Öykü Demir- Dünden Bugüne Adil Dünya İnancı (Şubat, 2021)
İnsanlar, yaşamlarını devam ettirebilmek için onları eylemlerinin boşa gitmediğine inandıran dayanaklar bulmak zorundadırlar. Bu dayanaklardan biri de adil dünya inancıdır. Adil dünya inancı, en basit haliyle, dünyanın adil bir yer olduğuna ve bu sebeple herkesin başına geleni hak ettiğine yönelik duyulan inanç olarak tanımlanabilir. Gündelik hayattaki düşünceler, plan ve eylemler bu inançtan büyük oranda beslenmekte ve etkilenmektedir. İnsanların belirli davranışlarda bulunduklarında olumlu bir sonuç elde edebilecekleri, bu davranışlardan uzak durduklarında da olumsuz bir durumdan kaçınabilecekleri düşüncesinin temelinde, dünyanın adil bir yer olduğuna yönelik inanç vardır. Bir yere gitmek için plan yapılırken, bir haber izlenirken veya bir sınava çalışırken adil dünya inancı aslında hep devrededir. 1960’lı yıllarda araştırılmaya başlanan adil dünya inancı, ilk olarak Lerner’in
(1965) bir çalışmasında kendini göstermiştir. Çalışmada bir çekilişte tamamen tesadüfi olarak ödül kazanan kişiler, kaybedenlerdense kendilerinin bu ödülü daha fazla hak ettiklerini düşünmüşlerdir. Lerner ve Simmons (1966) tarafından yaklaşık bir yıl sonra yayınlanan başka bir çalışmadaysa, insanların dünyanın adil bir yer olduğuna yönelik bilişlerini, kurbanları suçlayıp acılarını yok sayarak ve onları değersizleştirerek korudukları gözlenmiştir. Bu çalışmanın bulgularından etkilenen Rubin ve Peplau (1975) adil dünya inancı açısından bireysel farklılıkları değerlendirebilmek için Adil Dünya Ölçeği’ni (Just World Scale) geliştirmişlerdir. Bundan yaklaşık 25 yıl sonra da Dalbert (1999), genel ve bireysel adil dünya inancı olmak üzere iki boyutu içeren ölçekler geliştirecektir.
Yaptığı gözlemler ve araştırmalar sonucu Lerner (1977; 1980), insanların eylemleri ve başlarına gelenler arasında bir tutarlılık olduğuna inanmaya güdülendiklerini ve gözlemledikleri adaletsizlikleri meşrulaştırmaya eğilimleri olduklarını fark ederek adil dünya inancını kuramlaştırmıştır. Adil dünya inancı kuramına göre, insanlar günlük hayatlarına devam edebilmek için dünyayı durağan ve düzenli olarak algılamak durumundadırlar (Lerner, 1980).
Adil dünya inancıyla ilgili yapılan çalışmaların büyük bir kısmı, kurbanın suçlanması ve değersizleştirilmesi üzerinde özellikle durmuştur çünkü kurbanlar insanların adil dünya inançlarına yönelik bir tehdit olarak algılanır. Furnham ve Gunter (1984) güçlü bir adil dünya inancı taşımayla özellikle düşük sosyoekonomik düzeydeki gruplara yönelik olumsuz tutumlara sahip olma arasında pozitif bir ilişki olduğunu bulmuştur. Smith (1985) ise adil dünya inancı güçlü kişilerin, yoksul insanları karakterleri ve davranışlarından dolayı yoksullaştıkları yönünde suçladıklarını gözlemlemiştir. 1990’lara gelindiğinde adil dünya inancının kanser hastalarını, AIDS’li bireyleri, tecavüz ve aile içi şiddete maruz bırakılanları ve trafik kazası kurbanlarını suçlamayla ilişkisi de ortaya konmaya başlanmıştır. Kleinke ve Meyer (1990) bir çalışmada, yüksek adil dünya inancına sahip katılımcıların düşük adil dünya inancına sahip katılımcılara oranla tecavüz kurbanını daha olumsuz değerlendirdiklerini ortaya koymuştur. Kristiansen ve Giulietti (1990) de insanların, adil dünya inançları yükseldikçe aile içi şiddet kurbanlarını daha çok suçladıklarını gözlemlemişlerdir. Almanya’da yapılan bir çalışmada ise, üçüncü dünya ülkelerindeki yoksul insanlara, trafik kazası kurbanlarına, kanser hastalarına, AIDS’li bireylere ve tecavüz kurbanlarına yönelik suçlama ve adil dünya inancı arasında pozitif bir ilişki olduğu gözlenmiştir (Montada,1998). Yine Almanya’da Mohiyeddini ve Montada (1998) tarafından yapılan bir başka çalışmada güçlü bir genel adil dünya inancına sahip kişilerin işsiz insanları daha çok suçladıkları ve onlara yardım etmeye daha az istekli oldukları saptanmıştır. Benzer bir başka çalışmada da, katılımcıların adil dünya inancı arttıkça sosyal adaletsizliğin kurbanları (göçmen, işsiz ve yoksul insanlara) için maddi destekte bulunmaya, imza kampanyasına dahil olmaya ve kolektif eylemlere katılmaya daha az istekli oldukları görülmüştür (Reichle, Schneider ve Montada, 1998).
Kurbanı değersizleştirme ve adil dünya inancıyla ilgili yapılan araştırmalar, adil dünya inancının gruplar arası hiyerarşiyi sürdürme ve sistemi meşrulaştırmakla da bir ilişkisinin olabileceğini düşündürmüş ve araştırmalar zamanla bu alanda da yoğunlaşmıştır. Adil dünya inancı çalışmalarından ilham alınarak kuramlaştırılmaya başlanan Sistemi Meşrulaştırma Kuramı (Jost ve Banaji, 1994) ve Sosyal Baskınlık Kuramı (Sidanius ve Pratto, 1999) özellikle sosyal psikoloji alanında oldukça ilgi çekmiştir. Sistemin meşrulaştırılması, yaygın ve mevcut sosyal, ekonomik ve politik koşulların adil ve kaçınılmaz olarak görülüp meşrulaştırıldığı psikolojik süreçleri içerir. Sidanius ve Pratto (1999) tarafından ortaya atılan Sosyal Baskınlık Kuramı’na göre ise sosyal baskınlık yönelimi yüksek bireyler toplumdaki bazı grupların diğer gruplardan üstün olduğuna inanarak gruplar arası hiyerarşiyi desteklemekte, yönelimi düşük olan bireylerse toplumdaki gruplar arası eşitsizliklere onay vermemektedir. Bu iki kuram birbirleriyle ilişkili olmanın yanı sıra adil dünya inancı kuramıyla da doğrudan ilişkilidir. Sistemi meşrulaştırma kuramı, adil dünya inancı ve sosyal baskınlık kuramının fikirlerini bütünleştirir ve aslında bunlara dayanır. 2000’li yıllara gelindiğinde insanların sistemi meşrulaştırmak için sosyal baskınlık yönelimi ve adil dünya inancı gibi mekanizmalara başvurduğu fark edilmiştir. Jost ve Burgess (2000), düşük statülü gruplarda sistemi meşrulaştırmaya yönelik motivasyonları inceledikleri araştırmalarında adil dünya inancı ve sosyal baskınlık yönelimini sistemi meşrulaştırma değişkenleri olarak ele almıştır. Birkaç yıl içinde insanların statükoyu meşru kılmak için adil dünya inancı ve sosyal baskınlık yöneliminin yanında bir dizi ideolojiye daha başvurdukları araştırmalarda gözlenmiş; bu ideolojiler ve öncülleri Jost ve Hunyady (2005) tarafından derlenmiştir. Protestan çalışma etiği, meritokrasi, güç mesafesi, eşitliğe karşıtlık, sağ kanat otoriteryenizm ve politik muhafazakarlık gibi ideolojiler adil dünya inancı ve sosyal baskınlık yönelimiyle benzer bir işleve, mevcut sosyal düzenlemeleri meşrulaştırmaya hizmet ederken her biri kendi içinde de korelasyon göstermektedir (Jost ve Hunyady, 2005). Bu ideolojiler yine benzer bilişsel ve motivasyonel öncülleri paylaşır. Düzenli ve yapılandırılmış bir çevre ihtiyacı, tecrübeye ve yeniliğe kapalılık, tehlikeli bir dünya algısı, ölüm kaygısı ve sistemin istikrarına yönelik tehdit bu ideolojilerin ortaya çıkmasına öncülük eden biliş ve motivasyonlar olarak belirtilmiştir (Jost ve Hunyady, 2005). İnsanların süregelen sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri nasıl ve neden hoş gördüklerini anlamak için yapılan bir başka araştırmadaysa, sistemi meşrulaştırıcı ideolojilerin onaylanması, ahlaki öfke ve varoluşsal suçluluk gibi harekete geçirici duyguları engelleyerek dezavantajlılara yönelik yardımı da azaltmıştır (Wakslak, Jost, Tyler ve Chen, 2007). Bu araştırmalar ve derlemeler adil dünya inancının, adil bir dünyaya inanmaktan çok daha fazlası olduğunu ve dünyanın işleyişinde çok daha büyük bir yeri olduğunu gözler önüne sermiştir.
Adil dünya inancı ve sistemi meşrulaştırmayla ilgili son 10 yılda yapılan çalışmalar özellikle son yıllarda yükselişe geçen iklim değişikliğinin inkârı ve güncelliğini ne yazık ki hiçbir zaman yitirmeyen tecavüz mitlerinin kabulü gibi sorunlar üzerinde yoğunlaşmıştır. 2010 yılında yapılan bir araştırmada, sistemi meşrulaştırma eğilimlerinin ekolojik gerçekliklerin daha fazla reddedilmesi ve çevre yanlısı eyleme daha az bağlılık ile ilişkisi olduğu bulunmuştur (Feygina, Jost ve Goldsmith, 2010). Amerika Birleşik Devletleri'nde ve diğer ülkelerde küresel ısınmanın varlığına olan inancın son yıllarda neden azaldığını açıklamak için yapılan bir başka araştırmada, adil dünya inancına yönelik tehditler göze çarpmıştır. Küresel ısınmanın potansiyel korkunç sonuçlarına dair bilgilendirmeler, dünyanın adil, düzenli ve istikrarlı olduğuna yönelik derin inançları tehdit eder; böylece bireyler, küresel ısınmanın varlığını inkâr ederek bu tehdidin üstesinden gelir ve sonuçta iklim değişikliğine karşı koyma isteğinin azalmasına neden olur (Feinberg ve Willer, 2011). Türkiye’de yakın zamanda yapılan bir çalışmada ise, iklim değişikliği inkârının ekolojik adil dünya inancı (ekolojik kaynakların dağıtımının halihazırda adil olduğuna yönelik inanç) ve sosyal baskınlık yönelimi ile pozitif yönde ilişkili olduğu görülmüştür (Uçar, Yalçın ve Özdemir, 2019). Öte yandan tecavüz mitlerinin kabulü ve kurbanların suçlanmasıyla ilgili son yıllarda yapılan çalışmalarda da adil dünya inancı ve sistemi meşrulaştırma süreçleri karşımıza çıkmaktadır. Ståhl, Eek, ve Kazemi (2010) tarafından yapılan bir araştırmada cinsiyet odaklı sistemi meşrulaştırma, kadınlardan çok erkeklerin kadın tecavüz kurbanını suçlamasına yol açarken Vonderhaar ve Carmody (2015) tarafından yapılan bir başka araştırmada da, adil dünya inancıyla tecavüz mitlerine desteğin pozitif yönde ilişkilendiği ve erkeklerin tecavüz mitlerini destekleme olasılıklarının kadınlardan daha yüksek olduğu gözlenmiştir. Göregenli (2012), tecavüz kurbanlarının gece yalnız yürüdükleri veya saldırganın evine gittikleri için tecavüze maruz bırakıldıklarına inanılarak tecavüz mitlerinin desteklendiğini; böylece olumsuz sonucun ortaya çıkmasına neden olan koşulların gölgelenerek adil dünya inancının korunduğunu söylemiştir. Son olarak Türkiye’de 2019 yılında yapılan bir araştırma, cinsel şiddete maruz bırakılan kadınların suçlanmasında tecavüz mitlerinin kabulü, adil dünya inancı ve cinsiyet rollerinin yordayıcılığına odaklanmıştır (Yancı ve Polat, 2019). Araştırma sonuçlarına göre bireysel adil dünya inancı ile tecavüz mitlerinin kabulü arasında negatif yönlü bir ilişki saptanmış, yine literatürle uyumlu olarak erkekler kadınlara oranla tecavüz kurbanını daha fazla suçlamış ve tecavüz mitlerini daha fazla kabul etmişlerdir.
Adil dünya inancının dünden bugüne konu olduğu araştırmalara baktığımızda bu inancın adaletsizlikleri sürdürücü bir işlev gördüğü ve sosyal değişimin önündeki engellerden biri olduğu anlaşılmaktadır. İlk araştırıldığı zamandan bu yana toplumsal sorunlardaki olumsuz etkisini korumuş, güncel sorunlar üzerindeki payını da eksik etmemiştir. Belki de bu tarihsel sürecin en önemli öğretisi, dünyayı düzenli ve güvenli olarak algılamak en temel ihtiyaçlardan biri olsa da, ancak böyle olmadığı gerçeğiyle yüzleşerek adil bir dünya inşa edilebileceğini fark etmek ve bu inanç olmadan da yaşamayı öğrenebilmektir.
KAYNAKÇA
Dalbert, C. (1999). The world is more just for me than generally: About the personal belief in a just world scale's validity. Social justice research, 12(2), 79-98.
Feinberg, M., & Willer, R. (2011). Apocalypse soon? Dire messages reduce belief in global warming by contradicting just-world beliefs. Psychological science, 22(1), 34-38.
Feygina, I., Jost, J. T., & Goldsmith, R. E. (2010). System justification, the denial of global warming, and the possibility of “system-sanctioned change”. Personality and social psychology bulletin, 36(3), 326-338.
Furnham, A., & Gunter, B. (1984). Just world beliefs and attitudes towards the poor. British journal of social psychology, 23(3), 265-269.
Göregenli, M. (2012). Ayrımcılığın Meşrulaştırılması, s.61-73. Ayrımcılık Çok Boyutlu Yaklaşımlar Kitabı İçinde, der. (Kenan Çayır ve Müge Ayan Ceyhan), İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Jost, J. T., & Banaji, M. R. (1994). The role of stereotyping in system‐justification and the production of false consciousness. British journal of social psychology, 33(1), 1-27.
Jost, J. T., & Burgess, D. (2000). Attitudinal ambivalence and the conflict between group and system justification motives in low status groups. Personality and Social Psychology Bulletin, 26(3), 293–305.
Jost, J. T., & Hunyady, O. (2005). Antecedents and consequences of system justifying ideologies. Current Directions in Psychological Science, 14(5), 260–265.
Kleinke, C. L., & Meyer, C. (1990). Evaluation of rape victim by men and women with high and low belief in a just world. Psychology of women Quarterly, 14(3), 343-353.
Kristiansen, C. M., & Giulietti, R. (1990). Perceptions of wife abuse: Effects of gender, attitudes toward women, and just-world beliefs among college students. Psychology of Women Quarterly, 14(2), 177-189.
Lerner, M. J. (1965). Evaluation of performance as a function of performer's reward and attractiveness. Journal of Personality and Social Psychology, 1(4), 355.
Lerner, M. J. (1980). The belief in a just world: A fundamental delusion. New York: Plenum Press
Lerner M. J., (1977). The Justice Motive: Some Hypotheses as to its Origins and Forms, Journal of Personality, 45(1), 1-52.
Lerner, M. J., & Simmons, C. H. (1966). Observer's reaction to the" innocent victim":Compassion or rejection?. Journal of Personality and social Psychology, 4(2), 203
Mohiyeddini, C., & Montada, L. (1998). BJW and self-efficacy in coping with observed victimization. In Responses to victimizations and belief in a just world (pp. 41-54).Springer, Boston, MA.
Montada, L. (1998). Belief in a just world: A hybrid of justice motive and self- interest?. In Responses to victimizations and belief in a just world (pp. 217-246). Springer, Boston, MA.
Reichle, B., Schneider, A., & Montada, L. (1998). How do observers of victimization preserve their belief in a just world cognitively or actionally?. In Responses to victimizations and belief in a just world (pp. 55-64). Springer, Boston, MA.
Rubin, Z., & Peplau, L. A. (1975). Who believes in a just world?. Journal of social issues, 31(3), 65-89. Sidanius, J. ve Pratto, F. (1999). Social Dominance: An Intergroup Theory of Social Hierarchy and Oppression. New York: Cambridge University Press.
Smith, K. B. (1985). Seeing justice in poverty: The belief in a just world and ideas about inequalities. Sociological Spectrum, 5(1-2), 17-29.
Ståhl, T., Eek, D., & Kazemi, A. (2010). Rape victim blaming as system justification: The role of gender and activation of complementary stereotypes. Social Justice Research, 23(4), 239-258.
Uçar, G. K., Yalçın, M. G., & Özdemir, G. (2019). İklim değişikliği inkârının sosyal baskınlık yönelimi ve ekolojik adil dünya inancı ile ilişkisi. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, 20(37), 739-764.
Vonderhaar, R. L., & Carmody, D. C. (2015). There are no “innocent victims” the influence of just world beliefs and prior victimization on rape myth acceptance. Journal of interpersonal violence, 30(10), 1615-1632
Wakslak, C. J., Jost, J. T., Tyler, T. R., & Chen, E. S. (2007). Moral outrage mediates the dampening effect of system justification on support for redistributive social policies. Psychological science, 18(3), 267-274.
Yancı, F., & Polat, A. Ö. (2019). Tecavüze İlişkin Tutumların Tecavüz Mitleri, Adil Dünya İnancı, Cinsiyet Rolleri ve Demografik Değişkenler Açısından İncelenmesi. Kadın Araştırmaları Dergisi, 1(18), 31-50
Esna Helin Öğütçü- Alzheimer Hastalığının Tarihsel Açıdan İncelenmesi
Alzheimer Hastalığının Tarihsel Süreç İçerisinde İncelenmesi
Giriş, Hastalığın Tanımı
Günümüzde insanoğlunun sahip olduğu ürünleri düşünecek olursak, bunların hepsini insan türünün üretici oluşuna, üreticiliğimizi de kompleks düşünceyi mümkün kılan insan zihninin milyonlarca yıllık evrimine borçluyuz. İnsanlık tarihine baktığımızda aynı zamanda insan zihninin kapasitesine, bu kapasiteyle yapabileceklerine de göz gezdirmiş oluruz. Bununla birlikte, insan zihninin aktif kullanım süresi, insanın yaşam süresi ile doğru orantılı olmayabilir.
İnsan zihninin çalışma kapasitesini önemli ölçüde sekteye uğratan, hatta tamamen kullanılamaz hale getirebilen dejeneratif hastalıkların başında Alzheimer hastalığı gelmektedir. Yapılan araştırmalar, demans gösteren hastalardan 65 yaş ve altı olan kişilerin büyük çoğunluğunun Alzheimer’a yakalanmış olan kişiler olduğunu göstermiştir (Miyoski, 2009). Eker (2005)’e göre Alzheimer hastalığı, kişinin zihinsel işlevlerinde, günlük yaşam aktivitelerini yerine getirmede sorun yaşadığı, psikolojik ve davranışsal bozukluklara yol açan nörolojik bir hastalıktır. Demans vakalarının yarısından fazlasının Alzheimer hastası olduğu bilinmektedir (Kurt, Tokçaer, İrkeç, 2003). Alzheimer hastalığı vakalarda kendini yakınsak belleğin bozulması ile göstermekte ve ilerleme devam ettikçe dil, dikkat gibi kognitif fonksiyonlarda bozulmalar görülmekte, günlük yaşam aktiviteleri belirgin şekilde etkilenmektedir. Hastalığın ileri safhalarında uzun süreli bellekte de bozulmalar başlamakta, buna depresyon, halüsinasyonlar, ajitasyon eşlik etmektedir (Selekler,2010).
Günümüzde en kabul gören tanım ise; ilerlemeci hafıza kaybı, kognitif bozulma, kişilikteki ve ruh halindeki değişmelerle sonuçlanan, genellikle orta yaşta ve yaşlılıkta kendini gösteren, nedeni hala bilinmeyen, demansın en yaygın rastlanan türü olan dejeneratif bir beyin hastalığıdır. Özellikle serebral korteksteki nöronların dejenere olması ve beta-amiloid ve tau içeren nörofibler yumrular ve plakların varlığı ile kendini göstermekte, ancak buna sebep olan fizyopatolojik neden hala bilinmemektedir. Hastalık ilerledikçe nöronlardaki bozulma ve yok olma sadece kognitif fonksiyona sahip olanlarla sınırlı kalmamakta, basit bedensel fonksiyonlarla görevli nöronların da (yutkunma, yürüme vb.) hastalıktan etkilenmesiyle devam etmektedir. Bu nedenle hastalık ilerleyici ve son safhasına gelindğinde ölümcüldür. (Hardy, 2006; Hippius, Neundörfer, 2003; Alzheimer’s Assosiation, 2017)
Alzheimer Örgütü’nün (Alzheimer’s Assosiation) yayınlamış olduğu 2017 raporuna göre, yalnızca Amerika Birleşik Devletleri’nde her yaştan Alzheimer hastalığıyla baş eden insan sayısı 5.5 milyondur ve bu sayının 5.3 milyonunu 65 yaş ve üzerindeki insanlar oluşturmaktadır. İstatistiklere göre popülasyonda 65 yaş ve üzeri her 10 kişiden 1’inde hastalığa rastlanmakta, yapılan araştırmalar bu sayının her geçen gün katlandığını göstermektedir. Amerika Birleşik Devletleri istatistiklerine göre Alzheimer Hastalığı, insanların ölüm nedeni olarak 10. sıraya yerleşmiş durumdadır (Alzheimer’s Assosiation, 2017).
Verilen bilgiler göz önünde bulundurulduğunda, Alzheimer hastalığının çağımızın en önem verilmesi ve en göz önünde olan rahatsızlıkların başında geldiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Hastalığın tarihsel süreçteki gelişimini, isminin koyulmasını ve sonraki süreçleri incelemek hastalık konusunda bilinçlenmemiz için önemli ve gerekli bir adım olarak görülmelidir.
Antik dönem ~1910
Hastalığın ayırıcı tanısının yapılıp diğer demans türlerinden ayrılması yakın bir tarihte gerçekleşmiş olduğundan, tanımlanmasından önceki tarihsel gelişiminden bahsedilirken demans kelimesini kullanmak daha uygun olacaktır.
Demans tarihi insanlığın zamanı kadar eskidir (Boller, Forbes, 1998). 2400 yıl kadar önce demans Platon tarafından; “unutkanlığın olduğu kadar, aptallığın da davranışlarına yol açan durum” olarak tanımlamıştır.
Eski Yunanlılarda Aretheus’un, akut ve kronik nörolojik ve psikiyatrik bozuklukların ayrımını ilk yapan kişi olduğu düşünülmektedir. Kronik bozuklukları (demans) yüksek bilişsel işlevlerin geri döndürülemez hasar alması ile karakterize etmiştir (alıntılanan Donnet, Foncin & Habib 1991; aktaran Boller & Forbes, 1998). Yaşa bağlı bilişsel yeteneklerin kaybolması kavramı 7.yy’da; Pitagoras, Hipokrat, Platon, Aristotales, Çiçero, Galen gibi filozofların katkılarıyla kendisini göstermiştir, Antik yunan ve Roma döneminde mental kapasitenin kaybı yaşlanmanın en doğal götürülerinden biri olarak ifade edilirken, yaşlanmanın kendisi de bir hastalık süreci olarak görülmüştür (Berchtold & Cotman, 1998).
Antik mısırda da demansın varlığını gösteren hiyeroglif yazıları bulunmuştur. Berchtold ve Cotman (1998)’a göre antik zamanlardan sonra demans konusunda ilk önemli gelişme İngiliz filozof Francis Bacon’ın yazmış olduğu “Demansın Görünür Yönlerini Önlemenin Yolları” isimli kitabı olmuştur ve Bacon demansı bir beyin hastalığı olarak tanımlayan ilk kişidir. Tarihçiler arasında yaygın olarak kabul gören inanışa göre ise, 17. yüzyılda kazığa bağlanıp yakılan insanların arasında çok sayıda demans hastası bulunmaktadır (Anderson,2014).
Orta Çağ dönemine geldiğimizde ise demans, halkın veba gibi büyük çaplı salgınlarla uğraşıyor olması ve dönemin Zeitgeist’ine de bağlı olarak, çok fazla ilgi görmemiştir. Dönemdeki dine körü körüne bağlılık sonucu demans ruhsallıktan ve din liderlerinin yolundan ayrılmak olarak görülmüş ve Racon Bacon tarafından doğuştan gelen günahın bir yansıması olarak tanımlanmıştır (Albert & Mildworf, 1989).
19. yy’a gelindiğinde ve psikiyatrlar rahiplerin yerini aldığında, Pinel (1801) ve Esquirol (1845) bu durumu “Psiko-sosyal yetersizlikten kaynaklanan delilik” olarak tanımlamış ve hastalığı toplumdan uzaklaştırılmış bozukluğa sahip insanların grubuna dahil etmişlerdir (Albert & Mildworf, 1989).
Çeşitli demans türleri her zaman insanların hayatının bir parçası halinde olmuş olsa da, bu demans vakalarının sistematik olarak çalışılması ve patolojik karakteristiklerinin ayrımı 1890’ların sonlarında histoloji (dokubilimi), ışık mikroskobu, nöroanatomi ve farklı biyoloji alanlarının gelişmesiyle mümkün olmuştur (Khachaturian,2005).
Keşif, Erken Araştırma Dönemi 1910-1950
Alzheimer hastalığının şimdiki tanımıyla hayatımıza girişi çok değil bundan yaklaşık 100 sene önce Alois Alzheimer’ın çalışmaları sayesinde olmuştur. Alman bir nöropatolojist ve psikiyatr olan Alois Alzheimer, Heidelberg’de kendisiyle aynı laboratuvarı paylaştığı ve hocalığını yapan Emil Kreapelin’in yanında çalışmaktaydı. 1901 tarihinde Dr. Alois Alzheimer’ın Auguste D. adıyla bilinen hastasının şikayetleri hafıza kaybı, paranoya, ağlama krizleri, agresiflik, uyku sorunları ve ruh halindeki psikolojik değişmeler olarak tanımlanmıştır. Auguste D.’nin 1906 senesindeki ölümüne kadar tedavisi devam etmiş, hastanın ölümünün ardından yapılan otopside Dr. Alzheimer, beynindeki nöronların boyutunda azalma olduğunu saptamıştır (Kensinger & Corkin, 2002; Hippius, Neundörfer, 2003). Alzheimer bu bulguları 1906 senesinde Güneybatı Alman Alienist Derneği toplantısında ilk kez sunduğunda bunun ilerleyici bir demans olduğundan bahsetmiştir. Bu sunumu izleyen senede bulguları ve hasta ile ilgili raporları İngilizce olarak yayınlanmış ve dönemin birçok modern bilim adamı tarafından alıntılanmıştır. Hastalıkla ilgili daha ayrıntılı, açıklayıcı klinik bulgular ise 1911’de daha genişletilmiş bir makale olarak bilim dünyasına sunulmuştur (Tonkonogly & Moak, 1988).
Sunulan bu makalede ilk hastadan farklı olarak Dr. Alzheimer’ın 3 sene boyunca gözlemlediği Josef F. vakasına ait bulgular da bulunmaktadır. Emil Kreappelin’in bu vakaya Alzheimer koymasına rağmen Dr. Alzheimer’ın kendisi hastada nörofibler yumakların bulunmaması nedeniyle bu teşhisi koymamıştır (Hippius & Neundörfer, 2003). Hastalığın keşfi 1906 yılında olmasına karşın, hastalığın ‘demans’tan tamamen tanısal olarak ayrımı sonraki 70 sene içerisinde mümkün olmamıştır. 1910 senesine gelindiğinde ise Dr. Alzheimer, Emil Kreapelin’in Genel Psikiyatri kitabının 8. baskısında bu hastalıktan “Alzheimer’s Disesase” (Alzheimer Hastalığı) olarak bahsetmesiyle hastalığın ismi koyulmuştur. Fakat buna rağmen, hastalık klinik alanda nadir olarak görüldüğü için Alois Alzheimer ismi 50 yılı aşkın süre boyunca neredeyse unutulmuştur. Son birkaç on yılda ise bu durum tamamen değişmiştir. (Hippius & Neundörfer, 2003).
Bu dönemde Alzheimer Hastalığı ile ilgili çığır açıcı gelişmeler değil, daha çok hastalığın doğasını anlamaya yönelik bilim insanları tarafından yapılan birçok araştırmadan bahsedilebilir. Bu seneler arasında senil demans (yaşlılık demansı; not: çoğu kaynakta demans kelimesi ‘bunama’ olarak çevrilmiş de olsa bilimsel dilde demans sözcüğünü kullanmayı daha uygun gördüğüm, bazı Türkçe makalelerde iki sözcüğün farklı anlamlarda kullanıldığını gözlemlediğim ve genel olarak bilimsel makalelerde demans olarak karşılaştığım için derlemenin geri kalanında bunama yerine demans sözcüğünü kullanılacaktır) ve Alzheimer hastalığı psikiyatrların dikkatlerini yönelttiği alanlardan olmuştur.
Alzheimer hastalığının ilk otozomal baskın vakaları Schottky (1932), Van Bogaert ve Maert (1940) ve Essen-Moller (1946) tarafından tanımlanmıştır. Araştırmacılar Alzheimer Hastalığına sahip birey ve aileler ile birlikte çalışmış ve bu ailelerle yapılan çalışmalar sonucunda hastalığın genetik kaynağına ilişkin ilk belge niteliği taşıyan bulgular oluşmuştur (Gustafson ve ark., 1998). 1931 senesinde ayrıntılı beyin incelemelerini mümkün kılan elektron mikroskobunun icadı ile birlikte, Alzheimer’ın ortaya çıkardığı lezyonlar incelenebilmiştir. Böylece hastalık ile ilgili bilgi birikimimiz tüm hızıyla artmaya başlamıştır. Bu gelişmeleri izleyen ve hastalığın anlaşılmasında önem taşıyan çalışmalardan bazıları; elektron mikroskobunun mümkün kıldığı iki araştırmanın; Kidd (1963)’in beyindeki karmaşık sarmal yumakları, Terry ve ark.(1964)’nın nevrit plakının kompleks yapısını ve amiloid liflerinin içeriğini keşifleridir. Terry, nevritik plakların çekirdek yapısını açıklayıp hastalığın tanımlanmasında ayırıcı bir tanı kriteri daha ekleyen ilk kişidir ve bu keşfinden 30 sene sonra moleküler biyolojideki gelişmelerle keşfi doğrulanmış, peptit ve aminoasidik yapıların ayrıntılı incelemesi gerçekleştirilebilmiştir (Hardy,2006).
1960-1984 Modern Dönem
Alzheimer araştırmalarının modern dönemi, senil demans vakalarının büyük bir çoğunluğunun aslında Alzheimer hastalığının patolojisine sahip olduğunun fark edilmesi ve hastalığın nadir bir nörolojik merak alanı olmaktan çıkıp, öncelikli bir araştırma alanına dönüşmesiyle gerçekleşmiştir. Bu görüşün yerleşmesinde Blessed, Tomlinson ve Roth’un bir dizi makalesinin önemli katkıları olmuştur (Hardy,2006). Burada belirtilen araştırmalardan edinilen bilgilere göre, bu tarih aralığında yapılan araştırmaların sayısı artmış, teknolojinin de gelişmesiyle daha spesifik, sağlam ve biyolojik olarak daha somut çalışmalar artış göstermiştir. Bu çalışmalarla paralel bir şekilde, 1974’te Alzheimer araştırmalarına en önemli fon desteği sağlayan kolu Ulusal Yaşlanma Enstitüsü (National Aging Institute) Amerika Birleşik Devletleri’nde kurulmuştur.
Gerek bilimsel dilde gerek olarak halk seviyesinde, genel anlamıyla demansı anlamak için Alzheimer Hastalığının biyolojik yapısını anlamanın gerekliliği kabul edilen görüştür (Khachaturian, 2006). Yapılan araştırmalar da biyolojik yapının giderek daha fazla keşfedilmesini sağlamıştır.
Modern dönemde hastalığın araştırmasına olan ilgi artış göstermiş, yalnızca 1975 senesinde yazılan makalelerden 42 tanesinde Alzheimer anahtar kelimesinin kullanılması ve sonraki senelerde de bu konudaki araştırmaların katlanarak artması bu duruma bir kanıt olarak gösterilebilir (Boller ve ark., 1998).
1976’da bir dizi hastada kolinerjik nöronların kortikal kabuğunda eksiklik araştırmacılar tarafından keşfedilmiş ve hastalığa sahip insanların bazal ön beyinlerinde nöronal hasar bulunduğu bilgisi bilim insanları tarafından ispatlanmıştır (Hardy,2006). Yine 1976’da Peter Davies, Alzheimer hastalarının beyinlerinde, kolin asetiltransferaz ve asetilkolinesterazda önemli derecede bir azalma olduğunu, enzim sentezleyicisinin birinci ve metabolizerinin ikinci asetilkolin olduğunu bulmuştur (Knopman, DeKosky, Cummings, Chui, Corey–Bloom, Relkin, & Stevens, 2001). Ardından gelen hayvan ve gönüllü insan deneylerinde bazal çekirdekten sinir iletimi kaybının, kolinerjik transferin hafıza oluşumundaki rolünün önemi ortaya koyulmuştur. Literatürdeki bu bilgi birikimi, kolinerjik transferansın kontrol edilmesinin hastalığın tedavisinde akılcı bir ilerleme kaydedilebileceği düşüncesini doğurmuş ve tedavi sürecinde medikal takviyenin kullanılmasını mümkün kılmıştır. Summers ve ark. (1986) tarafından yapılan ilk kolinerjik baskılama (asetilkonin enziminin baskılanması) çalışmasını birçok sayıda çalışma izlemiştir. Hala hastalığın tedavisinde bu yöntem kullanılmaya devam edilmektedir, ancak bunun az oranda etkili olduğunu ve hastalığın akışını radikal bir şekilde değiştiren bir tedavi olmadığının belirtilmesi gerekir (Hardy,2006).
1976'da alanında önemli bir bilim insanı olan nörolog Dr. Robert Katzman, Alzheimer’ın demansın en yaygın görülen türü olduğunu belirtmiştir. Konu ilgili yaptığı çalışmalarla Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün de desteğini alarak alanda birçok yeni araştırma başlatılmasına öncülük etmiş ve katkılarıyla araştırmalara hız kazandırmıştır. Günümüzde hala bu hastalığa katkısı azımsanamayacak olan bilim insanları arasında gösterilmektedir (A Tribute to Robert Katzman, 2008). 1979 senesine gelindiğinde ise hastalığın destek gruplarındaki üyelerinin de büyük katkısıyla Alzheimer Derneği (Alzheimer’s Assosiation) resmen kurulmuş ve Ulusal Yaşlanma Enstitüsü tarafından tanınmıştır (Godman, 2016).
1984- ; Moleküler Dönem
1984 yılına gelindiğinde Ulusal Yaşlanma Örgütü, Alzheimer Hastalık Merkezlerine fon sağlamak ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki araştırmalar için geniş bir ağ oluşturmuştur. Aynı sene içerisinde hastalığın ilk defa genlerle olan bağlantısı bilimsel olarak kanıtlanmış, 1993 yılında ise hasta risk faktörünü artırıcı proteinin 19. kromozomda olduğu bilgisi resmen ispatlanmıştır. Bilimsel ilerlemelerin bir sonucu olarak değerlendirebileceğimiz; 1993 yılında ilk defa Alzheimer Hastalığının hafıza ve kognitif semptomlarını hedef alan ilk ilaç piyasaya sürülmüş, bunun takip eden 10 sene içerisinde 4 ilaç daha onaylanmış ve kullanıma koyulmuştur (National Institute on Aging, 2017).
1995 yılına gelindiğinde Maurer, Augustine D. Ve Josef F. vakalarına ait dokümanları hastanelerin arşivinden büyük uğraşlarla çıkarmış ve tüm bulguları dönemin modern teknikleriyle analiz ettikten sonra aslında Josef F. vakasının da Alzheimer olduğunu, ancak hastalığın başka bir aşamasında bulunduğunu ve o dönemin teknikleriyle Dr. Alzheimer’ın bunu belirlemekte eksik kaldığını bilim dünyasına duyurarak geçmişte karanlıkta kalmış bir vakanın asıl teşhisini gün yüzüne çıkarmıştır (Hippius ve ark., 2003).
2003 senesinde Alzheimer Derneği ve Ulusal Yaşlanma Örgütü, geniş bir genetik materyal havuzu oluşturmak ve bu elde edilen materyalle önleme çalışmalarına hız kazandırmak adına Ulusal Alzheimer Genetik Çalışmasını başlatmıştır. 2010’da Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC)’nin 2007 raporuna göre dünya çağındaki ölüm nedenlerinin 6. sırasında Alzheimer Hastalığı gösterilmiştir. (National Institute on Aging, 2017).
Dr. Alois Alzheimer’ın zamanında insanların büyük bir bölümü 65 yaşına gelmeden hayatını kaybettiğinden, bu hastalık şimdi olduğu gibi büyük ve önemli bir problem olarak görülmemiştir. Ancak Alzheimer’ın semptomlarından olan agresiflik, ajitasyon, paranoya, depresyon, uyku problemleri günümüzde hastaların sağlığı için büyük tehdit unsuru oluşturmaktadır (Tonkonogy & Moak, 1988). Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan çalışmanın istatistiksel verilerine göre, Alzheimer Hastalığı olan bir kişinin yıllık bakım masrafları 32,924 dolar, hastalık için devletin ve vatandaşın cebinden çıkan toplam masraf 2017 verilerine göre yıllık 259 milyar dolardır (Alzheimers Assosiation, 2017). Bu verilen rakamlar ve kişilerin yaşadığı zorluklar, hastalığın günümüzdeki önem derecesini gözler önüne sermektedir. Günümüzde hastalık ile ilgili senede onlarca makale yazılmakta, seminerler düzenlenmekte, farkındalığı arttırmak için sayısız çalışma yapılmaktadır. Hastalıkla ilgili bilgi birikimi ilk keşfinden itibaren hatırı sayılır bir biçimde artmış da olsa, hala hakkında nedenini bilmediğimiz ve araştırılması gereken nörofizyolojik özellikleri bulunmaktadır.
Alzheimer Derneğinin özel araştırma raporuna göre, 2017 yılında hastalığa ayrılan masrafın 259 milyar dolardan, 2050 yılında 1.1 trilyon dolara çıkması beklenmektedir.
Hastalık için Dsm Tanı Ölçütlerinin Gelişimi
Genel olarak; Alzheimer hastalığı ilerleyicidir, bilişsel işlevlerde bozulma ile sonuçlanmaktadır. Bu hastalıkla bağlantılı klinik semptomlar, hafıza kaybı, dil bozuklukları, görsel uzamsal bozukluklar ve davranış bozuklukları olarak tanımlanmaktadır. Hastalığın çeşitli semptomları olmakla beraber, hafıza ile ilgili problem yaşama herkeste en yaygın görünen semptomdur (Alzheimer’s Assosiation, 2017). Alzheimer'in ilk vakasıyla ilgili raporunun yayınlanmasından 80 yıl sonra, hastalığın tanısı ilk defa DSM-III’e dahil edilmiştir.
1952’de DSM’de ve 1968’de DSM-II’de ‘Organik Beyin Sendromu’ olarak kodlanan bozukluk; DSM-III ve sonraki baskılarda değiştirilmiştir. Bu son kriterler hakkında kritik olan ve genellikle unutulan durum, demansın Alzheimer hastalığı patolojilerini taşıdığı ve tanı için kesinlik derecelendirmesi puanı verilmesi gerektiğidir (Lopez, Mcdade, Riverol & Becker, 2011).
DSM-III-R'de, DSM-III tanısı olan "Primer Dejeneratif Demans", "Alzheimer tipi Primer Dejeneratif Demans" olarak değiştirilmiştir (Tonkonogy & Moak, 1988).
Zaman içerisinde Alzheimer hastalığının klinik kriterleri daha spesifik hale geldiğinde, araştırmacılar bu çoklu araştırma tanı kriterlerinin geçerliliğini test etmeye başlamıştır. Alzheimer hastalığının klinik tanı hassasiyeti, daha detaylı klinik ölçütler kullanıldığında ve yürütülen çalışmalar hastanelerden ziyade sevk kliniklerinde gerçekleştirildiğinde daha yüksek olmaya eğilimli olduğu saptanmıştır. Bununla birlikte, Alzheimer hastalığının fenotipiyle ilgili artan bilgi birikimi ve 1990’lı yıllarda diğer demans türleri ile ilgili klinik ölçütlerin geliştirilmesi, Alzheimer hastalığının tanısının doğruluğunu arttıran etmenler olmuştur (Lopez ve ark., 2011).
DSM-V’te ise hastalığın adı ‘Alzheimer’a Bağlı Major Nörocognitif Bozukluk’ olarak değiştirilmiştir. Yine DSM-V’te 2025’te hastalığın Amerika Birleşik Devletleri’ndeki 65 yaş üstü yaygınlığı 7.1 milyon olarak öngörülmüştür (Cortes, b.t.).
Hastalığın Tedavisi ve Genetik Faktör
On yıllardır devam eden onlarca çalışmaya rağmen, Alzheimer hastalığının kalıtımına ilişkin cevaplanmayan birçok soru bulunmaktadır (Sherva & Kowall, 2016).
Hastalığın hala tam olarak aydınlatılmamış fizyolojisi nedeniyle, bugün tam olarak önleyici bir tedavisi bulunmamaktadır. Genel ortaya çıkış nedeninin nöron kaybı ve kolinerjik azalma, dolayısıyla amiloid plak ve nörofibriler yumaklar oluşumu olduğu bilinmektedir. Kolinerjik azalmaya karşın verilen kolinesteraz inhibitörleri ile hastanın hayat kalitesi yükseltilebilse dahi nöron kaybı tersine çevrilemez, dolayısıyla Alzheimer hastalığının standart bir tedavisi bulunmamaktadır. Tedaviler ancak hastalık sırasında gelişen psikiyatrik rahatsızlıklara, kognitif semptomlara, depresyona yönelik olabilmektedir. Uygulanmakta olan tedavi yöntemi her kliniğe göre farklılık göstermektedir. Günümüzde Alzheimer hastalığının önleme çalışmaları devam etmekte ve tıp alanında birçok ilacın bu hastalığı önleme dereceleri üzerine araştırmalar sürmektedir (Cankurtaran & Arıoğlu, 2002; Özkay, Öztürk, Can, 2011).
KAYNAKÇA
A Tribute to Robert Katzman, (2008). Retrieved from:
https://www.alzforum.org/news/research-news/tribute-robert-katzman
Albert, M. L., & Mildworf, B. (1989). The concept of dementia. Journal of
Neurolinguistics, 4(3), 301-308.
Alzheimer’s Association.(2017). Alzheimer’s Disease Facts and Figures. Alzheimers Dement 2017;13:325-373. Retrieved from:
https://www.alz.org/documents_custom/2017-facts-and-figures.pdf
Anderson, J.(2014). Alzheimer’s Around the World, 24 Aralık, 2017, Retrieved from:https://www.aplaceformom.com/blog/dementia-across-space-and- time/
Berchtold, N. C., & Cotman, C. W. (1998). Evolution in the conceptualization of dementia and Alzheimer’s disease: Greco-Roman period to the 1960s. Neurobiology of aging, 19(3), 173-189.
Boller, F., Forbes M. (1998). History of dementia and dementia in history: An overview. Journal of Neurological Science. 158(2):125-33, PubMed Database.
Bowen, D. M., Smith, C. B., White, P. A. M. E. L. A., & Davison, A. N. (1976).
Neurotransmitter-related enzymes and indices of hypoxia in senile dementia and other abiotrophies. Brain: a journal of neurology, 99(3), 459-496.
Cankurtaran, M., & Arıoğul, S. (2002). Alzheimer hastalığı ve demans tedavisinde
yenilikler. Türkiye Tıp Dergisi, 9(3), 128-36.
Eker, E. (2005). Alzheimer hastalığı ve diğer demanslar. Turkiye Klinikleri Journal of Internal Medical Sciences, 1(29), 3-16.
Godman, H. (2016). A Brief History of Alzheimer’s Disease. Retrieved from:
https://www.healthline.com/health/alzheimers-history
Gustafson, L., Brun, A., Englund, E., Hagnell, O., Nilsson, K., Stensmyr, M., ... & Abrahamson, M. (1998). A 50-year perspective of a family with chromosome-14-linked Alzheimer’s disease. Human genetics, 102(3), 253- 257.
Hardy, J. (2006). A hundred years of Alzheimer's disease research. Neuron, 52(1), 3-13.
Hippius, H., & Neundörfer, G. (2003). The discovery of Alzheimer's disease. Dialogues in clinical neuroscience, 5(1), 101.
Kensinger, E. A., & Corkin, S. (2002). Alzheimer disease. Encyclopedia of cognitive science, 83-89.
Khachaturian, Z. S. (2006). Diagnosis of Alzheimer's disease: two-decades of progress. Journal of Alzheimer's disease, 9(3 Supplement), 409-415.
Knopman, D. S., DeKosky, S. T., Cummings, J. L., Chui, H., Corey–Bloom, J., Relkin, N., ... & Stevens, J. C. (2001). Practice parameter: Diagnosis of dementia (an evidence-based review) Report of the Quality Standards Subcommittee of the American Academy of Neurology. Neurology, 56(9), 1143-1153.
Kurt, S. G., Tokçaer, A. B., & İrkeç, C. (2003). Alzheimer Hastalığı'nda Genetik Dışı Etyolojik Faktörler. Turkiye Klinikleri Journal of Neurology, 1(1), 38-43.
Lopez, O. L., McDade, E., Riverol, M., & Becker, J. T. (2011). Evolution of the diagnostic criteria for degenerative and cognitive disorders. Current opinion in neurology, 24(6),532.
Major Neurocognitive Disorder due to Alzheimer’s disease, Cortes, A. M., (b.t.)
Miyoshi, K. (2009). What is ‘early onset dementia’?. Psychogeriatrics, 9(2), 67-72.
National Institute on Aging (Ulusal Yaşlanma Örgütü). (b.t.). 7 Ocak, 2018,
Özkay, Ü. D., Öztürk, Y., & Can, Ö. D. (2011). Yaşlanan Dünyanın Hastalığı: Alzheimer Hastalığı. SDÜ Tıp Fakültesi Dergisi, 18(1).
Selekler, K. (2010). Alois Alzheimer and Alzheimer’s Disease. Turkish Journal of Geriatrics-Türk Geriatri Dergisi, 13, 9-14.
Sherva, R., & Kowall, N. W. (2016). Genetics of Alzheimer disease. UpToDate, Waltham, MA.
Terry, R. D. (1974). The Fine Structure of Neurofibrillary Tangles in Alzheimer Disease. Brain Structure & Aging, 203.
Tonkonogy, J., & Moak, G. S. (1988). Alois Alzheimer on presenile dementia. Topics in geriatrics, 1(4), 199-206.
AlzheimerAlzheimer’s Disease Fact and Figures
Gamze Akboğa- Anoreksiya Nervozanın Tarihsel Gelişimi Üzerine Bir Derleme (2018)
GİRİŞ
Yeme bozuklukları zaman içinde artış göstermekte olan bir hastalıktır. Anoreksiya ise geçmişten günümüze kadar hızla etkisini göstermekte olan bir yeme bozukluğudur. Bemporad(1996), anoreksi kelimesinin Yunan kökenli olduğunu ve ‘iştahın olumsuzlanması’ ya da ‘iştahtan kaçınma’ anlamlarına geldiğini belirtmiştir. Davison ve Neale’e ( çev, 2004) göre, “Anoreksiya, iştah kaybını; nervoza ise duygusal nedenleri işaret etmektedir.”(s.214). Anoreksiya nervoza terimi ise ilk olarak 1873’de Lasegue ve Gull tarafından literatüre eklenmiştir ( akt. Fishman, 2004).
Anoreksiya yaklaşık olarak 5.yy’dan günümüze kadar olan gelişim süreci farklılaşma göstermekle birlikte genel olarak yeme tutumuna dini inanışlar geçmiş dönemlerde etki gösterirken, günümüz ve günümüze yakın dönemlerde ise yeme tutumuna kültür ve sosyal çevre etki göstermektedir (Davison ve Neale, çev.,2004).
Eski Zamanlarda Anoreksiyanın Temelleri
Anoreksiya nervozanın literatüre bir kavram olarak geçmesinin 1873’e dayandığı belirtilmişti. Bu nedenle 1870’lerden öncesinde ‘Anoreksiya’ kavramı yerine ‘Uzun süreli açlık’, ‘Oruç-Diyet’ kavramları yer alacaktır. Eski Yunan kültüründe, kendini aç bırakma nedenleri belirsizlik gösterse de Klasik Yunan'da uzun süreli aç olma hali kişinin kendisini bir şekilde et yemekten uzak tutması şeklinde açıklanmaktadır (Bemporad, 1996). 5.yy Hristiyan dünyasında ise azizlerin kadınlara kendini aç bırakma yönündeki söylemleri belki de ilk defa bir kadının kendini bilinçli bir şekilde aç bırakarak ölmesi, muhtemel bir bulgu olarak değerlendirilmektedir (Bemporad, 1996; Fishman, 2004). Doğu ülkelerine bakıldığında uzun süreli açlık hali Klasik Yunan’dan farklı nedenlerle açıklanabilir. Özellikle Hindu geleneklerinde ruhun şeytandan arınması ve kötü olan dünyadan uzaklaşmak amaçlı yapılmış olan uzun sureli oruçlar genellikle ölümle sonuçlanmıştır ( Bemporad, 1996).
Kutsal Anoreksiya
Kutsal anoreksiya olarak da adlandırılan ‘ Holy Anoreksiya’ Rudolf Bell tarafından 1985 yılında oluşturulmuş bir kavramdır ( akt. Fishman, 2004). Kutsal anoreksiyanın, anoreksiya nervozanın Ortaçağdaki farklı bir formu olduğu söylenebilir. Ancak kutsal anoreksiyanın anoreksiya nervoza kavramıyla eş olup olup olmadığı araştırmacılar tarafından tartışılmaktadır ( Moncrieff-Boyd, 2015). Anoreksiya nervoza, kişinin beden imajı algısının olumsuzlanması ile ilgilenirken, kutsal anoreksiya ise daha çok kişinin kendini isteyerek aç bırakması ve bunu inanışlar, kutsal görevler odağında kendini aç bırakma hali olarak değerlendirilebilir ( Dell’Osso ve diğer., 2016). Ortaçağ Avrupasında kadınların özellikle azizelerin istekli olarak oruç tutma ile kendini aç bırakmanın uzun sürmesi ölümlerle sonuçlanması şeklinde açıklanabilir (Fishman, 2004). Bu olgunun ünlü örneği, St. Catherina’dır. Catherina, 14.yy Batı Avrupasında yaşamış olup 20’li yaşlarda Katolik inançlar çerçevesinde hayatını sürdürerek azizlik mertebesine ulaşan bir kadındır (Bemporad, 1996). Kardeşinin küçükken ölmesi ile az yemek yemesi, ailesinin eş bulma isteği, Tanrıya hizmet etme isteği ile 32 yaşında gerçek olan dünyadan uzaklaşarak koyu sofuluğu hayatının merkezine almış ve azize olma isteğiyle bağlantı olarak neredeyse hiçbir şey yememeye, çok az uyuma ve fazla enerji harcama isteği ile bedenine işkence ederek Tanrıya ulaşmak istemiştir (Bemporad, 1996). Catherina örneği, kutsal anoreksiyayı anlamlandırmak ve günümüzdeki etkisinden farklı olarak anoreksiyaya neden olan farklı bağlamları karşılaştırmak için yaygın kullanılan bir olgu örneğidir.
Rönesans dönemine kadar kutsal anoreksiya kavramı ve dini boyutlandırılma varlığını sürdürürken Rönesans döneminde ise kişinin kendini aç bırakması bir nevi oruç tutması haline dini inançların etkisi azalmıştır ( Dell’Osso ve diğer., 2016). Bu durum, Rönesans döneminde dinin etkisinin azalması, endüstriyel gelişmelerin artması ve güzellik ve sanat anlayışına olan ilginin artması ile açıklanabilir (Bemporad, 1996; Fishman, 2004). Bu faktörlerin zaman içerisinde yayılıp artması anoreksiyanın nedensel çerçevesini oluşturmaya başladığını göstermektedir. 19.yy sonlarına kadar, Catherina örneği gibi birçok vaka olgusu bulunmaktadır. Morgan (1977), kendini aç bırakma ile ilgili vaka örnekleri sunmuştur. İlk vaka olan Jane Balan, 16.yy’da yaşamış olup ortalama olarak 3 yıl boyunca istemli olarak besinsiz kalmış ve Fransa’da Pedro Mexio tarafından belirtilen bir davayla ünlenmiştir (akt.Hepworth, 1999). İkinci vaka örneği ise Ann More, 19.yy’da yaşamış ve hem Katolik inancının etkisi, ruhu şeytandan arındırma, hem de atfedilmeye başlanan kadın beden imajının etkisiyle 6 yıl yiyecek tüketmeden hayatta kalmaya çalışmıştır (akt. Hepworth, 1999).
Kişilerin kendini bilinçli olarak aç bırakma istekleri çok eski zamanlardan zamanla farklılaşma eğilimi göstermiş olup anoreksik temelli vaka örneklerinin çoğalması klinisyenlerin ve araştırmacıların bu konuya olan ilgisini arttırmıştır.
Tıbbi Gelişmeler
Temel olarak anoreksiya konusunda yaptığı çalışmalarla bilinen Richard Morton 1689’da vakalarını incelediği çalışmalarını topladığı “Phthisiologia or a Treatise of Consumptions” adlı yazısında Morton(1689), ‘Phthisi’ terimini anoreksiyanın tıbbi tedavisi ile ilişkilendirmiş ve yazısında 18 yaşındaki hastasının ilaç dahil hiçbir şey tüketmek istememesi sonucunda ölüme gitmesini anlatmış, bu hastasıyla literatüre geçmiş ve ‘farmakoterapi’ ilk defa bu yazıda Morton tarafından kullanılmıştır ( akt.Dell’Osso ve diğer., 2016; Garner ve Garfinkel, 1997). Morton’un bu çalışması değerlendirilirse açlık halinin psikolojik nedenlere atfetmesi ve sinirsel bağlantıların incelenmiş olması tıbbi gelişmelerin de başladığını gösterdiği söylenebilir.
Gull, 1873 yılında ‘anoreksiya nervoza’ kavramını bir bildiri ile tanımlayarak literatüre kazandırmıştır ( akt. Moncrieff-Boyd, 2005; Garner ve Garfinkel, 1997). Bu kavramı oluştururken kendi incelediği vakalardan yola çıkmıştır. Gull, hastalarının özellikle ergenlik dönemindeki kadınların yemekten kaçınma halini iştahsızlık ‘anoreksiya’ kavramı ile nitelendirirken, yemek yemekten, bir şey tüketmekten korkmadan çok belli bir olumsuz tutum geliştirmeyi psikolojik nedenlere atfederek ‘nervoza’ kavramı ile nitelendirmiştir (akt. Moncrieff-Boyd, 2005). Gull ayrıca anoreksiya nervozanın fizyolojik çıktılarıyla ve tibbi sonuçları ile ilgilenmiş hastalığın endokrin ve metabolik işlevsel bozulmaları da beraberinde getirdiğini dile getiren çalışmalar yürütmüştür ( akt. Fishman, 2004). Kavramın 1873 yılında oluşturulması artık uzun süreli aç kalma halini kavramsallaştırarak tıbbi açıdan nedenselliğinin ve tedavi yöntemlerinin araştırılması için bir kapı görevi gördüğü söylenebilir.
Dr.Ernest-Charles Lasègue (1873) Gull’den bağımsız olarak uzun süreli açlık halini iştahsızlık ‘anoreksik’, açlık halinin histeri belirtilerini yani psikolojik boyutunu ele alarak ‘histerik’ kavramlarını birleştirerek ‘histerik anoreksi’ kavramını literatüre eklemiş ve tüm bunların metabolik işlevsellikte bozulma ile ilişkili olduğunu belirtmiştir (akt. Habermass, 2005.) . Gull, Lasègue’den farklı olarak kadınların imaj algısı ve fizyolojik çıktılarını ve metabolik işlevsellikteki bozulmaya odaklanırken, Lasègue ise ailesel faktörlerin etkisini yadsımadan bu durumun patolojik bir durum olduğuna daha çok dikkat çekmektedir (akt. Hemworth, 1999; Fishman, 2004). Hemworth’ a (1999) göre, Lasègue ve Gull’un birbirinden ayrı olan neredeyse birbirlerinin aynı tanımlarda bulunmaları bilimsel açıdan kavramın tutarlılığını desteklemektedir. İki bilim insanın açıklamalarına bakıldığında anoreksiyanın sadece bir iştahsızlık hali olmadığını, çeşitli etkenler nedeniyle kişide oluşan psikolojik ve buna bağlı olarak fizyolojik tepkilerin olduğu görülmektedir. Birbirlerini destekleyici düşünceleri yoğunlukta olmakla birlikte ancak yukarıda değinildiği gibi odak noktaları farklılaşabilmektedir.
Bu açıklamalarla aslında anoreksiyanın biyopsikososyal bir hastalık olduğu söylenebilir (Davison ve Neale, çev.,2004).
I. Dünya Savaşından sonra ise anoreksiyanın bedensel ve metabolik reaksiyonları etkilemesi araştırılmaya başlanılmış, tıbbi tedavi yöntemleri oluşturulmaya çalışılmıştır (Dell’Osso ve diğer., 2016). 1936 yılında Ryle, hastaların tıbbi takibi için doktor ve hemşirelerden bir grup oluşturmuş, hastaların beslenme düzeni ve fizyolojik değerlerini kontrol altında tutulmak istemiştir ve Ryle’a (1936) göre hastaların bedensel değerleri büyük oranda korunmuştur (akt.Garner ve Garfinkel, 1997; Fairburn, Shafran ve Cooper, 1999). Dally ve Sargant (1966), hastalara klomorpazin (antipsikotik ilaç) ve insülin takviyesiyle 48 anoreksik kadın hastanın yeme alışkanlığı kazandırma amaçlı bir çalışma yürütmüş ve çalışmalarında genel olarak hormonal tedavinin olumlu sonuç verdiği hastaların %75’inde menstruasyon döngüsünde iyileşme sağlandığını belirtmişlerdir. Lucas ve ark. (1991), 1935-1985 yılları arasında anoreksiya belirtileri gösteren hastaları takip ederek yıllar içinde görülme oranlarına bakmışlardır. Genel olarak, günümüze doğru artış gösteren bir grafik ortaya koyarak 15-19 yaş arasında kadınlarda yüksek görülme sıklığına sahip olduğunu gösteren boylamsal bir çalışma yürütmüşlerdir (Lucas ve ark., 1991). Tıbbi çalışmalar, anoreksiyanın nedensel çerçevesinin oluşturulmasında ve tedavi yöntemlerin araştırılmasında önemli bir yer edinmiştir.
Psikanalitik Görüş
Freudyen kuramın temel fikirleri anoreksiya nervozanın nedenleri açıklamada 1930’lardan sonra çeşitlenmiştir. Bu konuda çeşitli analitik açıklamalar bulunmaktadır. Genele bakıldığında Freud, anoreksik davranışın oral yönü, penis kıskaçlığı ve cinsellikle ilgili fikirleri temelinde, içsel çatışmaların sembolik olarak dışa vurumu üzerinde düşünülmüş ve örneklendirilmiştir (akt. Akyüz, 1999). Waller ve Kaufman(1940), oral fiksasyon sonucunda anoreksik davranışın ortaya çıktığını, ergenlik dönemindeki kişilerde narsistik davranışların aç kalma halini tetiklediğini ve suçluluk duygularının oluşmaya başladığını değerlendirmiştir (akt. Bemporad, 1996; Garner ve Garfinkel, 1997). Bemporad’a (1996) göre yemek yendiğinde oluşan suçluluk duygusundan olmadığını aslında kişinin ego gücünü koruyamadığından yani olgun savunma mekanizmasının oluşamadığından aç kalarak bedenin kontrol etme güdüsünün yönetmektedir. Araştırmacılar, sembolik dışavurum fikrinden uzaklaşarak giderek artan sosyal çevre ve aile faktörünün önemine değinmeye başlamış, ebeveyn tutumları ve penis kıskançlığından doğan ödipal çatışmanın anoreksik davranışa neden olduğunu, annenin aşırı korumacı ve bağımlı durumunu psikodinamik açıdan değerlendiren çalışmalar yapılmıştır (Akyüz, 1999; Corco ve Jeammet, 2001).
İlk defa 1962 yılında Hilde Bruch, beden imajının bozulmasından bahsetmiş olup temel özelliklerine ve yapısal temeline değinmiştir ( akt.Bemporad, 1996; Garner ve Garfinkel, 1997 ). Bruch, sosyal çevrenin psikolojik etkilerinin artmasıyla kişinin ego gücünün dolayısıyla benlik duygusunun zayıflayıp ergenlik döneminde oluşabilecek aile çatışmalarının da anoreksik davranışın oluşma ihtimalini arttıracağından söz eder, kişi sosyal ve aile ilişkilerinde psikolojik baskıları kontrol edemediğinde vücudunu kontrol altına almak isteyeceğini belirtmiştir (akt.Bemporad, 1996, Davison ve Neale, çev., 2004). Genele bakıldığında psikoanalitik-psikodinamik görüşler oral fiksasyon, penis kıskançlığı, anne-baba ile olan çatışma durumunun kontrol edilememesi, psikososyal faktörler ve kişinin ego kontrolünü sağlayamaması gibi açıklamalarla anoreksiyayı temellendirmişlerdir (Bemporad, 1996). Bir tedavi yöntemi olarak psikanalitik-psikodinamik terapiler ise hastaya duyguları hakkında içgörü kazandırmak, başa etme yollarını benimseterek olgun bir ego gücü kazandırmada önemli rol oynamaktadır (Garner ve Garfinkel, 1997).
Bilişsel Davranışçı Yaklaşım Açısından Anoreksiya Nervoza
Bruch (1962), ‘beden imajı algısının bozulması’ tanımıyla aslında başlattığı çalışmalarda düşünme ve algılama süreçlerinin etkisini incelemiş ardından Garner (1982), bilişsel davranışçı terapide motivasyon, düşünme ve kendini yansıtma becerileri ile ilgilenmiştir( akt. Fairburn, Shafran ve Cooper, 1999). Anoreksiya hastalarında oluşan özellikle beden algısına, yemek yemeye yönelik bilişsel çarpıtmaların fazla olduğunu belirten Davison ve Neale ( çev, 2004), bu durumun çocukluktaki aile bağları, akran ilişkilerinin de bu bilişsel şemalara neden olduğunu belirtmektedir. Kişilerin kilo almaya karşı geliştirdikleri inanışlar, korkular ve beraberinde getirdikleri anksiyete temelli depresyon, panik ve depresyon gibi işlevselliği olumsuz etkileyecek hastalıklar da kişinin bilişsel çarpıtmalarında artışa sebep olabilmektedir ( Davison ve Neale, çev., 2004). Fairburn ve ark.(1999), yarı yapılandırılmış bir bilişsel davranışçı terapi yöntemi taslağı düzenlemiştir. Bu taslakta hastanın yeme düzenini ve kendini kontrol edebilmesini odağında şimdiye ve geleceğe yönelik düşüncelere odaklanan bir tedavi yöntemi önerilmiştir ( Fairburn, Shafran, ve Cooper, 1999).
Kişilerin belirgin oranda kilo kaybetmek istemesine hem neden olarak hem de sonuç olarak depresif belirtiler, suçluluk duyguları eşlik edebilmektedir ( Davison ve Neale, çev., 2004). 1985-2005 yılları arasında Fichter ve ark.(2017), 1693 yeme bozukluğu olan hasta ile başlayan zaman içerisinde 1139 hasta (184 anoreksiya tanılı hasta) ile devam eden boylamsal bir çalışma ile anoreksiyanın uzun dönemli sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın başında hastalarda depresif belirtilerin, anksiyete, fobik anksiyete, obsesif semptomların değerlendirilmesinde güçlü korelasyonlar bulunurken bilişsel terapiler ve çeşitli tıbbi tedaviler ile geçen yaklaşık 25 yıl sonunda eşlik eden anksiyete, depresif gibi belirtilerin düşüş gösterdiği bulunmuştur.
İnternetin yaşama dahil olmasıyla birlikte gelişmeler daha hızlı olarak etki etmeye, kişilerde özellikle sosyal medya kullanımıyla bilişsel şemalarını değiştirmeye farklı inanç sistemleri oluşturmaya başladılar. Yakın tarihli 118 kadın katılımcının yer aldığı, Lewallen ve Behm-Morawitz (2016) yürüttüğü çalışmada, sosyal medya araçları ile ideal kadın bedeni imajına yönelik onaylama, içselleştirme ile bilişsel mekanizmaların davranışa yani diyet, egzersiz yapmaya etki ettiğini bulmuştur.
Anoreksiya Nervozanın DSM’deki Tarihsel Gelişimi
Anoreksiya tanısı, 1952 yılından günümüze doğru tanı kriterleri ve başlıkları ile değişim göstermiştir. İlk yayımlanan DSM(1952)’de ‘Psikofizyolojik Otonom Bozuklukları’ başlığı altında örneklendirilmiştir. Bu başlıkta psikosomatik hastalıkların tanımlanması yapılırken somatik reaksiyon gösteren hastalıklar kategorize edilmiştir. DSM’de belirtilene göre psikofizyolojik bozukluklarla ilişkili spesifik sempomatik belirtileri olan anksiyete, anoreksiya, kilo kaybı, gibi psikosomatik tepkilere neden olabilmektedir. Anoreksiya yayımlanan ilk DSM el kitabında sadece bir örnek olarak sunulmuş, tanı kriterleri belirtilememiştir. DSM-II(1968)’de anoreksiya nervoza tanımlı bir kavram yer almamış “Metabolizma, Büyüme ve Beslenme İle İlişkili Bozukluklar” başlığı yer almıştır.
DSM-III (1980)’ de “ Çocukluk ve Ergenlik Döneminde Ortaya Çıkan Bozukluklar” başlığının altında ‘Yeme Bozuklukları’ alt başlığı oluşturulmuş ve ‘Anoreksiya Nervoza’ bu başlık altında yer almıştır. Bu bölümde anoreksiyanın iştahsızlık olarak adlandırılmasının yanlış olduğu notu kaydedilirken temel özelliklerin kilo alma korkusu, beden imajından rahatsızlık, belirgin ve fazla kilo kaybı gibi özelliklerin genelde kadınlarda olduğu belirtilmiştir. Bunlarla birlikte ergenlikte döneminde gelişimin yavaşlaması, cinsel isteksizlik ve tekrarlayan davranışlarında beraberinde gelebileceği belirtilmiştir. Görüldüğü gibi DSM-III ile birlikte anoreksiya nervozaya ilişkin ilk belirgin özellikler, tanı ölçütleri belirtilmiş istatistiksel olarak 12-18 yaş aralığının ve kadınların yüksek risk grubu olduğu belirtilmiştir. DSM-III-R(1987)’de anoreksiya nervoza başlığı DSM-III’ deki şekliyle kalmıştır. DSM-IV(1994)’de yeme bozuklukları bağımsız bir başlık olarak ilk defa DSM-IV’ de alınmış, normal kilo miktarının %85’nin kaybı ölçütüne değinilmiştir ayrıca beden kitle indeksi (BMI) ölçütü de getirilerek %17.5 BMI altı olması kriteri dahil edilmiştir. DSM-IV’de anoreksiyanın oldukça kuvvetli beden imajına yönelik algıda bozulma olduğundan bahsedilerek ilişkili hastalıkların uykusuzluk, depresif ruh hali, kompulsif davranışların eşlik edebilecek rahatsızlıkların da olduğu belirtilmiştir. Ek olarak DSM-IV’ e amenore yani FSH ve LH cinsiyet hormonlarının salgılanmasının dolayısıyla östrojen hormonun da az salgılanması sonucunda ‘Ardışık üç menstruasyon döneminin olmaması’ kriteri eklenmiş ve anoreksiyanın fizyolojik bir bozukluğunun sonucu olduğu belirtilmiştir. DSM-IV’ de kısıtlayıcı ve tıkanırcasına yiyen tipler olarak iki alt kategori belirtilmiştir. DSM-IV-TR’de anoreksiya nervoza başlığı incelendiğinde DSM-IV kriterlerinde bir değişiklik yapılmamıştır.
DSM-V(2013)’de anomere kriteri tamamen DSM-V’den kaldırılmıştır. Bunun nedeni olarak da bu tanı kriterinin güvenirliği azalttığı belirtilmiştir. DSM-IV-R’ de bulunan “Beklenen kilo ağırlığının %85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan kilo kaybı” ifadesi değiştirilmiş %85 oranı kaldırılarak “Belirgin bir şekilde beklenen kilo ağırlığının altında ifadesi” getirilmiştir. Genel olarak bakıldığında DSM-V düzenlemelerinde anoreksiya nervoza tanımları daha açık ve anlaşılır hale getirilmek ve kriterlerin güvenirliği arttırılmak istenmiştir.
ICD-10 Anoreksiya Nervoza Tanımlaması:
Genel semptom ve belirtiler DSM-IV kriterleri ile eş değerdir. ICD-10’da anoreksiya nervoza ‘Fizyolojik bozukluklar ve fiziksel faktörlerle ilişkili davranışsal sendromlar’ başlığı altında yer almıştır. ICD-10 (2016)’da “Genellikle, sekonder endokrin ve metabolik değişiklikler ve bedensel işlev bozuklukları ile değişen şiddette yetersiz beslenme vardır.” kriteri de belirtilmiştir.
TARTIŞMA
Anoreksiya nervoza, görüldüğü gibi özellikle zamanın sosyal yapısından, baskın gruplardan etkilenmektedir. Geçmişten günümüze yapılan çalışmalar da gösteriyor ki toplum yapısının, inanışların değişmesi kişilerin beden kontrolüne atfettiği değerleri de değiştirmektedir. Endüstri devriminden sonra teknolojik gelişmelerin artması iletişimi ve etkileşimi arttırmıştır. Yoğunlukta ergenlik dönemindeki kadınları etki altına alan standart güzellik kalıpları, medya aracılığıyla etkisini giderek arttırmakta bu baskıyı kontrol edemeyen kişiler kontrolü bedenlerine yönlendirmektedir. Dolaylı veya doğrudan olumsuz beden imajı algısı giderek artmakta, kişiler ayna karşısına sıklıkla vakit geçirmekle birlikte ölüme varan sonuçlar doğurabilmektedir. Ayrıca, bedensel işlevlerin bozulması, metabolik ve hormonal etkilerin de artması hastalığın fizyolojik çıktılarını gözler önüne sermektedir.
Ancak çalışmalar hastalığın temelinde tek bir faktör açıklayamamakta, genel olarak kontrol davranışının zayıf olduğundan, çocukluk döneminde çatışmalarından bahsedilmekte ve sosyolojik açıdan değerlendirmektedirler. Bu alanda yapılan çalışmaların, hastalığın tarihsel gelişimini incelemesi çalışmalara önemli bir altyapı oluşturacaktır.
KAYNAKÇA
Akyüz, G.(1999). Yeme Bozukluklarının psikanalitik açıklamaları, Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları, 155-160. İzmir, Ege Üniversitesi Basımevi
American Psychiatric Association (1952), Diagnostic And Statistical Manual Mental Disorders. Washington: American Psychiatric Association Mental Hospital Service. 13 Aralık 2017, http://www.turkpsikiyatri.org/arsiv/dsm-1952.pdf
American Psychiatric Association (1968). Diagnostic And Statistical Manual Mental Disorders (İkinci Baskı). Washington. 13 Aralık 2017, http://behaviorismandmentalhealth.com/wp-content/uploads/2015/08/DSM- II.pdf
American Psychiatric Association (1980). Diagnostic And Statistical Manual Mental Disorders (Üçüncü Baskı). Washington. 14 Aralık 2017, http://displus.sk/DSM/subory/dsm3.pdf
American Psychiatric Association (1994). Diagnostic And Statistical Manual Mental Disorders (Dördüncü Baskı). Washington.
Amerikan Psikiyatri Birliği (2013). DSM-V Tanı Ölçütleri El Kitabı (Beşinci Baskı). (E.Köroğlu, Çev.) Ankara: Hekimler Yayın Birliği. (Orijinal Çalışma Basım Tarihi 2013.)
Bell, R. Holy Anorexia. Chicago: University of Chicago Press; 1985. 11 Aralık 2017,https://www.cambridge.org/core/journals/psychological- medicine/article/holy-anorexia-by-bell-r-m-pp-248-illustrated-1895- university-of-chicago-press-london- 1985/D25C3EFD884E66CE0278A6B8332B9D9C https://doi.org/10.1017/S0033291700012204
Bemporad, J. (1995). Self-starvation through the ages: Reflections on the pre- history of anorexia nervosa, International Journal of Eating Disorder,19(3),217- 237. 10 Aralık 2017, http://onlinelibrary.wiley.com doi: 10.1002/(SICI)1098- 108X(199604)19:3<217::AID-EAT1>3.0.CO;2-P
Bulut, N., Küpeli, N., Bulut, G. ve Topçuoğlu, V. (2017). Anoreksiya Nervoza’da Psikososyal Tedaviler. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar 9(3), 329-345. 12 Aralık 2017, http://www.psikguncel.org/archives/vol9/no3/cap_09_03_06.pdf
Corcos, M. ve Jeammet, P.(2001). Eating disorders: psychodynamic approach and practice, Biomedicine and Pharmacotherapy, 55(8), 479-488. 12 Aralık 2017, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0753332201000890, https://doi.org/10.1016/S0753-3322(01)00089-0
Dally, P. ve Sargant,W.(1966). Treatment and Outcome of Anorexia Nervosa,British Medical Journal,2, 793-795. 18 Aralık 2017, https://www.ncbi.nlm.nih.gov/pmc/articles/PMC1944012/pdf/brmedj02361- 0033.pdf
Davison, G. ve Neale, J. (2004). Yeme Bozuklukları. Anormal Psikolojisi(Yedinci Baskı) içinde (213-232). ( İ. Dağ,Çev). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları (Orijinal Çalışma Basım Tarihi 1997).
Dell’Osso, L., Abelli, M., Carpita, B., Pini, S., Castellini, G., Carmassi, C. ve diğer (2016).Historical evolution of the concept of anorexia nervosa and relationships with orthorexia nervosa, autism, and obsessive-compulsive spectrum, Neuropsychiatric Disease and Treatment,12,1651-1660. 11 Aralık 2017,https://www.dovepress.com/historical-evolution-of-the-concept-of- anorexia-nervosa-and-relationsh-peer-reviewed-fulltext-article-NDT , https://doi.org/10.2147/NDT.S108912
Fairburn, C., Shafran, R. ve Cooper, Z. (1999). A cognitive behavioural theory of anorexia nervosa, Behaviour Research and Therapy, 37(1), 1-13. 18 Aralık 2017, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0005796798001028#B IB40, https://doi.org/10.1016/S0005-7967(98)00102-8
Fishman, C. (2005). The Nature of Eating Disorders. Enduring Change In Eating Disorders: Interventions with Long-Term Results içinde (1-13). Newyork: Bruner-Routledge
Garner, M. ve Garfinkel, D. (1997). Anorexia Nervosa: Historical Perspective on Treatment. Handbook of Treatment For Eating Disorders (2. baskı) içinde (3-11). Newyork: The Guilford Press
Hepworth, J. (1999). Early Ideas About Self-Starvation and Anorexia Nervosa. The Social Construction of Anorexia Nervosa içinde (23-26). London: Sage Publications.
Lewallen, J. ve Behm-Morawitz. (2016). Pinterest or Thinterest?: Social Comparison and Body Image on Social Media. Social Media+ Society 2(1). 13 Aralık 2017, http://journals.sagepub.com/doi/full/10.1177/2056305116640559 https://doi.org/10.1177/2056305116640559
Lucas, A., Beard, M., O’Fallon, M., ve Kurland, L. (1991).50-Year Trends in the Incidence of Anorexia Nervosa in Rochester, Minn.: A Population-Based Study. Am J Psychiatry 148(7),917-922. 13 Aralık 2017, http://citeseerx.ist.psu.edu/viewdoc/download? doi=10.1.1.464.4401&rep=rep1&type= pdf
Moncrieff-Boyd, J. (2016). Anorexia Nervosa (Apepsia Hysterica, Anorexia Hysterica), Sir William Gull, 1873, Advances in Eating Disorders,4(1), 112- 117.12 Aralık 2017 http://www.tandfonline.com/doi/abs/10.1080/21662630.2015.1079694, doi:10.1080/21662630.2015.1079694
World Health Organization (2016). International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems 10th Revision (ICD-10)-WHO Version for ;2016 içinde (Bölüm 5). Switzerland: WHO Press. 17 Aralık 2017, http://apps.who.int/classifications/icd10/browse/2016/en#F50.8
Ecem Beydaş- Geçmişten Günümüze Anoreksiya Nervoza (Ocak, 2022)
Anoreksiya nervoza (AN) psikolojik bir rahatsızlıktır ve bu tanıyı alan kişilerin düşük sınırdaki ideal kilolarını koruyamama korkusu vardır (Attia, 2010). Buna bağlı olarak AN’lı kişi kilo almaktan ve zayıf olamamaktan endişe duyar. Ayrıca vücudunun şekli ya da kilosu ile ilgili de kaygıları bulunmaktadır. AN’nın bir rahatsızlık olarak kabul edilmesi ve günümüz tanı kriterleri üzerinden değerlendirilmesi tarih boyunca şekillenmiştir.
İlk olarak antik Yunan ve erken Roma belgelerinde kadınların kendilerini aç bırakmaları veya yoğun zayıflık arzusu içinde olmaları gibi vakalardan bahsedilmediği görülmektedir (Bemporad, 1996). Tarihsel süreçte Orta Çağ dönemine geldiğimizde ise
Hıristiyanlığın da yayılmasıyla 13.yy’dan itibaren günümüzde “kutsal anoreksiya” olarak bilinen ve genellikle erken ölüme yol açan, kişinin arınma amaçlı oruç tuttuğu vakalar gözlemlenmiştir (Bell, 1985). Kadın rahibeler arasında yaygın olan bu arınma amaçlı oruç tutma günümüzdeki AN’dan farklı olarak dini amaçlıdır. AN’nın ilk tıbbi sayılabilecek tanımı ise 1689 yılında Richard Morton tarafından yapılmıştır (Beumont ve Touyz, 2003). Morton tüberküloz hastalığı üzerine yazdığı monografta şuan AN olarak bilinen “sinir tüketimi” kavramından bahsetmiştir. Sonraki dönemlerde 18.yy’da gerçekleşen Sanayi Devrimi’yle aile ve toplum yapısının değişmesi bunun yanı sıra güzellik algısının daha ince bir vücut tipinin idealliğine doğru şekillenmesi gibi faktörlerin de etkisiyle kadınlarda histerinin baskın olduğu çeşitli yeme bozuklukları ortaya çıkmaya başlamıştır (Bemporad, 1996). Tarihsel süreçte AN kendini Viktorya Dönemi’nin yaygın hastalığı olan histerinin iştahsızlık, aşırı zayıflama ve gıda tüketiminin azalması gibi semptomlarında da göstermektedir (Bemporad, 1997). 1800’lü yılların sonlarında ise AN terimi ilk olarak Gull tarafından kullanılmış ve süresi olmayan bir şekilde besin alımını reddetme olarak tanımlanmıştır (Gull ve Lasègue, 1873). Ek olarak Charcot (1889), “anoreksiya histerika” terimini kullanmıştır ve tedavi yöntemi olarak izolasyonun işlevselliği ve öneminden bahsetmiştir. 1895 yılına gelindiğinde ise Freud’un
Fleiss’e yazdığı mektuplardan birinde AN’nın kızlarda cinselliğin az görüldüğü durumlarda ortaya çıkan bir melankoli hali olduğu belirtilmiştir (Freud ve ark., 1954). AN’yı bir dönüşüm histerisi olarak ele alan araştırmacılar tarafından ise bu rahatsızlık cinselliğin ya da ağızdan hamile kalma fantezilerinin sembolik olarak bir reddi şeklinde tanımlanmıştır (Waller ve ark., 1940). Bu noktada AN’nın patolojik bir durum olarak kabul edilmesinin ardından temelde nasıl bir rahatsızlık olduğu tartışılmaya başlanmıştır. Büyük bir kesim psikolojik bir rahatsızlık olduğunda hemfikirken bir kesim de AN’nın psikolojik bir rahatsızlıktan ziyade hipofiz yetmezliğinden kaynaklandığını öne sürmüştür (Escamilla ve Lisser, 1942). Bu noktada Simmonds hipofiz atrofisinden bahsederek AN’ya yönelik endokrinolojik ilaçlar kullanılacak bir tedavi yönteminin geliştirilmesi için çabalamıştır (Brumberg, 1988). Güncel araştırmalara bakıldığında ise AN’nın biyolojik temelleri incelenirken anterior singulat korteksin büyüklüğü ile ilgili bir ilişki saptanmıştır (McCormick ve ark., 2008). Bulgulara göre beynin sağ dorsal bölgesindeki anterior singulat korteksin AN tanısı alan kişilerde küçüldüğü gözlemlenmiştir. Sonuçlar ayrıca bu bulguların IQ’daki düşük performans ile pozitif bir ilişki içerisinde olduğunu da belirtmektedir. AN’nın kişilerde ortaya çıkmasında etkili olan biyolojik kökenli faktörler dışında sosyokültürel faktörlerin de incelendiği çeşitli çalışmalar yapılmıştır. 1800’lü yılların sonu ve 1900’lü yıllarda katı diyetler ve yorucu egzersizler uyguladığı bilinen Avusturya İmparatoriçesi Elizabeth’in kadınlarda ince fiziğin idealize edildiği bir güzellik algısını somutlaştırdığı belirtilmektedir (Vandereycken ve Deth, 1994). Tarihsel süreç de göz önüne alındığında son yıllarda ideal beden algısının daha ince bir bedene doğru şekillendiği görülmektedir (Dell’Osso ve ark., 2016). Yeme bozuklukları kapsamında incelenen çalışmalar doğrultusunda da sosyokültürel açıdan zayıf bedenin ideal bir beden algısına karşılık gelmesinin kişilerin yeme bozukluğu geliştirmesinde etkili bir faktör olduğu belirtilmiştir (Polivy ve Herman, 2002). Bir başka araştırmada ise ergenlerin diyet yapma ve kilo vermeyle ilgili makale ve dergileri okumalarının psikososyal açıdan iyi oluşları ve kilo kontrol etme davranışları üzerindeki etkisi gözlemlenmiştir (Utter ve ark., 2003). Sonuçlara bakıldığında hem kız hem de erkeklerde bu tarz medya içerikleri okuyan ergenlerin kilo kontrol davranışı gösterme olasılıklarının daha yüksek olduğu gözlemlenmiştir.
AN’nın tarihsel süreci ve neden ortaya çıktığının araştırmacılar tarafından tartışılmasının yanı sıra bu rahatsızlık farklı kuramlar çerçevesinde etkili bir tedavi yönteminin geliştirilmesi amacıyla ele alınmış ve tartışılmıştır. Bilindiği üzere AN tanısı alan kişi genellikle çarpık bir beden algısına sahiptir ve bu noktada kişinin beden imgesine yönelik terapötik bir yaklaşımdan bahsedilmektedir (Garner ve Garfinkel, 1982). Bu yaklaşım temelde AN tanısı almış kişinin bedeniyle ilgili yanlış algı ve inançlarını çözümlemeyi amaçlamaktadır. Tedavi sürecinde öncelikle kişinin içinde bulunduğu açlık sendromunun önüne geçerek açlıktan kaynaklı normal bilişin önündeki engelleri kaldırmayı amaçlanır. Sonrasında ise kişinin özgeçmişinde bilinen bireysel veya aileden kaynaklı psikopatoloji çözüme ulaştırılmalıdır. Son olarak terapist süreç içerisinde hastaya ve hastanın ailesine psikolojik ve sosyal açıdan kişilerarası işlevselliğini geliştirici konularda destek olmalıdır. Kolnes (2012), ise Fizyoterapötik Kuram’da terapötik yaklaşımdan destek almış fakat fizyoterapi yöntemlerinin de tedavi sürecindeki işlevselliğinden bahsetmiştir. Kolnes öncelikle AN hastalarında beden farkındalığına yönelik terapilerin uygulanmasını sonrasında ise kişinin çeşitli fizyoterapik yöntemlerle oluşturulan egzersiz programları ile desteklenmesi gerektiğini belirtmektedir. Bu noktada fiziksel aktivitenin AN’lı kişinin kendi bedeniyle temasının artması ve fiziksel ve zihinsel canlılığı desteklemesi açısından önemli olduğu belirtilmektedir. Hastanın bu aktiviteler aracılığıyla hastanın kendi bedenini somutlaştırmasına, bedenini ve zihnini stabilize etmesine katkıda bulunabileceği belirtilmektedir. Bu yaklaşım ve öneriler alanda bilinen genel bilgilere ek olarak araştırmacının klinik gözlem ve hasta referanslarına dayanmaktadır. Ayrıca yeme bozukluklarının tedavisi için geliştirilecek bu tarz tedavi programları için alanda daha fazla araştırmaya ihtiyaç olduğu belirtilmektedir.
AN’nın ele alındığı kuramlardan biri de Nesne İlişkileri Kuramı’dır (Herscovici, 2002). Kuram çocuğun erken dönemde anne veya birincil bakım vereniyle geliştirdiği ilişkiyi temel alır. Bu ilişkinin olumlu ya da olumsuz olmasına bağlı olarak çocuğun sonraki yaşantısını nasıl etkilediğine değinilmektedir. Buna göre erken dönemde bakım verenle geliştirilen olumsuz ilişki, kişilerde yaşamlarını kontrol etmeye yönelik kendilerini yetersiz hissetme eğilimi yaratabilir. Bu durum da yeme bozukluklarının ortaya çıkmasını destekler niteliktedir. AN tanısı alan kişilerin ise yetişkinlikteki ayrılma ve bireyleşme girişimlerinde sorunlarla karşılaşabilecekleri ve bu girişim sürecinde düşmanca ve reddedici bir annelik içe yansıtması geliştirebilecekleri öngörülmektedir. Bu noktada nesne ilişkileri terapisinin temeldeki amacı çocukluk döneminde bakım verenle gelişen ilişki sonucu ortaya çıkan çocukluk kalıplarının kişinin ileriki yaşantılarında nasıl tekrarlandığını anlamaktır.
Bu alanda yapılan araştırmalara bakıldığında ise AN ve ilişkili olduğu düşünülen değişkenlerin incelendiği güncel çalışma örnekleri bulunmaktadır. Bunlardan ilki AN tanısı alan kız ergenlerdeki bağlanma güvenliğini ve algılanan duygu dışavurumunu incelemektedir (Nalbant ver ark., 2019). Çalışmada 12-18 yaş aralığında AN tanısı almış 43 kişilik kız ergen grubu ve herhangi bir psikiyatrik rahatsızlık tanısı almamış 37 kız ergenden oluşan kontrol grubu bulunmaktadır. Ergenlere uygulanan ölçek ve envanterlerin yanı sıra ebeveynlerine de Duygu Dışavurum Ölçeği uygulanmıştır. Elde edilen bulgulara göre AN tanısı alan ergenlerin güvenli bağlanma açısından kontrol grubundan daha düşük sonuçlar aldıkları gözlemlenmiştir. Ayrıca AN’lı ergenlerin algıladıkları duygusal dışavurumlar incelendiğinde algılarının kontrol grubuna göre daha eleştirel ve/veya düşmanca olduğu gözlemlenmiştir. Bu araştırmanın kısıtlılıkları olarak ise örneklemin küçüklüğü, değerlendirmelerde özbildirim içeren ölçeklerin kullanılması ve gönüllü olan baba sayısının çok olmaması belirtilmiştir.
Bir diğer çalışmada ise otistik özellikler ve sosyal cevaplılık AN tanısı alan ergenler kapsamında incelenmiştir (Kalayci ve ark., 2021). Çalışmada 12-18 yaş aralığında deney grubu olarak AN tanısı almış 39 kız ergen, kontrol grubu olarak da herhangi bir psikiyatrik rahatsızlığı bulunmayan 34 kız ergen yer almıştır. Sonuçlara bakıldığında AN ve Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) arasında iki ayrı rahatsızlık olmalarına karşın birçok ortak özellik bulunduğu belirtilmiştir. Kontrol grubu ile karşılaştırılan AN’lı ergenlerden otistik özellikler açısından daha yüksek, sosyal cevaplılık açısından ise daha düşük sonuçlar elde edilmiştir. Bu noktada AN’lı hastalarda otistik özelliklerin saptanmasının AN’nın tedavisine yönelik işlevsel yöntemlerin geliştirilmesi açısından önemlidir. Çalışmanın sınırlılıkları arasında örneklemin sadece kız ergenlerden oluşması, küçük bir örneklem olması ve özbildirim ile elde edilen ölçümlerin olmasından bahsedilmektedir.
AN’nın geçmişten günümüze kadar olan süreçteki gelişimine baktığımızda tarihin farklı noktalarında bu rahatsızlığa dair semptomların günümüzdekinden farklı olarak dini amaçlı ortaya çıktığı zamanlar da olduğu görülmektedir. Sonraki süreçlerde ise sosyokültürel faktörlerin ve idealize edilen beden algısının değişimiyle AN tanısı alan kişilerin başka faktörlerin etkisi doğrultusunda bu semptomları göstermeye başladıkları gözlemlenmiştir. AN patolojik bir rahatsızlık olarak kabul edildikten sonra bu rahatsızlığın biyolojik ve psikolojik kökenleri incelenmeye başlanmıştır. Biyolojik kökenlerinin incelendiği araştırmalarda anoreksik davranışların beyinde ilişkili olduğu bölgeler saptanmıştır. Ayrıca günümüzde psikolojik bir rahatsızlık olarak kabul edilen AN, çeşitli tedavi yöntemlerinin geliştirilebilmesi için farklı psikolojik kuramlar tarafından ele alınmakta ve ayrıntılı olarak incelenmektedir. Özellikle zayıf bir bedenin ideal olduğu algısının yaygınlaştığı toplumlarda ve çoğunlukla kadınlarda gözlemlenen AN’nın nedenlerini oluşturan faktörler ayrıntılı bir şekilde incelenmeli ve bu faktörlerin kişiler üzerindeki olumsuz etkilerinin önlenmesi için etkili ve işlevsel müdahale programları geliştirilmelidir. Günümüzde teknolojinin de gelişmesiyle küreselleşen dünyada çeşitli medya kanalları ile bizlere empoze edilen ideal beden algısı ve bunun kişinin kendi beden algısı üzerinde yaratabileceği olumsuz etkiler göz önüne alınmalı ve özellikle AN bakımından riskli grupta olduğu söylenebilecek ergenler için medyanın bu olumsuz etkilerinin olabildiğince engellenmesini sağlayacak bilgilendirme ve erken müdahale programları yaygınlaştırılmalıdır. Ayrıca biyolojik faktörlerin de AN ile ilişkili olduğunu gösteren araştırmalar ışığında etkililiği ispatlanmış ilaç tedavileri de bu rahatsızlığın önüne geçilebilmesi için kullanılabilecek yöntemlerdendir.
Attia, E. (2010). Anorexia nervosa: current status and future directions. Annual review of medicine, 61, 425-435.
Bell, R. M. (1985). Holy Anorexia, Chicago and London.
Bemporad, J. R. (1996). Self‐starvation through the ages: Reflections on the pre- history of anorexia nervosa. International Journal of Eating Disorders, 19(3), 217-237.
Bemporad, J. R. (1997). Cultural and historical aspects of eating disorders. Theoretical Medicine, 18(4), 401-420.
Beumont, P. J., & Touyz, S. W. (2003). What kind of illness is anorexia nervosa?. European Child & Adolescent Psychiatry, 12(1), i20-i24.
Brumberg, J. J. (1988). Fasting girls: The emergence of anorexia nervosa as a modern disease.Harvard University Press.
Charcot, J. M. (1889). Lectures on the diseases of the nervous system v. 3, 1889 (Vol. 3). New Sydenham Society, 211-219.
Dell’Osso, L., Abelli, M., Carpita, B., Pini, S., Castellini, G., Carmassi, C., & Ricca, V. (2016). Historical evolution of the concept of anorexia nervosa and relationships with orthorexia nervosa, autism, and obsessive–compulsive spectrum. Neuropsychiatric disease and treatment, 12, 1651.
Escamilla, R. F., & Lisser, H. (1942). Simmonds' disease. A clinical study with review of the literature; differentiation from anorexia nervosa by statistical analysis of 595 cases, 101 of which were proved pathologically. The Journal of Clinical Endocrinology, 2(2), 65-96.
Freud, S., Bonaparte, M. E., Freud, A. E., Kris, E. E., Mosbacher, E. T., & Strachey, J. T. (1954). The origins of psycho-analysis: Letters to Wilhelm Fliess, drafts and notes: 1887-1902.
Garner, D. M., & Garfinkel, P. E. (1982). Body image in anorexia nervosa: Measurement, theory and clinical implications. The International Journal of Psychiatry in Medicine, 11(3), 263284.
Gull, W., & Lasègue, E. C. (1873). Anorexia Nervosa (Apepsia Hysterica, Anorexia Hysterica), transactions of the Clinical Society of London. Medical Papers.
Herscovici, C. R. (2002). Eating disorders in adolescence. F. Kaslow (Series Ed.) & J. Magnavita(Vol. Ed.), Comprehensive handbook of psychotherapy, 1, 133- 159.
Kalayci, B. M., Nalbant, K., & Akdemir, D. (2021). Otizm Spektrumu Belirtileri ve Sosyal Cevaplılık: Anoreksiya Nervoza Tanısı Olan Ergenlerde Otizm Spektrumu Belirtilerinin Eşlik Eden Psikiyatrik Belirtiler ile İlişkisi. Noro- Psikyatri Arsivi, 58(4), 283-288.
Kolnes, L. J. (2012). Embodying the body in anorexia nervosa–a physiotherapeutic approach. Journal of bodywork and movement therapies, 16(3), 281-288.
McCormick, L. M., Keel, P. K., Brumm, M. C., Bowers, W., Swayze, V., Andersen, A., & Andreasen, N. (2008). Implications of starvation‐induced change in right dorsal anterior cingulate volume in anorexia nervosa. International Journal of Eating Disorders, 41(7), 602-610.
Nalbant, K., Kalaycı, B. M., & Akdemir, D. (2019). Anoreksiya Nervoza Tanısı Alan Ergenlerde Algılanan Duygu Dışavurumu ve Bağlanma Güvenliği. Turkish J psychiatry.
Polivy, J., & Herman, C. P. (2002). Causes of eating disorders. Annual review of psychology, 53(1), 187-213.
Utter, J., Neumark-Sztainer, D., Wall, M., & Story, M. (2003). Reading magazine articles about dieting and associated weight control behaviors among adolescents. Journal of Adolescent Health, 32(1), 78-82.
Vandereycken, W., & Deth, R. V. (1994). From fasting saints to anorexic girls: the history of self-starvation. Athlone Press.
Waller, J. V., Kaufman, N. R., & Deutsch, F. (1940). Anorexia nervosa: a psychosomatic entity. Psychosomatic Medicine.
Tahir Berrak-Geçmişten Günümüze Bağlanma Kuramı(Ocak, 2020)
Geçmişten Günümüze Bağlanma Kuramı
Bağlanma kuramı, Bowlby ve Aimsworth’un çalışmaları sonucu ortaya çıkan bir kuramdır. Mary Ainsworth ve John Bowlby, bebekler ve bakım verenleri arasındaki ilişkiyi araştırmışlar ve elde edilen bulgular ile de Bowlby bağlanmanın evrimsel açıdan avantajlı bir işlevi olduğunu öne sürmüştür (Aimsworth ve Bowlby, 1991; Bowlby, 1969,1982).
Bağlanma, bebek ile bakım vereni arasında geliştirilen ve güvenlik hissinin oluşmasını sağlayan duygusal bir bağdır (Ainsworth, Blehar, Waters, Wall; 1978). Bağlanma kuramının belirttiği bir diğer süreç, bebeğin çevresi ile fiziksel ve duygusal yakınlık kurma arayışıdır. Ebeveyne bağlanma bebeklere bakım verenlerini ve çevrelerini keşfederken hem ‘güvenli bir üs’ hem de algılanan tehdit karşısında güvenlik ve destek sağlayacak ‘güvenli bir sığınak’ sağlar (Aktaran Moretti ve Peled, 2004).
Bağlanmanın pek çok farklı tanımını yapmak mümkün. Deniz, Hamarta ve Arı’ya göre (2005) ‘Bağlanma, bebeklerin doğumdan itibaren bakım vereni ile kurdukları ilk ilişkidir.’ Genius ve Oddone (1996) bağlanma ile bağlanma davranışının birbirinden farklı olduğunu vurgulamış ve bağlanmayı bakım veren ile bebek arasındaki ilişkide bebeğin bu ilişkiye dair duyguları olarak değerlendirmiştir. Gelişimin çok hızlı olduğu 0-2 yaş aralığında fizizksel olarak bakım verene bağımlı olan bebeğin biyolojik ihtiyaçlarının karşılanması bebek için yeterli değidir. Fiziksel bakıma ihtiyaç duyan bebeğin bakım vereni ile geliştirdiği ilk ilişki zihinsel ve duygusal gelişimi için oldukça önemlidir (Öztürk,2002).
