***
"Sunbae! Lütfen biraz daha yavaş. Sanırım boynumu kıracaksınız."
"Hep çocuk gibi şikâyet ediyorsun."
"Her iri adamın boynunu tek hareketle kırabilen biri bunu bana söylüyor."
"Sen bugün gerçekten bir tuhafsın. Yaz çok mu sıcak ne?"
Bu sözlerin ardından Yoon Jung Woo kırgın bir ifadeyle şöyle dedi:
"Gerçekten endişelendim. Patlamayı duyar duymaz bağlantı kesildi. Çok ciddi bir şey olduğunu düşündüm."
"Hayır, öyle kolay kolay pes etmedim."
"Bundan sonra iki gün boyunca iletişim yoktu. Esir alınan paralı askerler arasında tek bir Asyalının olmadığını söylediler. Nasıl endişelenmem ki?
"Bir sebebi vardı..."
Kwon Taekjoo bahaneler üretmeye başladı ama hemen sustu. Patlamadan sonra iletişim cihazı hasar görmüştü ve üsle hiçbir bağlantısı yoktu. Sorun, iletişim kurmak için başka bir yol aramak yerine o iki günü Zhenya ile geçirmiş olmasıydı. Eğer Zhenya o sırada ortaya çıkmasaydı, Küba polisi tarafından tutuklanabilir ya da oracıkta vurulabilirdi ve o zaman iletişim sonsuza dek imkânsız hale gelirdi.
"Hadi ama, bu benim kaderim."
"Böyle düşüncesizce hareketler yapmayın bir daha. Bir kedi gibi dokuz canınız yok ki."
Birkaç kez başını sallayan Taekjoo, Jongwoo'nun omzunu sıvazladı. Ağır ağır nefes alan Yoon Jung Woo çabucak sakinleşti. Onun öfkeyle alevlenip aynı hızla sakinleştiğini görmek gerçekten komikti, hatta biraz sevimliydi.
"Resmen kız gibisin."
Kwon Taekjoo alayla gülümsedi ve sertçe öğrencisinin saçlarını karıştırdı. Yoon Jung Woo aniden iç çekip durdu ve etrafına bakındı. Taekjoo da çevresine göz gezdirdi.
"Ne oldu? Bir sorun mu var?"
"Yok öylesine, ne olur ne olmaz diye."
"Ne olur ne olmaz diye ne?"
"O deli Rus, Milli İstihbarat Teşkilatı'na casusluk yapmaya kalkmasın ya?"
"Birden bire neden ondan bahsetmeye başladın ki?"
"Size dokunursam sanki üstüme atlayıp öldürecekmiş gibi baktı bana. Gözleri, keskin bir bıçak gibi insanı delip geçiyordu."
"Ama seni kesmedi, o yüzden abartmayı bırak."
"Sadece sizinleyken uysal davranıyor ve ne kadar korkutucu olduğunu fark etmiyorsunuz bile. Ona söyleyin, benimle bir daha muhattap olmasın, tamam mı?"
"Siz zaten konuşmuyor musunuz? Belki de seninle arkadaş olmak istiyordur?"
"İstemiyorum!"
"O zaman bunu ona açıkça söyle."
"Ne yani, bu konuda sorun mu çıkarmam gerekiyor?!"
"Eğer konuşamıyorsan, onunla arkadaş ol. Kim bilir, belki birbiriniz için ilginç birer sohbet arkadaşı olursunuz."
Yoon Jong Woo dişlerini sıktı ve sinirli bir şekilde nefes verdi. Yumruk şeklinde sıkılmış elleri fark edilir şekilde titriyordu. Açıkça öfkelenmişti. Buna karşılık Kwon Taekjoo hafifçe burnundan gülerek sakin bir şekilde konuştu:
"Sence beni dinler mi?"
"Keşke patronum olmasaydınız..."
"Hey, ben hiçbir şey söylemedim."
"Biliyor musunuz, düşünceleri okumayı öğrendim."
"Yalan söyleme."
Yoon Jung Woo, gözlerini kısmış bir şekilde gülen Taekjoo'ya baktı.
"Emin misin, hiçbir şey olmadı mı?"
"Mutlaka bir şey mi olması gerekiyordu? Neyse, bu konuyu kapatalım, hadi bir şeyler içelim, uzun zamandır görüşmedik."
"Şimdi mi? Ama benim mesaim henüz bitmedi."
"İş için dışarı çıktığını söylersin. Sorun çıkarsa seni ben korurum."
"Ne koruması? İkimiz birden savunma yapmak zorunda kalırız."
"Bana güvenmiyor musun yoksa? Seni tek başıma gayet güzel savunurum, o yüzden hadi, gidelim."
