Vladivostok Havalimanı’nın Kargo Alanı.
Uzun sıra halinde boş bagaj arabalarını çeken çekici araçlar hangara doğru ilerliyordu. Rus olduğu her halinden belli olan sürücü, bir eliyle direksiyonu çevirirken yanından geçen iş arkadaşına başıyla selam verdi. Kulaklığından çalan hızlı tempolu dans müziğine rağmen sıkılmış ifadesi hiç değişmiyordu.
Çekici aracı hangar içine park ettikten sonra adam dışarı çıktı ve artık sessizliğe bürünen havalimanına baktı.
Gecenin karanlığı pisti büsbütün kaplamıştı; etrafta ışıkları söndürülmüş sadece birkaç uçak tek tük duruyordu. Az önce kargosunu boşaltan uçak günün son seferiydi.
En azından resmi kayıtlara göre öyleydi.
Bakışları zifiri karanlık gökyüzüne kaydı. Düşük göz kapaklarının altına gizlenmiş mavi gözleri keskin bir şekilde parıldasa da kambur duruşu ve uyuşuk hareketleri her zamanki gibiydi.
Birinin yaklaştığını duyunca başını çevirdi. Son ana kadar onunla birlikte çalışan iş arkadaşı elini kaldırarak selam verdi.
“Ben önden kaçıyorum. Kendine iyi bak, Igor.”
“Eyvallah, yarın görüşürüz.”
Her zamanki ağırkanlı tonuyla yanıt verdi. İş arkadaşı gittikten ve ayak sesleri bile silindikten sonra hangar tekinsiz bir sessizliğe büründü. Kulaklığından çalan müzik artık dışarıya taşacak kadar yüksekti. Herkesi kolayca ritme kaptırabilecek kadar hareketli melodiye rağmen, Igor’un bakışlarında en ufak bir ilgi kırıntısı bile yoktu.
Ne kadar zaman geçmişti? Kesintisiz çalan müzik aniden takılmaya başladı. Igor dalgınca kulaklığına dokundu; kısa süre sonra cızırtı kayboldu ve yerini bir adamın sesine bıraktı.
[Av]
{Two Tigers.* Telsiz kontrolü.}
*E.N: Hunting, Two Tigers isimleri kod adı olduğu için ''avlanma'' ve ''iki kaplan'' şeklinde türkçeye çevirmek istemedim hunting, av two tigers ı ise direkt olduğu gibi bırakmak bana daha mantıklı geldi.
Hayıflanmadan hemen yanıt verdi. Çıkan ses artık kargo görevlisi “Igor”a ait değildi. O ses artık Kwon Taekjoo’nundu kararlı ve genizden gelmeyen net bir tonda.
Telsiz kodunu doğruladıktan sonra karşı taraf, [Anlaşıldı,] diyerek yanıt verdi ve durumu raporlamaya başladı.
[Burası Foxtrot. Pyongyang’dan kalkan 0677 sefer sayılı özel tren az önce Khasan İstasyonu’na ulaştı.]
Daha önce trenin Rajin’den geçtiği bildirilmişti. Şimdi Khasan’a ulaşmış olduğuna göre, normal hızında ve her zamanki güzergahında ilerliyor gibi görünüyordu. Trenin Khasan İstasyonu’nda yaklaşık yarım gün kalması bekleniyordu. Khasan Rus topraklarında olduğu için demiryolu iz genişliğinin ayarlanması gerekiyordu ve bu da özel bir aktarma prosedürü gerektiriyordu. Böyle durumlarda kargo ya başka bir trene aktarılır ya da tekerlekler geride bırakılarak vagonların üst kısmı kaldırılıp değiştirilirdi. Bu an, trenin etrafındaki hareketliliği gözlemlemek ve kargonun içeriğini tespit etmek için mükemmel bir fırsattı.
{Peki ya hedef?}
[Onları göremiyorum. Şu ana kadar onaylanan tek yolcular silahlı askerler. Her ne taşıyorlarsa, güvenlik oldukça sıkı. Ray genişliği değişimi şu anda herhangi bir ek denetim olmaksızın gerçekleşiyor.]