Ainsworth ve arkadaşları (1978) bakım veren (bu çalışmada ebevyn) ve çocuk arasında bu ilişkiyi incelemek adına sistemli gözlemler gerçekleştirmişlerdir. Çocukların bakım verenden ayrı kaldıklarında verdikleri tepkileri inceleyerek çocukların bakım verene bağlanma stillerini güvenli, kaygılı (kararsız, dirençli) ve kaçıngan olarak üç başlık altında sınıflandırmıştır (Aktaran Sümer ve Güngör, 1999a). Hazan ve Shaver de (1994) bağlanma stillerinin yetişkin ilişkilerinden de incelenebileceğini savunup yetişkin bağlanma stillerinin güvenli, kaçıngan ve kaygılı/karasız olarak üç sınıfta ele almışlardır.
Fonagy ve arkadaşları (2002), bebeğin zihinsel gelişimi ve şekillenişinde özellikle anne ile çocuk arasındaki ilişkiye değinmiştir. Bağlanma, bebeğin hayatta kalmasına ve erken dönem nesne ilişkilerinin işleyişiyle kendisinin ve ötekilerin zihinsel durumlarını anlayabileceği bir ortam hazırlamasını sağlamaktadır (Masterson, 2008).
1.1.1. John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı
İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında yapılmış pek çok araştırma yeni bir dönemin açılmasına ortam hazırlamışlardır. W. Goldfarb (1945) ve R.Spitz (1946) çalışmlarıyla yetimhanelerde bakım gören ve yakın bir ilişki deneyimlememiş çocukların fiziksel ve zihinsel olarak yeterli gelişimediklerini, kendi gelişimsel dönemlerinin gerisinde kaldıklarını göstermişlerdir. Spitz (1946) araştırmaları sonucunda analitik depresyon olarak adlandırdığı bir bağlanma depresyonu tanımlamıştır. Özellikle bakım vereni olmadan sokakta büyüyen bebek ve çocuklarda hareket etmede güçlük ve sınırlılık, iştahsızlık, zayıf bağışıklık sistemi, uykusuzluk, kilo kaybına kadar varabilen gelişimsel sorunlar gözlenmiştir. Bu durum hospitalizm (yuva hastalığı) olarak kavramsallaştırılmış, yetimhane, yurt, hastahane gibi yerlerde büyüyen bebeklerde şevkat ve dokunulma eksikliğinden kaynaklanan ve ölümle sonuçlanabilen psikosomatik bir hastalık olarak nitelendirilmiştir (Aktaran Karataş, 2017).
Bowlby’nin 1952’de Dünya Sağlık Örgütü adına Cenevre’de gerçekleştirdiği bir araştırması da benzer sonuçlar göstermiştir. Araştırma bulgularınca, birincil bakım verenlerinden yeterince ilgi alamayan çocuklar, okullarında konsantrasyon eksikliği, ilişki yoksunluğu, empati yoksunluğu (diğer kişilerin hislerini anlamama), duygu yoksunluğu gibi duygu ve davranış problemlemleri göstermişlerdir (Aktaran Yörükhan, 2010).
Bowlby’nin çalışma ve düşüncelerinden etkilenen Harry Harlow bunun üzerine Rhesus maymunlarıyla bir deney tasarlamştır. Tasarladığı deneyde maymun bebeklere biri demirden ve süt içiliebilen diğeri de yumuşak kumaş kaplı lakin süt vermeyen iki cansız model sunulmuş ve maymun bebeklerin davranışları gözlemlenmiştir. Maymun bebekler demir modelden süt içtikten sonra hızlıca kumaş kaplı modele geçtiği ve zamanlarının büyük çoğunluğunu süt vermediği halde yumuşak kumaşla kaplı modele sarılarak geçirdikleri gözlemlenmiştir. Bu deneyin en çarpıcı sonucu bebeklerin gelişimlerinde biyolojik ihtiyaçların yanında biyolojik olmayan ihitaçlarının da (rahatlık, sıcaklık, güven) olduğunu göstermesidir.
Harlow diğer çalışmalarında, annelerinden uzak ve sosyal yoksunluk içinde büyümüş Rhesus maymunlarını incelemiş ve bu maymunların daha sonradan içe kapanma, sosyal ilişkilerde yetersizlik, cinsel donukluk gibi davranışlar gösterdiklerini gözlemlemiştir (Harlow; 1957, 1958, 1961).
Bağlanma kuramı, birincil bakım vereninden (genellikle anne) ayrılan yeni doğanların davranışlarının incelenmesi sonucunda psikanalist John Bowlby tarafından geliştirilmiştir (Hazen ve Shaver 1987). Bowlby daha önceden gerçekleştirilmiş labaratuvar çalışmalarında annesinden ayrılmış bebeğin bir dizi duygusal tepkiler verdiğini gözlemlemiştir (Hazan ve Shaver, 1978). Bebeklerin annelerinden ayrıldıkları zaman sergiledikleri tepkilerin; protesto (protest), umutsuzluk (despair) ve çekilme (detachement) olarak üç evrede gözlendiğini ifade etmiştir. Protesto evresi, bebeklerin ağladığı, annelerini aktif bir biçimde aradığı ve annesi dışında birinden gelen yatıştırma çabalarına direnç gösterdiği bir evredir. Umutsuzluk evresi, bebeklerin daha pasif ve üzgün davranışlar sergilediği; çekilme evresi ise bebeklerin mesafeli, çekingen ve savunmacı davranışlar sergilediği evredir (Bowlby, 1973).
Bowlby’ye göre bağlanma, bebeği bakım verene yakın tutarak, onu potansiyel tehlikelerden korumak gibi adaptif faydalar sağlıyor gibi gözükmektedir. Bebekler fiziksel becerilerinin gelişmeye başlaması ile birlikte aktif olarak bakım vereni ve çevresini takip eder ve onlarla iletişim kurar. Bebekler güvenli ve bakım verenlerinin etrafta bulunduğu koşullarda etrafını keşfetmeye ve çevresiyle ilişki kurmaya ilgi duyarlar. Söz konusu bu durum insan da dahil diğer primat yavrularında da gözlenmiştir. Bakım verenin bu işlevi ‘güvenli üs’ olarak kavramsallaştırılmıştır (Bowlby, 1973).
Bağlanma davranışları özellikle bebek stres altında olduğu zaman net bir biçimde gözlenmektedir. Bebek herhangi bir stres veya tehlike ile karşı karşıya kaldığında bakım veren bağlanma figürü ile yakınlık ve temas arayışına girer. Bakım veren bebeğin rahatlığını sağlamak için güvenli sığınak rolü görmektedir. Bakım veren, bebek çevreyi keşfederken de bebek için güvenli üs haline gelir. Böylece Bowlby, bakım vereni bağlanma ilişkisinde ‘yakınlığı sağlama’ (proximity maintenance), ‘güvenli sığınak’ (safe heaven) ve ‘güvenli üs’ (secure base) olarak tanımlayan üç özellikten bahseder (Hazan ve Shaver, 1994).
1.1.2. Ainsworth’un Bağlanma Kuramı ve Yabancı Ortam Deneyi
Ainsworth, Bowlby’nin geliştirdiği bağlanma kuramına bebeğin çevreyi keşfetmek bakım verenden uzaklaştığı güvenli yer kavramı ile katkı sağlamıştır (Bretherton, 1992). Ainsworth, Blehar, Waters ve Wall (1978) bakımveren-çocuk ilişkisinin niteliksel özelliklerini incelemek için ‘Yabanacı Ortam Deneyi’ olarak bilinen deneysel bir desen ile Bowlby’nin bağlanma kuramını test etmişlerdir. Bu deneyde laboratuvar ortamında annesi ile bulunan çocucğun annesi bir süreliğine çocuğunu bir yabancı ile yalnız bırakır ve anne geri dönene dek çocucğun davranışları gözlemlenir.
Deney sonucunda bebeklerin verdikleri tepkiler, güvenli bağlanma (secure attachment), kaygılı/kararsız bağlanma (anxious/ambivalent attachment) ve kaygılı/kaçıngan (anxious/avoidant attchment) bağlanma olmak üzere üç farklı sekilde sınıflandırılmıştır. Güvenli bağlanma sergileyen bebeklerin anneleri yanlarında olduğunda çevreyi keşfettikleri, anneleri ayrıldığında hafif düzeyde sıkıntı hissetmekle beraber anneleri geri döndüğünde anneyle kolayca temas kurabilip çevreyi keşfetmeye devam ettikleri gözlenmiştir. Kaygılı/kararsız bağlanan bebekler, anneleri ile ayrıldıklarında yoğun bir kaygı, gerginlik, kızgınlık hissedip yabancılarla iletişime girmezler. Anne, bebek ile bir araya geldiğinde bebeği sakinleştirmekte zorlanırken bebek anne ile temasını uzun süre sürdürmektedir. Son alarak kaygılı/kaçıngan bağlanan bebeklerin ise anne ile ilişkiye girmeyen, anneden ayrıldığında kaygı yaşamayan, tekrar bir araya geldiğinde temas kurmak yerine çevresi ile ilgilenmeye devam ettikleri gözlenmiştir (Blehar, Waters ve Wall; 1978).
Sonraki yıllarda Yabancı Ortam Deneyi’nin sonuçları yeniden gözden geçirildiğinde bebeklerin sınıflandıralamayan ve çözümlenemeyen davranışlar sergilediği saptanmıştır (Main ve Solomon, 1990). Bu sebeple Ainsworth ve arkadaşalrı üçlü bağlanma sınıflandırmasına ‘tanımlanamayan’ (disorganized) bağlanma sınıfını eklemişlerdir (Kılıç ve Kümbetçioğlu, 2016). Main ve Solomon (1990) tanımlanamayan bağlanma davranışları için somut ve davranışsal bir kodlama sistemi geliştirmişlerdir. Tanımlanamayan bağlanma gösteren bebeklerin; çelişkili ve basmakalıp davranışlar, durgunluk ve donukluk, doğrudan endişe hatta anneden çekinme davranışları sergiledikleri gözlenmiştir (Aktaran Van Ijzendoorn, Schungel, Bakermans-Kraneburg, 1999).
1.1.3. Dörtlü Bağlanma Modeli
Bartholomew ve Horowitz (1991), üçlü bağlanma modelini ve Bowlby’nin bağlanma kuramını temel alarak dörtlü bağlanma modelini geliştirmişlerdir. Böylece bugün de yaygın olarak kullanılan yetişkinlerde ‘Dörtlü Bağlanma Modeli’ oluşturulmuştur.
Dörtlü Bağlanma Modeli, bireyin kendisi ve diğerlerinin zihnindeki modelli temel alınarak olumsuz ve olumlu olmalarına göre dört boyutta sınıflandırmıştır. Bu boyutlar; güvenli, saplantılı, kayıtsız, ve korkuludur (Sümer ve Güngör, 1990b).
Güvenli bağlanma, benliğin ve başkalarının olumlu değerlendirilip bunula birlikte yüksek öz saygı ve benlik saygısına sahip olunduğu bağlanma stilidir (Soygüt, 2004). Bu bireyler, başkaları ile yakınlığı ve ilişkiyi kolayca kurabilir ve bu ilişkiyi sürdürebilirler (Sümer ve Güngör, 1990b).
Saplantılı bağlanma, kişinin kendi benliğini olumsuz başkalarını olumlu algıladığı bağlanma stilidir. Başkaları ile ilişkilerinde benliklerine dair değersizlik hissedip kendilerini sevilmeye değer bulmadıkları raporlanmıştır. Başkalarıyla ilişkilerinde yakınlık kurmaya açık olmalarıyla birlikte gerçekçi olmayan beklentilerinden dolayı saplantılı ve takıntılı ilişkiler kurarlar(Soygüt, 2004).
Kayıtsız bağlanma stili, benliğin olumlu değerlendirilirken başkalarının olumsuz değerlendirildiği bağlanma stilidir. Kayıtsız bağlanan bireyler, başkaları tarafından reddedilme olasılığına karşı korunmak içim yakın ilişkliler kurmaktan kaçınırlar (Bartholomew ve Horowitz, 1991). Kayıtsız bağlanan bireyler herhangi bir reddedilme durumuna karşılık benlikerlini koruma eğilimi içinde olduğundan kendileri ve bağlanma figürleri arasında net bir sınır vardır. Ayrıca bu bireylerin kişilerarası ilişkilerde bağımsızlığa önem verdikleri vurgulanmıştır (Sümer ve Güngör, 1990b). Bartholomew ve Horowitz (1991), tanımladıkları kayıtsız bağlanma stilinin, Hazan ve Shaver’in (1987) tanımladıkları kaçıngan (avoidant) bağlanma stiline karşılık geleceğini belirtmişlerdir.
Korkulu bağlanma stili, hem benliğin hem de ötekilerin olumsuz değerlendirildiği bağlanma stilidir. Bu bireyler, yaygın olarak kendilerinin değersiz ve sevgiye layık olmadıklarını düşünürler. Zedeleyici olabilecek ilişkilerden korunmak için yakın ilişki kurmaktan kaçınır ve diğerlerini güvenilmez ve reddedici görmeye eğilimlidirler (Sümer ve Güngör, 1990b). Soygüt (2004), çalışmalarında korkulu bağlanan bireylerin yüksek kaygı düzeyine ve düşük öz güvene sahip olduğunu göstermiştir.
Günümüzde Bağlanma Kuramı ise klinik, gelişim ve bilişsel psikoloji gibi psikolojini farklı alanlarından zenginleşmeye ve gelişmeye devam etmektedir. Peter Fonagy başta olmak üzere pek çok klinik psikolog ebeveyne bağlanmanın terapi açısından değerli bilgi sunduğunu düşünmektedir (Fonagy,2018). Ayrıca İlişkisel Psikanliz ile tanınan Stephen A. Mitchell de ebeveny ile bağlanmanın bebeğin kurduğu ilk ilişki olduğundan dolayı kişinin kuracağı ilişkiler hakkında bilgi verirken insanın ilişkiselliğini anlamada da önemli olduğunu vurgulamıştır (Mitchell,2014).
KAYNAKÇA
Ainsworth, M. S., & Bowlby, J. (1991). An ethological approach to personality development. American psychologist, 46(4), 333.
Ainsworth, M. D. S., Blehar, M., Waters, E., & Wall, S. (1978). Patterns of attachment: Observations in the Strange Situation and at home. Hillsdale, N]: Erlbaum.
Bartholomew, K., & Horowitz, L. M. (1991). Attachment styles among young adults: a test of a four- category model. Journal of personality and social psychology, 61(2), 226.
Bowlby, J. (1969). Attachment and loss v. 3 (Vol. 1). Random House. Furman, W., & Buhrmester, D.(2009). Methods and measures: The network of relationships inventory: Behavioral systems version. International Journal of Behavioral Development, 33, 470-478.
Bowlby, J. (1973). Seperation: Anxiety and anger, attachment and loss, Vol. 2. NewYork: Basic Books.
Bowlby, J. (1982). Attachment and loss: retrospect and prospect. American journal of Orthopsychiatry, 52(4), 664.
Bretherton, I. (1992). The origins of attachment theory: John Bowlby and Mary Ainsworth. Developmental psychology, 28(5), 759.
Deniz, M., Hamarta, E., & Ari, R. (2005). An investigation of social skills and loneliness levels of university students with respect to their attachment styles in a sample of Turkish students. Social Behavior and Personality: an international journal, 33(1), 19-32.
Fonagy, P., & Target, M. (2002). Early intervention and the development of self- regulation. Psychoanalytic Inquiry, 22(3), 307-335.
Fonagy, P. (2018). Attachment theory and psychoanalysis. Routledge.
Genius, M. L., & Oddone, E. (1996). Children's Attachment Security to Mother, Father and Parental Unit. Child Development: Readings for Teachers. II Detseling Enterprises Ltd. Calgary. Alberta.
Goldfarb, W. (1945). Effects of psychological deprivation in infancy and subsequent stimulation. American journal of psychiatry, 102(1), 18-33.
Harlow, H. F., Harlow, M. K., Rueping, R. R., & Mason, W. A. (1960). Performance of infant rhesus monkeys on discrimination learning, delayed response, and discrimination learning set. Journal of Comparative and Physiological Psychology, 53(2), 113.
Hazan, C., Shaver, P., R. (1987). Romantic Love Conceptualized As An Attachment Process. Journal of Personality and Social Psychology, 52, s. 511-178.
Hazan, C., Shaver, P. R. (1994). Deeper into attachment theory. Psychological Inquiry, 5(1), 68-79.
Karatas, I., & Baki, A. (2017). The effect of learning environments based on problem solving on students’ achievements of problem solving. International Electronic Journal of Elementary Education, 5(3), 249-268.
Main, M., & Solomon, J. (1990). Procedures for identifying infants as disorganized/disoriented during the Ainsworth Strange Situation. Attachment in the preschool years: Theory, research, and intervention, 1, 121- 160.
Mitchell, S. A. (2014). Relationality: From attachment to intersubjectivity. Routledge.
Moretti, M. M., & Peled, M. (2004). Adolescent-parent attachment: Bonds that support healthy development. Paediatrics & child health, 9(8), 551-555.
Soygüt, G. (2004). Bir düzeltici bağlanma ilişkisi olarak psikoterapi: Psikoterapi süreçlerinde bağlanma ve terapötik ittifak. Türk Psikoloji Yazıları, 7(13), 63- 77.
Spitz, R. A., & Wolf, K. M. (1946). Anaclitic depression: An inquiry into the genesis of psychiatric conditions in early childhood, II. The psychoanalytic study of the child, 2(1), 313-342.
Sümer, N., & Güngör, D. (1999). Yetişkin bağlanma stilleri ölçeklerinin Türk örneklemi üzerinde psikometrik değerlendirmesi ve kültürlerarası bir karşılaştırma. Türk Psikoloji Dergisi, 14(43), 71- 106.,a.
Sümer, N. (2006). Yetiskin baglanma ölçeklerinin kategoriler ve boyutlar düzeyinde karsilastirilmasi. Türk Psikoloji Dergisi, 21(57),b.
Van Ijzendoorn, M. H., Schuengel, C., & BAKERMANS–KRANENBURG, M. J. (1999). Disorganized attachment in early childhood: Meta-analysis of precursors, concomitants, and sequelae. Development and psychopathology, 11(2), 225-250.
Yörükhan, R. (2010). Bağlanma ve sonraki Yaşlarda Görülen Etkileri. Türkiye İş Bankası Yayınları.
Esra Karaslan-Bağlanma Teorisinin Ortaya Çıkışı ve Tarihsel Gelişimi(Ocak, 2020)
Bağlanma Teorisinin Tarihsel Gelişimi
Bu çalışmada anne ve bebek arasındaki bağın farklı kuramcılar tarafından nasıl açıklandığı ve John Bowlby’nin bağlanma teorisini geliştirme süreci üzerinde durulacaktır. Bağlanma terimini ortaya atan ilk kişi Bowlby olduğu için özellikle onun etkilendiği kişiler ve çalışmalar tarihsel gelişim içinde sunulacaktır.
Bağlanma, bir insanın başka bir kişi ya da spesifik bir canlı ile arasında oluşturduğu sevgiye dayalı bağ olarak tanımlanabilir. Bağlanma davranışları, yakınlığı ve teması destekleyen davranışlardır. Bebeklerde görülen aktif yakınlık ve bağlantı kurmaya dayalı davranışlar, yaklaşmak, takip etmek, sarılmak; gülümsemek, ağlamak, aramak gibi sinyal vermeye yönelik davranışlar olabilir (Ainsworth ve Bell, 1970).
Bu konuyu tarihsel olarak ele alacak olursak ilk olarak evrimsel kuramın anne ve bebek arasındaki ilişkiyi nasıl açıkladığına bakmak uygun olacaktır.
Darwin’in ortaya attığı evrim teorisine göre anne ve bebek bağlanmasının önemli biyolojik fonksiyonları olabilir. Evrimsel teoriye göre anne ile bebek arasında geliştirilen ilişki yaşamsal öneme sahiptir. Bebeğin hayatta kalması ve yaşamını devam ettirebilmesinde annenin rolü çok önemlidir. Bebek fizyolojik gereksinimlerle doğar, çevreye karşı da savunmasızdır. Annenin onu beslemesi ve koruması gerekmektedir. Bağlanma, bebeğin en savunmasız olduğu dönemde koruma altında olmasını sağlar. Bu kurama göre bağlanma anne ve bebeğin bir araya gelmesi için bebeğe genetik olarak aktarılıyor olabilir. Yaşamın ilk yıllarında anne ile bebek arasında gelişen ilişki sayesinde bebeğin ihtiyaçları karşılanır ve bebek hayatta kalır (Ainsworth ve Bell, 1970).
Psikanalitik yaklaşım çerçevesinde bakacak olursak Freud’un anne ve bebek arasındaki ilişkiyi bakım verme ve libidinal enerji ile açıkladığını görürüz. Freud’a göre açlık, susuzluk ve cinsellik birincil dürtülerdir. İnsanlar bu dürtülerin giderilmesi durumunda haz alırlar giderilmemesi durumunda ise gerilim hissederler. Yaşamın ilk yılında libidinal enerji oral bölgededir. Bebeğin açlığının giderilmesi ve gerilimin ortadan kaldırılması gereklidir. Burada annenin rolü çok önemlidir. Bebek acıktığında zamanında beslenirse hissettiği gerilimin azalması ile birlikte kendisini huzurlu ve güvende hissedecektir. Freud’a göre anne ile bebek arasındaki bu ilişki fizyolojik gerilimden doğar ve bebek anneye bağımlıdır. Oral dönemde ise bebek beslenme ile tatmin olur. İlk başlarda annesinin göğsünü kendisinden ayıramaz kendi bedenin parçası olarak görür, daha sonraları ise bu ayrıma ulaşabilir (Bowlby, 1958). Bebeğin dürtülerinin zamanında karşılanıp karşılanmamasına göre anne ile arasında bir bağ geliştirir. Freud, yaşamın ilk yıllarındaki anne-çocuk ilişkisinin daha sonraki yetişkin ilişkilerine belirleyici rolü olduğunu düşünmüştür (Fitton, 2012).
Bir başka psikanalitik yaklaşım olan nesne ilişkileri kuramında Melanie Klein, Freud’un bahsettiği fizyolojik ihtiyaçlar ve tatmin olmadan farklı olarak yemek, ağız ve annenin göğsünün birbiriyle ilişkili temalarından bahseder. Bebeğin ilk nesne ilişkisinin iyi ya da kötü göğüs olarak oluştuğundan bahsetmiş, bebeğin ilk karşılaştığı nesneler olan anne ve yemek arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalışmıştır. Ayrıca bebeğin anne ile birden fazla bileşeni içeren ilişkisi üzerinde durmuş fakat en baskın bileşenin oral bileşen olduğunu vurgulamıştır. Bebek iyi göğsü iyi anne olarak eşitleme eğilimindedir (Bowlby, 1958).
Psikanalitik yaklaşımlarda annenin besleme rolü üzerinde fazlaca durulmuştur. Freud annenin bebekteki açlık gerilimini azaltıcı rolünü vurgulamıştır. Nesne ilişkilerinde de yine anne ve yemek ilişkilerinin, bebeğin iç dünyasındaki temsillerinde beraber oluşmasından bahsedilmiştir. Peki anne ile bebek ilişkisinde, annenin yalnızca fizyolojik açlık dürtüsünü gidermesi mi önemlidir? Anne ile bebek arasındaki bağın oluşumunda başka ne gibi faktörler etkili olabilir? Bu gibi sorulara etoloji biliminden yararlanarak yanıtlar bulabiliriz.
Etoloji alanında bu konu ile ilgili yapılmış önemli araştırmalardan birisi Kanz Lorenz’in çalışmasıdır. Kanz Lorenz 1935 yılında kazlarla bir çalışma yürütmüştür. Yumurtadan yeni çıkan yavrular ilk olarak Lorenz’i görmüşler, daha sonra Lorenz yürüdüğünde Lorenz’i takip etmeye başlamışlardır. Yavruların ilk karşılaştıkları hareketli nesnenin davranışlarını kopya etmesine Lorenz “mühürleme (imprinting)” adını vermiştir. Memelilerde ve kuş türlerinde görülen mühürleme konusunda Lorenz daha birçok araştırma yapmıştır. Bu çalışmaları sonucunda kritik dönem adını verdiği süre içinde yavruların ilk karşılaştığı hareketli nesne ile onun davranışlarını kopya etme yönünde bir ilişki kurduğunu açıklamıştır (Sarıbal, 2017). Lorenz’in hayvanlarla yaptığı bu çalışmalar anne ile bebek arasında kurulan bağın yalnızca beslenme ile ilişkili olmadığını göstermiştir.
Etoloji alanında bu konu ile ilgili yapılmış önemli çalışmalardan bir diğeri ise Henry Harlow’un deneysel çalışmasıdır. Harlow 1950’lerde bebek rhesus maymunları ile bir çalışma gerçekleştirmiştir. Bebek rhesus maymunlarını annelerinden ayırmış ve farklı kafeslere koymuştur. Daha sonra da iki koşul oluşturmuştur. Birinci tel anne koşulunda yalnızca telden yapılmış sert metalden oluşan maket maymun vardır. Bu tel annede yalnızca bebek maymunların beslenebileceği süt vardır. İkinci kumaş anne koşulunda ise pelüş kıyafet giydirilmiş yumuşak bir maket anne vardır ve bebek maymunların beslenebileceği herhangi bir şey yoktur. Harlow bebek maymunların hangi anne ile daha çok vakit geçireceklerini gözlemlemek istemiştir. Deneyin sonucunda bebek maymunların yalnızca acıktığında tel anneye gidip açlığını giderdiğini fakat daha sonra kumaş anneye dönüp orada uyuduklarını ve orada vakit geçirdiklerini görmüştür. Harlow, bu deneyi ile annenin yalnızca besleme yani açlık gerilimini giderme rolünün olmadığını göstermiştir. Bebek rhesus maymunlarının dokunma ve yumuşaklığı tercih etmeleri, anne ile yavrusu arasında oluşan bağın bedensel temas kurmayla ilişkili olduğunu kanıtlamıştır ( Suomi ve ark. 2008 ).
Yukarıda bahsedilen kuramlarda ve araştırmalarda anne ve bebek arasındaki bağın nasıl oluştuğu ve ilişkinin niteliği hakkında farklı açıklamalarda bulunulmuştur. Bağlanma kuramını oluşturan Bowlby; evrim teorisinden, psikanalizden, nesne ilişkileri kuramından Harlow, Lorenz gibi etologların yaptığı çalışmalardan etkilenmiştir (Sarıbal, 2017).
Bowlby 1928 yılında üniversiteden mezun olduktan sonra ilk olarak uyum sağlayamayan çocuklarla gönüllü çalışmalar yapmıştır. Çalışma yaptığı çocuklardan birisi bir ergendir, okuldan hırsızlık suçlaması ile ayrılmıştır ve sabit bir anne figürü yoktur. İkinci çocuk ise, 7-8 yaşlarında kaygılı bir çocuktur ve sürekli Bowlby ile beraber vakit geçirmek istemektedir. Bu çalışmalardaki gözlemi ve tecrübeleri onun ilgi alanını keşfetmesinde çok önemli olmuştur. Bowlby, daha sonra İngiliz Psikanaliz Enstitüsünde psikanaliz eğitimi almaya başlamış ve zaman içerisinde de Melanie Klein’ın düşüncelerinden etkilenmiştir. Ancak Klein’ın çocuk psikanalizi konusundaki düşüncelerine şüphe ile yaklaşmıştır. Klein, çocuklardaki duygusal problemlerin içsel çatışmalardan kaynaklandığını düşünmektedir. Bowlby kendi klinik tecrübeleri ile aile yaşantısının çocuk için çok önemli olduğu sonucuna ulaşmıştır. Bowlby ilk deneysel çalışmasını Londra Çocuk Rehberlik Kliniğinde yapmıştır. Bu çalışmasında 44 vakanın ayrıntılı incelemesinde bulunmuş ve çocuklarda görülen hırsızlık eğilimini ve duygusuzluğu, anne yoksunluğuna ve anneden ayrılmaya bağlamıştır. Daha sonra ise psikiyatri kliniğinde çalışmalarda bulunmuştur. Farlı bir kurumda da aile terapisi alanında çalışmıştır. Ebeveynlerle yaptığı görüşmeler sonucunda fikirleri tam olarak şekillenmiştir. Ve anne-çocuk bağlanması konusuna odaklanmaya karar vermiştir (Bretherton, 1992).
Bowlby bağlanma teorisini etoloji ve gelişim psikolojisi üzerine inşa etmiştir ve bu kuramı açıkladığı "The Nature of the Child's Tie to His Mother" (1958) adlı çalışmasını İngiliz Psikanaliz Cemiyetine sunmuştur. Bu çalışmasında anne ve çocuk arasındaki ilişkiyi libidinal bağ ile açıklayan psikanalitik açıklamaları reddetmiştir (Bretherton, 1992).
Bowlby, 1958 yılında yayımladığı kitabında bebeğin anneye bağlanmasına ve annenin bebeğe bağlanmasına aracılık eden 5 temel içgüdüsel tepki olduğunu önermiştir. Bunlar: emme, yapışma, gülme, ağlama ve izlemedir. Bebeğin 6. aydan sonra anne figürüne odaklanması artar. Bowlby’ye göre yapışma ve izleme, emme ve ağlamadan daha önemlidir. Bowlby kitabında bebeğin bilişsel ve sosyal gelişimini, daha sonraki kısımlarda ise etolojik kavramlarla olan bağlantıları açıklamıştır. Sağlıklı bağlanmanın ileriki yetişkin yaşamında sağlıklı davranışlar ortaya çıkaracağını savunmuştur (Bretherton, 1992).
Bowlby teorisinde bağlanmanın bebekler için yaşam boyu sürecek güvenli bir temel oluşturduğundan söz etmiştir. Bakım verenin duyarlı olması, sorumluluk alması ve bebeğe uyma becerisinin gelişmiş olması bebeğin bağlanma niteliğini belirleyen önemli faktörlerdir. Bağlanma niteliği çocuğun duygusal, bilişsel ve davranışsal yönden gelişimi üzerinde etkilidir. Güvenli bağlanmanın oluşması için annenin bebeğe uyum sağlaması gerekmektedir. Bebeğin stresli ve üzüntülü durumlarına uyum sağlamalı ve bebeğin duygu-düzenleme becerisini geliştirmesine yardımcı olmalıdır (Fitton, 2012).
Bağlanma kuramının sağlam temellere oturmasını sağlayan bir başka araştırmacı Mary Ainsworth’tür. Ainsworth, Bowlby’nin kuramıyla tanışmadan önce Uganda’da sütten kesilen çocukların ayrılma tepkilerini araştırmayı düşünmüş fakat bu konudan vazgeçmiş ve anne-bebek ilişkisini araştırmaya karar vermiştir. Daha sonra Uganda’da çalışmasına başlamış ve gerekli verileri toplamıştır. Bowlby ilk bağlanma kitabını yayımlamadan önce bir kopyasını Ainsworth’e göndermiştir. Ainsworth Bowlby’nin anne ve bebek bağlanması fikirlerinden etkilenmiştir. Bowlby, bağlanma kuramını oluşturma sürecinde Ainsworth ile fikir alışverişinde bulunmuştur (Bretherton, 1992).
Ainsworth, Gana’da (1963-1967) bir araştırma düzenlemiştir. Gana’yı seçmesinin nedeni bireysel farklılıkların belirgin olması ve farklı şekillerde anne-bebek ilişkisinin gözlemlenebilecek olmasıdır. Bu çalışmasında annelerin bebeklerinin sinyallerine karşı ne kadar hassas olduğunu araştırmış ve çalışmasında 3 farklı bağlanma modelinin olduğunu bulmuştur: Güvenli bağlanan bebekler az ağlamaktadırlar ve annenin ortamda olduğu durumda etrafı keşfetmeye yönelik eğilim göstermişlerdir. Güvensiz bağlanan bebekler ise sık sık ağlamaktadır ve annelerinin olduğu durumda bile etrafa çok az ilgi göstermişlerdir. Ve henüz bağlı olmayan bebekler anneye farklı bir davranış göstermemişlerdir. Güvenli bağlanma annenin bebeğe duyarlılığı ile bağlantılıdır. Bebeklerine karşı hassas annelerin bebekleri güvenli bağlanma gerçekleştirirken, daha az hassas olan annelerin bebekleri güvensiz bağlanma geliştirmektedir (Bretherton, 1992).
Ainsworth 1970’li yıllarda Harlow’un rhesus maymunları ile yapmış olduğu yabancı durum deneyini insanlarla denemek istemiştir. 1 yaşındaki bebeklerle yapılan bu deneyde bebek ile anne deney odasında oynarken odaya yabancı bir kadın girer biraz zaman geçtikten sonra anne odadan ayrılır ve bebek yabancı ile baş başa kalır. Bebeğin bu durumdaki tepkileri gözlemlenir ve daha sonra anne tekrar odaya girer. Anne odaya tekrar geldiğinde bebeğin annesine gösterdiği davranışlar da kaydedilir. Ainsworth bu deneyi ile bağlanma ile keşfetme davranışı arasındaki ilişkiyi araştırmıştır (Ainsworth ve Bell, 1970).
Ainsworth araştırmaları ile bağlanma kuramı deneysel olarak test etmiştir ve kuramın gelişmesine önemli katkılarda bulunmuştur. 1980’lerden sonra Bowlby ve Ainsworth ’un geliştirmiş olduğu bağlanma teorisi temel alınarak birçok çalışma yapılmıştır.
Günümüzde ise bu kuram hâlâ geçerli olmakla birlikte birçok araştırmacı bağlanma stili ile bağlantılı olabilecek farklı konularda çalışmalar yapmaktadır. Özellikle gelişim psikolojisinde anne-bebek bağlanmasının çocuğun duygusal ve sosyal gelişimi üzerindeki rolü araştırılmaktadır. Klinik psikolojide ise erken dönem bağlanma ile yetişkin davranışları ve psikopatolojisi arasındaki ilişkiler araştırılmaktadır.
KAYNAKÇA
Ainsworth, M. D. ve Bell, S. M. (1970). Attachment, Exploration, and Separation: Illustrated by the Behavior of One-Year-Olds in a Strange Situation. Child Development, 41(1), 49-67.
Bowlby, J. (1958). The Nature of The Child’s Tie to His Mother. International Journal of Psycho-Analysis, 39, 350-373.
Bretherton, I. (1992). The Origins of Attachment Theory: John Bowlby and Mary Ainsworth. Developmental Psychology, 28(5), 759-775.
Fitton, V. A. (2012). Attachment Theory: History, Research, and Practice. Psychoanalytic Social Work, 19, 121–143.
Sarıbal, İ. (2017). Kişiler Arası İlişkilerin , Duygu Düzenleme Güçlüğünün ve Kaygının Bağlanma Stilleri ile İlişkisi, (Yüksek Lisans Tezi). Maltepe Üniversitesi, İstanbul.
Suomi, J. S., Hortst, F. C. ve Veer, R. (2008). Rigorous Experiments on Monkey Love: An Account of Harry F. Harlow’s Role in the History of Attachment Theory. Integr Psych Behav 42, 354–369.
Beyza Gündüz-Bebeklik/Çocukluk Amnezisi: Tarihçe ve Kuramlar (Ocak, 2022)
Geçmişten Günümüze Bebeklik/Çocukluk Amnezisi
İlk defa 1893 yılında Caroline Miles ve 1895 yılında Henri-Henri tarafından tarif edilen Bebeklik Amnezisi; çocukların ve yetişkinlerin, erken dönem anılarını unutması olarak tanımlanmaktadır (Alberni & Travaglia, 2017). Birçok kuramcı tarafından açıklanmaya çalışılmış ve 90larda Nöropsikoloji, Bilişsel Psikoloji gibi alanlardaki çalışmaların gelişimi ile deneysel olarak çalışılmaya başlanarak farklı yönlerden açıklamalar yapılmıştır. Sigmund Freud, gerçekleştirdiği klinik görüşmeleri üzerinden 1953 yılında çocukların bu döneme ait anılarının bastırıldığı için bellekten geri çağırılamadığı yönünde ilk açıklamayı yapmış ve bu terimi ilk kullanan kişi olmuştur (Hayne & Jack, 2011). Danışanlarıyla görüşmeleri doğrultusunda Freud, çocukluk amnezisinin bir insanın 6 ile 8 yaşları arasına kadar sürdüğünü söylese de sonraları yapılan çalışmalarda genel kanı yetişkinlerin hatırlayabildikleri en erken anılarının yaklaşık 3-4 yaşlarında veya biraz daha erken yaşlarda meydana gelen olaylara ait olduğu şeklindedir (Hayne, 2004). Freud her ne kadar çocukluk amnezisi dönemini olduğundan fazla bir zamanı kapsadığını tahmin etmiş olsa da, ya da şu an deneysel çalışmalarla çok desteklenmeyen Psikanalitik bir bakış açısıyla çocukların bu dönemlere ait seksüel anıların bastırılması şeklinde bir açıklama yapsa da bu kavramı Psikoloji literatürüne kazandırarak gelecek çalışmalara yön vermiştir.
Çocukluk yıllarındaki yaşantılarının kişilik gelişimi, psikososyal gelişim ve patoloji geliştirmek gibi birçok alanda etkili olduğunu söyleyen tüm kuramlara karşın bu döneme ait anıların hatırlanmamasına rağmen nasıl bu kadar etkili olduğu paradoksu ise kısıtlı bilgi edinilebildiği için açıklanamamıştır. Deneysel çalışmalarda kullanılan bellek görevleri genellikle bebeklere uygun olmadığı, bebekler için kullanılan araçların sözsüz hale getirilmesi gerektiği ve hatta bu araçlar sözsüz hale getirilse bile bebeklerin hareketlerine güvenmemizin bir önkoşul olduğu, ek olarak bebeklerin motor becerileri de gelişmemiş olduğu için bebek belleğinin deneysel olarak çalışılmasının metodolojik olarak zor olduğu belirtilmiştir (Hayne, 2004). Bugüne kadar, bebeklerin bellek gelişiminin en kapsamlı analizleri görsel tanıma hafızası, edimsel koşullanma ve ertelenmiş taklit prosedürleri kullanılarak elde edilmiştir (Hayne, 2004).
Bilişsel ve psikolojik kuramlar, detaylı ve bildirilebilen bellek benzeri anıları tutma yeteneğini dil gelişimi, zihin kuramı ve benlik algısının gelişimiyle ilişkili olduğunu gösterse de deney hayvanlarının da bebeklik amnezisi göstermesi bu süreçlerin tamamıyla insana özgü özelliklere bağlı olamayacağını nörolojik olarak yapılacak açıklamaların değerli olduğunu fark ettirmiştir (Josselyn & Frankland, 2012). Bu derleme çocukluk amnezisinin farklı yönlerden nasıl bir işleyişe sahip olduğunu anlamak ve etkisi olan faktörlere daha geniş bir çerçeveden bakabilmek için biyolojik, nörolojik, bilişsel kuramları inceledikten sonra kültür ve yetiştirme tarzının da tüm bu süreçlere dışardan etkisini inceleyecektir.
Biyolojik ve Nörolojik Temelli Açıklamalar
Nöroloji ve Biyoloji alanında yapılan çalışmalar gelişmemiş beyin teorisi ve gelişmekte olan beyin teorisi olarak ikiye ayrılmaktadır (Josselyn & Frankland, 2012). Doğumdan itibaren açık hafızayı destekleyen kortikal yapılar yaşamın ilk yılının ikinci yarısına kadar olgunlaşmaz (Hayne & Jack, 2011). Beynin henüz gelişmemiş olmasına bağlı olarak yapılan açıklamalar epizodik belleğin kodlanması, depolanması ve geri çağrılması için gerekli beyin mekanizmalarının bebeklik ve erken çocukluk döneminde olgunlaşmamış olmasından dolayı anıların kaybolmasından ziyade zaten hiç açık bir şekilde kaydedilmemiş olduğunu öne sürmektedir (Hayne & Jack, 2011). Anıların oluşması için gerekli olan beyin bölgelerinden hipokampus gelişimini henüz tamamlayamamış olmasından dolayı bu bilgileri depolayamadığını ve bu sebeple olayları hatırlamaktan sorumlu olan semantik bellek bilgilerinin çocuklar tarafından hatırlanamadığı iddia eder (Simcock & Hayne, 2002). Yine de erken dönem nörolojik açıklamalar 2 yaşlarına kadar devam eden çocukluk amnezisini, 6-12 aylık çocuklarda yeni bir hafıza sistemine geçilmesiyle açıklayamamaktadır (Hayne & Jack, 2011).
İkinci görüş ise beyin gelişiminin henüz tamamlanmamış olmasına vurgu yapmaktan ziyade bu gelişim sürecinin kendisinin bebeklik döneminde oluşan anıların depolanmasına engel olduğu görüşünü savunur (Josselyn, & Frankland, 2012). Hipokampusta doğum sonrası devam eden yeni nöron üretiminin (hipokampal nörogenez), hipokampusa bağlı hatıralar oluşturma yeteneğini düzenlediğini ve bu gelişim aşamasının bellek konsalidasyonun arasına girerek hipokampusa bağlı uzun süreli hafızanın oluşmasını engellediği görülmektedir (Josselyn, & Frankland, 2012).
İnsanlarda ve fare gibi memelilerde kim, ne, ne zaman ve nerede bilgisi hipokampus ve hipokampusa bağlı bir yapı olan medyal temporal alanda işlendiği için bu alandaki çalışmalar örnek gösterilmektedir (Alberni & Travaglia, 2017). Nörogenez beyindeki nöral kök hücrelerden yeni fonksiyonel nöronların oluşması için işleyen bir süreçtir ve 1960larda Campbell ve arkadaşlarının fareler üzerinde yaptığı deneylerde de görüldüğü üzere bu süreç bebeklik dönemlerinde çok hızlı şekilde gerçekleştiği için bebeklik amnezisine yol açtığını öne sürmektedir (Simcock, & Hayne, 2002). Hafızanın kalıcığı azaldıkça nörogenez artar ya da tam tersi şekilde de işleyebilen ters bir orantı vardır (Josselyn, & Frankland, 2012). Unutmak işlevsiz gibi görünse de hafızanın sağlığının ve yaşamını sağlar, hipokampusu düzenler, önemli yeni bilgilerin daha verimli bir şekilde kodlanmasına izin verir, alakasız bilgileri bloke ederek önemli bilgileri hatırlamaya daha fazla alan ayırabilir (Josselyn, & Frankland, 2012).
Bilişsel ve Psikoloji Temelli Açıklamalar
Psikolojik teorilere baktığımızda Howe ve Courage 1993 yılında insanlarda kalıcı anılar oluşturma yeteneğinin “benlik” algısının kazanılması, 1995 yılında Perner zihin kuramının gelişmesi, 1993 yılında Nelson dil gelişiminin kazanılması gibi gelişimsel dönemlerle aynı zamanlarda ortaya çıktığına dikkat çekmektedir (Josselyn, & Frankland, 2012). Bu üç teoriyi ayrı ayrı inceleyerek ne ölçüde insanın bilişsel yeteneklerinin kazanılmasının bebeklik amnezisini dengelediğine bakmakta yarar olacaktır.
Benlik Algısının Gelişimi
Tulving benlik kavramı, "kendini bilen" bilinç kavramıyla ilişkilendirerek epizodik hafızanın "bana" olan şeyler hakkındaki hafıza olduğunu savunur (Hayne & Jack, 2011). Bana olan şeyler şeklinde açıklanan bu benlik kavramı kurulmadan önce bir benlik algısına sahip olması gerekmektedir. Bilişsel bir benlik algısı gelişmeden deneyimleri yaşayan bir kişiye sahip olamayacağı ve bu anıları tutarlı bir şekilde bir şema altında toparlayamayacağı için çocukluk amnezisinin yaşandığı öne sürülmektedir (Fivush, & Schwarzmueller, 1998). 18-20 ay civarında çocukların kendini aynada tanıma yeteneğinin gelişmesiyle benlik algısının geliştiği düşünülse de fiziksel olarak kendini tanımanın sürekli olarak bir benlik imajına sahip olmakla eş olmayacağı şeklinde eleştiriler almıştır (Fivush, & Schwarzmueller, 199).
Dil Gelişimi
Bu konu üzerinde yapılan araştırmalar aynı zamanda dil konusuna da değinmektedirler. Dil öğrenimi daha tamamlanmadığından dolayı, yaşanan olayları kodlamakta, dolayısıyla ilerleyen yaşlarda hatırlayamadığımıza değinirler. Bu konuda yapılan araştırmalardan birinde, yetişkinler tarafından hatırlanan erken çocukluk anıları sayısının çizgisiyle, çocukların yeni öğrendikleri veya geliştirdikleri kelime dağarcığının çizgisinin aynı olduğunu bulmuştur (Waldfogel, 1948). Ancak daha güncel olarak sayılabilecek, yapılan bir başka araştırmada, dil gelişimi görsel hafızayı, çocuğun bu hafızayı anlatacak kapasitede dili gelişimi tamamlanmamış olsa bile, etkilemediğini göstermiştir. Yine de bakılan çocuklardan hiçbirisi sözel olarak kodlanan bir olayı sözel olarak dile getirememiştir (Simcock & Hayne, 2002). Son olarak yapılan bir başka araştırmada da, çocukların daha anne rahmindeyken bile yaşananları hatırlayabildiklerine değinmiş ancak bu tarz anıların otobiyografik anı olmadığını da belirtmiştir, yapılan araştırmanın sonucunda da yine önceki araştırmalarla benzer bir şekilde 3 yaşın öncesinde anılarının olmadığını ve bunun dil gelişimiyle etkisi olduğunu belirtmiştir (Fivush & Nelson, 2004), bu makalede aynı zamanda otobiyografik anının kültürel ve sosyal yanına da değinilmiştir ancak konuyla alakası olmadığından oralar dışarıda bırakılmıştır.
Yani burada da görebileceğiniz üzere dil gelişimi ve anılarla alakalı yapılan pek çok araştırma vardır, ama bu araştırmaların sonuçlarından yapılabilecek yorumlardan bir tanesi, hem yetişkinlerde hem çocuklarda dil gelişimi, sözlü olarak erişilebilir hatıraların erişiminde önemli bir ön koşul olabileceğini gösterir (Hayne & Jack, 2011).
Zihin Kuramının Gelişimi
Zihin kuramı; çocukların insanların bilişsel süreçleri olarak adlandırabileceğimiz inançları, arzuları, duyguları ve niyetleri olduğunu ve bu zihinsel durumları dikkate alarak insanların yaptığı eylemleri sadece kendi bakış açısından değil başkalarının açısından da değerlendirebilir ve açıklayabilir durumda olabilmesine denir (Astington & Dack, 2020).
İnsanlar algılayabildiklerini hatırlarlar, yani birisinin algılamasıyla, serbest çağrışım gelişmesinde pozitif bir korelasyon vardır, ve bu ardaki bağ da episodik yolların, daha doğrusu geçmiş anıların çağrımıyla ilgisi olduğu açıklanmaktadır. Bu episodik yollar olmadan, erken çocuklukta yaşananlar, bu olaylar hakkında bazı şeyler bilinse bile, hatırlanamamaktadır (Perner & Ruffman, 1995).
Sonuç ve Tartışma
Bebeklik/Çocukluk Amnezisi açık bir şekilde her alandan ilgi çeken ve farklı araştırmacılar tarafından 19.yüzyıldan beri tartışılan bir kavram olsa da araştırmalar bu kavramı nasıl açıklayacağı ya da hangi süreçlerin üzerinde ne kadar etkisi olduğu konusunda yetersiz kalmaktadır. Başlarda Freud gibi teorisyenlerin daha vaka örnekleri üzerinden incelemeye çalışsa da şimdilerde bu kavramı açıklamaya yönelik olan kuramlar 20.yüzyılda daha nörolojik temelli olarak ilerlemektedir. Klinik Psikoloji alanından gelen bu ilginin sebebi çocukluk anılarımızın patoloji ile yakından ilişkili olduğu görüşünden gelerek bizi bu kadar etkileyen bu zaman dilimindeki anıların neden unutulduğu ve eğer geri getirilebilirse patolojiyi çözebilmek için kullanılması olarak açıklanabilir. Bilişsel ve Psikolojik süreçlerin insana özgü olması ve diğer memelilerde de çocukluk amnezisi olduğunu düşünülürse bu açıklamaların tam anlamıyla çocukluk amnezisini açıklaması eksik bir bilgi olacaktır. Çocukluktaki anıların hiç depolanmaması, depolandıysa geri çağırılamaması ya da depolanırken beyin gelişiminin bu konsalidasyon sürecini böldüğü gibi nörolojik açıklamalar içerisinde nörogenez yaklaşımı ve depolanan bilgilerin geri getirilmesi sürecindeki problemler açıklamaları; şu anda elimizdeki bilgiler varlığında en fazla çocukluk amnezisini açıklayabilen kuramlar olduğunu söylemek mümkündür.
KAYNAKÇA
Alberini, C. M., & Travaglia, A. (2017). Infantile amnesia: a critical period of learning to learn and remember. Journal of Neuroscience, 37(24), 5783-5795.
Fivush, R., & Schwarzmueller, A. (1998). Children remember childhood: Implications for childhood amnesia. Applied Cognitive Psychology: The Official Journal of the Society for Applied Research in Memory and Cognition, 12(5), 455-473.
Fivush, R., & Nelson, K. (2004). Culture and language in the emergence of autobiographical memory. Psychological science, 15(9), 573-577.
Hayne, H. (2004). Infant memory development: Implications for childhood amnesia. Developmental Review, 24(1), 33-73.
Hayne, H., & Jack, F. (2011). Childhood amnesia. Wiley Interdisciplinary Reviews: Cognitive Science, 2(2), 136-145.
Josselyn, S. A., & Frankland, P. W. (2012). Infantile amnesia: a neurogenic hypothesis. Learning & Memory, 19(9), 423-433.
J.W. Astington, L.A. Dack, in Encyclopedia of Infant and Early Childhood Development (Second Edition), 2020.
Kılıç, K. M. (2019). Erken çocukluk döneminde bebeklik/çocukluk amnezisi ve otobiyografik bellek gelişimi. Erken Çocukluk Çalışmaları Dergisi, 3(2), 541- 557.
Perner, J., & Ruffman, T. (1995). Episodic memory and autonoetic conciousness: developmental evidence and a theory of childhood amnesia. Journal of experimental child psychology, 59(3), 516-548.
Simcock, G., & Hayne, H. (2002). Breaking the barrier? Children fail to translate their preverbal memories into language. Psychological Science, 13(3), 225- 231.
Waldfogel S. The frequency and affective character of childhood memories. Psychological Monologues, 1948, 62:1–39.
İlayda Erkul- Benlik Saygısı Kavramına Tarihsel Bir Bakış (Ocak, 2022)
Benlik Saygısı Kavramına Tarihsel Bir Bakış
Benlik saygısı, hem motivasyonel hem de bilişsel bileşenlere sahip olan ve insanların kendilerine verdiği değeri karşılayan bir kavramdır. Bireyler, yüksek benlik saygısı arzu etme eğilimindedir ve benlik değeri duygularını geliştirmek veya sürdürmek için çeşitli stratejilerle meşgul olurlar (Zeigler-Hill, 2011). Genel itibariyle, benlik saygısı benlik kavramlarıyla etkileşim içindedir ve tüm özellikleriyle psikolojinin birçok alanına 19. yüzyıldan başlayarak konu olmuştur. Benlik saygısını ‘kişinin gerçekliklerinin varsayılan potansiyellerine olan oranı’ olarak ifade eden William James, benlik saygısı konusuna giriş yapan ilk kişi olmuştur (Ward, 1996). James, insanların kendi değerlerini farklı niteliklere bağladığını ve bunun sonucunda güçlü yanlarını vurgulayıp zayıf yanlarını azımsayan herkesin yüksek benlik saygısına ulaşabileceğini söylemiş (Bosson, & Swann, 2009) ve gerçeği potansiyelle dengeleyebilen kişilerin yüksek benlik saygısına sahip olabileceğini iddia etmiştir (Ward, 1996). 1902’de Cooley, insanların kendileri hakkında inançlarını oluşturan kişilerarası süreçlere odaklanmış ve kişinin kendi hakkında oluşturduğu izlenimlerin diğerlerinin tepkilerinden etkilendiğine dikkat çekmiştir (Bosson, & Swann, 2009). Benlik saygısına olan ilgi, 20. yüzyılın ilk yarısında davranışçılığın etkileriyle birlikte azalsa da bu kavramın bozukluğuyla ilişkili yeni bir hastalık literatürde Freud tarafından gösterilmiştir: Narsisizm. Freud (1914), narsisizmi ‘kendini aşırı sevme’ faktörlerinden biriyle tanıtarak, kendini sevmenin kişide aşırı halde mevcut olmasının patolojik duruma yol açabileceğine değinmiştir. Benlik saygısının narsistlerdeki ve diğer hastalıklara sahip bireylerdeki niteliğinin bir bileşen olarak bulunmasıyla özsaygı, psikopatolojiye de konu olabilmiştir.
1940’lardan itibaren benlik saygısı ile ilgili klinik ve deneysel çalışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır ve Maslow’un (1942) benlik saygısı incelemesi klinik literatürüne katkı sağlamıştır (Ward, 1996). Maslow, benlik saygısını evlilik mutluluğu ve başarısı ile ilişkilendirmiştir. Bunlarla birlikte, 1951 yılında Carl Rogers’ın ‘Danışan Merkezli Terapi’sinde benlik saygısının klinik çalışmadaki rolü vurgulanmıştır (Ward, 1996). Rogers’ın Fenomenolojik Benlik Kuramı’nda, benlik saygısı önemli bir yer taşımaktadır. Olumlu benlik saygısı, terapi ortamındaki koşulsuz olumlu kabul ile gerçekleşir ve psikoterapinin amacı da benlik saygısının yükseltilmesidir (Kahn, & Rachman, 2000).
1950’lerin sonunda, davranışçılık ekolünün etkisini Amerika’da kaybetmeye başlamasıyla birlikte, daha fazla araştırmacı benlik saygısı kavramına odaklanmaya başlamıştır (Bosson, & Swann, 2009). 1954 yılında Festinger’in, insanların kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak yeteneklerini ve fikirlerini değerlendirdiklerini anlatan Sosyal Karşılaştırma Teorisi’ni ortaya atmış olması, benlik saygısının da bu değerlendirmede rol aldığı sonucunu doğurmuştur (Bosson, & Swann, 2009).
1960’lı yıllarda benlik saygısı üzerine yapılan ampirik çalışmalar çoğalmaya başlamış ve benlik saygısının araştırmalarda yerleşik bir kavram olmasını sağlayan iki önemli kitap yayımlanmıştır; benlik saygısını etkileyen faktörleri geniş ölçekli anket araştırmasıyla işleyen Morris Rosenberg'e ait ‘Society and the Adolescent Self-Image (1965)’ ve aile içinde çocuğun benlik saygısına etki eden faktörleri ele alan Stanley Coopersmith’e ait ‘The Antecedents of Self-Esteem’(Ward, 1996). Söz konusu kitaplarda Rosenberg ve Coopersmith, ebeveynlik tarzının benlik saygısına olan etkisine vurgu yapmışlardır.
Giderek popülerliği artan benlik saygısı kavramı, 1960’larda meslek dışı alanlarda da yayılmış, ‘Benlik Saygısı Hareketi’ ortaya çıkmıştır (Bosson, & Swann, 2009). Birçok teorisyen ve yazar bu hareketi aşırı olmasıyla eleştirerek, benlik saygısı kavramını daha bilimsel bir yere taşımışlardır (Bosson, & Swann, 2009). 1969 yılında Branden’in kişisel başarıyı benlik saygısı ile ilişkilendiren ‘The Psychology of Self Esteem’ eseri, benlik saygısının doğal bir ihtiyaç olduğunu vurgulayan önemli bir çalışma haline gelmiştir (Ward, 1996). Bu kitap, kişinin benlik saygısı üzerindeki sorumluluğuna ve kontrolüne dikkat çekerek kendine yardım literatüründe yer almıştır.
Bowlby’nin Bağlanma Kuramı’na (1969) göre, bebekler henüz öz-farkındalığa sahip olmadan şemalar oluşturmaya başlarlar ve bu şemalar bakım verenlerin tutarlılığı ve yanıtına göre şekillenir. Tutarlı ve duyarlı bakım, çocuklara sevgiye layık olduklarını ve etkili eylemde bulunabileceklerini öğreterek yüksek benlik saygısı ve olumlu benlik kavramlarının ilkel temellerini aşılar (Bosson, & Swann, 2009).
1940’lı ve 1970’li yıllar arasında benlik saygısı için ölçekler üretilmiştir; ‘Yirmi İfade, Sherwood’unn Benlik Kavramı Envanteri, Tennessee Benlik Kavramı Ölçeği, Sossyal Benlik Kaygısı Ölçeği ve Çıkarsanan Benlik Kavramı Ölçeği (Ward, 1996). Ölçeklerin çoğunda, öz-bildirim yöntemi kullanılmıştır. Bu yıllarda, benlik saygısı, klinik ve deneysel psikolojinin normal bir parçası olmaya başlamış, kendine-yardım literatürüne, ebeveynlik kılavuzlarına, sosyal politikaya, eğitim pedagojisine ve TV’ye dahil olmuş, normal psikolojinin ölçeklerinde ve envanterlerinde nesnel hale gelmiştir (Ward, 1996).
Bem, 1972’de yarattığı Benlik Algısı Teori’sinde insanların, benlik bilgisini, kendi davranışlarını ve bağlamı gözlemleyerek elde ettiği fikrini oluşturmuş (Bosson, & Swann, 2009), benlik saygısının daha çok anlamlandırılmasına zemin hazırlamıştır. Benliğe olan ilgi Sosyal Psikoloji’de artmış, benlik odak haline gelmiştir. Doğal olarak bu durum, benlik saygısının da daha çok ele alınmasına sebebiyet vermiştir.
Beck (1976), insanların kendileri, başkaları ve dünya hakkında varsayımlar oluşturduklarını varsaydığı Bilişsel Terapi Kuramında, düşük benlik saygısına değinmiştir. Kişi, deneyimlerine dayanarak benliği hakkında temel bir olumsuz sonuca ulaşabilmekte ve bu durum patolojiye sebep olabilmektedir (Fennel, 1997). Bu durumda, danışanın benliğine ilişkin dengeli, nispeten olumlu bir görüşü geri getirmesi hedeflenmekte ve terapist hastanın halihazırda var olan olumlu ve gerçekçi bir benlik görüşüne erişmesine ya da olumlu bir benlik yaratmasına yardım etmektedir (Fennel, 1997).
1980’lerden itibaren benlik saygısı ve eksikliği; önyargı, suç, şiddet, eğitim performansı, alkol ve uyuşturucu kullanımı, ergenlerin içki ve sigara içmesi, ergenlerin cinsel ilişkilere girmesi gibi birçok sosyal soruna dahil olmuştur (Strandell, 2016). Günümüzde hala benlik saygısı tüm psikoloji literatürü ile beraber insan hayatının birçok yönünde rol almaya ve gelişimini sürdürmeye devam etmektedir.
Benlik Saygısının İçeriği, Dereceleri ve Boyutları
2006’da DeHart, Pelham ve Tennen benlik saygısını açık ve örtük benlik saygısı olarak ikiye ayırmışlardır. Açık benlik saygısı, kişinin bildirilen ve rasyonelleştirilen değerlendirmelerini içerirken, örtük benlik saygısı sezgisel veya bilinçdışı değerlendirmeleri içermektedir (Strandell, 2016). Bu ayrım, beraberinde ölçme konusunda bir yargıyı da doğurmuştur; öz-bildirim yöntemine dayanan ölçme araçlarının benlik saygısını tamamen ölçmemesi. Bu durumda öz-bildirim araçlarının bir bütün olarak benlik saygısını değil, benlik saygısının bir bileşeni olan açık benlik saygısını ölçtüğü sonucuna varılmaktadır. Bu tür sonuçlar, benlik saygısının seviyelerinin ve içerdiği öğelerin henüz tamamıyla gözlemlenemeyen faktörlerle ilişkili olabileceğini göstermektedir.
Benlik saygısını düşük ve yüksek olarak değerlendirebilmekle birlikte, araştırmacılar 2000’li yılların başında benlik saygısının yalnızca bu sınırlamalar içinde olmadığını fark etmişlerdir (Zeigler-Hill, 2011). Benlik saygısı kavramının içeriği bu sınıflamadan daha fazlasına gidilerek ayrıntılandırılmıştır (Kernis, 2003):
Güvenli ve kırılgan benlik saygısı
Güvenli yüksek benlik saygısına sahip kişiler, sürekli onaylanma gerektirmeyen sağlam ve gerçekçi öz-değer duygularına sahipken, kırılgan yüksek benlik saygısına sahip insanlar meydan okumaya karşı savunmasız, sürekli onay gerektiren ve bir dereceye kadar kendini aldatmaya dayanan öz-değer duygularına sahiptirler (Zeigler-Hill, 2011).
Tutarsızlık
Tutarsız benlik saygısı, bir kişide bulunan yüksek açık benlik saygısıyla birlikte düşük örtük benlik saygısını ya da yüksek örtük benlik saygısıyla birlikte düşük açık benlik saygısını içerir ve kırılgan yüksek benlik saygısının ilk göstergesidir (Zeigler-Hill, 2011). Yüksek açık benlik kaygısı içeren boyuta ‘tutarsız yüksek benlik saygısı’ ve düşük benlik saygısı içeren boyuta ‘tutarsız düşük benlik saygısı’ adı verilmektedir.
Koşullu benlik saygısı
Koşullu benlik saygısı, bir birey olarak değere sahip olmak için kişinin belirli şeyleri yapması veya belirli bir insan tipi olması gerektiği inancını ifade etmektedir. Benlik değeri duyguları ancak belirlenen hedeflere veya standartlara ulaşıldığında elde edilebilir ve sürdürülebilirdir (Zeigler-Hill, 2011).
Dengesizlik
Benlik saygısı dengesizliği, kırılgan yüksek benlik saygısının göstergesi olmakla birlikte, kişi tarafından bildirilen, anbean gerçekleşen, benlik değeri duygularındaki dalgalanmaları ifade etmektedir (Kernis, 2003).
Bu faktörlerle birlikte, benlik saygısı, kişinin belli yönleriyle ve çevresel koşullarla etkileşime girerek bize farklı sonuçlar sunmaktadır. Benlik saygısının kişilerarası farklılığı, birçok yönde hayatı etkileyebilmektedir. Çalışmalara göre, düşük benlik saygısına sahip insanlar, yüksek benlik saygısı olanlara göre daha az kararlıdır (Rosenberg & Owens, 2001). Olumlu benlik kavramına sahip kişiler, kendilerini olumlu gören ilişki partnerleri arama eğilimindeyken, olumsuz benlik kavramına sahip olanlar, kendilerini olumsuz görenlerin arkadaşlığını tercih etmektedirler (Swann, Ronde, & Hixon 1994; Swann ve Pelham, 2002). Kişinin sahip olduğu benlik saygısı ve derecesi, başta kendine dair olmak üzere hayata bakışını, bilişini, hafızasını (Campbell, 1990) bu hayatı yaşarken seçtiği insanları, ilişkilerini yaşarken sahip olduğu ve olacağı algı ve deneyimlerini (Crocker, 1993) etkilemektedir.
Tüm bunlarla, benlik saygısının olumsuz yönlerinin psikopatolojide rol aldığını söylememiz de mümkün hale gelmektedir. Literatürde, benlik saygısının psikopatolojik boyutu ile ilgili iki önemli model bulunmaktadır. Savunmasızlık Modeli, düşük benlik saygısının psikopatoloji için bir risk faktörü olarak hizmet ettiğini öne sürerken, diğer bir model olan Skar Modeli ise, düşük benlik saygısının psikopatolojinin nedeni değil, sonucu olduğunu öne sürmektedir (Zeigler-Hill, 2011).
Benlik saygısı, en kapsamlı şekilde depresyonda araştırılmıştır. Değersizlik duygularının depresyonda yoğun olması benlik saygısına rol vermektedir. Birkaç araştırma, kararsız benlik saygısına sahip bireylerin stresli yaşam olaylarını takiben depresif belirtiler geliştirme riski altında olduğunu göstermiştir (Roberts, 2006). Başka bir psikopatoloji olan yeme bozukluklarında, en önemli semptomlardan biri, vücut şeklinin benlik saygısı üzerinde aşırı değerlendirilmesidir (Roberts, 2006). Sosyal anksiyete bozukluklarında, sosyal kaygının öz-değerin düşük benlik saygısıyla ilişkili olması rol oynuyor olabilir. Bununla beraber Narsisistik, Kaçınan, Bağımlı ve Sınırda Kişilik Bozuklukları dahil olmak üzere çeşitli kişilik bozukluklarının kökleri benlik saygısı eksikliklerinden kaynaklanmaktadır (Roberts, 2006). Beden Dismorfik Bozukluğunda ve Cinsiyet Kimliği Bozukluğunda da kişinin kendi ile ilgili olumsuz değerlendirmeleri benlik saygısının bu hastalıklardaki rolünü düşündürmektedir. Benlik saygısı psikopatoloji ile yakından bağlantılıdır. Yüksek benlik saygısı, insanları olumsuz deneyimlerden koruyucu bir şekilde hareket ediyor gibi görünmektedir (Zeigler-Hill, 2011).
En az iki yüz yıllık geçmişe sahip olan benlik saygısı kavramı, psikoloji ile birlikte başka alanlara ve sosyal yaşama da yayılarak etkisini göstermiştir ve göstermeye devam etmektedir. Bugüne dek değişen ve gelişen benlik saygısı, insan deneyiminin içsel ve evrensel bir parçasıdır (Ward, 1996). Benlik saygısı bireyselliğe atıfta bulunsa da, doğası gereği küreseldir ve sosyal bir bağlamda, sosyal bir tarihe sahiptir (Bosson, & Swann, 2009). Benlik saygısının klinikte, sosyal psikolojide, kendine-yardım literatüründe ve daha birçok alanda işlevi vardır. Klinik psikoloji patolojide benlik saygısının rolüne odaklanırken, sosyal psikoloji benlik saygısının kolektif yanlarını vurgulayarak sosyal yönlerine değinir. Benlik saygısı, sosyal olduğu kadar bilişsel bir kavramdır ve içinde bilişe ait zihinsel öğeleri de bulundurmaktadır. İnsanın kendine ve topluma biçtiği değeri anlamak, benlik saygısı kavramını konumlandırabilmek için, bileşenleri ve ilişkili olduğu konular ile ilgili daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Unutulmamalıdır ki, özsaygı bir kez inşa edildiğinde, olası bir toplumun alternatif biçimini sunar; benlik saygısı kavramına sahip bir toplum, benlik saygısı olmayan bir toplumdan farklıdır (Ward, 1996).
KAYNAKÇA
Bosson, J. & Swann, W.B., Jr. (2009). Self-esteem: Nature, origins, and consequences. In R.
Hoyle & M. Leary (Eds.), Handbook of individual differences in social behavior, 527-546.
Campbell, J. D. (1990). Self-esteem and clarity of the self-concept. Journal of Personality and Social Psychology, 59, 538-549.
Crocker, J. (1993). Memory for information about others: Effects of self-esteem and performance feedback. Journal of Research in Personality, 27, 35-48.
Fennel, M., J., V. (1997). Low self-esteem: A cognitive perspective. Behavioural and Cognitive Psychotherapy, 25, 1-25.
Freud, S. (1914/1957). On narcissism: An introduction. In J. Strachey (Ed. and Trans.), The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud 14, 67- 104. London: Hogarth Press.
Kahn, E., & Rachman, A., W. (2000). Carl Rogers and Heinz Kohut: A historical perspective. Psycoanalytic Psychology, 17(2), 294-312.
Kernis, M. H. (2003). Toward a conceptualization of optimal self- esteem. Psychological Inquiry, 14, 1–26.
Roberts, J. E. (2006). Self-Esteem from a Clinical Perspective. In M. H. Kernis (Ed.), Self-esteem issues and answers: A sourcebook of current perspectives, 298–305.
Rosenberg, M., & Owens, T. J. (2001). Low self-esteem people: A collective portrait. In T. J.
Owens, S. Stryker, & N. Goodman (Eds.), Extending self-esteem theory and research: Sociological and psychological currents 400-436. New York: Cambridge University Press.
Strandell, J. (2016). Culture, cognition and behavior in the pursuit of self-esteem. Culture-Cognition Interaction: Bridging Cognitive Science and Cultural Sociology, 54, 14-24.
Swann, W. B., Jr., De La Ronde, C., & Hixon, J. G. (1994). Authenticity and positivity strivings in marriage and courtship. Journal of Personality and Social Psychology, 66, 857-869.
Swann, W. B., Jr., & Pelham, B. W. (2002). Who wants out when the going gets good? Psychological investment and preference for self-verifying college roommates. Self and Identity, 1, 219-233.
Zeigler-Hill. (2011). The Connections Between Self-Esteem and Psychopathology. Journal of Contemp Psycother, 41, 157-164.
Ward, S. (1996). Filling the World with Self-Esteem: A Social History of Truth- Making. The Canadian Journal of Sociology, 21(1), 1-23.
Yağız Ekmekçi-Beyin Görüntüleme Tekniklerinin Tarihçesi, Dünü ve Bugünü
Beyin Görüntüleme Tekniklerinin Tarihçesi, Dünü ve Bugünü
Beyin görüntüleme, sinir sisteminin yapısını, işlevini veya farmakolojisini dolaylı veya doğrudan görüntülemek için çeşitli teknikler kullanan bir disiplinler arası çalışma alanıdır. Tarihsel gelişimine bakıldığında beyin, birçok farklı yöntem aracılığıyla incelenmeye çalışılmış fakat bunların bazıları zaman içerisinde terk edilmiştir. Modern beyin görüntüleme tekniklerinin en önemli özelliği ve önceki görece ilkel tekniklerden farkı müdahalesiz (noninvasive) olmalarıdır. Bu çalışmada teknolojik metotların varlığından önceki beyin inceleme yollarına kısaca değinilecek, ardından güncel görüntüleme tekniklerinin başlıcaları olan CT, PET ve fMRI tekniklerinden bahsedilecektir.
Modern Teknikler Öncesi Beyni İnceleme Girişimleri ve Beyin Görüntülemenin Dünü
Fizyolojinin deneysel yöntemi henüz bünyesine dâhil etmediği yıllarda Alman bir tıp doktoru olan Franz Joseph Gall, beyin büyüklüğü ve kafatası şeklinin beynin performansı ile nasıl bir ilişki içinde olduğunu merak etmişti. Hayvanlardan elde ettiği gözlemler sonucu daha büyük beyinli organizmalar daha zekice hareket etmekteydiler. Bu çıkarımını insan beynine de genellemeye karar verdi ve kafatası şeklinin insanın sahip olduğu veya olmadığı özellikler hakkında ipuçları sunabileceğini iddia etti. Çok sayıda insan kafatasını girinti ve çıkıntılar bakımından inceledikten sonra insan zihnine ait 35 niteliğin kafatasındaki yerlerini tespit ettiğini öne sürdü (Schultz ve Schultz, 2007). Ortaya atıldığı zamanlar belli bir süre rağbet görmüş olsa da “frenoloji” adı verilen bu girişim bugün tamamıyla bir sözdebilimdir. Her ne kadar beynin dışarıdan haritasını çıkarma konusunda başarısız olsa da Gall, beynin belirli işlevlerinin belirli bölgelerdeki özel yapılar ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Bu ilişkiye verilebilecek en güzel örneklerden birisi, “Broca alanı” da denilen beyin merkezinin keşfidir. Bir cerrah olan Paul Broca, uzun yıllar boyunca anlaşılır şekilde konuşamayan bir adama otopsi yaptıktan sonra beyin kabuğunun üçüncü kıvrımında bir lezyon tespit etmiş ve beynin bu bölümünü konuşma merkezi olarak nitelendirmiştir (Schultz ve Schultz, 2007).
Otoritelerce modern sinir bilimin babası sayılan Santiago Ramón y Cajal günümüzden 100 yıl önce 3000’den fazla anatomik nöron çizimi yaparak sinir sistemine dair ufuk açıcı bir çalışmaya imza atmıştır. O zamanki düşünceye aykırı olarak sinir sisteminin bütüncül, kesintisiz ve bağımsız çalışan bir yapı olmadığını öne sürmüş; şekil, işlev ve yapı olarak farklı nöronların birbiriyle elektriksel ve kimyasal yollardan “haberleşmesiyle” işleyen bir sistemden bahsetmiştir. Ölümünden yirmi yıl sonrasına kadar Cajal’ın bu iddiası kabul görmemiş, doğruluğu 1950’lerde kanıtlanmıştır. “The Beautiful Brain: The Drawings of Santiago Ramón y Cajal” kitabında Cajal’ın bu olağanüstü çizimlerinden bazılarına yer verilmiş ve bunların günümüz sinir bilimine nasıl ışık tuttuğu vurgulanmıştır (Swanson, Newman, Araque ve Dubinsky, 2017). Mikroskop başında geçirdiği saatler ve ortaya koyduğu çalışmalarla Cajal beynin bilimsel yollarla incelenebilir olduğunu iyiden iyiye gözler önüne sermiş ve modern beyin görüntüleme tekniklerine önayak olmuştur.
Beyin görüntüleme tekniklerinin başlangıcı, İtalyan fizyolog Angelo Mosso’nun bulduğu ve “insan dolaşım dengesi” (human circulation balance) olarak çevrilebilecek yöntem kabul edilir. Mosso, temel olarak beynin yoğun olarak çalıştığında daha fazla kana ihtiyaç duyacağı varsayımından yola çıkmış ve bu varsayımını deneysel olarak ispatlamıştır. Beynin duygusal ve entelektüel aktivite esnasında vücuttaki kan dağılımını ağırlıklara bağlı bir mekanizma ile ölçen bu teknik, her ne kadar modern ölçümlerin çok uzağında olsa da, modern yöntemlerin atası olarak sayılmaktadır (Sandrone ve ark., 2014).
20. yüzyıla gelindiğinde beyin görüntüleme tekniklerinin temelleri yavaş yavaş atılmaya başlanmıştı. 1900’lerin başlarında Amerikan bir beyin cerrahı olan Walter Dandy pnömoensefalografi adını verdiği yöntemi tanıttı. Bir miktar beyin omurilik sıvısı alınıp yerine alınan miktarla aynı oranda oksijen, hava veya helyum koyulması ve beynin X ışını altında görüntülenmesine dayanan yöntem 1970’lerin sonlarına kadar kullanılmıştır. Geliştirilen yöntemler arasında ilk müdahaleli (invasive) olanlardandır ve beyni bir ekrana aktararak “görüntüleme”yi belki de ilk başaran tekniktir. Günümüzde yüksek riskli ve oldukça fazla yan etkiye sahip bir teknik olarak bilinmektedir.
Beyin Görüntülemenin Bugünü: Modern Teknikler
Modern beyin görüntüleme tekniklerini CT ile başlatmak yanlış olmaz. 1972’de bir elektrik mühendisi olan Godfrey Hounsfield ve fizikçi Allan MacLeod Cormack bilgisayarlı tomografiyi, kısaltılmış şekliyle CT (veya daha eski kullanımıyla CAT) tekniğini geliştirmiş; böylece günümüzde kullanılan modern yöntemlerden ilki ortaya çıkmıştır. 1979’da ikili bu çalışmalarıyla alan dışı olmalarına karşın Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görülmüşlerdir. X ışınlarının beyni baştan başa tarayarak bilgisayara göndermesi ve bilgisayarın elde edilen bu veriyi farklı açılardan kesitsel görüntüler olarak sunması şeklinde tanımlanabilecek bir çalışma mekanizmasına sahip olan yöntem, beynin tanı ve araştırma için incelenmesine olanak tanır. Oldukça kolay, güvenli, müdahalesiz ve acısız bir yöntem olsa da sıradan bir röntgen çekiminden çok daha fazla radyasyon içermektedir. Bununla birlikte bir gün içinde birden fazla kez CT taraması yapılması maruz kalınan radyasyonu çok daha riskli bir noktaya taşımaktadır. Yapılan araştırmalarda CT taraması yapılan hastaların %30’unun en az üç, %7’sinin beşten fazla ve %4’ünün dokuz veya daha fazla kez tarama aldıkları görülmüştür (Mettler, Wiest, Locken ve Kelsey, 2000).
CT’nin ortaya çıkışıyla yeni beyin görüntüleme tekniklerinin geliştirilme süreci hız kazanmış ve 1973’te Michel Ter-Pogossian, Edward J. Hoffman and Michael Phelps isimli üç bilim insanı PET tekniğini tanıtmışlardır. Açılımı “Pozitron Emisyon Tomografisi” olan bu teknik, radyoaktif ajanların kana verilmesi ve bu ajanların beyin dokusundaki dağılımının ışınım altında incelenmesi ile uygulanır. Çeşitli ve birbirinden farklı beyin bölgelerinin aktivite düzeyini gösterdiği için beynin temel olarak nasıl çalıştığını anlama olanağı sunan tekniğin CT’ye göre en büyük üstünlüklerinden biri taradığı dokunun üç boyutlu görüntülerini sunabilmesidir. Aynı zamanda en büyük avantajlarından biri oksijen akışını ve beyin dokularındaki glikoz metabolizmasını beyin çalışırken gözlemlemeye olanak vermesidir. Bunlara ek olarak beyni inceleyen bilimsel araştırmalarda da sıklıkla PET’e başvurulmaktadır. Çeşitli bağımlılık yapıcı maddelerin (sigara, alkol, kokain vb.) beyindeki kimyasal dağılımını ve beyin fonksiyonlarını nasıl etkilediğine odaklanan daha spesifik bazı çalışmalarda da PET taramalarından yararlanılmıştır (Volkow, Fowler ve Wang, 2003).
1990’lara gelindiğinde ise ortaya çıkmasıyla birlikte önceki tekniklerin hemen hemen hepsini ekarte eden fMRI geliştirilmiştir. Teknik, kandaki oksijen seviyesini kullanan bir metot ile (orijinal ismiyle BOLD) beyinde belirli bir zamanda hangi bölgelerin aktif olduğunun görüntülenmesine dayanır (Raichle, 2010). Oksijen yönünden zengin hemoglobin hücreleri ile daha az oksijen taşıyan hemoglobin hücrelerinin manyetik alan geçirgenlikleri farklıdır; oksijensiz hemoglobin manyetizmaya neredeyse dirençli olan oksijenli hemoglobine göre daha manyetiktir. Bu manyetik ayrım sayesinde belirli bir zamanda beyinde hangi nöronların daha fazla oksijen kullandığı, dolayısıyla hangilerinin aktif olduğu görüntülenmiş olur (Huettel, Song ve McCarthy, 2009). Müdahalesiz yöntemlerden biri olan fMRI tekniğinin yukarıda bahsedilen CT ve PET tekniklerinden farklılaştığı nokta radyasyon yaymamasıdır. Aynı zamanda mükemmel uzamsal kesinlik sağlaması da en büyük avantajlarından biridir.
Sözü edilen bu tekniklere ek olarak beynin elektriksel aktivitesini ölçen elektroensefalografi (EEG) adı verilen müdahalesiz bir teknik de mevcuttur. Son derece güvenli olan ve milisaniyeler düzeyinde zamansal kesinlik sunan bu teknik beynin elektriksel aktivitesini kesintisiz olarak ölçmeye yarar (Savoy, 2001). “Event-related potentials” (kısaca ERP) adı verilen ve bir uyaran sonucu oluşan beyin dalgalarının değişimini gözlemlemeye olanak tanıyan teknik zamansal kesinlik bakımından mükemmel olsa da uzamsal kesinlik olarak son derece yetersizdir; çünkü yalnızca kafa yüzeyinden ölçümler alabilmektedir (Savoy, 2001).
Görüldüğü üzere her bir beyin görüntüleme tekniğinin kendi içinde güçlü yönleri olmakla birlikte zayıf yönleri de mevcuttur. Kimi teknikler kişiyi kuvvetli radyasyona maruz bırakırken kimisi kana çeşitli radyoaktif maddelerin verilmesini gerektirmektedir. Bazı teknikler beynin genel bir fotoğrafını çekmeye benzer ve beyni yapısal olarak görüntüleme imkânı sunarken (bilgisayarlı tomografi gibi); bazıları beyindeki çeşitli nöron gruplarının hangi bilişsel, davranışsal çıktıları ortaya çıkardığı gibi (örn. konuşma, yüzleri tanıma) beynin işlevsel özelliklerini inceleme amacı taşır (PET, fMRI, EEG vb.) Benzer şekilde bazıları uzamsal açıdan kesinliği yüksek sonuçlar verirken bazıları zamansal açıdan yüksek kesinliğe sahip veriler sunar.
Beyin görüntülemenin tarihine şöyle bir bakıldığında ilk geliştirilen teknikler daha çok klinik incelemeler için kullanılmış olup beyindeki anomalileri, lezyonları tespit etme amacı gütmüştür. Günümüze daha yakın ortaya çıkan teknikler ise klinik incelemeleri bütünüyle bir kenara bırakmış değilse de kullanım amaçlarının daha araştırma yönelimli bir hâl aldığını söylemek yanlış olmaz. Yaygın olarak tıbbi bir inceleme yöntemi olarak kullanılan beyin görüntüleme teknikleri günümüzde psikoloji için de büyük önem arz etmektedir; zira bu çalışmanın en başında da belirtildiği üzere beyin görüntüleme disiplinler arası bir çalışma alanıdır. Teknolojinin her geçen gün gelişmekte olduğu bu çağda gelecekte beyin görüntüleme tekniklerinin nasıl bir hâl alacağı merak uyandıran bir konudur. Tıbbi açıdan ele alacak olursak günün birinde tek bir teknikle beyne ait hem yapısal hem işlevsel çıktılar alınması, aynı zamanda bu işlemin insana mümkün olan en az zararı verecek şekilde uygulanması beyin görüntülemenin geleceğine dair beklentilerden birkaçı olarak düşünülebilir. Psikoloji penceresinden bakıldığında ise insan duygu, biliş ve davranışlarının merkezi olan beyne dair daha ayrıntılı bilgiler sunacak; hem uzamsal hem de zamansal kesinlik bakımından mükemmel sonuçlar verecek bir tekniğin geliştirilmesi hiç şüphesiz en büyük temennilerin başında gelmektedir.
KAYNAKÇA
A Brief and Beautiful History of Neuroimaging. (b.t.). Motherboard Tech by Vice. https://www.vice.com/en_us/article/ywb3yy/a-brief-and-beautiful-history-of-neuroimaging
History of neuroimaging. (b.t.). Wikipedia The Free Encyclopedia. https://en.wikipedia.org/wiki/History_of_neuroimaging
Huettel, S. A., Song, A. W. ve McCarthy, G. (2009). Functional Magnetic Resonance Imaging (2. basım). Massachusetts: Sinauer Associates.
Mettler Jr, F. A., Wiest, P. W., Locken, J. A. ve Kelsey, C. A. (2000). CT scanning: patterns of use and dose. Journal of Radiological Protection, 20(4), 353–359. doi:10.1088/0952-4746/20/4/301
Neuroimaging. (b.t.). APA Dictionary of Psychology. https://dictionary.apa.org/neuroimaging
Neuroimaging. (b.t.). Wikipedia The Free Encyclopedia. https://en.wikipedia.org/wiki/Neuroimaging
Raichle, M. E. (2010). The Brain's Dark Energy. Scientific American, 302(3), 44–49. doi: 10.1038/scientificamerican0310-44
Sandrone, S., Bacigaluppi, M., Galloni, M. R., Cappa, S. F., Moro, A., Catani, M., …Martino, G. (2014). Weighing brain activity with the balance: Angelo Mosso’s original manuscripts come to light. Brain, 137(2), 621–633. doi:10.1093/brain/awt091
Savoy, R. L. (2001). History and future directions of human brain mapping and functional neuroimaging. Acta Psychologica, 107(1-3), 9–42. doi:10.1016/s0001-6918(01)00018-X
Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2007). Modern Psikoloji Tarihi (Y. Aslay, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2004)
Swanson, L. W., Newman, E., Araque, A. ve Dubinsky, J. M. (2017). The Beautiful Brain: The Drawings of Santiago Ramon y Cajal. New York: Abrams Books.
Volkow, N. D., Fowler, J. S. ve Wang, G. (2003). The addicted human brain: insights from imaging studies. The Journal of Clinical Investigation, 111(10), 1444–1451. doi:10.1172/JCI200318533
Süleyman Akdemir- Bilişsel Davranışçı Terapi Tarihçesi (Şubat, 2021)
BİLİŞSEL DAVRANIŞÇI TERAPİ TARİHÇESİ
Bilişsel davranışçı terapi (BDT) düşüncelerin, duyguyu ve davranışları belirlediğini vurgulayan yapılandırılmış bir terapi şeklidir. Temellerini öğrenme kuramları ve bilişsel psikoloji ilkelerinden alır (Özcan& Çelik, 2017). Bilişsel terapi başlangıçta davranışsal terapiye tepki niteliğinde ortaya çıkmış bir yaklaşımdır. Bunun sebebi ise davranışçılar daha çok çevresel değişimlerin davranışları değiştireceği fikri üzerinde dururlarken, bilişsel süreçlere fazla odaklanmamışlardır. Bilişsel terapistler ise içsel süreçler olarak bilişlerin davranışları şekillendirdiği fikrini savunmuşlardır. Ancak bunların yanı sıra çalışma biçimleri ve mantıkları olarak bilişsel yaklaşım ve davranışçı yaklaşım birbirine çok benzeyen mekanizmalar içermektedir. Bundan dolayı zaman içerisinde davranışçı terapistler sadece davranışlarla çalışmanın yeterli olmadığı, içsel yaşantılarla duygularla düşüncelerle ilgilenmenin de gerekli olduğunu fikrini geliştirmeye başlamışlardır. Bilişsel terapistler de bazı davranışçı tekniklerin aslında bilişsel terapinin içerisinde çok iyi bir şekilde uygulanabileceğini görmüşler ve davranışsal bir değişim olduğunda, bunun bilişsel bir değişime de götürebileceğini fark etmişlerdir. Bu şekilde deneyimler de arttıkça birbirine tepki niteliğineymiş gibi görünen davranışçı ve bilişsel yaklaşımlar bir araya gelmişler ve 1980’lerde birleşerek bilişsel davranışçı terapileri oluşturmuşlardır (Türkçapar, 2018)
Bilişsel davranışçı terapiler günümüzde en yaygın kullanılan terapi modellerindendir.
Günümüzde çok popüler olmasına rağmen, bilişlerin davranışlar üzerinde etkili olduğu fikri çok eski zamanlara dayanmaktadır. M.S 55-135 yılları arasında yaşamış Epiktetos, “insanlar şeylerden değil, şeylere ilişkin düşüncelerinden rahatsız olurlar” sözüyle bilişlerin davranışlar üzerindeki etkisinden bahseden ilk filozof oluştur. Bilişsel davranışçı terapinin Epiktetos’tan bugünkü haline gelmesi uzun bir tarihsel süreç içinde gerçekleşmiştir (Türkçapar, 2018).
1950’lerde Amerikalı psikolog George Kelly’in ortaya attığı “kişisel yapılar kuramı” doğrudan davranışı etkileyen bilişsel yapıları vurgulaması nedeniyle önem taşımaktadır. Beklenti ve öngörülerin insan zihninin temel özelliği olduğuna inanan Kelly, bireylerin tıpkı bir bilim insanı gibi insan ilişkilerinin işleyişine ilişkin kuramlar oluşturduğunu ve bunlardan yola çıkarak insanların, öngörülerde bulunduğunu söylemiştir (Hjelle, 1992; akt, Türkçapar& Sargın, 2012). Julian Rotter bilişlerin insan davranışını açıklamada uyaranla davranış arasındaki rolün anlaşılmasında öncülük eden bilim insanıdır. 1960’larda Kelly’den etkilenen Rotter geliştirdiği sosyal öğrenme kuramında klasik davranışçıların düşündüklerinin aksine insanın kişiliğinin yalnızca kişi ve çevre arasındaki etkileşimden oluşmadığını, bilişsel süreçlerin de öneminin oldukça fazla olduğunu savunmuştur. 1980’li yıllarda Albert Bandura tarafından sosyal öğrenme ve özetkinlik (self-efficacy) kuramları ortaya atılmıştır. Bandura, öğrenmede beklentilerin önemine ve davranışın değişimindeki içsel süreçlere dikkat çekmiştir. Bu şekilde klasik öğrenme kuramına bilişsel bir bileşen eklemiştir. (Türkçapar, 2018). Banduranın sosyal öğrenme kuramını tamamlayan “özetkinlik kuramı” onun bilişsel süreçlere olan vurgusunu daha da netleştirmiştir. Martin Seligman’ın 1970’lerde yaptığı çalışmalar sonucunda ortaya koyduğu öğrenilmiş çaresizlik kuramı sayesinde bilişsel psikolojinin klinik alanda daha da kabul görmesini sağlamıştır (Seligman& Maier, 1967; akt, Özdel, 2015)
Kelly, Rotter, Bandura ve Seligman gibi isimler sayesinde temelleri atılmaya başlanan bilişsel kuramın klinik alana uygulanması, bunun üzerine ampirik çalışmaların yapılması ve bunun bir terapi yöntemi olarak ortaya konulması Ellis ve Beck tarafından olmuştur. Bilişsel psikolojinin öncüleri olarak bilinen Albert Ellis ve Aaron Beck kariyerlerine psikanalist olarak başlamışlardır. Kariyerlerinde bir süre ilerledikten sonra 1970’li yıllarda ikisi de birbirlerinden habersiz bir şekilde çok benzer uygulamalar yapmışlardır. Her iki uygulamanın temelinde de düşünce, tutum, inanç ve kural gibi bilişsel yapıların kişilerin duygu ve davranışlarının belirlenmesinde merkezi öneme sahip olması vardır (Özdel, 2015).
Aaron T. Beck
Aaron Temkin Beck 1921 senesinde Amerika’da doğmuştur. 1942’de Yale Üniversitesinde Tıp Fakültesini bitiren Beck, psikiyatriye yönelmiştir. 1953 yılında psikiyatri uzmanı olmuş ve o yıllardaki hemen her psikiyatrist gibi psikanalize yönelmiştir. Ancak bazı psikanalitik kavramlar hakkında şüpheleri de vardır. 1960’larda psikoloji topluluğu deneysel temelleri olmaması nedeniyle psikanalizi eleştirmeye başlamıştır. Beck ise bu eleştirilere karşılık olarak psikanalizin varsayımlarının deneysel olarak desteklendiğini göstermek için depresyonu çalışma alanı olarak seçmiştir. Depresif hastalar üzerinde yürüttüğü bu araştırmalar ve bulgular Beck’i psikanalizden uzaklaştırarak bilişsel terapiyi geliştirmesine yol açan gelişmelerin başlangıcı olmuştur. (Türkçapar, 2018). Bilişsel terapi çeşitli ruhsal bozuklukları tedavi etmekte kullanılan etkin, yapılandırılmış ve yönlendirici bir yaklaşımdır. Bilişsel modele göre, kişi sahip olduğu bilişsel alt yapısı nedeniyle karşılaştığı nesnel durumu çarpıtır. Bu çarpıtma sonucu ortaya çıkan otomatik düşünceler işlevsiz duyguları ve duygularla ilişkili davranışları ortaya çıkarır. Bu davranışlar da çoğu zaman kişinin şemalarına hizmet eder (Hawton at al., 1989; akt. Arkar, 1992). Bilişsel terapide kullanılan şema kavramı Piaget’in şema kavramına benzemekle birlikte bazı farklılıkları da vardır. Kişilerin kendisini ve dünyayı anlamak için kullandığı kalıplar vardır. Bunları oluşturan ise kişilerin kendisi ve dünya hakkında sahip oldukları bazı koşulsuz inançlardır. Örneğin “başarılıyım”, “sevilmiyorum” gibi düşünceler “başarılıyım-başarısızım, “seviliyorum-sevilmiyorum” gibi çiftler halinde bulunur. Ruhsal bozukluk durumlarında olumsuz şemaların aktif olduğu düşünülür (Türkçapar, 2019; akt, Özdel, 2015). Beck, bir süre sonra durum/mod kavramını öne sürerek kapsamlı bilişsel modelini oluşturmuştur ve böylece şemaların ve modların ayrıntılarını daha iyi açıklama fırsatı bulmuştur. (Beck, 1996; akt, Özdel, 2015)
Albert Ellis
Albert Ellis 1913 yılında Pittsburgh’ta doğmuştur. 1942 yılında Columbia Üniversitesinde klinik psikoloji programına girmiş, 1943’te yüksek lisans ve 1947 senesinde doktora derecesi almıştır.1950’ye kadar klasik psikanalizle ilgilenen Ellis, yavaş yavaş psikodinamik yönelimli tedaviye geçmiştir. Ellis’e göre psikoterapi insana özgü olan düşünme ve yorumlama üzerine yönelmelidir. (Watson& Rayner, 1920; akt, Türkçapar, 2018). Psikanalitik terapinin, insanları diğer canlılardan ayıran yüksek bilişsel işlevleri dikkate almıyor olması Ellis’e psikanalitik terapinin etkinliğini sorgulatmıştır. Ellis’in akılcı duygu terapisine göre kişi için önemli olan bir durum düşünce ya da duygu, yine kişi için akılcı olmayan duygusal bir duruma neden oluyorsa bunun nedeni kişide yerleşik olan akılcı olmayan inançlardır. Akılcı duygu ve davranış terapisi zamanla daha da geliştirilmiş ve içindeki kavramlar rafine edilmiştir (Özdel, 2015). Bilişsel terapi için 1980’li yıllar kuramın yetkinleşmesinin ve yayılmasının hızlı olduğu senelerdi. 1970-1980 yılları arasında Beck ve Ellis’in isimleriyle anılan kuramın etkisi, 1980’lerde daha da büyüyerek psikoterapi alanında adeta bilişsel bir devrim başlatmıştır. (Teasdale, 1993; akt, Türkçapar, 2018). 1980’lerde başta Scott, Clark ve Salkovski gibi birçok klinisyenin de zenginleştirdiği kuram çok büyük bir etkinlik alanı oluşturmuştur. Bu kuramsal zenginleşmeye ek olarak bu yıllarda bilişsel ve davranışçı yaklaşımlar arasındaki bütünleşme sonucunda 1980’li yıllarda ortaya çıkan bilişsel davranışçı terapi, psikoterapi alanının en başarılı bütünleşme örneklerinden birisi olmuştur. Başlangıçta sadece depresyonun tedavisiyle sınırlı olan bilişsel terapi, bu bütünleşmeden sonra panik bozukluk, sosyal fobi, OKB, anksiyete bozuklukları gibi bozukluklara da yönelmiştir. Bilişsel davranışçı terapi etkinlik açısından üzerinde en fazla araştırma yapılmış terapilerdendir. Bugüne kadar yapılmış yaklaşık 400 klinik çalışmayla çeşitli ruhsal rahatsızlıklarda etkisini göstermiştir (Türkçapar, 2018).
Çocukluk Çağı Kaygı Bozukluklarında Bilişsel Davranışçı Terapi, İlaç Tedavisi ve Kombine Tedavinin Etkililiğinin Karşılaştırılması
Çalışmanın amacı, çocukluk çağındaki kaygı bozukluklarının tedavisinde kullanılmak için geliştirilen Korku Avcısı bilişsel davranışçı terapi programının etkililiğini test etmek ve ilaç tedavisi ile karşılaştırmaktır. Çalışma, kaygı bozukluğu tanısı ile Ege Üniversitesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine başvuran 8-12 yaşlarında 46 katılımcıyla gerçekleşmiştir. Katılımcılar Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT), standart ilaç terapisi (ST) ya da kombine tedavi (BDT+ST) koşullarından birine seçkisiz bir şekilde atanmışlardır. Katılımcıları değerlendirmek için ön test, son test ve 3 aylık izlem kullanılmıştır. Elde edilen sonuç göstermiştir ki; BDT temelli Korku Avcısı programı, çocukluk çağındaki kaygı bozukluklarının tedavisinde etkili olmuştur. Tüm tedavi koşullarındaki katılımcıların kaygı düzeylerinde anlamlı seviyede azalma olmuştur. BDT içeren iki koşul (BDT, BDT+ST), ST koşuluna göre anlamlı şekilde daha fazla iyileşme göstermiştir. Bununla birlikte kombine tedavi koşulu (BDT+ST) diğer iki tedavi koşuluna göre istatistiksel olarak anlamlı bir üstünlük sağlamıştır (Tok, Arkar& Bildik, 2016)
Majör Depresif Bozukluk Tedavisinde Bilişsel Davranışçı Grup Terapisinin Uzun Dönemdeki Etkililiği: Sistematik Bir Gözden Geçirme
Bu çalışmanın amacı 2000-2015 yılları arası yayınlanan İngilizce makaleleri gözden geçirerek, majör depresif bozukluğun tedavisi için kullanılan bilişsel davranışçı grup terapisinin (BDGT) uzun dönemki etkililiğini değerlendirmektir. Ulaşılan makalelerden depresyon seviyesi belirtilmemiş olanlar, tedavi etkililik çalışması olmayanlar, çocuk/ergen ile yapılanlar ve grup temelli terapi çalışması olmayanlar çıkartılmıştır. Çalışmanın asıl amacı BDGT’nin uzun süreli etkililik çalışması olduğundan dolayı terapiden sonra izlem değerlendirmesi almayan araştırmalar da çalışmaya dahil edilmemiştir. Bütün ölçütleri sağlayan 21 tane etkililik makalesi gözden geçirilmiştir. Çalışmaların hem tedavi öncesinde hem de sonrasında hastaların depresif belirtilerini değerlendirecek ölçme araçları kullanılmıştır. Gözden geçirilen çalışmaların geneline göre BDGT’nin depresyon için yaklaşık 1-2 sene gibi uzun süreli etkili olduğu görülmüştür. Özellikle de ilaç tedavisi ve BDGT’nin etkisinin sadece ilaç tedavisine göre çok daha yüksek olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, terapi sonucunda depresif hastalar iyileşmiş olsalar bile 2-3 yıl sonra yeniden desteği ihtiyaç duyabileceklerinden bahsedilmiştir. Terapiden sonra uygulanacak destek seansları ve buna ek olarak yıllık yapılacak destek görüşmeleri BDGT’nin etkililiğini arttırabilir (Gökdağ& Sütçü, 2016).