Taekjoo, elini Yoon Jong Woo'yu boynuna geçirip sıkıca tutarak koridorda kendinden emin adımlarla ilerledi. Sürekli kurtulmaya çalışıp bırakması için yalvaran astı, sonunda pes etti ve sordu: "Peki, beni neyle ağırlayacaksınız?"
Ne olursa olsun, ikisi harika bir ekipti, birbirleriyle mükemmel bir uyum yakalamışlardı. Dostlukları; zamanla, mesafeyle ve hayatın en zorlu durumlarıyla sınanmıştı.
"Sunbae, gerçekten korkunç bir patron olduğunuzu biliyor musunuz?"
Yoon Jung Woo, katlanır masasını açarken mırıldandı. Konuşacak çok şey birikmişti, hem kişisel hem de işle ilgili, bu yüzden restorana gitmek yerine onun kiralık dairesinde buluştular.
Çok uzun bir aradan sonra döndüğü Jong Woo'nun evi hiç değişmemişti.
Burası, güneş ışığının yeterince girmediği, iki odalı küçük bir daireydi.
Pencerelerin hepsi jaluzilerle kapalıydı, bu yüzden gündüz bile karanlıktı. Giysiler sandalyelere, askılara ve spor aletlerinin üzerine gelişigüzel atılmıştı. Bilgisayarın çevresinde her türlü ıvır zıvır doluydu ve bu dağınıklığın arasında sadece oturacak kadar bir alan kalmıştı. Böyle bir yerde yemek yemesi, uyuması ve hatta yaşamayı başarabilmesi gerçekten şaşırtıcıydı.
Taekjoo, yerde dağınık halde duran eşyaları toparlayıp çamaşır sepetine attı.
Sonunda ikisi için de karşılıklı oturabilecekleri bir yer açılmış oldu. Yoon Jong Woo ise ocağı yemek hazırlamak için kurarken mırıldanmaya devam ediyordu.
"Sunbae, her seferinde gelip benim kişisel alanımı, zamanımı ve bir de paramı elimden alıyorsunuz."
"Hey, her şey olabilir ama ne zaman senin malına göz dikmişim ben?"
"Geçen sefer izinsiz olarak oyun karakterimi kullandığınızı unuttunuz mu? Bir de arabamı taksi gibi kullanmanızı? Şimdi de bana lezzetli bir akşam yemeği ve içki ısmarlayacağınızı söylediniz ama beni buraya getirdiniz. Gerçekten astınızın bir hizmetçi olduğunu mu düşünüyorsunuz?"
"Aman. O kadar abartma. Ama lezzetli yemekler getirdim, değil mi?"
Taekjoo, masanın üzerine koyduğu paketlere başıyla işaret etti. Yol üzerinde yerel pazara uğramış ve sashimi ile sığır eti almıştı. Yoon Jungwoo'nun en sevdiği şeyler ve alkolle en iyi giden atıştırmalıklar. Hatta sashimi ve eti bile bizzat Jungwoo seçmişti. Bu yüzden onun aniden yakınmaya başlaması büyük ihtimalle başka bir sebeptendi. Dolaşan bakışları bunun kanıtıydı.
"Şu an şikayet ediyorsun ki seni azarlamayayım diye, değil mi? Seni, lanet olası! Bari şu domuz ahırı gibi yeri biraz toparla, burada yaşıyorsun! Sabahları ve akşamları havalandır biraz, temizlik yapmayı ne zaman düşünüyorsun? Böyle bir dağınıklıkta yaşıyorsun, sonra da sağlık sorunlarından şikayet ediyorsun. İşte bu yüzden hep böyle halsizsin."
Yoon Jongwoo gerçek niyetinin kolayca açığa çıktığını fark etti ve daha da fazla şikayet etmeye başladı.
"Neden evimi davetsizce işgal edip beni azarlıyorsun?"
"Önemsemenin müdahale etmekle başladığını bilmiyor musun? Sunbae seni önemsediği için minnettar olmalısın."
"İstenmeyen ilgi bir tür şiddettir. Sizinle konuşurken, tekrar ordudaymışım gibi hissediyorum."
Yoon Jong Woo, morali bozuk bir şekilde masayı hazırlarken homurdanmaya devam etti.
"Genelde üstleri tarafından kayırılan birini rehber olarak seçmezler. Sanırım en başından yanlış bir tercih yaptım."
"Sana öyle mi geliyor, birileri bana destek çıkıyor? Bizim bölümde benden daha fazla savunma yazan kimse yok ki."
"Bununla gurur mu duyuyorsunuz? İşte bu yüzden her şey kötü. Madem yönetime sadıksınız, o zaman sadece sadık olun, keyfinize göre hareket etmeyin. Kaç kere sizin yardımınız yüzünden beni işin içine çektiler ve azarladılar?"
