip gelmediğini soruyorsan, gelmedi. Neden bilmem, evdeki hava oldukça kasvetli. Muhtemelen yine onun yüzündendir, değil mi? Bu sefer ne yaptı?]
“Bu seni ilgilendirmez.”
[Beni hiç ilgilendirmeyen bir konu hakkında neden arayasın ki, anlamıyorum.]
Hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranarak dalga geçiyordu. Tipik kardeş davranışı; asla karşılıksız yardım etmezdi. Taekjoo, durumu en azından kısmen açıklaması gerektiğini düşündü.
“Resmi görevle ilgili, bu yüzden detay veremem. Ulusal Güvenlik Yasası’nın ihlali söz konusu. Bilsen bile sana bir faydası olmaz. Hatta bu işe bulaşmaman senin için daha iyi.”
[Ve beni şimdiden işin içine çektin bile?]