Bilişsel terapi 1980’lerde Türkiye’de de yavaş yavaş tanınmaya ve ilgi görmeye başlamıştır. 1990’ların başında Beck konuşmacı olarak Ulusal Psikoloji Kongresi’ne katılmıştır. 1995 senesinde bilişsel davranışçı terapiyi yaygınlaştırmaya yönelik çabalar Kognitif ve Davranış Terapileri Derneği içerisinde gösterilmiştir. 2010 yılında bilişsel davranışçı terapinin Türkiye’de bilimsel standartlara uygun halde öğretilmesi ve yaygınlaştırılması için çeşitli alanlarda çalışan akademisyenler ve klinisyenler Bilişsel Davranışçı Psikoterapi Derneği’ni (BDPD) kurmuşlardır. 300’den fazla üyesi olan dernek uluslararası standartlara uygun şekilde Bilişsel Davranışçı Terapi eğitimini başlatmıştır ve 2013 yılında Avrupa Bilişsel Davranışçı Terapiler Birliği’ne (EABCT) tam üye olarak kabul edilmiştir. 2016’nın mart ayına gelindiğinde ise BDPD’nin verdiği eğitimler EABCT tarafından onaylanarak akredite edilmiştir (Türkçapar, 2018).
Sonuç olarak, bu çalışmada görülmüştür ki bilişsel davranışçı terapi Epiktetos’tan günümüze gelmesi uzun bir tarihsel süreç içinde gerçekleşmiştir. Bu tarihsel ilerlemenin içinde insanların bilişsel sisteminin davranışları üzerinde etkili olduğu fikrinin gelişmesi ve insanlarda öğrenmenin hayvanlardan farklı olarak büyük ölçüde sosyal öğrenmeye bağlı olması fikirleri bilişsel kuramın gelişimi için son derece önemli olmuştur. George Kelly’in ortaya attığı “kişisel yapılar kuramı”, Julian Rotter’in “sosyal öğrenme kuramı”, Albert Bandura’nın “özetkinlik kuramı” ve Martin Seligman’ın “öğrenilmiş çaresizlik kuramı” bilişsel kuramın temellerini oluşturmak açısından büyük önem taşıyan isimler ve kuramlarıdır. Sonrasında gelen Beck ve Ellis gibi isimler geliştirdikleri kuramlarla bilişsel davranışçı terapiyi olgunlaştırmışlardır. Günümüzde ise üzerinde çok fazla araştırma yapılmış ve çeşitli ruhsal rahatsızlıklarda etkililiği kanıtlanmış bir terapi modeli haline gelmiştir.
KAYNAKÇA
Arkar, H. (1992). Beck'in depresyon modeli ve bilişsel terapisi. Düşünen Adam: Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Dergisi, 5(1-3), 37-40.
Gökdağ, C., & Sütcü, S. T. (2016). Major depresif bozukluk tedavisinde bilişsel davranışçı grup terapisinin uzun dönemdeki etkililiği: Sistematik bir gözden geçirme. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 8(Ek 1), 23-38.
Özcan, Ö., & Çelik, G. G. (2017). Bilişsel davranışçı terapi. Türkiye Klinikleri J. Child
Psychiatry-Special Topics, 3(2), 115-120.
Özdel, K. (2015). Dünden bugüne bilişsel davranışçı terapiler: teori ve uygulama. Turkiye Klinikleri J Psychiatry-Special Topics, 8(2), 10-20.
Tok, E. S., Arkar, H., & Bildik, T. (2016). Çocukluk çağı kaygı bozukluklarında bilişsel davranışçı terapi, ilaç tedavisi ve kombine tedavinin etkililiğinin karşılaştırılması. Türk Psikiyatri Dergisi, 27, 110-118.
Türkçapar, M. H. (2018). Bilişsel davranışçı terapi: temel ilkeler ve uygulama. (11. Baskı). İstanbul: Epsilon Yayınevi.
Türkçapar, M. H., & Sargın, A. E. (2012). Bilişsel davranışçı psikoterapiler: tarihçe ve gelişim. Bilişsel Davranışçı Psikoterapi ve Araştırmalar Dergisi, 1(1), 7- 14.
Bilge Bilgin- Cinsiyetçilik Kavramı ve Cinsiyetçilik Çalışmalarının Tarihsel Bağlamda İncelenmesi (Ocak, 2021)
Cinsiyetçilik Kavramı ve Cinsiyetçilik Çalışmalarının Tarihsel Bağlamda İncelenmesi
Cinsiyetçilik bir bireyin kadın veya erkek olması sebebiyle önyargı ve ayrımcılık içeren davranışlara maruz kalması şeklinde tanımlanmaktadır (Bilgin, 2017). Bu tanımdan hareketle cinsiyetçiliğin her iki cinsiyetten bireyler için de tehdit edici olabileceği görülmektedir. Ancak Sakallı-Uğurlu (2003)’ya göre cinsiyetçilik; erkek ve kadın arasındaki var olan cinsiyet farklılıkların abartılması, erkeğin bir güç unsuru olarak görülüp kadından daha yüksek bir konuma yerleştirilmesi ve kadının bu tanıma uygun bir biçimde erkekten daha düşük bir statüdeymiş gibi algılanması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanımdan hareketle cinsiyetçilik olgusunun daha çok kadınlara zarar veren, onları kısıtlayarak toplum içerisindeki egemenliklerini sınırlandıran ve erkek egemenliğini bir norm olarak sunan bir niteliği olduğu söylenebilir. İnsanlık tarihine bakıldığında cinsiyetçiliğin uzun yıllardır varlığını sürdürdüğü görülmektedir. Buna karşın cinsiyetçiliğin toplumsal bir sorun olarak görülüp akademik çerçevede incelenmesi nispeten yeni bir durumdur. Cinsiyetçiliğin sosyal bir mesele olarak ele alınışından önce daha çok meşrulaştırıcı bir zemine oturtulduğu ancak sosyal hareketlerin de etkisiyle zamanla bu tutumun azaldığı ve sonrasında çalışmaların bu yönde şekillendiği görülmektedir. Tarih cinsiyetçiliğe karşı bakış açılarının şekillenmesiyle cinsiyetçiliğin ifade edilişi, tanımlanması ve ölçülmesi konularında da değişimlerin yaşandığı görülmektedir. Bu çalışma ile cinsiyetçiliğin ve cinsiyetçilik çalışmalarının sosyal bilimler içerisindeki tarihsel seyrinin incelenmesi amaçlanmaktadır.
Kadın ve erkek arasındaki farklılıkların ve bu farklılıklara ilişkin kalıp yargıların kullanılarak her iki cinsiyete de ayrımcılık yapılması ve önyargılı davranılması ne yazık ki günümüzde de olmak halen var olmaktadır. Psikoloji tarihine bakıldığında kadınların uzun yıllar boyunca cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıp dışlandıkları, akademik gelişmelerinin önüne bir engel olarak cinsiyetçiliğin konulduğu görülmektedir (Schultz ve Schultz, 2020). Kadınlara yönelik ayrımcılığı tetikleyen ve meşrulaştırmaya zemin hazırlayan en önemli görüş işlevselcilik akımı olmuştur. İşlevselci yaklaşıma göre toplum, toplumsal dayanışmayı sağlamak için var olan bir sistemdir ve cinsiyet rolleri ile cinsiyetler arası farklılıklar bu sistemin devamının sağlanmasına hizmet etmektedir (Giddens ve Sutton, 2016). Bu cinsiyet farklılıkları akımını savunan bireyler cinsiyetler arası iş bölümünün bu farklılıklar sonucu değişimlendiğini savunmakta ve dolayısıyla kadınlara karşı ayrımcılık ve önyargı pratiklerinin yeniden üretimine katkı sağlamaktaydılar. Ayrıca kadınların bedensel ve zihinsel fonksiyonlar açısından erkeklerden daha yetersiz bir seviyede oldukları ve cinsiyetler arasında işlevsel bir eşitsizlik olduğu görüşü de işlevselcilik ekolünün önemli görüşlerinden biriydi (Schultz ve Schultz, 2020). 1960’larda oldukça popüler olan işlevselcilik, feminist hareketin etkili olması ve toplumsal olarak kadının güçlenmesiyle giderek eski gücünü kaybetmiş, zamanla destek görmemeye başlamış ve 1980’lere gelindiğinde etkililiğini yitirmiştir (Giddens ve Sutton, 2016).
1970’lere gelindiğinde psikoloji alanında bir teorik temele dayanmaksızın cinsiyet ayrımcılığının varlığının ispatına yönelik çalışmalar ortaya konmaya başlanmıştır (Kayaoğlu, 2008). Daha önce de belirtildiği üzere feminizmin güçlenmesiyle cinsiyetçilik sosyal bir sorun haline gelmiş ve önyargı çalışmaları kapsamında incelenmeye başlanmıştır. Ayrıca bu dönemde cinsiyetçiliğin farklı alanlardaki tezahürlerine ilişkin bazı çalışmalar da gerçekleştirilmiştir. Örneğin; Pingree, Hawkins, Butler ve Paisley (1976) Bilinç Ölçeği ismini verdikleri bir sıralama yaparak medyada kadınların nasıl yansıtıldığını sıralamışlardır. Bu sıralamaya göre 1. seviye kadının oldukça bilinçsiz ve neredeyse bir insan değilmiş gibi temsil edilişini ifade ederken 5. seviye ise tüm kalıp yargılardan arınılmış, kadın ve erkeğin bazen birbirinden üstün olabileceğini kabul eden yansıtılışları ifade etmektedir (Pingree ve ark., 1976). Bu çalışma cinsiyetçiliğin artık sosyal bir sorun olarak ele alınılıp farklı alanlardaki çalışmalara dahil edilmeye başlandığını göstermektedir.
Cinsiyetçi tutumların ölçülmesi konusunda geliştirilen ilk ölçek Spence ve Helmreich’in Kadınlara Yönelik Tutumlar Ölçeği’dir. Daha sonra geliştiricileri tarafından kısaltılmış bir formu oluşturulan bu ölçek kadınların çeşitli hakları, sorumlulukları ve rollerine ilişkin ifadeler barındıran likert tipi puanlanan bir nitelik taşımaktadır (Spence, Helmreich ve Stapp, 1973). Ölçeğin kısa ve uzun formu bir süre boyunca kullanılmıştır ancak 1990’lardan sonra ölçekten alınan puanlarda bir çeşitlilik elde edilememeye başlanmış ve ölçeğin artık eski cinsiyetçi tutumlar ortadan kalktığı ve cinsiyetçilik eskisi gibi açık bir şekilde ifade edilememeye başlandığı için kullanılamaz hale geldiği, işlevsizleştiği savunulmuştur (Kayaoğlu, 2008).
Toplum tarafından artık kabul görmeyip büyük tepki ile karşılaşıldığından cinsiyetçiliğin açıkça ifade edilişindeki bu değişim cinsiyetçiliğin mevcut ölçeklerle ölçülmesini güçleştirmiş ve yeni ölçek çalışmalarını beraberinde getirmiştir. Sakallı-Uğurlu(2003)’nun belirttiği gibi; Tougos, Brown ve Beaton(1995) iş hayatını da kapsayacak biçimde cinsiyetçilik içeren ifadeleri olan Yeni Cinsiyetçilik Ölçeği’ni ve Swim, Aikin, Hall ve Hunter(1995) cinsiyet eşitsizliğine karşı çıkarak artık bunun bir sorun olmadığını belirten ve kadınlara karşı olumsuz ifadeler barındıran Modern Cinsiyetçilik Ölçeği’ni bu amaçla geliştirmişlerdir. Swim ve Cohen (1997) cinsiyetçiliğin ifade edilişinde zamanla bazı değişiklikler olduğunu, doğrudan ifade edilebilen cinsiyetçiliğin zamanla daha çok örtük ve gizli biçimlerde ifade edilmeye başlandığını belirtmiştir. Bu değişimle birlikte cinsiyetçilik, Modern Cinsiyetçilik Ölçeği’nde örtük, açık ve gizli olmak üzere üç farklı biçimde incelenmiştir (Swim ve Cohen, 1997). Bu gelişmeler cinsiyetçiliğin toplumsal değişmelerden etkilenebilirliğini ve artık klasik görüş ile çalışılamayacağını, daha modern ve yeni teorilere ihtiyaç duyulduğunu destekler niteliktedir.
En önemli modern cinsiyetçilik çalışmalarından biri de Glick ve Fiske (1996)’in Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Kuramı’dır. Bu kuram doğrultusunda Glick ve Fiske Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği(ÇDCÖ)’ni geliştirmişlerdir. Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Kuramı’na göre cinsiyetçilik korumacı ve düşmanca cinsiyetçilik olmak üzere iki türden oluşmaktadır (Glick ve Fiske, 1996). Söz konusu kuram kadın ve erkeklerin arasındaki ilişkinin diğer ayrımcılık türlerinden farklı olduğuna dikkat çekmektedir. Öyle ki erkekler üreme ve üretkenlik gibi konularda kadınlara ihtiyaç duymakta ve onlarla bir arada olmayı arzulamakta iken; statü ve güç bakımından onlardan üstün konumda bulunmaktadırlar, bu sebeple kendilerinden düşük konumda olan kadınlara karşı derin duygular içeren çelişkili bir ayrımcılık hissetmektedirler (Sakallı-Uğurlu, 2003). Korumacı cinsiyetçilik kadının sevilmeye, ilgilenilmeye, yüceltilmeye değer olduğu gibi olumlu maskeler altında düşük statüde ve bir erkek tarafından korunmaya muhtaçmış gibi olduğunun vurgulandığı ayrımcılık türünü ifade etmektedir (Glick ve Fiske, 1996). Düşmanca cinsiyetçilik ise kadının direkt olarak düşük seviye ve statüde olduğunun vurgulandığı, zayıf ve erkeğe bağımlı olduğunun doğrudan dile getirildiği ayrımcılık türünü ifade etmektedir (Sakallı-Uğurlu, 2002). Bu tanımlamalardan hareketle düşmanca cinsiyetçiliğin daha çok klasik cinsiyetçilik görüşünü ölçmeye çalıştığı ve açık cinsiyetçiliği anlattığı, korumacı cinsiyetçiliğin ise cinsiyetçiliğin kadınlar tarafından kabul edilmesi daha kolay olan ve daha az tepki gösterilen modern yüzünü temsil ettiği söylenebilir. ÇDCÖ Sakallı-Uğurlu tarafından Türkçeye uyarlanmış ve yapılan geçerlik-güvenirlik analizleri sonucunda ölçeğin Türkiye’de kullanmaya uygun olduğu görülmüştür (Sakallı-Uğurlu, 2002). Ülkemizde son zamanlarda yapılan cinsiyetçilik konulu çalışmalara bakıldığında büyük ölçüde ÇDcÖ’nün kullanıldığı, çalışmaların genellikle Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Kuramı temel alınarak gerçekleştirildiği görülmektedir.
Kadınlara Yönelik Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği’ni geliştiren ve erkeklerin kadınlara karşı çelişkili birtakım görüşlerinin olduğunu öne süren Glick ve Fiske, bu görüşe paralel olarak kadınların da erkeklere yönelik bu çelişkili tutumlara benzer tutumlarının olabileceğini öne sürmüş ve Erkeklere İlişkin Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği’ni oluşturmuştur (Glick ve Fiske, 1999). Şüphesiz ki toplumsal cinsiyet kavramı ve cinsiyetçilik olgusunun anlaşılabilmesi için kadınların da erkeklere yönelik görüşlerinin çalışılması önemlidir. Kadınlar bir yandan ilişkilerinde erkeklerle birlikte olmaya ihtiyaç duymakta ancak öte yandan onların daha güçlü olduklarının farkına varıp kendilerinin güçsüz olarak atfedilmelerine gücenebilmektedirler ve bu durum çelişkili tutumları beraberinde getirmektedir (Sakallı-Uğurlu, 2008). Söz konusu ölçek Sakallı-Uğurlu tarafından Türkçeye uyarlanmış ve üniversite öğrencilerinde geçerlik-güvenirlik çalışmaları tamamlanmıştır (Sakallı-Uğurlu, 2008). Bu ölçek Türkiye’deki cinsiyetçilik araştırmalarına yeni bir bakış açısı kazandırması açısından değerlidir.
Cinsiyetçilik konusu evrimsel psikolojinin gelişimi ve popülerleşmesi ile bu perspektif gözetilerek de incelenmiştir. Evrimsel bakış açısına göre insan türünde kadın ve erkekler ebeveyn yatırımı konusunda birbirinden farklılaşmaktadır. Kadınlar üreme ve yavru bakımı için daha fazla enerji ve zaman harcamakta, erkeğin ekonomik bakım sağlamasına daha fazla ihtiyaç duymakta ve bu durum cinsiyetler arası eşitsizlikleri desteklemektedir. Özellikle dışsal riskler ve kaynakların yetersizliği veya güvensizliği gibi konular söz konusu olduğunda cinsiyetler arasındaki bu yatırım dengesizliği artmaktadır (Zhu ve Chang, 2020). Zhu ve Chang (2020) bu hipotezlerini test etmek için World Values Survey ve Birleşmiş Milletler’den aldığı dört kaynağı kullanmışlardır, yapılan incelemelere göre sonuçlar hipotezlerini destekler bir nitelik taşımaktadır. Öyle ki daha yüksek toplumsal risk ve daha az kaynak güvenilirliğine sahip olan yerlerde daha fazla cinsiyetçi eğilime rastlanırken; kaynak güvenilirliğinin yüksek ve toplumsal riskin düşük olduğu yerlerde cinsiyetler arası eşitsizlik oranı daha düşük bulunmuştur. Cinsiyetler arası farklılaşma ve cinsiyetçiliğe alternatif bir bakış sunan bu araştırma verileri yorumlanırken cinsiyetçiliği meşrulaştırıcı bir bulgu gibi sunulabileceğinden dikkatli olunmalıdır ancak bu sonuçlar, cinsiyetçiliğin çalışma alanının zaman içerisinde genişlemesine bir örnek olarak gösterilebilir nitelikte ve değerlidir.
Özetle cinsiyetçilik olgusu atasal çevreden bu yana varlığını sürdürmektedir. Ancak cinsiyetçiliğin uzun bir geçmişi olmasına karşın nispeten daha kısa bir tarihi olduğu söylenilebilir. Özellikle 1960’larda cinsiyetçilik olgusu işlevselcilik gibi kuramsal yaklaşımlarla meşrulaştırılacak biçimde ele alınırken sonrasında 1970 ve 1980’lerde etkililiği artan kadın hareketlerinin etkisiyle zamanla bu meşrulaştırıcı zeminden uzaklaşılmış ve daha eleştirel bir gözle toplumsal bir sorun olarak ele alınmaya başlanmıştır. Cinsiyetçiliğin bir önyargı ve ayrımcılık çeşidi olarak çalışıldığı ilk yıllarda daha çok açık ve düşmanca cinsiyetçi tutumlar ölçülmeye çalışılmıştır. Zamanla bu açık ve düşmanca cinsiyetçilik form değiştirerek daha örtük ve yumuşak biçimlerde ifade edilmeye başlanmıştır. Bu toplumsal değişim sonucunda modern cinsiyetçilik ölçekleri olarak adlandırılan ölçme araçları geliştirilmiş, bireylerin cinsiyetçi tutum ve davranışları tespit edilmeye çalışılmıştır. Başlarda yalnızca kadınlara yönelik tutum ölçekleri geliştirilirken son yıllarda toplumsal cinsiyet ayrımcılığının anlaşılmasında erkeklere yönelik ayrımcı tutum ve davranışların da ölçülmesi gerektiği öne sürülmüş ve araştırma alanlarına erkeklere yönelik cinsiyetçilik konusu da eklenmiştir. Ve yine yukarıda özetlenen kuram ve araştırmalarda da görüldüğü gibi cinsiyetçiliğin çalışılma alanı da zaman geçtikçe bu konuya verilen önem doğrultusunda artmıştır. Görüldüğü üzere cinsiyetçilik olgusu toplumdaki yerini terk etmemekte, farklı formlar içerisinde halen varlığını korumaya devam etmektedir. Ancak bu konuya zaman içerisinde daha eleştirel bakılması ve bu konuda daha fazla çalışmanın gerçekleştirilmesinin, cinsiyetçi tutum ve davranışların anlaşılması, ortadan kaldırılması ile cinsiyetçiliğin bireyler üzerindeki etkisinin azaltılması konularında umut verici olduğu söylenebilir.
KAYNAKÇA
Bilgin, N. (Ed.). (2017). Sosyal Psikoloji (8. bs). İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları
Giddens, A.& Sutton P. W. (2016). Sosyoloji. (7. bs). (Çev. M. Şenol). İstanbul: Kırmızı Yayınları. (Orijinal yayın tarihi, 2013).
Glick, P. & Fiske, S. T. (1996). The Ambivalent Sexism Inventory: Differentiating hostile and benevolent sexism. Journal of Personality and Social Psychology, 70(3), 491-512.
Glick, P. & Fiske, S. T. (1999). The Ambivalence Toward Men Inventory. Psychology of Women Quarterly, 23(3), 519-536.
Kayaoğlu, A. (2008). Önyargı Olarak Cinsiyetçilik. İletişim: Araştırmaları, 6(1), 9-37.
Pingree, S., Hawkins, R. P., Butler, M. & Paisley, W. (1976). A Scale for Sexism. Journal of Communication, 193-201.
Sakallı Uğurlu, N. (2002). Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Ölçeği: Geçerlik ve Güvenirlik Çalışması. Türk Psikoloji Dergisi, 17(49), 47-58.
Sakallı Uğurlu N. (2003). Cinsiyetçilik: Kadınlara ve Erkeklere İlişkin Tutumlar ve Çelişik Duygulu Cinsiyetçilik Kuramı. Türk Psikoloji Yazıları, 6(11-12), 1-20.
Sakallı Uğurlu, N. (2008). Erkeklere İlişkin Çelişik Duygular Ölçeği’nin Türkçe’ye Uyarlanması. Türk Psikoloji Yazıları, 11(21), 1-11.
Schultz, D. P. & Schultz, S. E. (2020). Modern Psikoloji Tarihi (8. bs). (Çev.Y. Aslay). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (Orijinal yayın tarihi, 2004).
Spence, J. T., Helmreich, R. & Stapp, J. (1973). A short version the Attitudes toward Women Scale (AWS). Bulletin of the Psychonomic Society, 2(4), 219-220.
Swim, J. K. & Cohen, L. L. (1997). Overt, Covert and Subtle Sexism. Psychology of Women Quarterly, 21, 103-118.
Zhu, N. & Chang, L. (2020). An evolutionary life history explanation of sexism and gender inequality. Personality and Indıvidual Differences, 157, 1-10.
Beril Sercem Şengül - Çalışma Belleğinin Kısa Bir Tarihçesi (Bu yazı Onto Psikoloji Dergisi'nin 23. sayısında yayınlanmıştır.)
Çalışma Belleğinin Kısa Bir Tarihçesi
İnsanların çeşitli bilişsel görevleri yerine getirebilmesi için birtakım bilgilere ulaşabilmesi, bunları zihinlerinde tutabilmesi ve gerektiğinde bilgileri geri getirebilmesi gerekir. Yaşadığımız anları kaydeden ve gerektiğinde hatırlamamıza yardımcı olan bellek bu nedenle hayatımızın çok önemli bir parçasıdır. Zihinsel bir işlev olarak nitelendirilen “bellek” ve onun işleyişine ilişkin ilgi bilim öncesine değin uzanmakta ve düşünce tarihi içinde Descartes, Leibnitz, Main de Biran ve James gibi düşünürlerin farklı bellek türlerine ilişkin ortaya koydukları görüşler güncel yaklaşımlarla benzerlikler taşımaktadır (Cangöz, 2005). Bunun yanı sıra, bellek çalışmaları deyince akla gelen Herman Ebbinghaus, Gustav Theodor Fechner’ın 1860’ta yayımlanan “Psikofiziğin Elemanları” kitabından etkilenerek bellek çalışmalarına ilişkin ilk deneysel araştırmaları başlatmış ve bu çalışmaların ilk başarılı uygulayıcısı olmuştur (Schultz ve Schultz, 2015). [A1] Ebbinghaus belleği yalnızca bilgileri depolayan bir zihin elemanı olarak görmüştür. Ebbinghaus’tan yıllar sonra ismini işittiğimiz Barlett (1932)[A2] ise belleğin salt depolama yapan bir yapı olmadığını belirtmiştir. Belleğin yalnızca depolama yapmadığının en büyük kanıtlarından biri olarak karşımıza çıkan çalışma belleği kavrama, öğrenme, akıl yürütme gibi gerekli bilgiyi depolayan, işleyen ve manipüle edebilen bir sistemdir. Çalışma belleği bireyler için çevre ve zihin arasında bir arayüz gibi çalışır (Baddeley, 2017) ve günümüzde bilişsel psikoloji alanının önemli ve popüler bir araştırma konusudur. Bu derleme çalışmasında; çalışma belleği kavramının ortaya çıkışı, çalışma belleğine ilişkin modeller, bu konuda tartışmalara yön vermiş araştırmacılar, çalışma belleğinin değerlendirilmesinde kullanılan araçlar, çalışma belleğinin sıklıkla birlikte çalışıldığı bilişsel süreçler ve günümüzde çalışma belleğinin ele alınış biçimleri tarihsel bağlamında aktarılacaktır.
Kavramsal Temeller ve İlk Model
Bilgisayarlar için kullanılmaya başlanan çalışma belleği kavramı, insanlar için ilk olarak çeşitli kaynaklarda kullanılsa da bir model olarak ilk kez 1974’te Baddeley’in Graham Hitch ile yazdığı makalede açıklanır (akt., Goldstein, s.238). Makalelerine atıfta bulundukları Atkinson ve Shiffrin’in (1968)[A3] modal modelinde çalışma belleği kısa süreli belleğin bir bileşeni olarak belirtilir ancak Baddeley kendi modelinde bundan uzaklaşarak farklılaşmalara gider.
Baddeley’in 1986’daki modeline göre çalışma belleği sisteminde üç bileşen vardır: (i) merkezi yönetici, (ii) fonolojik döngü ve (iii) görsel mekânsal kopyalama. Fonolojik döngü, işitsel malzemeleri saklama ve manipüle etme görevindeyken görsel-mekânsal kopyalama ise benzerini görsel veya mekânsal materyal için yapar (Baddeley ve ark., 2012). Fonolojik döngü, sözel ve işitsel bilgileri yalnızca birkaç saniye tutmaktadır. Baddeley ve Hitch’in (1974) yaptığı bir çalışmada katılımcıların yalnızca 1.5-2 saniye içinde telaffuz ettikleri birimleri hatırlamada başarılı oldukları görülmüştür. Merkezi yönetici ise problem çözme, karar verme, kavramayı içeren genel bir dikkat süreci olarak çalışmaktadır (Leana, 2009)[A4] . Merkezi yöneticinin temelde dört işlevinden bahsedilebilir: (a) Dikkatin odaklanması, bölünmesi, başlatılması ve sonlandırılması, (b) alt sistemlerin birbirleriyle ve uzun süreli bellek ile ilişkilerinin kontrol edilmesi, (c) çalışma belleği içindeki bilginin düzenlenmesi ve son olarak, (d) stratejilerin uygulanması (Baddeley, 2003). Baddeley (2017), fonolojik döngü ve görsel-mekansal kopyalamayı da yöneten merkezi yöneticiyi çalışma belleğinin en önemli bileşeni olarak ifade eder.
Ölçüm ve Diğer Modeller
Çalışma belleği modeline ilişkin söz konusu gelişmelerin ardından çalışma belleği kapasitesinin ölçümüne dair çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Bu araştırmaların bir kısmı çeşitli uzam görevleriyle çalışma belleğinin genel kapasitesi ve ardından bireysel farklılıkların ölçülmesi şeklinde geliştirilmiştir (Er, 1999). Daneman ve Carpenter’ın (1980) çalışma belleği uzamına dair yaptığı ilk ölçümler ileride bu konu üzerine çalışacak diğer araştırmacılar için alan açmıştır. Yazarlar çalışma belleği kapasitesini ölçmede kısa süreli belleği ölçmek için kullanılan testlerden yararlanılamayacağını belirtmişlerdir. Daneman ve Carpenter, çalışma belleğinin hem depolama hem de işleme özelliğini ölçen okuma ölçüm aralığı testini geliştirerek bu testin sonucunda okuma aralıkları daha geniş olan katılımcıların kavrama testlerinde de daha başarılı olduklarını görmüşlerdir (akt., Goldstein, 2013).[A5] Onların ardından Turner ve Engle (1989) işlem uzamı görevini (OSPAN) geliştirirler. Bu görev matematik işlemi yaparken bazı kelimeleri de akılda tutmayı içermektedir. Baddeley’in modelinden sonra Er (1997), Anderson’ın 1983’te ortaya attığı “bilişin mimarisi” modelinde de çalışma belleğinin; farklı bileşenleri bir arada çalışan, birleşik bir sistem olduğunu ve kalıcı veya geçici sözel bilgiyi içerdiğini ifade etmiştir. Bu modele göre çalışma belleği ile sözel olarak ifade edilebilir bellek etkileşim içerisindedir.
Cowan’ın (1999a) ortaya attığı gömülü işlevler teorisinde, çalışma belleği ayrı bir yapı olmaktan ziyade dikkat ve uzun süreli bellekten gelen; dil anlama, problem çözme, karar verme gibi görevlerin bilgisini tutan bir bilişsel süreç olarak değerlendirilir. Bu görevleri yapabilmek için gerekli bilgileri tutmak çalışma belleğini oluşturur. Söz konusu modelde çalışma belleği; dikkat odağındaki bellek, odağın dışında geçici olarak etkinleştirilen bellek ve yeterince uygun geri getirme ipuçları ile etkin olmayan bellek öğeleri dahil olmak üzere bir görev için erişilebilecek tüm bilgileri içeren karmaşık bir yapıdır (Cowan, 1995; 1999b).
Baddeley (2012), Cowan’ın (1995; 1999b) ortaya koyduğu modelin kendi modelinden farklı olduğu iddiasına karşın birçok noktada da benzerlikleri yakaladığını belirtir. Buna örnek olarak, Cowan ve arkadaşlarının sözel kısa süreli bellek ile fonolojik döngünün etkileşime girdiği [A6] [A7] çalışmasını örnek verir (Cowan, 1995; akt. Baddeley, 2012). Yani, kısa süreli sözel bellek ve fonolojik döngünün etkileşimde olabileceğini ifade eder. Cowan ortaya koyduğu modeli ile Baddeley’in modeli arasındaki ilişkiyi şöyle bir benzetme ile aktarır:
(....) Bir benzetme olarak, henüz tamamen incelenmemiş bir ev düşünün. (...) Baddeley’in (1986) model geliştirme tarzı, bu evde bir mutfak, bir banyo, iki tane aynı büyüklükte yatak odası ve bir salonun olduğunu öne sürmeye benzetilebilir. Bu kötü bir tahmin olmamakla birlikte, fazladan yatak odalarının veya banyoların olma, yatak odalarına ayrılan alanın farklı büyüklükteki iki oda olarak kullanılmış olma veya evde başka türden odaların olma olasılıklarını sıfıra indirmez. Cowan’ın yaklaşımıysa, evin yemek hazırlama, uyuma, banyo/tuvalet ve yaşam alanı bölümlerinden oluştuğunu öne sürmeye benzetilebilir. Bu yaklaşım var olan hiçbir şeyi göz ardı etmemeye çalışır, fakat bazı odaların ayrıntıları konusunda netlik sunma iddiasında değildir (Cowan, 2005, s. 42).
Engle, Cantor ve Carullo (1992) tarafından geliştirilen “genel kapasite modeli,” çalışma belleğinin bütünlüklü olarak tek bir bilişsel yapı olduğunu, konuşma temelli ve görsel mekânsal bilgiye dair işlemlerin tek bir kaynağı paylaştığını belirtir. Ayrıca bilişin mimarisi modeliyle benzer olarak genel kapasite modeli de çalışma belleğini sözel olarak ifade edilebilir belleğin bir parçası olarak görür. İki model arasındaki bir başka ortaklık ise, çalışma belleğindeki bilgilerin belirli bir kritik eşiği aşarak çalışma belleğine işlendiklerine yönelik yaptıkları açıklamadır (Conway ve Engle, 1994[A8] ; Er, 1997). Buna göre, çalışma belleğinde işleme alınacak her bilgi bir aktivasyon düzeyine gelip kritik bir eşiği aşarak ulaşılabilir hâle gelir.
Baddeley (2000), yalnızca görsel mekânsal kopyalama ya da fonolojik döngü düşünüldüğünde, çalışma belleğinin beklenenden daha fazla kaynağı olduğunu belirtmiş, modeline dördüncü bir bileşen olarak “epizodik tamponu” eklemiştir ve bu bileşenin, genel olarak kısıtlı bir sürede anlamsal bilgileri ve farklı bilgi türleri arasındaki ilişkileri depo etme görevi olduğunu savunmuştur. Epizodik tampon, uzun süreli bellekle iletişim sağlamakta ve çalışma belleğinin kapasitesini artırmaktadır (Goldstein, 2013c).
Daneman ve Carpenter’ın (1980)[A9] klasikleşmiş deneyine sadık kalarak yaptıkları araştırmada Conway ve arkadaşları (2003), çalışma belleği kapasitesinin yüksek olmasının daha iyi kavrama ve daha iyi akıl yürütme becerileriyle bağlantılı olduğunu bulmuşlardır. Gathercole ve arkadaşlarının (2004) yaptığı çalışmada, Baddeley’in modeline bağlı kalarak 4-15 yaş grubunda yapılan çalışma belleği kapasitesi ölçümlerinde; çalışma belleğinin modüler yapısının 6 yaştan itibaren var olduğu, çalışma belleğinin her bir bileşeninin ise erken okul döneminden ergenliğe kadar işlevsel kapasitelerini artırdığı görülmüştür.
Güncel Gelişmeler
Teknolojideki gelişmelerin de etkisiyle Unsworth ve arkadaşları (2005), OSPAN görevinin doğru deneyci zamanlaması problemini ortadan kaldırmak ve bireylerin çalışma belleği kapasitesini ölçmek amacıyla OSPAN görevinin otomasyonunu geliştirmişlerdir. Bu otomasyon çalışma belleğinin kapasitesinin ölçümünü kolaylaştırmıştır. Çalışmalarının sonucunda OSPAN otomasyonunun güvenilir (test-tekrar test güvenilirliği .83) ve geçerli bir çalışma belleği kapasitesi ölçüm testi olduğunu bulmuşlardır.
Baddeley (2017), son yıllarda dikkat çeken ve yükselişte olan konulardan biri olarak görsel kısa süreli bellek ve çalışma belleğinin ilişkisine yönelik araştırmalar olduğunu belirtmektedir. Bu konuda genel görüş görsel kısa süreli bellek ve görsel çalışma belleğinin geniş anlamda eşanlamlı olduğu yönündedir (Logie ve Cowan, 2015[A10] ). Çalışma belleğine ilişkin araştırmaların uygulamaları psikiyatriden nörofarmakolojiye ve hatta antropoloji gibi çok çeşitli alanlara yayılmıştır. Sözgelimi, Wynn ve Coolidge (2010) paleantropoloji araştırmalarında Neandertaller ile Homo Sapiensler arasındaki farkı incelerken çalışma belleği ve muhakemenin evriminden de bahsederler.
Günümüze yaklaşıldığında Cowan ve Logie (2015) çalışma belleği araştırmalarının 40. yılını kutlamak amacıyla, bu alanda çalışanlara armağan niteliğinde “Perspectives on working memory: Introduction to the special issue” makalesini yazmıştır.
Türkiye’deki çalışmalar incelendiğindeyse 1996-2020 arasında YÖK Tez Merkezi (2021) web sitesinde, “çalışma belleği” kavramının geçtiği 62 tez başlığı görülmüştür; bunların %50’si psikoloji alanındadır. Çalışma belleği ve ilişkili bilişsel süreçlere yönelik çalışmalar Türkiye’de de yoğun olarak çalışılmaya devam etmektedir (bkz. Günseli ve ark., 2015; Yüvrük ve ark. 2020).
Sonuç Yerine
Belleğe ilişkin ilk yaklaşımlar belleğin bilgiyi depolama işlevi üzerine yoğunlaşmıştır. Sonrasında bu yaklaşım Frederic Bartlett gibi araştırmacıların çalışmalarıyla değişmiştir. Goldstein (2013, s.256), bellek ile çeşitli bilişsel yapıların etkileşimini anlamanın en iyi yollarından birinin belleğin dinamik yönünü anlamak olduğunu belirtmektedir. Çalışma belleği, kendisini ele alan modellerce; kavrama, öğrenme, akıl yürütme ve bilgiyi depolama olarak düşünülmüştür. Fakat çalışma belleği, bilgiyi işleyen ve manipüle edebilen dinamik bir yapıya da sahiptir. Çalışma belleğinin doğasına, kapasitesine ve ilişkili olduğu birçok bilişsel sürece yönelikyaklaşımlar zaman içinde farklılık göstermiştir. İlk modellemesi 1974’te Baddeley ve Hitch tarafından ortaya atılan çalışma belleği, bu modellemeden önce kısa süreli belleğin bir parçası olarak görülüyor ve bilgiyi işleme, manipüle etme görevlerinden bahsedilmiyordu. Bu modelde ise çalışma belleğinin bilgiyi işleyen ve manipüle edebilen çok bileşenli doğası açıklanmıştır. Model üzerine yapılan çalışmalar geniş bir literatür sunarak psikolojide çalışma belleği için neredeyse en çok kullanılan model hâlini almıştır. Baddeley’in (1974) çalışma belleği modeli ile Cowan’ın (1999)[A11] gömülü işlevler teorisinin birbirine rakip ve zıt teoriler gibi göründüğü belirtilse de birçok ortaklığa sahip olduğu belirtilmektedir. Sonraki araştırmalarında Baddeley de Cowan gibi çalışma belleği süreçlerinde dikkatin önemine değinmiştir (Baddeley, 2012). Çalışma belleğinin kapasitesine ilişkin olarak da birçok araştırma yürütülmüş, ölçülmesi için okuma ölçüm aralığı ve işlem uzamı gibi testler geliştirilmiştir. Bu araştırmaların ardından çalışma belleği kapasitesine ilişkin bireysel farklılıklar ortaya çıkmıştır. Çalışma belleğinin iç dinamiklerinden edinilen bilgiler ile birlikte çalışma belleğinin ilişkili olabileceği diğer bilişsel süreçler araştırılmıştır. Bu çalışmalara baktığımızda yıllar içinde en çok çalışılan konuların duygular, karar verme süreçleri, problem çözme, zekâ olduğunu görmek mümkündür. 40 yılı aşan araştırma tarihinde, çalışma belleğine ilişkin keşfedilen bilgiler çok fazla olduğu gibi araştırmacılar tarafından cevapları henüz bulunmamış sorular da mevcuttur ve araştırılmaya devam edilmektedir.
KAYNAKÇA
Atkinson, R. C. ve Shiffrin, R. M. (1968). Human memory: A proposed system and its control processes. In K. W. Spence ve J. T. Spence (Eds.), The psychology of learning and motivation: Advances in research and theory, 2 (s. 89–195). Academic Press.
Baddeley, A. D. ve Hitch, G. (1975). Working memory. G. H. Bower (Eds.), The psychology of learning and motivation (s.47-89). Academic Press.
Baddeley, A. (2000). The episodic buffer: A new component of working memory? Trends in Cognitive Sciences, (4) 417–423.
Baddeley, A. D. (2003). Working memory: Looking back and looking forward. Nature Reviews/Neuroscience (4), 829-839.
Baddeley, A. (2012). Working Memory: Theories, Models, and Controversies. Annual Reviews Psychology (63), 1–29.
Baddeley, A., Banse, R., Huang, Y. ve Page, M. (2012). Working memory and emotion: Detecting the hedonic detector. Journal of Cognitive Psychology, 24(1), 6-16.
Barlett, F.C. (1932). Remembering: A study in experimental and social psychology. Cambridge, İngiltere Cambridge Universitesi Yayınları.
Baddeley, A. (2017, 19 Ocak). Working memory. Serious Science. http://serious-science.org/working-memory-7982
Cangöz, B. (2005). Geçmişten günümüze belleği açıklamaya yönelik yaklaşımlara kısa bir bakış. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi (22)1, 51-62.
Conway, A. R. ve Engle, R. W. (1994). Working memory and retrieval: a resource-dependent inhibition model. Journal of Experimental Psychology: General, 123(4), 354.
Conway, A. R. A., Kane, M. J., ve Engle, R. W. (2003). Working memory capacity and its relation to general intelligence. Trends in Cognitive Sciences, 7(12), 547–552. doi:10.1016/j.tics.2003.10.005
Cowan, N. (1999a). An embedded-process model of working memory. In, A. Miyake, ve P. Shah (Ed.), Models of working memory: Mechanisms of active maintenance and executive control. s. 62.
Cowan, N. (1999b). An embedded-process model of working memory. In, A. Miyake, ve P. Shah (Eds.), Models of working memory: Mechanisms of active maintenance and executive control. s. 67.
Cowan, N. (2005). Working memory capacity. Psychology Press.
Daneman, M. ve Carpenter, P. A. (1980). Individual differences in working memory and reading. Journal of verbal learning and verbal behavior, 19(4), 450-466.
Engle R.W., Cantor, J. ve Carullo, J. J. (1992). Individual differences in working memory and comprehension: A test of four hypotheses. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory and Cognition, 8(5), 72-92. doi: 10.1037//0278-7393.18.5.972. PMID: 1402719.[A12]
Er, N. (1997). Çalışma belleğinin yapısal ve işlemsel kapasitesinin incelenmesi. Türk Psikoloji Dergisi, 12(39), 1-21.
Er, N. (1999). Çalışma belleğinde görsel-mekansal kopyalama ve fonolojik döngü bileşenleri açısından kaynak dağılımı. Türk Psikoloji Dergisi, 14(43), 35-58.
Gathercole, S. E., Pickering, S. J., Ambridge, B., ve Wearing, H. (2004). The structure of working memory from 4 to 15 years of age. Developmental Psychology, 40(2), 177– 190. doi:10.1037/0012- 1649.40.2.177
Goldstein, B.E. (2013). Bilişsel Psikoloji (O. Gündüz, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları (Orijinal Çalışma Basım Tarihi 2008).
Goldstein, B.E. (2013c). Bilişsel Psikoloji (O. Gündüz, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları (Orijinal Çalışma Basım Tarihi 2008). s. 247.
Günseli, E., van Moorselaar, D., Meeter, M. ve Olivers, C. N. (2015). The reliability of retro-cues determines the fate of noncued visual working memory representations. Psychonomic bulletin & review, 22(5), 1334-1341.
Leana, M. Z. (2009). Üstün ve normal öğrencilerin yönetici işlevlerinin ve çalışma belleklerinin değerlendirilmesi ve ihtiyaçlarına yönelik eğitim programının uygulanması. (Yayınlanmamış doktora tezi). İstanbul Üniversitesi, İstanbul.
Logie, R.H. ve Cowan, N. (2015). Perspectives on working memory: İntroduction to the special issue. Memory & Cognition, 43, 315–324.
Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2015). A history of modern psychology. Cengage Learning.
Turner, M. L., ve Engle, R. W. (1989). Is working memory capacity task dependent? Journal of Memory & Language, 28, 127-154.
Unsworth, N., Heitz, R. P., Schrock, J. C., ve Engle, R. W. (2005). An automated version of the operation span task. Behavior Research Methods, 37(3), 498– 505. doi:10.3758/bf03192720
Yüksek Öğretim Kurumu Tez Merkezi (2021). Çalışma Belleği kavramını başlığında içeren tezler. (21.01.2020 tarihinde alınmıştır.) https://tez.yok.gov.tr/UlusalTezMerkezi/tezSorguSonucYeni.jsp
Yüvrük, E., Kapucu, A. ve Amado, S. (2020). The effects of emotion on working memory: Valence versus motivation. Acta Psychologica, 202, 102983.
Wynn, T. & Coolidge, F.L. (2010). Beyond symbolism and language: An introduction to supplement 1, working memory. Current. Anthropology. 51, 5–16.
İlke Şahin -Dikkat Kavramı ve Kuramlarının Tarihsel Gelişimi (Şubat, 2021)
Dikkat Kavramı ve Kuramlarının Tarihsel Gelişimi
Dikkat, her an maruz kaldığımız çok sayıda uyarandan seçilmiş bir ya da daha fazlasını diğerlerinden ayırma, sınırlı bilişsel kapasitemizi onlara ayırma, paylaştırma ve diğerlerinin bu kapasiteyi harcamasına izin vermeme yetisidir. Dikkat; algıda bir darboğaz, bir mercektir. Algı, biliş, davranış ve kararlarımızda kritik bir rol oynamaktadır (Libretexts, Andrade ve Walker, 2020).
Dikkat kavramı da tarih boyunca gelişen diğer birçok kavram gibi; adeta asırlar boyu sabit durmuş bir kayanın önemsenmemiş varlığının ve potansiyelinin fark edilmesi, önce kabaca, ardından detaylıca işlenmesi ve giderek daha detaylı bir heykel haline gelmesine benzer bir süreçten geçmiştir, geçmektedir.
Tarih boyunca birçok düşünür, dikkatin farklı özelliklerini keşfetmiştir. Örneğin Vives, dikkatin bellek ve öğrenme üzerinde etkisi olduğunu öne sürmüştür (Murray & Ross 1982). Leibniz ise tamalgı kavramını ortaya atarak dikkatin onunla ilişkili olduğunu iddia etmiştir (Pelletier, 2017). Bu konularda kayda değer bir deneysel çalışma yapmamış olsalar da gelecekte yapılacak olan deneysel çalışmaların temelini atmışlardır (Libretexts, Andrade & Walker, 2020). Yeni psikoloji öncesinde, makinelerin icadı ve yaygınlaşması sonucu mekanik ruhun hâkim olduğu dönemde duyumlar üzerinde çalışan Helmholtz, görsel algı için dikkatin olmazsa olmaz olduğunu öne sürmüştür (Libretexts, Andrade & Walker, 2020; Schultz & Schultz, 2007). 1879’da ilk deneysel psikoloji laboratuvarını kurmuş olan Wundt’un çalıştığı ilk konulardan biri dikkatin algı üzerindeki etkisidir. Algı ve tamalgı arasındaki ayrımı yaparak dikkatin tamalgı için gerekli bir faktör olduğunu ortaya koymuştur (Libretexts, Andrade ve Walker, 2020). Ayrıca dikkati kullanarak içebakış metodunu oluşturmuş ve çalışmalarında uygulamıştır (Schultz & Schultz, 2007).
İndirgemeci görüşün baskın olduğu yapısalcılık döneminde Titchener; zihinsel deneyimlerin dört karakteristik niteliği olduğunu iddia etmiştir. Bunlar; “nitelik”, “yoğunluk”, “süreklilik” ve “belirginlik”tir. Titchener, “belirginlik” niteliğinde dikkatin rolünün büyük olduğunu, dikkat odağındaki bir deneyimin dikkat edilmeyen bir deneyimden daha baskın olduğunu söylemiştir (Schultz & Schultz, 2007).
İşlevselcilik dönemi öncesinde ise bilinç süreçleri üzerine yoğunlaşan William James, “Psikolojinin İlkeleri” (1890) kitabında dikkatten; “Zihnin açık ve canlı biçimde, aynı anda olası birden çok nesne ya da düşünce zinciri arasından birine sahip olması” şeklinde bahsetmiştir. Ona göre dikkat, bilincin daraltılmış halidir. Dikkat ve irade, birlikte davranışı yönetmektedir (Goldstein, 2020). James, hiç kimsenin hayatında basit bir duyumun kendisini yaşamadığını, bizim duyum dediklerimizin yalnızca ayırt edici dikkatin sonuçları olduğunu iddia etmektedir. Alışkanlıkları ise sinirsel materyalin deneyimler sonucu başlıca işlevlere yatkınlaşması nedeniyle sık gerçekleşen süreçler için gereken dikkatin azalmasıyla açıklamaktadır (1890). Ayrıca dikkatin tepki süresini düşürdüğüne dikkat çekmektedir (Libretexts, Andrade & Walker, 2020).
Daha sonraları psikolojinin bilim olarak ciddiye alınabilmesi için ölçülebilir olması gerektiğini savunan bilim insanları psikolojik testlere yönelmeye başlamıştır. Psikolojik test hareketi döneminde Binet, Galton ve Cattell’ın zekâyı yalnızca duyusal-motor işlevlerle ölçmesine karşı çıkarak bellek, imgelem, kavrama ve dikkatin de hesaba katılması gerektiğini, ancak bu şekilde zekanın daha doğru ölçülebileceğini öne sürmüştür (Fancher, 1998).
Psikolojik test hareketinin ölçme tutkusu; psikolojiyi yalnızca gözlenebilen, ölçülebilen davranışlarla ilgilenmeye sevk etmiştir. Zaten işlevselciliğin pragmatist yaklaşımı bilişsel süreçlerdense davranışların önemini savunmaktadır. Bu görüşlerin doğurduğu davranışçılık ekolünün hâkim olduğu 1900-1950 aralığında bilinç, zihin ve dikkat, odaklanılan çalışma konularından değildir (McCallum, 2015). Davranışçı yaklaşıma göre tepkiyi belirleyen, zihinden ziyade uyarandır. Dikkat eden zihin değil, dikkat çeken uyaran vardır. Zihin pasiftir.
Dikkat etmesi gerekenleri deneyimlerinden öğrenmiştir, öğrendiklerini uygulamaktadır. Davranışçılığın baskın etkisine rağmen, 1950’lerdeki bilişsel devrime kadarki dönemde dikkatle ilgili araştırmalar az olsa da yok değildir. Yapılan çalışmalardan biri, Jersild’in (1927) zihinsel kurulum ve kaymalarla ilgilidir. Jersild, zihinsel kurulumların bir bilişsel görevin yapılışına takılı kalmak olduğunu, dikkati başka bir bilişsel göreve kaydırmanın zor olduğunu iddia ederek deneyler yapmıştır. Ardından Telford (1931), psikolojik refrakter dönem üzerinde çalışmalar yapmış, bir uyarana verilen tepki tamamlanmadan bir sonraki uyaranın işlenemeyeceğini öne sürmüştür. Bu olgu, gelecekte dikkatin yanıp sönmesi olarak yeniden ortaya çıkacaktır (Raymond ve ark., 1992). Dönemin önemli çalışmalarından biri de Stroop’un (1935) seri sözel tepkilerde ketleme (Stroop Etkisi) ile ilgili çalışmasıdır. Seçici dikkat ve tepkiyi engelleme açısından önemli olan bu çalışma, bilişsel devrim sonrasında büyük ses getirse de yayınlandığı ilk zamanlarda Amerika’daki baskın davranışçılığın gölgesinde kalmıştır (MacLeod, 1991).
Fark edilmektedir ki davranışçılık; anlam, dil, pekiştirme olmaksızın öğrenme ve hızlı motor dizileri gibi birçok şeyi açıklayamamaktadır. Bunun üzerine önce Tolman’ın (1948) labirentlere koyduğu fareler üzerinde yaptığı pekiştirme deneyleri, davranışçılık ekolünün beklentilerine zıt sonuçlar vermiştir. Tolman, fareleri artı şeklinde bir araya getirilmiş T şekilli dört parçadan oluşan bir labirente koyarak yiyeceğin farenin konduğu bölmenin sağ tarafında olduğunu öğrenmesi için bu işlemi tekrarlamıştır. Ardından yiyecek aynı yerde dururken fareyi karşı bölmeye koyan Tolman, sağa gitme davranışını pekiştirmesine rağmen fare sola dönerek aynı yerdeki yiyeceği bulmuştur. Başlarda bunun bir hatadan kaynaklı olduğunu düşünen Tolman, sonradan farenin zihninde labirentin bir bilişsel haritasını çizdiğini ve yiyeceği döneceği yöne bağlı değil, labirent içindeki konumuna göre bulduğunu keşfetmiştir. Bilişsel haritalar kavramının keşfi, Turing makinasının (Turing, 1950) icadının insan bilişlerinin makinalar, bilgisayarlar gibi işlemekte olduğunu hatta onlar tarafından taklit edilebileceğini düşündürmesi ve başka birçok arka plan etmeni bir araya gelerek bilişleri öne çıkarmış ve bilişsel psikoloji ekolünü filizlendirmiştir.
“Dikkat” adı altındaki çalışmalar, davranışçılığa karşı bilişsel yaklaşımın öne çıktığı bilişsel devrimin ilk yıllarında başlamıştır. İlk olarak işitsel dikkati çalışan Cherry (1953), deneylerinde ikili dinleme görevi kullanmıştır. Katılımcıya iki kulağından iki farklı mesaj dinletmiş, bir taraftan gelen mesajı tekrarlamasını (gölgeleme) ve diğer taraftaki mesajı tamamen görmezden gelmesini istemiştir. Sonuçlar göstermiştir ki, dikkat mesajlardan yalnızca birine yöneltilip diğeri seçici olarak dikkatin dışında bırakılabilmektedir. Bu süreç boyunca görmezden gelinen mesajın içeriği anlamsal olarak işlenmemekte, yalnızca sesin bazı fiziksel özellikleri filtreyi aşabilmektedir. Bu çalışma, seçici dikkate dikkat çekmiş ve seçici dikkat modellerinden ilki olan Broadbent’in (1958) filtre modelini geliştirmesi için delil oluşturmuştur. Broadbent bu modeli geliştirirken 2. Dünya Savaşı’ndaki pilotların gösterge ve sinyallere olan dikkatinin sınırlılığını temel almıştır (Libretexts, Andrade & Walker, 2020). Bu modele göre dikkat edilen bilgi filtreden geçebilirken dikkat edilmeyen bilgi filtreyi geçememekte, anlamsal olarak analiz edilememektedir.
Moray (1959), Broadbent’in modelinin eksikleri olduğunu göstermiştir. Katılımcılara Cherry’nin deneyindeki gibi iki kulaktan mesajlar dinletilmiş ve bir mesajı gölgelendirmeleri istenmiştir. Fakat görmezden gelinen kanalda katılımcının adı söylenmiş ve bunun fark edildiği görülmüştür (kokteyl partisi etkisi). Ardından Gray ve Wedderburn (1960), yaptıkları bir çalışmada katılımcıların iki farklı kanaldan dinletilen sayı ve kelimeler arasında farklı kanallardan verilen fakat birleştiğinde anlamlı hale gelen kelime gruplarını fark ettiklerini bulmuşlardır. Broadbent’in iddiasının aksine, görmezden gelinen mesajın anlamı da filtreyi aşabilmektedir (Goldstein, 2020).
Bunun üzerine Anne Treisman (1964), dikkatle zayıflatma modelini öne sürmüştür. Modele göre dikkat edilmeyen bilgi filtrede elenmektense zayıflatılmakta, özelliklerinin sadece bir kısmı işlenmektedir. Uyaranın anlamı kişi için ne kadar yüksekse fark edilme eşiği o kadar düşük olmakta, çabuk fark edilmektedir (Goldstein, 2020).
Broadbent’in ve Treisman’ın kuramları, darboğazın bilgi algılanırken devreye girdiğini iddia eder, bu yüzden erken seçim modelleri olarak adlandırılmaktadırlar. Diğer yandan Deutsch ve Deutsch (1963) ve Norman (1968) gibi kuramcılar geç seçim kuramlarını öne sürmüşlerdir. Bu iddiaya göre dikkat edilmeyen bilginin de büyük bir bölümü anlamsal olarak işlenmekte, darboğaz sonraki aşamada devreye girmektedir. Yani eğer dikkat edilmeyen uyaran dikkat edilen görevle ilişkiliyse, filtreyi geçebilmektedir. MacKay’in (1973) deneyi de geç seçim kuramlarına delil niteliğindedir. Katılımcıların bir kulağından eşsesli kelimeler içeren aynı cümleler dinletilmiş ve gölgelendirmeleri istenmiş, diğerinden eşsesli kelimelerin farklı anlamlarına anlamsal olarak benzer kelimeler dinletilerek yok saymaları istenmiştir. Katılımcılar cümlelerdeki eşsesli kelimeleri dikkat edilmeyen kanalda verilen kelimelerle yakın anlamdaki anlamlarıyla algılamışlardır. Yıllar sonra erken ve geç seçim modelleri arasında uzlaşma sağlayan Lavie ve arkadaşları (2004), algısal yük kuramı ile bilişsel kapasitenin tüketilmiş olması durumunda erken, görevin bilişsel yükü az olduğunda ise geç seçim modelinin işlediğini öne sürmüştür.
Aynı dönemde, dikkatin neye bağlı olarak sürdürüldüğü sorusu ortaya çıkmıştır. Neisser (1967), nesne tabanlı dikkat kavramını ortaya atmıştır. Daha sonra Posner ve arkadaşları (1978), çalışmalarıında konumsal önişaretleme yapmış ve dikkatin konum tabanlı olabileceğini öne sürmüştür. Hareketli görüntülerde nesne, hareketsiz görüntülerde ise konum tabanlı dikkatin işlediği düşünülmektedir (Behrmann & Tipper, 1999).
Dikkati bir göreve odaklayabilmek kadar önemli olan bir diğer gereklilik, aynı anda birden fazla görevi yapabilmektir. Bu nedenle seçici dikkat modellerinin ardından bölünmüş dikkat araştırma sahnesine çıkmıştır. Dikkatin paylaştırılma sürecini açıklamaya çalışan Kahneman’ın (1973) kuramına göre, tüm dikkat tek bir havuzdaki bilişsel kapasitenin yeterliği doğrultusunda farklı görevlere paylaştırılmaktadır. Görevin bilişsel yükü ne kadar fazlaysa kapasitenin o kadar büyük bir kısmını harcayacak ve başka görevlere o kadar az kapasite bırakacaktır. Benzer görevlere dikkati paylaştırmanın daha fazla kapasite harcadığını gösteren araştırmaların (Allport, 1980) üzerine Navon ve Gopher (1979), Bilişsel kapasitenin tek bir kaynaktan değil, farklı modalitelere özgü kaynaklardan paylaştırıldığını öne süren bir kuram geliştirmiştir. Dikkatin paylaştırılışı, isteklere ve gerekliliklere yönelik değiştirilebilmektedir. Daha sonra bu kuram Wickens (1980) tarafından genişletilmiştir.
Yakın zamanda bölünmüş dikkat ile çalışan Schneider ve Shiffrin (1977), kontrollü işlem ve otomatik işlem ayrımını yapmıştır. Kontrollü işlemler; kişinin niyetli olarak yaptığı, dikkat gerektiren işlemlerken otomatik işlemler; niyetsizdir ve bilişsel kaynakların daha az harcanmasını gerektirmektedir. Kontrollü işlemler yeterince tekrarlandığında otomatikleşmektedir. Schneider ve Shiffrin’in deneyinde katılımcılar ortalama 600 tekrardan sonra işlemin otomatikleştiğini belirtmiştir (Goldstein, 2020). Norman (1981), çalışmasında otomatik işlemler sırasında boş bulunarak yapılan hataları incelemiştir. Stroop’un (1935) çalışması da otomatik işlemlerin kontrollü işlemlerle dahi zor baskılanabilecek kadar güçlü olabileceğini göstermektedir.
Dikkat nesnesinin birçok özelliği vardır. Nesnenin dikkati nasıl yakaladığını, nasıl bu farklı özellikleri tek nesnede topladığı merak konusudur. Treisman (1986), bu soruya açıklama getiren Nitelik Bütünleştirme Kuramını ortaya atmıştır. Kurama göre her bir özellik için var olan modüller birer harita oluşturmaktadır. Dikkat nesnesi tek bir özellik bakımından diğerinden ayrışmakta ise tek harita kullanılmakta, birden fazla özelliğin incelenmesi gerektiğinde ise dikkat, haritaları birleştirme görevini üstlenmektedir.
Dikkatle ilgili kilometre taşı sayılabilecek birçok gelişme bahsedildiği gibidir. Günümüze doğru dikkatle ilgili araştırmalar sayıca çok, aktivite açısından fazladır fakat nitelik ve ilerleme açısından yeni konseptler keşfetmektense keşfedilmiş olanların ayrıntılarını inceler konuma gelmiştir.
Görüldüğü üzere dikkat, 19. yüzyıl sonlarına kadar felsefi bir olgu olarak ele alınmış, 1890’lardan itibaren bilimsel olarak çalışılmaya başlamış, 1910-1950 arası dönemde davranışçılık baskısıyla yok sayılmış ve 1950’deki bilişsel devrimin ardından giderek artan bir gelişme göstermiştir. 1980’lere kadar büyük keşifler yapılan ve adeta testere ile genel hatları belirlenen “dikkat”, 1980’lerden günümüze neşter ile çalışılırcasına ayrıntılandırılmaya devam etmektedir.
KAYNAKÇA
Allport, D. A. (1980). Attention and Performance. In G. Claxton (Ed.), Cognitive Psychology. New Directions (pp. 112-153). London: Routledge & Kegan P
Behrmann, M., & Tipper, S. P. (1999). Attention Accesses Multiple Reference Frames: Evidence from Visual Neglect. Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, 25(1), 83–101. https://doi.org/10.1037/0096- 1523.25.1.83
Broadbent, D. (1958). Perception and Communication. London, UK: Pergamon Press. Cherry, E. C. (1953). Some Experiments on the Recognition of Speech, with One and with Two Ears. The Journal of the Acoustical Society of America, 25(5), 975–979. doi:10.1121/1.1907229
Deutsch, J. A., & Deutsch, D. (1963). Attention: Some Theoretical Considerations. Psychological Review, 70(1), 80–90. https://doi.org/10.1037/h0039515
Fancher, R. E. (1998). Alfred Binet, General Psychologist. In G. A. Kimble & M. Wertheimer (Eds.), Portraits of Pioneers in Psychology, Vol. 3 (p. 67–83). American Psychological Association.
Goldstein, B. (2020). Bilişsel Psikoloji, (3. Basım) (çev: Gündüz, O.). İstanbul: Kaknüs Yayınları. ISBN: 978-975-256-376-6.
Gray, J. A., & Wedderburn, A. A. I. (1960). Shorter Articles and Notes Grouping Strategies with Simultaneous Stimuli. Quarterly Journal of Experimental Psychology, 12(3), 180–184. doi:10.1080/17470216008416722
James, W. (1890). The Principles of Psychology, (Vol I). New York, NY, US: Henry Holt and Co.
Jersild, A. T. (1927). Mental Set and Shift. Archives of Psychology, 14, 89, 81. Kahneman, D. (1973). Attention and Effort. Englewood Cliffs, NJ: Prentice-Hall.
Lavie, N., Hirst, A., de Fockert, J. W., & Viding, E. (2004). Load Theory of Selective Attention and Cognitive Control. Journal of Experimental Psychology: General, 133(3), 339–354. doi:10.1037/0096-3445.133.3.339
Libretexts, Andrade, M., & Walker, N. (16 Ağustos 2020). 11.2: History of Attention. Social Sci LibreTexts. 16 Ocak 2021 tarihinde erişildi.https://socialsci.libretexts.org/Bookshelves/Psychology/Book%3A_Cognitive_Psychol ogy_(Andrade_and_Walker)/11%3A_Attention/11.02%3A_History_of_Attention
MacLeod, C. M. (1991). Half a Century of Research on the Stroop Effect: An Integrative Review. Psychological Bulletin, 109(2), 163–203. doi:10.1037/0033-2909.109.2.163
Mackay, D. G. (1973). Aspects of the Theory of Comprehension, Memory and Attention. The Quarterly Journal of Experimental Psychology, 25(1), 22–40. https://doi.org/10.1080/14640747308400320
McCallum, W. C. (2015). Attention. 16 Ocak 2021 tarihinde erişildi. https://www.britannica.com/science/attention
Moray, N. (1959). Attention in Dichotic Listening: Affective Cues and the Influence of Instructions. Quarterly Journal of Experimental Psychology. 11. 56-60. 10.1080/17470215908416289.
Murray, D. J., & Ross, H. E. (1982). Vives (1538) on Memory and Recall. Canadian Psychology/Psychologie Canadienne, 23(1), 22–31. https://doi.org/10.1037/h0081226
Navon, D., & Gopher, D. (1979). On the Economy of the Human- Processing system. Psychological Review, 86(3), 214–255. https://doi.org/10.1037/0033-295X.86.3.214
Neisser, U. (1967). Cognitive Psychology. New York: Appleton-Century- Crofts. Norman, D. A. (1968). Toward a Theory of Memory and Attention. Psychological Review, 75(6), 522–536. https://doi.org/10.1037/h0026699
Norman, D. A. (1981). Categorization of Action Slips. Psychological Review, 88(1), 1–15. https://doi.org/10.1037/0033-295X.88.1.1
Pelletier, A. (2017). Attention and Apperception According To Leibniz: Cognitive and ethical aspects. Les Études philosophiques, no 171(1), 103-118.
Posner, M. I., Nissen, M. J., Ogden, W. C. (1978). Attended and Unattended Processing Modes: The Role of Set for Spatial Location. In: Modes of Perceiving and Processing Information, Pick HL, Saltzman IJ, eds., pp. 137–157. Hillsdale, NJ: Erlbaum.
Raymond, J. E., Shapiro, K. L., & Arnell, K. M. (1992). Temporary Suppression of Visual Processing in an RSVP Task: An Attentional Blink? Journal of Experimental Psychology: Human Perception and Performance, 18(3), 849–860. doi:10.1037/0096- 1523.18.3.849
Schneider, W., & Shiffrin, R. M. (1977). Controlled and Automatic Human Information Processing: I. Detection, Search, and Attention. Psychological Review, 84(1), 1–66. https://doi.org/10.1037/0033-295X.84.1.1
Schultz, D. P. & Schultz, S. E. (2007). Modern Psikoloji Tarihi, (8. Basım) (çev: Aslay, Y.). İstanbul: Kaknüs Yayınları. ISBN: 978-975-6963-85-2.
Stroop, J. R. (1935). Studies of Interference in Serial Verbal Reactions. Journal of Experimental Psychology, 18(6), 643–662. doi:10.1037/h0054651
Telford, C. W. (1931). The Refractory Phase of Voluntary and Associative Responses. Journal of Experimental Psychology, 14(1), 1–36. https://doi.org/10.1037/h0073262
Tolman, E. C. (1948). Cognitive Maps in Rats and Men. Psychological Review, 55(4), 189– 208. https://doi.org/10.1037/h0061626
Treisman, A. (1964). Monitoring and Storage of Irrelevant Messages in Selective Attention. Journal of Verbal Learning and Verbal Behavior, 3(6), 449–459. doi:10.1016/s0022- 5371(64)80015-3
Treisman, A. (1986). Features and Objects in Visual Processing. Scientific American, 255(5), 114B–125. https://doi.org/10.1038/scientificamerican1186-114B
Turing, A. M. (1950). Computing Machinery and Intelligence. Mind, LIX(236),433–460. https://doi.org/10.1093/mind/lix.236.433
Wickens, C. D. (1980). The Structure of Attentional Resources. In R. Nickerson (Ed.), Attention and Performance VIII (pp. 239–257).Hillsdale, NJ: Erlbaum.
Erdal Kozan-Dikkat Eksiliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na Tarihsel Yaklaşım
Dikkat Eksiliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na Tarihsel Yaklaşım
Psikopatolojilere Genel Yaklaşım
Tarih boyunca, zihinsel hastalıkların nasıl ele alınacağı sorunsalı teknik bir ayrıntı olmanın ötesinde anlamlar içermiştir. Alışılmışın dışında bir davranış örüntüsü sergileyen kişilere nasıl yaklaşılacağı sorusu geçmişten bugüne tartışılmaya devam etmektedir. Sorunun cevabı davranışın kaynağının nerede görüldüğüyle yakından ilişkilidir. Eğer bu kişilerin şeytan, cin ya da büyü gibi karanlık güçlerin kontrolüne girdiği düşünülürse kapatılmaları, sürgün edilmeleri hatta bir cadı avında yakılmaları oldukça muhtemeldir. Bu mistik yaklaşımların karşısına Hipokrat’la beraber dikilmiş olan hastalıkların materyalist bir kavranışı tartışmayı bilimin sınırları içerisine çekmiş ancak sonlandırmaya yetmemiştir. Psikoloji ve fizyoloji, beden ve zihin hastalıkların kaynağına yönelik tartışmalarda yeni kutuplar olarak yerini alırken, söz konusu psikopatolojiler olduğunda işler çok daha fazla karışmıştır (Foucault, 2013). Psikopatolojilerin kaynağı konusunda bugün de devam eden bu karmaşa özellikle alana yeni giren psikoloji öğrencileri için sancılı süreçlere yol açmaktadır. Derslere konu olan psikopatolojilerin etiyolojisine dair karşılaşılan belirsiz söylemler ve kimi zaman açıktan ifade edilen, nedeni bilinmemektedir, itiraflarının soru işretlerine yol açması, en azından sorgulama yeteneğini kaybetmemiş olan öğrenciler için kaçınılmazdır. Söz konusu olan gerçek bir rahatsızlık mıdır yoksa tek suçu toplum normlarına aykırı olmak olan zararsız bir davranış örüntüsü müdür? Karşı karşıya olduğumuz şeyin modern çağın bir getirisi ya da bir Amerikan uydurması olmadığından emin olabilir miyiz?
Psikoloji bölümüne adım attığım andan itibaren ben de bu çelişkileri yakıcı bir şekilde hissetmiş ve örneğin kendime, bu makaleye de konu olan, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) gerçek bir psikolojik rahatsızlık değil de modern toplum yaşantısının bir sonucu olabilir mi, diye sormuştum. Sorunun cevabını bu satırları yazdığım şu dakikalarda bile bulabilmiş değilim. Ancak en azından cevabı arayacağım yere ve kullanacağım yönteme dair artık fikir sahibiyim. Şimdi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu kavramının tarihte izini süreceğiz ve geçirdiği değişimlerin işaret ettiği noktaları anlamaya çalışacağız.
DEHB Tarihi Nereden Başlıyor?
DEHB modern toplum yaşantısının bir getirisidir, diyorsak bu önermeyi sınamanın en kolay yolu DEHB ile ilişkili bulguların literatürde ne kadar eskiye dayandığına bakmak olacaktır. Modern toplumun başlangıcı olarak genellikle Sanayi Devrimi ve Fransız İhtilali gibi geniş ölçekli değişimlere yol açan olayların köken aldığı 18. yüzyıl kabul edilir (Özkan ve Parladır, 2014). Literatür bilgisi incelendiğinde DEHB ile ilişkilendirilen ilk bulgulardan bahseden Thorley (1984), bu bulguların kayda geçtiği tarih olarak 19. yüzyılın sonuna işaret etmektedir. Dolayısıyla, baştaki önermemiz ilk sınavından geçmiş olsa da kabul görmek için henüz yeterli bir dayanağa sahip değildir. Bu dayanağa sahip olabilmek için ele aldığımız kavramın tarihini günümüze doğru incelemeye, yapılan çalışmalara ve elde edilen bulgulara daha yakından bakmaya ihtiyacımız var.
İlk Bulgular
Tıp literatüründe Ireland (1877) tarafından “mad idiots” (çılgın aptallar) isimli bir grup tanımlandı. Bu gruptaki çocukların öne çıkan özelliği aşırı hareketli olmalarıydı. Tuke (1892) ise benzer semptomlara sahip olan bu grubu “impulsive-insanity” (dürtüsel-delilik) olarak tanımlayacaktı. Aynı semptomları Clouston (1892) ise “defective inhibition” (yetersiz engelleme) olarak etiketleyecekti (akt. Thorley, 1984). Bu araştırmacıların tanıladığı gruplarda yer alan bireylerin bugünkü anlamıyla hiperaktif olmaları kuvvetle muhtemeldir. Ancak bu araştırmalardan da önce konuya değinen bir edebi eserden bahsetmek gerekir. Alman psikiyatrist Heinrich Hoffmann başlangıçta kendi çocuğu için yazdığı kimi öykülerden oluşan 1844 tarihli Struwwelpeter isimli bir çocuk kitabı yayınlamıştır. Kitapta yer alan ve bir yemek masasında yerinde duramadığı için ortalığı birbirine katan Philip’in hikayesini anlatan öykü ‘‘Zappelphilipp’’, DEHB için hâlâ kullanılan benzetmelerden birisinin kökeni olmayı başarmıştır (Akt. Lange ve diğer., 2010).
“Zappelphilip” öyküsünde ve diğer araştırmacıların saptadığı bulgularda yerinde duramayan, bu yüzden kendisine ve çevresine zarar veren çocuk figürü ve durumu bir türlü kontrol altına alamayan aile göze çarpmaktadır. Bu bulgular bugünkü anlamda DEHB’in temel semptomlarıyla örtüşmektedir ancak hiçbir durumda bu vakalar ayrı bir tanı şeklinde kategorilendirilmemiş ve diğer patolojilerden ayrıştırılmamıştır.
DEHB ve İlk Bilimsel Yaklaşımlar
Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu ile ilgili ilk bilimsel çalışmaların adresi İngiltere’dir. İngiltere aynı zaman Sanayi Devrimi’nin başladığı, modern toplumun ilk temellerinin atıldığı yerdir. Bu denk gelişin modern toplum ve DEHB arasındaki ilişkiye dair bir ipucu olabileceğini belirtmek gerekir.
İngiliz bilim insanları olan Still’in (1902) ve Tredgold’un (1908) makaleleri literatürün ilk bilimsel çalışmalarından kabul edilir (Le Heuzey, 2005). Pediatrist olan Sir George Frederic Still herhangi bir fiziksel rahatsızlığı olmamasına rağmen, beden kontrolü konusunda eksiklik yaşayan 20 çocuk vakasını incelemiştir. Bu çocuklar herhangi bir zeka geriliği belirtisi göstermemelerine rağmen okul hayatında başarısız oluyorlardı. Still’in çocukları arasında mutlaka DEHB tanısı alabilecek olanlar vardı, ancak Still o gün için bu çocukların sahip olduğu semptomları “defect of moral control” başlığı altında birleştirmiştir. Still bu rahatsızlığın kaynağı olarak beslenme alışkanlıklarına ve çevresel etkilere işaret etmektedir (Lange ve diğer., 2010). Still’in bu yaklaşımı bir davranış probleminin zeka geriliğinden ve fiziksel hastalıklardan ayrı bir şekilde ele alınabileceğini göstermesi bakımından ön açıcı olmuştur ve DEHB kavramının gelişiminde kilometre taşları arasında sayılmaktadır (Conners, 2000).
Tredgold’un (1908) hipotezine göreyse özellikle doğum esnasında ve erken dönemde oluşan bazı beyin hasarlarıyla çocukluk davranışları arasında korelasyon vardı (Conners, 2000). Bu hipoteze verilen destek ise 1917-1920 yılları arasında Avrupa ve Amerika’da görülen ve ensafalit denilen bir sinir sistemi salgınıyla beraber arttı. Gerçekten de salgından kurtulan çocuklarda aşırı hareketlilik ve okul başarısızlığına yol açan öğrenme zorlukları gözlemleniyordu. O dönemde “postencephalitic behavior disorder” olarak tanımlanan bu durum konuya olan ilgiyi de arttıracaktı. Böylece DEHB kavramsallaştırmasına giden yol da önemli bir adım daha atılmış olacaktı (Lange ve diğer., 2010).
1932 yılına gelindiğinde ise Alman doktorlar Franz Kramer ve Hans Pollnow “hiperkinetik hastalık” adını verdikleri bir grup semptom tanımladılar. Bu hastalığın en belirgin özelliği olarak ise motor davranışlarda huzursuzluk ve olağanüstü beden aktivitesi işaret edilecekti. Araştırmacıların ele aldıkları vakalarda “postencephalitic behavior disorder” öyküsü yoktu ve bu tanıdan farklı olarak gözlemledikleri vakaların huzursuz ve olağanüstü motor aktiviteleri gündüzleri de ortaya çıkıyordu. Böylece söz konusu davranış örüntüsü başka hastalıklardan ilk kez ayrıştırılmaya çalışılıyordu. Ayrıca araştırmacılar vakalara konu olan çocukların bir an olsun yerinde duramadıklarını, sağa sola koşturduklarını ve mobilyalara tırmanıp durduklarını da rapor etmişlerdi. Kramer ve Pollnow’un vakaları DEHB kavramsallaştırması öncesinde kayda geçen ve bu kavrama en uygun belirtiler gösteren öykülerdir. Ayrıca semptomları tanılamak için kullandıkları hiperkinetik kavramı da hiperaktivite kavramına oldukça yakın ve çağrıştırıcı olması bakımından dikkat çekicidir (Lange ve diğer., 2010).
Aşırı Uyarılmışlığın Uyaranla Bastırılması: İlk Müdahale
Büyük amcası tarafından kurulmuş bir hastanede nörolojik açıdan sorun yaşayan çocukların tedavisi ile ilgilenen Charles Bradley’in uygulamalarından birisi çocuklarda şiddetli baş ağrılarına yol açıyordu. Bradley zamanının en etkili uyarıcısı olarak bilinen benzedrini çocukların bu baş ağrısı sorununu gidermek için kullandı. Uyarıcı baş ağrısı üzerinde beklendiği kadar etkili olmadı fakat Bradley uyarıcıyı alan çocukların davranışlarında ve okul performanslarında oldukça olumlu gelişmeler gözlemledi. Benzedrinin etkisini daha açık bir şekilde gözlemlemek isteyen Bradley hastanedeki 30 çocuğu dahil ettiği bir çalışma başlattı. Uyarıcıyı alan çocukların yaklaşık yarısında belirgin bir şekilde artan okul performansı gözlendi. Elde edilen bulgulardan bir diğeri ise azalan beden aktivitesiydi (Bradley, 1937). Uyarıcı olarak bilinen bir maddenin bu etkisine Bradley de şaşırmıştı ancak durumun sinir sisteminin üst mekanizmalarında gerçekleşen bir inhibisyondan kaynaklanıyor olabileceğini tahmin etmişti. Çalışmasının ardından benzedrin tedavisinin dikkat eksikliği, dürtüsellik, aşırı hareketlilik gibi durumlarda uygulanabileceğini belirtti ve gözlemleri bugün bile DEHB’nin tedavi açısından benzersiz sonuçlara yol açtı (Connors, 2000). Ancak çalışmanın yapıldığı dönemde psikanalitik yaklaşımların etkisi hayli yaygındı ve bir davranış sorunu için biyolojik tedavi önermelerine sıcak bakılmıyordu, bu da Bradley’in önerisinin uzun yıllar ihmal edileceğini anlamına geliyordu (Lange ve diğer., 2010).
Beyin Hasarı mı, Beyin Disfonksiyonu mu?
1940’lı yıllara gelindiğinde beyin hasarına yol açan durumların kalıcı davranış değişikliklerine yol açtığı düşüncesi yaygınlık kazanmaya başladı. Yapılan çalışmalar kafa travması öyküsü bulunan çocukların “postencephalitic behavior disorder” tanısına benzer şekilde alışılmadık davranışlar sergileyebildiğini gösteriyordu (Lange ve diğer., 2010). Böylece hiperaktif davranışın fizyolojik açıklaması gün geçtikçe daha fazla destek buluyordu. Minimal Beyin Hasarı olarak kavramsallaştırılan bu yeni durum hiperaktif davranışı beyin hasarıyla ilişkili özel bir sendrom olarak ele almaya başlamıştı. Bu sendromu daha ayrıntılı bir şekilde tarif eden Laufer ve arkadaşlarının tercih ettiği kavram ise hiperkinetik dürtü bozukluğu olmuştur ve bu çalışma klasik kafa travması öyküsü bulunmayan çocuklarda da dürtüsellik, dikkatsizlik ve aşırı hareketlilik gibi davranışların bulunduğunu söylemesi bakımından önemlidir (Laufer ve diğer. 1957).
1960’lı yıllara kadar geçerliliğini koruyan beyin hasarı yaklaşımına yönelik eleştiriler beyin hasarının sadece problemli davranış örüntülerinden çıkartılmaması gerektiğiyle başlamıştı. Beyin hasarı davranışsal sorunlara yol açıyordu ama birçok davranış sorunu tespit edilen vakada beyin hasarı öyküsü bulunmuyordu. Böylece minimal beyin hasarı terimi yerine Minimal Beyin Disfonksiyonu teriminin kullanılması gerektiği üzerine tartışmalar yürütülmeye başlandı (Lange ve diğer., 2010). Minimal Beyin Disfonksiyonu ise merkezi sinir sisteminin kimi işlevlerinde görülen sapmalardan kaynaklı olarak ortaya çıkan ve kendisini algılama, kavramsallaştırma zorlukları, dikkatsizlik, dürtüsellik, motor fonksiyonda çeşitli bozulmalar ile gösteren bir sendrom olarak tanımlandı (Clements, 1966).
Tüm bu tartışmaların içerisinde DEHB’nin karakteristik üç temel belirtisi olan dürtüsellik, dikkatsizlik ve aşırı hareketliliğin kristalize olduğu görülmektedir. Bu üç temel belirti ilerleyen yıllarda söz konusu davranış örüntüsünün DSM içerisinde nasıl yer alacağının da zemini oluşturacaktır.
DSM’ler Boyunca DEHB
Minimal Beyin Disfonksiyonu kavramı öncelikle çok genel olmakla eleştirildi ve öğrenme zorluğu, dil bozuklukları, hiperaktivite gibi daha spesifik tanımların kullanımına geçildi. Ayrıca bu davranış örüntülerinin organik bir patoloji olmaksızın da ortaya çıkabileceği artık kabul görüyordu. Böylece hiperaktivite kendisine ilk kez The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders-II (Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, DSM-II) kitapçığında yer bulabildi. Bu kitapçıkta Çocukluğun Hiperkinetik Reaksiyonu olarak etiketlenen kavramdan sadece iki cümleyle bahsediliyordu ve aşırı hareketlilik ile ergenlikte azalan belirtilerin altı çiziliyordu (APA, 1968).
DSM-III ise dikkat ve dürtü kontrolü konularına da hiperaktivite kadar önem vermiştir. Bu kitapçıkta hiperaktivite ile beraber ve beraber olmayan dikkat eksikliği şeklinde iki tip tanımlanmıştır (APA, 1980)
DSM-III-R baskısında ise bazı semptomların önem derecesi tartışılmaya devam edilmiş ve iki alt tip yeniden birleştirilerek Dikkat Eksikliği-Hiperaktivite Bozukluğu başlığı altında kavramsallaştırılmıştır. Hiperaktivite Olmaksızın Dikkat Eksikliği Bozukluğu kategorisinin yerine ise Farklılaşmamış Dikkat Eksikliği Bozukluğu kategorisi getirilmiştir (APA, 1987).
1990’lı yıllara kadar hiperaktivitenin alt tiplerine dair tartışmalar sürmüş ve gelişen beyin görüntüleme teknikleriyle hiperaktivitenin beyin hasarı ya da disfonksiyonuyla ilgili tartışmalar yeniden gündeme gelmiştir. Ayrıca genetik alanındaki ilerlemeler hiperaktivitenin etiyolojisi konusunda ilerleme kaydedilmesini sağlamıştır (Lange ve diğer., 2010). Ampirik verilerin etkisi altında çıkan DSM-IV, DEHB’nin üç alt tipini tanımladı. Bu alt tipler, dikkat eksikliğinin önde olduğu tip, dürtüsellik-hiperaktivitenin önde olduğu tip ve karma tip olarak etiketlendi (APA, 1994). 2000 yılında basılan DSM-IV-TR kitapçığında ise açıklayıcı metinler dışında önemli bir değişiklik yer almadı (APA, 2000).
DSM-V’de ise söz konusu davranış örüntüsünü Dikkat Eksikliği/Aşırı Hareketlilik Bozukluğu ismiyle Nörogelişimsel Bozukluklar sınıflandırmasına dahil edilmiştir.
Sonuç Yerine
Genetik bilimindeki gelişmeler, nörobilimin etkileri ve beyin görüntüleme teknikleri… Görünen o ki DEHB’nin tartışmalarla dolu geçmişinden çok da farklı olmayan bir gelecekle karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu tarihsel akışı nihayete bağlayacağımız bir yerde olmadığımız aşikar. Sorduğumuz pek çok soru cevabını bekleye dursun, gelinen noktada elimizde ne var ne yoksa altını çizmekle yetineceğiz.
Bir çocuğun yaramazlık yapması, kıpır kıpır hareketleri kadar doğal bir şey olabilir mi? Ortalığı dağıtan, gürültü çıkartan, zaman zaman yetişkinleri kızdıran çocuklar hep vardı. Bu davranış örüntülerini hem çocuklar hem de aileler için katlanılmaz ve dezavantajlı hale getiren süreçlerin modern toplum yaşantısı ve zorunlu-toplu okul eğitimine geçiş ile ilgili olduğunu göz ardı edemeyiz. Diğer taraftan genetik, çevresel ve anatomik değişkenlerin çeşitli kombinasyonlarının olağandışı davranış örüntüleri yaratabileceğini de biliyoruz. Ancak DEHB’nin etiyolojine dair var olan belirsizliklerin, tedavi süreçlerine olan güveni de sarsacağını tahmin edebiliriz. Bu durum meselenin öznesi olan çocuklar ve aileler için ızdıraba yol açmakta. Çocuklar okul hayatlarında başarısız olmakta, arkadaş çevrelerinde dışlanmakta ve aileler çocuklarının ihtiyaçları karşısında çaresiz hissetmekte. Öyleyse DEHB’nin etiyolojisine dair tartışmaları sosyalizasyon süreçleri ve eğitim sistemi gibi toplumsal olguları göz ardı etmeden yürütürken, acil ihtiyacımız olarak bu ızdırabın dindirilmesi için çabalamayı işaret edebiliriz.
KAYNAKÇA
American Psychiatric Association (1968) Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-II),(2. Baskı). American Psychiatric Association, Washington DC.
American Psychiatric Association (1980) Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-III),(3. Baskı) . American Psychiatric Association, Washington DC.
American Psychiatric Association (1987) Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-III-R),(3. Baskı. Rev.). American Psychiatric Association, Washington DC.
American Psychiatric Association (1994) Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-IV), (4. Baskı). American Psychiatric Association, Washington DC.
American Psychiatric Association (2000) Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-IV-TR),(4. Baskı. Rev.) American Psychiatric Association, Washington DC.
American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (DSM-5®). American Psychiatric Pub.
Bradley, C. (1937). The behavior of children receiving benzedrine. American journal of Psychiatry, 94(3), 577-585.
Clements, S. D. (1966). Minimal Brain Dysfunction in Children; Terminology and Identification. Phase I of a Three-Phase Project. NINDB Monograph No. 3.
Conners, C. K. (2000). Attention-deficit/hyperactivity disorder—historical development and overview. Journal of Attention Disorders.
Foucault, M. (2013). Deliliğin Tarihi. (5. Baskı). (M. A. Kılıçbay, Çev.) Ankara: İmge Kitapevi. (1961)
Lange, K. W., Reichl, S., Lange, K. M., Tucha, L., & Tucha, O. (2010). The history of attention deficit hyperactivity disorder. ADHD Attention Deficit and Hyperactivity Disorders, 2(4), 241-255.
Laufer, M. W., Denhoff, E., & Solomons, G. (1957). Hyperkinetic impulse disorder in children's behavior problems. Psychosomatic medicine, 19(1), 38-49.
Le Heuzey, MF. (2005). Hiperaktif Çocuk (1. Baskı). (E. Ergun, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları. (2003)
Thorley, G. (1984). Hyperkinetic syndrome of childhood: clinical characteristics. The British Journal of Psychiatry, 144(1), 16-24.
Elif Sivri- Disleksinin Tarihsel Gelişimi
Disleksi Kavramının Tarihsel Gelişimi ve Tanımı
Kelime körlüğü Kussmaul tarafından 1878’de, kelimeleri kullanma yeteneklerini bir yaralanma veya hastalığa bağlı olarak kaybeden yetişkinleri tanımlamak için kullanılmıştı. Pringle Morgan’ın (1896) kayıt altına aldığı 14 yaşındaki Percy F. olarak isimlendirilen vaka 7 yaşından beri özel öğretmenleri olan ve okuma yazma yeteneği bakımından yaşıtlarından geride kalmasına rağmen ortalama zekaya sahip, görme veya işitme bozuklukları olmayan bir çocuktu. Morgan, Percy’nin okuma yazma becerilerini kendisine dikte ettiği cümleleri yazmasını istediğinde gözlemleyebilme fırsatı buldu. Percy bazen harflerin yerini karıştırırken (“Percy” yerine “Precy”) bazen kelimeleri tamamen birbirleri yerine (“watch” yerine “word”) kullanmaktaydı. Az önce yazdıklarını okuması istendiğinde çok basit kelimeler dışında neredeyse her kelimede okuma hatası yapmaktaydı ancak matematik işlemleri yaparken bir sorun yaşamıyordu, hatta aritmetiği sevdiğini söylüyordu. Morgan’ın Percy vakasını incelediği dönemde kayıt altına alınan kelime körlüğü vakalarının tamamının sol oksipital ve parietal loblardaki beyin lezyonlarından kaynaklandığı düşünülmekteydi ve bu nedenle Percy kayıt altına alınan ilk gelişimsel kelime körü olarak isimlendirilmiştir. Rudolf Berlin ise 1887’de kelime körlüğü yerine disleksi kelimesini önermiştir (akt. Compston, 2016).
Morgan’ın 1896’da ilk gelişimsel kelime körlüğü vakasına ilişkin makalesini yayınlamasının ardından Avrupa ve Amerika kıtalarında okuma bozukluklarına ilişkin pek çok rapor yayınlanmıştır. (Wernicke, 1903; Lechner, 1903; Schapringer, 1906). Döneminde kelime körlüğüne dair en kapsamlı bilgi kaynağı Hinshelwood’un 1917’de çıkarttığı “Congenital Word Blindness” kitabıdır. Kitabında Hinshelwood kelime körlüğünü üç ana başlık altında incelemiştir. Bu başlıklar doğuştan gelen kelime körlüğü (congenital word-blindness), sonradan gelişmiş kelime körlüğü (acquired word-blindness) ve kalıtımsal doğuştan gelen kelime körlüğüdür (hereditery congenital word-blindness). Hinshelwood (1917) kelime körlüğü tanısı koyulurken dikkat edilmesi için iki noktaya işaret etmiştir; bozukluğun ciddiyeti ve semptomların saflığı. Kelime körlüğünün yalnızca çok ciddi vakalarda kullanılması gerektiğini söylerken, “gelişimsel disleksinin” teriminin kelime körlüğünün daha hafif seyrettiği vakalar için kullanılması gerektiğini söylemiştir. Doğuştan gelen kelime körlüğününde semptomların saflığını ele alırken Hinshelwood (1917) semptomların, okuyup yazamamanın, genel bir zeka geriliği, işitme veya görme sorunları gibi başka bir sebeple açıklanamaması gerektiğini belirtmiştir.
Samule Torrey Orton, 1925-1948 yılları arasında disleksi üzerine çalışmalar yapmıştır. Hastalarının yazarken ve okurken bazen kelimeleri (saw yerine was) bazen de harfleri (b yerine d) ters algıladığını gözlemlemiştir. Harflerin veya kelimelerin ters algılanmasını ise strefosimboli olarak isimlendirmiştir. Gözlemleri sonucunda disleksisi olanların harfleri görsel olarak algılamaları sürecinde bir sıkıntı olduğunu ve bu algılama bozukluğunun genetik aktarıma açık olduğunu öne sürmüştür (Orton,1925; Orton, 1930; Orton, 1937). Orton’un çalışmalarından sonra Avrupa’da disleksi üzerine çalışmalar yapılmaya devam edildi. Orton’un ölümünden sonra 1948’de Orton Disleksi Topluluğu kuruldu. Bu topluluk Avrupa ve Amerika’da disleksi araştırmalarını desteklemiş ve disleksisi olan kişilerin hayatlarının kolaylaştırmayı amaçlamıştır. 1938’de kendisi de bir disleksik olan Edith Norrie tarafından disleksi hastalarına tanı koyulabilmesi ve eğitilebilmesi için Kelime Körlüğü Enstitü’sünü kurmuştur. 1950’li yıllara gelindiğinde disleksinin genetikle aktarılabileceği gösterilmiştir (Halgreen, 1950). 1940’lardan 1960’lara kadar disleksisi olan hastalarla çalışmış olan Knud Hermann tarafından disleksinin klasik bir tanımı yapılmıştır; “Yaşa uygun okuma ve yazma becerilerinin kazanılmasında ortaya çıkan açıklık, bu bozukluk kalıtıma bağlıdır, başka tipte sembollerde (sayılar, müzik notları vb) de benzer bir eksiklik genellikle eşlik eder, diğer bilişsel ve algısal bozuklukların olmadığı durumlarda gözlemlenir.” (akt. Guardiola, 2001).
Günümüze gelindiğinde Hermann’ın yaptığı disleksi tanımından aslında çok da uzaklaşılmadığı görülmektedir ancak diskalkuli ve disgrafi gibi kendisine benzeyen başka tipte bozukluklarla aynı şemsiye terim altında ele alınmaktadır. Bu şemsiye terim ise özgül öğrenme güçlüğüdür. Asfuroğlu ve Fidan’ın (2016) tanımlamasıyla özgül öğrenme güçlüğü (ÖÖG) dinleme, konuşma, basit okuma, anlama, aritmetik hesap yapma,matematiksel mantık kurma ve yazılı anlatımda bozulma ile giden bir takım basit işlevlerde bozulmayı ifade eder. Disleksiyi ise Karakaş (2018) “Normalin altında zeka, afazi, kültürel yoksunluk, öğrenme güdüsü eksikliği veya psikolojik bozukluktan kaynaklanmayan; okuma ve hecelemeyi öğrenmede birincil, konjenital veya gelişimsel kaynaklı güçlükler; okumada, gelişimsel ya da kazanılmış güçlük.” olarak tanımlamaktadır.
Türkiye’de özgül öğrenme güçlüğüne yönelik ilk adımlar 1975 yılında çıkarılan Özel Eğitime Muhtaç Çocuklar Hakkında Yönetmelik ile atılmıştır. Özel eğitime muhtaç çocuklar iki alt kategoride tanımlanmıştır; kültürel yoksunluk nedeniyle eğitiminde aksama olan çocuklar ve organik veya fonksiyonel bir sebepten dolayı eğitiminde aksama olan çocuklar. 1985’te ise bu iki alt kategoriye ayrılan öğrenciler Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığına Bağlı Özel Eğitim Okulları Yönetmeliği’nde tek bir grup olarak ele alınmıştır. 2000’deki yönetmelik değişiminde özgül öğrenme güçlüğü ifadesi yönetmeliğe girmiştir.
Disleksi Üzerine Yapılan Araştırmalar
Görgün ve Melekoğlu (2019), yaptıkları içerik analizinin sonucunda son 45 ÖÖG alanında yapılan 189 araştırma vardır, sayının az olmasına karşılık son on yıl içinde yapılan araştırmaların artmakta olduğunu belirtmişlerdir ve farkındalık ve tanılı öğrenci sayısı arttıkça araştırmaların sayısının da artacağını ileri sürmektedirler. Yapılmış araştırmaların büyük bir çoğunluğunun ilkokul çocuklarının katılımcı olduğu araştırmalar olduğunu belirten Görgün ve Melekoğlu (2019) tanı koyulmasının en yoğun olduğu dönemin ilkokul çağı olması nedeniyle beklendik olduğunu belirtmişlerdir.
McNulty (2003), disleksisi olan yetişkenlerle yaptığı görüşmelerde katılımcıların eğer okulda zorlanmışlarsa daha çok öz-saygı problemleri yaşadıklarını belirtmiştir. Casey ve arkadaşlarının (1992) yaptığı çalışmada ise sekiz ile on iki yaşları arasındaki okuma bozukluğu olan çocukların daha mutsuz, daha kaygılı ve akademik açıdan daha başarısız olduğunu belirtmiştir. Hellendoorn ve Ruijssenaars (2000) ise disleksisi olan yetişkinler, aile ilişkileri destekleyici ve olumlu algılandığı halde, okul hayatlarına dair çoğunlukla olumsuz anılarını raporlamışlardır. Novita (2016) yaptığı araştırmada disleksisi olan ve olmayan çocukların kaygı ve öz-saygı profillerinin genel olarak birbirine benzediğini belirtmiştir. Ancak disleksisi olan çocukların disleksisi olmayan çocuklarla karşılaştırıldığında okul bağlamında genel kaygılarının daha yüksek, öz-saygılarının ise daha düşük olduğunu söylemiştir. Novita (2016), kendi bulguları sonucunda disleksisi olan çocukların her bağlam için değil, belirli bağlamlar içerisinde (okul gibi) daha yüksek kaygı ve daha düşük öz-saygı geliştirebileceklerini tartışmaktadır.
KAYNAKÇA
American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Washington, DC: Publisher.
Asfuroğlu, B. Ö., & Fidan, S. T. (2016). Özgül Öğrenme Güçlüğü. Osmangazi Tıp Dergisi,(38), 49–54. doi:10.20515/otd.17402
Compston, A. (2016). A psychological inquiry into the nature of the condition known as congenital word-blindness.By Lucy G. Fildes.Brain 1921; 44: 286–307.With A neurological appraisal of familial congenital word-blindness. ByArthur L. Drew. From Department of Neurology, University of Michigan, Ann Arbor, Michigan, USA.Brain1956; 79: 440–60. Brain, 139(10), 2804–2808. doi: 10.1093/brain/aww210
Görgün, B. A., & Melekoğlu, M. A. (2019). Türkiye’de Özel Öğrenme Güçlüğü Alanında Yapılan Çalışmaların İncelenmesi. Sakarya Unıversıty Journal Of Educatıon, 9(1),83–106. doi: 10.19126/suje.456198
Guardiola, J. G. (2001). The evolution of research on dyslexia. Anuario DePsicolog´Ia, 32(1).