"Bu sefer bizi azarlamadılar."
"Azarlamadılar mı? Sizin yüzünüz hiç azarlanmamış birinin yüzüne benzemiyor."
"Yüzümde ne var, bir gariplik mi?"
"Düşüncelere öyle dalmışsınız ki, bu size hiç benzemiyor."
Kwon Taekjoo istemsizce elini yüzünde gezdirdi. Yoon Jungwoo bile durgunluğuyla onu rahatsız eden bir şeyler olduğunu fark etmiş gibiydi. Gerçekten de, Müdür Kwak'ın onu müdahale etmemesi konusunda uyarmasının ardından, azarlanmadığını söylemek zordu. Ancak zihinsel ağırlığı sadece bundan kaynaklanmıyordu.
Bu sırada Jong Woo, iki bölmeli tavaya eti koyup erişte için suyu kaynattı. Atıştırmalıkları, sashimiyi, birkaç garnitürü ve içkiyi hızlı ve ustaca hazırladı. Bu esnada ağzı hiç durmadı, sanki o süre boyunca söyleyemediklerini bir anda anlatmaya niyetlenmiş gibi.
"Dürüst olmak gerekirse, sizin için de zor değil mi, sunbae? Aslında birkaç kişinin yapması gereken işi tek başınıza yapmaya çalışıyorsunuz ve bu yüzden daha da fazla yük altına girip kendinizi riske atıyorsunuz. Neden ekibin yardımını reddediyorsunuz?"
"Çünkü bir ekibin varlığı hiçbir şeyi değiştirmez."
"Neden hiçbir şeyi değiştirmeyecek ki? İşiniz azalır. Sonuçta birileri sizi arkanızdan destekler."
"Tam tersine, onları kurtarmak ve desteklemek zorunda kalırım. Ayrıca, birinin benim çalışma tempoma ayak uydurabileceği de kesin değil."
"İşte tam da ritim sorun. Eğer siz böyle bir işkolik ve mükemmeliyetçi olmak istiyorsanız, bu sizin kararınız. Ama başkalarını da aynı şekilde çalışmaya zorladığınızda şikayetler ve problemler ortaya çıkıyor. Diğer çalışanlar bunu açıkça söylemiyor, ama sizin desteğiniz olmak istemiyorlar." "Sorun değil. Bana sen yeterlisin."
"Ama bu bana yetmiyor!"
"Bunu duymak üzücü. Seni kaç kere besledim? Buzdolabındaki bütün o atıştırmalıkları kim hazırladı?"
Yoon Jong Woo, buna uygun bir cevap bulamayarak yumruklarını sıktı.
Öfkeyle titreyerek, sessizce bir parça kızarmış eti onun tabağına koydu. Jong Woo, Taekjoo'ya memnuniyetsiz bir bakış attıktan sonra altın rengi et parçasını kendi ağzına attı.
"Şunu söylemek istiyorum ki, biraz rahatlamalısınız. Amacınız görev başında ölmek değil."
Taekjoo dalgınca başını salladı ve bir şişe soju açtı. Önce Yoon Jong Woo'nun bardağını doldurdu, o da hemen bardağını kaldırdı, ardından kendisine doldurdu. Biraz bekledikten sonra gülümseyerek onunla kadeh tokuşturdu. Taekjoo, alkolün tadını pek hissetmeden bardağı bir dikişte bitirdi. Belki de bunun nedeni, sık sık Zhenya ile sert içkiler içmesiydi.
Hemen kendine bir bardak daha doldurdu. Boş bardağı ellerinde çevirmeye başladığında, Yoon Jong Woo ona artık tanıdık hale gelen bir bakış attı. Görünüşe göre, birlikte bu kadar zaman çalıştıktan sonra, Taekjoo'nun aklında bir şeyler olduğunda genellikle böyle davrandığını öğrenmişti.
"Jong Woo, biliyorsun, değil mi? Ben her zaman önümdeki hiçbir şeyi ve kimseyi umursamadan dümdüz ilerledim."
"Tabii ki biliyorum. Ne kanı ne de gözyaşı olan korkusuz bir güve gibi. "^
^benzetme yapıyor
"Eskiden, beni bir göreve gönderdiklerinde, kafamda hiçbir yabancı düşünce olmazdı. Görev sırasında karşıma çıkan kişi bir erkek, kadın, yaşlı ya da çocuk olsun, hiç önemsemezdim. İstediğime ulaşmak için beklenmedik ve aşırı durumların içinden geçtiğimde, başka hiçbir yerde hissetmediğim büyük bir tatmin duyardım ve buna hızla bağımlı hale geldim. Bazen hiçbir şey yapmamak ve sadece dinlenmek bana cehennem gibi sıkıcı gibi gelirdi. Bu yüzden en başından beri bu işin benim gerçek tutkum olduğunu düşündüm."
