*Bölüm başlığı Korece bir deyim ve hayatın iyi ya da kötü sonuçlarıyla karşılaşabileceğimiz anlamına geliyor. '짐' burada yük ve sorumluluğu temsil ediyor. Bu, iyi ya da kötü olan durumu kabullenmek gerektiğini ima ediyor. 'Ne olursa olsun' veya 'İyi ya da kötü her durumda' gibi bir anlam veriyor.
***
"Hey, Taekjoo! Acele et ve kalk, saat 8 oldu."
Tanıdık bir ses Taekjoo'yu derin uykusundan uyandırdı. Gözlerini açmak için çabaladı ve bir süre sonra tanıdık tavan görüş alanında belirdi. Sonra annesini gördü.
Hayal kırıklığıyla iç çekerek Taekjoo istemsizce inledi, sıcak yataktan kalkıp oturdu. Uykulu olduğu için saçları her tarafa dağılmıştı ve onları hızlıca eliyle düzelterek daha düzgün bir hâle getirmeye çalıştı.
"Taek-joo, neden alarmı kurmadın? İşe geç kalacaksın!"
Taekjoo'nun annesi oğluna bir bardak su uzattı. Hiçbir şey söylemeden bardağı aldı ve boğazını ıslattı.
"Hayır, bugün biraz geç çıkabilirim."
"Gerçekten mi?"
"Evet, daha yeni iş gezisinden döndüm."
Kwon Taekjoo hızla kalktı ve banyoya koştu. Gerçeği annesinden saklamak zordu; gözlerinin içine bakarak yalan söylemek vicdanını rahatsız ediyordu. Eğer annesi, Küba'dan yeni kaçmış olan Kwon Taekjoo'nun ne halde olduğunu görseydi, ondan uzun süredir dikkatle gizlediği her şey su yüzüne çıkabilirdi.
Ama neyse ki tüm yaralar ve kavga izleri Kore'ye dönüş yolunda iyileşti.
Eve geleli bir haftadan fazla olmuştu. Zhenya, Mathias ile anlaşmayı tamamlamak üzere bir süreliğine Rusya'ya gideceğini söyledi. Bu sayede Taekjoo, herhangi bir rahatsızlık olmadan rahatça dinlenip uyuyabildi.
Yine de banyo aynasına yansıyan yüzü solgun, yorgun ve perişandı. Bunun sebebi, son ana kadar zamanını Zhenya ile geçirmiş olmasıydı.
Eskiden Taekjoo, dayanıklılığından o kadar emindi ki, bir görevin hemen ardından bir sonrakine geçebiliyordu, ancak şimdi yaşının etkilerini hissetmeye başlamış olabilir miydi, diye düşündü.
Hâlâ uykulu bir haldeyken Taekjoo esnedi. Diş macunu sürdüğü diş fırçasını aldı ve dişlerini fırçalamaya başladı. Günlerdir bu düşünceler girdabında debeleniyordu, son zamanlarda yaşanan her şey gözlerinin önünden bir kaleydoskop gibi geçip duruyordu.
O güzel güney gecelerinden birinde Kwon Taekjoo ve Zhenya, Mathias'ın adasından kendi helikopterleriyle ayrıldılar. Büyük bir geminin güvertesine iniş yaptılar. Bu gemi Panama'dan çıkmış, Meksika'dan geçerek Busan'a doğru yol almıştı. İnişten sonra, gemi Meksika'nın batı kıyısındaki Manzanillo limanından ayrıldı ve Pasifik Okyanusu üzerinden yolculuğuna başladı.
Böylece Busan'a kadar sürecek 17 günlük uzun yolculuk başladı. Gemi kaptanı ve mürettebatı, Kwon Taekjoo ve Zhenya'yı herhangi bir şüphe duymadan uluslararası bir lojistik şirketi tarafından gönderilen sivil güvenlik görevlileri olarak görüyorlardı. Bu sayede onları gemideki yorucu işlere dahil etmediler. Hatta tam teçhizatlı bir şekilde gemi içinde dolaştıklarında bile kimse onlardan şüphelenmedi.
Her iki kişinin de dış görünüşü, onlarla muhatap olmamanın en iyisi olacağını açıkça belli ediyordu; bu durum da kimsenin şüphe duymamasını veya onlara özel bir ilgi göstermemesini sağlıyordu. Mürettebat üyeleri, statüleri veya yaşları ne olursa olsun, onlardan uzak durmaya çalışıyorlardı. Hatta yemek sırasında bile onları gördüklerinde, herkes hızla yerlerini boşaltıp başka işlerle meşgul oldukları ve acilen gitmeleri gerektiği izlenimini veriyordu. Onlardan yayılan özel bir tehdit hissinin yanı sıra, gardiyanların gözetimi altında bulunmak başlı başına hoş bir durum değildi.