Hallgren, B. (1950). Specific dyslexia (congenital word-blindness): A clinical and genetic study. Acta Psychiatrica et Neurologica, Supplement 65, 1-287.
Hinshelwood, J. (1917). Congenital word blindness. London: Lewis.
Karakaş, S. (2018). Psikoloji sözlüğü. http://www.psikolojisozlugu.com/
Morgan, W. P. (1896). A Case of Congenital Word Blindness. BMJ, 2(1871), 1378. doi:10.1136/bmj.2.1871.1378
Novita, S. (2016). Secondary symptoms of dyslexia: a comparison of self-esteem and anxiety profiles of children with and without dyslexia. European Journal of Special Needs Education, 31(2), 279– 288. doi:10.1080/08856257.2015.1125694
Orton, S. T. (1925). Word-blindness in school children. Archives of Neurology and Psychiatry, 14, 582-615.
Orton, S. T. (1930). Familial occurrence of disorders in the acquisition of language. Eugenics, 3, 140-147.
Orton, S. T. (1937). Reading, writing, and speech problems in children. New York: Norton.
Worthy, J., Godfrey, V., Tily, S., Daly-Lesch, A., & Salmerón, C. (2019). Simple Answers and Quick Fixes: Dyslexia and the Brain on the Internet. Literacy Research: Theory, Method, and Practice, 68(1), 314–333. doi: 10.1177/2381336919870265
Yılmaz Orhun Gürlük-İslam Tarihinde Deliliğe Bakış (2017)
GİRİŞ
Eğer tarih yazımı özgürleştirmiyorsa zulme hizmet ediyor demektir.
“Cemal Kafadar”
Dünya genelinde klinik psikoloji, psikiyatri ve daha özelinde patoloji ve bunun tedavisi tarihine yönelik çalışmalar 20. yüzyılın ortalarında önemli hâl almaya ve görünürleşmeye başlamıştır. Öncesinde bu tarih, insanlığın büyü, cehalet ve barbarlığın üstesinden gelişi üzerine ortaya çıkan ilerlemeci ve pozitivist bir determinizm üzerine inşâ edilen bir yapı olarak görülmüştür (Artvinli, 2017).
Ancak bu anlayış 20. yüzyılın ortalarına ve bilhassa da 1960’lı yıllara gelindiğinde Foucaultyen söylemin güç kazanması üzerine yıkılmaya başlamıştır. Avrupa merkezli bir tarih okumasının ardından bu söylem dünyanın geri kalanında deliliğe “Allah’ın gazabı”, “cadılık” vesaire şekillerde bakılmamış olabileceği düşüncesini de beraberinde getirmiştir. Böylece sistemin tekrar değerlendirilmesi çalışmaları başlamıştır (Artvinli, 2017).
Osmanlı Öncesinde Psikiyatrik Gelişim:
İslam dünyasında gerek din erbabının gerekse de hükümdarların bilimsel çalışmalara destek vermesi tıbbî literatürde de gelişmeleri beraberinde getirmiştir. İlk bilimsel gelişmeler tercüme hareketleri ile başlamıştır. İslam coğrafyasının üzerinde bulunduğu kadim Süryani geleneği ve bilimle ilgilenen Süryanilerin medreselerde okumasına ve çalışmasına izin verilmesi bu tercüme hareketinin hızlanmasına ortam sağlamıştır.(Üçer, 2017).
Tıp alanına gelindiğinde ise Aristotales, Hipokrat, Galen ve Batlamyus başta olmak üzere erişilebilen tüm Antik Yunan birikimi Arapça ’ya kazandırılmıştır. Bu nedenle dönemin bilim adamları, hastalıkları Antik Yunan ve Çin tıbbından aktarıla gelen şekliyle Ahlat-ı Erba'a denilen 4 unsurun(açık renk safra, kara safra, mukus (sarı safra) ve kan) dengesinin değişmesine bağlamıştır. 8. yüzyıl ile beraber İslam dünyasını bilimin kalbi konumuna gelmiş ve tercüme kaynakların yanı sıra telif eserler de verilmeye başlanmıştır (Dinç, 2007).
Bilindiği üzere bu alimler arasında tıp camiasını ve dolayısıyla patoloji literatürünü en çok etkileyen İbn-i Sinâ olmuştur. Hasta nabzı aracılığı ile kalp atımının ölçümü metodunu kullanmıştır. Kalp atım hızı ile hastanın içinde bulunduğu duygu durumunun da
anlaşılabileceğini savunmuştur. Öte yandan sadece hastayı değil hasta yakınlarını da dinlemeyi esas edinmiştir. Orta Çağ tıbbı direkt İbni Sinâ’nın etkisinde şekillenmiştir. Dönem sorunları incelendiğinde metotların pratik hayatta kullanılabilirliği ve etkililiği görülmektedir (Tunaboylu, 1999).
Ruh hâllerinin davranışı ve bedeni etkilediğinden bahsetmiş ve bunların deney-gözlem yoluyla incelenmesi yoluna başvurmuştur(Düzgüner, 2013). Bu metotların yanı sıra kişinin kendini sorgulaması istenmiştir. Bu yol ile bireylerin kendi bilinçlerine erişebileceği düşünülmüştür (Hopaç, 2014).
İslamiyet Sonrası Türklerde Bimârhanelerin Oluşumu:
İslam toplumlarında ilk tam teçhizatlı şifahane 707 yılında Emevi halifesi Velid Abdülmelik tarafında yaptırılmış olup içerisinde akıl hastalarının tecrit ve tedavisine yönelik kısımlar bulunmaktadır. 847-861 yılları arasında vekaleten halifelik yapan Alellah döneminde bimârhaneler (sadece akıl hastaları tarafından kullanılmak üzere inşâ edilen şifahaneler) Deynihızıl bölgesinde yaptırılmıştır (Hatunoğlu, 2014).
İslamiyet’i benimsedikten sonra bunlar ve benzeri kurumları örnek alan Türkler de benzer vakıflar inşa etmişlerdir. Hükümdar ve çevresindekilerce yaptırılan bu hastanelerde tüm masraflar hastaneye çeşitli gelir getirici kurumlar veya topraklar vakfedilmesi aracılığıyla karşılandığı için ücretsiz bir şekilde tedavi imkanı sunulmuştur ( Hatunoğlu, 2014;Artvinli, 2017) Dokuzuncu yüzyılda Mısır dolaylarında hüküm süren bir Türk devleti olan Tolunoğulları döneminde İbn-i Tolun Hastanesi kurulmuş ve halka ücretsiz hizmet vermiştir.
Büyük Selçuklular Dönemi’nde İranî coğrafyada Nizamiye Medreseleri, Şam’da Nurettin Hastanesi binâ edilmiştir. Anadolu Selçukluları döneminde hastaneler yegane yargım müessesesi halini almıştır. Öte yandan bu hastanelerde eğitim gören öğrenciler bildikleri teoriği pratik olarak uygulama şansı bulmuşlardır. Bu sebeple uygulama sahasında da gelişen öğrenciler daha başarılı tedaviler uygulamıştır (Altıntaş, 2007).
Selçuklular akıl hastalıklarının tedavisine telkin metodunu da sokmuşlardır. Medrese eğitimi almış olan din adamları (şeyhler) dini vecibelere uygun olarak dualar okuyarak, perhiz yaptırarak, sıcaklık terapisi (hamam, buhar odaları) uygulayarak hastaları tedavi etmeye çalışmışlardır(Tunaboylu, 1999).
Osmanlı medreselerinde akliye konuları genel olarak asabiyye başlığı altında nöroloji ile beraber anlatılmıştır. Eğitimi alanlar direkt hastalar üzerinde pratik yapmışlardır. Öte yandan bu hastaların kimlikleri gelecekte kamuda çalışabilmeleri ve özel hayatlarında sıkıntı çekmemeleri için gizli tutulmuştur. Şifahanelerdeki durumun aksine bimarhanelere in farkı gözetilmeksizin tüm teba’a kabul edilmiştir (Artvinli, 2017).
Türk- İslam Tarihinde Deliliğe Ait Tanım ve Patalojiler:
“Akıl adamı terk ederse deli, adam aklı terk ederse meczub olur.(Artvinli, 2017)”
Osmanlı arşiv belgeleri incelendiğinde delilik için mecnun, mecnune, muhtelluş şuur, illet-i cünun, münhal-i akıl, münhal-i dimağ, meczub, eser-i heft, eser-i cünun, muhtelli dimağ,, tecennün gibi ifadelere rastlanmaktadır. Tüm bu tanıklamalar ce-ne-ne(cinn) kökünden gelmekte olup bu sözcükten türeyen cünunun sözlük anlamı örtünmek, gizlenmek, aklını yitirmektir. Bu hâlden içeri kişiye ise mecnun denmektedir. Kelime bugünkü anlamıyla psikotik sözcüğünü ifade etmek için kullanılmıştır. Bir terim olarak mecnun gerçeği değerlendirme yetisinde düşüşler görülen, sanrıları olan, yani açık bir şekilde davranış bozukluğu örüntüleri gösteren bireyler için kullanılmıştır. Öte yandan arşiv kayıtlarında eski Türkçe bir sözcük olan ve aklını yitirmiş, çılgın, pervasız, ateşli / coşkun anlamlarına gelen “deli” sözcüğüne nadiren de olsa rastlamak mümkündür (Artvinli, 2017).
Meczub sözcüğüne gelindiğinde ise sözlükte karşımıza “cezbeye tutulmuş”, “bir etki akabinde kendisini kaybetmiş” anlamları çıkmaktadır. Bu kavram genellikle belli bir şokla travmatize olmuş ve hal hareketleri kendi normalinin dışına çıkmış kişiler için kullanılmıştır. Bazı alimlere göre kimi meczuplar kemâle ermiş kişilerdir ancak kendi söylediği hikmetlerin bilincine varamazlar. Buradan hareketle bazı durumlarda toplum normunun dışında olan kişilere veli muamelesi yapıldığını da söylemek mümkündür. Deli ve veli arasındaki ince çizgi kişinin toplumsal yaşamdaki varoluşu aracılığı ile belirlenmektedir. Veli olarak atfedilmenin temel koşulu toplumsal yaşamda zararsız olmaktır. Bunun tezahürlerini bugün de görmek mümkündür. Anadolu’nun birçok yerinde “deli”lere saygı duyulmakta ve toplum içinde yaşamasına müsaade edilmektedir (Artvinli, 2017).
Öte yandan sadece delilik ile ilgilenilmemiş bir çok başka durum için de tanılar konmuş, başta bitkisel olmak üzere çeşitli ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Örneğin, dönem Edirne’sinde sıkça gözlenen biyolojik bir sebep olmaksızın organların işlevini kaybettiği durumlara “(h)afakan” ismi verilmiş ve kişinin bu duruma nasıl geldiği tespit edilerek geriye dönük telkin yoluyla veya eğer durum korku / kaygı kaynaklı ise hafakanî tepkiyi ortaya çıkartan durumla yüzleştirerek tedavi edilmeye çalışılmıştır Bu tanım Freud’un histeri tanımına benzerlik göstermektedir (Artvinli, 2017).
Osmanlı’nın Akıl Hastalarındaki Tutum ve Yöntemleri:
Osmanlı Devleti’nde delilerin tedavisi temel olarak iki yaklaşım etrafında şekillenmektedir: 1. tabiplerce uygulanan bitkisel kürler ve kimyasal ilaçlar 2. şeyhler ve diğer din adamlarınca uygulanan telkin temelli tedaviler (Osmanlı Devleti’nde hastanelerin yanı sıra dergâhlar da büyük rol sahibidir. Hastanelere gidemeyen halkın psikolojik sorun ve ruhsal sıkıntılarına yardım amacı gütmektedirler. Başarılı yaklaşımlarının olduğu bilinmektedir.Danışmanlık merkezi mahiyetindedirler.) (Tunaboylu, 1999).
Osmanlı’da akıl hastalıklarının sebebi olarak üç farklı neden görülmüştür. Bunlardan birincisi hastalığın tamamen bedensel, biyolojik nedenlerden kaynaklandığı; ikincisi bir tür aşk hastalığı olduğu; üçüncüsü ise cinler gibi doğaüstü güçlerin insanı etkilemesi sonucu oluştuğudur. Maalesef ki halen dahi deliliğin cinnî algılanması devam etmektedir (Doğan, 2013). Hastalıklar bugünkü sınıflamadan farklı olmakla birlikte, semptomların üzerine bina edilmişlerdir. Bunların sinir sisteminden geldiğine inanmışlar, açıklamasını ise hıltlar teorisine uygun olarak yapmışlardır (Tunaboylu, 1999). Eğer hastaların semptomları benziyorsa aynı tanı başlığı altında değerlendirilmişlerdir (Sarı, 2008).
Hastalık tedavisinde önem verilen bir diğer şey ise beslenmedir. Artış gösteren hıltın türevinde olan besinlerden hasta uzak tutulmuş ve bu yolla vücuttaki hılt dengelenmeye çalışılmıştır. Akabinde fazla hıltın vücuttan atılması için boşaltım metotları uygulanmıştır. Bu alanda temel metotlar lavman ve bağırsak boşaltıcı/ kusturucu ilaçlardır. Bunların yanı sıra kan aldırma, hacamat, sülük, ve hastayı terletmek de tedavi yöntemleri arasındadır. Afyon, lüffah, marul, nilüfer suyu gibi dinginleştirici, sakinleştirici ve hastaya uyku veren şeyler de kullanılmıştır. Uygulamalara bakıldığında ruhsal sağaltımda başarılı olunduğu gözlenmektedir (Sarı ve Akgün, 2008).
Bunlara ek olarak bugün de olduğu üzere hava ve yer değiştirmenin insanın ruh sağlığı üzerinde olumlu etkileri olduğu, bunun, ruhu dengeleyici bir unsur olduğu, yaşanılan ortamın bunaltıcı olabileceği ve rahatlığı engelleyici bir unsur olarak görev yapabileceği ve dahi bazen de coğrafî yapının da insanı ruhsal problemlere sürükleyebileceği düşüncesi ile tebdil-i mekân yoluna gidilmiştir. Bu tavsiyeler doğrultusunda, hasta açık havaya çıkartılmış, bahçede gezdirilmiş ve su başlarına götürülmüştür (Yeniterzi, 1990).
Hastalara uygulanan fiziki tedavilerin yanı sıra maneviyat da tedavi esnasında kullanılmıştır. Bu fark bugünkü psikolog ve psikiyatr farkına benzemektedir. Maneviyat olarak tanımlanan alanda hastayı konuşturmak ve sorunun temellerini bulmak amaçlanmıştır. Kimi durumlarda kişilere sadece ilaçlar verilmiş, bazen de sadece konuşma metodu ile iyileştirilmiştir. Her ikisinin de aynı anda uygulanmasına da rastlamak mümkündür. Lale devri Osmanlısına kadar hastalıklar böyle tedavi edilmeye devam edilmiştir (Sarı ve Akgün, 2008).
Ocaklarda ve tekkelerde uygulanan yöntem genellikle iknadır. Buralarda görev yapan şeyhler, kişilerin iç alemine hitap eden sohbetlerle, kişinin kendisi üzerine odaklanarak düşünmesini ve tefekkür etmesini sağlamaya çalışmıştır. Bir nevi manevi terapi yapılmıştır. Sorun yaşayanlar kimi zaman beraber dinlenmiştir. Bu da bugünkü grup terapilerine benzetilebilmektedir. Ayrıca kişilerin inançları doğrultusunda tatmin yaşamasının da tedavinin bir parçası olarak ele alındığı da görülmektedir (Yeniterzi, 1990).
Tekke ve ocaktaki tedavilerde kişilere psikolojik şok yöntemi de uygulanmıştır. Hastalar gerek korkutma gerek şaşırtma yoluyla kendine getirilmeye çalışılmıştır. Ancak her hastaya bu yöntem uygulanmamış, gerek görüldüğünde başvurulmuştur. Tekke ve ocaklara her hastalık kabul edilmemiştir. Alanları olmadığı için saralı veya bunamış kişiler tekkeye alınmamıştır. Genel olarak aklî sorunlar kabul görürken, fizikî sorun yaşayanlar geri çevrilmiştir (Sarı ve Akgün ,2008).
Türk Geleneğinde ve Bimarhanelerde Sanatla Terapi Üzerine:
Tarihin ilk çağlarından beri şamanların ritüellerinde müziği temel bir unsur olarak kullandığı bilinmektedir. Müzik ve dansın hipnotize edici etkisi olduğundan bahsetmişlerdir. Müziğin ritmi ve şekli ile ilişkili olarak bedenden kötü ruhları uzaklaştırdığı ve bu şekilde hastaları tedavi ettiği savunulmuştur(Erer ve Atıcı, 2010).
İslam dünyasına gelindiğinde ise İbn-i Sina, Farabi’den esinlenmiş ve onun eserleri aracılığı ile müzik ilmini öğrenmiştir. Musikinin kendi alanı olan tıpta kullanılabileceğine inanmıştır. Hastaları iyi etmek için onları sevdikleriyle ve toplumla bir arada tutmak gerektiğini savunurken aynı zamanda da onları hastalıkla mücadele için cesaretlendirmek, ruhlarını dingin hale getirmek ve çevresini hoş algılamasını sağlamak için müzik dinletilmiştir. Öte yandan müziği hoş algılatanın işitme yeteneği değil ondan telkinler çıkarmayı sağlayan idrak yeteneği olduğunu savunmuştur. Bugün de bir çok şeyin kendisinden ziyade o şeyin nasıl algılandığının önemli olduğu bilinmektedir (Hatumoğlu, 2014).
Bu iki paragraftan hareketle Türkler'de müziğin hem İslam öncesinde etkin bir şekilde tedavi amaçlı kullanıldığı, hem de İslamiyet'in kabulünden sonra ruhu iyileştirici bir unsur olarak ele aldığını söylemek mümkündür. Türkler terapinin ilkelerini Farslardan ve Araplardan öğrenmişlerdir. Ancak ilk defa sistemik ve bilimsel müzikle tedavi çalışmaları Selçuklularda ve Osmanlılarda kullanılmıştır. Müzikle terapinin ev verimli uygulamaları makamlara göre değişkenlik gösteren, nabzın ve ateşin durumlarının tespit edilip tedavinin buna göre şekillendirilmesinden sonra gerçekleştirilmiştir. Hekimler duygu durumlarının nabzı nasıl etkilediğini keşfetmiş ve nabız artırmak ya da azaltmak için makamlarla eşleştirmişlerdir (Erer ve Atıcı, 2010).
Akıl hastalarının müzik ve su sesi ile gerçek anlamda iyileştirildiği ilk hastane Amasya Darüşşifası olmuştur. Edirne Bimarhanesi'nde haftanın 3 günü 10 sazende eşliğinde tedavi uygulanmıştır. Ayrıca bu bimarhanede müzik ve su sesinin yanı sıra koku tedavileri de uygulanmaya başlanmıştır. Koku ve müziğin sağaltıcı etkileri günümüzde de kimi terapi yöntemlerinde kullanılmaktadır (Erer ve Atıcı, 2010).
Öte yandan tekke tedavi geleneği içerisinde oluşmuş, dansla ruhun sağaltılması tedavisi de mevcuttur. Tekke geleneğinde dans ilk defa Mevlevi dergahlarında semah olarak ortaya çıkmıştır. Sakinleştirici müzikal etkinin yanı sıra sabit hızda dönmeyi de içeren bu dansın 4
salgıyı tekrar sabit seviyesine getirdiği ve bu yolla sağaltım sürecini gerçekleştirdiğine inanılmıştır (Mete, 2007).
Türk Geleneğinde Psikanaliz:
Terim adı ile olmasa da konuşmanın sağaltıcı etkileri olduğu üzerinden hareket etmesi bakımında psikanalize benzer yaklaşımlar görmek mümkündür. Ancak bir gelenek oluşturulamamıştır. Modern psikiyatri döneminden sonra da bu alan arda itilmiş durumdadır. Ancak bu durum araştırma eksikliğinden de kaynaklanıyor olabilir. Sürekliliği olan tarih içerisinde kültür ve kültüre içkin özellikler sürekli canlı olarak kalmış ve aktarılmıştır. Bu nedenle Türk tarihi içerisinde psikanaliz aranmalıdır (Tunaboylu, 1999).
TARTIŞMA
Görüldüğü üzere Türk ve İslam tarihi içerisinde akıl hastası olarak tanımlanan insanlar üzerine tarihin geçmiş dönemlerinden beri çeşitli araştırmalar yapılmış ve bu araştırmalar akabinde çeşitli patolojiler tanımlanmış ve bunlara uygun tedavi yolları keşfedilmeye çalışılmıştır. Sanatla terapinin ilk örneklerine burada rastlanmaktadır. Müzik, koku ve su sesi ile tedavi sistematikleştirilmiş ve başarılı sonuçlara ulaşılmıştır. Akıl hastalarına ücretsiz tedavi imkanı sunulmuş ve sadece akıl hastaları için devlet sınırlarının ulaştığı hemen her yerde hastaneler inşa ettirilmiştir.
Ancak bu psikoloji tarihi araştırmalarının psikiyatrik sapmalarla ilgili olduğu görülmektedir. Diğer psikoloji alanlarının yanı sıra hakim paradigma olmayan psikanaliz gibi alanlarda da yeteri kadar çalışma olmadığı görülmüştür. Hem Türk, hem İslam hem de Türk İslam kültürü içerisinde yapılan psikoloji tarihi çalışmaları büyük eksiklikler barındırmakta ve sadece temel düzeyde kalmaktadır.
KAYNAKÇA
Altıntaş, A. (2007). İslam Öncesi Türklerde Tıp. Tıp Tarihi ve Tıp Etiği Ders Kitabı(1.baskı). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Cerrahpa Tıp Fakültesi Yayınları.
Artvinli, F.(2017). Delilik, Siyaset ve Toplum Toptaşı Bimarhanesi(1873- 1927)(2. Baskı).İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.
Denis, M.(2007). Derwischtänze Historisches und Gegenwärtiges.12 Ekim 2017. http://www.silsile.at/artikel/derwischtanz.pdf
Dinç, G. (2007). Orta Çağ’da İslam Tıbbı. Tıp Tarihi ve Tıp Etiği Ders Kitabı(1.baskı). İstanbul: İstanbul Üniversitesi Cerrahpa Tıp Fakültesi Yayınları.
Doğan, Ö.(2013). 1980 Sonrası Türk Sinemasında Delilik Okumaları. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, 37, 68-86.
Erer, S. ve Atıcı, E.(2010). Selçuklu ve Osmanlılarda Müzikle Tedavi Yapılan Hastaneler. Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Dergisi, 36 (1), 29-32.
Hatunoğlu, A. (2014). Türk İslam Hekimlerinin Psikoloji Biliminin Gelişimine Katkıları ve Psikolojik Hastalıklara Tedavi Yöntemleri.Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, 2(5), 255-263.
Hopaç, M. (2014). İbni Sina Tıp Felsefesi. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, 32, 382-389.
Sarı, N. ve Akgün, B. (2008). Türk Tarihi’nde Psikiyatriye Bakış. İ.Ü. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Sürekli Tıp Eğitimi Etkinlikleri, 62, 1-24.
Tunaboylu-İkiz, T. (1999). Türk Psikiyatri Tarihi ve Psikanalizin Yeri. 14 Ekim 2017, http://dergipark.gov.tr/download/article-file/100121
Üçer, İ.(2017). İslam Düşünce Atlası.(1. Baskı). İstanbul: Konya Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayınları.
Yeniterzi, E. (1990). Divan Şiiri’nde Sağlık ve Hastalıklarla İlgili Bazı Hususlar. 29 Kasım 2017, http://turkoloji.cu.edu.tr/ESKI%20TURK%20%20EDEBIYATI/yeniterzi_08.pdf
Berkay Atik- Duygu Kavramının Tarihsel Süreci (Şubat, 2021)
Duygu Kavramının Tarihsel Süreci
Duygu bölümlerden oluşmuş, kısa süreli, biyolojik temelli bir kavram olarak açıklanabilmektedir (Keltner & Gross, 1999). Psikolojinin birçok alt alanı ve insan yaşamı açısından oldukça önemli bir kavram olan duygular; biyoloji, biliş, sosyal biliş, dil ve motivasyon gibi insan zihni kavramlarıyla yakın ilişki içerisindedir (Cicchetti vd., 1995). Duygu, biliş ve davranış kavramlarıyla birlikte psikolojinin 3 temel yapı taşını oluşturmakta, düşünce ve davranıştan farklı olan ama onları etkileyebilen bir kavramı karşılamaktadır (Reddy, 2009). Tarih boyunca duygularla ilgili onların işlevleri olmadığı, bir zamanlar işlevsel oldukları ama artık onlara ihtiyaç kalmadığı ya da çok önemli işlevlere hizmet ettiği görüşleri ortaya atılmıştır. Diğer sistem ve bileşen kavramlarla olan koordinasyonları, karşılaşılan problemlerin çözümündeki yeri ve insan hayatındaki önemi gibi gerekçelerle duyguların işlevselliği kabul edilmiş, hakkında araştırmalar yapılmış ve yapılmaya devam edilmektedir (Keltner ve Gross, 1999).
Duygu kavramıyla ilgili ilk görüşler tarihin çok eski zamanlarına, daha çok felsefeye dayanmaktadır. Tarihsel sürece Jackson (1986) tarafından belirtildiği gibi M.Ö. 4. yüzyılda Hipokrat’ın kişilerin 4 beden sıvısı ve duyguları arasında bir ilişki olabileceğini söylemesiyle başlanabilmektedir (akt. Cicchetti vd., 1995). Aynı yüzyılda Aristo zihinsel hastalıklara yönelik bastırılmış duyguların salıverilmesi üzerine bir tedavi yöntemi önermiş, M.Ö. 1. yüzyılda Çiçero arzu, korku, neşe ve keder olmak üzere 4 temel duygudan bahsetmiştir. Aynı kaynakta biraz ilerlendiğinde 13. yüzyılda Thomas Aquinas, 17. yüzyılda Richard Burton ve 18. yüzyılda Phillippe Pinel gibi isimlerin günümüzde klinik psikolojiyle ilgili olduğu düşünülebilecek konulardaki görüşlerinde duyguların önemine değindikleri görülmektedir (Cicchetti vd., 1995).Bilimsel bir disiplin olarak nitelendirilebilecek modern psikolojinin tarihinde duygu kavramıyla ilgili çalışmalar zamansal açıdan 3 bölüme ayrılabilmektedir: 1855-1899 arasındaki altın çağ, 1900-1959 arasında davranışçılık akımıyla başlayan karanlık çağ ve 1960’la başlayıp devam eden bu alandaki rönesanstır (Gendron & Barrett, 2009).
Duygu çalışmalarının altın çağındaki en önemli isimlerden biri olan Darwin (1872), duygular için organizma davranışlarını çevreyle uyumlu bir şekilde düzenlemeye yardımcı olan adaptif yapılar olduğunu söylemiş, duygulara biyolojik ve evrimsel bir bakış açısı getirmiştir (akt. Plutchik, 1980). Ayrıca Darwin (1898) bir tür içerisinde evrensel olduğuna inandığı duygusal ifadelerin, niyetleri iletme biçimi olarak evrildiğine ve duyguların ifade edildiklerinde daha yoğun hissedileceğine dair düşüncelerinden bahsetmiştir (akt. Ciccarelli ve White, 2016).
Psikolojinin erken dönemlerinde duygunun önce fiziksel sonra davranışsal tepkilere yol açtığı düşüncesi sağduyu duygu kuramı olarak adlandırılıyordu. Bu kurama göre uyarıcı duyguya, duygu da otonom sinir sisteminin uyarılmasıyla bedensel tepkiye yol açmaktaydı. İşlevselciliğin kurucusu olan James (1884, 1890, 1894) sağduyu duygu kuramına karşı çıkmış, duygunun bileşenlerinin sırasının daha farklı olduğu fikrini Lange (1885) ile birlikte savunmuştur (akt. Ciccarelli & White, 2016). Duygu çalışmalarının altın çağında oluşturulan James-Lange duygu kuramına göre, uyarıcı önce fizyolojik bir tepki doğurmakta, bedensel duyumlar meydana getirmekte ve sonra bu uyarılma hissedilen duyguyu adlandırmaya yardımcı olmaktadır (Ciccarelli ve White, 2016). James-Lange kuramı, omurilikleri hasar gören kişilerin duyguları hissetmelerini sağlayan uyarılmaların artık gerçekleşmediği için kişilerin daha düşük düzeyde duygu hissedeceklerini öngörmüştür (Ciccarelli & White, 2016). Daha sonra bu konuyla ilgili yapılan çalışmalarda, omuriliğinde hasar olan kişilerin bu hasar oluşmadan önce olduğu gibi ya da öncekinden daha yoğun bir şekilde duygularını hissedebildikleri sonucuna ulaşılması kuramın eleştirilen bir yönü olmuştur (Bermond vd., 1991; Chwalisz vd., 1988).
Duygu kavramı açısından karanlık çağa gelindiğinde, çalışmaların devam ettiği görülmekle birlikte davranışçılığın egemenliği ve fenomenolojiye karşı ilgisizlik nedeniyle duygunun psikolojik bir araştırma konusu olarak ele alınma sıklığının azaldığı belirtilebilir. Watson (1919)’ın duyguyu reflekse benzeyen bir tarzda ortaya çıkan fizyolojik mekanizmalar açısından tanımlaması, döneme hakim olan davranışçı bakış açısıyla paraleldir. Aynı kaynakta, bu dönem içerisinde duygu çalışmalarında bulunan Allport (1924)’unsa yüzsel geribildirim hipotezinin temel unsurlarını oluşturduğu, evrim ve duygularla ilgili görüşleri güncellediği bilgisine yer verilmiştir (akt. Gendron & Barrett, 2009).
Karanlık dönem içerisinde Cannon (1927) ve Bard (1934) tarafından savunulan görüşlerle oluşturulan Cannon-Bard duygu kuramına göre, duygu ve fizyolojik uyarılma yaklaşık olarak aynı anda oluşmaktadır (akt. Ciccarelli ve White, 2016). Cannon farklı duyguların sebep olduğu fiziksel tepkilerin, farklı duygular olarak algılanması için yeteri kadar ayrık olmadığını söylemiş, Bard bu görüşe beyne iletilen duygusal bilginin talamus tarafından hem kortekse hem de sempatik sinir sistemine gönderildiği fikrini eklemiştir. Uyarıcı beyinde eyleme yol açmakta ve beynin bedeni uyarmak için sinyaller göndermesiyle aynı anda duygu yorumlanmaktadır. (Ciccarelli ve White, 2016).Lashley (1938) bu kuramı, talamusu oldukça fazla gelişmiş bir yapı olarak betimlemesi gerekçesiyle eleştirmiştir. Kuram duyguların sempatik sinir sistemi organlarından geribildirim almadan da deneyimlenebileceği fikriyle James-Lange kuramının sınırlılıklarına bir çözüm getirse de, LeDoux (1994) tarafından bu organların kortekse geribildirim vermek amacıyla vagus siniri gibi başka bir yol seçeneğini kullanabileceği belirtilerek eleştirilmiştir (akt. Ciccarelli ve White, 2016).
Duygunun rönesans döneminin başlangıcından günümüze kadarsa bu kavram üzerine yapılan çalışmaların sayısı katlanarak artmıştır (Gendron & Barrett, 2009). Bu dönemin başlarında bilişsel uyarılmışlık duygu kuramı Schachter ve Singer (1962) tarafından, fiziksel uyarılmışlık ve çevresel ipuçlara dayanarak bu uyarılmışlığın etiketlenmesi olmak üzere, duygunun oluşmasından önce bu iki faktörün gerçekleşmesi gerektiği görüşüyle öne sürülmüştür (akt. Ciccarelli & White, 2016). Uyarıcı hem bedensel uyarılmışlığa hem de uyarılmışlığı etiketlemeye yol açarak duygunun hissedilmesine ve etiketlenmesine neden olur. Bu kuram James-Lange kuramıyla ortak noktalar barındırmakla birlikte uyarılmışlığa bilişsel etiketleme ögesini ekleyerek ondan farklılaşmaktadır. (Ciccarelli ve White, 2016).
Schachter ve Singer (1962) yaptıkları bir çalışmada, verdikleri bir vitamin hakkında katılımcılardan görüşlerini anket aracılığıyla bildirmelerini istemiş ama aslında tüm katılımcılara fiziksel uyarılmışlığa yol açan aynı ilacı vermişlerdir. Deneyin ilk koşulundaki gerçek katılımcılar deneyciden şikayet eden ve anketi yırtıp ortamdan ayrılan ama aslında deneyciyle anlaşmalı olan bir katılımcıyla aynı ortamda bulunurken diğer koşulda anlaşmalı katılımcı çok mutlu ve neşelidir. Her iki koşuldaki gerçek katılımcılardan kendi duygularını belirtmeleri istendiğinde kızgın kişiye maruz kalanlar duygularını öfke, mutlu kişiye maruz kalanlar ise mutlu olarak belirtmişlerdir. İki koşuldaki katılımcıların da fiziksel belirtileri aynı, bulundukları ortam farklı olmuştur. Çalışmanın sonuçları, bilişsel uyarılmışlık duygu kuramıyla paralel olarak duygunun deneyimlenmesinde bilişsel yorumlama ve etiketlemenin önemini desteklemiştir.
İlerleyen yıllarda bazı modern psikologlar, Darwin’in bahsedilen görüşlerinin büyük bir kısmıyla tutarlı olan yüzsel geribildirim hipotezini desteklemişlerdir (bkz. Buck, 1980; Ekman, 1980). Onlar, duygusal yüz ifadelerinin beyne ifade edilen duyguyla ilgili geribildirim verdiğini, beynin gerçekten o duygunun hissedilmesine yol açtığını ve yüz ifadelerinin değişmesiyle hissedilen duygunun değişeceğini savunmuşlardır (akt. Ciccarelli & White, 2016). Bu hipotezin günümüze yakın tarihlerde duygularla ilgili evrimsel perspektifi tekrar gündeme getirdiği söylenebilmektedir.
Yüzsel geribildirim hipotezine göre yüz felci olan insanların duyguları hissetmesi olanaksız olmalıydı ama bu konuda iki taraflı yüz felci olan bir kişiyle yapılan vaka çalışmasında, kişi felç nedeniyle duyguları yüzünde ifade edemese de duygusal içerikler barındıran slaytlara duygusal tepkiler verebilmiştir (Keillor vd., 2002). Bu sonuç yüzsel geribildirim hipotezine bir eleştiri getirmektedir. Günümüze biraz daha yaklaşıldığında, Lazarus (1991) bilişsel aracılık kuramını oluşturmuş ve duyguların en önemli yönünün kişinin duygusal tepkiye neden olan uyarıcıyı değerlendirme şekli olduğu görüşünü savunmuştur (akt. Ciccarelli ve White, 2016). Kuramda bilişsel değerlendirme, uyarıcı ile tepki arasına girerek aracı konumunda olur. Uyarıcı anlık bir bilişsel değerlendirmeye neden olur, duygusal bir tepki ile sonuçlanır ve bu durumu uygun bedensel tepki izler. Schachter-Singer kuramıyla karşılaştırıldığında duygu ile sonuçlanan etiketleme değil uyarılmanın yorumudur ve yorum önce gelir (Ciccarelli ve White, 2016).
Zajonc (1998) duygusal tepkilerin çok hızlı oluştuğunu söylemiş ve sürenin bilişsel değerlendirmelerin daha önce yapılmasına imkan vermeyecek kadar kısa olduğunu savunarak bu kuramı eleştirmiştir (akt. Ciccarelli & White, 2016). Kilhstorm vd., (2000) ise insan beyninin fiziksel bir tehdide bilinçli düşünce dahil olmadan önce refleks gibi hızlı ve otomatik tepkiler verebildiğini belirterek kurama bir eleştiri getirmiştir (akt. Ciccarelli & White, 2016).
Günümüzde elektroensefalografi (EEG) ve fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) gibi beyin görüntüleme tekniklerinin gelişmesiyle duygu kavramıyla ilgili yeni çalışmalar yürütüldüğü söylenebilir. Duygu düzenleme, duygu tanıma, duygusal hassasiyet, sinir mekanizmalarıyla duygu ilişkisi, kişilik bozuklukları ve duygular ise bu alanda yürütülen çalışmaların güncel konularındandır (bkz. van Zutphen vd., 2015; Zheng & Lu, 2015). Ayrıca günümüzde yapılan çalışmalarda duygular değerlik ve uyarılma veya yaklaşma/kaçınma gibi boyutsal açılardan da değerlendirilmektedir. Ford vd., (2010) değerliği negatif, uyarılması yüksek ve aktif yaklaşma motivasyonuna sahip öfke duygusu ve dikkat üzerine bir çalışma yapmıştır. Öfkenin görsel dikkat üzerindeki etkisi değerlik ve uyarılma özellikleriyle ilgiliyse bu konuda ona benzeyen korku duygusu gibi tehdit edici bilgiye, motivasyon özellikleriyle ilgiliyse heyecan duygusu gibi ödüllendirici bilgiye odaklanılması beklenmiştir. Katılımcılar duyguyu hissettiklerinde öfkenin motivasyon temelli özelliklerinin dikkati, heyecan gibi, ödüllendirici bilgiyi içeren görsel üzerine çektiği sonucuna ulaşılmıştır. Buradan görülebileceği gibi duygular günümüzde psikolojinin birçok alt alanında, diğer bileşenlerle ilişkileri açısından üzerinde çalışılan bir kavramdır.
İnsanların düşünceleri, davranışları, bilişleri kısaca yaşamları üzerinde etkisi olan duygu kavramı, tarihsel süreçte sıklığı değişmekle birlikte, üzerinde çalışılan bir konu olmuştur. Üretilen felsefi görüşler ile modern psikoloji tarihinde elde edilen bilgiler arasındaki farklılık araştırma yöntemlerinin gelişmesiyle belirgin bir hal almıştır. Duygular üzerine yapılan çalışmalar psikoloji tarihinde dönemlere ayrılmış, her dönemde yaptığı çalışmalarla veya oluşturduğu kuramlarla öne çıkan isimler olmuştur. Sağduyu kuramı, James-Lange ve Cannon-Bard gibi erken dönem duygu kuramları duyguyla fiziksel ve davranışsal tepkilerin ilişkisine odaklanırken Schachter-Singer, yüzsel geribildirim ve Lazarus’un modern duygu kuramları bu ilişkiye duyguların bilişsel bileşenlerini de eklemişler, duygu ve davranışın zihinsel yorumuna odaklanmışlardır (Ciccarelli & White, 2016). Bu durum duygu kavramıyla ilgili oluşturulan kuramların değişimine bir örnektir. Tarihsel süreçte duygu çalışmalarındaki isimler ve dönemler farklı olsa bile Darwin, Allport ve Ekman’ın duygu kavramına katkıda bulundukları evrimsel perspektif ise farklı dönemlerde benzer fikirlerin yeniden gündeme geldiğine bir örnektir. Sağduyu ve James-Lange kuramlarının ilişkisi gibi, kuramlar bazen birbirini eleştirmiş, kendilerinden öncekilere karşıt fikirlerle oluşmuş ya da James-Lange ve Cannon-Bard kuramlarının ilişkisi gibi, kendisinden öncekilerin eksiklerini tamamlamışlardır. Günümüzde ise sağlanan teknolojik imkanlarla birlikte duygu çalışmaları araştırma konularını daha da genişleterek devam etmektedir. Her yeni çalışma insan duygularını, onların öncülleri, işlemlenmesini ve sonuçlarını anlayabilmek üzere belirli ölçüde yardımcı olmakta, birbirini eleştirmekte veya tamamlamakta, duygu kavramıyla ilgili literatüre katkı sağlamaktadır.
KAYNAKÇA
Bermond, B., Nieuwenhuyse, B., Fasotti, L., & Schuerman, J. (1991). Spinal cord lesions, peripheral feedback, and intensities of emotional feelings. Cognition and Emotion, 5(3), 201–220. doi:10.1080/02699939108411035
Buck R. (1980). Nonverbal behavior and the theory of emotion: the facial feedback hypothesis. Journal of Personality and Social Psychology, 38(5), 811–824. https://doi.org/10.1037//0022-3514.38.5.811
Chwalisz, K., Diener, E., & Gallagher, D. (1988). Autonomic arousal feedback and emotional experience: Evidence from the spinal cord injured. Journal of Personality and Social Psychology, 54(5), 820–828. doi:10.1037/0022-3514.54.5.820
Ciccarelli, S. K., & White, J. N. (2016). Psikoloji: Bir keşif gezintisi. 3. basımdan çeviri (Çev. Ed. D. N. Şahin). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık. (Orijinal basım tarihi, 2015)
Cicchetti, D., Ackerman, B., & Izard, C. (1995). Emotions and emotion regulation in developmental psychopathology. Development and Psychopathology, 7(1), 1-10. doi:10.1017/S0954579400006301
Ekman P. (1980). Asymmetry in facial expression. Science, 209(4458), 833–834. https://doi.org/10.1126/science.7403851
Ford, B. Q., Tamir, M., Brunyé, T. T., Shirer, W. R., Mahoney, C. R., & Taylor, H. A. (2010). Keeping Your Eyes on the Prize: Anger and Visual Attention to Threats and Rewards. Psychological Science, 21(8), 1098–1105. doi:10.1177/0956797610375450
Gendron, M., & Barrett, L. F. (2009). Reconstructing the past: A century of ideas about emotion in psychology. Emotion Review, 1(4), 316–339. doi:10.1177/1754073909338877
Keillor, J. M., Barrett, A. M., Crucian, G. P., Kortenkamp, S., & Heilman, K. M. (2002). Emotional experience and perception in the absence of facial feedback. Journal of the International Neuropsychological Society, 8(1), 130–135.
Keltner, D., & Gross, J. J. (1999). Functional Accounts of Emotions. Cognition and Emotion, 13(5), 467-480. doi:10.1080/026999399379140
Lashley, K. S. (1938). The thalamus and emotion. Psychological Review, 45(1), 42–61. doi:10.1037/h0054323
Plutchik, R. (1980). A general psychoevolutionary theory of emotion. R. Plutchik & H. Kellerman (Der.), Emotion: Theory, Research, and Experience, Volume 1: Theories of Emotion içinde (3-31. ss.). New York, NY: Academic Press.
Reddy, W. M. (2009). Historical Research on the Self and Emotions. Emotion Review, 1(4), 302–315. doi:10.1177/1754073909338306
Schachter, S., & Singer, J. (1962). Cognitive, social, and physiological determinants of emotional state. Psychological Review, 69(5), 379-399. doi:10.1037/h0046234
van Zutphen, L., Siep, N., Jacob, G. A., Goebel, R., & Arntz, A. (2015). Emotional sensitivity, emotion regulation and impulsivity in borderline personality disorder: A critical review of fMRI studies. Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 51, 64–76. doi:10.1016/j.neubiorev.2015.01.001
Zheng, W., & Lu, B. (2015). Investigating Critical Frequency Bands and Channels for EEG Based Emotion Recognition with Deep Neural Networks. IEEE Transactions on Autonomous Mental Development, 7(3), 162–175. doi:10.1109/tamd.2015.2431497
Gamze Özdemir - Duygusal Zekanın Tarihsel Gelişimi Ocak, 2020
Duygusal Zekanın Tarihsel Gelişimi
Platon’un ‘Her türlü öğrenmenin duygusal bir temeli vardır.’ sözü, günümüzden yüzyıllar önce duyguların insan yaşamındaki önemine dikkat çekmiştir. Dönemin filozoflarını ve daha sonraki dönemlerdeki bilim insanlarını duygular hakkında araştırma ve inceleme yapmaya yöneltmiştir. Tarihin tozlu sayfalarından günümüze dek olan süreçte ise duyguların insan yaşamındaki önemini kanıtlayan ve çürüten sayısız çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalar bugün duygusal zeka diye andığımız kavramın da doğmasına yol açmıştır.
Duygusal zeka; bireysel ve sosyal açıdan birtakım yetenek ve beceriler kombinasyonudur. Bireysel yetenek ve beceriler öncelikle bireyin kendine ait duygularını fark edip tanımasını, onları uygun şekilde kontrol edebilmesini ve yaşamındaki hedefleri için öz motivasyonunu gerçekleştirebilmesini kapsamaktadır. Sosyal yetenek ve beceriler karşısındaki kişilerin duygularını fark edip, kendini onların yerine koyabilmeyi ve çevresindeki kişilerle iyi ilişkiler içinde etkileşim kurabilmeyi kapsamaktadır (Acar, 2002).
Duygusal zekanın ilk ortaya çıkışı, Thorndike’ın 1920 yılında yapmış olduğu sosyal zeka kavramına dayanmaktadır. Thorndike sosyal zekayı insanı anlama ve idare etme, aynı zamanda da insan ilişkilerinde ustaca davranma yeteneği olarak tanımlamıştır (akt. Kalyoncuoğlu, 2018). Böylelikle Thorndike, yapmış olduğu sosyal zeka tanımıyla zeka kavramını yalnızca bilişsel boyutlarıyla değerlendirilen bir kavram olmaktan çıkarmıştır. Thorndike’ın ardından günümüzde hala en çok kullanılan zeka testi olan Wechsler zeka testinin geliştiricisi olan David Wechsler 1940 yılında bireyin yaşamdaki başarısını daha iyi anlayabilmek için zekanın duygusal bileşenlerini de incelemek gerektiğini belirtmiştir. 1950’lerde Abraham Maslow gibi hümanist bilim insanlarının, duyguların insanlar için önemli güç kaynakları olduğunu ifade etmesi, duyguların insan yaşamındaki önemine dair çalışmaları arttırmıştır. Ancak o dönem baskın olan davranışçılık düşüncesi ve bu düşüncenin getirmiş olduğu mekanistik insan modeli duyguların zeka üzerinde etkisinin çok fazla dikkate alınmamasına neden olmuştur.
1980’li yıllara gelindiğinde artık davranışçılık akımının psikoloji bilimindeki katı hakimiyeti sona ermeye başlamış ve duyguların zeka üzerinde etkisi, zekanın sadece bilişsel boyutlardan oluşmayabileceği fikri tekrar araştırma konusu olmuştur. 1983 yılında Gardner’ın yapmış olduğu çoklu zeka tanımı, bilim insanlarının zekanın yapısı hakkındaki dikkatlerini başka yöne kaydırmalarına neden olmuştur. Gardner (1983) çoklu zeka kuramında, zekanın sekiz alt boyuttan oluştuğunu söylemiştir. Gardner’a göre zeka; dilbilimsel zeka, mantıksalmatematiksel zeka, uzamsal zeka, bedensel-kinestetik zeka, müzikal zeka, kişilerarası zeka, kişisel zeka ve doğa zekası boyutlarından oluşmaktadır.
Zekanın sadece bilişsel süreçlerden oluşmadığı, kişisel ve kişilerarası ilişkiler boyutunun da olduğu fikri, psikoloji ve bilim dünyasında yeni bir kavramın, yani duygusal zekanın ortaya çıkması için gerekli zemini hazırlamıştır. Çok sürmeden 1985 yılında duygusal zeka kavramı ilk belirtilerini göstermeye başlamıştır. 1985 yılında Amerikalı bir öğrenci olan Wayne Leon Payne "A Study of Emotion: Developing Emotional Intelligence; Self-Integration;
Relating to Fear, Pain and Desire” başlıklı bitirme tezinde ilk kez duygusal zeka kavramını kullanmıştır.
1990 yılına gelindiğinde Mayer ve Salovey ilk kez bilimsel olarak duygusal zekanın tanımını yapmışlardır. Mayer ve Salovey duygusal zekayı, kişinin kendisinin ve bir başkasının duygularını anlayabilmesi, birbirinden ayırt edebilmesi, davranışlarını buna uygun şekillendirebilmesi olarak tanımlamıştır. Mayer ve Salovey’e (1990) göre duygusal zeka, bilişsel ve duygusal sistemin ortak bir ürünüdür. Mayer ve Salovey geliştirmiş oldukları duygusal zeka modelinde, duygusal zekayı dört boyutta ele almışlardır: Duyguları algılama ve tanımlama, duyguların düşünce içinde özümsenmesi, duyguları anlamak ve duyguları yönetme.
Mayer ve Salovey’in yapmış oldukları tanım ve duygusal zekayı bir kuramsal çerçevede açıklamaları, kavramı akademik camianın inceleme konusu haline getirmiştir.
Ancak duygusal zekayı bugünkü popülerliğine getiren hakkında yapılmış olan akademik çalışmalardan ziyade Daniel Goleman’ın 1995 yılında yayınlamış olduğu ‘Duygusal Zeka, Neden IQ’dan daha önemlidir?’ adlı kitabı olmuştur. Goleman’ın kitabı ile birlikte duygusal zeka akademik çevrenin dışına çıkmış ve halkın ilgisini çekmeye başlamıştır. Bu sayede kavram giderek yaygınlaşmış ve aynı zamanda duygusal zeka hakkındaki çalışmalar hayli hız kazanmıştır.
Goleman kitabında duygusal zekayı, kendini harekete geçirebilmek, engellenmelere rağmen yoluna devam edebilmek, dürtü kontrolünü sağlayabilmek, ruhsal durumunu düzenleyebilmek, karşılaşılan sıkıntıların düşüncenin işleyişine zarar vermemesini sağlayabilmek ve kendisini karşıdakinin yerine koyarak empati geliştirmek ve umut beslemek olarak tanımlamıştır (Goleman, 1996). Goleman duygusal zeka modelini, Salovey ve Mayer modelini temel alarak geliştirmiş olsa da duygusal zekaya daha geniş bir çerçeveden bakmıştır. Goleman modelinde, duygusal zekanın hayatta başarılı olabilmek için çok önemli olduğunu vurgulamıştır. Goleman’a (1996) göre beynin bilişsel parçası, duygusal parçasından üremiştir. Beynin bu iki parçası, yapılan her işte birlikte çalışmaktadır ve birbirlerini tamamlayıcı rol oynamaktadır.
Goleman ile birlikte hız kazanan duygusal zeka çalışmalarında bir diğer önemli gelişmede 1997 yılında Reuven Bar-On’dan gelmiştir. Bar-On ise 1997 yılında ilk kez duygusal zekayı ölçen, öz bildirime dayalı bir test geliştirmiştir. Goleman ile birlikte popülerleşen duygusal zeka kavramı, Bar-On’un testi ile birlikte ilgileri daha çok üzerine çekmiştir. Bar-On duygusal zekayı, kişinin kendi duygularını anlayabilmesi, ifade edebilmesi, başkalarının duygularını anlayabilmesi ve onlarla ilişki kurabilmesi, dışarıdan gelen talep ve isteklerle başa çıkabilmesini sağlayan bir kişisel ve duygusal yetenekler olarak tanımlamıştır.
Bar-On zekası yüksek insanı, hem bilişsel zekaya hem de duygusal zekaya sahip insan olarak tanımlamıştır (Bar-On, 1997). Bu model aslında duygusal-sosyal zeka modeli olarak da tanımlanmaktadır (Çakar ve Arbak, 2004). Çünkü Bar-On’un temel olarak yoğunlaştığı konu bilişsel olmayan zeka faktörleridir ve bu faktörler zekanın kişisel, duygusal, sosyal ve hayatta kalma boyutlarını içerir. Bu nedenle de duygusal zeka kişinin gündelik hayatla başa çıkabilmesi için akademik zekadan daha etkindir (Çakar, 2002).
90’lı yıllar boyunca alan yazında duygusal zeka ile ilgili çok fazla teorik çalışma yapılmıştır. Farklı bilim insanları tarafından duygusal zekaya dair tanımlamalar yapılmış, duygusal zekayı açıklamaya çalışan birçok model ortaya atılmıştır. Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde, 90’lı yıllarda çokça yapılmış olan teorik çalışmalar kendini ampirik çalışmalara bırakmıştır. 21. yüzyılda duygusal zeka ile ilgili birçok deneysel ve betimsel çalışma yapılmış, duygusal zekanın insan hayatındaki önemli diğer kavramlarla ilişkileri incelenmiştir (Siedlecki ve ark., 2013; Canbay, 2010; Schutte ve Malouff, 2011; Palmer, Donaldson ve Stough, 2002).
Duygusal zeka, özellikle endüstri ve örgüt alanında kendine uygulamalı olarak yer bulmaktadır. Bu alanın başlıca çalışma konusu olan liderlik kavramı ve duygusal zeka arasındaki ilişkinin çokça çalışılması, etkili ve başarılı liderlerin duygusal zekası yüksek liderlerden oluştuğunu gösteren bulgular, endüstri alanı için duygusal zekayı çalışılması kaçınılmaz bir noktaya getirmiştir. Endüstri ve örgüt alanının dışında eğitim alanında yapılan duygusal zekayı geliştirmeye yönelik çalışmalar, öğrencilerin akademik başarıları ve duygusal zeka arasındaki ilişkiyi saptamaya çalışan araştırmalar da duygusal zekanın bu alanda çokça çalışılmasına katkı sağlamaktadır.
Çok kısa sürede bu denli popüler olan duygusal zeka kavramı birçok disiplinin ilgisini çekmiştir. Psikoloji literatüründe doğan bu kavram, günümüzde psikoloji alanında çalışan bilim insanlarının yanı sıra, endüstri ve örgüt alanında ve eğitim alanında çalışan bilim insanları için de önemli bir çalışma konusudur. Hatta diyebiliriz ki, psikoloji alanında doğan bu kavram, günümüzde örgütsel alanda ve eğitim alanında çalışan bilim insanlarınca daha çok kabul edilmekte ve kucaklanmaktadır.
KAYNAKÇA
Acar, F. (2002). Duygusal zekâ ve liderlik. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 12(53-68).
Bar-On, R. (1997). Bar-On Emotional Quotient Inventory, A Measure of Emotional Intelligence, Technical Manual. Toronto: Multi-Health Systems.
Canbay, H. (2010). Lise öğrencilerinin öznel iyi oluş düzeyleri ile sosyal beceri düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi (Yayınlanmamış doktora tezi). Dokuz Eylül
Üniversitesi, İzmir.
Çakar, U. (2002). Duygusal Zekanın Dönüşümcü Liderlik Davranışı Üzerindeki Etkisi (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir.
Çakar, U. ve Arbak, Y. (2004). Modern Yaklaşımlar Işığında Değişen Duygu-Zeka İlişkisi ve Duygusal Zeka. Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 3(23-48).
Gardner, H. (1983). Zihin Çerçeveleri, Çoklu Zeka Kuramı. İstanbul: Alfa Yayınevi.
Goleman, D. (1996). Duygusal Zeka, Neden IQ’dan daha önemlidir? (B. Seçkin-Yüksel, Çev.). İstanbul: Varlık Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi: 1995).
Kalyoncuoğlu, H. N. (2018). Ebeveynlerin Duygusal Zeka ve Anne Baba Tutumlarının Çocuğun Problem Çözme Becerisine Etkisi (Yayınlanmamış yüksek lisans tezi). İstanbul Arel Üniversitesi, İstanbul.
Palmer, B. R., Donaldson, C. ve Stough, C. (2002). Emotional intelligence and life satisfaction. Personality and Individual Differences, 33, 1091-1100.
Salovey, P. ve Mayer, J. D. (1990). Emotional intelligence. Imagination, Cognition, and Personality, 9(3), 185-211.
Schutte, N. S. ve Malouff, J. M. (2011). Emotional intelligence mediates the relationship between mindfulness and subjective well-being. Personality and Indıvıdual Differences, 50(7), 1116-1119.
Siedlecki, K. L., Salthouse, T. A., Oishi, S. ve Jeswani, S. (2014). The relationship between social support and subjective well-being across age. Social indicators research, 117(2),
561-576.
Betül Kiriş-EMDR ve Dünden Bugüne Travma
EMDR VE DÜNDEN BUGÜNE TRAVMA
Travma, kavram olarak, bireyin bütünlüğünü çok farklı şekillerde sarsan, inciten, hırpalayan olaylar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Geçmişteki travma kavramının bakış açısı üzerinde duracak olursak, 19. yy’da psikanalitik literatür haricinde travma hep insanın fiziksel bütünlüğü üzerinden tanımlanmıştır. 18. yy ve öncesinde travmanın psikolojik boyutu üzerinde durmak bir kenara travma sonrası gösterilen psikolojik semptomlar mental bir hastalığa atfedilmiştir. Gösterilen semptomlar ya problemli kişiliğin bir yansımasıdır ya da biyolojik kökenlidir; yani iki durumda da semptom kişinin kendisiyle ilgili görülmektedir (Aktaran Özen, 2017). Dönem normlarına göre zihinsel olarak sağlıklı değerlendirilen bireylerin ise stresli bir olaydan etkilenseler dahi bir süre sonra iyileşecekleri düşünülmekteydi. 1870’lere kadar stres verici yaşantıların psikolojik etkileri olmadığı düşünülürken Fransa-Prusya Savaşı sonrasında geri dönen askerlerin yaşadığı ruhsal problemler psikiyatristlerin ilgisini çekmiş olup travmanın psikolojik boyutu olabileceği üzerine düşünülmeye başlanmıştır. Savaş öncesi ruhsal herhangi bir rahatsızlığı olmadığı bilinen askerlerin savaş dönüşünde gösterdiği tepkisel azalma, cephede yaşadıklarını tekrar tekrar yaşantılama ve eskiden keyif aldığı durumların ilgilerini çekmemesi gibi bazı semptomları incelenmiştir. O zamanlar bu örneklemin yaşadığı problem ilk kez “travmatik nevroz” olarak tanımlanmış olup DSM’deki Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) ölçütleriyle benzerlik gösterdiği görülmüştür (Aktaran Kokurcan ve Özsan, 2012). Travmanın psikolojik yönü ilk kez histeri hastalarıyla Jean-Martin Charcot tarafından çalışılmıştır. Histerik kadınların belirtileri önceden doğaüstü güçlere bağlanmıştır. Charcot belirtileri bu tip güçlere bağlamamış ve belirtilerin altında yatan nedenleri incelemeye çalışmıştır. Onun bu katkısı travma kavramının psikolojik açıdan ele alınmaya başlanmasında önemli bir rol oynamaktadır. Charcot histerinin nedenlerine odaklandığı kadar ne yazık ki bireylerin ruh halleriyle ilgilenememiştir; bu durum öncülük ettiği kavramı –travma- tanımlamasında yetersizlik yaratmıştır. Charcot’tan sonra histeri kavramı Pierre Janet, Josef Breuer ve Sigmund Freud tarafından ele alınmıştır. Bu araştırmacılar histerinin nedenini açıklamayı amaçlamış ve psikiyatrik sonuçları hakkında literatüre kayda değer sonuçlar sağlamışlardır (Aktaran Özen, 2017).
İnsanlık tarihine geçmiş pek çok savaş vardır; özellikle I. ve II. Dünya Savaşları travma kavramı ve travmanın psikolojik etkileri açısından araştırmacıların ilgisini çekmiştir. I. Dünya Savaşı üzerine cepheden dönen askerler ilk başta fiziksel travma açısından değerlendirilmiş ve “bomba şoku” kavramı ortaya atılmıştır; ancak askerlerde görülen histeri benzeri belirtiler ortadaki tabloyu sadece fiziksel travmayla açıklamanın yetersizliği göstermiştir. Böylece “bomba şoku” kavramı, sadece fiziksel travma kapsamından çıkıp psikolojik etkenlerle genişletilmiştir. Savaşın sona ermesinden birkaç yıl sonra travma konusuna yönelik ilgi zayıflamıştır ancak II. Dünya Savaşı ardından tekrar araştırmacıların ilgini çekmeyi başarmıştır. Bu savaşla beraber araştırmacıların muharebe/savaş nevrozu olarak adlandırdıkları kavrama dair bu kez müdahale ağırlıklı çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Travmatik anılara eşlik eden duyguları –öfke,üzüntü vb- azaltmak için konuşma tedavisi( ve katarsis yöntemi) uygulanmıştır. Askerleri savaştığı cepheye hızlıca geri gönderebilme adına savaş alanına yakın bir yerde hızlı müdahale fikri üzerine çalışan psikiyatristler, travmadaki değişmiş bilinç durumunun aracılık rolünü keşfetmişler ve yapay olarak yaratılan değişmiş durumların travmatik hatıralara ulaşmayı kolaylaştırdığını bulmuşlardır. Kardiner ve Spiegel değişmiş bir durum yaratmak için hipnozu; Grinker ve Spiegel “narkosentez” dedikleri bir teknik olan sodyum amital(bilinçdışına bastırılmış örseleyici,incitici duygusal yaşantıların ve anıların dışa vurulmasını sağlayan bir ilaç ) kullanmışlardır. Ayrıca yeniden yaşantılama da kullanılan müdahale teknikleri arasında olmuştur. Kardiner ve Spiegel’ a göre travmatik hatıraların yükünden kurtulmak, uzun vadeli iyileşme için yetersizdir. Hipnozun travmatik hatıralara ulaşmayı hızlandırıcı etkisi söz konusu olduğunu ama devamı yeterince getirilmediğinde başarısız olduğunu bildirmişlerdir. Katarsis yöntemi ise onlara göre tek başına fayda sağlamamaktaydı (Aktaran Kokurcan ve Özsan, 2012). Tüm bunlarla beraber savaş bağlamının insanda psikolojik bir tahribat yarattığı yadsınamaz bir gerçektir artık.
1970’lere gelinirken kadınların, ev içi şiddetin önüne geçmek ve sosyal hayatta eşitliğe ulaşmak adına örgütlenmeleriyle travma araştırmalarının yönü sivil insanların günlük yaşamdaki ruh hallerine dönmüştür. 70’ler öncesinde mahremiyet kavramıyla kadının ev bağlamında yaşadığı baskı ve sömürü gerçeği örtbas edilmiş, kadınların durumları göz ardı edilmiş ve travma sonrası ruhsal tahribatın kadınlarda yaşanmış olabileceği üzerine düşünülmemiştir. Feminist hareketle birlikte ev içi şiddet, kamusal şiddet, cinsel şiddet, tecavüz, cinsel istismar gibi toplumca örtbas edilen konular konuşulmaya, araştırılmaya başlanmış ve maruz bırakılan bireylerle pek çok araştırma yürütülmüş; pek çoğunda travma sonrası belirtilerle karşılaşılmıştır. Gazi derneklerinin ve kadın hak savunucularının, şiddet etkileri üzerine yaptıkları çalışmalar psikiyatristleri travma kavramına tekrar yönlendirmiş ve çalışma sonuçlarının ışığında travmanın psikolojik sonuçları bilimsel olarak kabul edilmiştir. Bu vesileyle kavram DSM III’e Travma Sonrası Stres Bozukluğu(TSSB) olarak dahil edilmiştir (Aktaran Özen, 2017). Travma kavramının tarihsel gelişimi ve bilimsel literatüre girmesiyle birlikte müdahale yöntemleri de çeşitlenmeye başlamıştır.
Günümüze baktığımızda en yaygın kullanılan müdahale yöntemlerinden birisi EMDR (Göz Hareketleri İle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme)’dır. EMDR, 1987 senesinde Dr. Francine Shapiro’nun akla gelen rahatsız edici düşüncelerin şiddetinin göz hareketleriyle azaltılabildiğini tesadüfen bulmasıyla başlamıştır. Shapiro EMDR ile ilgili ilk gözlemlerini yapmış ve tekniğini çeşitli durumlarda test etmiştir. Shapiro tekniği travmaya maruz kalmış kişiler üzerinde de denemiş ve başarılı sonuçlar elde etmiştir. Bu konuda ilk kontrollü klinik araştırma 1988’de yapılmıştır. Teknik ilk zamanlar epey eleştiri aldı fakat zaman için tekniğin gelişmesiyle araştırma ve uygulama sonuçları EMDR’ın faydasını ortaya koymuştur. 8 evreden oluşan bu tekniğin dayandığı paradigma kısaca; olumsuz yaşam olaylarına dair anıların, beynin işlenmemiş bilgi ağından, işlenme sürecini tekrar hareketlendirerek yeniden işleyip daha olumlu düşüncelerle yer değiştirmesi ve olumsuz yaşantıların bugün ve yarın kişiyi rahatsız etmeden çözümlenmesidir. Daha detaylı bakacak olursak, yaklaşıma göre olumsuz yaşam olayıyla ilgili anı bellek uygunsuz biçimde depolanır ve yaklaşımda buna düğüm denir, terapötik olarak çözülmesi beklenen de bu düğümdür. Bu düğümler bireylerde bazı belirtilere - işlevsiz tepkiler, düşük kendilik algısı vs.- neden olur. Düğümler düşünce, duyum, görüntü şeklinde depolanabilir. Anılar “T” ve “t”şeklinde adlandırılır. T, genelde tecavüz,şiddet,savaş gibi bireyin açıkça etkilendiği olaylar için kullanılırken; t kişinin kendisinde “değersizim, yetersizim” gibi olumsuz inançlara yol açan bir çok olay ya da stres kaynakları için kullanılmaktadır. Birbiriyle ilişkili halde olan düğümler işlenmeden depolandığından şimdiki zamanı/bugünü ciddi anlamda etkilemektedir. Şimdiki zamanda var olan problemlerin pek çoğu bu düğümlerde saklı olabilir ve kişinin hayatında yaşadığı sorunlarda tekrara düşmesinin kaynağı yine bu düğümlerle ilişkilendirelebilir. Böylece işlenmemiş haldeki bu anılar yeniden işlendiğinde bozukluğun işlevselliğe evrileceği düşünülmektedir. Bu bozukluktan işlevselliğe giden yolun sonu daha yüksek uyumla ve olumlulukla sonuçlanabilir (Kavakcı, Doğan ve Kuğu, 2010). Yöntemin prosedürü şu şekildedir: terapist tarafından gerçekleştirilen göz hareketleri ile iki yönlü uyarı sağlanır; birey bir tarafta travmatik yaşantının içsel temsilcisine odaklanırken, diğer taraftan terapistin iki yönde hareket eden elini gözleriyle takip eder. Bu şekilde verilen ikili dikkat uyarı setleri yaşanan sıkıntıyı azalıp ortadan kaldırıncaya dek sürdürülür (Alıcı, Kapucu ve Kaya, 2016).
EMDR ile travma çalışmalarına birkaç örnek sunacak olursak, Gürel(2004)’in yayınladığı makalede olgu ile EMDR çalışması yürütülmüştür. Danışan bisikletiyle giderken traktörün ona çarpması sonucu takla atarak yere düşmüştür. Danışanın bildirilen belirtileri: uyuyamama, tekrar tekrar o anı yaşama, tedirginlik ve sıkıntılı ruh hali şeklindedir. Ayrıca danışanın tıbbi girişime izin vermeme, tedaviye direnç ve negativist tutum durumları mevcuttur. 3 oturum 2 seansta danışanın semptomlarının %95’inin ortadan kalktığı raporlanmıştır. Yani danışan artık tedavileri –fizik tedavi- kabul ediyor, düzenli devam sağlıyordu ve fizyolojik semptomlarında –uykusuzluk gibi- ciddi şekilde düzelme seyri gösteriyordu. Kavakçı,Yıldırım & Kuğu (2010)’nun yayımladığı makaledeki olgu trafik kazası sonucu TSSB belirtileri ile kliniğe gelmiştir. Birey geçirdiği trafik kazası sonucu bir süre yoğun bakımda kalmış ve kazada teyzesini kaybetmiştir. Kaza sonrasında öfke, kaza ve yoğun bakımda geçirdiği anları tekrar tekrar yaşama, kaza hakkında konuşamama ve konuşulan alandan kaçınma gibi belirtiler bildirmiştir. Ayrıca birey aklına gelen görüntülerle birlikte “teklikedeyim, suçluyum, yolculuğu ben istedim, benim suçum” gibi yanlış bilişlere sahiptir. 2 seanslık EMDR sonucunda kazaya dair anılamaların epey azaldığı ve olumsuz bilişlerinin olumlularıyla – “artık geçti, geride kaldı, benim suçum değildi” şeklinde- yer değiştirdiği raporlanmıştır. Alıcı, Kapucu & Kaya (2016)’nın yayımladığı bir olgu sunumunda cinsel birleşmede problem yaşayan bir danışanla EMDR tekniği ile çalışmıştır. Kliniğe gelen danışanın semptomları ilk önce vajinismusla ilişkilendirilmiş ve bu yönde çalışıldığında –cinsel terapi- danışanın çocukluk çağında yineleyici tecavüz ve taciz yaşantısı olduğu ortaya çıkmıştır. Danışanın beyanı penetrasyon evresinde geçmiş olumsuz yaşantılarının aklına geldiği hatta gün içinde de hatırladığı ve uyku problemleri çektiği yönündedir. Uygulanan tek seanslık EMDR tekniği ile danışanın olumsuz yaşantısının etkilerinin ortadan kalktığı, cinsel birleşmenin gerçekleştiği rapor edilmiştir. Duman, Bayram & Demiştaş (2018) yayımladığı bir başka çalışma eşini kaybeden bir danışanla çalışılmıştır. Danışanın bu olumsuz yaşam olayının ardından donuk duygu durum, ağlama nöbetleri, eşi ile yaşadığı semte gidememe adli tıp kurumunun bulunduğu semte gidememe, işe odaklanamama ve çocuğundan uzaklaşma gibi belirtileri bildirilmiştir. 14 seanslık EMDR uygulamasıyla danışanın, işe gidebildiği, çocuğuyla vakit geçirebildiği, ağlama nöbetlerinin ortadan kalktığı rapor edilmiştir.
Sonuç olarak insanlık tarihinde kitlesel olumsuz yaşam olayları örnekleri çok sayıdadır; bunlara ek olarak kişiler özelinde de pek çok yaşam olayı olumsuz izler bırakmaktadır. Travma kavramının inşası, tarihsel gelişimine bakıldığında ilk zamanlar olumsuz yaşam olayları sonrasında hissedilenlerin kişi kaynaklı olduğu, insanın kendi kendine zamanla bunları çözebileceği eğer çözemiyorsa da kişide mental bir problem olduğu düşünülmekteydi. Zamanla kavram fiziksel boyutunu aşıp psikoloji perspektifiyle genişletildikçe belirtilerin nedenleri, gidişatı ve en önemlisi belirtilere müdahale konusunda iyi ilerlemeler kaydedilmiştir. Travmanın ilk zaman müdahaleleri daha çok savaştan dönen askerlerin savaş esnasında yaşadığı olayların izlerini hatırladıklarında yaşadıkları duyguları hafifletmek adına (konuşma tedavisi-katarsis) ya da problem yaşayan askere hızlıca müdahale edip cepheye geri göndermek adına (hipnoz/narkosentez,hipnoz) yapılmıştır. Zamanla özellikle de kadın hareketiyle olumsuz yaşam olaylarının kişi özelinde de düşünülmeye başlanmasıyla araştırma ve müdahale alanı genişlemiş ve yaygın olarak bireysel uygulamalar yapılır olmuştur. EMDR tekniği -tesadüfen bulunmuş olsa da- travma alanına ilgi duyan ruh sağlığı çalışanları için kolay öğrenilebilirliği/uygulanabilirliği en önemliside hızlı sonuç alınabilmesi için iyi bir müdahale seçeneği olmuştur.
KAYNAKÇA
Duman, R. N., Bayram, S. Ve Demirtaş, B. (2018). EMDR: Olgu Sunumları*. Türkiye Bütüncül Psikoterapi Dergisi, 1(1), 142- 164
Gürel, D. (2004). Tıbbi Tedaviye Karşı Olumsuz Tutum Gösteren Fiziksel ve Ruhsal Travmalı Bir Hastanın İki Seanslık Göz Hareketleri İle Duyarsızlaştırma ve Yeniden Yapılandırma Tekniğiyle İyileşme Süreci: Olgu Sunumu. Türkiye Klinikleri J Med. Sci, (24), 689-696.
Hoşgören Alıcı, Y., Bilgin Kapucu, B. ve Kaya, B. (2016). Çocukluk çağında yineleyici tecavüz ve cinsel taciz öyküsü bulunan bir vajinismus olgusunda EMDR'nin etkinliği. Klinik Psikiyatri, 19, 97-100.
Kavakcı, Ö., Doğan, O. ve Kuğu, N. (2010). EMDR (Göz Hareketleri İle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme): Psikoterapide Farklı Bir Seçenek. Düşünen Adam Psikiyatri ve Nörolojik Bilimler Dergisi, 23, 195-205.
Kavakcı, Ö., Yıldırım, O., ve Kuğu, N. (2010). Travma Sonrası Stres Bozukluğu ve Sınav Kaygısı için EMDR: Olgu Sunumu. Klinik Psikiyatri, 13, 42-47.
Kokurcan, A. ve Özsan, H. H. (2012). Travma Kavramının Psikiyatri Tarihindeki Seyri. Kriz Dergisi, 20 (1-3), 19-24.
Özen, Y. (2017). Psikolojik Travmanın İnsanlık Kadar Eski Tarihi. The Journal of Social Science, 1(2), 104-117.
Hüseyin Arıcı- Evrimsel Psikolojinin Tarihi (Ocak, 2020)
EVRİMSEL PSİKOLOJİNİN DOĞUŞU VE TARİHSEL GELİŞİMİ
Charles Darwin türlerin evrime uğradığını iddia eden ilk kişi değildi. Darwin evrimin açıklanması için en uygun mekanizmayı keşfetmişti. Bu mekanizmanın adı doğal seleksiyondur. Darwin (1854), doğal seleksiyonu popülasyona ait bireylerin bir sonraki nesle aktarılabilir birbirinden farklı karakteristik özelliklerinin tür içinde değişim göstermesi olarak tanımlar. Evrimsel biyolojinin psikoloji ile yollarının kesişmesi Darwin’in 1872’de duyguların ifade edilmesi ile ilgili yaptığı deneysel çalışma “The Expression of the Emotions in Man and Animals” ile olur. Darwin bu çalışmasında insanlarda da diğer hayvanlarda olduğu gibi belli duyguları yansıtmak ile görevli kas grupları olduğunu, bu mekanizmanın kültür üstü/evrensel bir mekanizma olduğunu söyler.
Evrimsel psikolojinin bir kavram olarak karşımıza çıkması bundan 17 yıl sonra gerçekleşir. Evrimsel psikolojiyi birleşik bir kavram olarak ilk kez ele alan William James, The Principles of Psychology kitabında belli uyaranlara karşı verilen otomatik tepkilerin nesilden nesile aktarımını açıklarken güdülerin insan davranışlarını yönlendirmesi konusunun da üzerinde durmuştur. Buna yakın bir tarihte William McDougall An Introduction to Social Psychology adlı kitabında evrimsel psikolojiye atıfta bulunmuş, insanın zihinsel evriminin diğer hayvanların evriminden farklı olmadığının altını çizmiştir. William James gibi içgüdüler üzerinde çalışan McDougall içgüdüyü sahibini algısını, dikkatini ve duygulanımını belli nesneler karşısında belli tepkiler vermeye yönlendiren doğuştan gelme veya bir önceki nesilden alınma güdüler olarak tanımlamıştır (McDougall, 1928).
Matematikçi ve filozof olan George Boole ve Gottlob Frege’nin mantığı formülize edilebilir bir şekilde açıklaması mantıksal operasyonları onları yorumlayıcı bir zekâya ihtiyaç duymadan da tamamıyla fiziksel olarak yorumlanabilir kıldı. Norbert Weiner (1948) , somutlaşmış bilişsel süreçlerin yalnızca mantık yürütmede değil aynı zamanda öğrenme gibi farklı zihinsel süreçte de etkili olduğunu öne sürdü. Bilişsel devrime ön ayak olan bu buluş aynı zamanda evrimsel psikolojiye de büyük katkıda bulundu. Matematiğin maddeler arası fiziksel ilişkinin dili olması ve bu durumun modern fiziğe katkısı ile zihinsel süreçleri bilgisayar dili ile açıklamanın zihin çalışmalarına katkısı kanıksanamayacak derecede benzerdir. Şöyle ki, bilgisayar program dili zihnin işleyişini anlamamızı kolaylaştıran bir analoji değil; zihnin işleyiş çıktısının ta kendisidir. William James’in adaptasyon temelli evrimsel psikolojisiyle birlikte bilişsel psikolojinin mekanikleşmiş yapısı zihinsel yapıların ve karmaşık organik fonksiyonların evrimlerini açıklama imkânı sunmuştur (John Tooby ve Leda Cosmides, 2005).
Modern etolojik kuramın kurucusu olarak kabul edilen Konrad Lorenz hayvan davranış örüntülerinin evrimsel kökenleri ile ilgilendi. Lorenz (1981) etolojiyi “Charles Darwin zamanından bu zamana kadar oluşmuş biyoloji dallarının insan ve hayvan davranışlarına dair soruları ve yöntemleri bütünü” olarak tanımlamıştır. Bu davranış örüntülerinin zaman içerisinde o türün hayatta kalmasına fayda sağlayacak şekilde evrilmesinin sebebini o türün hayatta kalma becerisini artıracak bilgileri daha kolay bir şekilde öğrenmesini sağlayacak genetik özelliklere sahip olması ile açıkladı. Davranış örüntülerini onları yönlendiren motivasyonlar ile sınıflandırması ondan daha sonra gelen davranış bilimcilere ve nörobilimcilere yol göstermiştir (John C. Fentress, 1992).
Konrad Lorenz mercan balıklarının bölgelerini kontrol etmek için sergilediği saldırgan davranışlardan esinlenerek yazdığı Das sogenannte Böse adlı kitabında türler arası savaşma içgüdüsünün besin kaynaklarına ulaşmaktan çok fazla sapma göstermediğinden ancak tür içi savaşma içgüdüsünün farklı görevleri olduğundan bahseder. Bu görevler; bir bölgedeki toplam hayvan sayısının düzenlenmesi, Darwin’in cinsel seçilim yasasına göre nüfus düzenlenmesi ve yavrulamaya uygun dişilerin korunmasıdır. Bunun dışındaki saldırgan davranışlar da elbette ölümcül olabilir ancak Lorenz keskin dişler, pençeler veya boynuzlara sahip hayvanların tür içi saldırganlıklarını baskılayan doğuştan gelme içgüdüleri olduğunu öne sürer. İnsan saldırganlığındaki orantısızlığı da bu yolla açıklar. Diğer hayvanlara kıyasla fiziksel olarak daha kısıtlı imkânlara sahip olan insan, türün devamı için tür içi saldırganlığı baskılayan genlere ihtiyaç duymamış ve bu yönde evrimsel bir değişimden geçmemiştir. Kitle imha silahlarının da icadıyla bu durumun hayati bir önem kazandığını söyleyen Lorenz insanlığın, eğer belli adımlar atılmazsa, türünün tehlike altında olduğunu belirtir (Anthony W. Clare, 1969).
1975’te Edward O. Wilson’un kitabı Sociobiology: The New Synthesis’in etrafında şekillenen John Maynard Smith ve Robert Trivers gibi isimlerin büyük rol oynadığı sosyobiyoloji akımı büyük sükse yarattı. Wilson’un tüm sosyal davranışların biyolojik temellerinin sistematik olarak incelenmesi olarak tanımladığı sosyobiyoloji, evrimin türün bireylerinin nörolojik değişimlerinden değil popülasyonun sosyal ve çevresel nedenler ile değişimi olarak inceledi. Wilson’a göre davranışları yönlendiren bazı çekirdek kurallar bulunmaktaydı. Wilson’un yorumlamaları zihnin boş bir levha olmadığını işaret ediyordu (Pinker, 2002). Sosyobiyolojinin insanları açıklamak için kullanılması birçok felsefi ve politik tartışmaya yol açtı. Steven Pinker’in The Blank Slate: The Modern Denial of Human Nature adlı kitabında sosyal bilimlerin tabula rasa modelini kullanmalarının sosyal ve politik korkulara dayandığını söylemiştir ve insan davranışının önemli derecede evrim tarafından şekillendirildiğinin altını çizmiştir. Genetik determinizm insanların problematik davranışlarının çözümsüz olduğunu öne sürüyordu. Bu yorumlamaya açık önermenin sağ görüşlü insanlar tarafından ırkçılığı ve cinsiyetçiliği onaylayıcı bir doğaya sahipti. Segerstrale (2000) tarafından sosyobiyoloji savaşları olarak adlandırılan eleştiri yağmuruna tutulmasının ardından terim, yerini evrimsel psikolojiye daha yakın olan davranışsal ekolojiye bıraktı.
Maynard Smith (1973) evrimsel psikolojinin sosyobiyolojiden farkını sinir sistemini bilişsel bakış açısı dâhil olarak incelemesi, yalnızca merkezi sinir sistemi olan canlılar ile çalışması ve davranışların yalnızca kendisini değil onları oluşturan sebepler ile birlikte incelemesi ile açıklamıştır. Davranışlara teleolojik bir bakış açısıyla yaklaşan sosyobiyoloji bazı insan davranışlarını tahmin etmekte ve açıklamakta güçlük çekmektedir. Erkeklerin çocuk sahibi olma ihtimali olmadan para karşılığında seks yaparken sperm bankalarından para almaları, yüksek gelir düzeyindeki insanların daha az çocuk sahibi olmaları gibi örnekler sosyobiyolojinin tahmininin tersi yönde gerçekleşir (Vining, 1986). Sosyobiyolojinin davranışın ardındaki bilişsel süreçler ile ilgilenmeyip direkt olarak davranış ile ilgilenmesi de o davranışların yorumlanmasını güçleştirmiştir. Örneğin koşma davranışı ne iyi ne de kötüdür. Bir ceylanın aslan gördüğünde koşmaya başlaması onun hayatta kalışı için yeterli değildir. “Aslan görüldü” bilgisinin algılanması ve işlenmesi koşma eyleminin aslana doğru aslandan uzağa doğru mu yapılması gerektiğini belirler. Dolayısıyla bilişsel süreçler ile ilgilenilmeden yalnızca çevre ve davranış üzerinden çıkarımlar yapmak sorunlu olacaktır.
Hala devam etmekte olan modernleşme sürecinde evrimsel psikoloji; bilişsel evrimsel psikoloji, sosyal evrimsel psikoloji, gelişimsel evrimsel psikoloji, evrimsel kişilik psikolojisi ve evrimsel patoloji gibi daha net alanlar haline gelmiştir.
Hastalıklara ve tedavilerine evrimsel bir yaklaşım getiren evrimsel tedavi evrimsel psikolojinin modern uygulamalardan biridir. Evrimsel tedavi hamilelik sırasında mide bulantısı ve kusmanın bir hastalık olmadığını, bu durumun evrimsel olarak açıklanabilecek klasik bir durum olduğunu-ebeveyn yavru çatışması- hatta sağlıklı bir hamilelik dönemine işaret ettiğini belirtmiştir. Evrimsel psikolojinin uygulamalı bir disiplin olan evrimsel tedavi, evrimsel psikolojinin gelecekte uygulamalı alanlara sunacağı katkının kanıtı niteliktedir (S. Craig Roberts, 2012)
Toplumsal cinsiyetin evrimi ve kadının evrimsel olarak toplumdaki konumu gibi progresif konular ile ilgilenen evrimsel feminizm hem bugüne kadar yapılan evrimsel çalışmaların tarafsızlığını eleştirmiş hem de taciz ve tecavüz gibi çoğunlukla erkeklerde görülen saldırgan davranışları evrimsel olarak açıklamaya çalışmışlardır.
Birbirinden farklı ve sancılı süreçlerden geçmiş bu disiplin, hala ihtiyacı olan maddi desteği alamamak ile birlikte, esnekliğini ve kalıcılığını kanıtlamış ve bize; insanlara içgörü kazandırmaya devam etmektedir.
KAYNAKÇA
Suplizio, J. (2007). On the Significance of William James to a Contemporary Doctrine of Evolutionary Psychology. Human Studies, 30(4), 357–375. doi: 10.1007/s10746-007-9063-8
Cullen, J. M., Lorenz, K., & Latze, M. (1967). On Aggression. Man, 2(1). doi: 10.2307/2798687
The Handbook of Evolutionary Psychology. (2005), 10–183. doi: 10.1002/9780470939376
Fentress, J. C. (1992). History of developmental neuroethology: Early contributions from ethology. Journal of Neurobiology, 23(10), 1355–1369. doi: 10.1002/neu.480231003
Goetz, A. T., & Shackelford, T. K. (2006). Modern Application of Evolutionary Theory to Psychology: Key Concepts and Clarifications. The American Journal of Psychology, 119(4), 567. doi: 10.2307/20445364
Roberts, S. C., Vugt, M. V., & Dunbar, R. I. M. (2012). Evolutionary Psychology in the Modern World: Applications, Perspectives, and Strategies. Evolutionary Psychology, 10(5), 147470491201000. doi:10.1177/147470491201000501
Snyder, P. J., Kaufman, R., Harrison, J., & Maruff, P. (2010). Charles Darwins Emotional Expression “Experiment” and His Contribution to Modern Neuropharmacology. Journal of the History of the Neurosciences, 19(2), 158–170. doi: 10.1080/09647040903506679
Wiener, N. (2019). Cybernetics or Control and Communication in the Animal and the Machine. doi: 10.7551/mitpress/11810.001.0001
Anthony W. Clare (1969) Is Aggression Instinctive? Konrad Lorenz's Theories Re-Assessed An Irish Quarterly Review, Vol. 58, No. 230 (Summer, 1969), pp. 153-165
Vining, D. (1986). Social versus reproductive success: The central theoretical problem of human sociobiology. Behavioral and Brain Sciences, 9(1), 167-187. doi:10.1017/S0140525X00021968
Sümeyra Işık- Tarihsel Süreçte Ergenlik (Şubat, 2021)
TARİHSEL SÜREÇTE ERGENLİK
Ergenlik çocukluk ve yetişkinlik arasındaki geçiş dönemidir. Ergenliğin başlangıcı genellikle yaşanan fiziksel değişimler-vücut yağ dağılımının değişimi ve ikincil cinsiyet özelliklerinin ortaya çıkışı- ile, bitişi toplumda bir sorumluluk alma -evlilik, ekonomik özgürlük vb.- ile belirlenir bu nedenle ergenlik için kesin bir yaş aralığı verilememektedir. ( Aksel ve Yılmaz- Irmak, 2014). Buna karşın 10-22 yaş ergenlik dönemi olarak ele alınır ve üç evrede-erken ergenlik(10-13 yaş), orta ergenlik(14-17 yaş), ileri ergenlik(18-22 yaş)- incelenir (Steinberg,2007 akt. Aksel ve Yılmaz Irmak, 2014). Ergenlik dönemini anlamak için bu kavramın tarihsel gelişimini incelemek faydalı olacaktır. Bu çalışmada tarihsel süreçte ergenliği tanımlamada meydana gelen değişimler ele alınacaktır.
Ergenlik de tıpkı psikoloji gibi kısa bir tarihe uzun bir geçmişe sahiptir(Steinberg ve Lerner, 2004). Tarihsel süreçte ergenlik gençlik dönemi olarak anılmıştır. İlkçağ Yunan filozofları gençliğe özgü bazı özelliklerden bahsetmiştir. Sokrates(M.Ö. 469-399)’e göre ebeveynlerle çatışma öğretmenlere eziyet etme gençlik özellikleridir, Platon(M.Ö 427-347) ergenlerin doğa tarafından sarhoş edildiğini düşünmüştür, Aristo(M.Ö. 384-322)ise gençlik döneminin tutku, tepkisellik, denetim yokluğu, cesaret, idealizm, başarı hazzı ve iyimserlik özellikleri ile karakterize olduğunu ve gençlerin matematik,astronomi, geometri, müzik alanlarında eğitilmeleri gerektiğini öne sürmüştür(Cloutier, 1982; Arnett, 1999). İlk çağlarda gençlik çalkantılı bir dönem olarak ele alınıp gençlerin eğitim ihtiyacından bahsedilirken ortaçağa gelindiğinde insan gelişimine yönelik algı değişmiş çocuklar ve yetişkinler arasında niteliksel bir fark olmadığı, çocukların minyatür yetişkinler olduğu düşünülmüş dolayısıyla gençliğe özgü nitelikler ve ihtiyaçlardan söz edilmemiştir (Cloutier, 1982). 18. yy’a gelindiğinde J.J Rousseau, ergenlikte bilincin geliştiğini, ahlakın ortaya çıktığını, gerçekten sevmeyi sağlayan duygusal bir olgunlaşma yaşandığından söz etmiş(Cloutier, 1982), ergenlik dönemini arzuların yükseldiği, çalkantılı değişimlerin olduğu yükselen bir fırtınaya benzetmiştir(Arnett, 1999). 19. yüzyılda gençlik sorunlarına yönelik bir ilgi oluşmuş, gençlik tehlikelere karşı savunmasızlık, ruh hallerinde coşkudan melankoliye ani değişiklikler, amaçsızlık ve kararsızlık ile nitelendirilmiştir(Demos ve Demos, 1969). 20. yy başlarında ergenliğin babası olarak bilinen Stanley Hall, 1904’te iki ciltlik ansiklopedik eseri “Adolescence”ı yayınlamış, özel olarak ergenlik üzerine kurulu Yineleme Kuramını açıklamış, psikoloji literatüründe ergenlik çalışmalarını başlatmıştır(Demos ve Demos, 1969; Cloutier,1982 ).
Yineleme Kuramına göre insan gelişiminde yaşanan değişimler evrim tarihinin özetidir ve birey insanlık tarihindeki hayvani evreyi sembolize eden küçük çocukluktan (0-4 yaş), avcılık toplayıcılık evresini temsil eden çocukluk(5-7 yaş), ön ergenlik(8-12 yaş), uygarlık öncesi kabile yaşamını sembolize eden ergenlik(13-24 yaş) ve uygar insanı temsil eden yetişkinliğe doğru bir değişim geçirir(Cloutier,1982). Ergenlik hareketlilik-uyuşukluk arasında gidip gelme, benmerkezcilikten özgeciliğe geçiş ile nitelenmiş evrensel ve biyolojik temelli, kaçınılmaz bir fırtına ve stres dönemi olarak ele alınmıştır(Cloutier, 1982; Steinberg ve Lerner, 2004). Ergenlikte görülen antisosyal davranışlar, olumsuz ruh hali ve ebeveyn çatışmaları fırtına ve stresin kanıtıdır(Arnett, 1999). Bununla birlikte Hall ergenlik dönemi için olumsuz bir bakışa sahip değildir; yaşanan bu problemleri insanlık tarihinin ilkel dönemlerinin yeniden yaşanması olarak görmüş ve bu problemlerin çevrenin müdahalesi olmadan genetik gelişim sonucu kendiliğinden kaybolacağını düşünmüştür(Cloutier, 1982). Fırtına ve stres iddiası ortaya atıldığı günden bugüne araştırmacılar tarafından tartışılmıştır (Aksel ve Yılmaz-Irmak, 2014). Fırtına ve stres görüşüne getirilen eleştiriler tarihsel süreç içerisinde doğrusal bir değişiklik geçirmemiştir; psikanalitik kuram içerisinde bu iddia geçerliliğini korurken 1925’ten itibaren karşı görüşler ortaya atılmıştır.
İnsan gelişimini genetik olarak belirlenen, beş psikoseksüel gelişim dönemi -oral, anal,fallik,gizil ve genital- ile açıklayan psikanalitik kurama göre ergenlik 11-13 yaş ve yetişkinlik arasındaki süreyi kapsayan fırtına ve stresli genital dönemdir. (Aksel ve Yılmaz-Irmak,2014). Bu dönemde fırtına ve stresin kaynağı erken çocukluğun yinelenen ödipal çatışmalarıdır, ödipal çatışmalar sonucunda duygusal olarak çökme, ebeveyn ile çatışma ve suç dahil antisosyal davranışlar görülür( Bloss,1962; Anna Freud, 1968 akt. Arnett, 1999). Anna Freud(1958), fırtına ve stresi Hall’dan çok daha fazla evrensel ve değişmez olarak görür, ona göre fırtına ve stresin yokluğu psikopatolojiktir (akt. Arnett, 1999). Bloss(1979)’a göre fırtına ve stres büyümenin normal bir sonucu, yeni bir kişiliğin oluştuğunun göstergesidir(Cloutier, akt. 1982). Ancak psikanalitik kuram ampirik olarak desteklenmiyor oluşu ile eleştirilmiştir(Coleman, 1980 akt. Cloutier, 1982). Ergenlerin kendi psikolojik dünyaları hakkında ne düşündüklerini ölçmeyi amaçlayan 130 maddelik Offer Benlik İmgesi Testi ile 1960-1983 yılları arasında çeşitli ülkelerden 20.000’in üzerinde orta sınıf 13-19 yaş ergenlerden toplanan verilere göre, ergenler hayatlarından keyif almakta, arkadaşları ve aileleri ile iyi ilişkiler kurmakta ve toplumun değer yargılarını kabul etmektedir, bununla birlikte her beş ergenden biri, hayatlarını boş ve çözümsüz problemlerle dolu olarak görmekte ve afallamış hissetmektedir ayrıca kız ergenler erkek ergenlere göre daha üzgün, yalnız ve incinmeye açık hissetmekte ve ahlaki değerlere daha bağlıdır (Offer, Ostrov ve Howard, 1984). Offer ve ark.(1984)’a göre ergenler sıkıntılar ve çatışmalar yaşasa da ergenlik mutlu olma potansiyeli de taşır ve ergenliğin doğal olarak fırtına ve stresli olarak görülmesi, problemler yaşayan ergenlere yardımcı olmayı engelleyecektir.
Yineleme kuramına ilk eleştiriler kültürel antropoloji çalışmaları ile yapılmıştır; Mead(1928) ve Benedict(1938) batı toplumlarında gözlenen ergenlik sorunlarının tüm toplumlarda görülmediğini gözlemlemiş ve evrensel olarak fırtına ve stresli bir ergenlik iddiasına karşı çıkmışlardır(akt. Cloutier, 1982). Mead(1928) Samoa’da çocukların 6-7 yaşından itibaren aşamalı olarak toplumsal sorumluluk aldıklarını- küçük çocukların bakımına, yiyecek teminine yardımcı olmak- ergenlikte ani değişimler yaşamadıklarını gözlemledi (akt. Cloutier, 1982). Batı toplumlarında çocuklardan sorumluluk almaları beklenmez, yetişkinlere itaat etmeleri istenir, cinsel yaşamları engellenirken yetişkinlikte sorumluluk almaları, başat bir kişilik ve başarılı bir cinsel yaşam beklentisi fırtına ve stresli bir ergenliğe neden olmaktadır(Cloutier, 1982). Bununla birlikte 20. yy’ın ikinci yarısına gelindiğinde ergenlerin bağımsızlık kazanmak için ebeveynleri ile mücadele ettikleri ve ebeveynlerinden uzaklaşıp akranlarla bağların güçlendiği, davranışlarını akranların kontrol ettiği, değer çatışmaları yaşayıp baskı altında hissetmeye başladıkları için kararsız, korkmuş, öngörülemez ve çoğu zaman sorumsuz olduğu fikri hakimdi (Bandura,1964). Bandura ve Walters(1959) antisosyal davranış gösteren(n=26) ve göstermeyen(n=26) bir grup orta sınıf erkek ergen ve ebeveynleri ile gerçekleştirdikleri görüşmelerde ergenlik döneminde ebeveyn kontrolünün artmaktan ziyade azaldığı, ebeveynlerden uzaklaşmanın artan yaşla ilişkili olup akranları ile daha fazla vakit geçiriyor olsalar da ebeveynleri ile yakın ilişkilerini sürdürdüklerini, ergenler benzer değerleri paylaştıkları akranlarla vakit geçirdiğinde ebeveynleri ile sorun yaşanmadığını aksine ebeveynlerin akranları güvenli üs olarak gördükleri, yüksek düzeyde agresyon gösteren ergenlerin daha önceki gelişim dönemlerinde de aynı şekilde davrandıklarını bu durumun ergenliğe özgü olmadığını göstermiştir(Bandura, 1964). Bandura(1964)’ya göre ergenlik doğası gereği fırtına ve stresli olmamakla birlikte hiç bir yaş dönemi fırtına ve stresten uzak değildir, ergenlik ile ilişkilendirilen sorunların ergenliğin doğal bir sonucu değil ergenlik öncesi sosyal davranışlarla ilişkilidir.
1970’ lere gelindiğinde ergenlik çalışmaları gelişim çalışmaları içinde saygı görmüyordu, 1970’lerin ortasından itibaren yaşam boyu gelişimi açıklama çabası sonucu ergenlik çalışmalarına olan ilgi arttı ve 1990’ların başından itibaren kayda değer biçimde artmaya başladı (Steinberg ve Lerner, 2004). Araştırma fonlarının uygulamaya yönelik araştırmalara öncelik vermesi nedeniyle ergenlerde problem davranışlar, aile ilişkileri, depresyon gibi konular ağırlıklı olarak çalışıldı; seksenlerde problem davranışlar, doksanlarda aile ilişkileri ergenlik çalışmalarını domine etti (Steinberg ve Lerner, 2004; Streinerg ve Morris, 2001). Böylece Hall’ın fırtına ve stres iddiası ortaya çıktığı zamandan 100 yıl sonra bile ergenlik çalışmalarında varlığını sürdürdü. Ancak yine de normal ergenlik gelişimini açıklamaya çalışan araştırmalar yapılmıştır (Offer ve ark., 1984; Simmons, Rosenberg, ve Rosenberg). Amerikada, 8-18 yaş (n=1917) arası benlik imajının Gutman Ölçeği’nden alınan bazı maddelerle ölçüldüğü bir araştırmada, erken ergenlikte(11-13 yaş) benlikle ilgili problemlerin en yüksek düzeyde olduğu, 11 yaştan 12 yaşa geçerken ani bir şekilde bu problemlerde artış yaşandığı, ve 18 yaşa kadar aşamalı olarak azaldığı ancak yine de 8 yaştan daha yüksek seviyede olduğu bulunmuş, 12 yaştaki ani artışın ilkokuldan ortaokula geçişle açıklanabileceği düşünülmüştür (Simmons ve ark., 1973). 20. yy sonunda elde edilen ampirik bulgular göz önüne alınarak ergenlik kültürel ve bireysel farkların olduğu, diğer yaş dönemlerinden daha yoğun fırtına ve stresin yaşandığı bir dönem olarak tanımlamıştır(Arnett, 1999). Arnett(1999)’a göre erken ergenlikte ebeveyn ve çocuk ilişkisine zarar vermeyen ancak ergenlik döneminin zor algılanmasına neden olan ebeveyn çatışmaları, orta ergenlikte yaşamlarında meydana gelen değişimleri nasıl algıladıkları ile ilişkili olan duygusal bunalımlar, geç ergenlikte bazıları tarafından hiç yapılmasa da madde kullanımı, suç, riskli cinsel ilişki gibi risk alma davranışları yoğun olarak görülür; küreselleşme ve bireyselleşme etkisiyle ergenlik sorunları kültürler arasında yayılabilir. 21. yy’da ergenlik fırtına ve stres iddiasının dışına çıkılarak tanımlanmıştır.