"Görünüşe bakılırsa, gerçekten öyle. Değil mi?"
"Belki de senin söylediğin gibi, sadece yaşlanıyorumdur? Artık işime yabancı düşünceler karışıyor, tetiği çekerken her geçen gün daha fazla tereddüt ediyorum ve sanki duygularım değişmiş gibi hissediyorum."
Yoon Jong Woo, bir sonraki yudumu almaya hazırlanırken bir an için duraksadı. Duyduklarını zihninde tekrar gözden geçirerek temkinli bir şekilde sordu:
"Sunbae, acaba Küba'daki göreviniz sırasında bir şey mi oldu?"
Taekjoo hafifçe başını salladı ve kendine bir bardak daha doldurdu. Ardından, boş bardağı anlamsızca ellerinde çevirmeye devam etti.
"Bu sadece o zaman değil, aslında düşününce, çoktan eski hırsımı kaybetmeye başladığımı fark ettim."
Yoon Jong Woo başını iki yana sallayarak taze marul yapraklarını ağzına attı. Kwon Taekjoo'nun davranışlarında tam olarak neyin değiştiğini ya da zayıfladığını anlamakta zorlanıyordu. Ona göre Taekjoo, her zaman görevlerini kusursuz bir şekilde yerine getiriyordu. Hatta son zamanlardaki hareketleri bile eskisinden farklı görünmüyordu. Jong Woo, Taekjoo'nun çalışma temposunu biraz yavaşlatabileceğini bile düşünüyordu.
Taekjoo, Jong Woo'nun bakışları altında yeniden düşüncelerine daldı ve bir yudum daha aldı.
Sanki onu rahatsız eden bir şey vardı, ancak bunu paylaşmak istemiyor gibiydi. Bu yüzden Jong Woo bir şey sormadı. Sadece onun önüne hazır bir noodle kasesi koydu.
"Boş mideyle olmaz. Ne yani, bedeninizin sonsuza kadar çelik gibi kalacağını mı sanıyorsunuz?"
Aniden Taekjoo'nun bakışları noodle'a takıldı. Uzun süre ona baktı, ama yemeye başlamadı, bu da garip görünüyordu.
Sonunda Taekjoo konuşmaya başladı:
"Eğer sana değerli olan iki şey varsa, ama birbirleriyle tamamen uyumsuzlarsa, ne yaparsın?"
"Annenizden mi bahsediyorsunuz?"
"Ne? Annemden mi?"
"Anneniz, güvende olmanızı istiyor, ama siz hâlâ işinizin hayat amacınız olduğuna inanıyorsunuz. Sizi endişelendiren şey bu değil mi?"
Taekjoo, sanki bir darbe almış gibi bir an için afalladı. Annesinin uzun süredir taşıdığı kaygıları biliyordu. Ama kendini işine fazlasıyla kaptırdığı için onun ve duygularının üzerine pek düşünmemişti.
Her zaman kendini, tüm bunları ülke için, daha büyük bir iyilik uğruna yaptığıyla haklı çıkarırdı. Annesine yalan söyleyerek onu sakinleştirdiğinde bile vicdan azabı hissetmezdi.
Ama neden şimdi?
Er ya da geç, Zhenya ile işi arasında bir seçim yapması gerekeceğini biliyordu. Müdür Kwak'ın uyarısı, bu belirsiz huzursuzluğu daha da artırmıştı. Seçim anı geldiğinde, hangi tarafı tercih edecekti? Bu düşünceler bir türlü aklından çıkmıyordu.
Bu akşam yemeği gece geç saatlere kadar uzadı. İşteki zorluklarla ilgili uzun şikayetlerin ardından, Yoon Jong Woo'nun uzun bir süre boyunca aynı şeyleri dile getirdiği anlaşıldı ve kısa süre sonra kollarında boş bir şişe ile uyuyakaldı. Taekjoo, yataktan bir yastık aldı ve yerde derin bir uykuya dalmış olan horlayan Jong Woo'nun başının altına koydu. Ardından yatağa oturdu, başını yaslayarak sakinleşmeye çalıştı. Ancak bu düşünce seli başını döndürüyor ve kelimenin tam anlamıyla baş ağrısından çatlatıyordu.
Aniden sigaraları hatırladı, ancak ceplerini karıştırdığında yanında olmadıklarını fark etti. Jong Woo sigara içmezdi. Taekjoo, çoktan Zhenya'nın purolarına alışmıştı.
'Sanırım artık eve gitme vakti geldi? Yolda sigara almak için bir dükkâna uğrarım' diye düşündü, ancak birkaç dakika düşündükten sonra yerinden kımıldamadı, elindeki telefonu düşüncesizce çevirmeye devam etti.
---