Güvenlik gerekçesiyle ray genişliği değişimi sırasında tüm yolcuların trenden inmesi standart bir prosedürdü. Daha önce Kuzey Koreli bir lider karayolu/demiryolu ile Vladivostok’a seyahat ettiğinde, değişim sırasında Khasan İstasyonu’nda inmiş ve yakındaki bir köyde bir gün dinlenmişti. Bu kez böyle bir hareketlilik yok gibi görünüyordu; bu da Park Jeong-ho gibi kilit hedeflerin trende olmadığını gösteriyordu. Kuzey Kore lideri olmasaydı, bu kadar teferruatlı bir düzenlemeye gerek kalmazdı.
Yine de garip olan şey, sıradan bir yük treni gibi görünen bir trene tepeden tırnağa silahlı askerlerin eşlik etmesiydi. Ayrıca, mallar sınırdan geçerken üstünkörü de olsa bir denetim yapılması gerekirdi. Bunun atlanmış olması, kargonun Kuzey Kore ile Rusya arasında zaten önceden görüşülmüş olduğunu düşündürüyordu. En hafif tabirle, bu işte bir bit yeniği vardı.
{Olağandışı başka bir şey var mı?}
[Karanlıkta net görmek zor ama trenden inen tüm askerler maske takıyor.]
{Maske mi? Emin misin?}
[Hmm... Lafımı geri alıyorum. Maskelere bağlı hortumlar görebiliyorum. Gaz maskesine benziyorlar.]
{Gaz maskesi mi? Ne giyiyorlar?}
[Tepeden tırnağa siyahlar içindeler... Sadece askeri teçhizat mı yoksa tehlikeli madde/kimyasal koruma tulumu mu anlayamıyorum.]
{Anlaşıldı. Gözlemlemeye devam et ve olağandışı bir şey olursa hemen bildir. Ve bundan sonra belirlenen telsiz kontrol saatlerine sadık kaldığından emin ol.}
[Rapor edilecek bir şey yoktu.]
{Hiçbir şey olmasa bile onu da rapor et. Biz de burada işleri bu şekilde takip ediyoruz.} [Patron gibi konuşuyorsun.]
{Söyle, bundan keyif aldığımı mı sanıyorsun? Rütbe oyunları oynamak istiyorsan orduya geri dön. Seni uyarıyorum; hoşuna gitmese bile kurallara uy. Kendi kafana göre hareket etme. Düşmana yakalanırsan tehlikeye girecek tek kişi sen olmayacaksın.}
Yayın aniden kesildi. Müzik sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar çalmaya başladı. Karşıdaki kişinin temel telsiz protokollerini bu kadar açıkça hiçe sayması, öfkesini tepesine çıkardı.
“Hah, bu lanet...”
Kendi kendine sessizce küfretti. Amerikalı ajan “Foxtrot”, başından beri iş birliğine yanaşmıyordu. Operasyonun Güney Kore tarafından yönetilmesinden ve kendi ekibinin destek rolünde kalmasından büyük rahatsızlık duyduğu açıktı. Ne zaman iletişim kursalar iğneleyici bir şeyler söylüyordu ve bu sefer de farklı değildi.
Kwon Taekjoo öfkesini bastırmaya çalışarak derin bir nefes verdi. En azından Foxtrot ile yüz yüze muhatap olmuyordu; aksi takdirde adamın sinir bozucu sırıtışı sağduyusunu gölgeleyebilir ve görevi mahvedebilirdi.
Ancak Pyongyang’dan gelen bir trende gaz maskeli ve koruyucu tulumlu silahlı askerler mi? Henüz kesin olmasa da üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir durumdu.
Dünyada ne taşıyorlardı böyle?
Eğer derece yüksek, uçucu kimyasal maddeler olsaydı, ray genişliği değişimini riske atmazlardı. Vagonları kaldırma işlemi kaçınılmaz olarak sarsıntılara yol açabilirdi. Kargoyu farklı bir trene aktarmak daha güvenli bir seçenek olurdu.
Bunu yapmıyor olmaları iki olasılığı akla getiriyordu. Birincisi, taşınan malzeme sarsıntılara karşı hassas değildi. İkincisi, tüm treni aktarmak kargoyu elle taşımaktan bir şekilde daha güvenliydi.
Başka bir deyişle, kargo fiziksel darbelere duyarlı olmayabilirdi ama yine de insanlar için tehlikeli olabilirdi. Bu durum, kargoya eşlik eden askerlerin neden gaz maskeleri ve koruyucu tulumlarla donatıldığını açıklıyordu. Bu derece aşırı bir önlem, ilaç araştırması veya teknoloji değişimi üzerine yapılan sıradan bir iş birliği için fazla görünüyordu.
