Bir İtalya Yolculuğu… 🇮🇹
Pasaport, Taksi ve Bir Kâse Yoğurt 🛂🚕🥣
Turizm sektöründe çalışanların gerçek tatili, çoğu zaman herkesin evine döndüğü sonbahar aylarında başlar 🍂. Ben de birkaç yıl önce, sonbaharın sakin günlerinde eşimle birlikte kısa bir İtalya yolculuğuna çıktım ✈️. O günlerde bunun sadece güzel bir gezi olacağını düşünüyordum. Meğer dönüşte bavulumda yalnızca anılar değil, turizm adına önemli dersler de taşıyacakmışım 💼.
Rotamız Çeşme'den başlayıp Sakız Adası, Atina, Roma, Floransa, Venedik, Napoli, Ischia ve Sardunya'ya uzanıyordu 🗺️. Dönüşümüzü yine Roma–Atina–Sakız üzerinden Çeşme'ye planlamıştık.
Sabah feribotuyla Çeşme'den ayrıldık ⛴️. Yaklaşık kırk beş dakika sonra Sakız Adası'na ulaştık. Limandan kısa bir taksi yolculuğuyla havalimanına geçtik ve Olympic Air'in küçük pervaneli uçağıyla Atina'ya uçtuk 🛩️. Uçakta yalnızca on kadar yolcu vardı. Atina'da yaptığımız aktarmanın ardından Roma'ya indik.
Yolculuğun ilk şaşkınlığını Roma Havalimanı'nda yaşadık 😲.
Atina'dan geldiğimiz için hiçbir pasaport kontrolüne girmeden terminalden çıktık. Elimizi kolumuzu sallayarak ülkeye giriş yapmak hoşumuza gitti. O an içimden şu cümle geçti:
"Keşke Türk pasaportu da dünyada hak ettiği itibara sahip olsa…"
Çünkü Türkiye'den Avrupa'ya gidenlerin çoğu için yolculuk, uzun kuyruklarla ve peş peşe gelen sorularla başlıyor:
"Neden geldiniz?"
"Nerede kalacaksınız?"
"Dönüş biletiniz?"
"Kaç gün kalacaksınız?"
Oysa amaç belli… O ülkeyi görmek, kültürünü tanımak ve ekonomisine katkı sağlamak.
Roma'da havalimanındaki danışma görevlisine şehir merkezine en ekonomik ulaşım yolunu sordum. Metroyu önerdi 🚇. Ama güzel havaya aldanıp taksiyi tercih ettik 🚕.
Şoförümüz iri yapılı, gür bıyıklı tipik bir İtalyandı. Bagajlara yardım etmesini bekledik, yerinden bile kalkmadı. Valizleri kendimiz yerleştirdik.
Yol boyunca yüksek sesle İtalyan müzikleri çaldı 🎶. Müziği birkaç kez kısmasını rica ettik. Her defasında aynı cevabı aldık:
"Non capisco."
Yani...
"Anlamıyorum."
Asıl sürpriz ise otelin önüne geldiğimizde yaşandı.
Taksimetre 38 Euro gösterirken ücret bir anda 70 Euro'ya çıktı.
Sebebini sorduğumuzda yine aynı cevap:
"Non capisco."
İtiraz etsek de sonucu değiştiremeyeceğimizi biliyorduk. Ücreti ödeyip ayrıldık.
O an şunu düşündüm:
Dünyanın neresine giderseniz gidin, taksi hikâyeleri birbirine şaşırtıcı derecede benziyor.
Roma'an sonra hızlı trenle Floransa'ya geçtik 🚄. Arno Nehri boyunca yürüdük, Rönesans'ın izlerini taşıyan sokakları gezdik. Tarih gerçekten büyüleyiciydi 🎨. Ancak şehir, zihnimizde oluşturduğu büyük beklentiyi tam anlamıyla karşılayamadı.
Dört yıldızlı olduğu söylenen otelimiz ise Türkiye'deki birçok pansiyonun gerisindeydi.
Üstelik kahvaltı da fiyata dâhil değildi ☕.
Bir turizmci olarak bunu hâlâ yadırgarım.