Uzun yolculuklarda mürettebat arasında sıkça yaşanan çatışmalar ise onlar için oldukça uzak bir meseleydi. Mürettebat üyeleri tartışmaya başladığında ve ortam gürültülü hale geldiğinde, bu fazla uzun sürmezdi. Taekjoo ya da Zhenya olay yerine geldiklerinde, herkes derhal dağılır ve sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırlardı.
Kabin dışından yüksek sesler geldiğinde, Zhenya sinirle kapıya vurur ve tüm gemide anında bir sessizlik hâkim olurdu. Neyse ki çoğu durumda, Zhenya Taekjoo ile sevişmekle meşguldü. Eğer onu uyandırsalardı, kendini savunma bahanesiyle büyük bir karmaşa çıkarabilirdi. Şimdi bile, Kore'ye büyük bir olay olmadan varmış olmaları mucize gibi geliyordu.
Ulusal İstihbarat Servisi'ndeki bağlantıları sayesinde, Busan limanında göçmenlik işlemlerinden kaçınmayı başardılar. Biraz gürültülüydü ama
Taekjoo, başarıyla tamamladığı görev karşılığında birkaç gün izin bile aldı. Her şey masal gibiydi. Zhenya olmasaydı, bu harika yolculuk gerçekleşmezdi. Meksika'daki isimsiz adada geçirilen günler artık uzak bir rüya gibi görünüyordu.
Duş alıp düşüncelerini toparladıktan sonra, Taekjoo bu arada annesinin sofrayı kurmuş olduğunu fark etti. Reddetmesi mümkün değildi, bu yüzden sessizce kahvaltı masasına oturdu. Annesi zahmet edip ondan fazla çeşitli yemek hazırlamış, masa tamamen dolmuştu. Bu kadar lezzetli yiyeceği görünce iştahı inanılmaz derecede kabardı.
"Sabahın köründe niye bu kadar şey hazırlıyorsun?"
"Кendi ülkesinin yemeği olmadan bir gün bile geçiremeyen biri, koca bir ayı evden uzakta geçirdi. Ne kadar zor olmuştur senin için! Adam akıllı yemek bile yemedin mi? Eve geldin, hemen uyudun. Yüzün de iyice incelmiş!" diyerek sitem etti annesi.
"Aman anne, boş ver. Bir erkeğin yüzünün ne önemi var ki?"
"Yüzün işe yaramaz olsa bile, şimdi daha kötü durumda. Belki de doktora gitmelisin, ilaç yazarlar."
"Ah, ne gerek var ki bunlara? Senin hazırladığın yemeklerden daha iyi bir ilaç olabilir mi, anne?"
Her zamanki gibi, Taekjoo, onu endişelendiren konudan şakayla sıyrılmaya çalıştı. Annesi ona sitem dolu bir bakış atarak, güzelce pişmiş bir balık parçasını onun pirinç kasesine koydu. Taze pişmiş aromatik pilav ve tuzlu kızarmış balık mükemmel bir uyum içindeydi. Biraz acı biber ezmesiyle hazırlanmış yoğun aromalı yahniden yediğinde, Taekjoo'yu rahatsız eden mide bulantısı ve açlık bir anda geçti.
"Çok lezzetli. Anne, sen de ye."
"Ben zaten hızlıca yedim."
"Ah, kaç kere söyledim sana aceleyle yemek yeme diye."
"Sen de benim yaşıma gel bakalım, eğer günde üç öğün yersen her şeyi sindirebilecek misin görelim."
Anne, ona soya sosunda bir parça et koydu. Bu sefer yemeğe, genelde eklediği biberi koymamıştı. Taekjoo'nun biberin baharatlı olmadığını söylediği hâlde Zhenya yine de şüphe duydu ve tadına baktığında öksürdü. O zamandan beri annesi yemeğe biber eklemeyi bırakmıştı. Yaklaşık bir yıl geçmişti; o zamandan beri o, Taekjoo'nun hayatının ayrılmaz bir parçası olmuştu.
"Bu, soya soslu et... Büyükelçi da bunu severdi."