21. yy’a gelindiğinde birey içinde bulunduğu bağlam içinde ele alınmış, ergenlik değişimleri biyolojik ve çevresel faktörlerin etkileşimi ile açıklanmaya çalışılmıştır; içinde bulunulan çevrenin hormonların davranış üzerindeki etkisini belirlediği, çevresel faktörlerin olgunlaşma zamanını etkilediği, olgunlaşma zamanı ve süresinin ergenlikte görülen problemler üzerinde etkili olduğu, ergenler benzer problemler yaşasalar da bunlara verdikleri tepkilerde bireysel farklar olduğu örneğin akran reddi karşısında içe çekilme, agresyon ya da reddetmeyen akranlarla vakit geçirme gibi farklı tepkiler verdikleri ortaya konmuştur (Steinberg ve Lerner, 2004; Hollenstein ve Lougheed, 2013). Bu sonuçlar doğrultusunda ergenlik; içerik, zamanlama ve yoğunluğunda bireysel farkların olduğu değişikliklerin yaşandığı, çok yönlü bir süreç olarak tanımlanmıştır. (Hollenstein ve Lougheed, 2013). Hollenstein ve Lougheed(2013)’e göre fırtına ve stres iddiası ergenlik gelişimini açıklamak için yeterli değildir, artık problem davranışların dışına çıkıp normatif ergenlik gelişimi çalışılmalı, her ergen kendi bireyselliği içerisinde ele alınmalı, biyoloji ve çevre etkileşimi hem kuramsal hem de ampirik çalışmaların merkezi olmalıdır.
Ergenlik kavramı psikoloji tarihinde Hall’ın yineleme kuramı ile yer almıştır. Hall kuramında ergenliği biyolojik olarak belirlenen kaçınılmaz ve evrensel olarak fırtına ve stresli bir dönem olarak elerek almıştır. Ancak Hall fırtına ve stresi ergenlik ile ilişkilendiren ilk kişi değildir, ilk çağ filozofları ve JJ. Rousseau aynı şekilde ele almıştır. Bu iddia, 20. yy’ın ikinci yarısına kadar genel olarak kabul görmüş, psikanalitik kuram içinde daha uzun bir süre etkisini sürdürmüştür. Bununla birlikte 1925’ten itibaren eleştirilere maruz kalmıştır. Kültürel antropologlar bu iddiayı evrensel olamayacağı, Bandura, ergenliğe özgü bir fırtına ve stresin var olmadığını ileri sürerek eleştirmiş; kültürel antropoloji fırtına ve stres durumunu yetişkinler ve çocuklar için zıt beklentilere sahip olunması ile, Bandura erken dönem sosyal davranışlarla açıklamıştır. Kuramsal eleştirilere rağmen 20. yy sonlarına kadar ampirik ergenlik araştırmalarında fırtına ve stres iddiasını destekleyen risk alma davranışları, ebeveynlerle çatışma ve duygusal sorunlar ağırlıklı olarak çalışılmıştır. Ancak elde edilen bulgular sonucu ergenlik kültürel ve bireysel farklılıklar içeren fırtına ve stres dönemi olarak tanımlanmıştır. 21. yy ergenlik tanımı ise ergenliğin zamanlama, yoğunluk ve içeriğinde farklılaşmalar içeren değişimlerin yaşandığı, çevresel ve biyolojik faktörlerin ortak etkileşimi ile belirlenen bireye özgü biricik bir dönem olduğudur.
KAYNAKÇA
Aksel, Ş., ve Yılmaz Irmak, T. (2014). Gelişim psikolojisi bakış açısıyla çocuk suçluluğu (2. Basım). İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları.
Arnett, J.J. (1999). Adolescent storm and stress, reconsidered. American Psychologist, 54(5), 317- 326.
Bandura, A. (1964). The stormy decade: Fact or fiction? Psychology in the Schools, 1, 224- 231.
Bandura, A., & Walters, R. H. (1959). Adolescent aggression. New York: Ronald.
Cloutier, R. (1982). “Ergenlik Psikolojisinde Kuramlar.” Çev. Bekir Oğuz. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/40/491/5805.pdf
Demos, J., ve Demos, V. (1969). Adolescence in historical perspective. Journal Of Marriage And The Family, 31(4), 632-638.
Hollenstein, T. ve Lougheed, J.P. (2013). Beyond storm and stress: typicality, transactions, timing, and temperament to account for adolescent change. Annual Review of Psychology, 68(6), 444-454.
Offer, D., Ostrov, E., ve Howard, D.I. (1984). The self-image of normal adolescents. New Directions for Mental Health Services,22, 5-17.
Simmons, R.G., Rosenberg, F., ve Rosenberg, M. (1973). Disturbance in the self-image at adolescence. American Sociological Review, 38, 533- 568.
Steinberg, L. ve Lerner, R.M. (2004). The scientific study of adolescence: a brief history. Journal of Early Adolescence, 24(1), 45-54. DOI: 10.1177/0272431603260879
Steinberg, L. ve Morris, A.S. (2001). Adolescence Development. Annual Review of Psychology, 52, 83-110.
Peri Cömertpay- Geçmişten Günümüze İnsanda Ebeveyn Yatırımı (Şubat, 2021)
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE İNSANDA EBEVEYN YATIRIMI
Ebeveyn yatırımı, ebeveynlerin çocuklarına fayda sağlayabilecek herhangi harcamalarına (zaman, enerji, kaynak vs.) verilen isimdir (Trivers, 1972). Clutton-Brock (1991), bu yatırımın genetik miras yoluyla dolaylı şekilde veya yavruya besin sağlama, tehlikeden koruma gibi direkt yollarla olabileceğini belirtmiştir (akt. Geary, 2005). Ebeveynlerin çocuklarına yaptığı bu yatırım, farklı şekillerde ortaya çıksa da yüzyıllardır kendini gösteren ve insan yaşamında oldukça önemli yere sahip bir fenomendir. Trivers (1972), eş seçiminde dahi ebeveyn yatırım miktarının potansiyel eşleri bulmada önemli belirleyicilerden olduğunu vurgulamaktadır. Yong ve Li (2016), çocukları tehlikeden koruyarak ve onlara güvenli bir alan oluşturarak sağlanan ebeveynliğin, daha uzun ömürlü ve sağlıklı bireyler yetiştirmede oldukça elzem olduğunu iddia etmiştir.
İnsanın bebeklik evreleri diğer türlerden daha uzun sürmekte ve bakıma daha muhtaç şekilde gerçekleşmektedir, bu nedenle daha yoğun bir ebeveyn yatırımı gerektirir (Wang, 2016). Evrimsel perspektiften bakıldığında, insan yavruları ebeveynlerinin ortaya çıkardığı bir mekanizmadır ve bu yavrular meydana gelmezse ebeveyn genleri yok olur; böylece, doğal seçilimin ebeveynlerde yavrularına hayatta kalma ve üreme şansı veren özelliklerin seçilmesini sağlaması mantıklı görünmektedir (Wang, 2016).
Ebeveyn Yatırımına Dair Kuramlar
Ebeveyn yatırımını açıklamaya yardımcı birçok kuram bulunmaktadır. Wang (2016), evrimsel biyoloji ve evrimsel psikoloji üzerine temellendirilmiş kuramlar sayesinde, ebeveyn yatırımı ve ebeveyn-çocuk ilişkisi üzerine birtakım öngörü ve test edilebilir mekanizmalar elde edilebileceğini belirtmiştir. Bunlardan ilki, ‘’Fischer Prensibi’’ olarak geçmektedir ve bu prensibe göre R. Fischer (1930), her iki cinsiyet için ebeveyn harcamalarının eşit olması gerektiğini öne sürmüştür (akt. Wang, 2016). Fisher (1930), her bir cinsiyet gelecek nesillerin genlerinin tam olarak yarısını sağladığı için ebeveynlerin kaynaklarını her cins yavru arasında eşit olarak yatıracağını öngörmüştür (akt. Wang, 2016). Böylece sonuç olarak, ebeveynlerin cinsiyetlere eşit olmayan şekilde yatırım yapmasına neden olan genler, doğal seçilim tarafından karşı seçilme eğiliminde olacaktır (akt. Wang, 2016).
W. Hamilton’ın 1964’te öne sürdüğü ‘’Kapsayıcı Uyumluluk’’ teorisinde ise özgeci davranışların akraba bireylere karşı gösterildiği belirtilmektedir (akt. Wang, 2016). Hamilton (1964), ebeveyn yatırımını da içine alan özgeci davranışların bireyin kendi genlerinin taşındığı alıcılara yönelik sergilenmesinin doğal seçilimin istendik bir sonucu olarak ortaya çıktığını belirtmiştir (akt. Wang, 2016).
‘’Ebeveyn Yatırımı Modeli’’ adlı kuramında Trivers (1972), ebeveyn yatırımının öneminin özellikle bakıma muhtaç yavrulara sahip türlerde görülebileceğini öne sürmüştür. Birçok kuş türü ve modern insanlarda erkeklerin yavru bakımına, erken olgunlaşan yavruya sahip türlerdekine oranla daha fazla zaman ayırması, bu görüşü doğrular niteliktedir (akt. Wang, 2016). Ayrıca Trivers (1972), kuramında kadın ve erkek arasındaki ilk başta, eşleşme öncesi gerçekleşen asimetrinin yavru dünyaya geldikten sonra da devam edebildiğini öngörmektedir. Döllenme gerçekleştikten sonra kadınların yükümlü oldukları ebeveyn yatırımı minimum 9 ay sürerken bu süreçte erkeklerin yükümlü olduğu herhangi bir yatırım görülmemektedir (akt. Wang, 2016). Trivers’a göre (1972), erkek ve kadınların arasındaki yatırım yükümlülüğünde görülen bu fark, eşleşme ve ebeveynliğe gösterilen eforda da değişkenlik gösterecektir. Ayrıca Trivers (1972), kadınların çocuklarına daha fazla ebeveyn yatırımı yaptığını gösteren fenomenlerin ‘’annelik kesinliği’’ ve ‘’babalık belirsizliği’’ kavramlarından da kaynaklandığını öne sürmektedir. Kadınlar çocuklarına genlerinin %50’sini geçirdiğinden her zaman emindirler fakat erkekler açısından çocuğun başka bir erkekten olma ihtimali her zaman vardır (akt. Wang, 2016). H. Spillers (1987), 1987’de yazdığı kitabında bu durumu ‘’Mama’s baby, papa’s maybe.’’ şeklinde ifade etmiştir.
Ebeveyn Yatırımı Üzerine Yapılmış Dönemsel Araştırmalar
Belirli yıllar arasında ebeveyn yatırımının değişimini incelemek ve günümüzde bu kavramın geçmişe göre nasıl geliştiğini görmek adına birçok araştırma yapılmıştır. Yapılan çoğu araştırmada ebeveyn yatırımına dair bulgular, ebeveyn ve çocuğun geçirdiği sürenin hesaplanması yoluyla elde edilmiştir. Bianchi (2000), 1965 ve 1998 yılları arasında Amerika ve diğer bazı ülkelerde evli erkeklerin çocuğa ayırdıkları zamanın, evli kadınların ayırdıklarından daha anlamlı şekilde artış gösterdiğini belirtirken Fisher, McCulloch ve Gershuny (1999) ise 1961 ve 1999 yılları arasında İngiltere’de yapılan araştırmalarında, annelerin çocuk bakımıyla ilgilenme sürelerinin erkeklerin ilgilenme sürelerindeki artıştan daha anlamlı şekilde arttığını belirtmiştir (akt. Gauthier, Smeeding ve Furstenberg, 2004). Gershuny (2000) yirmiden fazla ülkede yaptığı araştırmasında, 1960 ve 1984 yılları arasında kadın ve erkeklerin çocuk bakımına ayırdıkları sürede düşüş olduğunu fakat daha sonralarında ise bir artış olduğunu belirtmiştir (akt. Gauthier ve ark., 2004). Diğer yandan, Klevmarken ve Stafford (1999), 1984 ve 1993 yılları arasında İsveç’teki ebeveynlerin çocuklarına zaman ayırma sürelerinin giderek azaldığını öne sürmüştür (akt. Gauthier ve ark., 2004).
Ebeveynlerin sosyoekonomik durumları ve eğitim seviyeleri, ebeveyn yatırımını etkileyebilecek faktörlerdendir. Hill ve Stafford (1974), yüksek sosyoekonomik duruma sahip annelerin okul öncesi çocuklarına, düşük sosyoekonomik duruma sahip annelerden anlamlı şekilde daha fazla zaman ayırdıklarını göstermiştir (akt. Gauthier ve ark., 2004). Hill ve Stafford (1974), yüksek eğitim seviyesi ve sosyoekonomik durumun çocuğa ayrılan süreyi artıracağını ve çocuğa ayrılan sürenin daha zengin aktivitelerle değerlendirilebileceğini iddia etmiştir (akt. Gauthier ve ark., 2004). Fakat bu bulguların aksine Fisher ve arkadaşları (1999), İngiltere’de profesyonel işlerle uğraşan babaların çocuk bakımına, manüel işlerle uğraşan babalara oranla daha az zaman ayırdıklarını belirtmişlerdir (akt. Gauthier ve ark., 2004). Gauthier ve arkadaşları (2004), yapılan bu araştırmalardan elde edilen bulgu çeşitliliğinin sebeplerini 1960’tan sonra düşüş gösteren doğum oranları ve kadınların iş hayatına katılımının artışı gibi faktörlerle açıklamıştır. Ayrıca bu araştırmacılar, eğitim seviyesinin yükselmesiyle ebeveyn yatırımındaki artış ve yatırımın kalitesinin artışının, çocukların gelişimlerinde ebeveyn ile paylaşılan zamanın öneminin daha iyi kavranmasından kaynaklandığını belirtmişlerdir (Gauthier ve ark., 2004).
Çocuğun kişisel bakımı ile ilgilenme veya beraber vakit geçirmenin yanında çocuğa yapılan maddi harcamalar da ebeveyn yatırımı olarak kendini göstermektedir. Çocuğa yapılan harcama, ebeveynlerin çocuklarına yapabilecekleri en direkt yatırımdır (Kornrich ve Furstenberg, 2013). Ebeveynlerin bu yatırımı çocuğa kaliteli eğitim, daha iyi konumda yaşam sürme ve daha kaliteli bakıma sahip olma gibi efektif tecrübeler kazandırır (Kornrich ve Furstenberg, 2013). Kornrich ve Furstenberg (2013), yaptıkları araştırmada 1970’lerden 2000’lere doğru, çocuğa yapılan harcamaların arttığını belirtmiştir. Çocuğa yapılan harcamalar çocuğun cinsiyetine göre de farklılık göstermektedir. Örneğin 1970’lerde, sadece erkek çocuğa sahip ebeveynler sadece kız çocuğa sahip ebeveynlere göre çocuklarına daha fazla harcama yapmış, fakat 2000’lere gelindiğinde durum tam tersine dönmüş ve sadece kız çocuğa sahip ebeveynler çocuklarına sadece erkek çocuğa sahip ebeveynlerden daha fazla harcama yapmıştır (Kornrich ve Furstenberg, 2013). Tek çocuğa sahip ebeveynlerin çocuklarına, birden fazla çocuğa sahip ebeveynlerden daha fazla yatırım yaptığı da gözlemlenmiştir (Kornrich ve Furstenberg, 2013). Yine aynı çalışmada, hangi yaş aralığındaki çocuklara daha fazla yatırım yapıldığına da bakılmıştır. Sonuçlara göre, 1990’larda ergenlik yaşlarındaki çocuğa daha fazla yatırım yapılırken; 1990’ların sonu ve 2000’lerde daha küçük yaşlardaki ve 20’li yaşlardaki çocuklara yapılan yatırımın an fazla olduğu görülmüştür (Kornrich ve Furstenberg, 2013).
Ebeveyn yatırımının çocukların biyolojik ve psikolojik gelişimlerinde önemli rolünün olduğunu gösteren birçok çalışma bulunmaktadır. Örneğin Clutton-Brock (1991), sergilenen ebeveynliğin çocuklarda erken ölümleri azalttığını vurgulamıştır (akt. Geary, 2005). Ebeveynin çocuğun hayatında etkili biçimde var olması, çocuğu olası tehdit ve düşmanlardan korumakta ve ömrünü uzatmaktadır. Ebeveynler, çocuklarına yaptıkları yatırımın getirisini çocuklarına hayatta kalma ve üreyebilme becerilerini edindirerek elde ederler (daha az yatırım yapılan çocuk bunları yapamaz) (Geary, 2005). Geary (2005), babalık yatırımını araştırdığı çalışmasında; evli olmayan, birden fazla evlilik yapan veya çokeşli bir birliktelikte bulunan kadınların çocuklarının sabit aile ilişkilerine sahip çocuklardan daha fazla erken ölüm yaşadığını iddia etmiştir.
Ebeveyn Yatırımında Cinsiyet Farklılıkları
Türler arasında dişi ve erkeğin yavruya sağladığı katkıların oranı değişkenlik göstermektedir. Trivers’ın Ebeveyn Yatırımı Kuramı’na göre (1972) birçok türde dişinin yavruya erkeklerden daha fazla yatırım yaptığı gözlemlenebilir. Örneğin Clutton-Brock (1991), memelilerde sadece erkeğin yatırım sağladığı bir canlının bulunmadığını, sadece dişinin yatırım sağladığı canlıların oranının ise %90’dan fazla olduğunu belirtmiştir (akt., Yong ve Li, 2016). Trivers (1972) ve Clutton-Brock (1991), bu farklılığın bir nedeninin, dişinin yükümlü olduğu yatırımın (gebelik süresi, emzirme vs.) erkeğin yükümlü olduğu yatırımdan (sperm) çok daha fazla olmasından kaynaklanıyor olabileceğini iddia etmişlerdir (akt. Yong ve Li, 2016). Goetz ve Shackelford (2009) erkeklerin yükümlü tutulduğu tek yatırım olan dölleme sonrasında, çocuğun gelişim çağlarında yapacağı herhangi bir yatırımın oldukça faydalı olacağını fakat çocuğun hayatta kalabilmesi ve erişkinliğe ulaşabilmesi için esas olmayacağını belirtmiştir (akt. Yong ve Li, 2016).
D. Buss (2006), daha fazla yatırım yapan cinsiyetin eş seçiminde daha tedbirli ve seçici olacağını, daha az yatırım yapan cinsiyetin ise eşleşme fırsatları (yüksek yatırım yapan, böylece daha değerli karşıt cins) için cinsiyet içi rekabete daha yatkın bireyler olacağını öne sürmüştür (akt. Yong ve Li, 2016). Trivers (1972) ise daha fazla yatırım yapan tarafın (kadın) terk etmeye, daha az yatırım yapan tarafın ise aldatılmaya daha meyilli olabileceğini belirtmiştir. Reynolds ve Szekely (1997), evrimsel perspektife göre, birçok türde erkeklerin eş bulmada, kadınların ise ebeveynlikte daha yatırımcı olduğunu iddia etmiştir (akt. Geary, 2005). Farklılık gösteren bu ebeveyn yatırımları, tercih edilen cinsel stratejiler ve ebeveynlerin reprodüktif uyumunu optimize eden eşleşme davranışının gelişimine önderlik etmektedir (Yong ve Li, 2016).
Ev içinde maddi geliri hangi cinsiyetin yönettiği de ebeveyn yatırımında cinsiyet farklılıklarının önemli belirleyicilerindendir. Kornrich ve Furstenberg (2013), kadınların hem kendi kaynaklarını hem de ev halkının kaynaklarını erkeklere oranla daha çok çocukları için kullandığını iddia etmiştir. Lundberg, Pollak ve Wales (1997), evin gelir kontrolü erkeklerden kadına verildiğinde, kaynakların çocuğun ihtiyaçlarına daha fazla harcandığını ortaya koymuştur (akt. Kornrich ve Furstenberg, 2013).
Günümüzde Ebeveyn Yatırımı
Günümüzde teknoloji ve eğitimde katedilen gelişmeler göz önüne alındığında ebeveyn yatırımında bir farklılık olabileceği beklenebilir. Bazı araştırmacılar günümüz zamanının yarattığı baskılar sonucunda 30-40 yıl öncesine oranla ebeveynlerin daha az yatırım yaptığını iddia ederken diğer araştırmacılar ise günümüzde çocukların ebeveynleriyle daha fazla zaman geçirdiğini öne sürmektedir (Gauthier ve ark., 2004). Gauthier ve arkadaşları (2004) aile genişliğinin küçülmesi, ebeveynlerin eğitim seviyesinin artması ve ebeveynliğe giriş yaşının artması gibi faktörleri göz önünde bulundurarak yaptıkları çalışmalarında, beklenenin aksine günümüzde çocuğa ayrılan zamanın 1960’lardan bu yana arttığını belirtmişlerdir. Bu bulgular aynı zamanda, babaların sadece çocuk bakımına değil ev işlerine de ayırdıkları zamanın arttığını gösterirken, kadınların ev işlerine ayırdıkları zamanın azaldığını da göstermektedir (Gauthier ve ark., 2004). Babalar çocuklara hala annelerden daha az zaman ayırmakta fakat aradaki fark birçok ülkede gittikçe azalmış durumdadır (Gauthier ve ark., 2004).
Yapılan araştırmaların çoğunda ebeveyn yatırımı, ebeveynlerin çocuklarına ayırdıkları zaman hesaplanarak incelenmiştir. Her araştırmanın yapıldığı dönem, etkilenen tarihsel olaylar, bireylerin psikolojik durumları gibi faktörlerden etkilenilmemesi kaçınılmaz olmuştur. Kadınların iş hayatına katılımı, eğitim reformlarında görülen ivmeler ve tabi ki teknolojinin gelişim hızı gibi etmenler büyük çapta bir etki bırakmaktadır. Bu gibi gelişmeler ebeveynlerde çocuğa ayrılan zamanı artırmaya yönelik olumlu etkiler yaratabileceği gibi, günlük yaşamın artan stresi ve teknolojinin hayatımızı fazlaca ele geçirmesi ise tam tersi bir etkiye sebep olabilmektedir. Farklı değişken ve bağlamlar altında yordayıcı ve nedensel araştırmalara da ihtiyaç duyulmaktadır.
KAYNAKÇA
Gauthier, A. H., Smeeding, T. M., & Furstenberg, F. F. (2004). Are Parents Investing Less Time in Children? Trends in Selected Industrialized Countries. Population and Development Review, 30(4), 647–672.
Geary, D. C. (2005). Evolution of paternal investment. In D. M. Buss (Ed.), The evolutionary psychology handbook (pp. 483-505). Hoboken, NJ: John Wiley & Sons.
Kornrich, S., & Furstenberg, F. (2012). Investing in Children: Changes in Parental Spending on Children, 1972–2007. Demography, 50(1), 1–23.
Spillers, H. (1987). Mama's Baby, Papa's Maybe: An American Grammar Book. Diacritics 17.2, 65-81.
Trivers, R. (1972). Parental investment and sexual selection. In B. Campbell (Ed.), Sexual selection and the descent of man (pp. 1871–1971). Chicago: Aldine.
Wang, X. T. (2016). Parental Investment Theory (Middle-Level Theory in Evolutionary Psychology). Encyclopedia of Evolutionary Psychological Science, 1–8.
Yong, J. C., & Li, N. P. (2016). Differential Parental Investment. Encyclopedia of Evolutionary Psychological Science, 1–9.
Hilal Ersoy- Güncel Bir Yaklaşım Olarak Feminist Terapinin Tarihsel Gelişimi (2018)
Güncel Bir Yaklaşım Olarak Feminist Terapinin Tarihsel Gelişimi
Dünya nüfusunun yaklaşık yarısını kadınların oluşturmasına rağmen psikoloji biliminde kadınların etkinliğinin artması ve kadın bakış açısını öne çıkaran bir terapi yaklaşımının tarih sahnesine çıkması 1960’larda başlamıştır. Feminist terapi, “feminizm hareketinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ve bu nedenle sosyopolitik faktörlerle ırk ve toplumsal cinsiyet gibi kavramları da içinde barındıran bir terapi yaklaşımıdır” (Evans, Kincade, Marbley ve Seem, 2005). Feminist terapi, toplumsal cinsiyet rollerine, cinsiyet eşitsizliğine ve cinsiyet yanlılıklarına duyarlı bir terapi modelidir. Israeli ve Santor’a göre (2000), feminist terapide psikolojik sorunların ana kaynağı toplumsal cinsiyet rolleri, kadının içinde bulunduğu kültür ile sosyalizasyonu ve kadının ataerkil toplumdaki düşük statüsüdür. Feminist terapinin temel odağı, kadınların geleneksel ve toplumsal cinsiyet rollerini farketmesini ve cinsiyet eşitliğini sağlamaktır. Feminist terapi, feminist psikolojinin uygulama alanıdır ve bu yüzden feminist psikolojinin tarihsel gelişimine değinilmeden feminist terapiyi anlamak oldukça güç olacaktır. Feminist danışmanlık ve terapi ilkelerinin temel ve yöntemleri farkındalık arttırıcı (consciousness raising) gruplara dayanmaktadır (Brodsky, 1973; Kravetz, 1980, akt. Worell & Remer, 2002).
Feminist Psikolojinin Tarihsel Gelişimi ve Feminist Terapiye Etkisi
Feminist psikolojinin gelişimi, kadın psikologların yeterli profesyonel yetkinliğe sahip olmalarına rağmen sırf kadın olmalarından dolayı birçok bilimsel etkinlik, iş olanağı ve eğitim imkanlarından dışlanması ile tetiklenmiştir. Bu durumun sebebi, erkeklerin biyolojik olarak kadınlardan entelektüel açıdan daha üstün olduklarına dair toplumdaki genel kanıydı ve bu inancın temeli Darwin’in erkeklerin değişkenliği teorisine dayanmaktaydı. Erkeklerin değişkenliği teorisine göre, “erkeklerin daha farklı ve uyarıcı ortamlara uyum sağlama potansiyelleri daha yüksektir” (Schultz ve Schultz, 2007). Ancak ilerleyen sayfalarda göreceğimiz üzere, Darwin’in bu teorisinin yanlışlığı feminist psikologlar tarafından kanıtlanmıştır. Feminist psikolojinin ayak sesleri 1971’de Weisstein’ın Psychology Construcsts the Female makalesiyle duyulmaya başlanmıştır. Weisstein’ın makalesi, kadınların psikoloji bilimindeki yokluğunu gözler önüne sermiştir. Feminist psikolojinin diğer öncüleri arasında Mary Calkins, Sandra Bem, Helen Bradford Thompson Woolley ve Lea Stetter Hollingworth gösterilmektedir. Mary Calkins, Amerikan Psikoloji Birliği (APA)’nin ilk beyaz kadın başkanı olmuştur (American Psychological Association, 2011). Woolley ise kadınlar ve erkekler arasında bilişsel –özellikle de zeka ile ilgili- işleyişlerde bir farklılık olmadığını ve hafıza ile duyusal algı gibi bilişsel yeteneklerdeki küçük farklılıkların ise biyolojiden ziyade sosyal ve çevresel faktörlerden kaynaklandığını gösteren ilk çalışmayı yapmıştır (Milar, 2005). Benzer şekilde Hollingworth, değişkenlik hipotezinin geçerliliğini sorgulamış ve kadınların menstural döngülerinin bilişsel yeteneklerine olan etkisini inceleyen çalışmalarda bulunmuştur (Schultz ve Schultz, 2007). Feminist psikolojinin gelişimini tetikleyen bir diğer önemli neden ise Freud’un psikanalitik teorisindeki kastrasyon anksiyetesi kavramının yol açtığı cinsiyet yanlılığına ve kadın ile erkek arasındaki psikolojik farklılıkların sadece anatomik farklılıklara indirgenmesine yönelik eleştirilerdir. Bu eleştirilerden en bilineni Karen Horney’nin (1967) geliştirdiği sosyal psikoanalitik teori ile kadın psikolojisi kavramlarıdır. Sosyal psikanalitik teoriye göre bireylerin kişilik gelişiminde başta çocukluk deneyimleri olmak üzere sosyokültürel şartların etkisi oldukça önemlidir (Horney, 1967).
Feminist Terapinin Doğuşuna Ortam Hazırlayan Süreçler
Tüm bu tarihsel etmenlerin doğal bir sonucu olarak feminist terapi, ikinci dalga feminizm hareketiyle paralel olarak gelişmiştir. İkinci dalga feminizm ile gelişen farkındalık arttırıcı gruplardan gelen bilgiler psikoloji alanında çalışan bilim insanlarını birçok açıdan etkilemiştir. Birçok feminist psikolog, 1970’li yıllara kadar kadınların ruh sağlığı problemlerinin yok sayıldığını ve kadınlarla ilgili psikoterapi modellerine dair bilgilerin bilimsel kitaplarda yer almadığını belirtmiştir (Worell & Johnson, 2001). Bir diğer eleştiri ise kadınlarda depresyonun önemli nedenlerinden biri olarak ataerkil dünyanın, erkekleri kadınlara nazaran daha avantajlı kılması gösterilmiştir. Dolayısıyla, ana akım terapi yaklaşımlarının eksikliklerine ve yanlış bakış açısına karşı yeni bir alternatif oluşturma çabası feminist terapinin gelişmesine ortam hazırlamıştır.
Feminist Terapinin Gelişimsel Dönemleri
Feminist terapiyi diğer terapi yaklaşımlarından ayıran şey, politik değişikliklerle iç içe ve tabandan gelen bir hareket olmasıdır. Tabandan gelen bir yaklaşım olması dolayısıyla herhangi bir kurucusu yoktur. Her ne kadar feminist terapinin belli başlı öncüleri olmasa da bu yaklaşıma katkı sağlayan birçok bilim insanı vardır. Bununla beraber bu yazıda feminist terapinin tarihsel gelişimi üç dönemde incelenmiştir.
1960-1980 Dönemi
Feminist terapi yaklaşımları arasında 1960 ve 1980 arası dönemde gözle görülür bir fark yoktu. Feminist terapi reformist ve radikal olarak tanımlanmakla beraber bu yaklaşımın ana odağı kadın ve erkek arasındaki farklılığın biyolojik temelli olmadığı ve bireylerin bu farklılıkları toplumsallaşma sürecinde öğrendikleri iddiası olmuştur. Feminist bakış açısına dayanan danışmanlık uygulamaları, 1960’lı yıllardaki insan hakları ve toplumsal reform hareketleriyle birlikte gelişmiş ve ABD’de baskı altına alınmış kadınların farkındalıklarının artmasıyla ortaya çıkmıştır (Evans, Kincade, Marbley ve Seem, 2005). Enns’e (1997) göre, feminist terapinin doğuş amaçlarından biri “kadınların psikolojik ihtiyaçlarını daha iyi karşılamak”tır. Dönemin birçok psikoloğuna göre kadınların ruh sağlığını ve işlevselliğini destekleyen ve ataerkil bir düzen içinde yaşayan kadınların güçlenmesine yardım edebilecek bir terapi modeline ihtiyaç vardı (Dutton-Douglas & Walker, 1988; Kashak, 1981, akt. Israeli ve Santor, 2000). 1960’lı yıllarda gelişen “kız kardeşlik” hareketinin temellendirdiği dayanışma ile birlikte şiddete uğrayan kadınlar için birçok sığınma evleri, tecavüz kriz merkezleri, kadın sağlığı merkezleri ve farkındalık arttırıcı gruplar kurulmuştur. Birçok terapist, özellikle aile içi şiddete maruz kalan kadınların kaldığı sığınma evlerinde ve kadın sağlığı merkezleri gibi kuruluşlarda görev yapmışlardır. Bu terapistler, günümüzde ilk feminist terapistler olarak kabul edilmektedir.
Jean Baker Miller, 1976 yılında yayınladığı Toward a New Psychology of Women adlı kitabında ilişkisel kültürel kuramı öne sürmüştür. 1970’li yılların sonuna doğru Miller ve beraberinde Judith Jordan, Irene Stiver ve Janet Surrey adlı üç psikolog gelişimsel psikoloji ile klinik danışmanlık uygulamalarını yeniden incelemek adına toplantılara başlamışlardır. (Jordan, Kaplan, Miller, Stiver ve Surrey, 1991, akt. Jordan ve Hartling, 2008). Bu buluşmalar işbirliğine dayanan yeni bir yaklaşımın doğmasını sağlamıştır. Bunun ardından Miller’ın ilişkisel kültürel kuramına dayanan ilişkisel kültürel terapi modeli geliştirilmiştir. İlişkisel kültürel kurama göre tüm bireyler bağlanma isteğindedir ve kişisel büyümeyi arttıran ilişkiler ortak empati aracılığıyla gelişir (Jordan ve Hartling, 2008). Feminist terapi yaklaşımında bu döneme damga vuran bir diğer önemli kişi ise Sandra Bem’dir. Bem, 1974 yılında Bem Cinsiyet Rolü Envanteri’ni (BSRI) yayınlamıştır. Bu envanter, her bireyin hem erkek hem kadınlara atfedilen özellikleri sergilediği görüşünü bilimsel metodlara dayanarak ölçme amacıyla geliştirilmiştir. BSRI, bireyin hangi cinsiyet rolünü geliştirdiğini tespit eden öz bildirime dayalı bir ölçektir (Bem, 1974). Bem çalışmalarıyla biyolojik cinsiyet kavramını çürütmeye çalışmış ve feminist terapide önemli bir kavram olan cinsiyet rolünün ölçümü için bir araç geliştirmiştir. Bem’in diğer araştırmaları toplumsal cinsiyet kutuplaşması, çift cinsiyetlilik (androgyny) ve ABD’de kadınlara eşit iş istihdamı sağlamaya yönelik çalışmalardır. Bununla birlikte Hare-Mustin tarafından 1978 yılında feminist terapi modeli geliştirilmiştir. Hare-Mustin’in feminist terapi modeline göre sadece kadınlar değil, erkekler de toplum tarafından baskı altındadır. 1980’li yılların başında ise Pamela Remer beden imajı (Bergner, Remer ve Whetsell, 1985) ve feminist terapide danışmanın rolüne dair çalışmaları (Remer, Roffey ve Buckholtz, 1983) ile feminist terapi yaklaşımına katkı sağlamıştır.
1980-1990 Dönemi
Kültürel feminizm dönemi olarak da adlandırılan ikinci dönemde gelişim psikolojisi odaklı çalışmalar yapılmıştır. 1981 yılında Carol Gilligan tarafından feminist terapide kullanılmak üzere bir gelişim modeli (model of developlement) öne sürülmüştür. Bununla birlikte 1980’li yılların sonuna doğru Lynn Bravo Rosewater, istismara uğramış kadınlara konulan yanlış psikolojik tanılar üzerine araştırmalar yapmıştır. Bu dönemde ayrıca feminist terapinin etik kuralları da geliştirilmeye başlanmıştır. Benzer şekilde Brown (1991), feminist terapinin ilk dönemlerinde yapılan etik ihlalleri incelemiştir. Bu dönemde ayrıca ana akım terapi modellerinin alpha yanlılığını (farklılıkları fazla gösterme eğilimi) eleştiren çalışmalar da yapılmıştır (Hare-Mustin ve Maracek, 1988). Bununla birlikte feminist teorinin uygulamaya geçirilmesine yönelik çalışmalara da devam edilmiştir (Carol Enns, 1992, akt. Evans ve ark., 2005). 1980’lerin sonu ile 1990’ların başında çeşitli feminist terapi modelleri geliştirilmeye devam edilmiş ve geleneksel terapi yöntemlerine çeşitli eleştirel yaklaşımlar getirilmiştir. Örneğin Miriam Greenspan (1983), geleneksel terapilerin kadınlar üzerindeki olumsuz etkisini incelemiştir. 1990 yılında Lenore E. A. Walker, Aile İçi Şiddet Enstitü’sünü kurmuştur. Walker, aile içi şiddete maruz kalan 1,500 kadınla birçok görüşme yapmış ve bu görüşmelerin sonunda tüm vakalarda “istismar döngüsü” adını verdiği aynı örüntüyü gözlemlemiştir. Walker, bu çalışmasının ardından The Battered Woman (1984) adlı kitabını yayınlayarak feminist terapide sık karşılaşılan bir problem olan istismar kavramına yönelik tanı ve öneriler getirmiştir. Bu çalışmaların dışında 1990’lı yılların ortalarında Walker istismar ve şiddet mağduru kadınların semptomlarını azaltmaya yönelik çeşitli klinik müdahale yöntemleri geliştirmiştir. Feminist terapi yaklaşımının bu ikinci döneminde kayda değer birçok gelişme olmasına rağmen bu dönemde halen azınlık gruplara (LGBTİ, etnik gruplar, engelliler) yeterince yer verilmemiştir.
1990’lar ve Günümüz
1990’lı yıllardan günümüze kadar olan bu dönemde kültürel, sınıfsal ve cinsiyet farklılıkları birlikte ve bütüncül bir anlayışla incelenmeye başlanmıştır. Feminist terapinin 1990’lardaki ana gündemi çoğunluğu temsil eden kadınların sorunları yerine ırk, etnisite ve sosyal sınıfları temsil eden azınlık gruplardan gelen kadınların sorunlarına yönelmekti (Evans, Kincade, Marbley ve Seem, 2005). Üçüncü dalga olarak da adlandırılan bu dönem dört kategoride incelenmektedir. Bu kategorilerden birincisi olan postmodern feminist yaklaşım, hem geleneksel hem diğer feminist yaklaşımlara yönelik eleştirel bir bakış açısına dayanırken Siyahi feminist kadınlar yaklaşımı feminist terapinin daha kapsayıcı olması gerektiğini öne sürmektedir. Lezbiyen feminist yaklaşımı ise farklı kimliklerin toplumsal baskıyla olan ilişkisini incelemektedir. Son olarak uluslararası feminist yaklaşımı kadınların kültürel zorluklarına evrensel bir bakış açısı sunmaktadır. Bu dönemin önemli temsilcilerinden biri olan Olivia Espín, 1980’li yıllardan beri başta Latin kökenli kadınlar olmak üzere feminist teori kavram ve yöntemlerini terapiye uygulamıştır (1984) ve lezbiyen kadınlara yönelik araştırmalar (1993) yapmıştır. Benzer şekilde Beverly Greene, 1994 yılında Afrikalı Amerikalı kadınlar ve onların kültürleri ile psikopatolojik tanılar arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bu dönemde de diğer dönemlerde olduğu gibi çeşitli terapi modelleri geliştirilmeye devam edilmiştir. Örneğin Bograd’ın (1991) terapi modeli, sadece kadınların değil, erkeklerin de toplumsal baskı altında olduğu görüşüne dayanmaktadır. Ellyn Kaschak, Engendered Lives: A New Psychology of Women's Experience (1992), adlı çalışmasında feminist terapi alanını geliştirmeye çalışmıştır. Buna paralel olarak Kaschak, ekolojik modele dayanan sosyoterapi ile ilgili araştırmalar da yapmıştır. Kaschak’a (1974) göre sosyoterapi kavramı, “kadınların olmadıkları kişiden kaçmalarını destekler ve gerçekte kim olduklarını tanımalarına yardım eder”. Sosyoterapide terapi süreci, terapistin ve grup üyelerinin toplum içinde maruz kaldıkları deneyimleri aktif olarak paylaşımalarını içerir. 1995 yılında Jean Miller, Wellesley College’ta Jean Baker Miller Eğitim Enstitüsü’nü (JBMTI) kurmuştur ve kurucu müdür olarak görev almıştır. Miller bu enstitüyü kültürel tanım ve toplumsal normları geliştirerek toplumsal değişimi teşvik etmek ve ilişkisel kültürel teoriyi ruh sağlığı uzmanlarına ve kar amacı gütmeyen kuruluşlara öğretmek amacıyla kurmuştur. 1990’lı yıllarda yapılan kayda değer çalışmalardan bir diğeri ise feminist teorinin terapi alanına uygulanışını güçlendirmeye yönelik araştırmalardır (Brown, 1994; Enns, 1997, akt. Evans ve ark., 2005). Brown, Amerikan Psikoloji Derneği (APA)’nde oldukça önemli görevler alarak feminist terapiye katkılarına yönetici rolünde de devam etmiştir. Feminist psikoloji ve terapi yaklaşımlarında çeşitliliğin artması ile birlikte gelen en kayda değer gelişmelerden biri olarak Brown, 1996 yılında Society for the Psychology of Women (SPW)’ın ilk lezbiyen başkanı olarak seçilmiştir (Scott, 2017). Brown, ayrıca APA’nın Society for the Psychological Study of Lesbian, Gay and Bisexual Issues ile Trauma Psychology birimlerinde yönetici olarak görev alarak cinsel kimlik çeşitliliğini kurumsal düzeyde de icra etmiştir. Brown’un temel çalışma konuları travma, kültürel yeterlilik, LGBTİ ruh sağlığı problemleridir. 2001 yılında Judith Worell, feminist terapinin değerlendirme ve müdahale stratejilerine yönelik yeni bir model önermiştir. Feminist terapinin bu döneminde de geleneksel terapi yöntemlerine dair eleştiriler devam etmiştir. Worell ve Remar (2003), güncel olmayan ve cinsiyet yanlılığı içeren geleneksel terapilerin altı temel özelliğini analiz etmiştir. Buna göre geleneksel terapilerin özellikleri, insan doğasını erkek odaklı bakış açısına dayanarak incelemeleri, insan gelişiminde etnik ve kültürel farklılıkları önemsememeleri, heteroseksüelliği norm olarak kabul etmeleri ve determinist tutumlar içermeleridir. Bununla birlikte Worell ve Remar 2003 yılında feminist terapinin alt yapısını oluşturan feminist teoriyi yapısal açıdan ele almıştır. Bu yapısal tanıma göre feminist terapi, kadın ve erkek arasındaki farklılıkları biyolojik belirleyicilerden çok toplumsallaşma belirleyiciler ile açıklar, çokkültürlülüğe duyarlıdır, çevresel faktörlere önem verir ve yaşamboyu gelişime dayalıdır. Daha önce de bahsettiğimiz üzere, feminist terapinin bu döneminde kültürlerarası bakış açısına dayanan birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmacılardan Kaschak (1992), feminist terapiye güncel bir bakış açısıyla bakmış ve feminist psikoterapinin gelişimini kültürlerarası bir yaklaşımla incelemiştir. Judith V. Jordan, günümüzde halen Jean-Baker Miller Enstitüsü’nün kurucu müdürlerinden biri olarak görev yapmaktadır ve Miller’ın ilişkisel kültürel terapi modelini geliştirmeye yönelik çalışmalarına (2010) devam etmektedir.
Sonuç olarak, feminist terapinin her ne kadar diğer geleneksel terapi yaklaşımlarına kıyasla oldukça yeni kalsa da hem literatürde hem de uygulama alanlarında önemli başarılara imza attığı ve güncel terapi yaklaşımlarını derinden etkilemiş bir terapi yaklaşımı olduğu görülmektedir. Daha önce de bahsedildiği üzere, feminist terapi yaklaşımının belirli bir kurucusu ya da öncüsü olmamakla birlikte bu yaklaşıma katkıda bulunan bilim insanlarının sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Feminist terapi, ismini aldığı feminizm ideolojisinden oldukça etkilenmekle beraber psikoloji bilimi açısından kendi yolunu çizmeyi başarmış ve hem geleneksel terapilerdeki eksiklikleri doldurabilmiş hem de geleneksel terapilerdeki kadın anlayışına yönelik hatalara kalıcı alternatifler üretebilmiştir. Feminist terapi yaklaşımı, feminist psikoloji kavramı ile de yakından ilişkilidir ve çoğu zaman politik ve sosyal değişikliklerle paralel bir şekilde değişime uğramıştır. Feminist terapi, kadınların uzun yıllardır süren eşitlik mücadelesinin bilime yansıyan bir parçası olarak görülebilir. Günümüzde popülerliği gittikçe artan toplumsal çeşitliliğe ve dezavantajlı gruplara duyarlı yaklaşımların ilki olarak kabul edilebilecek feminist terapi yaklaşımına dair çalışmaların artması, eşitlik ideolojisinin ruh sağlığı alanına uyarlanması açısından oldukça önemlidir.
KAYNAKÇA
Bem, S. L. (1974). The measurement of psychological androgyny. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 42(2), 155-162.
Bergner, M., Remer, P., & Whetsell, C. (1985). Transforming women's body image: a feminist counseling approach. Women & Therapy, 4(3), 25-38.
Brown, L. S. (1991). Ethical issues in feminist therapy. Psychology of Women Quarterly, 15(2), 323-336.
Enns, C. Z. (1992). Twenty years of feminist counseling and therapy: From naming biases to implementing multifaceted practice. The Counseling Psychologist, 21, 3–87.
Enns, C. Z. (1997). Haworth innovations in feminist studies. Feminist theories and feminist psychotherapies: Origins, themes, and variations. Binghamton, NY: Harrington Park Press/The Haworth Press.
Espín, O. M. (1993). Issues of identity in the psychology of Latina lesbians. In L. D. Garnets & D. C. Kimmel (Eds.), Between men— between women: Lesbian and gay studies. Psychological perspectives on lesbian and gay male experiences (pp. 348-363). New York: Columbia University Press.
Espín, O.M. (1984) ‘Cultural and Historical Influences on Sexuality in Hispanic/Latin Women’, in C. Vance (ed.) Pleasure and Danger: Exploring Female Sexuality. London: Routledge and Kegan Paul.
Evans, K. M., Kincade, E. A., Marbley, A. F. & Seem, S. R. (2005), Feminism and Feminist Therapy: Lessons From the Past and Hopes for the Future. Journal of Counseling & Development, 83, 269– 277.
Gilligan, C. (1982). New maps of development: New visions of maturity. American Journal of Orthopsychiatry, 52(2), 199-212.
Greene, B. (1994). African American women. In L. Comas-Díaz & B. Greene (Eds.), Women of color: Integrating ethnic and gender identities in psychotherapy (pp. 10-29). New York: Guilford Press.
Greenspan, M. (1993). A new approach to women & therapy. (2nd ed.). New York: Tab Books.
Hare‐Mustin, R. T. (1978). A feminist approach to family therapy. Family process, 17(2), 181-194.
Hare-Mustin, R. T., & Marecek, J. (1988). The meaning of difference: Gender theory, postmodernism, and psychology. American Psychologist, 43(6), 455-464.
Horney, K. (1967). Feminine psychology. New York: Norton.
Israeli, A. L., & Santor, D. A. (2000). Reviewing effective components of feminist therapy. Counselling Psychology Quarterly, 13(3), 233-247.
Jordan, J. V. (2010). Theories of psychotherapy. Relational–cultural therapy. Washington, DC: American Psychological Association.
Jordan, J. V., & Hartling, L. M. (2002). The development of relational- cultural theory. Wellesley Centers for Women Publications). Wellesley, MA: Stone Center for Women Publications.
Kaschak, E. (1976). Sociotherapy: An ecological model for therapy with women. Psychotherapy: Theory, Research & Practice, 13(1), 61-63.
Kaschak, E. (1992). Engendered lives: A new psychology of women's experience. New York: Basic Books.
Laura S. Brown, PhD. (b.t.). 23 Aralık 2017, http://www.apadivisions.org/division-35/leadership/great- leaders/brown-laura.aspx
Mary Whiton Calkins, APA’s first woman president. (b.t.). 23 Aralık 2017,http://www.apa.org/pi/women/resources/newsletter/2011/03/ma ry-calkins.aspx
Milar, K. S. (2005). Beaking the silence: Helen Bradford Thompson Woolley. In The Life Cycle of Psychological Ideas (pp. 301-328). Springer US.
Miller, J. B. (2012). Toward a new psychology of women. (2nd ed.). Boston: Beacon Press.
Remer, P. A., Roffey, B. H., & Buckholtz, A. (1983). Differential effects of positive versus negative self-involving counselor responses. Journal of Counseling Psychology, 30(1), 121.
Schultz, D. P., & Schultz, S. E. (2007). Modern Psikoloji Tarihi. İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Scott, C. V. (2017). Laura S. Brown, PhD. 20 Aralık 2017, http://www.apadivisions.org/division-35/leadership/great-leaders/brown-laura.aspx.
Walker, L.E.A. (1984). The Battered Woman Syndrome. (2nd ed.). New York: Springer.
Walker, L.E.A. 1994. Abused women and survivor therapy: a practical guide for the psychotherapist. Washington: American Psychological Association.
Weisstein, N. (1971). Psychology constructs the female. Journal of Social Education, 35, 362-373.
Worell, J., & Remer, P. (2002). Feminist perspectives in therapy: Empowering diverse women (2nd ed.). New Jersey:John Wiley & Sons.
Worrell, J. (2001). Feminist interventions: Accountability beyond symptom reduction. Psychology of Women Quarterly, 25(4), 335-343.
Hamit Eroğlu- Geçmişten Bugüne Fobiler (2017)
Günlük hayatta fobi kelimesi, insanların korktuğu durum veya nesneleri ifade ederken sık sık kullanılmaktadır. Ancak fobinin tarihsel gelişimine ilişkin kapsamlı bir kaynak bulmak çok güçtür. Olan kaynakların çoğunluğu Türkçe dışında bir dilde ve kapsamlı değildir. Bu sorundan yola çıkılarak fobilerin kavramsal olarak ortaya nasıl çıktığı (etimolojisi), kaynağını nereden aldığı, zamanla nasıl evrildiği (değiştiği) ve günümüze kadar nasıl geldiği hakkında yeterli ve kapsamlı Türkçe bilgi sağlanacaktır. Fakat, konunun daha iyi anlaşılması için başlangıçta günümüz fobi tanımına, özelliklerine ve nasıl sınıflandırıldığına ilişkin detaylı bilgi verilecek ardından tarihsel süreci anlatılacaktır.
APA’ya (2013) göre fobi, “Hastanın kendisi için gerçek bir tehdit olmayan nesneye ya da duruma karşı aşırı veya mantık dışı korku ile karakterize” dir. Fobi, kişide endişe, baygınlık, yorgunluk, çarpıntı, ter, mide bulantısı, titreme ve panik olma gibi belirtilerle gözlenir. DSM-5’te (Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) (2013) fobiler, anksiyete bozuklukları tanı kategorisinde yer alan bir sendromdur. Bu sendrom kendi içinde üç gruba (sosyal fobi, agorafobi, özgül fobi) ayrılmaktadır:
Agora fobi, APA (1980) tarafından “Beklenmedik durumlarda yardım sağlanamayabileceği ya da kaçınmanın zor olabileceği yerlerde ya da durumlarda bulunmaktan kaygı duyma” şeklinde tanımlanmıştır. Agorafobik bireylerde kalabalık bir sokakta veya kalabalık mağazalarda, köprülerde, tünellerde, asansörlerde veya toplu taşıma araçlarında aşırı kaygılanır ve o ortamlarda bulunmaktan çoğunlukla kaçınır.
Sosyal fobi, kişinin başkaları tarafından gözlendiğinde ya da bunu düşündüğünde belirgin ve sürekli olarak mantıkdışı ve aşırı bir korkuya kapılmasıdır. Kişi topluluk/kişi önünde küçük düşmekten, giriştiği eylemden utanç duyacağından endişe eder (APA, 1980).
Özgül fobi ise agora fobi ve sosyal fobiden farklı olarak daha spesifiktir. Tek veya benzer bir uyaran söz konusudur. Belli bir nesne ya da durumla karşılaşıldığında yaşanan veyahut karşılaşma beklentisinin neden olduğu aşırı ya da anlamsız belirgin ve süreklilik gösteren korkulardır (APA, 1980).
Anlaşıldığı üzere günümüzde fobi, akıl dışı ve aşırı bir korkuyu ifade etmekte ve DSM-5’te ‘Anksiye Bozukukları’ tanı kategorisinde yer alan bir sendrom olup üç başlık altında incelenmektedir. Verilen bu bilgiler ‘fobi’ tarihinin kapısını aralama vazifesini üstlenmiştir ve konunun daha iyi anlaşılması için temel oluşturacaktır.
Fobinin Tarihsel Öyküsü:
Fobilere ilişkin en eski özgün örneklere ‘Tıbbın Babası’ olarak bilinen Hipokrates’ın (M.Ö. 460-370) “ The Seventh Book of Epidemic” adlı eserinde geçen iki adamın öyküsünde rastlanır : “Nicanor- Fear of flute girls” ve “Democles- fear of falling ”. Bunlardan Nicanor, Hipokrates’a gider ve sempozyumda akşamları ‘aulos’ adı verilen çift borulu flütten çıkan sesi işittiğinde ortaya çıkan bazı yakınmalarından söz eder. Nicanor bu sesi gündüz işitirse herhangi bir yakınmasının olmadığını dile getirmiştir. Anlaşılan o ki, Nicanor’ın korkusu sadece belirli durumlarda ortaya çıkmıştır. İlerleyen bölümlerde buna özgül fobi denilecektir. Durumla sınırlı olduğu için Hipokrates buna kültürel olarak- özgül ( culturally-specific) korku demiştir. Ayrıca, Hipokrates, onun flütten çıkan sese ilişkin korku durumunu, “flütçü kızlardan duyulan korku” şeklinde tanımlamıştır. Diğer vakada adı geçen Democles ise köprülerden korkmakta, köprüleri kullanarak karşıya geçememektedir. Hatta korkusu o kadar yoğundur ki köprü çok alçakta olsa bile düşeceğinden korktuğundan köprüyü geçememektedir. Hipokrates’a göre köprü alçakta da olsa yüksekte de olsa Democles’in korkusu genel ve evrenseldir (universality) ve onun durumunu “düşme korkusu” şeklinde tanımlamıştır (King, 2013). Ayrıca, Kasper, Den Boer, ve Sitsen’a (2003) göre Hipokrates, fobiyi ayrı bir klinik hastalık (sendrom) olarak tanımlamamış, onu melankoli (depresyon) hastalığına özümsemiş ve onun bir parçası olarak ele almıştır (akt: Awaad ve Ali, 2016). Anlaşıldığı üzere, Hipokratik olay öykülerinde sözü geçen kişilerin fobisi var fakat onların durumu anlatılırken ‘fobi’ kavramından söz edilmemiş ve ayrı bir hastalık olarak ele alınmamıştır.
Kaynaklar, ‘fobi’den ilk söz eden kişinin Romalı Doktor Apuleius Celsus olduğunu göstermektedir (Grenier, 2015; Awaad ve Ali 2016; King, 2013). Kuduz hastalığından kaynaklanan su korkusunu tanımlamak için ‘hidrofobi’ (hydrophobia) kavramını ortaya atmış ve kullanmıştır. Romalı Doktor (M.Ö. 50-25), bu kavramı oluştururken Yunan Mitolojisinden (Yunan Tanrılarından) faydalanmıştır. Fobi kelimesini kaynaklarda korku tanrısı diye geçen ‘Phobos’tan türetmiştir. Rivayetlere göre savaş tanrısı Ares’in ve aşk tanrıçası olan Afrodit’in oğlu olan Phobos, o kadar korkunç ve çirkin görünümlüymüş ki onu görüp korkuya kapılmamak elde değilmiş. Hatta onun suretini kalkanlara çizip düşmanı korkutmak için bunu bir savaş stratejisi olarak kullananlar da olmuştur (Grenier , 2015; Awaad ve Ali, 2016). Anlaşıldığı üzere Celsus, ‘hidrofobi’ kelimesini kullanırken suya karşı duyulan aşırı korkuyu ifade etmek için Phobos’un şanından faydalanmıştır. Bu noktada üzerinde durulması gereken bir düşünce var ki o da, Celsus’un ‘fobi’yi tek başına bir kavram olarak kullanmadığı ama ‘fobi’nin geçtiği ilk ve en eski kavramı kullandığıdır.
Ayrıca, Errera’ ya (1962) göre Celsus Hipokrates’tan farklı olarak fobiyi ‘Mani (öforik duygudurumu: neşe, çoşku, uyku azlığına rağmen enerjik olma vb.)’ ile birlikte gruplandırmıştır (akt: Awaad ve Ali, 2016). Oysa Hipokrates, fobiyi depresyon (melankoli) hastalığına özümsemişti.
Fobi ile ilintili bir sonraki önemli tarihi kaynağa İslam dünyasında rastlanır. “İslamiyetin Altın Çağı”nı (Islamic Golden Era) yaşadığı dönemlerde (M.S. 9.-12. yy.) pek çok kişi bilime katkı sağlamıştır. Bunlardan Batı’da Avicenna olarak tanınan İbn-i Sina “Tıbbın Kanıtı” (The Canon of Medicine) adlı tıp ansiklopedisinde ‘fobi’lere ilişkin çok çarpıcı açıklamalarda bulunmuştur. İbn-i Sina, kökeni bilinmeyen korkuların hafif depresyonun (melankolinin) belirtisi olduğunu düşünmüştür. Diğer taraftan depresyon, hafif değil de şiddetliyse kimi semptomlara (günümüzde ‘fobi’ sendromunun bazı belirtilerine) yol açtığını vurgulamıştır. Ona göre kişi kederliyse (hafif depresyon) nabzı yavaş atar; oysa panik halinde ise ya da korkmuşsa nabzı daha hızlı atar ve daha düzensizdir. Diğer bir deyişle, İbn-i Sina insan nabzı ile psikolojisi arasında bir ilişki kurmuş ve fobisi olan insanların fobik nesne ile karşılaştıklarında yaşadıkları fizyolojik süreçlere değinmiştir. Ayrıca ona göre fobik belirtiler (o dönemde korku kelimesi kullanılıyor) başka bir sendromun ya bir parçası ya da organlardaki yeti yitiminin bir sonucudur.(Awaad ve Ali, 2016). İbn-i Sina da gerek Hipokrates (fobi, melankolonin bir parçası) gerekse Celsus (fobi, maninin bir parçası) gibi fobinin başka hastalıkların bir parçası olduğuna inanmıştır. Bu noktada fobiye ilişkin bir uzlaşım söz konusudur.
Diğer taraftan, korkunun (fear) ‘fobi’ yerine ikame edildiği ve onların iç içe geçtiği anlaşılmaktadır. Nedeni ise bu iki kavram arasındaki ayrımın oldukça yakın bir tarihte yapılmış olmasıdır. Ayrıca, fobi salt katıksız haliyle yeni yeni kullanılmaya başlanmıştır. Bu nedenlerden ötürü fobi ile karıştırılan veya onun yerine ikame edilen kavramlar ile fobi arasında bir ayrıma gidilmelidir. Marks’a göre fobi, görünür bir uyarana ilişkin mantık dışı veya orantısız korkuları ifade etmektedir (akt: Awaad ve Ali, 2016). Oysa korku, gerçek ve bilinen bir tehdide organizmanın verdiği tepkidir ( Özakkaş, 2014).
Korku ve fobi kelimeleri, anksiyete ile de karıştırılır. Fobi ile korku arasındaki ayrım anlaşıldıktan sonra anksiyete ile nasıl ayrıldıklarını da bilmek gerekir. Özakkaş’ a (2014) göre anksiyete, olası olumsuz bir durumun yaşanmadan önceki sinyali ve buna verilen bir cevaptır. Ve kaynağı belirsiz de olabilmektedir. Kısaca fobi akıl dışı veya aşırı bir korkuyu; anksiyete olumsuz bir yaşantının sinyalini veren tepkileri; korku ise gerçekte bilinen bir tehdide verilen tepkiyi ifade etmektedir. Görüldüğü üzere birbirlerinden nüanslarla ayrılmaktadırlar. İlerleyen bölümlerde fobilere ilişkin psikanalitik yaklaşıma yer verilecek ve bu ekol çerçevesinde anlatılacak olan Hans vakasında fobi, korku ve anksiyete arasındaki fark daha iyi anlaşılacaktır.
Çağdaş psikoloji tarihçileri, 18. yüzyıla kadar ‘homojen/ katıksız fobi’ kavramının tıbbi ya da psikiyatrik literatürde kullanılmadığına inanmaktadır (Awaad ve Ali, 2016). Çünkü, Celsus’tan bu yana fobi kelimesi diğer kelimelerle birleşerek kullanılmıştır: agorafobi (açık yerde bulunma korkusu), ailurofobi (kedi korkusu), aklofobi (karanlık korkusu), akarafobi (küçük nesne ya da böcek korkusu), akrofobi (yükseklik korkusu), antropofobi (insanlardan korkma), arakibutirofobi (yer fıstığı ezmesi yerken damağa yapışma korkusu) , araknafobi (örümcek korkusu), aviofobi (uçuş korkusu), batofobi (yüksek binaların yanında geçme korkusu), filofobi (aşık olma korkusu), gametofobi (evlilik korkusu), klostrofobi (kapalı yerlerde bulunma korkusu), musofobi (fare korkusu), nekrofobi (ölüm veya ceset korkusu), ofidiyofobi (yılan fobisi), okofobi (taşıt korkusu), otofobi (yalnız kalma korkusu), peladofobi (kel insan veya kelleşme korkusu), triskaidekefobi (13 sayısı korksu), venüstrafobi (güzel kadın korkusu) vb. (Taşçeviren, 2013). Apuleius Celsus’un ürettiği kavram, insanlara korkularını ifade etmenin basit yolunu sunmuş olmalı ki her korku nesnesinin ya da durumun sonuna ‘fobi’ kelimesi eklenmiştir. Dikkat edilirse kullanılan kavramlardan hiçbirinde ‘fobi’ kelimesi ayrı yazılmamıştır. Diğer bir deyişle fobi kelimesi tek başına kullanılmamıştır. Bu noktada, Marks (1970) salt/katıksız fobi kavramının 17. ve 18. yy.ın bilimsel araştırmalarında, kullanılmaya başlandığını vurgulayarak konuya açıklık getirmiştir (akt: Awaad ve Ali, 2016). Kısaca çağdaş psikoloji tarihçileri, fobi kelimesinin diğer kelimelerden koparak, tek başına anlam atfemesinin 17.yy.dan itibaren mümkün olduğu kanısındadır. Yukarıda tanımlanan fobiler incelendiğinde gerçekten de bağımsız bir kavram olarak kullanılmadığı ve diğer kelimelerle (ör; akara+fobià akarafobi; gamet+fobi à gametofobi vb.) olan bütünlüğünün anlam atfettiği fark edilecektir. Bu farkındalıktan sonra fobilerin nedenlerine ilişkin geliştirilen bir takım görüşlere yer verilecektir.
Campton’a (1992) göre psikolojinin duayen isimlerinden ve psikanalizin kurucusu Sigmund Freud (1856-1939) da fobiler ile ilişkili görüşlerini paylaşmıştır. Freud’a göre iki tür fobi vardır: normal/yaygın fobiler ve normal insanlarda korkuya neden olmayan koşulların fobisi. Ona göre yılan kokusu, ölüm korkusu yaygın fobilere; evden ayrılma korkusu ise koşullara bağlı oluşan fobilere örnektir (akt: Grenier, 2015). Freud fobileri bilinç dışı süreçlerle ilintilendirmiştir. Bu bağlantı aslında psikanalik görüşe dayanır. Bu görüş, insan davranışlarını bilinç dışı süreçlerden ayırmaz aksine insan davranışlarının nedenlerinin anlaşılmasında bilinç dışı süreçlerin incelenmesi gerekliliği üzerinde durur. Freudyen bir vaka ile psikanalitik ekolün fobileri nasıl açıkladığı daha iyi anlaşılacaktır. Freud’un vakalarından biri atlardan aşırı korkan küçük Hans’tır. Hans, atlara binememekte, ata yaklaşınca ısırılacağını düşünmekte ve bundan müthiş bir şekilde korkmaktadır. Oysa Hans’ın daha önce atlarla kötü bir yaşantısı olmamıştır (Aydın, 2017). Freud, Hans’ın at korkusunun bilinç dışı materyallerle ilişki olduğunu düşündü. Bu düşüncenin kaynağında ‘bilinçdışı motivasyonların ilerleyen dönemlerde davranışları şekillendirir.’ psikanalitik varsayımı yatmaktadır. Freud Hans’ın ödipal/ oedipus karmaşa yaşadığını (erkeklerde normal gelişim sürecinde ortaya çıkan normal bir arzunun, annesine yönelik cinsel arzularının, baba tarafından penisinin kesilmesi şeklinde cezalandırılacağı korkusu) ve itkilerini bastırmış olduğu düşüncesine odaklanır. Freud, Hans’ın aslında attan değil babasından korktuğunu söylemiştir (Davidson ve Neale, 1943). Hans’ın at korkusunun bilinç dışı materyal olan baba korkusundan ve penisinin kesileceği korkusundan kaynaklandığı çıkarsanmıştır. Ona göre Hans babasına ilişkin korkusunu ata aktarmıştır. Çünkü bu, Hans’ın toplum tarafından kabul edilmeyen dürtülerinin (ör, cinsellik ve saldırganlık) ifade edilmesini sağlıyordu. (Davidson ve Neale, 1943). Bu psikolojide yer değiştirme savunma mekanizmasına bariz bir örnektir. Hans, at fobisi sayesinde aslında babasının yarattığı kaygıyı bilinçsizce azaltmakta ve ondan kaçınmaktadır. Diğer bir deyişle fobiler bilinç dışı kaygı azaltmak ya da ortadan kaldırmak için ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak Freud’a göre fobiler bilinçdışı materyallerin yaratığı kaygının nesnelere korku duyma şeklindeki yansımalarıdır.
Hans vakasında dikkat edilmesi gereken bir önemli diğer nokta da anksiyete (kaygı) ile fobi arasındaki ayrımın Hans vakasında çok net olduğudur. Hans’ın penisinin, annesine duyduğu cinsel ilgiden dolayı kesileceğinden endişe etmesi, gelecekteki olumsuz bir durumun sinyali (kaygı) dir. Oysa attan neden korktuğunu bilmemesi (mantık dışı) ata ilişkin fobisinin olduğunu göstermektedir.
Fobilerin nedenlerine ilişkin paylaşılan bir diğer etkili görüş davranışçılık ekolünden ve onun ünlü savunucusu olan John Watson’dan gelmektedir. Davranışçılık ekolü, öğrenmenin doğuştan olmaktan çok sonradan deneyimlere istinaden gerçekleştiğini savunur. İnsan sahip olduğu tüm bilgiyi sonradan çevreyle etkileşimde bulunarak edinmiştir (Domjan, 2012). John Watson bu ekolü savunan ve adını duyuran önemli psikologlardandır. Korku duygusunun doğuştan gelmediğini sonradan öğrendiğini ünlü ‘Alber Deneyi’ ile kanıtlamıştır. Watson, Albert adındaki 8 aylık bebeğe sırayla beyaz bir fare, tavşan, peruk, maske vb. ilk kez karşılaştığı uyaranlar göstermiştir. Albert başlangıçta bu hayvanlarla ve nesnelerle oynuyordu, onlardan kaçınmıyordu. Albert onlarla oynarken iki demir çubuk birbirine vurdurularak gürültü çıkarılır ve Albert ağlamaya başlar. Bir sonraki aşamada Albert; fare, peruk, vb. nesne ve hayvanlardan kaçınır ve onları görünce ağlamaya başlar. Albert o uyanlara ilişkin korkuyu sonradan edinmiştir (Domjan, 2012). İşte bu fobilerin öğrenildiği fikrine önemli bir kanıt niteliğindedir. Fobilerin nedenlerine ilişkin getirilen birtakım görüşlerin ardından fobilerin geniş bir spektrumunun olduğuna ve bunun neyi zorunlu kıldığına değinilecektir.
Barendregt’e (1982) göre, her yıl her yaş grubundan yüzden fazla insan fobileri için çözüm yolu aranmaktadır. Diğer bir deyişle fobiler azımsanmayacak kadar fazla görülmektedir. Barendregt, fobi belirtilerinin çoğunun mental değil fiziksel olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca insanların genel olarak korktuğu kimi durumları örneklendirmiştir. İnsanlar “sokaklardan, köprülerden, mağazalardan; toplu taşıma araçlarından, asansörlerden, tünellerden, trafik sıralarında; kalabalıktan, sessizlikten; gök gürültülü fırtınalardan, yağışlardan veya açık hava koşullarından; hayvanlardan özellikle böceklerden; ölüm ve hastalıktan….” korkmaktadırlar. Anlaşıldığı üzere insanların çok geniş korku yelpazesi vardır. Bu durum fobilerin sistematik ve kategorik incelenmesini zorunlu kılmıştır.
Fobiler ilk olarak DSM-1’de yer alsa da fobilerin kendi içinde sınıflandırılması DSM-3 ile başlanmıştır. Fobiler 1940’tan sonraki süreçte hastalık tanılama için kullanıldı. İlk olarak ICD-6 (Hastalıkların Uluslarararası Sınıflandırılması) kitabında ve 1952’de APA (Amerikan Psikiyatri Birliği) tarafından oluşturulan DSM-1’in ( Ruhsal Hastalıkların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı) dördüncü baskısında fobik reaksiyon hastalık olarak tanımlanmıştır (Grenier, 2015).
DSM-1’de "Appendix supplementary term (Tamamlayıcı ek terimler)" başlığı altında akarafobi (parazit,karınca,kurt ya da iğne gibi küçük nesne korkusu), akrofobi (yükseklik korkusu), agorafobi (açık alanda bulunma korkusu), klostrofobi (kapalı alan korkusu) ve kanserofobi (kanser olma korkusu) terimlerinden söz edilmiştir (APA, 1952). Diğer taraftan Gerek DSM-1’de gerekse ICD-6’da fobik reaksiyon tanısında özgül bir sınıflandırma yapılmamıştır. Diğer bir deyişle sadece ‘fobik reaksiyon’ tanısı vardı.
DSM-2’de fobi, taksonomik olarak nevrozlar tanı kategorisinin anksiyete nevrozu başlığı altındaki bir sendrom olarak yer aldı (APA, 1968). DSM-1’deki ‘fobik reaksiyon’ DSM-2’de ‘fobik nevrozlar’ şeklinde revize edilmiştir.
DSM-1 ve 2’den farklı olarak DSM-3’te fobiler kendi içinde 3 farklı sınıfa ayrılmıştır: agorafobi, sosyal fobi ve basit (özgül) fobi (APA,1980). DSM-4 ve DSM-5’te fobilere ilişkin verilen bilgiler çoğunlukla DSM-3’e benzerdir. Ancak DSM-4 ve DSM-5’te özgül fobi (spesifik-basit) kategorisi, kendi içinde 5 gruba ayrılmıştır : hayvan fobisi (ör, kedi, örümcek, yılan vb.), kan-enjeksiyon-yara fobisi, durumsal fobiler (ör, asansör, uçak, kapalı yerler vb.) , doğal çevre fobisi (ör, yükseklik, su, fırtına, gök gürültüsü vb.) ve ‘tıkanıp boğulma’ gibi diğer gruplara özümsenmeyen fobiler (APA, 1994; APA, 2013).
Kısaca günümüzde fobiler, mantık dışı ve aşırı korkuyu ifade eden ve DSM-5’te (en güncel olan) anksiyete bozuklukları tanı kategorisinde yer alan bir sendromdur. Bu sendrom kendi içinde üç gruba (sosyal fobi, agorafobi, özgül fobi) ayrılmakta ve bu sayede gerek tanı koymayı gerekse fobiyi incelemeyi ve anlamlandırmayı kolaylaştırmaktadır.
Anlaşıldığı üzere fobi ile ilintili olay öyküleri Hipokrates’a kadar uzanmaktadır. Hipokrates’ın eserinde fobiye ilişkin örneklere yer vermesi fobi’nin tarihine ışık tutan ilk feneridir. Ardından Apuleius Celsus’un hidrofobi kavramını ortaya atması ve bu kavramın kaynağında da yunan mitolojisinin olması fobi tarihini hem ilginç hem de çekici kılmıştır. Sonraki süreçte İslam bilgini İbn-i Sina’nın fobiler ile duygu ve fizyolojik reaksiyonlar arasında bir ilişkiyi tanımlaması bu tarihi çeşitlendirmiş ve zenginleştirmiştir. Ayrıca Hipokrates’tan günümüze kadar fobinin nedenine ilişkin birtakım yaklaşımların (psikanalitik ve davranışçılık yaklaşımları) olması fobiye ilişkin geniş bir perspektiften bakma imkânı sağlıyor. Bunların dışında Celsus’tan çağdaş psikoloji tarihine kadar fobilerin, diğer kelimelere birleşerek (ör, hidrofobi, aklofobi, gametofobi, vb.) kullanılmış olması ve tek başına bir kavram olarak kullanılmayışı oldukça ilginçtir. Son olarak DSM-1’den DSM-5’e kadar fobi ruh sağlığı ve hastalıkları hususunda önem teşkil etmiş, birtakım değişikliklere uğramıştır ve önemini günümüzde de korumaktadır.
KAYNAKÇA
American Psychiatric Association. (1952). The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders: DSM-1. Washington, DC: American Psychiatric Association.
American Psychiatric Association. (1968). The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders: DSM-2. Washington, DC: American Psychiatric Association
American Psychiatric Association. (1980). The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders: DSM-3. Washington, DC: American Psychiatric Association
American Psychiatric Association. (1994). The Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders: DSM-4. Washington, DC: American Psychiatric Association
American Psychiatric Association (2013). DSM-5: Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabı. (E. Köroğlu. Çev.). Ankara: Hekimler Yayın Birliği. ( Orijinal çalışma basım tarihi 2013.)
Aydın, R. (17 Ekim 2016). Korku Üzerine Bir Analiz: Küçük Hans Vakası. 11 Aralık 2017, https://www.guncelpsikoloji.net/ilginc-bilgiler/korku- uzerine-bir-analiz-kucuk-hans-vakasi-h6016.html
Awaad, A. ve Ali, S. (2016). A modern conceptualization of phobia in al- Balkhi’s 9th century treatise: Sustenance of the Body and Soul. Journal of Anxiety Disorders, 37 , 89–93. 7 Aralık 2017, ScienceDirect database.
Barendregt, J. (1982). Phobias and related fears. 14 Aralık 2017, http://webcache.googleusercontent.com/search? q=cache:7LEMRtesWP0J:ftp://ftp.cs.ru.nl/pub/CompMath.Found/JTBarendregtFobieen.pdf+&cd=1&hl=tr&ct=clnk&gl=tr
Crocq, M. A. (2015). A history of anxiety: from Hippocrates to DSM. Dialogues in Clinical Neuroscience, 17 (3), 319-325. 8 Aralık 2017, PMC database.
Davidson, G. C. ve Neale, J. M. (2004). Kaygı Bozuklukları. Anormal Psikolojisi (7.baskı) içinde (127-159). ( I. Savaşır, ÇEV.). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları. ( Orijinal çalışma basım tarihi 1943.)
Domjan, M. (2012). Koşullama ve Öğrenmenin Temelleri. (H. Çetinkaya, Çev.). Ankara: Türk Psikologlar Derneği Yayınları ( Orijinal çalışma basım tarihi 2000.)
Grenier, S. (2015). Phobias. 4 Aralık 2017, from DOI: 10.1002/9781118521373.wbeaa246
King, H. (2013).Fear of flute girls, fear of falling. Mental Disorders in the Classical World (first ed.) (265-282). Columbia: Brill Publisher.
Özakkaş, T. (2014). Anksiyete Bozuklukları Tedavi. İstanbul: Psikoterapi Enstitüsü Yayınları.
Taşçeviren., F (2013). Psikoloji (8. Baskı). İstanbul: Carpe Die
Naime Kiraz-Psikolojide Feminizmin Tarihi
Psikolojide Feminizmin Tarihi
19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başına denk gelen tarihlerde, psikoloji bilimi ilk laboratuvarlarını kurarken geri kalan neredeyse her alanda olduğu gibi burada da erkek egemen işleyiş hakimdi. Aynı yıllarda kadınların erkeklerle eşit vatandaşlık hakları istemelerine dayalı birinci dalga feminizm etkisini göstermeye başlasa da kadınların okul ve iş hayatında kendilerine yer bulabilmeleri yıllar almıştır. Her alanda esas değişim, 1960’lardan sonra ikinci dalga feminizmle birlikte görülmektedir. Psikoloji tarihi içinde de kadınların varlığı ve kadın olarak eleştirel sesi 1960’lardan sonra yükselmiş gibi görünse de psikoloji çalışmalarının ilk günlerinden itibaren eleştirel perspektif sunarak etkisini gösteren kadın araştırmacılar vardır (Schultz ve Schultz, 2001).
Hem deneysel alanda hem de psikoterapi ve kişilik kuramlarında kadın sesinin varlığı ve feminist eleştirel bakış önemlidir. Çünkü ilk günlerden itibaren erkek kuramcılar erkekler üzerinde yaptıkları çalışmalardan elde ettikleri sonuçları norm olarak kabul edip kadın psikolojisi hakkında bu norma uyup uymama durumuna göre evrensel çıkarsamalarda bulunmuşlardır ( Eagly et all. 2012). Özellikle ilk dönem kuramcılarının gözünde normatif olanı erkek temsil eder. Bildiğimiz birçok kuram da bu norma karşı açıklanmaya muhtaç olanın kadın davranışı olduğu varsayımına dayanır (Worell, 2000). Bahsedeceğimiz tüm kadın araştırmacılar bu konuya karşı çıkışlarını on yıllar boyunca dile getirerek çalışmalarıyla araştırma konularının da seyrini değiştirmişlerdir.
Asırlardır sosyo-kültürel olarak kabul edilen ve sürdürülen kadınların erkeklerden daha aşağı, daha işlevsiz olduğu ve kadın-erkek rollerinin benzeşemeyeceği fikri, psikolojinin temelinin atıldığı günlerde de bilimsel temellere dayandırılan hakim görüştü (Schultz ve Schultz, 2001). Resmi olarak bir öğrenci sayılamadığı zamanlarda Mary Whiton Calkins, kadınların zihinsel olarak erkeklerden yetersiz olmadığını kanıtlayan çalışmalar yaptı. Ayrıca, 1905’te Amerikan Psikoloji Birliği başkanı olarak otoritesini kanıtladı (Schultz ve Schultz, 2001 ).
Kadınların sırf kadın oldukları için zihinsel açıdan erkeklerden daha alt düzeyde olduğu, yalnızca biyolojik cinsiyetin bilişsel becerilerde kadınları daha aşağı çektiği tezine ilk deneysel karşı çıkış Helen Bradford Thompson Wolley’e aitti. Deneylerinde cinsiyetler arası anlamlı hiçbir fark bulamaması, cinsiyetler arası farkların değil benzerliklerin daha çok olduğunu göstermesi dönemin güçlü erkek bilim otoritelerini kızdırmakla birlikte bu farkı savunan sosyal darwinizmin iddiasına da cevap vermiş oldu (Schultz ve Schultz, 2001).
Takip eden yıllarda Leta Stetter Hollingworth, çocuk ve eğitim psikolojisi alanında yaptığı birçok çalışmanın yanında dönemin bilimsel cemaatinin kadına bakışını yıkmak için birçok deneysel çalışma yürüttü. Adet görmenin ve adet öncesi dönemin bilişsel beceriler konusunda hiçbir olumsuz etkisi olmadığını çalışmalarında kanıtladı (Schultz ve Schultz,2001; Hollingworth, 1914). Hollingworth aynı zamanda; kadınların yalnızca ve esas olarak annelik ile tatmin olacağı fikrine de karşı çıktı. Dönemin hakim görüşü annelikten başka alanlarla ilgilenmeyi sağlıksız görebilirken onun bu çıkışı oldukça aykırıydı. Tüm bu görüşlerini anneliğin bir ‘içgüdü’ olarak doğuştan gelmediği iddiasıyla destekledi. O döneme kadar kadınlarda doğuştan bulunduğu varsayılan ‘annelik içgüdüsü’nü tartışmaya açması konusunda ilklerdendi ve oldukça dikkat çekti (Schultz ve Schultz, 2001).
Ana akım psikolojinin insan davranışını açıklarken cinsiyeti davranışın asıl belirleyicisi olarak görmesi, cinsiyete yüklenen sosyo-kültürel özelliklerin ve bu özellikler doğrultusunda yetiştirilen bireylerin etkisini yok sayan genellemeler yapması ilk günden günümüzde kadar bu kadın araştırmacıların ve feminist perspektifin karşı çıktığı temel noktadır. Benzer şekilde, Karen Horney’in 1922 ve 1937 yılları arasında yazdığı ve Kadın Psikolojisi (1967) kitabında toplanan makaleleri Freud’un psikoseksüel gelişim kuramına çarpıcı eleştiriler barındırır. Horney için psikanaliz; erkek bir dehanın eseri olarak erkeklerin yardımıyla yıllar içinde gelişmiştir. Ona göre ilk dönem kuramcılarının bir erkek psikolojisi geliştirerek, erkekleri kadınlardan daha iyi anlamaları şaşırtıcı değildir. Bu eleştiri, önceki kadın araştırmacıların karşı çıkışını da desteklemekle birlikte, sonraki tüm kuramlar için de halen geçerli olabilecek bir yön taşır. Horney’e göre Freud, kız çocuğuna, oğlan çocuğun gözünden bakmaktadır. Normun erkek olarak alındığı bir kuramda ‘nesnel’ olarak kadın psikolojisinin anlaşılmaya çalışıldığı iddia edilemez (Kadın Psikolojisi, 1967). Horney, Freud’un iddia ettiği gibi kız çocuğunda bir penis kıskançlığı olsa bile, bunun tüm kadın gelişimine evrensel olarak genellenemeyeceğini, eğer varsa bile bunun biyolojik değil sosyo-kültürel nedenlerinin olduğunu öne sürmüştür. Onun klinik deneyimlerine göre, Freud’un penis kıskançlığı olarak saydığı belirtiler herhangi bir nevrozlu erkeğin de sahip olabileceği belirtilerdir. Psikoloji kuramlarını yazan erkek araştırmacıların sosyo-kültürel kalıpyargıları onların evrensel kadın tanımını objektif bir şekilde yapmalarını engeller görünmektedir (Kadın Psikolojisi, 1967).
Ana akım psikolojinin kadına bakışı aynı şekilde sürerken 1960’ların sonundaki kadın araştırmacıların çalışmaları feminist psikoloji hareketinin öncüsü oldu. Deneysel psikolog Naomi Weisstein, kadın davranışını tanımlamada psikolojinin neredeyse hiçbir şey bilmediğini söyleyerek dönemin tüm kalıpyargılara dayanan araştırmalarına karşı çıktı. Kadınları şekillendiren sosyal etkenlerle hiç ilgilenmeden, o sosyal etkenlerin ürünü olarak geliştirdikleri teorilerin kadın davranışını açıklayamayacağını öne sürdü ( Boratav, 2001; Weisstein, 1968).
Her alanda karşılaşılan bu eşitsizlikler sonucunda kadınlar APA içinde de örgütlenmenin önemine karar verdi. 1973’te Society for the Psychology of Women Division kuruldu. Bu kurumlaşma zaman içinde Psychology of Women Quarterly (1977) ve Feminism and Psychology (1991) gibi bu alandaki önemli dergilerin kurulması için aracılık etti (Boratav, 2001).
1970’lerde çalışmaları feminist psikolojiye öncü olmuş kadınlardan bir diğeri Stephanie Shields’tir. Shields (1975), o güne kadar yapılan çalışmaların dönemin sosyal ideolojisine bağlı olarak kadını tanımladığını, bilişsel çalışmaların bile kadın beyninin daha yetersiz oluşunu ispat etme amacı doğrultusunda çarpıtıldığını anlatır. Çünkü kadın davranışı ve bilişsel süreçleri incelenirken ölçüt olarak erkek esas alınmaktadır, kuramcıların bakış açısı ve araştırma yöntemleri toplumsal perspektiften arınmamıştır (Boratav, 2021). Tüm bu eleştirilerle birlikte biyolojik cinsiyetin davranışın bu denli kesin olarak belirleyicisi olması fikri sarsılırken toplumsal cinsiyetin kültürel olarak öğrenildiği fikri bu dönemde oluşmaya başlamıştır.
Aynı günlerde, sadece deneysel alanda değil psikoterapi alanında da feminist eleştiriler büyüyordu. Inge Broverman ve arkadaşları (1970) anormal davranışı tanımlarken de cinsiyete dayalı önyargılarımızın kadın ve erkeklere koyulan tanılarda farklılıklara neden olduğunu ortaya koydu. Horney (1967)’in klasik psikanalize dair fikirlerini hatırlayınca, bu eleştirilerin tarihten de güçlü bir temel aldığını savunabiliriz. Phylis Chesler’ın Women and Madness kitabı, kadınlara uygulanan psikolojik tanı ve tedavilerin kadına bakışını ataerkil toplumsal bakışla denk ve adaletsiz bulur (Boratav, 2001; Chesler, 1972). Kadınların halihazırda erkeklere oranla daha hassas, duygusal, histerik olarak algılandığı bir ortam vardır. Bu sorunlu dinamikleri oluşturan sosyo-kültürel yapı kadına nasıl bakıyorsa, tanı ve tedavi uygulayan uzman da o şekilde bakarsa kadın davranışı ve psikopatolojisini objektif algılamamız nasıl mümkün olabilir? Günümüzde de bunun yankılarını görmekteyiz. Sırf bu bakış açısı nedeniyle bile 1970’lerden sonra klinik psikolojinin fazla ‘bireysel’ olduğu, kadınların esas ihtiyacının toplumsal dönüşüm olduğu fikri doğmakla birlikte daha işlevsel şekillere de bürünmüştür.
Şimdiye kadar bahsettiğimiz tüm feminist karşı çıkışlar ve dönüşüm çabaları araştırma yöntemlerinde değişim olarak da kendini göstermiştir. Carolyn Sherif (1979), psikolojinin araştırma yönteminin ne derece sınırlı olduğunu tartışmaya açmıştır ve araştırmacıların yansızlık iddialarını eleştirmiştir. Rhonda Unger (1983), psikolojinin yöntemsel olarak bireysel bakışını eleştirmiştir, mevcut yaklaşımın bireyi sosyal bağlamından koparan pozitivist bir bakış olduğunu iddia eder. Sosyal bağlamları hesaba katmamak, araştırma nesnemiz kadınken, yaptığımız tüm gözlemlerin ‘kadın doğmak’ kaynaklı olduğu yanılgısını doğurabilmektedir.
1990’lara doğru gelirken, hep tartışılmış olan araştırmaların kadın erkek ‘farklarına’ odaklanmaları daha radikal biçimde eleştirilmeye başlanmıştır (Boratav, 2001). Psikolojinin ilk bilgi ürettiği günlerden bu yana birileri kadın ve erkekler arasında ilginç farklar buluyor ve feminist ya da değil başka birileri de ‘kadınların’ sözde düştüğü durumu netliğe kavuşturmak için yeni araştırmalar yapıyordu. Feministlerin bu karşı çıkışındaki haklılıkları deney ve araştırmalarla kanıtlansa bile bu döngü doğası gereği kadınları dezavantajlı tutmaya devam etmekteydi. Hare-Mustin ve Marecek (1990)’ e göre bu eski erkek merkezli psikolojinin soruları üzerinden ‘kadın’ın ne olmadığını anlatmaya çalışmak yerine kendi sorduğumuz sorulara cevap vermeliyiz.
Tüm bu tartışmalar ana hatlarıyla feminist psikolojinin ilkelerini oluşturmuştur. Önceden değindiğimiz gibi toplumsal cinsiyet ve cinsiyet ayrımını yapmak, biyolojik cinsiyet temelli olduğunu sandığımız birçok farkın toplumsal cinsiyet kimliğiyle uyumlu yetiştirilmemizden kaynaklandığını anlamak önemlidir. Kültürel olarak cinsiyetlere atfettiğimiz genellemeleri sorgulamayan bir bilimsel bakıştan kuşku duymak gerekir (Unger ve Crawford, 1992). Stereotiplerin kadın ve erkek davranışını tanımlarken bizi ne kadar etkilediğini kanıtlayan bir çok çalışmanın yanında bilim insanı bu düşünsel meyilimizin farkında olarak genellemelerden kaçınmalıdır. Kadın davranışı genelleme amacıyla değil, kadınların bireysel deneyimlerindeki çeşitlilik incelenerek anlaşılmaya çalışılmalıdır. (Boratav, 2001). Üçüncü esas konu, bir prensip olarak titizlikle her alanda etkisi incelenmesi gereken mesele, güç ve güç ilişkileridir. Bu noktaya kadar özetlediğimiz ana akım psikoloji güç dinamiklerine; bunun araştırmacı ve araştırılan şey arasındaki ilişkiye etkisine, terapist danışan arasındaki ilişkiye yansımasına değinmemiş bununla ilgilenmemiştir. Güçlü taraf olmanın getirdiği ayrıcalıkların buradaki etkisini fark etmek de mümkün olmamıştır. Araştırma nesnesi olarak kadın ve hasta olarak kadınının üstünde psikologların hiyerarşik bir bakışının olabileceği de incelenmelidir (Boratav, 2001). Kadınların tüm bu sistemle girdikleri güç ilişkisini fark etmeleri de değişimin zorunlu bir parçasıdır. Psikolojinin bireysel yaklaşımlarının sınırlılığı burada görülmektedir. Böylece feminist psikoloji toplumsal değişimi de hedeflemek durumundadır (Boratav, 2001). Tüm bu prensiplerle birlikte toplumsal değişim, günümüzde de feminist psikolojinin gündeminden çıkamayacak kadar önemlidir.
Özetle, yüzyılı aşkın süredir toplumlarımız davranışın bireysel, toplumsal, bilişsel nedenlerinin incelenebileceği düzeye gelmiş olsa da biyolojik, sosyal, evrimsel birçok nedenden ötürü cinsiyetleri birbirinden çok farklı ve cinsiyetlere genellenebilir katı özelliklerle algılama eğilimimiz aynı hızda değişmemiştir. Kadın psikolojisini ve davranışını olduğu haliyle anlamak için ölçütün erkek olmaktan çıkması gerekmektedir. Kadın hakları odaklı başlayan bu eşitlik arayışı günümüze geldikçe erkek merkezli bakışın norm alındığı düzende yabancı olarak kalan tüm yönelim ve cinsiyet etiketlerini kapsamaktadır. Hem laboratuvarda, hem klinikte psikoloğun tüm cinsiyet ve yönelimlere eşit mesafede olduğunu iddia edebilmesi için sosyo-kültürel olarak kurulan bu dengesiz dinamiklerin farkında olması gerekir. Tarihi süreçte, feminist psikologların eleştirel katkılarıyla yaşanan olumlu değişimin sürebilmesi için yalnız bireysel değil toplumsal değişimlerin de desteklenmesi önemlidir.
Kaynakça
Boratav, H. B. (2001). Feminist psikoloji: Nedir, nasil gelişti, psikolojiye getirdiği yeni açilimlar. Türk Psikoloji Yazilari.
Broverman, I. K., Broverman, D. M., Clarkson, F. E., Rosenkrantz, P. S., & Vogel, S. R. (1970). Sex-role stereotypes and clinical judgments of mental health. Journal of Consulting and Clinical Psychology, 34(1), 1-7.
Chester, P. (1972). Women and Madness. NewYork. Doubleday.
Eagly, A. H., Eaton, A., Rose, S. M., Riger, S., & McHugh, M. C. (2012). Feminism and psychology: Analysis of a half-century of research on women and gender. American Psychologist, 67(3), 211.
Hare-Mustin, R. T. & Marecek, J. (1990). Making a Difference:Psychology and the Construction of Gender. New Haven, CT: Yale University Press.
Horney, K. (1998). Kadın Psikolojisi,(Çev. Selçuk Budak). Öteki Yayınları, Ankara.
Sherif, C. W. (1979). Bias in psychology. Feminism and Psychology,
Shields, S. A. (1975). Functionalism, Darwinism, and the psychology of women: A study in social myth. American Psychologist, 30, 739- 754.
Unger, R. K. (1979a). Toward a redefinition of sex and gender. American Psychologist, 34, 1085-1094.
Unger, R. K. (1983). Through the looking glass: No wonderland yet!(The reciprocal relationship between methodology and models of reality). Psychology of Women Querterly, 87,9-32.
Unger, R. K., & Crawford, M. (1992). Women and Gender: A Feminist Psychology Boston: McGraw-Hill.
Weisstein, N. (1968). Kinder, Küche, Kirche as Scientific Law: Psychology Constructs the Female. Boston. MA: New England Free Press.
Worell, J. (2000). Feminism in psychology: Revolution or evolution?. The Annals of the American Academy of Political and Social Science, 571(1), 183-196.
Şafak Pekağır-Hipnozun Tarihsel Gelişimi
Hipnozun Tarihsel Gelişimi
Kelime kökü olarak Yunanca’da “uyku” anlamına gelen hipnoz, Boring (1929) ve Hull’e (1933) göre Antik Mısır ve Antik Yunan’da “tapınak uykusu” olarak tanımlanmaktadır (akt., Mac Hovec, 1975). Yunan Mitolojisi’nde uyku tanrısı olarak geçen hipnoz (Hypnos), Erebas ve Nyx’in (gece) oğludur ve uyutucu bir sıvıyı bir boynuzdan boşaltması ile tasvir edilir (Özakkaş, 1993). Bugünkü anlamıyla ise kişinin dikkatinin çevreden soyutlanarak duygular, biliş ve imgelem gibi içsel süreçler üzerine odaklandığı, farkında olma durumudur* (Williamson, 2019) ve hipnoz kelimesini ilk kullanan kişi James Braid’dir (Tinterow, 1993). Bu süreçte, hipnotik gerçekliğin en temel yapıtaşlarından birisi “telkin” kavramıdır. Telkin, bir fikrin koşulsuz kabulü olarak tanımlanmaktadır; bir başka deyişle duyusal izlenimlerin beyindeki yüksek bilişsel merkezlere anlamlı bir düzlemde iletilerek psiko-fizyolojik tepkilerin ortaya çıkarıldığı süreçtir (Kruger, 1977). Hipnoz sırasında sunulan telkinlerin kabulü ve uygulanması ile, uygulayıcı ve uygulanan kişi hipnotik bir gerçeklik ortaya koyar ve davranış değişiklikleri meydana getirilir. Bugün hipnoz çeşitleri kullanılan telkinlerin yapısına göre çeşitlilik göstermekte ve terapi yöntemleri kapsamında ele alınmaktadır ancak terapinin kendisi değildir (Ahlskog, 2018). [1]
Hipnozun Tarihsel Gelişimi
Medeniyetin başlangıcından bu yana, değişen bilinç durumları** kişileri etkilemiş, şamanların, büyücülerin, şifacıların ve diğer çeşitli ruhani aktörlerin ritüellerini, dini törenlerini, bir diğer deyişle gösterilerini süslemiştir. Özakkaş (1993) hipnozun tarihsel anlamda 3 dönemde incelenebileceğini iddia etmektedir. Bunlar, Mesmer öncesi, Mesmer Dönemi ve Mesmer sonrasıdır. Burada, hipnozun tarihinin milattan öncesine dek gitmesine karşın Mesmer’in referans alınmasının sebebi, medikal anlamda hipnozu kullanan ilk kişi olmasıdır (Riskin ve Frankel, 1993).