Baekdu Dağı ekosistemini inceleyen biyolog Park Jeong-ho. Rusya’nın devlete ait ilaç şirketi ‘Pharmzasita’ ve savunma devi Rostec’in ani daveti. Pyongyang’dan gelen ve şu anda transit geçişte olan özel tren. Gaz maskeli Kuzey Kore askerleri. Ve Rusya’nın gizemli misafirperverliği. Bu olağandışı gerçekler yavaş yavaş bir araya gelerek rahatsız edici bir sonuç oluşturuyordu.
Yeni bir biyokimyasal silahın ortaya çıkışı.
Elbette bu sadece abartılı bir şüphe de olabilirdi. Belki de erken varılmış bir sonuçtu. Ancak Kuzey Kore ve Rusya’nın peşinde olduğu şeyin, herkesin daha önce hayal ettiğinden çok daha tehlikeli olduğuna dair hisler giderek güçleniyordu.
Kwon Taekjoo düşüncelere dalmışken arkasından aniden gelen parlak bir ışık sözünü kesti. Rahatsızlıkla gözlerini kıstı ve dönüp baktığında depoya bakan iki havalimanı polis memurunu gördü. Onu fark eder etmez şüpheyle yaklaştılar ve tüfeklerinin namluları hafifçe ona doğru çevrildi.
“Hey, sen oradaki,” diye seslendi biri.
“Efendim?”
Taekjoo sakince cevap verdi.
“Yavaşça dön, yüzün bize baksın.”
Uysalca polise doğru döndü. İki elini de kaldırarak iş birliğine hazır bir tavır sergiledi. Ancak polisler temkinli olmaya devam etti.
Birbirleriyle bakışırken tüfeklerini hâlâ Kwon Taekjoo’ya doğrultuyorlardı. Derken biri yaklaştı ve boynunda asılı duran kimliği kontrol etti. Üzerinde basılı olan Igor’un fotoğrafını dikkatle Kwon Taekjoo’nun yüzüyle karşılaştırdı. Bu da yetmedi; orijinalliğini doğrulamak için kimliği bir el terminaliyle tarattı. Resmi tüm kalkış ve inişlerin çoktan sona erdiği bir havalimanında gizlice bir şeyler planlamıyor olsalardı, bu kadar sıkı önlemlere gerek kalmazdı.
“Igor Mussorgsky, burada ne yapıyorsun? Gece yarısından önce mesaiyi bitirmen gerektiği söylenmedi mi?”
Her gün yüzlerce uçağın inip kalktığı uluslararası bir havalimanında gece yarısından önce ayrılmanın söylenmesi duyulmuş şey değildi. Ama burası, böyle imkansız şeylerin her zaman yaşandığı Rusya’ydı.
Kwon Taekjoo hızla özür diledi ve kurnazca yanıt verdi:
“Ah, çok üzgünüm. Saatin bu kadar geç olduğunu fark etmemişim. Ailevi meseleler yüzünden kafam biraz doluydu.”
“Kişisel sorunlarını dışarı yansıtmaman gerektiğini bilmiyor musun? Oyalanmayı bırak da çık git.”
“Ah, evet. Elbette.”
Kwon Taekjoo defalarca eğilerek selam verdi ve depodan ayrıldı. Kapıyı kilitleyip otoparka doğru yürürken bile polisler onu takip etmeye devam etti. Arabaya binip motoru çalıştırana kadar keskin bakışları üzerindeydi. Hatta aracın plakasını bile kontrol ediyor gibiydiler. Belki de olası bir casusluk veya sızma ihtimaline karşı ekstra tedbirli davranıyorlardı, ancak bu düzeydeki bir şüphe, burada büyük bir şeylerin döndüğünü doğruluyordu. Kwon Taekjoo arabayla uzaklaşırken polis memurlarına el salladı.
“Öyleyse, kolay gelsin.”
O anda bagajdan tok bir gümleme sesi geldi. Görünüşe göre sakinleştiriciyle uyuttuğu gerçek Igor uyanmıştı. Kwon Taekjoo, duyup duymadıklarından endişelenerek polislerin tepkilerini kontrol edip gerildi. Memurlardan biri onunla göz göze geldi, kaşlarını çatarak acele edip gitmesi için bağırdı.
Bir kez daha selam verip havalimanından uzaklaştı.
***