Düşüncelerine derinlemesine dalmış olan Taekjoo, annesinin sözlerini duyunca irkildi. Hızla elinin tersiyle ağzını kapatıp öksürdü. Neler olduğunu anlamayan annesi, ona bir bardak su önerdi ve bu arada Zhenya'yı sordu.
"Merak ediyorum, orada görevi nasıl gidiyor acaba? Ne zaman dönecek ki?"
"Kim bilir? Bütün işlerini bitirdiğinde dönecek."
"Cidden mi? Onun asistanı olarak, patronunun programını bilmiyor musun?"
"Bu özel mesele, ne yapabilirim ki? Onun özel hayatına müdahale edemem."
"Bir asistan, patronu böyle şeyler söylemese bile anlamalı."
Taekjoo dudaklarını memnuniyetsizce büzdü. Bir zamanlar babasının ve kocasının askeri düşünce tarzına asla tahammül edemeyen annesi de anlaşılan şimdi aynı şekildeydi. Belki alışkanlıktı, belki de sadece Zhenya'yı çok sevdiğinden her zaman onun tarafını tutuyordu.
"Sence Büyükelçi doğum gününü Rusya'da mı kutlayacak?"
Taekjoo dondu kaldı ve masanın kenarındaki takvime baktı. Takvim çoktan Ağustos ayına dönmüştü. Zhenya'nın doğum gününe tam bir hafta vardı.
"Sanırım o zamana kadar döner. Yakında geleceğini söylemişti."
"Gerçekten mi? O zaman onun için bir kutlama sofrası hazırlasam mı?"
"Bırak, kendine bir pasta alsın yeter, koca sofra hazırlamaya ne gerek var?"
"Ama nasıl böyle diyebiliyorsun? Büyükelçi evinden uzakta, orada nasıl olacak? Ya doğum gününü yalnız başına geçirirse? Onca şeyi beraber atlattık, onun için bir kutlama sofrası hazırlamak sadece bir nezaket meselesi."
Onun 'nezaket meseleleri' bitmek bilmiyor. Hiçbir sebep olmadan her zaman Zhenya'yı çaya veya öğle yemeğine davet ederdi, şimdi ise doğum gününde buna bir mazeret bulmuştu.
"Peki, soracağım."
"Evet, ve özellikle kendini borçlu hissetmemesi gerektiğini söyle."
"O hissetmez ki zaten. Gerçekten bu adamı hâlâ anlamadın mı?"
"Hey, sen ne yapıyorsun? Büyükelçiye "adam" mı diyorsun yoksa "şu" mu?! Sana kaç kere böyle konuşmaman gerektiğini söyledim!"
"Ama burada değil ki..."
"Burada olmasa bile böyle konuşamazsın, yoksa alışırsın."
Her zaman olduğu gibi, anne yine Zhenya'nın tarafını tuttu. Onun tek oğlu olduğu için böyle yaptığını söylüyor, ama en sevdiği oğlunu ne kadar rahatsız ettiğini bilse ne derdi acaba? Bilmemek, olabilecek en iyi şey. "Üzgünüm" diye mırıldandıktan sonra, Taekjoo tekrar pirincine döndü.
Sonra birden bire fark etti ki tam dört gündür Zhenya'dan hiçbir haber almamıştı. Ona en son açık bir şekilde bağlantıda kalmasını söylediğini sanıyordu, ama anlaşılan Zhenya bunu çoktan unutmuştu. 'Haber yoksa iyi haber demektir' derler, ama onunla durum böyle işlemiyordu. Görünüşe göre, onunla kendisi iletişime geçmek zorunda kalacaktı.
Kahvaltıyı bitirdikten sonra Taekjoo odasına girdi ve telefonunu aldı. Beklediği gibi, cevapsız aramalar arasında onun adına rastlanmadı. Yine mi? Rusya'da bir şey mi oldu? Belki ailesi onu yeniden evlendirmeye karar vermiştir ya da Küba'da ona yardım ettiği için yurtdışına çıkması yasaklanmıştır?
Sürekli endişelendirip duruyor. 'Lanet olsun ona' diye düşündü Taekjoo, arama tuşuna basarken. Ancak, daha çalma sesi başlamadan fikrini değiştirdi ve önce mesaj yazmaya karar verdi.
Şaşırtıcı bir şekilde, cevap hemen geldi. Demek ki her şey yolunda ve şimdilik endişelenmeye gerek yoktu.
Neredeyse 'Kimmiş burada tatlı olan?!' diye yazmak üzereydi ki, Genel Merkez'den gelen bir arama bildirimi ekranında belirdi.
---