Mesmer öncesi dönem, milattan öncesinden 1750 yıllarına dek olan dönem olarak ele alınmaktadır. Hipnozun erken tarihine yönelik en zengin kaynak M. Ö. 500’lü yıllara dayanan Antik Yunan’daki Asclepius inancıdır (Mac Hovec, 1975). Homeros tarafından aktarılan bu inanca göre, önceleri bir şair-filozof olan Asclepius ölümünün ardından efsaneleşmiş ve Apollo’nun oğlu olarak dinginliğin, bilgeliğin ve farkındalığın tanrısı olarak anılmaya başlamıştır. Adına inşa edilen yüzlerce tapınak, suyunun ve havasının şifalı olduğuna inanılan, doğayla iç içe bir yapı sergilemekte, hem yapısal, hem de tapınakların işleyiş biçimi olarak hipnotik telkini temel almaktadır. Ritüellerin uygulandığı gece, rahiplerden birisi beyaza bürünüp tapınakta bulunan zehirsiz yılanları ve köpekleriyle Asclepius’u andıran bir halde ortaya çıkar; bazıları uyanık, bazıları uyumakta olan hastalara telkinlerde bulunur. Söz konusu tapınaklara, Marcus Aurelus, Sophocles, Aristophanes, Büyük İskender gibi bir çok büyük isim gitmiş, hatta Sokrates’in son sözleri* Asclepius’u referans almaktadır.[2]
Antik Mısır inancına göre vücüdun her bir bölümü kendi tanrısıdır ve hastalıklar bu tanrılara olan inancın yitirilmesi ya da kötü ruhlar tarafından ele geçirilmesiyle ortaya çıkar. Antik Mısırlı doktorlar hastalıkları sadece tıbbi yöntemle iyileştirmez, aynı zamanda büyü, tılsım, kötü ruhları kovacak özel ritüelleri kullanır ve bu yöntemler beyaz ışık, sessiz ve rahat bir ortam, çeşitli uyuşturucular gibi çoklu uyaranlarla hipnotik gerçeklik ortaya konulur. Babilliler ise telkini farklı bir şekilde kullanır: hastalar belli yerlerde gün boyunca uzanmış bir şekilde bekler ve yoldan geçenler durup onlarla sohbet eder, benzer sorunlar yaşamış olanlar öneri ve telkinlerde bulunur. Bir süre sonra hastaların kendilerine olan inancı artar ve iyileşmeye başlarlar. Mac Hovec (1975) otohipnoz ve meditasyonun birbirine çok yakın dinamiklere sahip olduğunu iddia eder (çünkü hipnoz sadece telkinde bulunmak için değil, aynı zamanda rahatlamak için kullanılır) ve Hindistan yogilerinin tarih öncesi zamanda yaptığı uygulamaları bu kapsamda değerlendirir. Yogiler, kendilerine gelen hastalara nasıl otohipnoz yapılacağını öğretir ve hasta bunu kendi başına yapabilecek düzeye gelmesiyle kendi yoluna devam eder. Tibet, Zen ve Budist meditasyoncuları da benzer şekilde sessiz, rahat ya da müzik, su sesi ile, Müslümanlar ise şarkı söyleme, bağırma ve dans gibi daha ritmik yöntemlerle hipnotik telkinin tekrar eden örüntülerini kullanmışlardır. Bu noktada İslam tarihiyle ilgili ilginç bir hikaye, Hz. Muhammed’in ölümünün ardından ortaya çıkan yalancı peygamberlerden Esved üzerinedir (Üçok, 1967). Her ne kadar hayvan hipnozu tartışmalı bir konu olsa da (Kruger, 1977) hikayeye göre Esved hayvanlar üzerinde güçlü bir etki sahibi biriydi ve peygamberliğini kanıtlamak için bir gün yüze yakın hayvanı bir çizgi üzerinde sıraya dizdi ve halkın gözü önünde hepsini sırayla mızraklayarak öldürdü.[3]
Aydınlanma çağıyla beraber, sağlık hizmetleriyle Kilise’nin ayrılmasıyla Franz Anton Mesmer bugünkü anlamda medikal hipnozun temellerini atmıştır. Viyana Üniversitesi’ne sunduğu tezde, insanların içlerinde bulunan “evrensel bir sıvıyla” evrenin ve yıldızların etkisinde hareket ettiğini ve hastalıklarının ve sağlıklarının bu etkiden kaynaklandığını iddia etmiş, daha sonra bu sıvıya canlı manyetizma* adını vermiştir (Riskin ve Frankel, 1994). Söz konusu etkiden kaynaklanan hastalıkların mıktanıslarla tedavi edilebileceğini iddia etmiş, kalbinde, yemek borusunda ve gözlerindeki rahatsızlıklardan yakınan dönemin ünlü soylularını tedavi etmesiyle ününü ve saygınlığını artırmıştır. Mesmer’in yöntemi, dönemin ruh sağlığı bozukluklarına etkili çözümler sunamayan tıbbi bakış açısı karşısında hızla yayılmış ve yeni bir umut haline gelmiştir. Bazı kaynaklara göre Mesmer psikoterapiler için bir dönüm noktasıdır ve psikoterapinin kurucusu sayılmaktadır (Özakkaş, 1993). Sonraki süreçte, Mesmer’in çalışmaları Fransa kralı XVI. Louis’in emriyle kurulan komisyonlar tarafından incelenmiş ve “evrensel sıvının” gerçek olmadığı, söz konusu etkilerin sadece hayalgücü ve taklitten kaynaklandığı sonucuna varılmıştır.
Mesmer’in itibarı sarsılsa da etkisi ilerleyen zamanda devam etmiştir. Öğrencilerinden Marquis de Puysegur bir gün yanlışlıkla çobanlarından birisini uyurgezer hale* soktuğunu fark etmiş, çobanın uyurgezer hali boyunca yaptığı şeyleri itiraf ettiğini ve uyandığında hiçbir şey hatırlamadığını görmüştür. Ona göre manyetizma sürecinde kişinin kendine olan inancı, ortaya çıkan durumun temel bileşenidir. Alexandre Bertrand bu durumun kişinin telkine açıklığından kaynaklandığını iddia etmiştir. James Braid ise manyetizmanın uykunun nöro-fizyolojik çeşitliliği sonucu ortaya çıktığını iddia etmiş, daha sonra buna “hipnoz” adını vererek “hipnozun babası” olarak anılmaya başlanmıştır (Tinterow, 2011). Onun çalışmaları sonucu hipnoz, tıbbi otoritelerce yeniden ölçülebilir, deneysel olarak çalışabilir bir olgu haline gelmiştir (Riskin ve Frankel, 1994).[4]
Zamanının en önemli nörologlarından olan Jean Martin Charcot, histeri ve epilepsi üzerine kayda değer çalışmalar ortaya koymuş ve hipnozun histeriye benzerlik gösteren patolojik psiko-fizyolojik bir yapı olduğunu iddia etmiştir. Öğrencisi Pierre Janet de, Charcot’un fikirlerini geliştirerek, histeri ve hipnoz sırasında deneyimlenen çözülmenin, kişinin mevcut bilincinden farklı bir bilinç seviyesi olduğunu, bu farklılığın travmatik yaşantıların acı verici etkilerini bastırması gibi kişinin iç bütünlüğünü koruyacak işlevlerden kaynaklandığını iddia etmiştir. Ona göre kişiler her ne kadar bu farklı bilinç seviyesinin farkında olmasalar da, onun etkisinde davranışlarda bulunabilmektedir ve bu bilinç seviyesine ancak hipnoz yoluyla ulaşılabilir ve müdahale edilebilir (Riskin ve Frankel, 1994).
20. yy’ın başlarına gelindiğinde, Avrupa nöropsikiyatri toplulukları hipnoza olan ilgisini büyük oranda kaybetmiştir. Riskin ve Frankel (1994) bu dönemde Fransız nörologlarının Charcot’un çalışmalarından dolayı utandığını belirtmektedir. Charcot’un bir başka öğrencisi, dönemine damgasına vuran Sigmund Freud’dur. Freud, her ne kadar hastaların hipnoz sırasında söylediklerinin güvenilmez olduğu ve her hastanın hipnoza uygun olmadığı gerekçesiyle hipnozu terk etse de, Charcot’un kendisi üzerindeki etkisi devam etmiş ve daha sonra bilinçdışı kuramını geliştirmiştir. Aynı dönemde, Milton Ericson, Freud’un semptomlardaki rahatlamanın bilinçdışındaki materyellerin bilince getirilmesiyle sağlanabileceğine yönelik fikrine karşı çıkmış, hastanın bilinçdışına verilen yönergeler ve dolaylı telkinlerin de istenmeyen davranışın ortadan kaldırılmasında etkili olduğu fikrini ortaya atmıştır. Bu noktada Ericson’ın fikirleri, hipnozun psikoterapötik müdahalesine yönelik o döneme dek hakim geleneksel hipnozdan çok daha güçlü bir yapı ortaya koymuştur. Nitekim Ahlskog (2018) Freud’un kullandığı hipnozun doğrudan telkine* ve otoriteye dayalı olduğunu ve bu yöntemin ona hipnozun işe yaramadığını düşündürmesinin normal olduğunu belirtmektedir.[5]
Amerika’da 1970’li yıllara dek psikoloji alanında davranışçılık akımının hakimiyetini kurmasıyla ve II. Dünya Savaşı sonucu ortaya çıkan psikolojik bozukluklara yönelik müdahale ihtiyacının artmasıyla hipnoza yönelik ilgi yeniden artmış ve çeşitli çalışmalarla etkililiği ispat edilmeye çalışılmıştır. Örneğin White, Weitzenhoffer ve Hilgard gibi araştırmacıların öncülüğünde geliştirilen ölçüm araçlarıyla yapılan araştırmalar sonucu, bazı insanların diğerlerinden daha kolay hipnotize olduğu ve hipnoza yatkınlığın kişilerin cinsiyet, eğitim, zeka ve kişilik özelliklerinden bağımsız olduğu görülmüştür. Ayrıca, araştırmaya katılan deneklerin en derin hipnotik aşamada bile kişi yine kendisi olduğu görülmüş, hipnoz altındaki kişiye varolan ahlaki ya da karakteristik yapısının dışında bir şey yaptırılamayacağı sonucuna ulaşılmıştır. Elde edilen bir başka bulgu da kişilerin hipnoz sırasında hatırladıkları şeylerin doğru olduğu kadar aynı zamanda yanlış da olabildiğidir. Ayrıca bazı durumlarda deneklerin farkında olmadan dışsal beklentiye yönünde bildiklerini saptırabildikleri görülmüştür (Riskin ve Frankel, 1994).
60’lı yıllara gelindiğinde, Hilgard, yaptığı çalışmalarla hipnotik süreç sırasında bilinçli farkındalığın düşerek içsel farkındalığın arttığı ve bunun aynı zamanda günlük hayatın da bir parçası olduğu sonucuna ulaşmıştır; iyi bir kitaba dalmak, bildiğimiz yoldan yürürken yürüdüğümüzün farkında olmadan düşüncelere dalmak ya da monoton bir aktiviteyi gerçekleştirirken ana kapılmak gibi. Sarbin bu durumu tiyatro anolojisiyle açıklamıştır; ona göre hipnoz sırasında ortaya çıkan davranış değişiklikleri performans, beklenti ve motivasyonla paralellik göstermektedir. Bunları gerçek hayat kaspamında gerçekleştirilen rollerden çok kişinin bilinçdışı seviyede gerçekleştirdiğine inandığı roller olarak tanımlamaktadır (Riskin ve Frankel, 1994).
İlerleyen zamanda hipnoza yönelik artan araştırmalar, tıbbi, klinik ve deneysel, diş hekimliği gibi alanlardaki uygulamaların gelişmesini sağlamıştır. Bugün klinik anlamda hipnoz doğrudan ve dolaylı telkine dayalı olarak iki yaklaşım temelinde, çeşitli psikopatolojik bozuklukları tedavi etmek üzere çalışılmaktadır. Society of Psychological Hypnosis (APA Div. 30), The International Society of Hypnosis, American Society of Clinical Hypnosis gibi kuruluşlar başta olmak üzere uluslararası alanda faaliyet gösteren hipnoz kuruluşları her sene bünyelerine daha fazla uzmanı katmaya devam etmektedir.
Kaynakça
Ahlskog, G. (2018). Clinical Hypnosis Today. The Psychoanalytic Review, 105(4), 425-437. doi:10.1521/prev.2018.105.4.425
Boring, B. G. (1929). A history of experimental psychology. New York: Appleton Century Crofts.
Hull, C. L. (1933). Hypnosis and suggestibility. New York: Appleton Century.
Kruger, W. S. (1977). Clinical and Experimental Hypnosis. USA: J. B. Lippincott Company.
Mac Hovec, F. J. (1975) Hypnosis before Mesmer. American Journal of Clinical Hypnosis, 17:4, 215-220. doi: 10.1080/00029157.1975.10403747
Özakkaş, T. (1993). Gerçeğin Dirilişine Kapı Hipnoz, 1. Cilt. Kayseri: Özak Yayınevi.
Riskin, J. D., & Frankel, F. H. (1994). A History of Medical Hypnosis. Psychiatric Clinics of North America, 17(3), 601–609. doi:10.1016/s0193-953x(18)30103-5
Tinterow, M. M. (1993) Satanic Agency and Mesmerism Reviewed - James Braid. American Journal of Clinical Hypnosis, 36:1, 3-6, doi: 10.1080/00029157.1993.10403032
Üçok, B. (1967). İslamdan Dönen Yalancı Peygamberler. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.
Williamson, A. (2019). What is hypnosis and how might it work? Palliative Care: Research and Treatment. https://doi.org/10.1177/1178224219826581
*Waking state of awareness
**Altered states of consciousness
*Socrates' dying words were: "Crito, we owe a cock to Asclepius; pay it and do not neglect it." The cock was a common sacrifice after an ailment was cured (Mac Hovec, 1975).
*Animal magnetism
*Artificial somnambulism
*Direct Suggestion: as an example, “When I snap my fingers you will remember where you left your watch.” (Ahlskog, 2018)
Eda Pürtaş- Psikolojinin Bakış Açısıyla Tarihsel Bir Derleme: Homoseksüellik (Ocak, 2022)
19. yüzyıl dünyasında eşcinselliğe karşı olumsuz tutum ve düşünceler hatta genel olarak cinselliğe karşı olan önyargılar bu alandaki çalışmaların oldukça az olmasına sebep olmuştur (Baughey-Gill, 2011). Eşcinsellik her ne kadar edebiyat gibi çeşitli sanat dallarının ve hayatın her alanında var olsa da psikolojinin konusu olarak ele alınması oldukça uzun zaman almıştır. 1860’lı yıllarda homoseksüelliğin insan doğasındaki yeri hakkındaki ilk yorumlamalardan birini yapan Karl Heinrich Ulrichs açıklamalarında; eşcinsel bireylerin karşı cinse ait kişilik özellikleri barındırdığından ve bunun biyolojik temelli olduğundan bahsediyor. Ulrichs hayvanlardaki homoseksüel popülasyonlarını örnek vererek durumun doğallığını da anlatmaya çalışıyor (Herrn, 1995).
Yaklaşık aynı yıllarda, Ulrichs’in görüşlerine katılan nörolog Jean-Martin Charcot, eşcinsel danışanlarına uyguladığı hipnoz uygulamalarının işe yaramaması üzerine homoseksüelliğin çevreden etkilenmekten ziyade kalıtım temelli olduğunu öne sürmüştür (Baughey-Gill, 2011). Psikiyatrist nörolog Richard von Krafft-Ebing ise 1880’lerde homoseksüellik kavramını psikolojinin bakış açısıyla yorumlayan bir diğer kişidir. KrafftEbing, Darwinyen bir bakış açısıyla, eşcinsel ilişkilerin evrimsel açıdan adaptif olmadığını ve patolojik bir bozukluk olduğunu söylemiştir. Ayrıca homoseksüelliğin sadece biyolojik temelli olmadığını belirterek, biyolojinin yanı sıra çevre aracılığıyla sonradan geliştiğinin altını çizmiştir. Krafft-Ebing’in homoseksüellik üzerine yazıları sayesinde doktorlar arasında kavramların daha sık kullanılmaya başlanmasına sebep olduğu söyleniyor (Herrn, 1995;
Drescher, 2008, 2010). Yıllar ilerledikçe, 20. yüzyılın başlarında, homoseksüellik kavramı Almanya’da başlayan öjenik tartışmaların içinde bahsedilmeye başlanıyor. Bir psikiyatrist aynı zamanda da Nazi olan Ernst Rüdin, homoseksüellerin insan türünün amaçlarına hizmet etmediğini, bu yüzden de insanlığa zararlı olduklarını söylüyor. Eşcinsellerin herhangi bir şekilde üreyip bu özelliklerini çocuklarına aktarmamaları gerektiğinden bahsediyor (Herrn, 1995)
Freud’un cinsel yönelimler ile ilgili açıklamalarına geçecek olursak; Freud eşcinselliğin bir tercih olmaktan öte kişilerin hisleri ile açıklanabileceği görüşündeydi. O bütün insanların doğasında biseksüel güdüler olduğunu düşünüyordu. Homoseksüellik ile ilgili yaptığı ilk açıklamalarında, Krafft-Ebing’in fikri olan insanın orijinal cinsel yönelimi olan biseksüelliğe geri döndürülmeli fikrine değinse de ilerleyen süreçte yorumlamaları değişti. Biseksüel kişilerin, homoseksüeller ve heteroseksüeller kadar baskı yaşamadığını ve bu yüzden onlara nazaran daha az çatışma yaşadıklarından söz etti. Freud homoseksüelliği bir bozukluk olarak değil yeterince gelişmemişlik olarak görüyordu (Young-Bruehl, 2001). O homoseksüelliği cinsel gelişmede bir aşama olarak tanımlarken, heteroseksüelliği ise yetişkin cinsel yönelimindeki norm olarak tanımladı. Geri dönüştürme konusundaki bir çalışmasında; genç bir kadının cinsel yönelimini değiştirme girişiminde bulundu ve sonuç olarak homoseksüel yönelimleri değiştirme girişimlerinin büyük oranda başarısız olacağı, kanısına vardı (American Psychological Association Task Force [APA Task Force], 2009). Freud ilerleyen çalışmalarında biseksüelliği daha detaylıca irdeledi ve homoseksüellik ile ilgili görüşlerini büyük oranda “Three Essays on the Theory of Sexuality” ve “Letter to an American Mother” yazılarında belirtti. Freud görüşlerinde homoseksüelliği her ne kadar hastalık ve negatif bir durum olarak ele almamış olsa da yüzyılın devamında psikanaliz eşcinselliği psikopatoloji ile yakından ilişkilendirmiştir (Auchincloss, & Vaughan, 2001; APA Task Force, 2009).
Freud’un ölümünün ardından pek çok Amerikalı psikanalist onun görüşlerine karşı çıktı ve homoseksüelliği tedavi gerektiren bir bozukluk belirtisi olarak ele aldı. Bahsi geçen psikanalizcilere örnek vermek gerekirse, döneminin öne çıkan isimlerinden biri olan Irving Bieber, lezbiyen ilişkileri tamamen yok sayarak yaptığı açıklamalarında homoseksüelliğin patolojik, ebeveyn ve çocuk ilişkisinden kaynaklandığını belirtmiştir. Ayrıca çocuklardaki homoseksüellik belirtilerini erken yaşlarda tespit etmenin kolay olduğunu ve bu durumu ortadan kaldırmak için mümkün olan en kısa sürede tedavi edilmeleri gerektiğini de görüşlerine eklemiştir (Baughey-Gill, 2011).
1930’lara gelindiğinde alanda homoseksüellik ile ilgili klinik vaka çalışmaları daha sık görülmeye başlandı. Lewis Terman ve Catharine Miles, maskülenlik ve feminenlik ölçeklerini geliştirdiler. Bu ölçeği hapisten çıkmış erkek örneklem üzerinde uygulayabilen çalışmacı ise Terman’ın asistanlığını yapan Lowell Kelly oldu. Çalışmanın sonuçlarına göre örneklemdeki homoseksüel erkeklerin çoğunun feminen skorlarının daha yüksek olduğu bulundu (Minton, 1997).
1940’lı yıllarında ise alanda öne çıkan çalışmacı Kinsey olmuştur. Kinsey çalışmalarında ortağı Painter’in katkıları ve dönemin eşcinsel topluluğundan aldığı destekle, ölçek soruları hazırladı ve binlerce homoseksüel ile anket çalışmaları gerçekleştirdi (Minton, 1997). Sonuçları doğrultusunda eşcinsellerin toplumda sanıldığı kadar ender olmadıklarını, toplumun yaklaşık %10’unu oluşturduklarını bulmuştur. Kinsey’in araştırma sonuçları daha sonraları yapılan pek çok çalışma ile desteklenmemiş olsa da o dönem için oldukça kapsamlı sayılacak çalışmalara imza attığı söylenebilir (Kinsey Institute, n.d.; Drescher, 2008). Kinsey cinsel yönelim kavramının süreklilik içerdiğini düşünerek “Kinsey Scale” adında bir spektrum geliştirmiştir. Skalanın iki ucunda heteroseksüellik ve homoseksüellik, ortasında ise biseksüellik bulunuyordu. Kinsey’in çalışmaları oldukça tartışmalı bulunmuş ve çalışmalarına verilen maddi destek kesilmiş (Baughey-Gill, 2011). Kinsey, Freud’un bütün insanların biseksüel olduğu konusundaki görüşlerine tamamıyla katılmamış ama karşı da çıkmamış. Kinsey sadece heteroseksüel ya da sadece homoseksüel deneyim yaşayanların sayısının az olduğunu, yaptığı çalışmalardaki katılımcıların daha çok biseksüel yönelimler
gösterdiğini belirtiyor (Young-Bruehl, 2001)
1950’li yılların bir başka önemli çalışmacısı ise Hooker, yaptığı çalışmalarda homoseksüel ve heteroseksüel erkeklere Rorschach testi uygulamıştır. Yaptığı uygulamalar sonrasında homoseksüel ve heteroseksüel katılımcılar arasında hiçbir psikolojik farklılık tespit edememiştir. Hooker’ın meslektaşları bu bulgulara inanmadıkları için sonuçlarını pek çok kez kontrol etmişlerdir ama veriler Hooker’ı desteklemiştir (Drescher, 2008; Schelenz, 2020). Hooker’ın çalışmaları sayesinde alanda klinik olmayan örneklemler üzerinde yürütülen araştırmaların sayısında artış görülmeye başlanmıştır ve aynı yıllarda gelişen diğer nicel testlerin kullanımı ile birlikte heteroseksüel ve homoseksüellerin psikolojik açıdan benzerlikleri ortaya konulmaya devam edilmiştir (APA Task Force, 2009).
İlk defa 1952 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından yayımlanan DSM’de ve 1968 yılında yayımlanan DSM’in 2. edisyonunda homoseksüellik bir bozukluk olarak geçmekteydi. 1970 yılında gerçekleşen APA toplantısını basan bazı aktivistler, panelde DSM de geçen tanının, hayatlarını ne kadar zorlaştığından bahsederek APA’nın dikkatini çekmeyi başardılar. Tartışmalar devam etti ve 1972 yılındaki toplantıda karşıt görüşleri paylaşan üyeler fikirlerini açık bir şekilde beyan etti. O yıllarda Amerika’da pek çok eyalette homoseksüellik yasadışıydı ve eşcinsel doktorlar bu sebeple lisanslarını kaybedebiliyordu. Bu yüzden 1972 yılındaki toplantıya bir maske, peruk, bol bir smokin ve ses değiştirme cihazı kullanarak katılan Dr. John Fryer, eşcinsel doktorları temsilen konuşmasını yapmış ve kayıtlara Dr. Anonim olarak geçmiştir. Pek çok aktivist ve doktorun çabaları sonucunda, bir bildiri yayınlanarak birlik üyeleri arasında bir referandum yapılması talep edilmiştir. Ardından 1973’te APA içinde gerçekleştirilen oylama ile homoseksüelliği DSM’den çıkartma kararı alınmıştır (Drescher, 2008, 2012). 1980 yılında DSM’in 3. versiyonundan kaldırılan homoseksüelliğin yerini “ego-dystonic homosexuality” tanısı geçmiştir ve bu sebeple doktorlar arasındaki tartışmalar devam etmiştir. DSM’nin 4. versiyonundan bu tanım da kaldırılmış ve homoseksüellikten bağımsız bir şekilde kitapta “sexual and gender identity disorders” şeklinde ayrı bir bölüm oluşturulmuştur (Lamberg, 1998).
Evrimsel kuram 2000 yılı ve sonrasındaki yapılan araştırmalarda öne çıkan bakış açılarından biridir. Araştırmacılar bu alanda yaptıkları çalışmalarla yaklaşık 150 yıl kadar önce Krafft-Ebing’in iddia ettiği, homoseksüellik adaptif olmadığı için bir patolojidir, düşüncesinin yanlış olduğunu ispatlar yönde sonuçlar buluyor. Sorulan sorulardan biri; eşcinsel birliktelikler, türün devamlılığı için bir tehditse, nasıl oluyor da evrimsel süreçte varlığını sürdürebiliyor? Yapılan araştırmalara göre homoseksüel kadınların üreme başarısının, heteroseksüellere göre 4 kat daha az olduğu bulunurken; homoseksüel kadınların akrabalarının üreme başarısının ise, heteroseksüellerin akrabalarına oranla 4 kat daha yüksek olduğu gözlenmiştir (Ciani, Battaglia, Cesare, Ciani, & Capiluppi, 2018). Aynı sonuçları destekler şekilde, erkek homoseksüellerin kadın akrabalarının da, erkek heteroseksüellerin kadın akrabalarına göre daha yüksek üreme başarısı gösterdiği bulunuyor (Ciani, Corna, & Capiluppi, 2004; Buss, 2019). Yani eşcinsellik bir türde direkt üreme başarısını düşürse de daha geniş bağlamdan bakıldığında bu negatif etki ortadan kalkıyor çünkü homoseksüellerin akrabaları diğerlerine oranla daha yüksek üreme başarısı gösteriyor. Ayrıca başka çalışmalar da gösteriyor ki homoseksüel erkekler, heteroseksüellere nazaran akraba çocuklarına daha çok yatırım yapıyorlar. (Vasey & VanderLaan, 2010). Amerika’da yapılan bir çalışmanın da gösterdiği gibi homoseksüel çiftlerin çocuk evlat edinme oranları heteroseksüellere oranla 7 kat daha fazla (Goldberg, & Conron, 2018). Son iki örnek de şu şekilde yorumlanabilir ki; homoseksüeller herhangi bir sebepten dolayı bakım verecek kimsesi olmayan çocuklara bakım sağlayarak ya da akraba çocuklarının bakımına destek olarak, insan türünün devamlılığına katkıda bulunuyorlar.
1990 sonrasında alanda yapılan çalışmalara getirilen bir eleştiri, ağırlıklı olarak eşcinsel erkekler hakkında araştırmalar yürütüldüğüdür. Yapılan araştırmalarda cinsiyet eşitliği gözetilmeden erkekler odak noktasına konulmuştur. Günümüzde araştırmacılar ise bu durumun o yıllarda AIDS ve HIV hakkındaki çalışmalara para fonu sağlandığı için bu şekilde olduğu görüşündeler (Hegarty, 2021).
Yapılan çalışmalarda homoseksüelliğin, zamansal ve mekânsal olarak çeşitlilik gösterdiğine ilişkin kanıtlar desteklenmiyor (Bailey vd., 2016). Yani eşcinseller tarih boyunca, dünyanın çeşitli yerlerinde hep var olmuşlardır ve bu durumun tersini ispatlayan herhangi bir veri yoktur. Şimdilerde her ne kadar homoseksüellerin varlığı konusunda hemfikir olunabilmişse de araştırmacılar insanların cinsel yönelimlerinin sebepleri konusunda hala ortak bir fikre varabilmiş değil. Araştırmacılar farklı bakış açılarıyla konuyu genetik, gelişimsel, sosyal ve kültürel yönleriyle ele almaya devam ediyorlar. 19. yüzyıldan günümüze dek pek çok araştırmacı, psikolojinin farklı alanlarında da tartışılan, “Doğa mı çevre mi daha etkili? sorusuna bu alanda da cevap arıyor. Çalışmalar ise ikisinin de karmaşık bir kombinasyonu olduğu yönündeki bulguları destekliyor (American Psychological Association [APA], 2008). Günümüzde pek çok psikoloji birliğinin, Kinsey ve Hooker’ın ilk adımlarını attığı afirmatif psikoloji bakış açısıyla konuya yaklaştığı söylenebilir (APA Task Force, 2009). 1990’lardan bu yana APA’nın konuya verdiği önemin gittikçe arttığını, yayımladığı materyaller ile görebiliyoruz. Cinsel yönelimleri merkezine alan dergilerden sadece APA’nın önerdiklerinin sayısı 10’a yaklaşmış durumda (APA, 2021). Ayrıca APA’nın alanda çalışanlar için yayımladığı eşcinsel danışanlarla yapılacak görüşmeler için hazırlanmış bir yönerge de bulunuyor (APA, 2012). Bireysel olarak, son yıllarda daha çok homoseksüelliğin ayrımcılık bağlamında incelendiği yazılarla karşılaşıyorum. Türkiye’de ise güncel olarak homoseksüellikle ilgili yapılan araştırmaların başlıklarına baktığımda, büyük bir çoğunluğunun sadece belirli bir grup bireyin, homoseksüellere karşı tutumlarının incelendiğini görüyorum.
Bu derleme yazımda homoseksüellik ile ilgili, tarih boyunca ilk konuşulmaya başlandığı zamanlardan bu yana; psikanaliz, afirmatif yaklaşımlar ve evrimsel kuramlar gibi çeşitli bakış açılarının konuya yaklaşımını aktarmaya çalıştım. Psikoloji dünyasında geçmişten günümüze, her daim iki zıt görüşü içinde barındıran homoseksüellik, günümüzde saygın bilim toplulukları tarafından artık hastalık olarak tanımlanmıyor. Psikologlar tarafından yıllar boyunca sürekli sorgulanan homoseksüelliğin sebeplerinin ise hem biyolojik hem de çevreden kaynaklı faktörler barındırdığı görüşü baskın çıkan açıklama oluyor.
American Psychological Association. (2008). Answers to your questions: For a better understanding of sexual orientation and homosexuality.
https://www.apa.org/topics/lgbtq/orientation
American Psychological Association. (2012). Guidelines for psychological practice with lesbian, gay, and bisexual clients. American Psychologist, 67(1):10-42.
doi:10.1037/a0024659
American Psychological Association. (2021). Journals devoted exclusively to research on sexual orientation and gender diversity. IPsyNet.https://www.apa.org/ipsynet/education-training/journals
American Psychological Association Task Force (2009). Report of the American Psychological Association Task Force on Appropriate Therapeutic Responses to Sexual Orientation, https://www.apa.org/pi/lgbt/resources/sexual-orientation
Auchincloss, E. L., & Vaughan, S. C. (2001). Psychoanalysis and Homosexuality: Do We Need a New Theory? Journal of the American Psychoanalytic Association, 49(4),1157–1186. doi:10.1177/00030651010490040301
Bailey, J. M., Vasey, P. L., Diamond, L. M., Breedlove, S. M., Vilain, E., & Epprecht, M.(2016). Sexual Orientation, Controversy, and Science. Psychological Science in the Public Interest, 17(2), 45–101. doi:10.1177/1529100616637616
Baughey-Gill, S. (2011). When Gay Was Not Okay with the APA: A Historical Overview of Homosexuality and its Status as Mental Disorder. Occam's Razor. 1(2).
Buss, D.M. (2019). Evolutionary Psychology: The New Science of the Mind (6th ed.). Routledge. 264–306. doi:10.4324/9780429061417
Ciani, A. C., Battaglia, U., Cesare, L., Ciani, G. C., & Capiluppi, C. (2018). Possible balancing selection in human female homosexuality. Human Nature, 29 (1), 14–32.
Ciani, A. C., Corna, F., & Capiluppi, C. (2004). Evidence for maternally inherited factors favouring male homosexuality and promoting female fecundity. Proceedings of the Royal Society, Biological Sciences, 271, 2217–2221.
Drescher, J. A. (2008). History of homosexuality and organized psychoanalysis. Journal of The American Academy of Psychoanalysis and Dynamic Psychiatry, 36(3) 443–460.
doi:10.1521/jaap.2008.36.3.443.
Drescher, J. A. (2010). Queer Diagnoses: Parallels and Contrasts in the History of Homosexuality, Gender Variance, and the Diagnostic Statistical Manual. Archives of sexual behavior. 39. 427-60. doi:10.1007/s10508-009-9531-5.
Drescher, J. A. (2012). The Removal of Homosexuality from the DSM: Its Impact on Today’s Marriage Equality Debate, Journal of Gay & Lesbian Mental Health, 16:2,124-135, doi:10.1080/19359705.2012.653255
Goldberg, S. K., & Conron, K. J. (2018). How Many Same-Sex Couples in the US are Raising Children? Williams Institute. https://williamsinstitute.law.ucla.edu/publications/same-sex-parents- us/
Hegarty, P. (Yapımcı). (2021). Speaking of Psychology: The history of LGBTQ psychology from Stonewall to now, https://www.apa.org/news/podcasts/speaking-ofpsychology/stonewall podcast adresinden edinilmiştir.
Herrn, R. (1995). On the History of Biological Theories of Homosexuality, Journal of Homosexuality, 28:1-2, 31-56 doi:10.1300/J082v28n01_03
Kinsey Institute. (n.d.). Diversity of sexual orientation. https://kinseyinstitute.org/research/publications/historical-report- diversity-of-sexualorientation.php#reviews
Lamberg L. (1998). Gay Is Okay With APA—Forum Honors Landmark 1973 Events. JAMA,280(6):497–499. doi:10.1001/jama.280.6.497
Minton, H. L. (1997). Queer Theory: Historical Roots and Implications for Psychology. Theory & Psychology, 7(3), 337–353. doi:10.1177/0959354397073003
Schelenz, R. (2020). Five years ago, love won. Here’s how research helps make progress possible. University of California. https://www.universityofcalifornia.edu/news/ongay-marriage-anniversary-celebrating-researchers-who-help-make-lgbtq-progress
Vasey, P. L., & VanderLaan, D. P. (2010). Avuncular tendencies and the evolution of male androphilia in Fa’afafine. Archives of Sexual Behavior, 39, 821–830.
Young-Bruehl, E. (2001). Are Human Beings “By Nature” Bisexual?. Studies in Gender and Sexuality, 2:3, 179-213, doi:10.1080/15240650209349175
Bilge Tınaz-20. Yüzyıldan Günümüze Konformite (Şubat, 2021)
20. Yüzyıldan Günümüze Konformite
“Sosyal etki, insan yaşamının temel dokusudur.”
Nuri Bilgin (2017)
20. Yüzyılın başlarında sosyal psikolojinin kurucu teorisyenleri büyük oranda sosyal etki kavramından yola çıkmışlardır (Bilgin, 2017). Bu alanda yapılan ilk bilimsel çalışmalar çoğunlukla norm oluşumu ve konformite (uyma) konularında yoğunlaşmaktadır. Kapitalizmin yükselişinin ivmelendiği o dönemde, bireysellik de buna paralel olarak önem kazanıyordu. Modern dünyada toplum yerine birey ön plana çıkarılıyor, toplumun birey üzerindeki etkisi küçümseniyorudu. Örneğin Herbert Spencer, sosyal Darwinizm adını verdiği görüşlerinde bireyselcilik ve liberalizmi vurguluyor, güçlü olanın hayatta kalacağını öne sürüyordu; üstelik görüşleri dönemin ABD toplumunu derinden etkilemişti (Schultz ve Schultz, 2020). Ne var ki sosyal etki çalışmaları durumun pek de öyle olmadığını ortaya koymaya başlamıştı. Bu çalışmanın amacı, sosyal etki araştırmalarının mihenk taşı olan konformite kavramının psikoloji literatüründeki tarihsel gelişimini özetlemektir.
Konformiteyi gayriresmi olarak tanımlamak gerekirse, başkalarının ayak izlerini takip etmek olduğunu söyleyebiliriz. Hepimizin çok iyi bildiği “mahalle baskısı” ya da “yazılı olmayan kurallar” konformiteyi tanımlamak için yerinde tabirler olacaktır. Crutchfield (1955) konformiteyi basitçe grup baskısı olarak tanımlamaktadır. Daha geniş tanımlayacak olursak; konformite, grup normları doğrultusunda bir kişinin algılarının, inançlarının ve davranışlarının değişmesidir (Levine, 2010).
Konformite denilince akıllara ilk gelen isim Asch olsa da ondan yaklaşık 20 sene önce Jenness’ın 1932’de görüş değişimi üzerine ve Sherif’in norm oluşumu alanında yaptığı çalışmalara değinmek oldukça önemlidir. Jennes (1932), insanların belirsiz bir gerçeğe ilişkin görüşlerinin tartışma yoluyla değişerek bir orta noktaya yaklaştığını öne sürüyordu. Bu hipotezini test etmek için katılımcılardan içinde 811 tane fasulye bulunan kapalı bir şişedeki fasulye sayısını tahmin etmelerini istedi. Katılımcılardan tahmini önce bireysel olarak yapmalarını, sonra gruplara ayrılıp tartışarak ortak birer grup tahmini yapmalarını, son olarak ise tekrar bireysel tahmin yapmalarını istedi. Sonuçlar, tartışma imkânı verilmeyen kontrol grubuyla karşılaştırıldığında, deney grubundaki katılımcıların tahminlerinin doğruluğunun değişmemesine rağmen grubun diğer üyelerinden etkilenerek kendi tahminlerini değiştirdikleri görüldü. Deney grubundaki katılımcıların tartışma sonrası verdikleri cevapların ranjı ve standart sapması azaldı. Ayrıca insanlar ikinci bireysel tahminlerinde, ilk tahminlerinden uzaklaşarak grubun ortak kararı yönünde tahminlerini değiştirdi. Fakat bu çalışmanın asıl anlamlı bulgusu, tartışmanın katılımcıların tahminlerinin değişmesini etkileyebilmesi için ancak gruptaki diğer katılımcıların görüşlerinde bariz farklar olması gerektiğinin ortaya koyulmasıydı.
Jenness’ın deneyinden birkaç sene sonra Sherif (1935) meşhur otokinetik etki deneyini gerçekleştirdi. Bu deneyi gerçekleştirirken yola çıktığı düşünce, insanların toplu haldeyken sadece davranışlarında değil algılarında da değişmeler olabileceğiydi. İnsanların, objektif olarak belirsiz ve referans noktası olmayan durumlarda tek başlarına ya da grup olarak bulunduklarında algılarındaki değişimin nasıl olacağı temel sorusuydu. Hipotezi, insanların böyle bir duruma grup olarak maruz kaldıklarında ortak bir referans çerçevesini; yani grup normlarını oluşturacakları yönündeydi. Otokinetik etki, karanlık bir odada sabit duran tek ve küçük bir ışık kaynağının hareket ediyormuş gibi algılanmasıdır (Sherif, 1935). Jenness’ın metoduna benzer bir şekilde, katılımcıları önce tek başına, sonra grupla birlikte, sonra tekrar tek başına deneye alarak ışığın ne kadar hareket ettiğini tahmin etmelerini istedi. Sonuçlara göre, katılımcılar grup halindeyken gruba özgü ortak bir algısal norm oluşturuyorlardı; üstelik tekrar bireysel denemelere girdiklerinde bile bu norma sadık kalıyorlardı. Jenness ve Sherif’in ulaştığı sonuçlar, insanların uyaranların belirsiz olduğu durumlarda birbirine daha çok uyma davranışı göstermesi anlamına gelen enformatif etkiyi ve norm oluşumunu ortaya koyuyordu.
Bu öncü deneylerin ardından, konformiteyi asıl olarak kavramsallaştıran Asch’in 1951’de yaptığı ilk çalışmaya değinilmelidir. Günümüzde Asch etkisi olarak da bilinen bu deney, grup baskısına direnme ya da boyun eğme davranışlarını araştırmak üzere yapılmıştır (Asch, 1951). Fakat buradaki yenilik, Jenness ve Sherif’in çalışmalarında kullandıkları muğlak uyaranların aksine algısal olarak oldukça net bir görevin kullanılması gerektiği düşüncesiydi. Uyguladıkları deneysel prosedür, oldukça belirgin bir gerçeğin karşısında grup üyelerinin fikirleri arasında radikal bir ayrılık olmasına dayanıyordu. İçlerinde 1 naif katılımcı ve 7 sahte katılımcı bulunan 8 kişi, bir çubuğun farklı uzunluktaki 3 çubuktan hangisiyle aynı boyda olduğuna cevap veriyordu. Toplamda 18 denemenin 12’sinde sahte katılımcılar yanlış cevabı, 6’sında doğru cevabı verdi. Bütün denemelerde, naif katılımcıların 3’te 1’i (%32) yanlış cevaplara uyma davranışı gösterdi. Buna karşılık, katılan 50 naif katılımcı, bütün denemelerin %75’inde en az bir kez oybirliğine uyarak grupla birlikte yanlış cevabı verdi. Kontrol grubunda ise 37 katılımcıdan sadece 2’si bir kez yanlış cevap verdi. Asch’in bu deneyinde, sosyal uyumun temel dinamiği enformatif etki değil, normatif etkidir (Bilgin, 2017). Çünkü fiziksel gerçek net olarak belirgindir. Normatif etki; gruba ters düşmeme, yalnız kalmama, ödül ve cezayı gözetme gibi motivasyonlar ile ortaya çıkmaktadır (Bilgin, 2017).
Asch’in çalışmalarının, enformatif etkiye ek olarak normatif etkiyi ortaya koymasını takip eden çalışmalar, bu iki konformite türünün ayrımı üzerine yoğunlaşmaya başladı. Örneğin Campbell ve Fairey (1989), grup büyüklüğünün konformite üzerindeki etkisinin, normatif ve enformatif süreçlerin göreceli önemine göre değişimini inceledi. Hipotezleri, grup büyüklüğünün normatif etkiyi, enformatif etkiden daha fazla tetikleyeceği üzerineydi. Hipotezlerini test etmek için değişkenlerini; grup büyüklüğü, norm aşırılığı ve uyarana verilen dikkat olarak seçtiler. Elde ettikleri sonuçlara göre, norm aşırı olduğunda (yani bariz bir şekilde yanlış olduğunda) ve katılımcılar bu uyarana daha fazla dikkat gösterdiklerinde (yani uyaranı daha uzun süre incelediklerinde) grup büyüklüğünün konformite üzerindeki etkisinin anlamlı olarak yüksek olduğu görüldü. Bu çalışmanın öneminin, konformite davranışının altındaki farklı motivasyonları (enformatif ve normatif) aynı çalışma içerisinde deneysel olarak inceleyerek konformite araştırmalarının bilişsel psikoloji ile harmanlanmasını sağlaması olduğu söylenebilir.
1980’lerde önemli olan başka bir konu ise konformite çalışmalarına yönelik eleştirel yaklaşımların yükselişiydi. 30 yıl sonra Asch’in çalışmalarının güvenirliğini sorgulayan Perrin ve Spencer (1981) orijinal deneyi İngiltere’de mühendislik fakültesindeki öğrencilerle replike etti. Sonuçlar, 396 denemeden sadece birinde konformite etkisine rastlandığını ortaya koydu. Araştırmacılar bu bulguları, Asch etkisinin ancak belirli sosyal ve kültürel koşullar altında ortaya çıkacağı şeklinde yorumladı. Dolayısıyla Asch’in 1950’lerde bulduğu sonuçların, dönemin muhafazakâr ABD toplumunu yansıttığını öne sürdüler. Ayrıca Asch’in, konformitenin çoğunluğa uymamanın bedelleri olacağı koşullarda artacağı düşüncesinden yola çıkarak sahte katılımcıların polis memuru olduğu göz hapsindeki 20 naif katılımcı ve sahte katılımcıların beyaz İngiliz insanlar olduğu ırkçı bir semtte yaşayan Batı Hintli 16 naif katılımcı ile 2 deney daha yaptılar. Bu iki grup ile yapılan deneylerin sonuçları Asch’in bulgularını destekler nitelikteydi. Bütün bu bulgular üzerine araştırmacılar, Asch etkisinin her koşulda geçerli olmadığı; bunun yerine kültürel ve tarihsel değerleri yansıttığı sonucuna vardı.
Asch’in orijinal çalışmasına yönelik eleştirel bakış, 90’larda da etkisini sürdürüyordu. Baron, Vandello ve Brunsman (1996), yaptıkları çalışmada orijinal Asch deneyinde eksik olan bir değişkene işaret etti: görevin önemi. Araştırmacılar katılımcıları, görevin önemini sözel olarak belirtip başarılı olanların 20$ alacağı ve görevin önemsiz olduğunun belirtildiği iki gruba atadılar. Gruplara zor ve muğlak bir görgü tanıklığı görevi verdiler. Bu, modifiye edilmiş bir Asch paradigmasıydı. Araştırmacıların hipotezi, zor bir görevde görevin önemi arttıkça konformite davranışının artacağı yönündeydi. Sonuçlar hipotezi doğruladı. Görevin öneminin yüksek olduğu gruptaki katılımcıların (%51), düşük olduğu gruptaki katılımcılara göre (%35) yanlış cevap veren sahte deneklere uyma davranışı anlamlı olarak daha yüksekti.
2000’lere gelindiğinde konformite araştırmaları yerini bilişsel psikoloji dergilerinde de bulmaya başladı. 2006 yılında Gabbert, Memon ve Allan hafıza uyumu etkisi (memory conformity effect) kavramı üzerine yaptıkları araştırmada; ikili gruplar oluşturup katılımcılara bir olayın iki farklı bakış açısıyla çekilmiş videolarını izlettiler. Katılımcılar, farklı videolar izlediklerinin farkında değillerdi; yani bir videoda olan detayın diğer videoda olmadığından haberleri yoktu. Örneğin bir perspektifte kişinin hırsızlık yaptığı görülürken diğer perspektifte görünmüyordu. Videoları izleyen katılımcılardan önce videoya dair bireysel bir hafıza anketi doldurmaları, sonra grup arkadaşlarıyla videoda gördüklerini tartışmaları, üzerinden bir süre geçtikten sonra tekrar bireysel hatırlama sorularını cevaplamaları istendi. Sonuçlara göre, hırsızlık anını görmeyen katılımcıların %60’ı tartışmadan sonra kişinin suçlu olduğuna inandığını; suçun işlendiğine şahit olan katılımcıların üçte biri ise, tartışmadan sonra kişinin suçlu olmadığına inandığını belirtti. Ayrıca, bütün katılımcıların %71’i tartışmadan sonra kendi izledikleri videoda olmayan ögeleri hatırladıklarını belirtti. Bu araştırmanın sonuçları, konformitenin bilişsel süreçler üzerindeki bozucu etkisini gözler önüne sermektedir.
Berns ve arkadaşları, 2006’da konformite hakkında nörobiyolojik kanıtlar ortaya koyan ilk çalışmayı gerçekleştirdiler. 32 katılımcıya bilgisayar üzerinden üç boyutlu bir cismi zihinsel olarak döndürme görevi verildi. Katılımcılar görevi yaptıkları esnada 4 sahte katılımcının verdiği cevapları da ekranda görebiliyorlardı. Aynı zamanda katılımcıların beyin aktiviteleri fMRI ile izleniyordu. Sonuçlara göre, bireyler görevi yalnız yaparken beyinlerinde görme ve algı ile ilgili bölgeler aktif oluyordu. Bireyler gruba direnç gösterirken ise amigdalanın aktifleştiği gözlendi. Araştırmacılar bu durumu “bağımsızlığın acısı” olarak adlandırdılar.
2016’da Zhang ve arkadaşları, konformiteyi klinik psikoloji ve gelişim psikolojisi perspektifiyle inceledi. Yaş ortalamaları 13 olan 167 çocuğun sosyal anksiyetelerini anket vasıtasıyla ölçerek çocuklara modifiye edilmiş Asch görevi verdiler. Amaçları, çocukların maruz kaldıkları stres türleriyle (sosyal etkileşim ve sosyal yargılanma) konformite davranışı arasındaki ilişkiyi incelemekti. Sosyal etkileşim durumunda çocuğun verdiği cevapları sınıf arkadaşları göremezken sosyal yargılanma durumunda görebiliyorlardı. Sonuçlara bakıldığında, yüksek sosyal anksiyeteye sahip çocukların sosyal etkileşim sırasında konformite davranışlarında azalma görülürken, sosyal yargılanma sırasında artma görüldü. Yani, çocukların konformite davranışlarının stresörün türüne göre değişebildiği görüldü. Araştırmacılar bu sonuçların, yüksek anksiyete düzeyine sahip çocukların benlik saygılarını geliştirmeyi amaçlayan müdahale programları oluşturma konusunda oldukça yararlı olabileceğini öne sürdü. Yani konformite çalışmalarının artık uygulamalı alanlarda da yerini almasının önü açıldı.
Günümüze geldiğimiz zaman, psikoloji dışındaki alanların da psikoloji tarihindeki konformite külliyatından beslendiğini görmekteyiz. Örneğin son yıllarda; elektrik ve elektronik mühendisliği alanında sosyal medya ve konformite üzerine çalışmalar yapılmaktadır (Villota ve Yoo, 2018; Wijenayake ve ark., 2020). Villota ve Yoo (2018), Asch paradigması aracılığıyla Facebook kullanıcılarının konformite davranışlarını incelerken; Wijenayake ve arkadaşları (2020) sosyal medyada yayılan yalan haberlerin kullanıcılar tarafından güvenilir algılanması üzerinde konformitenin etkisini araştırmışlardır. Neredeyse 1 senedir içinde bulunduğumuz Covid-19 pandemisinin getirdiği sosyal ve bağlamsal yenilikleri göz önünde bulundurursak, konformite ve sosyal medya üzerine yapılacak araştırmaların hem psikoloji alanında hem de psikoloji bilgisinden yararlanan diğer alanlarda artış göstereceğini bekleyebiliriz.
Konformitenin bu kısa tarihine göz attığımızda, Jenness ve Sherif’in çalışmalarının üzerinden neredeyse 86 yıl geçmiş olmasına rağmen konformite araştırmalarının zaman içinde dallanıp budaklanarak günümüze gelmiş olduğunu görüyoruz. Hala Sherif ve Asch’in yaptığı öncü çalışmaların etkileri neredeyse her araştırmada karşımıza çıkmaktadır. Ne var ki 1980’lerden bu yana, konformite hakkındaki araştırmaların yönü, çoğunluğun etkisinden azınlığın etkisine ve bu ikisi arasındaki ilişkilere doğru kaymaya başladı (Levine, 2010). Çoğunluğun etkisi oldukça güçlü, kimi zaman moral bozucu olsa da başka türlüsünün mümkün olduğunu gösteren azınlıkların etkisi de yeri geldiğinde bir o kadar güçlü olabilmektedir. Melek Göregenli’nin bir konferansında, sosyal psikolojinin artık itaat edenlerin değil etmeyenlerin bilgisini üretmesi gerektiğini ifade ettiği düşünüldüğünde, sosyal etkinin azınlık hallerinin de psikoloji biliminde yerini genişleteceği yeni bir psikoloji tarihi yazımının dönemecinde olduğumuzu kabullenmek önemli bir adım olacaktır.
Kaynakça
Asch, S. E. (1951). Effects of Group Pressure upon the Modification and Distortion of Judgments. H. Guetzkow (Ed.), Groups, Leadership and Men içinde (ss. 177-190). Pittsburg, PA: Carnegie Press.
Baron, R. S., Vandello, J. A., & Brunsman, B. (1996). The Forgotten Variable in Conformity Research: Impact of Task Importance on Social Influence. Journal of Personality and Social Psychology, 71(5), 915-927.
Berns, G. S., Chappelow, J., Zink, C. F., Pagnoni, G., Martin-Skurski, M. E., & Richards, J. (2005). Neurobiological correlates of social conformity and independence during mental rotation. Biological psychiatry, 58(3), 245-253.
Bilgin, N. (Ed.). (2017). Sosyal Psikoloji (8. bs). İzmir: Ege Üniversitesi Yayınları
Campbell, J. D., & Fairey, P. J. (1989). Informational and normative routes to conformity: The effect of faction size as a function of norm extremity and attention to the stimulus. Journal of Personality and Social Psychology, 57, 457–468.
Crutchfield, R. S. (1955). Conformity and Character. American Psychologist, 10(5), 191–198.
Gabbert, F., Memon, A., & Allan, K. (2003). Memory conformity: Can eyewitnesses influence each other's memories for an event? Applied Cognitive Psychology, 17(5), 533–543.
Jenness, A. (1932). The role of discussion in changing opinion regarding a matter of fact. The Journal of Abnormal and Social Psychology, 27, 279-296.
Levine, J. M. (2010a). Conformity. John M. Levine ve Michael A. Hogg (Ed.), Encyclopedia of group processes and intergroup relations içinde (ss. 139-144). Thousand Oaks, CA: SAGE.
Perrin, S., & Spencer, C. (1981). Independence or conformity in the Asch experiment as a reflection of cultural and situational factors. British Journal of Social Psychology, 20, 205-209.
Schultz, D. P. & Schultz, S. E. (2020). Modern Psikoloji Tarihi (8. bs). (Çev. Y. Aslay). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (Orijinal yayın tarihi, 2004).
Sherif, M. (1935). A Study of Some Social Factors in Perception. Archives of Psychology, 27(187), 1-60.
Villota, E.I., & Yoo, S. (2018). An Experiment of Influences of Facebook Posts in Other Users. 2018 International Conference on eDemocracy & eGovernment (ICEDEG), 83-88.
Wijenayake, S., Hettiachchi, D., Hosio, S., Kostakos, V., & Goncalves, J. (2020). Effect of Conformity on Perceived Trustworthiness of News in Social Media. IEEE Internet Computing, 1, 1-8.
Zhang, P., Yanhe, D., Xue, Y., Xin, Z., & Xiangping, L. (2016). Social Anxiety, Stress Type, and Conformity among Adolescents. Frontiers in Psychology, 7, 760
Sibel Ayran- Bir Psikolojik Kavram Üzerine Derleme: Dünden Bugüne Kişilik (Ocak, 2022)
Bir Psikolojik Kavram Üzerine Derleme: Dünden Bugüne Kişilik
Allport (1961) kişilik (personality) kavramını “bireydeki karakteristik, davranış ve düşünce kalıplarını oluşturan psikofiziksel sistemlerin dinamik bir organizasyonudur.” olarak tanımlamıştır. Bu tanımda kişiliğin dinamik bir yapıda olması bireyin değişim ve gelişim içinde olduğunu gösterir (Özsoy ve Yıldız, 2013). Kişiliğin dinamik doğasının yanında kişinin davranışları, alışkanlıkları ve duygularının kişiliğinin parçası olması için tutarlılık sergilemesi gerekir. Kişinin zihinsel, duygusal ve sosyal özelliklerinde zaman içinde süreklilik ve sabitliğin olması gerekir (Çapri, 2020, s.9). Kişiliğin organizasyon özelliği ise açık ve gözlenebilir davranışsal parçalardan ziyade bu parçaların bir araya gelerek oluşturduğu birbiriyle uyumlu bütünleşmiş bir yapıyı ifade eder (Allport, 1961; Çapri, 2020, s.8; Yazgan İnanç ve Yerlikaya, 2019, s.3-4). Öte yandan, Allport (1961) kişiliği psikofiziksel olarak tanımlarken bireyin özelliklerinin hem zihinsel hem de bedensel bir bütün olduğunu vurgulamıştır. Tanımda geçen sistemler özelliği; alışkanlık, duygu, davranışlardan vb. oluşan sistemlerden meydana gelir ve aktif olmasalar bile potansiyel olarak organizmada bulunurlar. Kişiliğin önemli özelliklerinden biri karakteristik olmasıdır yani bireyin davranışları, düşünceleri ve alışkanlıkları kişiye özgüdür (Buchanan ve Huczynski, 1997; akt. Özsoy ve Yıldız; Allport, 1961; Çapri, 2020, s.8; Yazgan İnanç ve Yerlikaya, 2019, s.3).
Bu yazı kapsamında, psikoloji tarihinde kişilik kavramının tarihsel olarak karşılaştırılması ve değişimine, tanımının yapılması zor olan bu psikolojik kavrama farklı teorisyenlerin bakış açılarına ve değinilen bu kuramların bilimsel geçerliliklerine ve son olarak kişilik üzerine yapılmış olan araştırmalara değinilecektir.
Kişiliğin Tarihi
1879 yılında Wundt’un ilk psikoloji laboratuvarını kurmasıyla yeni bir bilim dalı haline gelen psikoloji başlangıçta zihinsel süreçler ve bilinçli yaşantılara önem verirken sonrasında kişilik gibi karmaşık psikolojik yapıları incelemeye başlamıştır (Çapri, 2020, s.6). Psikoloji tarihi açısından kişiliğe bakış açılarının oluşmaya başlaması 19. yüzyılın sonunu bulsa da öncesinde çeşitli sesler yükselmiştir. İlk olarak, kişilik üzerine en eski tanımlamalar M.Ö. 1800’lü yıllarda Sümerler tarafından yazılmış Gılgamış Destanı’na aittir: asi yürekli, kibirli ve cesaretli (Taymur ve Türkçapar, 2012). Kişiliğe dair ilk sınıflandırmalar fizyonomiyle yapılmıştır. Fizyonomi, yüz yapısına göre insanın ruhsal yapısının ve kişiliğinin anlaşılması sanatıdır. Antik Yunan’da Aristoteles’ten gelmektedir (Allport, 1961). Orta çağa gelindiğinde de fizyonominin etkisi halen devam etmekte olup Giambattista della Porta fizyonomi okulunu kurmuştur. Bu okulda insan davranışları ve yüz özelliklerinin ilişkisi incelenmiştir (Hazar, 2006). Sonrasında fizyonominin yüz özelliklerinden çıkıp insan vücudunun anatomik özellikleriyle kişiliğin ilişkisine bakılmaya başlanmıştır. 5. yüzyılda Hipokrat’ın etkileri görülmektedir. 4 vücut sıvısını kullanarak (kan, balgam, sarı safra ve siyah safra) yapmış olduğu tanımlamalarla mizaçları belirleyerek kişilik özelliklerinin insan fizyolojisine göre oluşumunu ele almıştır (Hazar, 2006; Taymur ve Türkçapar, 2012). Hipokrat’ın fikirleri 18. yüzyıla kadar etkisini sürdürmüştür (Hazar, 2006).
19. yüzyılın başına gelindiğinde hala fizyolojik ve anatomik özelliklerin kişiliğe bakış açısında ve kişilik tipolojisinde etkili olduğu görülmektedir. Gall, suçluların ve akıl hastalarının kafataslarını ölçmüştür ve yaptığı ölçümler doğrultusunda frenolojiyi (kafatası bilimi) oluşturmuştur. İnsanların kafatası yapılarını inceleyerek düzlük, çıkıntı ve girintilere göre kişilik özelliklerinin belirlenebileceğini iddia etmiştir (Hazar, 2006). Bu yüzyılın devamında Gall’ın ardından ikisi de İtalyan hekim ve hukukçu olan Lombrosso ve Ferri de suçlu kişilerle çalışarak kafatası biçimi, vücut ve yüz yapısına göre kişilik özelliklerini sınıflandırmaya çalışmışlardır (Hazar, 2006). 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde kişiliği açıklamakta önemli bir çağı başlatan Sigmund Freud’un psikanalizinin etkili olmaya başladığı görülmektedir. Kişiliğin, geride kalmış olan sözdebilim ve diğer fizyolojik uygulamaların aksine insan yaşantılarının etkililiği fikriyle açıklanmaya başladığı bir döneme girilmiştir.
20. yüzyılda psikanalizin etkileriyle değişmiş olan kişilik fikrinin yanında hala vücut yapısı gibi özelliklere bağlı olarak kişiliği anlamaya çalışanlar görülmektedir. En çok ilgi görenlerden biri Kretschmer ve Sheldon’ın tipleri olmuştur: Piknik, astenik, atletik ve displastik. Bu tiplere çeşitli kişilik özellikleri atfetmişlerdir. Sheldon aynı zamanda beden yapılarına göre endomorf, mezomorf ve ektomorf kişilik tiplerini ortaya atmıştır (Hazar, 2006; Taymur ve Türkçapar, 2012).
Kişiliğe Kuramsal Yaklaşımlar
20. yüzyılın devamında özellikle 1930’lu yıllardan itibaren psikologların farklı kişilik kuramları meydana getirdiği bir dönem başlamıştır. Bu dönem içerisinde, Freud’un psikanaliz kuramı, Maslow’un hümanistik kuramı gibi görüşler ve ardından kişiliğin araştırma yöntemleriyle incelenmesine odaklanan kuramlardan özellikle Eysenck’in biyolojik özellik kuramı dikkat çeken yaklaşımlardır.
Sigmund Freud ve Psikanaliz
Freud, kişiliğin süreçler ve çatışmalardan meydana gelen bir yapı olduğunu iddia etmiştir. Bebekliğin ilk yılından itibaren dünyayla haz üzerine bağ kuran insan, ego gelişimiyle beraber id ve süperego arasında çatışmalar yaşamaya başlar. Ego, bu çatışmaların ortasında yer alır. Freud’un kuramının ana düşüncelerinden biri de kişiliğin ilk 5-6 yıl içinde geliştiği (oral, anal ve fallik gelişim dönemleri) ve ileriki yıllarda değişmez olduğudur (Taymur ve Türkçapar, 2012). Dolayısıyla kişiliğe karşı tutumu kötümserdir, çünkü insanların sürekli haz peşinde koşan varlıklar olduğunu iddia etmesiyle beraber kişiliği biyolojik etmenlere bağlamıştır. Bu açıdan kişiliğe determinist bakmıştır. Bu bakış açısını destekler nitelikte, doğuştan gelen içgüdülerin kişiliğin temeli olduğunu savunmuştur. İçgüdüler, insanın kişiliğinde zihnin istekleriyle fizyolojik istekleri arasında birleştirici bir güçtür (Geçtan, 2020, s.29; Schultz ve Schultz, 2012; akt. Çapri, 2020, s.33; Yazgan İnanç ve Yerlikaya, 2019, s.15). Freud aynı zamanda yetişkinlikte çıkan problemlerin yaşamın ilk yıllarındaki yaşantılara bağlı olduğunu ve bu sorunların bilinçdışında bastırıldığını iddia eder.
Freud’un kuramının temeli bilinçdışı kavramı üzerine kuruludur. Bu kavramını açıklamak için topografik modeli ortaya atmıştır. Topografik modele göre kişilik üç yapıdan meydana gelir: Bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı. Kuramının sonraki yıllarında topografik modeli genişleterek yapısal modeli oluşturmuştur (Çapri, 2020, s. 35). Bu modelin içinde id, ego ve süperego da bulunmaktadır .
Hümanist Yaklaşım: Abraham Maslow- İhtiyaçlar Hiyerarşisi Kuramı
Maslow, kişiliğe bakışta hümanist (insancıl) psikolojinin kurucularındandır. Kişiliğin doğuştan gelen sağlıklılık, yapıcılık ve cömertlik potansiyeli vardır. İnsan doğası temelde nötr ya da iyidir. Kötü olarak tanımlanan özellikler kişiliğe doğuştan gelmez (Yazgan İnanç ve Yerlikaya, 2019, s. 304). İnsan özgür iradeye sahiptir. İnsanların ihtiyaçlar tarafından motive olduğunu söyler. Maslow’ a göre kişiliğin gelişiminde Freud’un bahsettiği içgüdülerin yerine insanların güdülendiği diğer faktörler bulunmaktadır. İnsan dürtülerden daha fazlasıdır ve kendini gerçekleştirme eğilimindedir (Çapri, 2020, s. 692).
İnsanın iki farklı motivasyonu vardır. Bunlardan biri olan eksiklik güdüleri; açlık, susuzluk gibi temel ihtiyaçlardır. Bir diğeri olan gelişme güdüleri ise insanın potansiyelini geliştirme ihtiyacıyla ilgilidir. Maslow kuramını, oluşturduğu ihtiyaçlar hiyerarşisi ile desteklemiştir. Hiyerarşiye göre alt basamaklardaki ihtiyaçlar karşılandığı takdirde üst basamağa geçilebilmektedir (Çapri, 2020, s. 691-697).
Araştırma Odaklı Yaklaşım: Hans Jürgen Eysenck ve Biyolojik Özellik Kuramı
Araştırma odaklı yaklaşımı benimseyen psikologlar kişiliğe bilimsel bakış açısıyla yaklaşılması gerektiğini belirtmişlerdir. Kişiliğin boyutlarının belirlenmesi, bu boyutları ölçmek için ölçme araçları geliştirilmesi ve deneysel ve nicel yöntemlerle ilişkilendirilmesi gerektiğini savunmuşlardır. Eysenck de kuramında kişiliğin araştırılması gereken biyolojik özelliklerine odaklanmıştır. Bunun yanında, ona göre çevre ve biyolojik özelliklerimiz etkileşim halindedir ama biyolojik özelliklerimiz daha baskın olmaktadır (Çapri, 2020, s.545-546).
Eysenck, kişiliği hiyerarşik model üzerinden açıklamıştır. Hiyerarşide en alt aşama, insanlarda gözlenebilen davranışları ifade eder. Bir üst aşamada, benzer durumlarda ortaya çıkan kişiye özgü alışkanlık tepkileri yer alır. Bu aşamanın üzerinde alışılmış tepkilerin oluşturduğu özellik seviyeleri ve hiyerarşinin en üstünde de özellik kümelerinin ilişkili olduğu genel kişilik boyutları (süper faktör-özellikler: içedönüklük-dışadönüklük, nevrotizm veya psikotizm) yer alır. Bu süper faktörler kişilikte bireysel farklılıkları belirleyen özelliklerdir (Çapri, 2020, s.547). Eysenck, dışadönüklük, içedönüklük ve nevrotizm özelliklerinde kişiler arası farklılıkların görülmesine bireylerin nöral aktivitelerindeki farklılaşmalara dayalı bir açıklama getirmiştir. Bu aktivitelerin yüksek veya düşük olmasına göre 4 kişilik tipi oluşturmuştur .
Bilimsel geçerlilikleri açısından Freud’un kuramı incelendiğinde bilimsel çalışma üzerine oluşturulmuş bir kuram olmadığı belirtilmektedir. Bilimsel bilginin özelliklerinden yanlışlanabilirlik ilkesi psikanalizin zayıf noktalarındandır. Dahası, sadece hasta olan kişilerle yaptığı terapiler sonucu kuramını oluşturmuştur ve hasta olmayan örneklemi ele almamıştır. Öte yandan Maslow’un hümanistik kuramının da bilimsel açıdan geçerliliğinin zayıf olduğu söylenebilir. Çünkü sadece kendini gerçekleştirmiş bireyleri seçip görüşmeler yapmak deneysel açıdan sınırlıdır. Ampirik araştırmalar temel alınarak oluşturulmuş bir kuram değildir. Bu iki kurama karşılık Eysenck’in kuramı bilimsel açıdan daha güçlüdür. Beyin görüntüleme çalışmalarını kullanmış, farklı örneklemler üzerinde deneysel çalışmalar ve istatiksel analizler yapmış, nörolojik bulgulardan yararlanmış ve genetik üzerine çalışmıştır. Ama bunlara rağmen Eysenck’in deneysel çalışmalarının objektif ve tamamen bilimsel olmadığı üzerine görüşler de vardır (Çapri, 2020, s.559).
Tarihsel ve kuramsal çerçeveden bakıldığında kişiliğe bakış açısı daha iyimser ve ölçülebilir olduğu yönünde değişmiştir. Kişilik başlangıçta daha fizyolojik özelliklerle açıklanırken Freud, ortaya koyduğu kuramıyla psikolojik bir altyapı oluşturmuş ve Freud’a karşı çıkanlar da onun kişiliğe kötümser ve determinist baktığını iddia ederek kendi kişilik kuramlarını ortaya atmıştır. Sonrasında kişiliğin deneysel olarak ölçülebilir olduğuna dair seslerin yükselmesiyle Eysenck gibi kuramcılar kişiliği daha ampirik olarak çalışmaya başlamışlardır. Bakış açısı daha nedensel olma yönünde ilerlemiştir. Günümüzde kişiliğin araştırılabilir olduğunu benimseyen görüşlerle beraber insancıl yaklaşımların etkisi hala görülmektedir.
Kişiliğe Dair Araştırmalar
Literatürde kişilik üzerine yapılmış araştırmaların çoğunlukla McCrae ve Costa’nın beş faktör kişilik tipleriyle ilişkili olduğu görülmektedir. Bunlardan biri Doğan’ın 2013 yılında, beş faktör kişilik modeli (dışadönüklük, nevrotiklik, sorumluluk, yumuşak başlılık, deneyime açıklık) ve öznel iyi oluş arasındaki ilişkiyi incelediği araştırmadır. Bu araştırmada Beş Faktör Kişilik Ölçeği (BFKÖ) kullanılmıştır. 18 ve 61 yaş aralığında bulunan 234 katılımcının yer aldığı araştırmada beş faktörden dışadönüklük, sorumluluk, yumuşak başlılık, deneyime açıklık ile öznel iyi oluş arasında pozitif yönde korelasyon bulunmuştur. Araştırmanın sonucunda, pozitif psikolojinin kavramlarından biri olan öznel iyi oluş üzerinde bireysel faktör olan kişilik özelliklerinin etkili olması önemli bir bulgudur. Kişilik araştırmalarının, iş hayatı gibi günlük yaşamda etkili olabileceğine dair alan yazını da mevcuttur. Bunlardan biri de kişilik, duygusal zekâ ve iş tatmini arasında ilişkiyi inceleyen Sudak ve Zehir (2013)’in araştırmasıdır. Çalışmada beş faktör kişilik özelliklerine bakılmıştır ve Türkiye’deki akademisyenler katılımcı olarak ele alınmıştır. Araştırmanın bulguları incelendiğinde beş faktörden dışadönüklük haricinde diğer kişilik tiplerine sahip olmanın duygusal zekayı arttırdığı, bunun yanında uyumluluk, sorumluluk ve duygusal dengeliliğin duygusal zekâ aracılığıyla iş tatminine pozitif yönde katkıda bulunduğu görülmektedir.
Sonuç
Kişiliğin en açık ve kapsamlı tanımı Allport (1961) tarafından yapılmıştır. Kişiliğin tarihsel süreci milattan önce başlamış olup 5. yüzyıl ve 18. yüzyıllar arası Hipokrat’ın etkileri görülmektedir. Ardında beden ve yüz yapısı üzerinden kişilik anlaşılmaya çalışılmıştır ve 19. yüzyılın sonlarında psikolojik hareket hızlanmıştır. Freud, Maslow ve Eysenck gibi kuramcıların etkisiyle kişiliğe bakış açıları çeşitlenmiştir. Bu kuramların da bilimsel geçerlilikleri tartışma konusu olmuştur ve Eysenck’in diğer ikisinden daha bilimsel bir kuram ortaya koyduğu söylenebilir. Farklı görüşlerin ışığında kişilik üzerine çeşitli ampirik çalışmaların farklı alanlarla ilişkili olarak yapıldığı da görülmektedir. Sonuç olarak, kişiliğin değişikliklerden geçmiş bir psikolojik kavram olduğu göz önünde bulundurulmalıdır.
Kaynakça
Allport, G. W. (1961). Pattern and growth in personality. Holt, Reinhart & Winston. https://psycnet.apa.org/record/1962-04728-000
Çapri, B. (Ed.). (2020). Geçmişten günümüze kişilik kuramları. Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık
Doğan, T. (2013). Beş faktör kişilik özellikleri ve öznel iyi oluş. Doğuş Üniversitesi Dergisi, 14(1), 56-64, http://journal.dogus.edu.tr/index.php/duj/article/view/585
Geçtan, E. (2020). Psikanaliz ve sonrası (17. Baskı). İstanbul: Metis Yayıncılık
Hazar, Ç. M. (2006). Kişilik ve iletişim tipleri. Selçuk İletişim, 4(2), 125-140, https://dergipark.org.tr/en/pub/josc/issue/19011/200777
McLeod, S. (2007). Maslow's hierarchy of needs. Simply Psychology. https://www.simplypsychology.org/personality-theories.html
Özdemir, O., Özdemir, P. G., Kadak, M. T. ve Nasıroğlu, S. (2012). Kişilik gelişimi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 4(4), 566-589, 10.5455/cap.20120433
Özsoy, E. ve Yıldız, G. (2013). Kişilik kavramının örgütler açısından önemi: bir literatür taraması. İşletme Bilimi Dergisi, 1(2), https://dergipark.org.tr/en/pub/jobs/issue/22917/245396
Sudak, M. K. ve Zehir, C. (2013). Kişilik tipleri, duygusal zekâ, iş tatmini ilişkisi üzerine yapılan bir araştırma. Yönetim Bilimleri Dergisi, 11(22), 141-165, https://dergipark.org.tr/en/pub/comuybd/issue/4101/54033
Taymur, İ. ve Türkçapar, M. H. (2012). Kişilik: tanımı, sınıflaması ve değerlendirmesi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 4(2), 154-177, 10.5455/cap.20120410
Tekinsav Sütçü, S. (2020). Sigmund Freud ve psikanalitik kuram. [Powerpoint sunumu].
Yazgan İnanç, B. ve Yerlikaya, E. E. (2019). Kişilik kuramları (15. Baskı). Ankara: Pegem Akademi
İrem Önal- Geçmişten Günümüze Maruz Bırakma Tekniğine ve Uygulanışına Genel Bir Bakış (Ocak, 2022)
Maruz Bırakma Tekniğine ve Tarihine Genel Bir Bakış
Kişilerde gelişen bir korkuyu azaltmaya yönelik bir yaklaşım olan maruz bırakma tekniği, özellikle kaygı bozukluğu olan kişilerin tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir yöntem olup kişilerin korku geliştirdiği durum ya da nesneyle yüzleştirilerek maruz bırakıldığı bir tekniktir. (akt. Özden, 2020). Bilişsel ve davranışçı kuramlar tarafından da bir teknik olarak ileri sürülmüş olan bu teknik, gerçek hayatta yaygın bir şekilde kullanılmakla birlikte oldukça da etkilidir. Bu çalışmada, maruz bırakma tekniğinin dayandığı kökenlerden başlanarak genel bir tarihsel bakış açısı sunulacaktır. Bu tarihsel bakışla beraber; maruz bırakma tekniğinin tedavide kullanımı, uygulanışı ve tekniğin günümüz teknolojisinin gelişmesiyle birlikte evrildiği son nokta olan sanal gerçeklikte maruz bırakma tekniği açıklanacaktır.
İlk olarak, maruz bırakma tekniğinin kökenleri 1924’e yani Mary Cover Jones’un 3 yaşında bir çocuk olan Peter vakası olarak bilinen çalışmasına kadar uzanmaktadır. Yapılan araştırmada, Peter tavşanlara karşı korkusu olan bir çocuktur ve deneyde kaygı nesnesinin yanında uyarıcı olarak kullanılmak üzere bir yiyecek seçilmiştir. Küçük Peter’a ilk önce tavşanla aynı odada bulundurularak yemek yedirilmiş ardından tavşan Peter’a doğru kademeli olarak yaklaştırılmıştır ve sonunda Peter’ın tavşana karşı herhangi bir kaygı göstermediği bulunmuştur (Jones, 1924). Bu çalışma ile, oluşan bir korkunun laboratuvar ortamında nasıl ortadan kaldırılabileceğini gösterilmiş ve sistematik duyarlılaşmanın da temellerini atılmıştır.
1950’lerin sonlarına doğru gelindiğinde Davranış Terapisi psikolojik sorunların değerlendirilip tedavi edilmesine sistematik olarak yaklaşan bir terapi modeli olarak ortaya çıkmıştır. Joseph Wolpe, 1958 yılında Psychotherapy by Reciprocal Inhibition kitabını yayınlayarak öğrenme ilkelerinin yetişkinlerin nevrotik bozukluklarına nasıl uygulanacağı yöntemini ve sonuçlarını anlatmıştır. Ayrıca, Pavlov’un klasik koşullanma ilkeleri davranışçı kuramının prensiplerini oluşturmaktaydı. Nitekim beraberinde davranışçı terapilerinin gelişimini destekleyen pek çok davranışçı deneyler ve araştırmalar yapılarak davranışçı yaklaşımın gelişimi devam etmiştir (Güzelyazıcı, Çiftçi ve Türkoğlu, çev.2012). Davranışçı terapilerin ortaya çıkısı, maruz kalma tekniğinin gelişmesi ve ortaya çıkması açısından oldukça önemlidir. Bu alanda yapılan çalışmalar sayesinde maruz kalma tekniğinin ortaya çıkması tetiklenmiş ve desteklenmiştir. Ayrıca, davranışçı kuramın bir tekniği olarak ortaya çıkan maruz bırakma tekniğinin büyük ölçüde klasik koşullanmanın ilkelerine dayanması (Vinograd ve Craske, 2020), tekniğin ortaya çıkmasındaki ortamı hazırlayan davranışçı kuramın ortaya çıkışındaki önemini bizlere sunmaktadır.
Ardından, maruz kalma tekniğinin öncülerinden olan sistematik duyarsızlaştırma, Joseph Wolpe tarafından fobiler ve diğer kaygı türleri için bir tedavi yöntemi olarak yayılmaya başlamıştır. Kitabıyla birlikte karşılıklı engellenme teorisi ile sistematik duyarlılaşmanın nasıl çalıştığını ortaya koyan Joseph Wolpe (1958), Pavlovian korku koşullanmasındaki gibi kafeslerdeki kedilere elektrik şoku vererek kedilerin kafesten korkmalarını sağlamış, daha sonrasında kedilere tıpkı Mary Jones gibi uyarıcı olarak bir yiyecek verip bunu aşamalı olarak uygulamıştır. Araştırmanın sonunda kediler kafesten daha az korkar duruma gelmiştir.
Eş zamanlı olarak maruz bırakma tekniğine referans olan alışma teorisine göre alışma, uyaranın tekrar tekrar verilmesi ile verilen yanıtın azalması şeklinde olan bir öğrenmedir. Uyaranın sunum sıklığı, sunulan uyaranın yoğunluğu ve alışma eğitimin sonraki aşamalarında yeni sunulan bir uyaranın varlığı kişilerin yanıtlarını etkilemektedir. (Telch, Cobb ve Lancaster, 2014). Rachman (1990), alışmanın birkaç sınırlılığını ortaya koymuştur. Korkulan hedeflerle tekrar tekrar yüzleşmek beraberinde doğal olarak alışmayı getireceğinden bu kısımların patolojik açıdan kalıcılığının belirsiz olduğunu ve maruz bırakılarak geçen zamanla birlikte korku azalmasının kalıcılığını açıklamanın da zor olduğunu belirtmiştir. (akt. Telch ve ark. 2014).
Görüldüğü üzere maruz bırakma tekniğinin gelişiminde çeşitli deneyler, yöntemler ve davranışçı terapilerin ortaya çıkması oldukça etkili olmuştur. Birbirleriyle çok yakın ilişki içerisinde olan sistematik duyarsızlaştırma, alışma, öğrenme ve klasik koşullanma gibi kavramlar birbirlerini etkilemiş ve maruz bırakma tekniğinin gelişimine katkıda bulunmuştur.
Tedavide Maruz Bırakma Tekniği ve Uygulanışı
Maruz Bırakma Tekniğine yönelik yaklaşımlara ve uygulanışına bakıldığında, en çok tartışılan konu Davranış Terapilerinde mi yoksa Bilişsel terapilerde mi kullanıldığı ya da bu yaklaşımlarda birbirlerinden farklı yöntemle konununun çalışıldığı sanrısıdır. Ancak hem Davranış Terapileri hem de Bilişsel Terapiler çok yakın yaklaşımla bu tekniği ele alır ve kullanırlar ve genellikler Bilişsel Davranışçı Terapi çatısı altında birleştirilmektedirler. (Telch, Cobb ve Lancaster, YIL).
Maruz Bırakma Tekniği genellikle patolojik anksiyete bozukluğu olan kişilerde uygulanmakla birlikte panik bozukluk, fobiler, travma sonrası stres bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk gibi pek çok tanının tedavisi için kullanılmaktadır. Nitekim, anksiyete bozukluklarına yönelik tedaviler arasında maruz bırakmaya dayalı Bilişsel-Davranışçı Terapiler ampirik olarak en çok desteklenen terapilerdir ve Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından anksiyete tedavileri için maruz kalmaya dayalı Bilişsel Davranışçı Terapileri önerilmektedir (akt. Deacon ve Farrell, 2013).
Maruz kalma tekniklerinde kaygıyı ortaya çıkaran kötü düşüncelerin ve bilişsel hataların tekrardan yapılandırılması temel hedeftir. Kişilerin maruz kalma sırasında farkında olmadığı bilgileri seans odasına getirmesi terapi için önemli olmakla birlikte, güvenlik sağlayıcı davranışlarının da farkına varması gerekmektedir. (akt. Özden, 2020)
Teknik uygulanmaya başlandığında ilk olarak danışana kaygı veren durumlar terapist ve danışanla birlikte hiyerarşik olarak sıralanır. Ardından danışan sıralanan bu hiyerarşiye göre, kaygı duyduğu nesnelere veya durumlara maruz bırakılır. Bu maruz kalma durumu in vivo (katılımcıların gerçek bir şekilde uyarana maruz bırakıldığı) veya in vitro (imajinal şekilde düşündürülerek maruz bırakıldığı) uygulanabilir (akt. Özden, 2020). Korku oluşturulan durum veya nesnelere tekrar tekrar maruz kalan danışan kaçınmadan vazgeçip korkularında azalma oluncaya dek bu uyaranlara maruz bırakılır. Her maruz bırakma işlemi için birtakım hazırlıklar yapılır. Dolayısıyla danışanın vereceği , her tülü kaçınılmaz olan ve korkarak vereceği, tepkiler de önceden tahmin edilmelidir ve bunun için önceden danışanın kendisine uygun olacak başa çıkma yöntemleri öğretilmelidir. Danışan bu başa çıkma yöntemleriyle birlikte, korku hislerinin bilincinde olmayı, bu hisleri kabullenmeyi ve bu durumların beraberinde getirdiği bilişsel bozukları belirleyip bunlara karşı koyabilmeyi başaracaktır. Maruz bırakmanın ardından danışanın yaşadığı bu süreç analiz edilir ve danışanın nasıl hissettiği ve süreç boyunca nasıl zorluklar yaşadığı ile ilgili gerekli kayıtların tutulması beklenir. Tedavi başarılı bir şekilde sonlandırılmadan önce terapistin danışana nüks eğitimi vermesi beklenir. Bu nüks eğitimi sayesinde, gelecek zamanlarda tekrardan çıkabilecek olan korkuların, danışanın terapi ile kazanmış olduğu baş etme becerilerini kullanarak üstesinden gelinmesi sağlanır (Güzelyazıcı, Çiftçi ve Türkoğlu, çev. 2012). Bu şekilde danışan önceden korku oluşturduğu nesneye ya da duruma yönelik kaygısını azaltmış olur.
Sanal Gerçeklik ve Maruz Bırakma
Son 30 yılda artmakta olan teknolojik gelişmelerle birlikte, bilgisayarın sunduğu olanakların kullanımı her alanda artmaktadır. Sunulan bu sanal ortamlarının aslına uygun ortamların yaratılabilmesi ve kontrol edilebilmesi açısından yeni olanaklar sağlamaktadır (Akdeniz, Ahçı ve Yumuşak, 2020). Bu gelişmelerle birlikte maruz bırakma tekniği de yeni bir konum kazanmış ve danışmanların fobileri doğrultusunda sağlanması zor koşulların bile uygulanabilirliğini arttırmıştır. Günümüzde in vivo ve imajinal olarak uygulanmakta olan maruz bırakma tekniğinin üçüncü ayağı olarak düşünülmektedir. Bu yöntemde danışanlar bilgisayar ortamında gerçeklik hissi veren bir sanal gerçekliğe maruz bırakılmaktadırlar. Bu gerçeklik, kişinin gerçek hayatındaki ortama çok benzerdir ve kontrol edilebilir olması sayesinde uygulanması ya da oluşturulması zor olan korku koşullarının bile uygulanabilir olmasını sağlamaktadır. Yükseklik korkusu olan kişinin yüksek bir binadan bakması, uçak korkusu olan birinin uçak simülasyonu ile defalarca bu ortama maruz bırakılabilmesi ya da köpek korkusu olan birinin köpekle gerçekten yüz yüze gelmeyerek köpeğe maruz kalması gibi koşullar bunlara verilebilecek olan örneklerdendir (Vardarlı, 2021). Ayrıca, Vardarlı’nın (2021) değindiği gibi terapinin bir odada danışan ve terapistle birlikte uygulanıyor olması, danışanın korkuları ile yüzleşirken başka insanların olmamasını sağlar ve bu sayede kişinin utanma olasılığı da düşürülmüş olur.
Tekniğin sanal ortamdaki etkililiği hakkında pek çok araştırma yapılmıştır. Bu çalışmalardan biri olan, Gorini ve Riva’nın (2008) yaptıkları araştırmada sanal maruz bırakma tekniğinin yaygın kaygı bozukluğu olan danışanların üzerindeki etkisi incelenmiştir. Çalışmada kişiler üç gruba atanmıştır: Sanal gerçeklik grubu, Sanal gerçeklik uygulanmayan grup ve Bekleme grubu. Sanal gerçeklik ve sanal gerçeklik uygulanmayan gruplara gevşeme eğitimleri verilmiş, bekleme grubuna ise herhangi bir gevşeme eğitimi verilmemiştir. Araştırmanın sonuçlarına bakıldığında ise sanal ortamda maruz bırakma tekniğinin etkili bir yöntem olduğu bulunmuştur (akt. Özden, 2020).
Pek çok araştırmanın olumlu bulgularıyla Sanal Gerçeklikte Maruz Bırakma Tekniği, gelecek için umut vadetmekte olan bir tekniktir. Maruz bırakma sürecinin kontrol edilebiliyor olması, terapistin aşamalı bir şekilde uyaranları sağlayabilmesini ve dolayısıyla zor sağlanabilecek olan korku durumlarının da daha çok uygulanabilir kılmaktadır. (Akdeniz, Ahçı ve Yumuşak, 2020). Dolayısıyla gelecekte farklı alanlarda yoğun araştırmalar yapılıp tekniğin kullanımı daha da yaygınlaşacaktır.
Sonuç
Yukarıda genel bir bakış açısı sunulmaya çalışılan maruz kalma tekniği, kökenlerini davranışçı çalışmalardan almakta olup günümüzde pek çok tanıların tedavisi üzerinde kullanılan bir tekniktir. Gelişen imkanlarla birlikte maruz kalma tekniğinin uygulanışı daha kolay hale gelmektedir ve özellikle korkuya bağlı gelişen durumların üstesinden gelmek için sık tercih edilen tekniklerdendir. Ayrıca günümüz teknolojisi bunu daha olanaklı ve ulaşılabilir kılmaktadır. Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda maruz kalma tekniği ilerleyen yıllarda da üzerinde yoğun olarak çalışılacak bir teknik olacaktır. Bununla birlikte maruz kalma tekniği pek çok terapi yaklaşımına da hizmet edeceği öngörülebilir. Ancak, çalışılan konunun genel anlamda anksiyete bozuklukları, fobiler vb. olması maruz kalmayla beraber kişilerin yoğun ve bireysel tepkilerini ortaya çıkaracaktır. Dolayısıyla kişilere uygun maruz kalma koşullarının sağlanması ve kişiyle beraber maruz bırakma yoğunluklarının belirlenmesi, hem terapist hem de danışan için oldukça önemli bir husus olmaya devam edecektir.
KAYNAKÇA
Akdeniz, S., Ahçı, Z., & Yuşumak, S. (2020, Nisan). Sanal gerçeklik ve psikoterapide kullanımı.Karatay Sosyal Araştırmalar Dergisi,(4), 1-20
Deacon, B., J., & Farrell, N. (2013).Therapist Barriers to the Dissemination of Exposure Therapy. Handbook of Treating Variants and Complications in Anxiety Disorders, (363-373)
Güzelyazıcı, E., Çiftçi, S.,D.,ve Türkoğlu, M.(2012). Davranış Terapisi. Modern Psikoterapiler (1.baskı) içinde (s.358-420). İstanbul: Kaknüs yayınları.
Jones,M.,C. (1924). A laboratory study of fear: The case of Peter. Pedogogical Seminary, 31, 308-315
Özden, Ö. (2020). Sanal gerçeklik destekli maruz bırakma uygulamaları avantajlar sınırlılıklar ve etik konular. Eğitimde Yeni Yaklaşımlar Dergisi, 3 (2), 38-51
Telch, M.,J., Cobb, A.,R., & Lancaster,C.,L. (2014). Exposure therapy. In P. Emmelkamp & T. Ehring ( Ed.), The Wiley handbook of anxiety disorders, Vol.1. Theory and Research; Vol.2. Clinical assessment and treatment (pp. 717-755). Wiley Blackwell.
Vardarlı, B. (2021). Teknolojik bir yaklaşım: Sanal gerçeklik maruz bırakma Terapisi. Ege Eğitim Dergisi, 22(1), 40-56
Vinograd, M.,& Craske, M.,G. (2020) History and theoretical underpinnings of exposure therapy. In Exposure Therapy for Children with Anxiety and OCD (pp.3-20). Elsevier
Wolpe, J. (1958). Psychotherapy by reciprocal inhibition. Stanford, CA: Stanford University Press.
Metehan Bitlisli- Nemfomani ve Kadın Cinselliğinde Aşırılığın Tarihsel İncelemesi (Ocak,2020)
Nemfomani Nedir?
Nemfomani; kadınlarda görülen, aşırı ve kontrol edilemez cinsel uyarılma ve tatmin isteği olarak tanımlanabilir. Dilimize “nemfomani” olarak geçen “nymphomania” kelimesinin etimolojisi Wiktionary aracılığıyla incelendiğinde, Latince “nympha” ve “mania” kelimelerinin birleşiminden oluştuğu görülmektedir. “Nympha/Nymphe” ise eski Latince bir kelime olup, yunan mitolojisinde doğada yaşayan genç kızları temsil eder. Yunan mitolojisinde Nymphe türü; doğayla özdeşleşmiş, insan türünden ayrı yaşayan ve insansı dış görünüşe sahip canlılar olarak tasvir edilmiştir. Nymphelerin, insan erkeklerini baştan çıkardığı ve cinsel birliktelik kurdukları anlatılır (Parada, 1997). Yunan mitolojisi dışında, tıp literatüründe de kendine yer bulan nympha kelimesi, kadın genital organındaki iç dudak (labia minora) anlamına gelmektedir.
İnsan türü, yerleşik hayata geçiş ile yeni bir döneme adım atarken, kadın cinselliği ve doğurganlığı dikkat çekici konular haline gelmiştir. İlerleyen süreçte kadının doğurganlığı ilahi bir yetenek olarak görülmüştür. Bu duruma, cinselliğin dinsel törenlerde kendine yer bulması ve bereket tanrıçası olarak kadın figürleri kullanılması örnek gösterilebilir (Avcı ve Beji, 2011; Erbil, 2016). Toplum yapısı anaerkilden ataerkile dönüştükçe, kadın cinselliğine duyulan ilgi aynı kalmış fakat toplumun cinselliğe yönelik tutumları değişmiştir. Başlarda güzel ve ilahi olarak görülen kadın cinselliği, korunması ve kontrol altında tutulması gereken bir olguya dönüşmüştür (Groneman, 1994). Kadına ve kadın cinselliğine yönelik bu tutum değişikliği, toplumsal baskıyı beraberinde getirmiş ve kadınlar için neyin doğru olduğuna toplum karar verir olmuştur. Tarihsel süreçte değişen isimleriyle “furor uterinus”, “insane love” ve en bilinen haliyle “nymphomania” gibi hastalıkların tanımlanması ve incelenmesi de bu düşüncenin bir sonucudur (Groneman, 1994).
Cinsellikte aşırılığa yönelik tutumlarda cinsiyetler arası farklılıkları incelemek için, kadınlardaki nemfomani ile erkeklerdeki karşılığı olan “satiriasis” arasında karşılaştırmalar yapılabilir. Karşılaştırmalar sonucunda, satiriasis hastalığının tanı koymak için nemfomaniden daha seyrek kullanıldığı ve nemfomani vakalarının hastalıklı kişiler olarak görülmesine karşın satiriasis vakalarına daha ılımlı yaklaşıldığı görülmektedir (Huhner, 1916). Tedavi amacıyla nemfomani tanısı alan kimi kadınlar akıl hastanelerine kapatılırken, satiriasis tanılı erkeklere böyle bir tedavinin uygulanmaması da cinsiyetler arası eşitsizliğe başka bir örnektir (Parke, 1908). Konuyla ilgili olarak Albert Ellis ve Edward Sagarin’in (1964) de ifade ettiği gibi; nemfoman kadınlar erkek olsalardı, toplum tarafından belki de fark dahi edilmeyeceklerdir.
Kadın Cinselliğinde Aşırılığa Tarihsel Bakış
Cinselliğin tıp tarafından incelenmesi, Hipokrat’a dek uzanmaktadır (Groneman, 1994). Nemfomani kavramının erken formu olarak değerlendirilebilecek “furor uterinus” kavramı ise 15. yüzyılda kullanılmaya başlamıştır ve Latinceden çevirisi “kızgın rahim” şeklinde yapılabilir. Belirtileri, cinsel organda sıcaklık ve yanma hissi olan furor uterinus hastalığının tedavisi için, cinsel organda kesik açarak fazla kanı akıtma ve hastaya kusturucu ilaçlar verme gibi yöntemler kullanılmıştır (Groneman, 1994). Kayıtlara geçen bir vakada, kanatma tedavisi otuz defa uygulanan bir kadının hayatını kaybettiği bilinmektedir (Diethelm, 1971).
18. yüzyılda “insane love” olarak adlandırılan nemfomani, Bienville’e (1775) göre kadının alışık olduğundan daha yüksek yaşam standartları ve yeni hazları deneyimlemesiyle ortaya çıkmaktadır. Bienville’in bu açıklaması, kadınların statüsünün yükselmemesi için uygulanan baskıya da örnek gösterilebilir. Bu dönemde nemfomaniye yönelik toplumsal açıklamaların yanı sıra, kimi teorilerde şeytan ve kötü ruhların da kadınların aşırı cinsel istek duymalarında etkili olduğu savunulmuştur (Diethelm, 1971).
19. yüzyıla gelindiğinde, Victoria Devri ile birlikte kadın üzerindeki toplumsal baskı siyasal gücünü de arttırmış, kadınların erkeklerden daha az cinsel istek duyduğu ve kadının temel rolünün iyi bir eş ve anne olmak olduğu düşüncesi toplumun geneli tarafından kabul edilmiştir (Bloch, 1978). Bu dönemde, kadınların aşırı cinsel istek duymalarının nedeni, nöroloji ve frenoloji ile ilgilenen araştırmacılar tarafından sinir sisteminde (özellikle beyinde) aranırken; jinekologlar tarafından genital bölgedeki anomalilerle açıklanmaya çalışılmıştır (Groneman, 1994). Dönemin jinekologları genital organda hassasiyet, kızarıklık ve klitorisin genişlemesi gibi değişimleri kadınlarda şehvet belirtisi olarak tanımlamışlardır ve aşırı şehvet için sundukları çözüm önerisi, genital organa yönelik cerrahi müdahaleler olmuştur (Barker-Benfield, 1976). Bu dönemde araştırmalar yapan Richard Von Kraft-Ebing, cinsellikle ilgili korkular üzerine çalışmış ve kadınların cinsel özgürlüğe sahip olmayışını desteklemiştir (Esencan ve Beji, 2015). Aynı dönemde araştırmalar yapan psikolog Henry Havelock Ellis, 1896 ve 1910 arasında yaptığı çalışmaları yayımlamış ve bu çalışmalarda kadınların da erkekler gibi cinsel arzuya sahip olduğunu, her iki cinsiyet için de orgazmın benzer olduğunu ve bireyin cinselliğine kurallar konmaması gerektiğini savunmuştur (Greenberg, Bruess, Conklin, 2011).
20. Yüzyılda, Freud’un da etkisiyle, nemfomani fizyolojik olarak incelenmesinin yanı sıra psikolojik olarak da incelenmeye başlamış ve tedavisi için psikoterapilerin kullanımı yaygınlaşmıştır (Groneman, 1994). Freud, cinselliği hayatın doğal bir parçası olarak görmüş ve insanların acıdan kaçıp, hazza yöneldiğini savunmuştur. Çoğunluğu kadın olan hastalarla yaptığı çalışmalar sonucunda, cinsel içgüdülere yasak ve kurallar konmaması gerektiği, aksi takdirde çeşitli patolojilerin ortaya çıkabileceği sonucuna varmıştır (Greenberg, Bruess, Conklin, 2011). Magnus Hirschfeld, faşizmin etkisini arttırdığı bu dönemde, Almanya’da cinsellik üzerine çalışmalar yapmış ve 1919 yılında Berlin’de ilk cinsel bilim enstitüsünün kurulmasını sağlamıştır. 1930 yılında, siyasi ve toplumsal normlara uymayan çalışmaları nedeniyle Almanya’dan sürgün edilmiştir (Greenberg, Bruess, Conklin, 2011). Katherine Davis ve Clelia Mosher, farklı çalışmalarla kadınların cinsel hayatı hakkında çeşitli veriler toplamış, toplum tarafından dayatılan normlara karşı çıkmış ve cinselliğin kadınlar için de doğal bir olgu olduğunu vurgulamışlardır. Çağın en etkileyici cinsellik çalışmalarından biri olan ve Kinsey Raporları olarak da bilinen İnsan Erkeğinde Cinsel Davranış (1948) ve İnsan Kadınında Cinsel Davranış (1953) kitaplarının yazarı Alfred Kinsey, cinselliğe saf bilimsel yöntemlerle yaklaşılmasını savunmuş ve cinsellik araştırmalarını ahlaki bağlamdan ayırmıştır (Esencan ve Beji, 2015). Kinsey ayrıca, nemfomani tanısı alan kadınların yalnızca alışılandan daha sık seks yaptıklarını ifade etmiştir (Kendall, 2013). William Masters ve Virginia Johnson’ın 1966 yılında yaptığı cinsel tepki çalışmaları, cinsellik alanında en çok ses getiren çalışmalardandır. Ses geçirmez bir odada, 10.000’in üzerinde katılımcı ile çalışmış ve orgazm hakkında çeşitli veriler toplamışlardır (Esencan ve Beji, 2015). Araştırmaları sonucunda, kadınların orgazm olması için penisin, el ve vibratörden daha etkili olmadığını bulmuşlardır (Masters ve Johnson, 1966). Bu sonuç, kadınların da istedikleri gibi mastürbasyon yapmasının doğal kabul edilebileceğini göstermiştir.
Kadının aşırı cinsel istekliliği toplum tarafından yüzyıllardır hastalık olarak görülse de, psikolojide sistemli bir şekilde hastalık olarak değerlendirilmesi oldukça yenidir. 1952 yılında yayımlanan ilk “Mental Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı” (DSM) içerisinde kendine yer bulan “Nymphomania”, kişilik bozukluklarına bağlı cinsel sapmalar altında incelenmiştir (American Psychiatric Association, 1952). Nemfomaninin ruh bilimleri alanında bir hastalık olarak değerlendirilmesi, DSM-III’ün yayımlanması ile birlikte son bulmuştur (American Psychiatric Association, 1980). Kaldırıldığı tarihe dek nemfomaniyi de altında barındıran “cinsel sapmalar” terimi yerine, DSM-III’te “psikoseksüel bozukluklar”, DSM-IV’te ise Cinsel İşlev Bozuklukları terimi kullanılmıştır (American Psychiatric Association, 1994). 2013 yılında yayımlanan DSM-V ile cinsiyete özgü cinsel işlev bozuklukları geri getirilmiş fakat aşırı cinsel istek olarak tanımlanabilen “hiperseksüalite” kavramı, tanı sistemine dâhil edilmemiştir (American Psychiatric Association, 2013). Dünya Sağlık Örgütü tarafından hazırlanan ICD-10’da ise “Diğer Cinsel İşlev Bozuklukları” başlığı altında (F52.8 kodu ile) “nymphomania” ve “satyriasis” tanılarını içermektedir (World Health Organization, 1992). Patoloji tanılarını evrenselleştiren ve normal/anormal ayrımının yapılmasında uzmanlara yardım etmeyi hedefleyen bu kılavuzlar incelendiğinde; aynı kılavuzun farklı edisyonları ve aynı dönemde kullanılan farklı kılavuzların, cinsellikte aşırılığın patoloji olup olmadığı konusunda birbirlerinden bu kadar farklılaşması, cinselliğe dair görüşlerin halen ne kadar değişken olduğunu gözler önüne sermektedir. Patrick Carnes (1994), cinsellikte normal ve anormal ayrımını yapmanın zor olduğunu ve bu ayrımın, içinde bulunulan kültürden de etkilendiğini belirtmiştir.