Benim için kahvaltı, konaklamanın ayrılmaz bir parçasıdır. Güne güzel başlamanın ilk adımıdır.
Avrupa'da bunun kültürel bir tercih olduğunu biliyorum. Ancak son yıllarda aynı anlayışın ülkemizde de yaygınlaşması beni düşündürüyor. Özellikle şehir otellerinde kahvaltının ekstra ücretli hâle gelmesi, misafir memnuniyetini olumsuz etkileyebilir.
Floransa'dan sonra rotamız Venedik'ti.
Belki de dünyanın en sıra dışı şehirlerinden biri... ✨
Otomobil yok...
Hayat kanalların üzerinde akıyor... 🛶
Toplu ulaşım vapurlarla sağlanıyor...
Ekim ayı olmasına rağmen vapurlar tıklım tıklımdı.
Şehri bir günde gezmeye çalıştık. Dönüş trenimizi özellikle gece yarısına almıştık ki Venedik'in gece atmosferini de yaşayabilelim.
Ancak küçük bir ayrıntı tüm planımızı bozdu.
Bagajlarımızı bıraktığımız emanet ofisinin kapısında gece 00.00'a kadar açık olduğu yazıyordu. Biz yaklaşık yirmi dakika önce geldiğimiz hâlde kapılar kapanmıştı 🔒.
Görevli yoktu.
Polis de yardımcı olamadı.
Trenimiz hareket etti.
O gece ilk kez Türkiye'yi düşündüm.
Gece boyunca açık kalan garlarımızı...
Otobüs terminallerimizi...
İnsan odaklı esnekliği...
Bazen en çok eleştirdiğimiz uygulamaların değerini, onlardan mahrum kaldığımızda anlıyoruz.
Napoli'de ise küçük ama unutamadığım başka bir ayrıntıyla karşılaştık.
Kahvaltıda ikinci yoğurdu almak istediğimizde görevli tabağı nazikçe elimizden aldı 🥣.
"Günde bir adet hakkınız var."
"İsterseniz ücretini ödeyebilirsiniz."
Ne tartışma vardı...
Ne de istisna...
Kural herkes için aynıydı.
İşte o gün fark ettim ki turizm; metrelerce uzanan açık büfeler, sınırsız ikramlar, ultra her şey dâhil sistemler ya da birbirinden gösterişli oteller demek değil.
Turizm; bir ülkenin kendine güvenmesi, kimliğini koruması ve misafirine yaşadığı kültürü samimiyetle sunabilmesidir.
İtalya'nın her yıl 60 milyondan fazla ziyaretçi ağırlamasının nedeni yalnızca Roma'nın tarihi 🏛️, Floransa'nın sanatı 🖼️, Venedik'in kanalları 🛶 ya da Napoli'nin pizzası 🍕 değil.
Asıl nedeni; İtalya'nın İtalya gibi kalabilmesidir.
İspanya da öyle...
Yunanistan da...
Hiçbiri başkası olmaya çalışmıyor.
Hepsi kendi hikâyesini anlatıyor.
Biz ise çoğu zaman daha büyük oteller yaparak, metrelerce uzanan açık büfeler hazırlayarak, birbirimizi ve sektörü yıpratırcasına fiyat kırarak turizmde öne çıkabileceğimizi sanıyoruz.
Oysa turizm; daha fazlasını vermek değil, misafire unutamayacağı bir deneyim yaşatmaktır.
Oysa turizm; fiyat yarışı değil, kimlik yarışıdır.
Çünkü insanlar sadece bir otelde konaklamaya değil, bir ülkenin ruhunu hissetmeye gelir.
Dönüş yolunda bavulum biraz daha ağırdı.
İçinde hediyelerden çok düşünceler vardı.
Bir pasaport...
Bir taksi...
Bir kâse yoğurt...
Ve bana şunu öğreten onlarca küçük ayrıntı...
Turizm, dev yatırımlarda değil; küçük ayrıntılarda, samimiyette ve hafızalarda iz bırakan deneyimlerde saklıdır.
Belki de bu yüzden insanlar ülkeleri değil, kendilerine hissettirdiklerini hatırlar.
Hoşça kalın, mutlu kalın. 👋😊