“Nemfomani” teriminin tarihsel gelişimi incelendiğinde, kadınların sağlığını gözetmekten ziyade cinsel hayatlarını sınırlama amacıyla kullanıldığı söylenebilir. Kadın cinselliği üzerinde çağlar boyu süren baskı, bu baskıya karşı çıkan bilim insanlarının çalışmaları sayesinde siyasal, kültürel ve bilimsel desteğini zamanla kaybetmiş ve böylece “nemfomani” kavramı eski popülerliğini yitirmiştir.
KAYNAKÇA
American Psychiatric Association. (1952). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (1. baskı). Washington, APA Press.
American Psychiatric Association. (1980). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (3. baskı). Washington, APA Press.
American Psychiatric Association. (1994). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (4. baskı). Washington, APA Press.
American Psychiatric Association. (2013). Highlights of Changes from DSM-IV-TR to DSM-5. Erişim adresi: https://www.psychiatry.msu.edu/_files/docs/Changes-From-DSM- IV-TR-to-DSM-5.pdf
Avcı, N. ve Beji N. (2011). Toplumlarda Cinselliğe Bakış, Etkileyen Faktörler. Androloji Bülteni, 45, 155–159.
Barker-Benfield, G. (1976). The Horrors of the Half-Known Life: Male Attitudes toward Women and Sexuality in Nineteenth-Century America. New York: Harper & Row.
Bienville, M. D. T. (1775). Nymphomania, or a Dissertation concerning the Furor Uterinus. (Edward Sloane Wilmot, Çev.). Londra, J. Bew.
Bloch, R. H. (1978). American Feminine Ideals in Transition: The Rise of the Moral Mother, 1785-1815. Feminist Studies, 4(2):100-126.
Carnes, P. (1994). Contrary to Love: Helping the Sexual Addict. Minnesota, Hazelden Foundation.
Diethelm, O. (1971). Medical Dissertations of Psychiatric Interest before 1750. Basel: Karger.
Ellis, A. ve Sagarin, E. (1964). Nymphomania: A Study of the Over-sexed Woman. New York: Gilbert.
Erbil, P. (2016). Kibele'den Pandora'ya: Kadının Tarihsel Yenilgisi (5. baskı). Ankara, Arkadaş Yayınevi.
Esencan, T. Y. ve Beji, N. K. (2015). Günümüze değin cinsellik konusunda yapılan çalışmaların irdelenmesi (Derleme). Androloji Bülteni, 17(63): 301-310.
Greenberg, J. S., Bruess, C. E. ve Conklin, S. C. (2011). Exploring The Dimensions of Human Sexuality (4. baskı) içinde (s. 47-60). ABD, Jones and Bartlett Publishers.
Groneman, C. (1994). Nymphomania: The Historical Construction of Female Sexuality. Signs, 19(2), 337-367.
Huhner, M. (1916). Disorders of the Sexual Function in the Male and Female. Philadelphia, F. A. Davis.
Kendall, J. (2013). America's Obsessives: The Compulsive Energy That Built a Nation. New York, Grand Central Publishing.
Masters, W. H. ve Johnson, V. E. (1970). Human Sexual Inadequacy. Boston, Little Brown.
Nymphomania. (b.t.). Wiktionary. 10 Ocak 2020, Erişim adresi: https://en.wiktionary.org/wiki/nymphomania#English
Parada, C. (1997). Nymphs. Genealogical Guide to Greek Mythology. 10 Ocak 2020, Erişim adresi: http://www.maicar.com/GML/NYMPHS.html
Parke, J. R. (1908). Human Sexuality: A Medico-Literary Treatise on the Laws, Anomolies, and Relations of Sex with Special Reference to Contrary Sex Desires (2. baskı). Philadelphia: Professional.
World Health Organization. (1992). The ICD-10 classification of mental and behavioural disorders: Clinical descriptions and diagnostic guidelines. Cenevre, World Health Organization.
Nezahat Sinem Yıldız-Nesne Sürekliliği Kavramının Tarihsel Gelişimi (Ocak,2021)
NESNE SÜREKLİLİĞİ KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ
Bebekler, dünyaya geldikleri andan itibaren birçok çevresel uyarana maruz kalırlar ve yaşları arttıkça fiziksel dünyadaki bu uyaranlarla ilgili bilgileri de sürekli olarak artar. Bu bilgiler, bebeklerin bilişsel gelişimleri üzerinde önemli bir rol oynar ve düşünme süreçlerine katkısı olacak birçok kavramı da geliştirmelerine yardımcı olur. Bebeklerin fiziksel dünya karşısındaki bilgileri sonucunda geliştirdikleri bu kavramlardan önemli bir tanesi nesne sürekliliğidir (Santrock, 2017: 151). Nesne sürekliliği; nesnelerin görülmedikleri, duyulmadıkları ve diğer duyu organlarıyla algılanamadıkları koşullarda bile hala var olmaya devam ettikleri bilgisinin birey tarafından anlaşılması anlamına gelmektedir ve bu sayede bireyin zihninde, dünyanın daha istikrarlı ve sonuçları kestirilebilir şekilde temsil edilmesi mümkün olmaktadır (Miller, 2017: 73).
Nesne sürekliliği kavramı, ilk kez 1954 yılında Jean Piaget tarafından ortaya atılmıştır. Piaget, başlangıçta doğa bilimleri üzerine eğitim almış fakat Zürih’teki psikoloji laboratuvarını gezip ardından da psikoanalitik kuram hakkında okumalar yaptıktan sonra psikoloji ve felsefe okumaya karar vermiştir (Miller, 2017: 50). Eğitim döneminde Alfred Binet’in laboratuvarında işe başlamış ve orada Binet’in testlerinin standardizasyonu üzerine çalışmıştır. Bu görevi sırasında Piaget, çocukların özellikle verdikleri yanlış cevapları yakından inceleme fırsatı bulmuş ve aynı yaşlardaki çocukların benzer hatalar yaptıklarını fark etmiştir (Özkaptan, 2010). Piaget (1954), bu gözlemlerinden hareketle tüm insanların aynı yaşlarda ve aynı sırayla geçtikleri 4 bilişsel evrenin olduğunu ortaya atmıştır (akt., Özkaptan, 2010). Bu evrelerden birincisi 0-2 yaş arası dönemi kapsayan duyu hareket evresidir ve Piaget (1954)’e göre bu evrenin başlarında henüz gelişmemiş olan nesne sürekliliği 8 ay civarında gelişmeye başlamaktadır (akt., Miller, 2017: 73).
Piaget, nesne sürekliliğinin ne zaman geliştiğini bulabilmek amacıyla birçok çalışma yapmıştır. Ona göre, nesne sürekliliği kavramının gelişip gelişmediği çocukların saklanan bir nesneyi arama davranışında bulunup bulunmamalarına göre belirlenmektedir (akt., Özkaptan, 2010). Yani Piaget, bir nesne kaybolduğunda çocuk ağlar veya üzülürse o çocukta henüz nesne sürekliliği becerisinin gelişmediğini; o nesneyi arama davranışında bulunursa bu becerinin geliştiğini varsaymıştır (akt., Miller, 2017: 73). 1963 yılında yaptığı bir çalışmada Piaget, çocukların oynadıkları bir oyuncağı gözleri önünde bir battaniyenin altına saklamış ve farklı yaşlardaki çocukların saklanan oyuncağı arama davranışlarını incelemiştir (akt., Ağaoğlu, t.y.). Sonuçlarda, 8 aydan itibaren çocukların gizlenen oyuncağı arama davranışında bulunduğunu; daha küçük çocukların ise henüz o oyuncağı zihinlerinde temsil etme becerilerinin gelişmemesi sebebiyle oyuncağı arama davranışında bulunmadıklarını ortaya atmıştır (akt., Miller, 2017: 74). Yani Piaget’e göre, sadece o nesnenin zihninde sembolik bir temsilini oluşturabilecek yaştaki çocuklar nesne sürekliliği kavramını geliştirebilmektedirler.
Piaget’in bilişsel gelişim üzerine ortaya attığı tüm kavramlar, ortaya çıktıkları dönemden bugünlere dek oldukça ilgi görmüş ve birçok çalışmaya konu olmuşlardır. Piaget’in kitabından sadece 1996 yılında elli kez alıntı yapılmış olması da ortaya attığı kavramların ilerleyen yıllarda dahi birçok araştırmacıyı etkilediğini kanıtlar niteliktedir (Özkaptan, 2010). Fakat Piaget’in çalışmalarını destekleyen bulgular olduğu kadar zaman içerisinde onun bulduğundan farklı sonuçlar bulan araştırmacılar da olmuştur. Nesne sürekliliği kavramıyla ilgili ortaya attığı görüşler de günümüze dek bazı çalışmalarla desteklenmiş, bazı çalışmalarla ise doğruluğu hakkında akıllara soru işareti düşürmüştür. Piaget’in nesne sürekliliği ile ilgili bulgularına karşı bir görüşü 1964 yılında Robert L. Fantz bulmuştur. Piaget’in, 8 aydan küçük çocukların nesneleri zihinlerinde kalıcı olarak temsil edemedikleri görüşüne zıt olarak Fantz (1964), bebeklerin iki aylıkken dahi görsel bilgileri depolayabildiklerini ortaya atmıştır. Bu çalışmasında, 2-6 ay arası bebeklere on tane birer dakikalık görseller sunmuş ve ardından bebeklerin bu görsellere bakma sürelerini incelemiştir. Sonuçlarda, daha önce gösterilmiş olan görsellere bebeklerin daha kısa süre baktıkları ortaya çıkmıştır. Bu bulgular Piaget’in söylediğinin aksine 2 aylık bebeklerin de görsel bilgileri kalıcı olarak zihinlerinde depolayabildiklerini göstermiştir.
1972 yılında Bower ve Wishart da nesne sürekliliğiyle ilgili bir çalışma yapmışlardır ve çalışmalarının sonucunda nesne sürekliliğinin Piaget’in düşündüğünden daha erken gerçekleştiğini bulmuşlardır. Çalışmalarında, 1-4 aylık bebekleri incelemişlerdir ve nesne sürekliliğini ölçmek için Piaget’in battaniye tekniğini kullanmak yerine farklı bir düzenek oluşturmuşlardır. Öncelikle, bebeklerin bir nesneye ulaşmasını bekleyip ardından ışıkları kapatmış ve bebeğin artık o oyuncağı görememesini sağlamışlardır. Daha sonra da bebeklerin hangi davranışta bulunduklarını kızılötesi kameralar aracılığıyla kaydetmişlerdir. Buldukları sonuçlarda, 1-4 aylık bebeklerin karanlık olduktan sonra bile 90 saniye kadar o nesneyi aramaya devam ettiklerini göstermiştir. Buradan yola çıkarak, çocuklarda nesne sürekliliğinin oluşumunun Piaget’in düşündüğünden daha erken gerçekleştiğini ortaya atmışlardır.
1975 yılına gelindiğinde Matheny, insanlarda nesne sürekliliği kavramının gelişiminin ne kadar kalıtımsal olduğunu araştırmak üzere bir çalışma yapmıştır. Bu çalışmasında, 120 tek yumurta ve 85 çift yumurta ikizini 3, 6, 9 ve 12 aylıkken Bayley Mental Ölçeği’ndeki kavrama, nesne sürekliliği ve taklit etme davranışlarını ölçen 20 maddeyle değerlendirmiştir. Nesne sürekliliği ile ilgili sonuçlara bakıldığında, özellikle 3 ve 6 aylık tek yumurta ikizlerinin çift yumurta ikizlerine göre daha benzer davranışlarda bulundukları bulunmuştur. Bu sonuçlar, nesne sürekliliği gibi çocukların duyusal motor gelişimleriyle ilgili becerilerinin biyolojik bir kökeni olduğunu kanıtlar niteliktedir. Piaget (1954) de bu konuda insanların doğuştan birtakım fiziksel donanımlarla doğduklarını, fiziksel dünya hakkında bilgileri olmasa bile o bilgileri edinme potansiyelleriyle doğduklarını ortaya atmıştır (akt., Miller, 2017: 64). Bu nedenle Matheny (1975)’in bulduğu bu sonuçlar aslında Piaget’in görüşlerini de destekler niteliktedir. Fakat o, nesne sürekliliğinin Piaget’in ortaya attığından çok daha erken ortaya çıktığını düşünmektedir.
1980’li yıllara gelindiğinde Renée Baillargeon, bebeklerin bilişsel gelişimleriyle ilgili yaptığı çalışmalarla literatüre önemli katkılar sağlamıştır. Baillargeon, nesne sürekliliği ile ilgili hem düşünceleri hem de ölçmek için kullandığı teknikler bakımından Piaget’den ayrılmıştır. Piaget’in aksine erken yaştaki çocukların nesne sürekliliği geliştirememe sebeplerinin yetersiz bilişsel gelişimleri değil, yetersiz motor becerileri olduğunu ortaya atmıştır (Baillargeon, 1994). Ayrıca, nesne sürekliliğini ölçme yöntemi olarak da Piaget gibi çocukların arama davranışlarındansa çocukların fiksasyon sürelerini incelemiştir. Bu yöntemle, çocukların beklendik ve beklenmedik olaylara bakma sürelerine göre o nesnelerle ilişkili bilgileri ölçülmeye çalışılmaktadır (Santrock, 2017: 152).
Baillargeon, Spelke ve Wasserman’in 1985 yılında 5 aylık çocuklarla yaptıkları bir çalışmada öncelikle, 180 derece hareket eden bir ekrana çocuklar alıştırılmış ve ekranın arkasında duran bir kutu gösterilip sonra kapatılmıştır. Ardından çocuklara olası ve olası olmayan olaylar gösterilmiştir. Olası olayın gerçekleştiği koşulda, hareket eden ekran arkadaki kutuya gelince durmuştur. Olası olmayan olayın gerçekleştiği koşulda ise, ekran kutuya rağmen oradan geçmiştir. Çalışmanın sonuçlarında, çocukların olası olmayan olayın gerçekleştiği koşulda ekrana daha uzun süre baktıkları ortaya çıkmıştır. Bu sonuçlar, çocukların kutuyu görmedikleri durumda bile orada olmaya devam ettiğini anladıklarını göstermektedir. Ayrıca Piaget’in aksine 5 aylık bebeklerin de nesne sürekliliği kavramını geliştirdiklerini ortaya çıkarmıştır.
1985 yılında Baillargeon gibi onun doktora danışmanı Elizabeth Spelke de çocukların uyaranlara bakış sürelerini farklı koşullar altında incelemiştir. Spelke ve Baillargeon, çocukların dünyayı tanıma potansiyeliyle doğdukları konusunda hem fikir olsalar da düşüncelerinin farklılaştığı noktalar vardır. Baillargeon, insanlarda doğuştan sadece öğrenmelerini kolaylaştıran mekanizmalar olduğunu ortaya atarken, Spelke nesnelerle ilgili temel bilgiler mevcut şekilde dünyaya geldiklerini ortaya atmıştır (Spelke, 1985). Yani Spelke (1985), insanların doğuştan nesne sürekliliği gibi becerilerle dünyaya geldiklerini düşünmektedir.
Baillargeon, 1985 yılında Spelke ve Wasserman ile yaptığı çalışmada 5 aylık bebeklerin de nesne sürekliliğine sahip olduğunu bulmasının ardından 1987 yılında bu sefer de 3 aylık bebeklerde nesne sürekliliğinin olup olmadığını araştırmıştır. Bunu araştırmak amacıyla, 1985 yılındaki çalışması ile aynı yöntemi kullanmıştır. 3.5 ve 4.5 yaşındaki çocuklara gerçekleşmesi olası ve olası olmayan olaylar gösterilmiştir ve sonuçlarda 3 aylık çocukların dahi gerçekleşmesi olası olmayan koşulda daha fazla ekrana baktıkları ortaya çıkmıştır. Baillargeon’un bulduğu tüm bu sonuçlar, Piaget’in nesne sürekliliğinin kazanıldığı yaş ile ilgili bulgularına ters düşmektedir ve nesne sürekliliğinin aslında daha erken bir dönemde var olabileceğini göstermektedir.
1991 yılında benzer bir çalışmayı, Baillargeon bu sefer Julie DeVos ile yapmıştır. Bu çalışmada 3-4 aylık çocuklara bir rampadan inen araba gösterilmiş ve arabanın geçtiği yolun bir kısmı paravanla örtülmüştür. Daha sonra çocuklara olası ve olası olmayan iki olay gösterilmiştir. Olası olayın olduğu koşulda, paravan kaldırılıp yolun arkasına bir fare koyulmuş ve paravan kapanınca araba rampadan bırakılmıştır. Olası olmayan olayın olduğu koşulda ise, paravan kaldırılınca fare tam yolun üzerine koyulmuş ve yine paravan kapatılıp araba rampadan bırakılmıştır. Sonuçlarda, çocukların olası olmayan koşulda ekrana daha uzun süre baktıkları bulunmuştur. Bu durum da çocukların paravan kapatılsa bile farenin orda olduğunu bildiklerini ve arabanın oradan geçmesinin olası olmadığını fark ettiklerini göstermektedir. Ayrıca bir kez daha nesne sürekliliği kavramanın Piaget’in düşündüğünden daha erken gerçekleşiyor olabileceğiyle ilgili bulgular bulunmuştur.
Wilcox, Nadel ve Rosser (1996) da yaptıkları bir çalışmada, nesne sürekliliğinin çok erken dönemlerde kazanılmış olabileceğini göstermişlerdir. Çalışmalarında beklendik ve beklenmedik olayları, zamanında doğmuş ve prematüre doğmuş çocuklara 2.5, 4.5 ve 6.5 aylıkken göstermişlerdir. Beklendik olayın gösterildiği koşulda, bir oyuncak aslan saklanmış ve daha sonra aslan tekrar saklandığı yerden çıkarılmıştır. Beklenmedik olayın gerçekleştiği koşulda ise, aslan saklandığından farklı bir yerden çıkarılmıştır. Bu olayın gösterildiği prematüre ve zamanında doğmuş bebeklerin her ikisinin de beklenmedik olaya daha uzun süre baktıkları gözlenmiştir. Prematüre doğumun bebeklerin bilişsel becerileri açısından olumsuz sonuçları olduğuyla ilgili düşünceler olmasına rağmen bu araştırmada prematüre ve zamanında doğmuş bebekler arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ayrıca bu çalışma da erken dönemlerde bile çocukların nesne sürekliliği geliştirmiş olabileceklerini göstermiştir.
İlerleyen yıllarda ise Andrew Meltzoff ve Keith Moore gibi eleştirmenler, nesne sürekliliği gibi karmaşık bilişsel beceri gerektiren kavramları küçük yaştaki çocuklara atfetme konusunda daha temkinli olunması gerektiğini ortaya atmışlardır (Meltzoff ve Moore, 1998). Onlara göre, Baillargeon ve Spelke gibi araştırmacılar olası ve olası olmayan olaylar ile aslında çocukların olaylar karşısındaki algısal beklentilerini ölçmektedirler (Meltzoff ve Moore, 1998). Meltzoff (2008), çocukların bu algısal beklentilere sahip olmalarının nesne sürekliliğinin önemli bir ölçütü olduğunu kabul etmekle beraber küçük yaştaki çocukların algılarını henüz harekete geçiremediklerini ortaya atmaktadır (akt., Santrock, 2017: 153). Bu paradoksal durumdan dolayı Meltzoff (2008), çocukların fiksasyon süreleri yoluyla nesne sürekliliğine sahip olup olmadıklarını ölçmenin tartışmalı bir konu olduğunu ortaya atmıştır (akt., Santrock, 2017: 153). Buradan hareketle, nesne sürekliliğinin Piaget’in ortaya attığından daha erken ortaya çıktığını bulan araştırmacılara karşı da eleştirilerin var olduğu söylenebilir.
Sonuç olarak, Piaget’in 1954 yılında tanımladığı bir kavram olan nesne sürekliliği yıllar boyunca farklı araştırmacılar tarafından farklı çalışmalara konu olmuştur. Bu çalışmalarda genellikle, nesne sürekliliğinin ortaya çıktığı zaman dilimi anlaşılmaya çalışılmıştır. Piaget 8-12 ay gibi daha geç bir zaman diliminde nesne sürekliliğinin geliştiğini ortaya atarken; diğer bazı araştırmacılar çok daha erken yaş dönemlerinde bu becerinin geliştiğini düşünmüşlerdir. Tüm bu araştırmacılar, farklı yöntem ve tekniklerle bu çalışmalarını yürütüp önemli sonuçlara ulaşsalar da hala nesne sürekliliği kavramının ne zaman geliştiği tam olarak bilinememektedir. Bunun bir nedeni, nesne sürekliliğini ölçmek amacıyla araştırmacıların çocuklardan farklı yollarla ölçüm alıyor olmaları ve bu durumun sonuçların farklı faktörlerden etkilenmesine yol açması olabilir. Fakat ilerdeki çalışmalarda, araştırmacıların kullanacakları farklı yöntemler ve farklı deney düzenekleri ile nesne sürekliliğinin oluşma zamanı hakkında yeni bilgilerin elde edileceğinden şüphe yoktur.
KAYNAKÇA
Ağaoğlu, Ö. (t.y.). Nesne Kalıcılığı ve Piaget’in Gelişim Teorisi. Bilgiustam. 18 Ocak 2021 tarihinde https://www.bilgiustam.com/nesne-kaliciligi-ve-piagetin-gelisim-teorisi/ adresinden erişildi.
Baillargeon, R. (1987). Object permanence in 3 1/2- and 4 1/2-month-old infants. Developmental Psychology, 23(5), 655-664.
Baillargeon, R. (1994). How do infants learn about the physical world? Current Directions, 3, 133-140.
Baillargeon, R., & DeVos, J. (1991). Object permanence in young infants: Further evidence. Child Development, 62(6), 1227–1246.
Baillargeon, R., Spelke, E. S., & Wasserman, S. (1985). Object permanence in five-month-old infants. Cognition, 20(3), 191–208.
Bower, T. G., Broughton, J., & Moore, M. K. (1971). Development of the object concept as manifested in changes in the tracking behavior of infants between 7 and 20 weeks of age. Journal of Experimental Child Psychology, 11(2), 182–193.
Bower, T. G., & Wishart, J. G. (1972). The effects of motor skill on object permanence. Cognition, 1(2-3), 165–172.
Fantz, R. L. (1964). Visual experience in infants: Decreased attention familiar patterns relative to novel ones. Science, 146(Whole No. 3644), 668–670.
Matheny, A. P. (1975). Twins: Concordance for Piagetian-equivalent items derived from the Bayley Mental Test. Developmental Psychology, 11(2), 224–227.
Meltzoff, A. N., & Moore, M. K. (1998). Object representation, identity, and the paradox of early permanence: Steps toward a new framework. Infant Behavior and Development, 21(2), 201-235.
Miller, P. H. (2017). Gelişim Psikolojisi Kuramları (2. Basım). (Z. Gültekin, Çev.). Ankara: İmge Kitabevi (Orijinal çalışma basım tarihi 1983)
Özkaptan, D. S. (2010, April 19). Gözden Uzak, Ama Unutulmamış. Nöropsikoloji Derneği. 17 Ocak 2021 tarihinde https://noropsikoloji.org/bebeklerde-nesne-surekliliginin-gelisimi/ adresinden erişildi.
Santrock, J. W. (2017). Yaşam Boyu Gelişim: Gelişim Psikolojisi (13. Basım). (G. Yüksel, Çev.). Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık (Orijinal çalışma basım tarihi 2011)
Spelke, E. S. (1985). Preferential-looking methods as tools for the study of cognition in infancy. In G. Gottlieb & N. A. Krasnegor (Eds.), Measurement of audition and vision in the first year of postnatal life: A methodological overview (p. 323–363).
Wilcox, T., Nadel, L., & Rosser, R. (1996). Location memory in healthy preterm and full-term infants. Infant Behavior & Development, 19(3), 309–323.
Ceyda Abalı- NARSİSİZMİN TARİHSEL ÇERÇEVEDEN GELİŞİMİ (Ocak, 2021)
NARSİSİZMİN TARİHSEL ÇERÇEVEDEN GELİŞİMİ
Epifenomen olan narsisizm, birtakım kişilik özelliklerinin ve motivasyonların altındaki çeşitli kombinasyonlarla belirmektedir (Semenyna, 2018). Günümüzde farklı tanımlamaları içeren narsisizmin ortak noktaları, kişinin sosyal gücünü ve eğilimlerini çıkarları için bencil, küstah, kendini beğenmiş vb. biçimde kullanmasıdır (Holtzman ve Donnellan, 2015; akt. Semenyna, 2018). Etimiyolojik anlamda ise kavram ilk olarak karşımıza Yunan mitlerindeki ‘Narcissus’ ile çıkar (Thomaes ve Brummelman, 2016). Antik yıllarda yaşamış Ovidius’un şiirleriyle bilgi sahibi olduğumuz hikâye, herkesin hayran olduğu Narsissus'un, kendisine âşık olan su perisi Echo’yu acımasızca reddetmesiyle Nemesis tarafından gördüğü ilk kişiye âşık olmasıyla cezalandırılmasıdır (Bulfinch, 1913; akt. Foster ve Brunell, 2018). Hikâyenin trajik kısmı ise kendine karşılıksız şekilde âşık olan Narcissus'un, suyun yansımasında kendini görererek felç olmasıdır.
Antik çağlardan süregelen mitolojik vurgunun haricinde, narsisizm psikoloji literatüründe yer edinmeden önce, ilk çağ filozofları kavramı farklı tanımlar çerçevesinde incelemiştir. İlk çağ filozofları narsisizmi, öz-sevgi bağlamında üç ana hat üzerinde incelemişlerdir (Thomaes ve Brummelman, 2016). Yunanlı filozof Plato, öz-sevgiyi evrenselleştirirken bunu kendini geliştirme (self-enhancement) olarak değerlendirmiş ve öz-sevgisi yüksek olanların yetersizliklerini ve başarısızlıklarını göremediklerini söylemiştir. Nitekim, Aristo'nun öğrencisi olan Theophrastus, evrenselleşmiş öz-sevgi olgusuna karşı çıkmış ve yazdığı 'The Characters' adlı kitabında bireysel farklılıklar üzerinde durmuştur (Theophrastus, 2004; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016). Ayrıca, öz-sevgiyi kendini-koruma (self-preservation) olarak gören Stoa Okulu mensuplarından Chrysippus, öz-sevginin insanların tehlikelerden korunarak hayatta kalmalarına yararayan bir unsur olduğunu belirtmiştir.
Son olarak Aristo, kişinin asil ve iyi işler yaparak diğerlerine yardım etmesiyle öz-sevginin mümkün olabileceği düşündüğünden bunu kendini-maksimize etme (self-maximize) olarak değerlendirmiştir. Dahası, 18. Yüzyıl modern felsefesinin temsilcileriden Rousseau (1762/1979) ve Voltaire (1764/1856) kişinin diğerlerini önemsemeyerek, sadece kendi hazlarının peşinde koşmasını aşırı öz-sevgi olarak tanımlayarak günümüzdeki narsisizm kavramına katkı sağlamışlardır (akt. Thomaes ve Brummelman, 2016).
Yüzyıllardır felsefede, öz-sevgi altında tartışılan narsisizmi, 19. yüzyılın sonunda ilk kullanan Alman psikiyatrist Näcke olmuştur. Aslında, Havelock Ellis adındaki doktor fenomeni kendinden erotik anlamda fazla zevk alan insanlarda inceleme fırsatı bulsa da Näcke, Ellis'in çalışmalarını özetleyerek 1899’da narsisizmi cinsel bozukluk kavramı altında tanımlamıştır (Ellis,1898; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016). Narsisizm kavramını psikoloji bilimi çerçevesinde inceleyen ilk kişi ise Freud olmuştur (Freud, 1914/2012; akt. Schipke, 2017). Freud narsisizmi gelişimsel düzlemde inceleyerek çocuklarda doğuştan varolan birincil narsisizm teorisini ortaya attı. Ona göre birincil narsisizm, çocuğun hayatta kalma içgüdüleri ve egosuyla benliğine yapmış olduğu ilk libidinal yatırımdır (Auerbach ve Dedeles, 2020). Üstelik, çocuğun bedeninden tatmin aradığı otoerotizm döneminden sonra, egonun nesnelere libidal yatırım yapmasıyla ikincil narsisizm döneminin başladığını ve bu erken dönem narsisizmin izlerinin yetişkin yaşamında da görüldüğünü söylemiştir (Freud, 1914/1957; akt. Auerbach ve Dedeles, 2020). Nitekim daha sonralarda Freud'un teorik narsisizm kavramının deneysel olarak kanıtlanabilir nitelikte olmadığı bulunmuştur (Schipke, 2017).
Sonraki yıllarda narsisizm Jones (1913/1951; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016) ile ilk defa karşımıza kişilik özelliği olarak çıkmıştır. Kavramı 'tanrı kompleksi' (god complex) ile açıklamaya çalışmış ve komplekse sahip kişilerin mesafeli, erişilemez ve kendilerini diğer insanlardan üstün hissettiklerini söylemiştir. Benzer şekile Wälder (1925; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016) da narsisist kişileri sadece kendine odaklanan, empati yoksunu bireyler olarak nitelendirmiştir. Daha sonra Freud'un libidinal tiplerden olan narsisistik tipi önermesi gibi Wilhelm Reich de 1933’te ‘Character Analysis’ kitabında aşırı özgüvenli, kibirli ve egoları tehdit altında olduğunda saldırganlaşan fallik-narsisistik bireyleri tanımladı.
Bununla beraber, kişilerarası psikanalizin önemli temsilcilerinden olan Horney (1939; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016) narsisizm ile benlik saygısını niteliksel olarak ayırarak kavrama devrim niteliğinde bir katkı yaptı. Ona göre, narsisizm kişinin gerçekçi olmayan bir şekilde kendine adadığı değer iken; benlik saygısı kişinin gerçekçi bir öz-değerlendirme ile kendine verdiği değerdir. Horney'i diğer teorisyenlerden ayıran başka özelliği ise narsisistlerin kendilerini çok sevmekten ziyade, diğerlerinden alınan onay ve öz-değerlendirmelere değer adadıklarından benliklerine yabancılaştıkları düşüncesidir. Horney'in bu düşüncesi daha sonralarda Annie Reich (1960; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016) gibi teorisyenlerin kavrama farklı bakış açısı kazandırmasına neden oldu. Reich, narsisistlerin benlik saygılarını düzenlemede yetersiz, benlik saygısında dalgalanmalar yaşayan kimseler olduğunu ve bu sebeple olumsuz benlik saygısından kaçınmak için dış dünyadan uzaklaşıp daha iyi hissetikleri içlerine yöneldiğini söylemiştir. Böylece, çeşitli psikanaliz teorisyenlerinin görüşleriyle Batı'da ve Amerika'da popülerleşen narsisizm, 1970'lerde Amerikan kültürü ve tüketimciliği içerisinde yayılmaya başladı (Lunberck, 2014; akt. Schipke, 2017).
İlerleyen yıllarda, kendilik psikologlarından olan Kohut (1971; akt. Schipke, 2017), birincil narsisizmini kabul etmesine karşın benlik kavramına vurgu yapmasıyla psikanalitik gelenekten farklılaştı. Narsisizm belirtilerine ışık tutarak, hırs ve zevki içeren benliğin temelini oluşturan grandiyöz benlik ile kendilik nesnelerinin (ebeveyn) içselleştirmesi olan idealleştirme imajını ortaya attı. Bu yapıların dinamik, evrensel ve sağlıklı benlik gelişimi için gerekli bütünsel psişik bir özellikte olduğunu söyledi. Nitekim, çift kutuplu benlik (grandiyöz ve idealleştirilmiş) kavramındaki narsisistik denge, çocuğun travma yaşamasıyla patolojik narsisizme dönüşmektedir (Kohut, 1968; akt. Schipke, 2017). Ayrıca, Kohut (1968) normal gelişim sürecinde olgunlaşan benliğin, bireyselleşen toplumdaki gerçekçi değerleri kabul ederek sevgi nesnesi aramaktan ziyade kişilerarası hedeflere yönelmesiyle kozmik narsisizme eriştiğini söylemiştir. Bu bağlamda ilk defa patolojik narsisizm ile normal narsisizm ayrımı niceliksel olarak ortaya koyuldu. Nitekim, nesne ilişkileri teorisyenlerinden olan Kernberg (1975; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016) normal narsisizmin kişinin olumlu ve olumsuz gerçekçi öz-değerlendirmelerini içeren libidinal bir yatırım olduğunu belirtti. Patolojik narsisizmi, sadece olumlu benlik ve nesne temsillerine libidinal yatırım yapılması ile normal narsisizmden niteliksel olarak ayırdı.
Bunun üzerine, ilk defa 1980 yılında narsisistik kişilik bozukluğu, DMS-III' ün 3. baskısında tanıtıldı (American Psychiatric Association, 1980; akt. Thomaes ve Brummelman, 2016). Bu yıla kadar narsisizm hakkındaki çalışmaların, ampirik olmaktan ziyade klinik gözlemlere dayanması sorunu da 1979'da Raskin ve Hall'ın, narsisistik kişilik özelliklerini ölçmeye yönelik geliştirdiği Narsisistik Kişilik Envanteri (NPI) ile çözüme kavuştu (Thomaes ve Brummelman, 2016). Bu noktada hem klinisyen hem de tanısal yaklaşımlar için narsisizmi, iki boyut altında toplamak mümkün oldu. Bunlardan biri manipülatif, teşhirci, gösterişli gibi etiketlere sahip grandiyöz (açık) narsisizm iken bir diğeri kaçınmacı, aşırı duyarlı, utangaç gibi belirtileri içeren kırılgan (gizli) narsisizmdir (Crowe, Weiss, Lynam, Campbell ve Miller, 2019). Üstelik, yıllar boyunca temel olarak grandiyöz narsisizmi ölçmek için kullanılan NPI yerine, daha kapsamlı olan patolojik narsisizmi ölçmeye yönelik Pincus ve arkadaşları tarafından 2009 yılında Patalojik Narsisizm Envanteri (PNI) geliştirildi (akt. Weiss, Fradkin ve Huppert, 2020).
Bu terminolojiyi kullanarak yapılmış araştırmalardan biri Campbell'in 1999 yılında grandiyöz narsisistlerin egolarını güçlendirmek için romantik ilişki arayışında oldukları öz-yönelim modeline dayanmaktadır (akt. Feng, Liang, Zhou ve Yi, 2012). Modele göre grandiyöz narsisistlerin diğerlerine göre daha yüksek statüye sahip, mükemmele yakın partnerlere yöneldikleri düşünülmüktedir. Feng ve arkadaşları (2012) da öz yönelim modelinin geçerliliğini kollektivist kültür içindeki kırılgan narsisistlerde araştırmışlardır. Çin'de yapılan araştırmanın sonuçları, kırılgan narsisistlerin kontrol grubuna göre daha mükemmeliyetçi hedeflere sahip olduklarını lakin partner seçiminde benzer amaçlar göstermediğini yansıtmaktadır. Ayrıca, grandiyöz narsisistlerin partner seçimindeki mükemmeliyetçi hedefleri modeli desteklerken, bireysel kültürlerin aksine başkaları-odaklı hedefleri (şefkat, vs.) partner seçiminde daha çok kullandıkları bulunmuştur. Bunun sebebi, toplumcu kültürlerdeki bireylerin, başkaları-odaklı hedeflerle sosyal ilişkilere değer vererek kendilerini geliştirmelerine olanak sağlamasıdır (Feng ve ark., 2012). Aksine, modern batılı bireyci toplumlarda, kişiye dayatılan rekabetçi kültür narsisistik meşguliyeti ortaya çıkarıp bireyin hasarlı sosyal ilişkiler kurarak içsel yapısına zarar vermesine neden olabilir (Lasch, 1979; akt. Schipke 2017). Bu bağlamda, araştırmacılar farklı kültürdeki narsisistlerin dinamik öz-düzenleyici işleme modeline göre kendi gelişimlerine uygun stratejileri kullandıklarını öne sürmüştür (Morf ve Rhodewalt, 2001; akt. Feng ve ark., 2012).
Zajenkowski ve Szymaniak (2019)’ın yüksek dereceli faktörlere odaklandığı araştırmada, her iki narsisizm türü beş faktör özelliklerinin 10 yönü ile açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın önemli çıktılarından biri, grandiyöz narsisizm ile dışadönüklük ve sorumluluğun alt alanı olan çalışkanlık arasında pozitif yönlü bir ilişki bulunmasıdır. Bu sonuçlar, Paulhus (2001)’un öne attığı minimal narsisizm modeliyle narsisistlerin muhalif, saldırgan ve atılgan biçimde yüksek sosyal statü ve başarı peşinde koşmalarından dolayı uygunsuz dışadönükler olarak adlandırmasıyla açıklanabilir. Buna karşın, kırılgan narsisistler eylemlilikte ve fikirlerini ifade etmede zayıf olduğundan dışadönüklüğün faktörlerinden düşük puanlar alırken hem nevrotikliğin iki yönünden hem de açıklık faktöründen yüksek puanlar almışlardır. Araştırmacılar, bunun sebebinin kırılgan narsisistlerin açıklık faktörünün etkisiyle anskiyete, depresyon gibi olumsuz duygusallığı daha fazla içselleştirilip duyarlaştırmasına böylece daha fazla deneyimlemeleri olarak görmüştür. İlgili sonuçlar, çok yakın bir tarihte 250 akıllı telefon kullanıcı ile yapılan bir araştırmada bulunmuştur. Sonuçlar, ‘phubbing’ davranışının (bireylerin telefona gömülüp yanındakilerle ilgilenmemesi) kırılgan narsisizm ile ilişkili olduğudur. Araştırmacılar, kırılgan narsisistlerin artan telefon kullanımıyla hayranlık ihtiyaçlarını ve öz-değerlerini yönetmede phubbing davranışına daha eğilimli olduğunu ve bu yüzden bireylerin sorunlu telefon kullanımı, cihaz bağımlılığı, işlevsiz ilişki yürütme, diğerlerinin reddine karşı aşırı duyarlılık gibi sorunlar yaşayabileceğini ileri atmışlardır (Grieve ve March, 2020).
Klinik psikoloji literatürüne bakıldığında ise narsisistlerin sosyal işlev bozukluğunu oldukça deneyimledikleri bilinmektedir (Semenyna, 2018). İlgili olarak mahkumları suça iten anti-sosyal davranışı anlamak için Hepper, Hart, Meek, Cisek ve Sedikides 2014 yılında narsisizm ve empatinin etkilerini erkek katılımcılarda incelemişlerdir. Sonuçlara göre, normal narsisizmin suçluları ayırtediciliği, patolojik narsisizme göre daha fazladır. Dahası, suçluları yordamada en çok kullanılan özelliğin diğerlerinden daha çok hak sahibi olmak anlamına gelen narsisistik yetkilendirme olduğu bulunmuştur. Çalışmanın önemli çıktılarından biri de yüksek narsisizmin, düşük bilişsel ve duygusal empatiye yol açmasıyla suçlu profiline en yakın değişken olmasıdır. Nitekim, mevcut araştırmanın sonuçları, tüm yaş gruplarına ve kadın suçlulara genellenemez olsa da hedefe yönelik empati odaklı müdahalelerle narsisistlerin özdenetim stratejileri sayesinde korudukları üstünlük yanılsamaları, pozitif yönde değiştirilebilir (Hepper ve ark., 2014).
Ayrıca, literatürde narsisistik özelliklerin faydalı yönlerinin olabileceğine ilişkin olumlu bulgular bulunmaktadır. Holtzman ve Strube’nin 2010 yılında yaptıkları çalışmada narsisistlik kişilik özelliklerine sahip bireyler ile çekicilik arasındaki ilişki incelenmiştir. Araştırmacılar, narsisistlerin çekiciliklere önem vererek uzun süreli ilişkiden ziyade kısa süreli ilişkiyi tercih ettiklerini bulmuşlardır. Dahası, narsisistler daha fazla öz-düzenleme davranışlarında bulunduklarından görünümlerinin daha çekici olabildiği hipotezi doğrulanmıştır. Böylece narsisistlerin sosyal stratejilerle kısa süreli ilişkiye girerek yüksek sayıda ve daha kaliteli yavrular oluşturarak hayatta kalma şansını daha fazla arttırdığı düşünülmektedirler. Bu bağlamda, evrimsel perspektif, narsisistik özelliklerin nasıl nesiller boyunca aktarıldığını açıklayabilir.
Özetle, narsisizmin çeşitli filizof ve teorisyenler eşliğindeki tarihsel gelişimi incelendiğinde, karanlık yönünün yanısıra değiştirilebilir, olumlu bir yanının da olduğunun farkına varılmalıdır. Bir bakıma 20. Yüzyıldan sonra ampirik çalışmalarla gelişen kavram, bireylerin normal narsisizmi deneyimleyerek üstesinden gelebildiğini göstermektedir. Ancak, patolojik narsisizm, kişiye alt görünümleri üzerinden çeşitli sıkıntılar yaratabilmektedir. Sorunları algılama ve baş etme düzeyi ise cinsiyet, kültür, yatkınlık gibi değişkenlerden farklılaşabilir. Özellikle, üç faktörlü narsisizm modeli gibi yaklaşımlar, alanın gelişimi ve ölçüm hassasiyetinin arttırılması için önemlidir (Crowe ve ark., 2019). Nitekim farklı modeller, grandiyöz ve kırılgan narsisizmin ortak ve paylaşılmayan yönlerine açıklık sağlayabilir. Geçmiş bilgilerin ışığında yapılacak ampirik çalışmaların desteklenmesi, narsisizm ve narsisistik kişilik özellikleri hakkındaki bilgilerimizi genişletmemize ve kavramın avantajlı yanlarını görmemizi sağlayan farklı perspektifleri sunabilir.
KAYNAKÇA
Auerbach, J. S. (1993). The origins of narcissism and narcissistic personality disorder: A theoretical and empirical reformulation. In J. M. Masling & R. F. Bornstein (Eds.), Empirical studies of psychoanalytic theories, Vol. 4. Psychoanalytic perspectives on psychopathology (pp. 43–110). Washington, DC: American Psychological Association. https://doi.org/10.1037/10138-002
Crowe, M. L., Weiss, B., Lynam, D., Campbell, W. K., & Miller, J. (2019). Narcissism and Narcissistic Personality Disorder: Moving toward a trifurcated model. In T.A. Widiger (Eds.), Oxford Handbook of Personality Disorders- 2nd edition (pp. 1-68). New York, NY: Oxford University Press. https://doi.org/10.31219/osf.io/3e476
Feng, C., Liang, Y., Zhou, H., & Yi, L. (2012). Two Faces of Narcissism and Romantic Attraction: Evidence from a Collectivistic Culture. Psychological Reports, 111(1), 1-12. https://doi.org/10.2466/09.02.20.PR0.111.4.1-12
Foster J.D., Brunell A.B. (2018). Narcissism and Romantic Relationships. A. B. Brunell, J. D.Foster & A. D. Hermann (Eds.), Handbook of Trait Narcissism (pp. 317-326). New York, NY: Springer, Cham. https://doi.org/10.1007/978-3-319-92171-6_34
Grieve, R., & March, E. (2020). ‘Just checking’: Vulnerable and grandiose narcissism subtypes as predictors of phubbing. Mobile Media & Communication. 00(0), 1-15. https://doi.org/10.1177/2050157920942276
Hepper, E. G., Hart, C. M., Meek, R., Cisek, S., & Sedikides, C. (2014). Narcissism and Empathy in Young Offenders and Non–Offenders. European Journal of Personality, 28(2), 201–210. https://doi.org/10.1002/per.1939
Holtzman, N.S., Strube, M.J. (2010). Narcissism and Attractiveness. Journal of Research in Personality, 44(1), 133-136.
Paulhus, D.L. (2001). Normal narcissism: Two minimalist accounts. Psychological Inquiry,12(4), 228–230.
Schipke, T. (2017). Narcissism, Ego, and Self: Kohut- a Key Figure in Transpersonal Psychology. Journal of Transpersonal Psychology, 49(1), 3–21.
Semenyna S.W. (2018). Narcissism. In T. K. Shackelford & V.A. Weekes- Shackelford (Eds.),Encyclopedia of Evolutionary Psychological Science (pp. 1-4). New York, NY: Springer, Cham. https://doi.org/10.1007/978-3-319-16999-6_675-1
Thomaes, S., Brummelman, E. (2016). Narcissism. In D. Cicchetti (Eds.), Developmental psychopathology: Maladaptation and psychopathology (pp. 679–725). John Wiley & Sons, Inc. DOI: 10.1002/9781119125556.devpsy316
Weiss, M., Fradkin, I., & Huppert, J. D. (2020). Modelling Pathological Narcissism Using the Brief PNI in Terms of Structure and Convergent and Divergent Validity: A New Perspective. Assessment, 1-11. https://doi.org/10.1177/1073191120936354
Zajenkowski, M., Szymaniak, K. (2019). Narcissism between facets and domains. The relationships between two types of narcissism and aspects of the Big Five. Current Psychology, 1-10. https://doi.org/10.1007/s12144-019-0147-1
Müge Yavaş-Yaygın Gelişimsel Bozukluk: Perilerden Günümüze Otizm (Ocak,2020)
Perilerden Günümüze Otizm
Otizm spektrum bozukluğu, doğuştan gelen ya da yaşamın ilk yıllarında ortaya çıkan karmaşık bir nöro-gelişimsel farklılıktır. Otizmin, beynin yapısını ya da işleyişini etkileyen bazı sinir sistemi sorunlarından kaynaklandığı düşünülmektedir.[1] Henüz kaynağı tam belli olmasa da genetik olarak bakıldığında hangi genin bu bozukluğu etkilediği bilinmemektedir. Otizmin birden farklı türü bulunmaktadır, bu sebeple bozukluk, Otizm Spektrum Bozukluğu olarak adlandırılmıştır. Bunlardan yayın olarak bilinenleri; Asperger Sendromu, Çocukluk Disintegratif Bozukluğu, Atipik Otizm ve Rett Sendromu’dur. Otizmin tanımlanması ve araştırılması yine gelişim dönemlerinin araştırılması ve tartışılması döneminde başlamıştır. Yeni yeni konuşulmaya başlanan çocukluk dönemi, bu döneme ilişkin bozuklukların konuşulmasını ve araştırılmasını da beraberinde getirmiştir.
Otizmle ilgili bilimsel araştırmalardan önce oluşmuş bazı mitler de vardır. Bunlardan biri, insan bebeklerinin periler tarafından kaçırıldığına ilişkin bir düşüncedir (Wing, 1997). Britanya adaları, Almanya ve İskandinav ülkelerinde ortaya çıkan bu mite göre, normal bebeklerin bir anda anormal davranışlar göstermeye başlaması durumunda, perilerin bebekleri değiştirdiği düşünülürdü.
Periler sağlıklı bebekleri alarak, yerine kendi sağlıksız bebeklerini koydukları inancı vardı. Perilerle ilgili birden fazla düşünce olsa da en yaygını çalınan bebeklere ilişkindi (Leask ve ark.,2005).
19.yüzyılın sonlarına kadar, bazı yazarlar tarafından yazılan yazılara rağmen, otistik davranışlar arası bir bağ kurulamamıştır. Henry Maudsley (1867), garip davranışları olan ve bundan acı çeken çocukların, çocukluk psikozunda olduğuna ilişkin bir öneride bulunmuştur (Wing, 1997). Bu düşünce uzun bir süre kabul görmüş ve bu görüş üzerinden açıklama yapılmaya çalışılmıştır (Wing, 1997).
Bilimsel anlamda 20.yüzyılın başlarında konuşulmaya başlanan otizm daha sonra şizofreni ile bağlantılı görülmüştür. 1911 yılında Alman psikiyatrist Eugen Bleuler otizm kavramını çok ciddi şizofreni vakaları için bir semptom olarak açıklamıştır (Evans, 2013). Çocuk psikologlarının literatüründe ilk olarak şizofreni ve psikoz ile oldukça sık anılan otizm için bir çok spekülasyon ortaya atılmıştır. Otistik düşünce 1920’lerden 1940’lara kadar, gerçek dünyada algılananlardan kaçmak için, çocuksu isteklerle, fantezi ve halüsinasyona çevrilmesi olarak düşünülmüştür (Evans, 2013). Daha sonra anormal çocuk gelişimi ile ilgili çalışan araştırmacılar, çocuk psikozu için alt gruplar oluşturmaya başlamış ve her araştırmacı, bozukluğun ayrı bir bölümünü çalışmıştır. (Wing, 1997)
Otizm tarihi araştırıldığında ortaya ilk çıkan isimlerden biri Leo Kanner’dır. Kanner’da çocukluk psikozu olarak gördüğü ve 1943 yılında yazdığı makalede anlattığı otizmde, genetik faktörlerden ziyade aile tutumlarını ön plana koymuştur. Olumsuz ebeveynliğin, çocuğa soğuk davranmanın (Kanner bu ebeveynlere İngilizce olarak ‘refrigerator parents’ terimini kullanmıştır. (Wing, 1998)) çocukta otizme yol açacağını öne sürmüştür. Bu makalede 11 ayrı çocuk incelemesini yazan Kanner, genel olarak görülen belirtileri karşılaştırmış ve aile tutumlarını incelemiştir (1943). Konuşma bozukluğu gösteren, sosyal açıdan ilgisiz kalmış ve hafıza testlerini düzgün yerine getiremeyen çocuklara ilişkin bazı ortak paydalar çıkarmaya uğraşmıştır. (Wing, 1997). Kliniğe getirilen hastalardan yola çıkarak otizmin oldukça nadir olduğunu düşünmüştür ve bu söylemi 70’lere kadar araştırılmamıştır.[2] Daha sonra yapılan çalışmalarda aslında otizmin nadir görülmediği ortaya çıkmıştır.
Kanner aynı zamanda o dönemde popüler olan psikanalizden etkilenmiştir. Çocukların otistik davranışlar göstermesi aslında anne ve babaların mükemmeliyetçiliğinden kaynaklandığını ve aynı zamanda çocuklara soğuk davranışlar gösterdikleri için çocukların bu kadar donuk olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca çocukların zeka ve potansiyel açıdan bir sorun yaşamadıklarını sadece duygusal olarak hasar gördüklerini söylemiş, fiziksel bir beyin hasarının çocuklarda bulunmadığına oldukça inanmıştır (Wing, 1997).
1966 yılında Victor Lotter, Kanner’ın tanımladığı otizmle ilgili ilk epidemiyolojik çalışmayı yapmış ve bozukluğu tanımlayan iki temel belirti belirlemiştir; sosyal olarak insanlardan uzak durma, kayıtsızlık ve, rutinlerde yaşanan değişimlere aşırı derecede tepki gösterme. Sonuç olarak 10000 çocuktan 5’inde bu sendroma rastlamıştır. (Wing, 1997)
Wing ve arkadaşları daha sonra yaptıkları araştırmada, bu oranın daha fazla olduğunu (20/10000)ve otizmin mental retardasyonla birleşik olarak görüldüğü vakaların da olduğunu bulmuşlardır. Çalışmayı yaptıkları dönemde de otizm hala çocuk psikozu ya da şizofrenisi olarak görülmektedir (Wing, Gould, 1979). Wing ve Gould’un zeka geriliği ile birleşik olarak görüldüğü bulgusu, Wing’de bu bozukluğun tek boyutlu değil farklı türlerinin ve boyutlarının olabileceği düşüncesini uyandırmıştır (Wing, 1997) Wing’de aynı zamanda otizme sahip bir çocuk yetiştirmektedir ve kendisi Kanner’ın bulgularına ilişkin veriyi çürütecek şekilde ebeveynlik göstermektedir. Belirtilen buzdolabı ebeveyn şeklinden farklıdır; kendisi ve eşi sıcakkanlı ve sevecen insanlardır ancak çocukları otizmlidir.[3] Daha sonraki bulgular da Kanner’ın bu düşüncesini çürütecek şekilde bulunmuştur (Wing, 1997). Wing ve eşi daha sonra Hans Asperger’in yayınladığı bir kaç makaleyi bulmuşlar ve çevirisi yapılmadığı için literatürde kendisine rastlayamadıklarını fark etmişlerdir.
Asperger, Kanner ile aynı dönemde araştırmalarını yürütmüş bir başka araştırmacıdır. Literatürde adı sonradan duyulmuştur çünkü araştırmalarını Almanca yayınlamıştır ve bu sebeple daha az bilinmektedir. Asperger’in çalıştığı dört çocuk literatürdeki önyargılardan farklı olarak, konuşabiliyorlardı ve bilişsel olarak herhangi bir gerilikleri yoktu sadece motor becerilerde bir takım sakarlık ve konuşmada bazı bozukluklar görülüyordu. Buna rağmen değişik yeteneklere de sahip olabilecekleri görülmüştü. Ölümünden sonra adı daha çok duyulmaya başlanmış ve bu belirtileri gösteren otistik çocuklar için Wing 1981 yılında ‘Asperger Sendromu’ terimini kullanarak literatüre geçmesini sağlamıştır (Wolff, 2004).
Kanner 1943 yılında çalışmasıyla adını duyurmasına rağmen Asperger’in aynı dönem yaptığı çalışmalar ancak 1962’de Alman bir araştırmacının çalışmalarını çevirmesi ile literatüre girse de fark edilmesi bundan daha sonradır (Wing, 1997). Wing ve Gould’un araştırmaları sırasında keşfedilen Asperger, Kanner’ın bakış açısından daha farklıdır. Otizmli çocukların davranış örüntülerinin bozuk olmasına rağmen yetenekli olduklarını ve bu yetenekler sayesinde başarılı gösterebileceklerini öne sürerken Kanner yeteneklerin ortaya çıkmasının çocukların soğuk ebeveynlerinin ilgisini çekmeye yönelik bir eğilimden kaynaklandığı düşüncesindedir (Wing, 1997). Kanner ve Asperger’in çalışmalarının aynı dönemde yazılmış olmasına ilişkin de bazı spekülasyonlar vardır. Kanner’ın Asperger’in çalışmalarından etkilendiğini ancak bilerek bundan bahsetmediğine ilişkin düşünceler mevcuttur (Lyons, Fitzgerald, 2007). (1938 yılında Asperger’in verdiği bir derse katıldığı düşünülmektedir. Aynı yerde doğup aynı dili konuşmaları, Asperger’in çevirilerinin yapılmamış olması da bu düşünceye ilişkin kuşku uyandırmaktadır. (Lyons, Fitzgerald, 2007)) Asperger’in çalışmalarının görülmemesinin başka bir nedeni olarak da II. Dünya savaşı olduğu görüşü de hakim düşüncelerden biridir.
80’lerden sonra daha fazla konuşulmaya başlanan otizm, Lorna Wing ve Judith Gould’un araştırmalarıyla alanda daha da genişlemiştir. Otizmin görünen kadar nadir bir bozukluk olmadığını da verilerle herkese göstermişlerdir. Otizmin tek yönlü bir bozukluk olmadığını söyleyen Wing, aynı zamanda National Autistic Society’i kurmuştur. Alanında öncü isimlerden biri olan Lorna Wing, otizmin tarihi ile ilgili de oldukça fazla araştırma yapmıştır. 90’lı yıllardan sonra daha çok incelenmeye başlanmıştır. Tanı kriterleri artmış, daha ayrıntılı inceleme yapılmaya başlanmıştır. Otizmin bu kadar yaygınlık göstermesinin sebeplerinden biri olarak da tanı kriterlerinin ve alanda çalışan uzmanların artması da gösterilebilir.
Otizmin tarihi araştırılırken en çok karşımıza çıkan iki sendromdan biri Kanner diğeri de Asperger tarafından ortaya konmuştur. Daha sonradan ortaya çıkan Rett Sendorumu 1966 yılında Andreas Rett’in aynı davranışı gösteren iki kızı gözlemlemesi sonucu ortaya konmuştur. Spekturum bozukluğu içinde incelenen Rett sendromu kızlarda görülmekle birlikte, etki eden gen de nörobiyologlar tartından bulunmuştur (Akkuş, Utine, 2016)
Son dönem otizmde davranış yönünden değişik yapılabileceğini gösteren Ole Ivar Lovaas çalışmaları da oldukça dikkat çekmektedir. Lovaas geliştirdiği ayrık deneme yöntemi sayesinde otizmli çocukların davranışlarında değişiklikler sağlanabileceğini ileri süren ilk kişidir (Larrson ve Wright, 2011).
Doksanlı yılların ilk yarısında iyice belirginleşen otizm tanı olarak kitaplara alınmaya başlanmıştır. 1992 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği, DSM-IV’de, otistik bozuklukların tanılanmasına ilişkin ölçütleri netleştirmiştir ve 1993 yılında benzer bir sınıflama Dünya Sağlık
Örgütü tarafından da önerilmiştir [4]
Otizmin perilerle başlayan macerası günümüzde daha çok nöro-gelişimsel çalışmalara yerini bırakmıştır. Buna rağmen otizm için ön yargılar hala varlığını sürdürmektedir. Bulaşıcı bir hastalık olduğu ya da 2000’li yılların başlarında bile çocukların bazı ruhlar tarafından kaçırıldığına ilişkin bazı söylemler vardır (Leask ve ark., 2005). Otizm psikolojik bir rahatsızlıktan ziyade, gelişimsel bir bozukluktur. Her ne kadar bilimsel anlamda bir çok çalışma yapılsa ve akademik anlamda bozukluk olduğu yönünde kabul görse de toplumun bilinçlendirilmesi için daha fazla uğraşmak gerekmektedir.
Ülkemizde otizmin tarihine ilişkin herhangi bir makale bulmak çok mümkün olmamakla birlikte, otizm için kurulmuş derneklerin bu konuda bir nebze uğraştıkları da göze çarpmaktadır.
KAYNAKÇA
Akkuş, Z., P., Utine, G., E. (2016). Rett Sendromu, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi; 59, 76-85
Evans, B. (2013). How autism became autism: The radical transformation of a central concept of child development in Britain, History of the Human Sciences, 6(3), 3–31. DOI: 0.1177/0952695113484320
Larsson, E., V., Wright, S. (2011). In memoriam, The Behavior Analyst,1(34), 111–114.
Leask, L., Leask, A., Silove, N., (2005). Evidence for autism in folklore, Arch Dis Child, 90, 271
Lyons, V., Fitzgerald, M., Asperger (1906–1980) and Kanner (1894– 1981), the two pioneers of autism, J Autism Dev Disord (2007) 37:2022–2023
Wing, L., (1981). Asperger's syndrome: a clinical account, Psychological Medicine, 11, 115-12
Wing, L., Gould, J., (1979). Severe Impairments of Social Interaction and Associated Abnormalities in Children: Epidemiology and Classification, Journal of Autism and Developmental Disorders,9(1),11- 29.
Wing, L., (1997).The history of ideas on autism: Legends, myths and reality. Autism, 1(1), 13-23.
Wing, L., (1998). The history of ideas on autism: Reply to Alvares and Reid, Autism, 1(2), 95-96.
Wolff, S.,(2004). The history of Autism, European Child and Adolescent Psychiatry, 13, 201–208
[1] https://www.tohumotizm.org.tr/otizm/otizm-spektrum-bozuklugu/
[2] https://www.ted.com/talks/steve_silberman_the_forgotten_history_of_autism?language=tr
[3] https://www.ted.com/talks/steve_silberman_the_forgotten_history_of_autism?language=tr
[4] https://www.otizmvakfi.org.tr/otizm-tanimi/
Oytun Özçelik-Otizm Spektrum Bozukluğunun Tarihsel Serüveni ve Kuramlar (Şubat, 2021)
Otizm spektrum bozukluğu (OSB); toplumsal iletişim ve etkileşimde sürekli bir yetersizliğin olması ve bunlara tekrarlayıcı, törensel davranışlar ve kısıtlı ilgi alanının eşlik etmesi ile karakterize erken çocukluk döneminde belirtileri görülen nörogelişimsel bir bozukluktur(APA, 2013). Otizm spektrum bozukluğu; sosyal-iletişimsel yetersizlikler ve tekrarlayıcı davranışlar olmak üzere temelde iki sorun içermektedir.
Otizm spektrum bozukluğu 18. yüzyıldaki ilk kaynaklara kadar giden bir bozukluktur. Bu terim ilk kez 1911 yılında İsviçreli bir psikiyatrist olan Ergen Bleuer tarafından kullanıldığı düşünülür. Ergen Bleuer başta “yetişkin şizofrenisi” olarak tanımlamıştır. “otistik” terimi, Yunanca “otos” kelimesinden türemiştir, bu terim “kendi” anlamına gelir. Bluer bu terimi, psikotik hastaların dış dünyadan uzaklaşarak kendi içlerine dönmüş, dünyadan kopmuş hali olarak tanımlamıştır (Özkan, Ergenekon, Çolak, Kaya, Cavkatyar, 2015).
Daha sonra bu konuyla ilgilenen, tanımlamasını, klinik tablosunu ortaya koyan kişiler Leo Kanner ve Hans Asperger olarak bilinse de aslında 1924 yılında Sovyet bilim dünyasından olan Grunya Efimovna Sukhareva, kliniğine gelen bir çocuğu incelediği zaman onu “kendine özgü bir otizm eğilimi olan içe dönük tür” olarak nitelendirdi. Bilim dünyasında daha yeni bir sıfat olan ve yaklaşık 10 yıl önce Ergen Bleuer tarafından ortaya konan “otizm” terimini kullanmıştır. Diğer çocukları incelemeye başladıkça bu klinik tabloyu daha iyi karakterize etmeye başlamıştır(Eracar, b.t.).
OSB ile ilgili önemli olaylar tarihi dönemler şeklinde sınıflandırılmıştır. Bunlar 1940-1950 yılları, otizm teriminin ortaya çıkışı; 1950-1960 yılları, nedenlere ilişkin ilk çalışmalar; 1960-1980 yılları, kurumsallaşma; 1980-2000 yılları, tanılama ve tıbbi çalışmalar; 2000-Günümüz, yeni milenyum olarak sınıflandırılmıştır(Kırcaali-İftar, 2012).
2. Dünya Savaşı sıralarında otizmle ilgili olarak çalışmış, teşhisi ve tanınmasında önemli rol oynamış iki psikiyatrist bulunmaktadır bunlar; Leo Kanner(1896-1981) ve Hans Asperger(1906-1980). Leo Kanner ABD’de ve dünyada çocuk ve ergen psikiyatristinin kurucusu olarak bilinmekte ve otizm çalışmaları ile tanınan Avusturyalı bir psikiyatristtir. Leo Kanner’in 1943 yılında yayımlamış olduğu “Autistic Disturbances of Affective Contact” makalesiyle otizm çalışmalarının önemli bir temelini oluşturmuştur. Bu makalesinde Kanner, Donald isminde bir çocuk ve onun dışında on çocuğu şizoid, zayıf fikirli gibi tasvirler yerine başka bir sendrom olarak tanımladı(Vatanoğlu-Lutz, Ataman, Bicer, 2014). Kanner, yayımladığı makalesinde ‘’infantil otizm’’ kavramını ortaya atmıştır ve bu kavram ile insanlarla ilişki kurma güçlüğü, ekolali, zamirlerin tersten söylenmesi, tekrarlayıcı ve amaçsız davranışlar, değişime direnç gibi belirtilerden söz etmiş ve bu durumu ‘’infantil otizm’’ olarak adlandırmıştır (Kanner,1943).
Kanner’den kısa süre sonra Hans Asperger 1944 yılında ‘’otistik psikopati’’ kavramını ortaya atmıştır. Asperger bu kavram ile bu çocukların normal zekaya sahip ama sosyal beceriler açısından yetersiz ve sözel olmayan iletişim becerileri açısından sıra dışı olduklarını belirtmiştir. Asperger bir süre sonra otistik olan çocukların birçoğunun yeteneklerini ileride kullandıkları ve iyi bir kariyere sahip olduklarını ortaya koydu. İncelediği çocuklarla ilgili olarak ortaya koyduğu tek yönlü iletişim, sosyal yetersizlikler, empati gösterememe gibi özelliklerden bahsetmiştir. Bu ve bunun gibi çalışmaları ile birlikte 1994 yılında DSM IV’e bu isimsiz olan durum kendi adıyla yani “Asperger Sendromu” olarak girdi(Vatanoğlu-Lutz, Ataman, Bicer, 2014).
Otizmin sebeplerine dair açıklamaların yapıldığı ilk dönem1950-1960 yılları dönemidir. Otizm bu yıllarda çocukluk şizofrenisinin benzeri formu olarak görülmüştür. Çalışmalarını sürdüren Kanner, otistik bireylerin anneleriyle çalışma yapmış ve bu çalışma sonucunda otizmin soğuk, ilgisiz ve entelektüel annelerden kaynaklandığı ile ilgili fikir öne sürüp bu anneler için “buzdolabı anne” kavramını ortaya atmıştır. Aynı dönem içinde Bettelheim ise bir başka görüş belirterek otizmin sebebi olarak tümüyle patolojik annelerden kaynaklandığı öne sürmüştür. Otizm ile ilgili kapsamlı eğitim programlı 1960’lı yılların sonlarında uygulanmaya başlanmıştır. (Kırcaali-İftar, 2012). Türkiye’de de otizm ile ilgili çalışmalara 1955-1956 yıllarında Prof. Dr. Mualla Öztürk tarafından başlatılmıştır(Aksüt, 2001). Buzdolabı anne kavramı temelinde davranışçılık teorisiyle ilgili olup davranışçı teoriye göre otizm, çocuğun içinde bulunduğu ortamda çevresiyle ilişki kurma yoluyla öğrendiği birtakım normal olmayan özel davranışların gelişmesiyle açığa çıkmakta ve ‘’ödül ve cezayla’’ pekiştirilmektedir(Aksüt, 2001). Otistik bireylerin yaşadığı zorluklar kadar aileleri de fazlasıyla zorluklar yaşamaktadırlar. Otistik bireye sahip olan aileler sosyal yaşamlarını, tutum ve davranışlarını çocuklarına göre değiştirmek zorunda kalabilmektedirler. Ayrıca bu aileler ve çocukları toplum tarafından etiketlenme ve dışlanma durumunda kalabilmektedir. Bununla ilgili 2012 yılında otistik bireylerin aileleriyle yapılmış olan çalışmada ailelere “sosyal çevrenizin çocuğa yaklaşımı nasıldır?”, “otizmli çocuğunuzla sosyal ortamlarda ne tür sorunlar yaşadınız?” ve “sosyal çevrede otizmli çocuğunuza ya da size dönük hiç dışlanma oldu mu?” soruları sorulmuş ve verilen cevaplar incelenmiştir. Genel olarak da “davranış odaklı” sorunları ortaya çıkarma amaçlanmıştır. Toplumsal uyumu zayıf olan otistik bireyler daha çok aile ve yakın çevresinin sosyal yaşamlarında bulunabildikleri, bu sebepten dolayı da aile ve yakın çevresinin sosyal çevredeki diğer insanlarla mesafe oluşmasına sebep olabilmektedir(Çopuroğlu ve Mengi, 2014).
Ailelerin “buzdolabı anne” kavramından rahatsız olmaya başladığı 1960’lı yıllarda otistik çocuğa sahip olan Bernard Rimland’ın öncülüğünü yaptığı örgütle beraber bu kavramı reddetmişlerdir. Daha sonra 1964 yılında Bernard Rimland otizm spektrum bozukluğu üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitapla birlikte yeni bir çığır açılmış ve otizmin nörobiyolojik kökenli olduğuna dair ilk dayanaklar yayımlanmıştır. 1970’li yıllara gelindiğinde otizmin biyolojik kökenli olduğuna dair çalışmalar artmış ve hız kazanmıştır. Rimland’ın başlattığı bu hareketle birlikte 1965 yılında Amerika Otizm Cemiyeti kurulmuştur(Fein ve Dunn, 2007; akt. Özkan, vd., 2015). 1966 yılında Andreas Rett, bir grup kız çocuğunu incelemiş ve başın büyümesinin azalması, amaçlı el hareketlerinin kaybolup tipik el hareketlerinin ortaya çıktığı, motor geriliğin görüldüğü sıklıkla epileptik nöbetlerin eşlik ettiği bir bozukluk ortaya koymuş. Buna da “Rett Sendromu” adını vermiş(Akkuş ve Utine, 2016). Bu dönemde Rimland’tan etkilenen ve Michael Rutter’in de içinde bulunduğu bir grup bilim insanı yaptıkları deneysel araştırma sonuçlarında otistik bireylere sahip olan ailelerin otistik bireylere sahip olmayan ailelere göre çocuklarını farklı şekilde yetiştirmediklerini ortaya koymuşlardır. Biyolojik bir etkisinin de ortaya konulmasıyla birlikte ortaya organik teori çıkmıştır. Organik teoriye göre, otizmin nedeni olarak biyolojik temelli kaynaklar gösterilmekte ve zihinde bulunan bazı biyolojik bozuklukların ve anomalilerin de otizme neden olduğu düşünülmektedir. Bu teori, otistik çocuğun gösterdiği öğrenme, dikkat ve algı yetersizliği gibi konulara odaklanmaktadır(Aksüt, 2001). 1971 yılında ise şuanda “Otizm ve Gelişimsel Bozukluklar Dergisi” olarak bilinen “Otizm ve Çocukluk Şizofreni Dergisi” ilk kez yayımlandı(Özkan, vd., 2015). Bu dönemde Bettleheim tarafından ortaya atılmış olan psikojenik teoriye göre otizm, çocuğun özellikle anneyle ilişkisinde soğuk ve reddedici olarak algılanan davranışlarla karşılaşması sonucunda ortaya çıkan geri çekilme ve içe dönüş olarak nitelendirilmektedir(Aksüt, 2001).
Tanılama ve tıbbi çalışmalar 1960-1980 yılları arasında önemli bir gelişim göstermiştir. 1980 yılında yayımlanmış olan DSM-III ile otizm, ilk kez Ruhsal Bozukluklar Tanı Ölçütleri Başvuru El Kitabına girmiştir(Baker, 2013). 1987 yılında düzenlenen DSM-III’te otizm, “otistik bozukluk” olarak adlandırılmıştır. Schopler ve arkadaşları 1988 yılında “Çocukluk Otizm Derecelendirme Ölçeği” yayınlamıştır. Nedenlerinin araştırılmaya başlandığı bu yıllarda, Türkiye’de de otizme dair farkındalık çalışmaları başlamıştır. Bu dönemde Ankara’da İlgi Otistik Çocukları Koruma Derneği ve İstanbul’da Türkiye Otistiklere Destek ve Eğitim Vakfı(TODEV) kurulmuştur(Aksüt, 2001). 1990 yılında yayınlanan DSM-IV ile birlikte karmaşık olan otistik bozukluk tanılama kriterleri genişletilmiş ve Yaygın Gelişimsel Bozukluklar altındaki özel gereksinim sayısı Asperger ve Rett sendromları ile birlikte beşe çıkmıştır(Baker, 2013).
Otizme müdahalelerin ilk kez bilimsel dayanıklı uygulama yaklaşımları ile alındığı yıllar 2000 yılı ve sonrasıdır. DSM-IV-R’de Otizm Spektrum Bozukluğu, Yaygın Gelişimsel Bozukluklar altında yer alan özel gereksinim grubu iken, Mayıs 2013’te yayımlanan DSM-V’te “Yaygın Gelişimsel Bozukluklar” ifadesi bırakılarak “Otizm Spektrum Bozukluğu” terimi kullanılmaya başlanmıştır(Özkan, vd., 2015). DSM-5’te tekrarlayıcı davranışın ölçütleri: tekrarlayan motor hareketler ya da konuşma; aynılıkta ısrar, rutinlere bağlılık ve ritüel davranışlar; sınırlı ve sabit ilgi; duyusal uyaranlara aşırı tepki verme ya da tepkisiz kalmadır. Belirtilen dört ölçütten en az ikisinde belirtilerin görülmesi gerekmektedir. Sosyal etkileşim ve iletişim eksikliğinin ölçütleri ise: karşılıklı ilişki kurmada yetersizlik, sözel olmayan iletişim davranışlarında eksiklik, ilişkiyi sürdürme ve anlamada eksikliktir. Belirtilerin tümümün görülmesi gerekmektedir (Birkan, Kalkan ve Rakap, 2017). Ülkemizde otizmin sıklığına baktığımız zaman sıklığı ile ilgili çok fazla epidemiyolojik bir çalışma bulunmamaktadır. Ancak 2015-2016 eğitim-öğretim yılı içinde Tohum Otizm Vakfı’nın yapmış olduğu bir çalışmada, Türkiye genelinde otizmli çocuklar için açılmış 2.276 özel eğitim sınıfı bulunduğu, bu özel eğitim sınıflarının, 1.417’si ilkokul düzeyinde ve 859’u ortaokul düzeyinde olduğu ve bu sınıflarda öğrenim gören öğrenci sayılarına bakıldığında, ilkokulda 1.520 erkek, 380 kız, toplam 1.900; ortaokulda 926 erkek, 201 kız, toplam 1.127 öğrencinin öğrenim gördüğü belirtilmiştir. Bu dönemde gelişen bir kuram olan zihin kuramı, başkalarının niyetlerini, isteklerini ve düşüncelerini anlama ve bunlardan çıkarım yapma anlamına gelmektedir. Genel olarak sosyal ilişkilerin tamamını kapsamaktadır. Yapılan araştırmalarda zihin kuramı gelişmiş çocukların sosyal ilişkilerinde daha başarılı olduğunu ortaya koymuştur ancak otistik bireylerde zihin kuramı tam gelişme gösteremediğinden dolayı sosyal ilişkiler bakımından eksiklik görülmektedir(Farrar ve Maag, 2012). Bununla ilgili olarak yaşları en az 4 olan 30 otistik çocuk ve 30 normal gelişen çocuğun incelendiği ve bunlara Türkçe Erken Dil Gelişim Testi(TEDİL) uygulandığı çalışmada iki grubun da zihin kuramı becerileri incelenmiştir. Ortalama sözcük uzunluğuna göre eşleştirilen çocukların zihin kuramı performanslarının benzer olup, dilin zihin kuramıyla ilişkili olduğu ortaya konmuştur. Normal gelişim gösteren çocuklarda kronolojik yaşın zihin kuramıyla ilişkili olduğu gözlenmiştir. Ayrıca bu çocuklar TEDİL üzerinde de benzer sonuçlar göstermişlerdir(Kaysılı, 2013). Zamanın ilerlemesiyle birlikte ortaya yeni kuramlar atılmıştır bunlardan biri de Frith’in ortaya koyduğu kavramsal teoridir. Buna göre otistik bireylerdeki temel problemin doğuştan gelen zihinsel kavramaya ait bir eksiklik olduğunu ve bu eksikliğin mantıki sonuçlar çıkarmayı engellediğini belirtmektedir. Bu eksiklikler kişiyi farklı bir zihinsel gelişime zorlayarak otizm rahatsızlığına doğru sürüklemektedir(Aksüt, 2001).
Otizm uzun yıllar önce ortaya çıkmış ancak bir türlü tamamen tanımlanamayan bir bozukluk olmuştur. Ayrıca ilk tanınma zamanıyla ilgili birçok kaynakta farklı bilgiler bulunmaktadır. Çalışmalar 18.yüzyıla kadar süren bir kaynağı olduğunu gösterse de tam olarak bir başlangıç noktası bulunamamaktadır. Leo Kanner ve Hans Asperger çoğu kaynakta bu bozukluğun tanımlanmasında öncü olarak gösterilse de onlardan daha önce bununla ilgili birçok çalışma yapmış kişiler bulunmaktadır. Ayrıca otizme benzer bozukluklardan olan “Asperger Sendromu” uzun yıllar boyunca otizmden ayrılmamış ve farklı bir bozukluk olarak ortaya konmasından uzun yıllar sonra farklı bir isim almıştır. Otizm DSM kitabına da tanımlanmasından uzun yıllar sonra girmiştir. Hem Asperger konusu hem de DSM kitabına geç giriş konusu bir tartışma konusu olabilmektedir. Otizmin sebepleri ile ilgili olarak başta tamamen çevresel kaynaklara dayandırılması ve anneleri etiketleyecek şekilde “buzdolabı anne” kavramını kullanılması hem aileler için hem de otizmli bireyler için sert bir olay olmuştur. Otizmin ülkemizdeki durumuna bakıldığı zaman ülkemize geç girdiği söylenemez. Ayrıca bu bozuklukla ve yakın olan diğer bozukluklarla ilgili birçok çalışma yapılmış ve yapılmaya da devam etmektedir. Birçok tanı ve tarama ölçütleri de Türkçe’ye uyarlanmıştır. Son olarak da kuramlarla ilgili çalışmalar yeterli olmadığı ve bu kuramlarla ilgili çalışmaların yoğunlaşması gerekmektedir.
Kaynakça
Akkuş, P. Z.,Utine, G. E. (2016). Rett Sendromu. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Dergisi 2016; 59: 76-85
Aksüt, M. (2001). Yeni Bin Yılın Yeni Eğitim Merkezleri (Oçem’ler) ve Otistik Bireylerin Eğitimi. Sosyal Bilimler Dergisi, 3(2), 57- 73.
American Psychiatric Association. (2013). Diagnosticand Statistical Manual of Mental Disorders, 5th Edition: DSM-5. Washington, DC: Publisher.
Baker, J. P. (2013). Autism at 70—Redrawing the Boundaries. The New England Journal of Medicine, 369(12), 1089.
Çopuroğlu, Y. C., & Mengi, A. (2014). Toplumsal Dışlanma ve Otizm. Electronic Turkish Studies, 9(5).
Eracar, N. (2020, Şubat). Otizmin Toprak Altında Kalan Tarihçesi Ve Adanmışlık Örneği: Bir Bilim Kadını Grunya Efimovna Sukhareva. Madde, Diyalektik ve Toplum 3(1).
Farrar, M. J., & Maag, L. (2002). Early Language Development and The Emergence of a Theory of Mind. First language, 22(2), 197-213.
Kanner, L. (1943). Autistic Disturbances of Affective Contact. Nervous child, 2(3), 217-250.
Kaysılı, B. K. (2013). Zihin kuramı: Otizm Spektrum Bozukluğu Olan ve Normal Gelişen Çocukların Performanslarının Karşılaştırılması. Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Özel Eğitim Dergisi, 14(01), 83-103.
Kırcaali-İftar, G. (2012). Otizm Spektrum Bozukluğuna Genel Bakış. E. Tekin-İftar (Ed.). Otizm Spektrum Bozukluğu Olan Çocuklar ve Eğitimleri (s. 17-46). Ankara: Vize Yayıncılık.
Özkan, Ş. Y., Ergenekon, Y., Çolak, A., Kaya, Ö., & Cavkaytar, S. (2015). Otizm spektrum bozukluğu. A. Cavkaytar (Ed.). Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı.
Rakap, S., Birkan, B. ve Kalkan, S. (2017). Türkiye’de Otizm Spektrum Bozukluğu ve Özel Eğitim. Tohum Otizm Vakfı Yayını.
Nursen Güçkan- Obsesif Kompulsif Bozukluğa Tarihsel Bir Bakış (Ocak, 2022)
Obsesif Kompulsif Bozukluğun Tarihsel Gelişimi
Tarihsel olarak OKB’ye bakıldığında, görece yaygın bir rahatsızlık olduğu ve kültürler arası, geniş bir sosyal spektrumda var olduğu görülmektedir. Obsesif-kompulsif bozukluk terimi, 20. yüzyılda oluşturulmuş modern bir terim olsa da obsesif-kompulsif belirtilerin varlığına ilişkin tarihi kayıtlar oldukça eskidir. 14. yüzyıla kadar uzanan bazı vakalarda obsesyonlara ve kompulsiyonlara yönelik sorun yaşayan kişiler vardır (Friedrich, 2015).
Ancak en eski OKB vakaları tıbbi kayıtlara değil, dini metinlere dayanmaktadır (Berrios,1989). Ayrıca eski edebiyat eserlerinde de obsesif-kompulsif belirtilere rastlanmak mümkündür. Örneğin, 1606 yılında yayımlanan Shakespeare’in Machbeth oyununda karakterlerden biri olan Lady Machbeth kocasını öldürmüştür. Bu cinayetin ardından ellerinin pis olduğu düşüncesini kafasından bir türlü çıkaramamış olup deneyimlediği suçluluk duygusunu sürekli ellerini yıkayarak telafi etmeye çalışmıştır (Fineberg & Roberts, 2001).
1838 yılında Esquirol tıp camiasında ilk kez obsesyonları inceleyerek OKB için yeni bir klinik alan açmıştır. Esquirol şu anda OKB olarak kavramsallaştırdığımız bozukluğun klasik bir vaka öyküsünü 1838’de yazmıştır. Buna göre, hastası Matmazel F. dokunduğu nesneleri çalabileceğinden korkmaktaydı ve ellerini yıkayarak veya saatlerce tek ayak üzerinde durarak bu düşüncelerini kontrol etmeye çalışıyordu. Esquirol’a göre bu kadının durumunun kaynağı iradesinin zayıflığıyla ilişkiliydi. Ayrıca kadının içinde bulunduğu durumu kısmi bir delilik ve dürtü monomanisi olarak nitelendirmişti (De Haan ve arkadaşları, 2013). 1866 yılında Morel, OKB semptomları gösteren 7 hastasının analizini yayımlanmıştır.
Bu analizlerde Esquirol gibi bu durumun kaynağını iradenin zayıflığı olarak görmemiştir. Morel’e göre endişe, şüphenin merkezi duygu olduğu bir duygu hastalığıydı ve bu nedenle OKB’yi “Delire Emotif” olarak adlandırmıştır (Berrios,1989; Öztürk & Uluşahin, 2011).
20. yüzyılın başlangıcında hem Pierre Janet hem de Sigmund Freud OKB’ye dair birtakım görüşler ileri sürmüştür. Janet şuan OKB dediğimiz durumu, ruhsal zayıflık olarak adlandırmış olup (Laplanche ve Pontalis 1973) bunun 3 evresinin olduğunu düşünmüştür (De
Haan ve arkadaşları, 2013). Bu evreler sırasıyla psikastenik durum, zorlamalı ajitasyonlar, obsesyonlar ve kompulsiyonlardır. Sigmund Freud ise bunu obsesyonel nevroz olarak kavramsallaştırmıştır. Freud, diğer nevrotik bozukluklara benzer bir şekilde obsesyonel nevrozun da agresif ve cinsel dürtülerden kaynaklandığını belirtmiştir. Aynı zamanda, süper egonun gerilemeye uğrayarak esnemeyen, acımasız bir yapıya dönüştüğünü de ifade etmiştir. (Freud 1923). Ona göre, obsesyonel nevroza sahip kişiler karşıt tepki kurma, yapma-bozma, yalıtma gibi savunma mekanizmalarını kullanarak bu dürtülerin ortaya çıkardığı anksiyeteyi gidermeye çalışmaktadır (Freud 1926).
Daha yakın geçmişe gelindiğinde, OKB’nin Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından 1952’de yayınlanmış olan 1. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal El Kitabı’nda (DSM1) Obsesif-Kompulsif Reaksiyon olarak tanımlanmış olduğu görülmektedir. 1968 yılında yayınlanan DSM-2’de Obsesif-Kompulsif Nevroz olarak tanımlanmıştır. 1978’de yayınlanan DSM- 3’de ve 1994’de yayınlanan DSM-4’de ise şuan kullanılan ismini almış ve Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB) olarak tanımlanmıştır (Zayman,2016).
OKB Üzerine Yapılan Bazı Araştırmalar
Radomsky ve Rachman (1999) obsesif-kompulsif bozuklukta bellek yanlılığı olup olmadığını göstermek için bir çalışma yürütmüştür. Bu araştırmada, katılımcılar ADIS (Anksiyete Bozukluğu Görüşme Programı), MOCI (Maudsley Obsesif-Kompulsif Envanteri) ve BDI (Beck Depresyon Envanteri) ile değerlendirilmişlerdir. Daha sonra bu ölçeklerden aldıkları puanlara göre üç gruptan birine (OKB, kaygı grubu ve öğrenci grubu) atanmışlardır.OKB grubunda yer alan 10 katılımcının, kirlenme/bulaş korkusu ve/veya kompulsif yıkama davranışı vardı. Anskiyete grubunda anksiyete bozuklukları olan 10 kişi ve öğrenci grubunda 20 lisans öğrencisi mevcuttu.
Deney başlangıcında katılımcılar bir odaya alındı. Onlara deneycinin iki bezden biriyle masadaki çeşitli nesnelere dokunacağı ve bir bezin temiz olduğu, diğerinin ise temiz olmadığı söylendi. Ayrıca, daha sonra nesnelerden bazılarına dokunmaları isteneceğinden dolayı katılımcılara dikkatlice izlemeleri gerektiği belirtildi. Bunun ardından, 25'i kirlenen ve 25'i temiz bezle dokunulup kirlenmeyen 50 nesneyi izlediler. Daha sonra, nöropsikolojik bellek değerlendirmesi yapmak amacıyla katılımcılara 50 dakika süren Wechsler Bellek Ölçeği tamamlattırıldı. 50 dakikanın ardından katılımcılara doğrudan bir bellek testi yapıldı ve deneyci tarafından dokunulan tüm nesnelerin isimlerini 3 dakika içerisinde yazmaları istendi. Son olarak, katılımcılardan nesnelere yaklaşmaları ve dokunma konusundaki endişelerini derecelendirmeleri istendi ve katılımcılara her bir nesnenin temizliğine ilişkin algıları soruldu. Araştırmanın sonuçlarda, OKB’li kişilerin genel bellek yetenekleri, öğrencilerden veya anksiyeteye sahip kişilerden farklı bulunmamıştır. Ancak OKB'li kişilerin kirli olarak algılanan nesnelere karşı önyargılı bir belleğe sahip olduğu görülmüştür. Bir başka deyişle, kirli nesneler için temiz nesnelerden daha iyi bir hatırlama oranına sahiplerdi (p < 0.005). Diğer kontrol gruplarında ise böyle bir önyargı ortaya çıkmadı.
Günümüze daha yakın olan boylamsal bir araştırma (Tibi ve arkadaşları, 2020), OKB seyrindeki değişiklikleri öngören klinik (depresyon, OKB’nin başlangıç yaşı ve kronikliği), çevresel (olumsuz yaşam olayları, çocukluk çağı travması) ve kişilerarası (sosyal destek, duygu dışa vurum, yetişkin bağlanma stili) belirleyicileri saptamak amacıyla yürütülmüştür. Çalışmanın katılımcıları 18 yaş ve üzeri olan ve yaşam boyu OKB tanısı almış 419 kişidir.Depresyon, Beck Depresyon Envanteri ile incelenirken OKB'nin kronikliği, Yaşam Çizelgesi Görüşmesi (LCI) kullanılarak incelendi. OKB’nin başlangıç yaşı ise SCID görüşmesi kullanılarak belirlendi. Sosyal destek, duygu dışa vurum ve yetişkin bağlanma stilini değerlendirmek için sırasıyla Sosyal Destek Envanteri (SSI), Duygu Dışavurum Ölçeği (LEE) ve İlişki Anketi (RQ) kullanıldı. Erken dönem travmalar, Yapılandırılmış Travma Görüşmesi (STI) kullanılarak incelenmiştir. Olumsuz yaşam olayları ise katılımcıların geçen yılda, 12 olumsuz yaşam olayı listesindeki olayların kaçını yaşadıklarına dayanıyordu. Bu belirleyicileri değerlendirmek amacıyla iki ve dört yıllık takip değerlendirmeleri yapıldı. İki yıllık ve dört yıllık değerlendirmeler sırasıyla 2004–2009, 2009–2012 ve 2011–2014’de gerçekleştirildi.
Çalışmanın sonuçlarında OKB’nin başlangıç yaşının, güvenli bağlanma stilinin ve çocukluk çağı travmasının OKB'nin seyrini bağımsız olarak değiştirdiği ortaya konmuştur. OKB’li kişileri daha az olumlu bir gidişat yaşamaya yatkın hale getiren faktörler, erken başlangıç ve çocukluk çağı travmasının varlığıydı. Takip süresi boyunca, geç yaşlarda OKB’si başlayan katılımcıların semptomlarının şiddetinde bir azalma olmuştur fakat erken başlangıçlı hastaların semptomları stabil, düz şiddette bir seyir izlemiştir. Aynı şekilde, çocukluk çağı travmasına dair öyküsü olmayanların, çocukluk çağı travması yaşayanlara göre semptom şiddetinde daha çok azalma olmuştur. Ayrıca, bulgularda güvenli bağlanma stilinin koruyucu bir faktör olarak görev yaptığı da görülmüştür. Takip süresi boyunca, güvenli bağlanma stili olan kişilerin semptom şiddetinde daha keskin bir azalma olmuştur. Obsesif Kompulsif Bozukluğun Oluşumunu Açıklayan Kuramlar
1. İki Faktör Kuramı (Davranışcı Bir Kuram)
Mowrer’ın (1947) ortaya koyduğu iki faktör kuramı OKB’nin oluşumunu ve sürmesini açıklamakta kullanılmaktadır (Rachmann,1988). Bu kurama göre, ilk olarak klasik koşullanma gerçekleşir. Kişi için nötr olan bir uyaran, korku veya kaygı oluşturan koşullu bir uyaran haline gelir. Kurama göre, obsesyonlar OKB’de kaygıya koşullanan uyaranlardır. Bundan sonraki ikinci aşama ise edimsel koşullanmadır. Kişi klasik koşullanma yolu ile öğrenilen korkudan/ kaygıdan kaçınmak için belli davranışlar yapar. Bu olumsuz pekiştirmeye karşılık gelir yani kaygı, kaçınma davranışları ile artarak pekişmektedir. OKB’de kompulsiyonlar, kaygıyı azaltırlar. Ancak çeşitli davranışlar ile kaygı veren uyaranlardan kaçınmak bu davranışları pekiştirir ve bu davranışların miktarı ve sıklığı artar.
İki faktör kuramı OKB tedavisinde, davranış terapilerinin özünü oluşturmaktadır. Örneğin, OKB için yapılandırılmış bir psikoterapi türü olan maruz bırakma ve tepkiyi önleme terapisi (MBTÖ) bu öğrenme prensiplerine bağlı olarak geliştirilmiştir (Tuna & Demir, 2020). Bu terapide danışan obsesyonlara ve kaygı oluşturan koşullanmış uyaranlara maruz bırakılmaktadır ve hastadan kompulsiyonları yani kaçınma davranışlarını durdurması istenmektedir (Blakey ve arkadaşları, 2019).
2. Bilişsel Kuram
Bilişsel devrimin etkisiyle ortaya çıkan Beck’in bilişsel kuramı OKB’yi de anlamaya ve açıklamaya çalışmıştır. Bilişsel kuramda, öne çıkan nokta olayların/durumların yorumlanış ve değerlendirme biçimlerdir (Beck,1991). Bu nedenle, OKB’nin oluşmasına ve devam etmesine neden olan şey ısrarcı ve istemdışı zihinsel imgelerin, düşüncelerin ve dürtülerin hatalı yorumlanma biçimleridir (Salkovskis,1985; Clark,2006). Tekrarlayan, istenmeyen düşünceler herkeste olmasına karşın OKB’de kişi bu düşüncelerinde dolayı kendisini suçlamakta ve çok kötü şeyler yaşayacağını varsaymaktadır. Ayrıca bu varsayılan olumsuz sonuçlarla karşılaşmamak için bu düşüncelerini kompulsiyonlarla nötrleştirmeye çalışmaktadır (Salkovskis,1985). Aynı zamanda Obsesif Kompulsif Bilişler Çalışma Grubu’na (1997) göre, düşüncelere aşırı önem verme, belirsizliğe tahammülsüzlük ve düşüncelerin kontrol edilmesine yönelik inançlar gibi bir dizi hatalı ve işlevsiz inanç vardır ve bunlar OKB’nin oluşumunda ve sürmesinde rol oynamaktadır.
Günümüz ve Obsesif Kompulsif Bozukluk
Günümüzde OKB, Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından 2013’de yayınlanmış olan DSM-5’de obsesyonları (ısrarcı, istem dışı düşünceleri, imgeleri, dürtüleri) ve kompulsiyonları (ritüel tarzındaki davranışları) içeren bir ruhsal rahatsızlık olarak ele alınmaktadır (Amerikan Psikiyatri Birliği, 2013). Aynı zamanda DSM-5’te “obsesifkompulsif bozukluk ve ilişkili bozukluklar” başlığı altında sınıflandırılmıştır.
DSM-5’e göre OKB’nin tanı kriterleri kısaca şu şekildedir:
1. Kişide obsesyonlar, kompulsiyonlar ya da her ikisi de birlikte vardır.
2. Obsesyonlar, kompulsiyonlar kişinin zamanını tüketiyordur.
3. Bunlar kişinin işlevselliğini ciddi ölçüde bozuyordur.
DSM- 5 tanı kriterlerini karşılayarak OKB tanısı alan kişilerin tedavisinde en çok tercih edilen tedavi yöntemleri ilaçla tedaviler (SSRI ilaç grubu), bilişsel davranışçı terapi veya ikisinin birlikte kullandığı tedavilerdir (Nanjundaswamy ve arkadaşları, 2020).
OKB’nin tarihsel gelişimine bakıldığında, OKB ile ilgili bilinen ilk vaka örneklerinin 14. yüzyıla kadar uzandığı görülmektedir. Din adamları tarafından tutulan bu vaka örneklerinin ardından klinik alana OKB’nin girmesine öncü olan kişi ise 1838 yılında yaptığı çalışmalarla Esquirol’dur. Onun ardından gerek tıp gerek psikoloji alanından Morel, Freud, Janet gibi pek çok ünlü isim OKB’nin doğasını araştırmış ve oluşumuna ilişkin birtakım görüşler öne sürmüşlerdir. Daha sonra psikoloji tarihinde davranışçılık ekolün hakim olmasıyla birlikte, OKB iki faktör kuramı gibi davranışçı kuramlarla açıklanmaya çalışılmıştır. Ardından bilişsel devrimin etkisiyle ortaya çıkan Beck’in bilişsel kuramı da OKB’yi incelemiştir. Aynı zamanda, OKB 1952 yılından itibaren çıkan bütün DSM sürümlerinde bir ruhsal bozukluk olarak ele alınmaktadır. Günümüzde hala OKB ile ilgili çalışmalar sürmekte olup tedavisinde hem BDT gibi psikolojik terapiler hem de psikiyatrik ilaçlar kullanılmaktadır.
KAYNAKÇA
American Psikiyatri Birliği. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5), Tanı Ölçütleri Başvuru elkitabı’ndan (çeviri ed. E Köroğlu) Ankara, Hekimler Yayın Birliği, 2013.
Beck, A. T. (1991). Cognitive therapy: A 30-year retrospective. American psychologist, 46(4), 368.
Berrios, G. E. (1989). Obsessive-compulsive disorder: its conceptual history in France during the 19th century. Comprehensive psychiatry,30(4), 283-295.
Blakey, S. M., Abramowitz, J. S., Leonard, R. C., & Riemann, B. C. (2019). Does exposure and response prevention behaviorally activate patients with obsessive-compulsive disorder? A Preliminary Test. Behavior therapy, 50(1), 214-224.
Clark, D. A. (2006). Cognitive-behavioral therapy for OCD. Guilford Press.
De Haan, S., Rietveld, E., & Denys, D. (2013). On the nature of obsessions and compulsions. Anxiety disorders, 29, 1-15
Fineberg, N. A., & Roberts, A. (2001). Obsessive compulsive disorder: a twentyfirst century perspective. Obsessive Compulsive Disorder: a practical guide. London: Martin Dunitz, 1-13.
Freud, S. (1923). Metapsikoloji: Haz Ilkesinin Ötesinde, ego ve Id ve Başka Yapıtlar. Payel.
Freud S. (1926). Psikopatoloji Üzerine: Ketlemeler, semptomlar ve kaygı. Öteki Yayınları.
Friedrich, P. (2015). Recurrent Doubt: A Brief Story of OCD through Its Literary Texts. In The Literary and Linguistic Construction of Obsessive-Compulsive Disorder (pp. 29-66). Palgrave Macmillan, London.
Laplanche, J., & Pontalis, J. B. (2018). The language of psychoanalysis. Routledge.
Mowrer, O. (1947). On the dual nature of learning—a re-interpretation of" conditioning" and" problem-solving.". Harvard educational review.
Nanjundaswamy, M. H., Arumugham, S. S., Narayanaswamy, J. C., & Reddy, Y. J. (2020). A prospective study of intensive in-patient treatment for obsessive-compulsive disorder. Psychiatry Research, 291, 113303.
Obsessive Compulsive Cognitions Working Group. (1997). Cognitive assessment of obsessivecompulsive disorder. Behaviour Research and Therapy, 35(7), 667-681.
Öztürk, M. O., & Uluşahin, A. (2011). Ruh Sağlığı Ve Bozuklukları. Nobel Tıp Kitabevleri.
Rachman, S. (1998). A cognitive theory of obsessions. In Behavior and cognitive therapy today (pp.209-222). Pergamon.
Radomsky, A. S., & Rachman, S. (1999). Memory bias in obsessive– compulsive disorder(OCD). Behaviour research and Therapy, 37(7), 605-618.
Salkovskis, P. M. (1985). Obsessional-compulsive problems: A cognitive-behavioural analysis. Behaviour research and therapy, 23(5), 571-583.
Tibi, L., van Oppen, P., van Balkom, A. J., Eikelenboom, M., Hendriks, G. J., & Anholt, G. E. (2020). Childhood trauma and attachment style predict the four-year course of obsessive compulsive disorder: Findings from the Netherlands obsessive compulsive disorder study. Journal of affective disorders, 264, 206-214.
Tuna, E., & Demir, Ö. Ö. (2020). Dsm-5’e Göre Anormal Psikoloji. Nobel Akademik Yayıncılık.
Zayman, E. P. (2016). DSM-5'te obsesif kompulsif bozukluk. Çukurova Medical Journal, 41(2), 360-362.
Elis Hacıhasanoğlu-Geçmişten Günümüze Oyun Kavramı Ve Çocuk Terapilerinde Oyunun Terapötik Kullanımı (Şubat, 2021)
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE OYUN KAVRAMI VE ÇOCUK TERAPİLERİNDE OYUNUN TERAPÖTİK KULLANIMI
İnsanlığın var olduğu tarihten beri ‘oyun’ kavramı da vardır (Koçyiğit, Tuğluk& Kök, 2007). Oyunun bu kadar eskiye dayanıyor olmasıyla birlikte tanımı ve sınıflandırılması hakkında literatürde hâlâ ortak bir bilgi mevcut değildir. Antik Yunan’dan başlayarak Modern Çağ’a dek oyun birçok farklı şekilde ifade edilmiştir (Aytaş& Uysal, 2017). Tarihsel bağlamda oyun ile ilgili görüşlere bakılacak olursa öncelikle; Platon (M.Ö.427-347), çocuğun beceri kazanmasında ve eğitiminde oyunun önemli olduğunu belirtir, Gazali (1058-1111), oyunun çocuğun belleğini, öğrenme gücünü arttırdığını vurgular, Rousseau (1712-1778), çocuğun iyiliğini koruma hali olarak oyunun önemli olduğu üzerinde durur ve Montessori (1870-1952) ise oyunu çocuğun bir işi ve kendi kararlarını verebileceği özerk bir alan olarak tanımlar. (Akandere, 2003& Sevinç, 2005; akt. Koçyiğit ve ark., 2007). On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısından sonra ise çocukluk döneminin ayrı bir gelişim dönemi olarak incelenmeye başlanmasıyla birlikte çocukların oyuncu yanları literatüre girmiş ve oyuna gösterilen profesyonel ilgi artmıştır (Ray, 2019). Artan bu ilgiyle birlikte filozoflar ve araştırmacılar oyunun amacını anlamaya yönelik daha kuramsal açıklamalar geliştirmeye yönelmiştir. Bu açıklamaları ‘klasik kuramlar’ ve ‘modern kuramlar’ olmak üzere iki ana başlık altında incelemek mümkündür. Klasik kuramlar; fazla enerji kuramı, rahatlama/eğlenme kuramı, hazırlık/ön egzersiz kuramı, rekapitülasyon (tekrarlama) kuramı iken modern kuramlar; psikoanalitik kuram, haz arama kuramı, üstiletişim kuramı, bilişsel kuram olmak üzere alt başlıklara ayrılabilir (Uluğ, 2014).
Klasik kuramlar, İngiliz Filozof Herbert Spencer (1820-1903)’in fazla enerji kuramı ile başlar. Bu kurama göre organizma, yaşamsal faaliyetleri karşılamanın çok daha üstünde bir enerjiye sahiptir ve bu enerji çocukta gerginlik yaratır. Çocuk bu enerjiyi atabilmek için oyun oynar ve sağlıklı olan denge hali sağlanır (Sevinç, 2005; akt. Koçyiğit ve ark., 2007). Karl Gross (1861-1946) ise ön egzersiz kuramında oyunu hayatta kalma ve gelecekteki davranışların bir ön hazırlığını yapma şekli olarak tanımlar (Hughes,2010; akt. Ray, 2019). Son olarak G. Stanley Hall (1844-1924), Gross’un kuramına karşı çıkarak oyunun kalıtımsal olduğu ve oyunla birlikte çocuğun gelecek davranışları prova etmekten ziyade kendi ırkına özgü yaşam deneyimlerini tekrarladığı rekapitülasyon kuramını ortaya atmıştır (Baykoç& Dönmez, 2000; akt. Koçyiğit ve ark., 2007).
Yirminci yüzyılın başları ile gelişen modern/dinamik kuramlar aslında oyunun psikoterapi uygulamalarının içine girmesinin yolunu açmıştır (bkz. Freud’un Psikanaliz’i, Jung’un Analitik Psikoloji’si, Adler’in Bireysel Psikoloji’si). Terapi ekollerinden bahsetmeden önce modern kuramlar başlığı altında ele alınan Jean Piaget ve Leo Vygotsky’nin oyunu içeren kuramlarını incelemek bütünlük açısından daha faydalı olacaktır. Jean Piaget (1896-1980), 1962 yılında yayımladığı Çocuklukta Oyun, Düşler ve Taklit (Play, Dreams and Imitation in Childhood) adlı kitabında sembolik oyundan bahseder ve ‘–mış gibi’ yapma aracılığıyla çocuk oyunun içinde aslında başkalarının rolüne bürünür. Bu rollerle birlikte sosyodramatik bir oyun sergilenir ve oyun bilişsel gelişim için gerekli olan dil kazanımını, düşünce dünyasına geçişi ve gerçeklerin kısıtlamalarından özgürleşmeyi sağlar (Ray, 2019). Leo Vygotsky (1896-1934) ise Piaget’ye ek olarak bilişsel süreçlerin yanında duyuşsal süreçleri de kuramına katmıştır. Vygotsky’e göre oyunun üç işlevi vardır: çocuğun yakınsal gelişim alanının keşfi, düşünce ve eylem arasındaki farkı bilebilmesi, öz düzenlemeyi kolay hale getirmesidir (Hirsh-Pasek ve Golinkoff, 2003; akt. Ray, 2019).
Oyun kavramı; bilimsel incelenmesi ve kuramlara konu olmasıyla birlikte çocuk edebiyatı, psikolojisi, gelişimi gibi pek çok disipline gerek eğitim gerek sağaltım amacıyla entegre olmuştur (Aytaş& Uysal, 2017). Aynı zamanda yapılan tanımlamalarda vurgulanan öğrenme, duyguların ifade edilmesi, deneyim kazanma gibi önemli özelliklerin keşfedilmesiyle birlikte oyunun terapilerde bir araç olarak kullanılmasına zemin hazırlanmıştır (Aykara, 2017).
Oyunun çok faklı tanımları olduğu gibi oyun terapisinin tanımları da çeşitlenmektedir. Garry Landreth’ın, Ray’in İleri Düzey Oyun Terapisi (2019) kitabının önsözünde bahsettiği gibi, “… çocukların doğuştan gelen, içe yönelimli, ileriye dönük, kendi iyileştirici kapasitelerini çocukların kendileri olmak için serbest bırakacak şekilde açığa çıkarmak üzere oyun odasında çocuklarla birlikte olmak…” (s.13-14)’tır. Yahut tanım; çocuğun oyunu bir araç olarak kendini ifade etmede kullanması, kişisel sorunları yetişkinler gibi konuşarak değil de oyunu aracılığıyla ifade etmesi, kelimelerinin yerine oyuncaklarını kullanarak iletişim kurması ve sorunlarını aktarması olarak derlenebilir (Hacıosman, 2006-2007).
Oyunun terapiye sistematik olarak girişi 1930-1940’lı yıllara denk gelmektedir. Sigmund Freud (1946) ve Melanie Klein (1932/1975) öncülüğünde psikanalitik oyun terapisinin, teorik bir altyapı ve uygulama imkânı sağlayarak oyun terapisi için ilk düzenli yaklaşımı sunduğuna inanılır (akt. Ray, 2019). Duygusal açıdan dengesizlik gibi tanılar alan çocukların psikanalize gelip yetişkinler kadar sürece dahil olamadıkları görülünce çocuğa inebilmek için tedaviye oyun da eklenmiştir (Hacıosman, 2006-2007). Psikanalitik oyun terapistlerine göre yetişkinlerin bilinçdışını öğrenebilmek için nasıl serbest çağrışım ve rüyalardan yararlanılıyorsa çocuklarınkini öğrenebilmek için de oyunlardan faydalanılabilir. Çocuğun oyuncakları kullanış biçimindeki gizli anlam yorumlanabilirse kaygılar ve savunmalar açığa çıkabilir (Türe& Barut, 2020). Hemen hemen aynı zamanlara denk gelen David Levy (1938)’nin salınım terapisi (release therapy) travmatize olmuş çocuklarda katarsisi sağlamak amacıyla oyun ve oyuncakların kullanımını yaygın hale getirmiştir. Carl Rogers’ın öğrencisi olan ve Rogers’ın sistematik olarak henüz yayınlamamış olduğu kendi hümanistik kuramının takipçisi olan Virginia M. Axline, 1947 yılında yayınladığı Oyun Terapisi (Play Therapy) adlı kitabıyla çocuk merkezli oyun terapisini (ÇMOT) kurmuştur. 1960’lı yıllarda Rogers’ın danışan merkezli terapisiyle amaç ve ilkeler bağlamında oldukça örtüşmektedir. ÇMOT’de çocukların kendileri gibi davranmaları, herhangi bir yönlendirme olmaması, terapi odasına girince istediklerini istedikleri gibi oynamaları esastır. Terapist burada koşulsuz kabul edicidir, çocuğun duyguları için bir ayna görevi taşır ve çocuk ile arasındaki kapsayıcı ilişki asıl iyileştirici niteliktedir (VanFleet, Sywulak& Sniscak, 2018). ÇMOT yaklaşımının yönlendirmesiz oluşuna karşı olarak 1900’lerin sonlarına doğru Byron Norton ve eşi Carol Norton deneyimsel oyun terapisini (DOT) geliştirmiştir. DOT seanslarında, terapistin görevi sadece çocuğu izlemek değildir; artık o da oynanan oyunun bir parçasıdır ve çocuğun verdiği rollere bağlıdır1. İlerleyen zamanlarda Freud ile anlaşamayan Carl Gustav Jung ve Alfred Adler klasik psikanalizden ayrılıp kendi psikodinamik yaklaşımlarını geliştirmiştir (Schultz& Schultz, 2007). 1990’lı yıllarda Adlerci oyun terapisinin kurucusu olarak kabul edilen Terry Kottman, tüm çocukların yaratıcı ve özel olduğunu vurgulamıştır. Aynı zamanda daima sosyal hayatta kendilerine yer arayan sosyal varlıklar olduklarından bahsetmiştir. Eğer çocuk sosyal hayata uyum sağlayamazsa bir patoloji oluşur ve terapinin amacı çocuğu bu konularda cesaretlendirmek olarak görülmüştür. Ayrıca Kottman, oyun terapisinin içermesi gereken bazı amaçlardan bahsetmiştir. Bunlar; yaşam için içgörü kazandırma, kendini engelleyen algıları değiştirme, sosyal ilgiyi arttırma, yaratıcılığı uygun hale getirme olarak sıralanabilir (Kottman, 2001). Yine 1990’ların sonunda Jungcu oyun terapisi geliştirilmiştir. John Allan ve onu takip eden Eric Green, oyunun terapideki amacının çocuğa birey olarak var olması ve kendi eşsiz kimliğini geliştirmesi için aracı olması gerektiğine inanmışlardır (Green, 2005). Aynı zamanda resimler ve resimlerde kullanılan semboller çocuğun duygularını yorumlamak ve yaşadığı olumsuz duygularını dışsallaştırması için önemli görülen tekniklerdendir (Allan, 1988; akt. Green, 2005).
Oyun terapisinin günümüzdeki formunu kazanması ve klinik alanda etkili bir biçimde kullanılıyor hala gelmesi 2000’li yılların başında yayınlanan Gary Landreth (2002)’ın Oyun Terapisi: İlişki Kurma Sanatı (Play Therapy: The Art of the Relationship) adlı kitabı sayesindedir. Landreth da Axline’in izinden gitmiş ve yönlendirmesiz bir terapi çeşidi olan ÇMOT tekniğini daha da geliştirmeye dair katkılar sağlamıştır. Bu yaklaşım doğrultusunda; tüm gün yapılandırılmış ortamlarda, belli kurallara uymak zorunda olan çocuklar için oyun terapisi odası adeta enerjilerini istedikleri gibi atacakları güvenli bir ortam olma özelliği kazanmıştır. Terapiler; çocukların yetişkinlerin minyatür hali olmadığı, biricik oldukları ve saygıyı hak ettikleri, esnek olabilecekleri, büyümeye doğru doğuştan bir eğilim gösterdikleri ve doğal dillerinin oyun olduğu gibi Rogers’ın danışan merkezli kuramının temelleri ile şekillendirilmiştir (Landreth, 2002).
Çocuk merkezli oyun terapisinin uygulamalı alanlarda yaygın kullanımı ile beraber etkililiği ile ilgili birçok çalışma da bulunmaktadır. En eski çalışmalardan biri 1949 yılında Axline tarafından yapılmış ve zihinsel yetersizlikler üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Çalışmaya 6-7 yaşlarındaki çocuklar dahil edilmiş ve deney grubuna 8 ila 20 seans arası yönlendirici olmayan bireysel oyun terapisi uygulaması yapılmıştır. Uygulama sonrası alınan ölçümlerde deney grubunun daha yüksek IQ puanı aldığı tespit edilmiştir. Baggerly (2004)’nin evsiz olan 5-11 yaşları arasındaki çocuklarla yaptığı oyun terapisi uygulaması ise haftada bir veya iki kez 30’ar dakika toplam 9-12 seans şeklindedir. Uygulama çocuk merkezli grup oyun terapisi olarak verilmiştir. İstatistiksel bulgulara göre ön testler ile son testler karşılaştırılınca çocukların benlik algıları, yetkinlikleri artmış; olumsuz duygudurumları, depresyon ve endişeleri ise anlamlı derecede düşmüştür. Ceyhan (2020)’ın yaptığı derleme çalışması, sosyal hizmet uygulamalarında oyun terapisinin etkililiği ile ilgili hem yurt içi hem de yurt dışı olmak üzere birçok örneklemde etkili sonuçlar alındığını ileri sürmektedir.
Sonuç olarak, oyunun kökenleri insanlığın var olmasına kadar uzanıyor olsa da terapötik bir araç haline gelmesi ve iyileştirici olma özelliğinin keşfi 20. yüzyılın başlarına dayanmaktadır. Bir yüzyıl boyunca farklı kuramların oyuna bakışı ve oyunu araç olarak terapilerine dahil etme biçimleri farklılaşsa da günümüzde gerek klinik alanda gerek sosyal hizmet alanlarında çocuk merkezli oyun terapisi yaygınlığını sürdürmektedir. Her ne kadar kuramlar ve terapideki yaklaşımlar çağın gereklerine göre değişim geçiriyor olsa da çocukları anlayabilmek, yaşadıkları güçlükleri fark edebilmek ve onlara yardımcı olabilmek için onların kendi dili olan oyun, çocuk terapilerin vazgeçilmezi halindedir.
KAYNAKÇA
Axline, V. M. (1949). Mental deficiency—symptom or disease?. Journal of Consulting Psychology, 13(5), 313.
Aykara, A. (2017). Çocuk Merkezli Oyun Terapisinin Engelli Çocuklara Yönelik Sosyal Hizmet Uygulamaları Açısından Önemi. Toplum ve Sosyal Hizmet, 28(1), 169-186.
Aytaş, G., & Uysal, B. (2017). Oyun Kavramı ve Sınıflandırılmasına Yönelik Bir Değerlendirme. Celal Bayar University Journal Of Social Sciences/Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 15(1).
Baggerly, J. (2004). The Effects of Child-Centered Group Play Therapy on Self-Concept, Depression, and Anxiety of Children Who Are Homeless. International Journal of Play Therapy, 13(2), 31.
Bakış, O. Ç. Y. (2014). Oyun Kuramları. Uluğ, E.(Ed.), Yaşamın İlk Yıllarında Oyun, içinde (s.49- 62). Ankara: Pegem Akademi Yayınları
Ceyhan, E. K. (2020). Importance of play therapy in social work practice with children. Journal of Human Sciences, 17(4), 1137-1148.
Green, E. J. (2005). Jungian play therapy: Bridging the theoretical to the practical. In G. R. Walz & R. K. Yep (Eds.), VISTAS: Compelling perspectives on counseling, 2005 (pp. 75-78). Alexandria, VA: American Counseling Association.
Hacıosman, P.M. (2006-2007). Oyun Terapisi: Çocuklarla Yapılan Çalışmaların Tanı ve Tedavisine Yönelik Kapsamlı Bir Derleme Çalışması. İstanbul: Psikolojik Testler Derneği
Koçyiğit, S., Tuğluk, M. N., & Kök, M. (2007). Çocuğun gelişim sürecinde eğitsel bir etkinlik olarak oyun. Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi, (16), 324-342.
Kottman, T. (2001). Adlerian play therapy. International Journal of Play Therapy, 10(2)
Landreth, G. L. (2002). Play therapy: The art of the relationship. New York: NY: Brunner- Routledge.https://books.google.com.tr/books?id=_9OT21xV46oC&pg=PA9&hl=tr&source=gbs _toc_r&cad=4#v=onepage&q&f=false erişim tarihi: 13.01.21
Levy, D. M. (1938). “Release therapy” in young children. Psychiatry, 1(3), 387-390.
Oyun Terapileri Enstitüsü. (t.b.). Deneyimsel Oyun Terapisi. Oyun Terapileri. https://oyunterapileri.org/ekoller/deneyimsel-oyun- terapisi/ erişim tarihi: 13.01.21
Piaget, J. (2013). Play, dreams and imitation in childhood (Vol. 25). Routledge. https://web.media.mit.edu/~ascii/papers/piaget_1952.pdf erişim tarihi: 13.01.21
Ray, C. D. (2019). İleri Düzey Oyun Terapisi. (D. Olgaç, Çeviri). İstanbul: Pinhan yayınları.
Schultz, D.P. ve Schultz, S.E., (2007). Modern Psikoloji Tarihi (1.Basım). (Y. Aslay, Çeviri). İstanbul: Kaknüs Yayınları (Orijinal çalışma basım tarihi 2004)
Türe, E. & Barut, Y. Türkiye’de Yapılan Oyun Terapisi Çalışmalarının İncelenmesi. Yaşam Becerileri Psikoloji Dergisi, 4(8), 127-138.
VanFleet, R., Sywulak, A. E.& Sniscak, C. C. (2018). Çocuk-Merkezli Oyun Terapisi (1. Basım). (H.U. Kural, Çeviri) İstanbul: Apamer Yayınları
Gülfem Sarı- Kuşbakışı Psikolinguistik Tarihi
Kuşbakışı Psikolinguistik Tarihi
Sosyal türler arasında yer alan insanların iletişimini eşsiz kılan özelliğinin sembolik, dil-bilgisel kurallara dayalı ve biyolojik kaynakların elverişliliğiyle türün tüm üyeleri tarafından kazanılabilen özgün bir iletişim formu olarak tanımlanabilecek dili olduğu iddia edilebilir, (Tomasello,2006). Birçok araştırmacının da vurguladığı üzere, insanın bu biricik yeteneğine duyduğu ilgi ve merak insanlığın kendi tarihi kadar eskidir, (Altmann,2006; Garnham ve ark.,2006; Levelt,2013). Psikolinguistik, bu alana öncülük eden Osgood ve Sebeok (1967) tarafından, linguistik ve psikoloji alanlarının metodolojilerini insan diline ilişkin daha bütünsel bir anlayışa erişmek amacıyla harmanlayan disiplin olarak tanımlanmıştır. Bu metin, okuyucusuna psikolinguistik disiplininin erken dönemlerindeki tarihsel serüvenine ilişkin genel bir çerçeve sunmayı hedeflemektedir.
İnsan dilinin, bir başka ifadeyle konuşma yeteneğinin M.Ö. 60.000 yıl ve öncesine uzanan bir geçmişi olduğu elde edilen antropolojik kanıtların ışığında tahminlenmiştir, (Fisher, & Adams, 1994). İnsan dilini konu alan çalışmaların ve sorulan soruların kökenlerinin ise Antik çağlara kadar uzandığı bilinmektedir. Tarihteki ilk deney örneklerinden biri olmasıyla da ün kazanmış olan, Mısır firavunu Psammetichus’un (M.Ö. 663 – 610) en eski ırkı tespit etmeyi amaçlamış ikiz bebek deneyinin ve yine Antik dönemde Mısırlılar tarafından papiruslara rapor edilmiş ilk afazinin bu çalışmalara dair önemli kanıtlar arasında gösterilmekte olduğu Altmann (2006) tarafından ifade edilmiştir. Ayrıca, ünlü filozof Platon’un İdealar Teorisi (M.Ö. 427 – 347) de kavramlar üzerine önemli anekdotlar barındırması açısından daha sonra dil üzerine geliştirilecek düşünce ve kuramlara o dönemlerden itibaren zengin bir kaynak oluşturmasıyla dikkate değerdir, (Akt. Garnham ve ark., 2006).
İlerleyen çağlarda, dil, dilin yapısı ve işlevleri linguistik ve psikoloji alanlarından önce tarih sahnesinde yerini almış felsefe ile filozoflar tarafından ele alınmaya devam edilmiştir. Bu filozoflar arasında, psikolojinin ayrı bir disiplin olarak doğmasına da fikirleriyle katkıda bulunmuş Descartes, Spinoza, Locke, Hume ve diğer İngiliz emprisistlerin yer aldığı Garnham ve diğerleri (2006) tarafından vurgulanmaya değer görülmüştür.
19. Yüzyılın sonlarına doğru, fizyolojik metotların insan zihnini anlamaya yönelik çalışmalarda kullanılabileceği fikriyle beraber Broca (1861) ve Wernicke (1874)’nin afazi çalışmaları gibi öncü klinik çalışmalar da dil, düşünce ve beyin etkileşiminin doğasını anlamaya yönelik adımların hızlanmasında etkili olmuştur. Blumenthal’ın (1987) vurguladığı üzere, o dönemde yüz yılı aşkın köklü bir disiplin olarak Almanya’da varlığını sürdüren linguistik, eski Alman romantizmi geleneği ile yükselen emprisizm ve hızla gelişen niceliksel metotların soğuk savaşına sahne olmuştur. Eski gelenek dil üzerine yapılan çalışmaların kültürel bağlam vurgusu üzerine inşa edilmesinin gerekliliğini savunurken, neogrammarianlar olarak anılan bir grup genç linguist yenilikçi laboratuvar çalışmalarının büyüsüne kapılarak eski yaklaşıma karşı çıkmıştır.
Bahsi geçen yenilikçi laboratuvar çalışmalarına imza atan en önemli isimlerden birinin psikolojinin babası olarak anılan Wundt olduğunu tahmin etmek zor değildir. Wundt 1879 yılında ilk psikoloji laboratuvarını kurmuş ve psikolojinin ayrı bir deneysel bilim olarak başlamasını sağlamıştır, (Schultz, & Schultz, 2015). Wundt, psikolojinin ilk yıllarından itibaren dil psikolojisi ile ilgilenmiş ve dilin psikolojik bir fenomen olduğu tartışmasını yapan ilk bilim insanı olmuştur. Dil araştırmalarında temel olarak cümle üzerine yoğunlaşılması gerektiğini öne sürmüştür. 1900 yılında yayımladığı “Die Sprache” adlı eserinde, dilin içsel ve dışsal olmak üzere iki temel ögesi üzerinde durmuştur. Dışsal ögeyi bireyin ürettiği ya da algıladığı gerçek sözel ifadeler olarak tanımlarken, içsel ögeyi bu iki eylemi ve dili anlamlandırmayı olanaklı kılan zihinsel süreçler olarak tanımlamıştır, (Akt. Tanenhaus, 1989). Öğrencilerine verdiği dil derslerinde, Bloomfield, Mead, Saussure ve Boas gibi önemli araştırmacı ve düşünürlerin görüşlerine yer verdiği vurgulanmıştır, (Blumental, 1987). Öğrencilerinden Külpe, Würzburg ekolünü kurmuştur ve bu grubun içerisinden önemli psikolinguistler ve Gestalt psikologları ortaya çıkmıştır. Würzburg ekolünü takip eden psikolinguistler içe bakış yöntemini kullanmayı sürdürmüşlerdir, (Schultz & Schultz, 2015).
Birinci Dünya Savaşı Avrupa’daki bilimlerin gelişimini sekteye uğratmıştır. 20. Yüzyılın başlarında, yapısalcılık ve kullandığı içebakış metodu eleştirilmeye başlanmıştır. Psikoloji alanında yaşanan bu paradigma tartışmalarını yakından takip eden linguistler, Wundt’un laboratuvar çalışmaları ile filizlenen psikoloji-linguistik ilişkisini sorgulamaya başlamıştır. Delbrück (1901) linguistik alanının psikolojinin yöntemlerine ihtiyaç duymadığını ve dilin soyut, formal bir kavram olarak incelenmesi gerektiğini savunarak, alandaki araştırmacıları dilin yapılarını ve kod sistemleri arasındaki ilişkileri insan zihnini merceğin dışında tutarak ele almaya davet etmiştir, (Akt. Blumental, 1987). İlk eserlerinde Wundtçu bir yaklaşım sergileyen Bloomfield ise 1933 yılında yayımladığı Language adlı eserinde psikolojideki davranışçılık fikrini, taksonomik inceleme anlayışıyla birleştirmiş ve dilde incelenmesi gereken temel ögelerin sesbirimler olduğunu öne sürmüştür, (Akt. Altmann, 2006). Blumental’ın anlatımıyla (1987), hocası Esper ve J.R. Kantor, zihinsel süreçlerin yeniden incelenmesi ve iki alanın yıldızlarının barışması için büyük bir çaba gösterse de dönemin zeitgeisti buna izin vermemiştir. Davranışçı yaklaşımın hakim olduğu bu dönemde, algının ayırt etmeye; belleğin öğrenmeye; dilin sözel davranışa indirgendiğini ifade eden Miller (2003), 1951 yılında yayımladığı Language and Communication adlı eserinde fanatik bir davranışçı olmaktan kaçındığını yıllar sonra kaleme aldığı makalede vurgulamıştır. B.F. Skinner davranışçılığın arı bir temsili şeklinde tarif edilebilecek Verbal Behavior adlı eserini 1957 yılında yayımlamıştır. Bu eserde dil kazanımını temel öğrenme prensipleri ile açıklamaya çalışmıştır.
Takvim yaprakları 1959’u gösterdiğinde Chomsky, daha sonraki yıllarda devrim olarak adlandırılacak darbesiyle psikolinguistik tarihindeki yerini almıştır. Her ne kadar daha önce Syntactic Structures (1957) adlı eserini yayımlamış olsa da asıl ününü Skinner’ın Verbal Behavior adlı eseri üzerine yazdığı eleştiriden sonra kazanmıştır. Chomsky, dilin sistematikliğini ve sınırsız yaratıcılık potansiyelini indirgemeci, çağrışımsal bir yaklaşımla ele alan davranışçılığa karşı çıkmıştır, (Chomsky, 2019). Tanenhaus (1989), Chomsky’nin psikolinguistik alanını, dil incelemelerine zihinsel süreçleri dahil ederek bilişsel devrim ve bilişsel biliminlerin gelişimine bulunduğu katkı; dil kazanımını mantıksal bir problem olarak ele alarak gelişimsel psikolinguistik alanına yaptığı katkı; Dönüşümsel Gramer Teorisi ile deneysel psikolinguistik alanına yaptığı katkı olmak üzere üç farklı şekilde etkilediğini ifade etmiştir. Ayrıca, Chomsky, edinç ve edimi birbirinden ayırarak, psikolinguistik incelemelerin odak noktasının dikkat ve bellek kapasitesinden yüksek derecede etkilenebilecek edim değil edinç olması gerektiğini savunmuştur. Son olarak, dil gelişimini doğalcı bir perspektiften ele alarak dil yetisinin zihnin/beynin genel mimarisinde olduğunu ifade etmiştir. Chomsky’nin yaklaşımı, kendi ifadesiyle kartezyen felsefe yaklaşımlarından beslenmiştir, (Chomsky, 2019). Dönüşümsel Gramer Teorisi 60 ve 70lerde devam ettirilen deneysel psikolinguistik çalışmalarının özünü oluşturmuştur, (Tanenhaus, 1989).
Kronolojik olarak aynı dönemlere denk gelen bilişsel devrim, geliştirilen bilgisayarlar ve zihinsel süreçlerin bilgisayar metaforu üzerinden akış şemaları ile incelenmesi, yapay zeka araştırmaları gibi gelişmeler de hem bilişsel bilimlerin hem de psikolinguistiğin günümüzdeki durumuna gelmesinde etkili olan faktörler arasında gösterilebilir, (Smith & Kosslyn, 2017). Dönemin en revaçta fikirleri arasında Fodor’un Modüler Zihin Hipotezi (1983) yer almaktadır. İlerleyen yıllarda, Rumelheart ve Mcclelland’ın (1986) zihnin paralel işlemleme yapabildiğini işaret eden bulguları, bilgisayar metaforunun yerini beyin metaforuna bırakmasına sebep olmuştur ve bilişsel alandaki araştırmalar beyin görüntüleme teknikleri sayesinde niceliksel ve niteliksel alanda artış göstermiştir, (Smith & Kosslyn, 2017).
20. Yüzyılın sonlarından bu yana psikolinguistik serüvenine, bilgisayar bilimleri gibi alanlardan beslenerek son sürat devam etmektedir. Wundt’un ilk laboratuvar çalışmalarından bu yana alanın merceğinde olan dil kazanımı, dil düşünce etkileşimi, işaret dili, yabancı dil kazanımı, vb. gibi pek çok soru üzerinde araştırmacılar keşiflerini sürdürmektedir. Dünya popülasyonunun yarısının çokdilli olduğunu belirtilmiştir ve çok dillilik vb. birçok yeni konu da günümüz psikolinguistiğinin önemli bir parçası olarak karşımıza çıkmaktadır, (French, 2014).
KAYNAKÇA
Bloomfield, Leonard. "Language [1933]." Holt, New York (1962).
Blumenthal, A. L. (1987). The emergence of psycholinguistics. Synthese, 313-323.
Broca, P. (1861). Remarks on the seat of the faculty of articulated language, following an observation of aphemia (loss of speech). Bulletin de la Société Anatomique, 6, 330-57.
Chomsky, N. (1957). Syntactic Structures Mouton. The Hague, 19573.
Chomsky, N. (1959). Chomsky, N. 1959. A review of BF Skinner’s Verbal behavior. Language, 35 (1), 26–58.
Delbrück, B. (1901). Grundfragen der Sprachforschung mit Rücksicht auf W. Wundts Sprachpsychologie erörtert. Strassburg: Trübner.
Fisher, B. A., & Adams, K. L. (1994). Interpersonal communication: pragmatics of human relationships. McGraw-Hill Humanities, Social Sciences & World Languages.
Fodor, J. A. (1983). The modularity of mind. MIT press.
French, R. M., & Jacquet, M. (2004). Understanding bilingual memory: models and data. Trends in Cognitive Sciences, 8(2), 87-93.
Garnham, A., Garrod, S., & Sanford, A. (2006). Observations on the past and future of psycholinguistics. In Handbook of psycholinguistics (pp. 1-18). Academic Press.
Levelt, W. J. (2013). A history of psycholinguistics: The pre-Chomskyan era. Oxford University Press.
Miller, G. A. (2003). The cognitive revolution: a historical perspective. Trends in cognitive sciences, 7(3), 141-144.
Rumelhart, D. E., Hinton, G. E., & McClelland, J. L. (1986). A general framework for parallel distributed processing. Parallel distributed processing: Explorations in the microstructure of cognition, 1(45- 76), 26.
Schultz, D. P., & Schultz, S. E. (2015). A history of modern psychology. Cengage Learning.
Sebeok, T. A., & Osgood, C. E. (1967). Psycholinguistics: A survey of theory and research problems. Indiana University Press.
Skinner, B. F. (1957). Verbal behavior. New York: Appleton-Century- Crofts.
Smith, E. E., & Kosslyn, S. M. (2014). Bilişsel psikoloji. Çev. Muzaffer Şahin) Ankara: Nobel.
Tanenhaus, M. K. (1989). 1 Psycholinguistics: an overview1. Linguistics: The Cambridge Survey: Volume 3, Language: Psychological and Biological Aspects, 1.
Tomasello, M. (2006). Acquiring linguistic constructions. In D. Kuhn, &R. Siegler (Vol. Eds.), Cognition, perception, and language, Vol. 2 (pp. 255–298), in W. Damon & R. M. Lerner (Gen. Eds.), Hand- book of child psychology (6th ed.).New York: Wiley.
Wernicke, C. (1874). Der aphasische Symptomencomplex: eine psychologische Studie auf anatomischer Basis. Cohn..
Wundt, W. (1900). Die Sprache (2 Vols.). Leipzig: Enghelman.
Büşra Nur Sait- Pozitif Psikoloji ve Tarihçesi (Şubat, 2021)
Pozitif Psikoloji ve Tarihçesi
Pozitif psikoloji kişinin zayıf yönlerinden ziyade güçlü yönlerine, problemden ziyade çözüm gücüne odaklanan; rahatsızlığın azaltılması ya da giderilmesini yeterli görmeyen, iyilik haline odaklanarak kişinin yaşamını kaliteli hale getirme gayretinde olan bir yaklaşımdır (Demir ve Türk, 2020). İnsanların gelişme ve iyileşme ile ilgili olumlu duygu, düşünce, durum ve özelliklerini analiz ederek bunlar için en uygun ortamları belirlemeye ve açıklamaya çalışmaktadır (Seligman ve Csikszentmihalyi, 2000). Amacı ise kişilerin ve toplulukların psikolojik sağlığına ve genel iyi olma haline katkı sağlamak için kişisel özellikleri ve eğilimleri anlamaya çalışmaktır (Tekinalp ve Terzi, 2015).
İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Amerikan psikolojisinin akıl hastalığını iyileştirmek, görece rahatsızlığı olmayan insanları daha mutlu hale getirmek ve yüksek yetenekler üzerine çalışmak olmak üzere üç temel amacı vardır. Savaştan sonra ise ruhsal bozuklukların yüksek oranda seyretmesi üzerine akıl hastalığını iyileştirmek dışındaki amaçlar arka planda kalmıştır ve bu amaçla yapılan çalışmaların fonlarla desteklenmesi de psikologları psikopatolojiyle çalışmaya yönlendirmiştir (Seligman, 2019). Yoğun olarak yapılan psikopatolojik çalışmalar sonucunda ruhsal bozuklukları sınıflandırma yöntemleri ortaya çıkmıştır. Ancak, bu yönde ilerleyen çalışmalar toplumda az oranda bulunan ruhsal bozukluğu olan kişilere yardım etse de toplumda daha çok yer kaplayan sağlıklı insanlara el uzatmamıştır (Karaırmak ve Siviş, 2008). Psikoloji literatürü zevk, bağlılık ve anlamdan yoksun insanların yaşamlarını nasıl iyileştireceklerine; bir insanı neyin iyimser, kibar ya da memnun edici yapacağına dair bilgiler açısından eksik kalmıştır (Seligman, Parks ve Steen, 2004).
Maslow’la birlikte 1960’larda, davranışçılığın insanı hayvan ve makinelerin düzeyine indirgeyerek insanlıktan çıkardığını iddia eden ve Psikanalitik kuramın determinist yaklaşımlarına karşı çıkmakla kalmayıp onların sadece patolojik bireylerle çalışmalarına tepki olarak üçüncü bir güç haline gelen Hümanist psikolojiye kadar insan doğasına olumlu bakan bir psikolojik yaklaşım ortaya çıkmamıştır (Schultz ve Schultz, 2020). Bu yaklaşıma göre her şeyin iyi olması durumunda insanlar eşsiz bireylerdir, tam potansiyelini gerçekleştirmek için davranışlarını bilinçli yönlendirir, kendi davranışlarında yaratıcı ve gelişen bir varlıklardır (Kramer, Bernstein ve Phares, 2014). Ancak Hümanist psikolojinin eleştirdiği kuramlar hali hazırda çatırdamaya başladığı için ortaya çıktığı dönemde büyük ses getirememiş, ders kitaplarında diğer kuramlar kadar yer bulmamış, kendi dergisi ve derneği olmasına rağmen gerçekte bir ekol olamamıştır (Schultz ve Schultz, 2020).
Martin Seligman Amerikan Psikoloji Birliği (APA) başkanlığına gelene kadar insana ve yaşama dair olumlu bakış açısı rafa kaldırılmıştır (Schultz ve Schultz, 2020). Seligman (1999), bir başkanlık bildirisi yayımlayarak yeni pozitif psikolojinin, psikoloji disiplininde bir altyapısını oluşturarak dışarıdan finansal destek sağlayıp büyümesi ve gelişmesi için girişimleri olacağını belirtmiştir. Bu bildiriyle birlikte psikologlara hastalıkları azaltmak için değil, refahı arttırmak adına pozitif psikoloji alanında çalışmaları için çağrıda bulunmuştur (Schultz ve Schultz, 2020). Kuramını ise ölçülebilir ve öğretilebilir olan ve baş harfleri bir araya geldiğinde PERMA ifadesini ortaya çıkaran beş bileşen üzerine inşa etmiştir: Olumlu duygular (positive emotions), bağlanma (engagement), olumlu ilişkiler (positive relationships), anlam (meaning) ve başarı (accomplishment) (Demirci ve ark., 2017).
Seligman, kızıyla arasında geçen bir konuşmanın onu bu yaklaşıma yönlendiren bir çeşit aydınlanmaya sebep olduğundan bahsetmiştir (Seligman ve Csikszentmihalyi, 2000). Bu aydınlanma sonrası 1998-2000 yılları arasında bu yeni bilimin inşası ve kavramsallaşması için yoğun olarak çalışmış; ismi, nesnesi, hedef kitlesi ve bulunacak finans kaynakları hakkında Mihaly Csikszentmihalyi ile fikir alışverişlerinde bulunmuşlardır. Mihaly Csikszentmihalyi, Ed Diener, Kathleen Hall Jamieson, Chris Peterson ve George Vaillan’dan oluşan Pozitif Psikoloji Yönetim Kurulu oluşturulmuş, başlangıçta APA komite üyeleri tarafından ilgiyle karşılanmamış ve beklenen finansal desteği alamamıştır. Seligman 1999 yılında APA başkanlık payının tamamını bu yaklaşım uğruna kullanmıştır (Seligman, 2019).
Milenyumda ise yeni hareket ivme kazanmaya başlamıştır. 2000 yılında APA pozitif psikoloji için 200 sayfalık özel bir sayı çıkarmış, bu yeni alan hem psikoloji camiası içinde hem de kamuoyunda büyük destek bulmaya başlamıştır (Schultz ve Schultz, 2020). Ed Diener tarafından yönetilen bir grup ise “Bir ulusun ne kadar iyi durumda olduğunu ölçmek için pozitif psikoloji kullanabilir miyiz?” sorusuna yanıt bulabilmek için Ulusal Refah Hesapları çalışmaları yapmaya koyulmuştur. Yapılan çalışmalar “Paranın Ötesinde: bir refah ekonomisine doğru” isimli bir makalenin yayımlanmasıyla sonuçlanmıştır (Seligman, 2019). Refahı yüksek olan insanların yüksek gelir elde edeceğini ve düşük refah bildirenlere göre işte daha iyi performans göstereceğini belirterek iç politikaların ağırlıklı olarak ekonomik çıktılara odaklanmasının yanlış olduğunu belirtmişlerdir. Mutlu insanlar daha iyi örgütsel vatandaşlardır ve daha iyi sosyal ilişkilere sahiptir (Diener ve Seligman, 2004).
Aynı zamanlarda, Chris Peterson ve Peter Schulman, başlıca mutluluk testlerini içeren bir web sitesinin (https://www.authentichappiness.org) oluşturulmasına öncülük etmiştir. Web sitesine sürekli olarak yeni testler eklenmiş, eskileri geliştirilmiş; her gün 190’dan fazla ülkeden ortalama 5.000.000 kişinin kaydolduğu, verilerinin dünyanın her yerinden araştırmacılarla paylaşıldığı ve yeni pozitif müdahalelerin büyük örneklemlerle ucuz yolla test edilebileceği bir platform haline gelmiştir. Siteye bireylerin mutluluklarını artırmak için yapabilecekleri basit egzersizler de eklenmiş olsa da sitenin ücretli abonelik sayılarında istenen başarı sağlanamadığı için sürekliliği sekteye uğramış ancak pozitif psikoterapiye giden yolu aydınlatma konusunda Tayyab Rashid’e yardımcı olmuştur (Seligman, 2019).
Ruhsal Bozuklukların Tanısal El Kitabı (DSM) 300’den fazla rahatsızlığı tanımlayıp açıklarken, 2004 yılında Peterson ve Seligman DSM’ye taban tabana zıt bir şekilde Akıl Sağlığının Sınıflandırılması projesine girişmişler ve her din, siyaset ve kültür tarafından onaylanan evrensel güçlü yönleri arama çabaları bilgelik, insaniyet, cesaret, adillik, ölçülülük ve aşkınlık olmak üzere altı farklı temel erdemin ortaya çıkmasını sağlamış, erdem boyutlarının da 24 farklı karakter gücünden oluştuğunu kabul etmişlerdir (Seligman, 2019). Örneğin yaratıcılık, merak, öğrenmeye açık oluş, açık fikirlilik ve çok yönlü bakış açısı karakter güçlerinden bilgelik erdemi oluşmaktadır (Ekşi ve ark., 2017).
Pozitif psikolojide “olumlu” insan ele alınırken gerçekdışı Pollyanna’cı bir düşünce takip edilmemiş, pozitivist bilim felsefesine bağlı titiz deneysel çalışmalar yürütülmüştür (Aydın, 2017; Schultz ve Schultz, 2020). Kendine eğitim, örgütsel davranış, günlük yaşam gibi pek çok uygulama alanı bulmuştur. Örneğin, King ve arkadaşları 2014 yılında üniversite öğrencileri arasında stres, sosyal destek ve algılanan mutluluk üzerine yaptıkları bir çalışmada düşük seviyede mutluluk algısına sahip öğrencilerin stres seviyelerinin daha yüksek ve diğer insanlarla olan duygusal yakınlığının daha düşük olduğu bulunmuştur. Lehto, Uusitalo-Malmivaara ve Repo’nun 2015 yılında, 333’ü daha önce meditasyon yapmış olan 749 yetişkinin katıldığı ve yetişkinlerde farkındalık ve iyi oluşun ölçülmesine yaş ve meditasyon deneyiminin rolünü ölçtüğü bir çalışmada meditasyon yapanların iyilik halinde ve farkındalık ölçeklerinde daha yüksek puanlar aldığını bulmuşlardır. Örgütlerde de pozitif örgütsel davranış yaklaşımının da gelişmesine sebep olmuştur (Kutanis ve Oruç, 2014).
Günümüzde pozitif psikoloji oldukça kabul gören, farklı disiplinlere de uygulanan bir yaklaşım haline gelmiştir. 2002 Yılında yapılan bir literatür taramasında psikoloji alanında yazılan 375.000 makalenin depresyon, kaygı, korku, öfke ve ruh hastalıkları gibi negatif kavramlara odaklanırken yalnızca 1000 makalenin pozitif kavramlarla ilgili olduğu bulunmuştur (Luthans, 2002) Ancak, 2013 yılına gelindiğinde ise psikoloji, psikiyatri, nörobilim, yönetim, işletme, halk sağlığı ve spor bilimi alanlarını kapsayan 1,7 milyondan fazla belgenin analizinde 18.000’den fazla makalenin pozitif psikolojiye ait olduğu bulunmakla birlikte pek çok disiplinden birçok araştırma konusunu kapsadığı ortaya koyulmuştur (Rusk ve Waters, 2013). Aynı zamanda ülkemizde yapılmış psikolojinin geleceğine dair öngörülere yer verilen bir çalışmada da Pozitif psikoterapi ve kökenini ondan alan farkındalık temelli terapi yaklaşımlarının dünyada olduğu gibi Türkiye’de de artacağına dair tahminler bulunmaktadır (Yorulmaz ve ark, 2018).
Bu yaklaşım popülerleşip kabullenilmesine karşın pek çok eleştirinin de hedef noktası konumundadır. Lazarus (2003), pozitif psikolojiyi hem felsefi hem de metodolojik açıdan sert bir şekilde eleştirip bir fantezi olarak nitelendirmektedir. Ona göre bu yeni yaklaşım bize aslında yeni bilgiler sunmamakta ve hatta araştırma konuları stres ve başa çıkma teorilerinin uzun süredir çok iyi açıklamayı başardığı konuları kapsamakta, yanlış pazarlandığı için araştırmacıları olumsuzları tamamen bırakıp olumluya odaklanmalarına teşvik ederek olumsuzu inkâr etmekte, sadece hayatı elverişli koşullarda yaşayan kişilere hitap etmekte ve metodolojik olarak da ilişkisel ve kesitsel çalışmalarla ilerleyerek nedenler üzerinde çok durmamaktadır (Lazarus, 2003).
Seligman (2019), pozitif psikolojinin herkesin bildiği şeyler dışında başka bir şey söylemediği yönündeki eleştirilere yeni yaklaşımla yapılan araştırmalar ve onların tamamen yeni olan bulgularıyla; Maslow ve Hümanist psikolojinin öğretilerini ısıtıp tekrar sunduğu yönündeki eleştirilere onu etkileyecek kadar çok Maslow okumadığını, onun adının kullanılmasının bir çeşit vitrin süslemesi olacağını ve yeni yaklaşımın doğrudan ana akım klinik ve deneysel bilimin eksikliklerinden doğduğunu söyleyerek; psikolojinin görevinin kötü olandan kurtulmak olduğu ve kötü olan düzeldiğinde bireyin refahı otomatik olarak artacağı için pozitif psikolojinin gereksiz bir çaba olduğu yönündeki eleştirilere ise iyi ve kötünün, olumlu ve olumsuzun bir spektrum üzerinde birbirinin tamamıyla karşıtı iki kavram olmaktan ziyade tamamen farklı kavramlar olduğunu öne sürerek cevap vermiştir.
Psikoloji tarihi göz önünde bulundurulduğunda zamanın ruhu ve toplumun değişiminin bireye yansımaları sebebiyle bugüne kadar hâkim olmuş birbirinden farklı pek çok yaklaşım olsa da insan doğasına olumsuz bakmışlardır. Maslow’un 1960’larda yakmış olduğu cılız ateşi alevlendiren Seligman ve arkadaşları, birtakım zorluklarla karşılaşsalar dahi psikolojiye devrim sayılabilecek yeni bir soluk getirmişlerdir. İnsan doğasına neredeyse bir asır boyunca hakim olan görüşlere başkaldırmışlardır. Onların zayıflıklar yerine güçlü yönlere odaklanmayı öğütleyerek ana akımın tam karşısında duran bu yaklaşımları psikolojinin içinde ve dışında olan pek çok alanda pek çok kapıyı aralamış, görece yeni bir alan olmasına karşın birçok araştırmacının araştırma konusuna dayanak sağlayarak deneysel çalışmalarla etkililiğini kanıtlamış ve kanıtlamaya da devam etmektedir. Her bilim insanı tarafından coşkuyla karşılanmadığı için bazı eleştiri oklarının hedefi haline gelse de zaman içinde cevaplar da vermiştir. Bir süre daha pozitif psikolojinin psikoloji biliminin gündeminden düşmeyeceği öngörüldüğü de göz önünde bulundurulursa cevap vermeye de devam edecektir.
Kaynakça
Aydın, T. (2017, 10 Nisan). Pozitif psikoloji: Mutluluk Bilimi. Tuba Aydın. https://tuba-aydin.com/pozitif-psikoloji/
Demir, R. ve Türk, F. (2020). Pozitif psikoloji: tarihçe, temel kavramlar, terapötik süreç, eleştiriler ve katkılar. Humanistic Perspective, 2(2), 108-125.
Demirci, İ., Ekşi, H., Dinçer, D. ve Kardaş, S. (2017). Beş boyutlu iyi oluş modeli: PERMA ölçeği Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliği. The Journal of Happiness & Well-Being, 5(1), 60-77.
Diener, E., ve Seligman, M. E. P. (2004). Beyond money: Toward an economy of well-being. Psychological Science in the Public Interest, 5(1), 1–31.
Ekşi, H., Demirci, İ., Kaya, Ç. ve Ekşi, F. (2017). Karakter gelişim indeksi’nin Türk ergenlerdeki psikometrik özellikleri. Ege Eğitim Dergisi, 18(2), 476-500.
Karaırmak, Ö. ve Siviş, R. (2008). Modernizmden Postmodernizme Geçiş ve Pozitif Psikoloji. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 3 (30), 102-115.
King, A.K., Vidourek, R.A., Merianos, A.L. ve Singh, M. (2014). A study of stress, social support, and perceived happiness among college students. The Journal of Happiness & Well-being, 2(2), 132-144.
Kramer, G. P., Phares, V. ve Bernestein, D. A. (2014). Klinik Psikolojiye Giriş (İ. Dağ, Çev. ed.). Ankara: Mentis Yayıncılık.
Kutanis, R.Ö. ve Oruç, E. (2014). Pozitif örgütsel davranış ve pozitif psikolojik sermaye üzerine kavramsal bir inceleme. The Journal of Happiness & Well-being, 2(2), 145-159.
Lazarus, R.S. (2003). Does the positive psychology movement have legs?. Psychological Inquiry, 14(2), 93-109.
Lehto, J. E., Uusitalo-Malmivaara, L. ve Repo, S. (2015). Measuring mindfulness and well-being in adults: The role of age and meditation experience. The Journal of Happiness and Well-Being, 3(1), 30-40.
Luthans, F. (2002). The need for and meaning of positive organizational behavior. Journal of Organizational Behavior, 23(6), 695-706.
Rusk, R. D. ve Waters, L.E. (2013). Tracing the size, reach, impact, and breadth of positive psychology, The Journal of Positive Psychology, 8(3), 207-221.
Schultz, D. P. ve Schultz, S. E. (2020). Modern Psikoloji Tarihi (8). (Y. Aslay, Çev.) İstanbul: Kaknüs Yayınları. (2004).
Seligman, M. E. (1999). The president’s address. American Psychologist, 54, 559–562.
Seligman, M. E. (2019). Positive psychology: A personal history. Annual review of clinical psychology, 15, 1-23.
Seligman, M.E. ve Csikszentmihalyi, M. (2000). Positive psychology: An introduction. American Psychologist, 55 (1), 5-14.
Seligman, M. E., Parks, A. C., ve Steen, T. (2004). A balanced psychology and a full life. Philosophical Transactions of the Royal Society of London. Series B: Biological Sciences, 359(1449), 1379-1381.
Tekinalp, B. E., ve Terzi, Ş. (2015). Eğitimde pozitif psikoloji uygulamaları. Ankara: Pegem.
Yorulmaz O., Sapmaz-Yurtsever S., Gökdağ, C., Kaçar-Başaran, S., Göcek-Yorumlaz, E., Yalçın, M., ...Görgü-Akçay, N.S. (2018). The future of psychotherapy in turkey: predictions for the next 10 years. The Journal of Nervous and Mental Disease, 206 (5), 332-339.
İlayda Ekinci- Psikolojik Travma Kavramının Tarihsel Gelişimi (Ocak, 2022)
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE PSİKOLOJİK TRAVMA
Kavram Olarak Travma
İnsanlık tarihinde sadece bilim, sanat ve kültür tarihi değil, aynı zamanda doğanın veya insanın neden olduğu birçok felaketin tarihi vardır. Ruhsal travma için birçok tanım yapılmıştır. Yaygın olarak ruhsal travma ani, beklenmedik, bireyin fiziksel bütünlüğünü, beden ve ruh sağlığını bozan, yaşamı tehdit eden olaylar olarak kabul edilmektedir (Çalağan, 2018). Bir başka tanıma göre ise travma, kişinin çaresizliği, zayıflığı ve çaresizliği ile yüzleşmesi olarak değerlendirilmektedir (Yener, 2018).
20. yüzyılın 19. ve ilk yarısında, "travma" terimi, fiziksel travma manası dışında çok az kullanıldı (Jones, 2007). Travmatik olayların fiziksel zarardan başka sorunlara yol açabileceği fikri, 1870 Fransa ve Prusya savaşlarından sonra ortaya çıkmaya başladı. "Travmatik nevroz" tanısı ilk olarak bu hastaların bozuklukları için önerildi. Savaştan dönen askerlerin ruhsal problemleri psikiyatrinin dikkatini çekti (Kardiner, 1959). Savaş sonrasında askerlerde tepkilerinde azalma, yaşanan olayları tekrar yaşantılama, daha önce keyif aldığı olaylarla ilgilenmeme görüldü. Psikiyatristler ilk olarak bu hasta grubu için "travmatik nevroz" teşhisini önerdiler (Norman, 1989).
Birinci Dünya Savaşı zamanlarında ortaya atılmış olan kavramlar, travmanın kişiler üzerindeki etkisi gibi ima edilse de, travmatik yaşam olayları ve travmaya dikkat çekilmedi ve sadece travma bozukluklarını harekete geçiren bir faktör olarak görüldü. Benzer düşüncenin II. Dünya Savaşı'ndan önce de devam ettiğini görüyoruz (Özkul, 2019).
Dışsal bir faktör olan travma geçirmiş sağlıklı bir bireyden beklenen bu sorunun üstesinden gelmesiydi. Bu bakımdan bir kişi eğer travma sonrası psikolojik sorunlar yaşıyorsa bu durum o kişinin ruhsal bir hastalığı veya ruhsal bir hastalığa yatkınlığı olduğunu gösterebilirdi. Kişi ya düşük ego gücüne sahiptir ya da şizofreni gibi biyolojik kökenli olduğu düşünülen bir hastalığı vardır; yani hastalığın “gerçek” nedeni bireyin kendisidir (Jones ve Wessley, 2005). 1980'de travma sonrası stres bozukluğunun resmi olarak tanınması, zihinsel travmanın yorumlanmasında bir paradigma kaymasını temsil ediyordu (APA, 1980). Sağlıklı bir kişinin yaşamı tehdit eden bir olayın sonucu olarak psikolojik etkiler yaşaması durumunda, travma gibi kalıcı etkiler olmaksızın kişinin kendi kendine düzeleceği varsayılmıştı. Vietnam Savaşı esnalarında "gecikmiş stres sendromu" denen bir şeyin bulunması, savaş travmasından mustarip sağlıklı askerlerin, karşı karşıya kalmaları halinde, kökeni bilinmeyen kronik olumsuz etkilere uğrayabileceklerini gösterdi (Jones, 2007). Daha önceleri akıl sağlığı yerinde bir askerin, savaş sırasında duygusal yönden rahatsızlık yaşayıp, işlevselliğini kaybedebileceği düşüncesi hoş karşılanmıyordu. Bir askerin savaş sonrasında ilerleyen süreç içerisinde bu savaşın psikolojik sonuçlarıyla yüzleşebileceği reddediliyordu (Jones ve Wessely, 2005).
Dehşet verici bir durumun salt fiziksel etkiler dışında da sonuçlara yol açabileceği hipotezi, Fransa-Prusya Savaşı'ndan (1870-1871) sonra ortaya atıldı. 1882'de Salpêtrière'de histerik erkeklerin tedavisi için bu erkeklere özel koğuşlar açıldı. Bu koğuşlarda görev yapan Nörolog JeanMartin Charcot çok yaygın olmakla birlikte açıklanamayan çarpıntı, yorgunluk, göğüs ağrısı, baş dönmesi ve bayılma, baş ağrısı, sırt ağrısı, el ve boyun titremeleri, uyku güçlükleri ve zihinsel oryantasyon bozukluğu gibi bir dizi semptom tanımladı. Charcot bu vakalar için "travmatik nevroz" ve "travma histerisi" olmak üzere iki tanı terimi geliştirdi (Stanford Read, 1920).
Travma Kavramının Ele Alınışı
Travmanın neden olduğu psikolojik etkilerle ilgili ilk araştırmaları Fransız Nörolog Jean-Martin Charcot histerik hastalarla gerçekleştirmiştir (Veith, 1977). Martin Charcot sınıflandırma uzmanlarının yaklaşımını kullanarak tanımlama yapmanın, sınıflamanın ve dikkatli gözlemin önemini vurgulayarak histeriye dair karakteristik semptomları belgeledi. Charcot duyu kaybı, hareket felci, konvülsiyonlar ve unutma gibi nörolojik hasarı düşündüren histeri semptomları üzerine dikkatini verdi. 1880 tarihine kadar tüm bu semptomların aslında psikolojik kökenli olduğunu, bu semptomların hipnozla tedavi edilebilmesi ve yapay olarak tetiklenebilmesi üzerinden kanıtladı (Micale, 1989). Travmanın ele alınışındaki önemli noktalardan biri de Charcot’un kadın histeri hastalarının gösterdiği semptomlara doğa üstü güçler gibi mistik açıklamalar getirmemesiydi. Charcot bilimsel çalışmaların tamamen dışına itilmiş olan histerinin ele alınışının tıbbi yönde olmasına öncülük etmiştir (Herman, 2016). Charcot'un ardından histeriyi en çok inceleyen araştırmacılar Sigmund Freud ve Pierre Janet olmuştur. Janet ve Freud, histerinin nedenlerini açıklamaya çalıştılar ve Charcot'un bilim alanına getirmiş olduğu travmanın psikiyatrik sonuçları hakkında önemli keşifler yaptılar. 19. yüzyılın sonlarında bağımsız olarak çalışan Janet ve Freud, benzer çıkarımlar yaparak travmatik olaylara verilen duygusal tepkilerin bilinç durumunu etkilediğini ve değişen bir bilinç durumunun bir sonucu olarak histerik semptomların ortaya çıktığını öne sürdüler. Bu değişmiş bilinç durumunu Janet "çözülme" ve Breuer ve Freud "ikili bilinç" şeklinde adlandırdı (Ellenberger, 1970). 1896'da "Histerinin etiyolojisi" başlığıyla yayımladığı bir makalede Freud, 18 histeri vakasını takip ettikten sonra bu hastalara dair gözlemlerini yayınladı. Freud'a göre, her histeri vakasının kökeninde çocukluk döneminde yaşanan cinsel tecrübe yatıyordu. Bu deneyimlerle başa çıkmakta zorlananlarda da histeri ortaya çıkıyordu. Freud’a göre bu kendini yineleyen bir olgudur (Barış ve ark., 2020) Kadınlar arasında histeri çok yaygındı. Eğer Freud’un anlattığı hastaların hikayeleri gerçek ise bu aslında sapık eylemlerin sadece varoşlar arasında değil, burjuva sınıfı aileler arasında da fazlasıyla yaygın olduğu anlamına geliyordu. Bu o dönem için kolayca kabul edilebilecek bir fikir değildi (Bonaparte ve ark., 1954). Freud’un yayımlamış olduğu bu makalenin üzerine aristokrat kesim rahatsız oldu. Freud yeni bir makale yayımlayarak hipotezini yalanladı. Histerik hastaların anlattığı cinsel istismar anılarının aslında gerçek olmadığı yönünde yeni bir açıklama yaptı. Freud’un bu makalesi üzerine dolaylı olarakta olsa histeriyi tıbbi olarak açıklama çalışmaları ve psikolojik travma çalışmaları bir durgunluk sürecine girmiş oldu. Breuer ve Freud’a göre histeri geçmişte deneyimlenen kötü durumlar sebebiyle ortaya çıkıyordu. Bu travmatik deneyimler ve bu deneyimlerin etkisiyle hissedilen duygular sözcüklere döküldüğünde histerik semptomlar azalıyordu. Histerili birçok hastanın semptomlarının azalması, araştırmacıları bunu bir tedavi yöntemi olarak düşünmeye yöneltti. Duyguların ifade edilmesi yoluyla histeri semptomlarının giderilmesine dayanan bu tedaviyi Breuer ve Freud "psikanaliz", Janet ise "katarsis" olarak adlandırdı. Daha sonraları Freud'un "psikanaliz" tedavisi, psikoterapilerin gelişmesinde önayak olmuştur (Horowitz, 1986).
Bomba Şoku Tanımı
Birinci Dünya Savaşı dört yıl içinde sekiz milyon insanın ölümü, Avrupa imparatorluğunun yıkılışı ve Batı medeniyetinin dayandığı çoğu akidenin parçalanmasıyla sonuçlandı (Herman, 2016). Birçok ağır sonucu olan bu savaşı uluslararası bir travma olarak düşünmek mümkündür. Öte yandan bu savaş travmanın psikiyatrik etkisinin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmuştur. Askerlik yapan erkeklerde bazı histerik benzeri davranışlar gözlenmiş ve travmanın psikolojik etkileri bir kez daha bilimsel ilgiyi üzerine çekmiştir. Savaş sırasında yoldaşlarının ölüm ve yaralanmalarına tanık olan birçok askerde psikiyatrik belirtiler görülmüştür ve birçok hastane bu askerleri hastaneye yatışını yaparak tedavi etmiştir (Norman, 1989). Birçok asker savaş sonrası histerik kadınlarla aynı semptomları göstermeye başladı. Askerler kontrolsüzce feryat ediyor, ağlıyor, donup kalıyor ve hiçbir tepki vermiyorlardı. Ayrıca hafızlarını kaybedip, hiçbir şey hissedemiyorlardı. Savaşın ardından askerlerin psikolojik semptomlarının fiziksel travma sonucu geliştiği düşünülüp bu durum ‘Bomba Şoku’ olarak adlandırılmıştır. Aynı zamanda fiziksel anlamda travmaya uğramamış askerlerde de birçok psikiyatrik belirti görüldü ve böylece bu açıklamanın yetersiz olduğu fikrini düşündürdü. Bu dönemde şiddete maruz kalıp, ölüm korkusu yaşayan birçok erkek duygusal stresle baş etmekte oldukça zorlanıp nevrotik bir tablo içine girdiler (Jones, 2005). İlk vakaları muayene eden psikologlardan biri de İngiliz Psikolog Charles Myres oldu. Myres görülen semptomların sürekli patlayan bombaların şok edici etkisinden kaynaklandığını ve bu nedenle de sinir bozukluğu ile sonuçlandığını düşündü. Bu durumu ‘Bomba Şoku’olarak adlandırdı (Myres, 1978). Kısa zamanda bu sendromun herhangi bir fiziksel anlamda travmaya maruz kalmayan askerlerde de bulunabildiği anlaşıldı fakat bu isim değişmedi. Bir süre sonra bomba şokuna eşlik eden bu semptomlara psikolojik travmanın sebep olduğu kabul edildi (Herman, 2016). Savaş nevrozunun varlığı inkar edilemez bir duruma gelse de açıklamalar histeri için daha önce sunulan açıklamalara benzer şekilde öncelikle hastanın karakterini sorumlu tutmak yönünde oldu. Travmatik nevrozlu askerler, bir askerin savaştan gurur duyması ve duygusal herhangi bir belirti göstermemesi gerektiğine inanıldığından, günün tıp yazarları tarafından "ahlaki yönden sakat" olarak tanımlandı (Lifton, 1973).
Savaş travması üzerine ilk gerçek ve ciddi çalışma 1941 yılında Abram Kardiner tarafından gerçekleştirildi (Çolak,2010). Ayrıca Kardiner “Travmatik Savaş Nevrozları” adını verdiği bir eser yazmıştır. Kardiner bir psikiyatrist olarak, Viyana'da Freud tarafından analiz edilip değerlendirildikten sonra New York'a döndü ve o şehirdeki birçok gazilerinin değerlendirilmesini gerçekleştirdi. Kardiner aslında çağımıza uygun düşünecek olursak travmatik semptomların klinik anlamda ana hatlarını geliştirmeye başlamıştır (Ellis, 1980). Onun teorik formülasyonu, Janet'in 19. yüzyıl sonlarındaki histeri için olan formülasyonuna çok benziyordu. Kardiner, savaş nevrozunun bir tür histeri olduğunu kabul etmekle beraber aynı zamanda terimin, genellikle aşağılanan hastalar için kullanılan zavallı anlamını geri kazandığını da fark etti. Histerik kişiler bir tür sapkınlık, ahlaksızlık ve irade zayıflığından muzdarip kişiler anlamına geilyordu (Kardiner ve Spiegel, 1947). Amerikalı psikiyatristler savaşa maruz kalma süresinin ve yoğunluğunun, ruhsal sorunlar yaşamakla ilişkili olduğunu söylemişlerdir (Appel ve Beebe, 1946). Savaş nevrozu için de ilk histeri çalışmalarında önerildiği gibi konuşma tedavisi denendi ve katarsis yöntemi kullanıldı (Ellis,1980). Tedavi yöntemi olarak etkili ve hızlı bir yöntem aranıyordu ve bu esnada psikiyatristler travma üzerindeki değişmiş bilinç durumunun bir aracı rölü olduğunu tekrar keşfettiler. Yapay olarak yaratılmış değiştirilmiş durumların travmatik anılara erişmenin yolunu açmada kullanılabileceğini buldular. Kardiner ve Spiegel, değiştirilmiş bir olay oluşturmak için hipnoz tekniğini, Grinker ve Spiegel, "narkosentez" adını verdikleri bir teknik olan sodyum amitali kullandılar. İyileşme sürecinde travmatik hatıraların yeniden yaşantılanması tekniği kullanıldı.
Travmanın Kabulü
Psikolojik travma sendromu, 1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği tarafından “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” adı altında tanı haline getirildi ve resmi kabul kazanmış oldu. Kardiner’in yıllar önce yaptığı tanıma birebir uyuyordu (Herman, 2016). DSM-3’te travma sonrası stres bozukluğu ve buna bağlı olarak ‘travma’ kavramı tanımlandı (Çolak ve Kokurcan ve ark., 2010).Sosyal yaşamda kadınlar 1970’ten önce göz ardı edilip TSSB’nin kadınlar da görülebilen bir durum olabileceği düşünülmemişti (Yehuda ve McFarlane, 1995). 1980’li yıllarda gerçekleştirilen bir araştırmanın sonucu her dört kadından birinin tecavüz edildiği, her üç kadından birinin çocukken cinsel istismara maruz kaldığı yönündeydi. (Russel, 1984). Ardından feminist hareket ortaya çıktı ve araştırmalar devam etti. Bu araştırmaların sonucuna göre çok daha sık gerçekleşen bu olayların üstü örtbas ediliyordu (Eitinger, 1980). Gazi dernekleri ve feministlerin gerçekleştirdiği sosyal çalışmaları nihayetinde travmanın psikolojik bir rahatsızlığa neden olduğu bilimsel anlamda kabul edilmiştir. Zorlu yaşam olaylarının ‘travma’ olarak nitelendirilmesi ilk kez DSM 3’te gerçekleşmiştir (Tekcan, 2018). Son baskı olan DSM 5’te ise tepkisel bağlanma bozukluğu, sınırsız toplumsal kalıtım bozukluğu, travma sonrası stres bozukluğu, akut stres bozukluğu, uyum bozuklukları ve başka türlü adlandırılamayan travma sonrası stres bağlantılı bozukluklar şeklindeki alt başlıklara ayrılmaktadır (DSM 5). Psikolojik travma kavramının tarihsel sürecini genel olarak göz önüne alacak olursak ilk dönemlerde travma kavramının psikolojik bir yönü olmadığı düşünülmekle beraber yaşanan psikolojik semptomların farklı nedenlerden kaynaklandığının düşünüldüğünü ve sonrasında travma kavramının DSM’deki sürecinde önceleri savaş gibi büyük toplumsal olaylarla birlikte anılırken, son durumda ise artık travma kavramında daha bireysel deneyimlere vurgu yapılır hale geldiğini söyleyebiliriz.
KAYNAKÇA
Appel, J., & Beebe G. (1946). Preventive psychiatry; an epidemiologic approach. Journal of the American Medical Association, 131, 1469-75.
Barış, A. Ğ. I. R. Anne Enright’ın Toplantı Romanında Travma ve İyileşme. Bitlis Eren Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, 9(1), 15-20.
Bonaparte, M., Freud, A., ve Kris, E. (1954). The origins of psychoanalysis. New York: Basic books.
Çalağan, C. (2018). Bombalı saldırıların toplumsal travma bağlamında incelenmesi: Beşiktaş örneği (Master's thesis, Adli Tıp Enstitüsü).
Çolak, B., Kokurcan, A., & Hüseyin, H. Ö. (2010). DSM’ler boyunca travma kavramının seyri. Kriz Dergisi, 18(3), 19-26.
Eitinger, L. (1980). Survivors, Victims and Perpatrators, 127-62.
Ellenberger, H. (1970). The Discovery of the Unconscious, BasicBooks, New York, 130-145.
Ellis, J. (1980). The Sharp End of War The Fighting Man in World War II, London, 30- 50.
Herman, J.L. (2016). Travma ve İyileşme. Literatür Yayınları 4. Baskı. Istanbul.
Horowitz M (1986) Stress Response Syndromes, Northvale, 93-94.
Jones, E & Wessely, S (2005). Shell shock to PTSD, military psychiatry from 1900 to the Gulf war. Hove: Psychology Press.
Jones, E. (2007). A Paradigm shift in the conceptualization of psychological trauma in the 20th century. Journal of Anxiety Disorders 21: 164-175.
Jones, E., & Wessely, S. (2007). A paradigm shift in the conceptualization of psychological trauma in the 20th century. Journal of anxiety disorders, 21(2), 164-175.
Kardiner, A (1959) Traumatic neuroses of war. In: Arieti, S. (Ed.). American handbook of psychiatry. New York: Basic Books.Vol. 1:pp.245–257.
Kardiner, A., & Spiegel, H. (1947). War, stress and neurotic illness (second ed.). New York: Hoeber.
Lifton, R., J. (1973) Home From the War; Vietnam Veterans: Neither Victims Nor Executioners. New York; Touchstone.
Micale, M. S. (1989). Hysteria and its historiography: a review of past and present writings (I). History of science, 27(3), 223-261.
Myers, D.G. (1978). Polarizing Effect of Social Comparison, Journal of Experimental Social Psychology, V:14. Pp:554-563
Norman, M. (1989). These Good Men: Friendships Forged From War, New York, 139- 141.
Özkul, M. (2019). Psikososyal destek elemanlarının algılanan sosyal destek ile yaşadıkları ikincil travmatik stres düzeyleri arasındaki ilişkinin incelenmesi (Doctoral dissertation, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Sağlık Bilimleri Enstitüsü).
Russell, D. (1984). Sexual Exploitation - Rape, Child Sexual Abuse, and Workplace Harassment, Washington, DC US Dept of Health and Human Services, 245-62.
Stanford Read, C. (1920). Military psychiatry in peace and war. London: HK Lewis.
Tekcan, E. E. (2018). Yetişkinlerde travma sonrası stres belirtileri ile travma sonrası büyüme arasındaki ilişkide öz-şefkatin düzenleyici rolü (Master's thesis, Maltepe Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü).
Veith, I. (1977). Four Thousand Years of Hysteria, 7-93.
Yehuda, R ve McFarlane, A.C. (1995). Conflict between current knowledge about posttraumatic stress disorder and its original conceptual basis, Am. J. Psychiatry, 152: 1705-1713.
Yener, Ö. Z. E. N. (2018). Psikolojik travmalardan korunma ve tedavi. Kesit Akademi Dergisi, (14), 216-230.
Ece Aydın-Psikofarmakolojinin Tarihsel Gelişiminin İncelenmesi (Şubat, 2021)
PSİKOFARMAKOLOJİ ALANININ TARİHSEL GELİŞİMİNİN İNCELENMESİ
Psikofarmakoloji, psikoloji, farmakoloji, psikiyatri alanlarının kesişimindeki, antropoloji, genetik bilim gibi alanlardan da köken alan, çeşitli ilaçların duygulanım, algı, düşünüş ve davranışlar üzerindeki etkilerini inceleyen bilim dalıdır (Badiani, 2014). Psikofarmakoloji, psikolojik rahatsızlıkların tedavisinde, uyku, yeme ve cinsel davranışlarındaki aksaklıkları iyileştirmede, bellek, hafıza, algı gibi bilişsel işlevleri geliştirmede kullanılan ilaçların üretilmesini ve idaresini sağlar. Ayrıca ilaçların çalışma mekanizmalarını ve insan vücudunun bu ilaçlara verdiği tepkileri de incelemektedir (Grunberg, Klein, Brown, 2001). Alanın sağladığı imkanlardan uygun şekilde faydalanabilmek için psikofarmakolojinin dününü bilmek önemlidir. Bu sebeple, bu derlemede psikofarmakolojinin ortaya çıkışını etkileyen olaylar, psikofarmakolojinin bir bilim haline gelişi, alana dair kilometre taşları, çeşitli keşifler, araştırmalar, katkılar ve alanın içinde barındırdığı önemli tartışma konuları üzerinde durulacaktır.
Reinhardus Lorichius acı çekişi azaltan ruhsal ilaç anlamıyla “psikofarmakon” kelimesini ilk kez 1548 yılında kullanmıştır. Yaklaşık 400 yıl sonra, David Macht’in 1920’de “Contributions to Psyhcopharmacology” yazısını yayınlamasıyla psikofarmakoloji kelimesi ilk kez bilimsel olarak kullanılmıştır (Haddad, Nutt, Green, 2020). Ancak psikofarmakolojinin gelişimi adının konmasında çok önce başlamıştır. Antropolojik kanıtlara göre, ilk insanlar çeşitli bitkileri ruhsal hastalıkların tedavisinde, keyiflenmede ve dini ritüellerinde kullanmışlardır. Örneğin, M.Ö. 4000 yılında Sümerliler haşhaştan afyon elde etmiş ve duygudurumunu düzenleyen etkisinden dolayı ona “mutlu”, “şanslı” adını vermişlerdir. Hindistan’da yetişen “Rauvolfia serpentina” adlı sakinleştirici etkili bitki de antik zamanlarda yılan sokması, dizanteri ve delilik tedavisi için kullanılmıştır (Haddad, Nutt, Green, 2020, Köknel, 2002). Bu dönemlerde kullanılmış bitki özleri yüzyıllar sonra yeniden keşfedilerek önemli ilaçların ana maddelerini oluşturmuşlardır.
İngilizceye “Hashish and Mental Illness” olarak çevrilen, 19. yüzyılın ortalarında yazdığı kitabıyla psikoaktif maddeler ile ruhsal bozukluklar arasındaki bağı kuran ilk kişinin Jacques-Joseph Moreau olduğu düşünülür (Carlsson, 1988). Ardından Emil Kraepelin’in 1882’de Wundt’un laboratuvarında başlayarak 10 yıl boyunca sürdürdüğü çalışmalar, psikoaktif maddelerin zihinsel işlevlere etkisinin ölçüldüğü ilk çalışmalar sayılmaktadır. Kraepelin alkol, kafein, afyon, paraldehit, kloroform gibi maddelerin psikolojik etkileri üzerine karmaşık bilişsel yetenekleri kullanma becerisini, reaksiyon zamanını ölçmeyi içeren, içgözlem kullanılan, deneysel ve istatistiksel çalışmalar yürütmüştür. Bunlara bağlı olarak 1883 yılında “farmapsikoloji” terimini ilk kez kullanmış ve psikofarmakolojinin bilimsel temellerini atan kişi olmuştur. Kraepelin’in çalışmalarının alandaki etkisi büyük olsa da kendisi deneylerinin sonuçlarında karıştırıcı değişkenlerin etkilerinin olabileceğini kabul etmiştir. Bugün, çalışmalarının psikolojiden çok fizyolojiyle alakalı olduğu düşünülmektedir (Müller- Sedgwick, Fletcher, Steinberg, 2006, Kassianos, 2016).
Akıl hastanelerindeki hastaları iyileştirmekten öte yatıştırmak, derin uykuya sokmak ve kolay başa çıkılabilmek adına alkaloid türünden morfin, kokain, atropinlerin ve narkotiklerin kullanımı 1860’larda oldukça yoğundur. Bu dönemdeki çeşitli ilaçların keşfi ile 1950 sonrasında yaşanacak devrimin temellerinin atılmıştır. Bernthsen’in 1883’te sentetik boya yaparken keşfettiği fenotiazin klorpromazinin, 1899’da Thiele ve Holzinger’in keşfettiği iminodibenzil yapısı ilk trisiklik antidepresan (TCA) olacak imipramin sentezinde kullanılacaktır. Rastlantısal bu keşiflerin yanında 1903 yılında Fischer ve Mering barbitüratlardan “Vernon” adı ile pazarlanacak barbitalin keşfini gerçekleştirmiş, bu ilaçlar yan etkileri yoğun olan bromürlerin yerini alarak yaygın olarak kullanılmıştır (Haddad, Nutt, Green, 2020).
Davranışçılık ekolü 1900’lerin başında hâkim görüştür ve hipotetik psikolojik yapılarla ilgili çalışmaları tamamen dışarıda bırakır. Davranışçılık döneminde psikofarmakolojinin çalışılması yalnızca kafein, amfetamin, kokain, morfin gibi maddelerin hayvanların öğrenme ve koşullanma süreçlerinde kullanılmasının denemeleri ile olmuştur. Bu nedenle davranışçılığın 1950’lerde yaşadığı düşüşe kadar, psikofarmakoloji pasif bir süreç geçirmiştir (Badiani, 2014). Bu süreçte şizofreni tedavisi için 1935’te insülin koması, 1937’de pentilenetetrazol ile tetiklenen nöbetler, 1940’ta elektrokonvülsif terapi kullanımları ortaya çıkmışsa da etkisizlikleri kısa sürede anlaşılmış, bu da kanıta dayalı ilaçların henüz ortaya çıkmadığını göstermiştir. 1950 yılına dek de şizforeni, depresyon gibi hastalıklarda etkili bir tedavi bulunamamıştır (Haddad, Nutt, Green, 2020).
Cade’in 1949 yılında lityumun mani tedavisinde kullanılabileceği göstermesi bazı kaynaklar tarafından modern psikofarmakolojinin başlangıcı sayılsa da asıl başlangıç Paul Charpentier’in 1950 yılındaki klorpromazin keşfidir. Klorpromazin, yalnızca maskeleyici etkili diğer sakinleştirici ve hipnotiklerdense gerçekten iyileştirici ilk antipsikotik ilaç sayılır. İlaç firması Smith Kline & French bu ilacı “Thorazine” adı ile 1954 yılında ABD piyasasına sürmüş ve yoğun reklam yapmıştır. İlaçtan çok emin olan firma, ilacın çok çeşitli semptomların giderilmesinde kullanımını sağlamış ve yalnızca 2 yılda ABD’de 4 milyon kişi klorpromazin kullanmıştır. Klorpromazinin popülerliği diğer firmaları harekete geçirmiş, 1953’te Rauvolfia serpentina bitkisinden klorpromazin benzeri, daha çok yan etkili rezerpin sentezlenmiştir. İmipramin sentezlenerek ilk TCA 1958’de keşfedilmiştir. Yine 1958’de başta tüberküloz tedavisinde kullanılan ancak güçlü bir antidepresan olan, ilk monoamin oksidaz inhibitörü iproniazid sentezlenmiştir. Bu ilaçlar genellikle başka bir rahatsızlığın tedavisi için yaratılmış ancak psikolojik etkileri görüldüğünde bu özelliklerine odaklanılmıştır. Ayrıca bu keşifler depresyonun yalnızca ilaçla tedavi edilebileceği fikrini yaygınlaştırmıştır (Braslow, Marder, 2019, Haddad, Nutt, Green, 2020).
Klorpromazin benzeri birçok ilacın türediği bu dönemde 14 milyar satışıyla rekorlar kıran, 1955’te Miltown adı ile pazarlanan meprobamat öne çıkmaktadır. Ancak beş yıl içinde bağımlılık yapıcı etkileri ortaya çıkan bu kas gevşetici, anksiyete giderici ilaç hızla düşüşe geçmiştir. Miltown’un yerine geçmek üzere 1960’ta Librium, 1963’te Valium adı ile satılan diazepam gibi pek çok benzodiazepin sınıfı ilaç keşfedilmiştir (Braslow, Marder, 2019). Valium 1968 ve 1981 yılları arasında en çok reçete edilen ilaç olarak psikofarmakoloji tarihinin dönüm noktalarından olmuştur (Tone’dan aktaran Braslow, Marder, 2019).
Psikofarmakoloji 50’li yıllarda devlet hastanesi sisteminden ve psikoanalizden etkilenirken 70’li yıllara yaklaşıldığında psikanaliz yerini biyolojik psikolojiye bırakmaya, klinik psikiyatri hastanelerden çekilmeye başlamıştır. 50’lerde keşfedilen ilaçların çalışma mekanizmalarının araştırılması sayesinde nörobilim dalındaki gelişmeler ivme kazanmış, nörotransmitterler hakkındaki bilgilerin artması ile yeni ilaçların gelişiminde daha emin adımlar atılması sağlanmıştır. Bu dönemde psikiyatride yaşanan en kritik gelişim 60’larda başlayan, geniş kitlelere uygulanan randomize kontrollü çalışmaların (RCT) ortaya çıkışıdır. 70’li yıllara gelindiğinde psikiyatrik ilaçların etkililiğinin ölçütü RCT’ler olmuş, nicel sonuçlar ve tekrarlanabilir deneyler önem kazanmıştır. Kullanılmakta olan ilaçların bilimsel olarak etkililikleri kanıtlanmaya başlanmış, 1950 öncesi ilaçlarının çoğunun etkisiz olduğu görülmüştür. Bu hareketler geliştirilecek ilaçların sağlam bilimsel temellere oturmasını sağlamıştır ancak 1960 ve 1980 arasında yeni antipsikotik ilaç keşfi olmamıştır (Braslow, Marder, 2019).
Hastanelerdeki hasta sayısının en fazla olduğu 1955 yılında klorpromazin ve rezepinin yaygınlaşması sonucunda başlatılan “kurumsallaşma” hareketi, ABD ekonomisinin yükünü hafifletme amacıyla hastanelerde küçülmeye gidilmesi ve psikolojik hastaların hastanelerden çıkarılmasını içermektedir. Kurumsallaşmanın sonuçları 70’lerin ortalarında görülmeye başlanmıştır. Özellikle ağır psikolojik rahatsızlığa sahip kişilere reçete edilen ilaçlar umulduğu şekilde etki gösterememiş, hastaneden başka gidecek yeri olmayan hastalar evsiz kalmış ve suça karışmıştır. Bu olay sonucunda ilaçlarla ilgili güvensizlik artmış ve yeni arayışlara gidilmiştir (Braslow, Marder, 2019).
ABD’nin sağlık sistemindeki çözünme ve yeni ilaçsız geçen 20 yılın ardından, 80’li yıllar psikofarmakoloji için parlak görünmemekteydi. Ancak 1958’de antipsikotik kullanımına bağlı gelişen tardiv diskinezinin tedavisinde öne çıkan klozapinin 1984’te Sandoz tarafından klorpromazinden daha etkili bir antipsikotik olarak gösterilmesi üzerine hareketlenme başlamıştır. Klozapin, ilaç üretiminde yeni bir model oluşturmuş, 1993 yılında risperidon, 2002 yılında aripiprazol ve dahası “atipik antipsikotik” adıyla satılmıştır. 50’li yıllarda ortaya çıkmış, bol yan etkili birinci nesil antipsikotiklerden ayrılabilmesi için “atipik” olarak tanımlanmış bu ilaçların ilk nesilden çok daha etkili olduğu vurgusu yapılmış ve kısa sürede şizofreni tedavisinden çok uykusuzluk, demans, depresyon gibi rahatsızlıkların tedavisinde kullanılır olmuştur. Ancak 2000’lerde yapılan çalışmalarda “atipik antipsikotiklerin” klozapin haricinde ilk nesil antipsikotiklerden daha iyi olmadığı görülmüş, “atipik” anlamını yitirmiştir (Braslow, Marder, 2019).
Antipsikotiklerde yaşanan gelişmeler yeni antidepresanların keşfinde itici güç oluşturmuştur. Eli Lilly’nin serotonin seçici geri alımını inhibe eden (SSRI) fluoksetini 1974 yılında sentezlemesi ve 1988’de ilk SSRI yapıdaki antidepresan Prozac’ı satışa sunması psikofarmakolojinin dönüm noktalarındandır. 1938’de Hofmann ergometrinin üzerinde yaptığı modifikasyonlar sonucunda LSD adı verilen, psikedelik etkileri görülen maddeyi keşfetmiş, 1953 yılında Gaddum LSD’nin anti-serotonin etkilerini anlamış ve sağlıklı zihinsel işlevler için serotoninin kritik olduğunu belirtmiştir. Bu keşifler SSRI grubu antidepresanların gelişimini mümkün kılmıştır. 90’lı yıllarda hızla üretilen bu antidepresanlar yoğun talep görmüş, TCA’lardan daha güvenli ve üstün olduğu düşünülmüş, depresyon, uykusuzluk, anksiyete gibi çeşitli rahatsızlıkların iyileştirilmesinde öncelikli olarak başvurulmuş, kullanımları çocuk yaşlara kadar inmiştir (Badiani, 2014, Haddad, Nutt, Green, 2020). Yeni antidepresanların intihar eğilimini arttırdığı 2003 yılında ortaya konduğunda reçete edilme sıklıkları azalsa da 1999-2014 arasında bu antidepresanların kullanımında %64 oranında artış gerçekleşmiştir (Winerman, 2017). Anlaşılacağı üzere kullanımları günümüzde yoğun olarak devam etmektedir.
Antipsikotik ve antidepresan gelişimlerinin yanında 1999’da Alzhimer tedavisinde kullanılan ilk lisanslı ilaç takrin, yine Alzheimer tedavisinde kullanılan, 2002 yılında sentezlenmiş memantin öne çıkmıştır. Tedaviye dirençli depresyonun iyileştirilmesinde geleneksel antidepresanlara göre daha hızlı etki eden esketaminin 2019’daki keşfi çığır açıcı nitelendirilmiştir. Psikofarmakoloji tüm bunların yanında hala psikolojik sorunların sağaltımında kullanılacak yeni ilaçların keşfine, kullanılan ilaçların geliştirilmesine, alkol, eroin, sigara gibi bağımlılıkların kırılmasına yarayacak ilaçların yaratılmasına çalışmaktadır (Haddad, Nutt, Green, 2020).
Psikofarmakoloji şizofreni, bipolar ve depresif bozukluk, anksiyete, uyku ve yeme bozuklukları, DEHB ve bağımlılık gibi pek çok sorunu iyileştirmek için çeşitli ilaçlar üretmiştir ve bu ilaçların kullanımı günümüzde devam etmektedir (Kassianos, 2016). Ruhsal bozuklukların sağaltımına yardımcı bu ilaçlar, bu bozuklukların biyolojik temeline dikkat çekerek damgalanmalarını azaltmış, psikolojik rahatsızlıklara yaklaşımımızı ve psikiyatri alanını derinden etkilemiştir. İlaçların etki mekanizmasının anlaşılmaya çalışılması nörobiyolojinin önünü açmış, nörotransmitterlerle ilgili keşifler yalnızca psikofarmakolojide değil tıbbın gelişiminde rol oynamıştır (Badiani, 2014). Fakat alandaki olumlu gelişim, eleştirilerin önüne geçememiştir. Bazılarına göre ruhsal bozuklukların biyolojik temellerine odaklanılması ve tedavilerinde yalnızca ilaçların kullanımının yaygınlaşması, sorunların “kader” olduğu, ilaçlar dışındaki müdahalelerin faydasız olduğu algısını arttırmıştır. ABD’de kurumsallaşma sonrası yaşanan kriz, yalnızca ilaçlara dayanan bir tedavi biçiminin topluma ve ruhsal bozukluğa sahip bireye zarar verici etkilerini kanıtlayan nitelikte bir olay olmuştur. Bununla birlikte ilaç firmalarının ilaçları gerekli araştırmalar yapılmadan, mucizevi bir çözüm olarak göstererek kâr elde etmesi ve uzmanlarca kolay çözüm oldukları görüşüyle zarar verici boyutlarda reçete edilmesi, hastalara insandan çok birer semptom gibi bakılmaya başlanması da yoğun eleştiri almış, insanları alanın güvenilirliğini sorgulamaya itmiştir (Haddad, Nutt, Green, 2020). Son olarak kimlerin, hangi koşullarda bu ilaçları yazabileceği ülkemiz de başta olmak üzere pek çok ülkede tartışma konusu olmuştur.
Özetle, psikofarmakolojideki gelişmeler psikolojik rahatsızlıklara farklı açılardan bakmamızı sağlamış, bu yeni perspektifler hem toplumun tutumunu hem de iyileştirilemez olarak algılanan bu rahatsızlıkların sağaltımı konusundaki yaklaşımları derinden etkilemiş, ayrıca birçok bilim dalına önemli katkılarda bulunmuştur. İlaçların etkililiği, başka maddelerle etkileşimleri, etki mekanizmaları, kimlerin reçete edebileceği, terapilerle birlikte kullanımları gibi kompleks tartışma sorularını içeren, gelişmeye açık bir alandır. Alanın tarihinde yaşanmış krizler, olumlu gelişmeler, işe yaramış ya da yaramamış metodolojiler, harekete ya da durağanlığa sebep olmuş olaylar konusunda bilgi sahibi olmak biz psikologların ve konunun uzmanlarının tartışmalarda doğru yanıtları bulabilmesine, doğru soruları sorabilmesine ve alana dair uygulamaları etik şekilde gerçekleştirebilmesine olanak sağlayacaktır. Uzmanların gelişimi, psikofarmakolojiden tamamen kaçınan ya da ona tamamen bağlılık duyan halkın büyük çoğunluğunun alana dair doğru bilgileri edinebilmesini sağlayacak, bu şekilde psikofarmakoloji gelecekte daha güven duyulan, daha doğru uygulanan ve daha çok soruna yanıt bulabilmeyi başarmış bir bilim dalı haline gelecektir.
KAYNAKÇA
Badiani, A. (2014). History of Psychopharmacology. Encyclopedia of Psychopharmacology, 1–14. DOI:10.1007/978-3-642-27772-6_65-2
Braslow, J. T., & Marder, S. R. (2019). History of Psychopharmacology. Annual review of clinical psychology, 15, 25–50. https://doi.org/10.1146/annurev-clinpsy-050718- 095514
Carlsson A. (1988). Reflections on the History of Psychopharmacology. In: Casey D.E., Christensen A.V. (eds) Psychopharmacology: Current Trends. Psychopharmacology Series, vol 5. Springer, Berlin, Heidelberg. https://doi.org/10.1007/978-3-642-73280-5_1
Grunberg, N. E., Klein, L. C., & Brown, K. J. (2001). Psychopharmacology. Assessment and Therapy, 277–286. doi:10.1016/b978- 012267806- 6/50057-3.
Haddad, P., Nutt, D., & Green, A. (2020). A Brief History of Psychopharmacology. DOI:10.1017/9781911623465.003.
Kassianos, A. (2016). History of Pharmacological Treatments for Mental Health. SAGE Encyclopedia of Pharmacology and Society, 699-705.
Köknel, Ö. (2002). Modern psikofarmakolojinin ellinci yılında Türkiye'de ve Dünya' da psikofarmakoloji ve psikofarmakolojik araştırmaların tarihçesi. Klinik Psikofarmakoloji Bülteni, 12(4), 201-210.
Müller-Sedgwick, U., Fletcher, P., & Steinberg, H. (2006). The origin of pharmacopsychology: Emil Kraepelin’s experiments in Leipzig, Dorpat and Heidelberg (1882–1892). Psychopharmacology, 184, 131-8. DOI: 10.1007/s00213005-0239-5.
Winerman, L. (2017, Kasım). By the numbers: Antidepressant use on the rise. Erişim Adresi: https://www.apa.org/monitor/2017/11/numbers
Fatma Işık- Yüzyıllardır Cazibesini Kaybetmeyen Gizem:Rüya Kavramının Tarihsel Çizgide İncelenmesi (Ocak, 2022)
Yüzyıllardır Cazibesini Kaybetmeyen Gizem: Rüya Kavramının Tarihsel Çizgide İncelenmesi
Rüya kavramı için tek bir tanım; rüya görmeyi inceleyen geniş alan yelpazesi ve mevcut açıklamalardaki çeşitlilik göz önüne alındığında büyük olasılıkla imkansızdır (Pagel ve ark., 2001). Rüya kavramına bakış, zaman çizgisinde farklılaşsa da asla değişmeyen tek nokta bu kavrama olan ilgidir. Tarih boyunca birçok farklı bakımdan ele alınmış, tanımlanmış ve yorumlanmıştır. Bu kavrama karşı farklı tutumlar arasında; dinlerden ya da antik kültürlerden gelen mistik yaklaşımı, ilk bilimsel yaklaşım sayılacak tanımı yapan psikanalitik yaklaşımı ve günümüzde psikoloji ve doğa bilimlerinin bir arada çalıştığı evrimsel yaklaşımı saymak mümkündür. Rüyaları; din adamları, rüya yorumcuları yorumlamış ve geleceğe dair ipucu almaya çalışmış; psikanalistler yorumlamış ve kişinin bilinçaltını anlamaya çalışmış; evrimsel psikologlar incelemiş ve rüya mekanizmasının evrimsel işlevini çözmeye çalışmıştır. Ortak olan şey ise rüyaların hiçbir alan için tam anlamıyla çözülememesiyle her birinin getirdiği açıklamanın teori olarak kalacağıdır.
Bu çalışmada ilk olarak rüya kavramının antik uygarlıklar ve dinler tarafından nasıl mistik bir biçimde ele alındığı, ardından psikanalizin sahneye çıkmasıyla nasıl nispeten daha bilimsel bir yaklaşım sergilendiği ve son olarak evrimsel yaklaşım tarafından nasıl tamamen nörobiyolojik temeller ile evrimleşmiş bir yapı olarak değerlendirildiği ele alınacaktır.
Mistik Yaklaşım
Tarihin erken dönemlerinde de insanlar rüyaları yorumlamak, şifrelerini çözmek ve bu gizemli olguyu anlayabilmek çabasında olmuşlardır. Bu çabanın tarihi Antik Yunan, İslam kültürü, Asya dinleri ve Eski Mısır gibi medeniyetin ilk yıllarına kadar dayanmaktadır. Örneğin M.Ö. 2000’lerde Antik Yunan’da rüya yorumlarının kullanıldığını biliyoruz (Tekinsav Sütçü, 2021). MÖ 1800’lerde ise Sümerler tarafından yazılmış olan Gılgamış Destanı’nda bile rüya görme ve yorumlamaya dair motifler bulunmaktadır (Kara ve Özcan, 2019). Ya da İslam dinlerinde “İstişare” adı verilen ve belli ritüelleri gerçekleştirip uyuduğunuzda gördüğünüz rüyanın, aklınızdaki soruya yanıt vereceği inancı taşıyan bir kavram vardır. Dahası 13. Yüzyılda, İslam’ı dünya çapında yıllarca temsil etmiş Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşunun, kurucusunun bir rüyasının din adamı tarafından yorumlanmasına dayandığını biliyoruz. Bu dönemlerde rüyalar, çoğunlukla gelecekten haber vermekle ilişkilendirilmiştir ve özel güçlere sahip insanlar tarafından doğru yorumlanırsa öneminin kehanete vardığı düşünülmüştür. Bu özel güçlere sahip insanlar; bazı zaman ya da coğrafyalarda kahinler, bazılarında ise din adamları olmuştur. Örneğin Mezopotamya topraklarında Antik Mısır ve Antik Yunan’da da “rüya yorumcuları” denen kişilerin vardır ve özellikle Antik Mısır ve Antik Yunan’da bu kişilerin en az din adamları gibi saygı görürlerdi (Çobanoğlu, 2020). Çin ve Antik Hint kültürlerinde ise rüyalar dini olanlar ve olmayanlar şeklinde ayrılır ve ona göre değerlendirilir. Rüya kavramının önemi ve konumu birçok kültürde farklılaşmış olsa da hiçbir zaman ve coğrafyada, üzerindeki ilgiyi kaybetmemiştir.
Psikanalitik Yaklaşım
Rüyalara dair ilk psikanalitik açıklamalar Freud’un da kuramını geliştirirken etkilendiği Jean Charcot tarafından geliştirilmiştir. Rüyaları analiz etmeyi, terapötik bir araç olarak ilk kez ele alan Charcot, ortaya attığı psikolojik travma ve histeri ilişkisi fikrini hastalarının rüyaları yoluyla temellendirmiştir ve hastaların yaşadıkları histerilerin sebeplerinin rüyalarında gizli olduğunu söylemiştir (Schultz ve Schultz, 2020, s. 580). Freud’la özdeşleşen bastırılmış cinsel arzuların rüyalarda ortaya çıkabileceği fikri de ondan önce Krafft-Ebing tarafından ortaya atılmıştır (Sand, 1992; akt. Schultz ve Schultz, 2020, s. 580). 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde ise psikanalizle beraber rüyalara karşı geliştirilen ilk olmasa da en kapsamlı ve yapılandırılmış psikolojik yaklaşım olarak Psikanaliz ortaya çıkmıştır.
Freud için rüyaların psikolojideki yerinin önemi, oluşturduğu kuramın ayaklarından biri olarak rüya analizi olmasından anlaşılmaktadır. Aslında Freud, rüyaların çözümlenmesi gereken ögeleri sahip olduğu fikriyle eski çağlardaki görüşten pek farklılaşmaz. Fakat Freud’u onlardan ayıran, geliştirdiği bilinçdışı kavramı ve bu kavramın rüyaları açıklamaktaki rolünü ortaya koymasıdır. Onun ardından gelen Jung, Adler gibi Neo-Freudyen psikanalistler rüyaların içeriğindeki semboller ve bu sembolleri anlamaya yönelik yaklaşımları açısından fikirleri birbirlerinden ayrışsa da Freud’un rüyalara dair olan temel varsayımını yani rüyaların kişinin bilinçaltını yansıttığı fikrini korudular.
Rüya ve psikoloji kavramları yan yana geldiğinde ise akla ilk gelen isim olan Freud, rüyaları “bilinçaltına giden kral yolu” olarak tanımlanış ve psikanaliz sürecinde çok önemli bir görev atfetmiştir. Kişilerin rüyalarının yorumlanması ve bu yorumların psikanaliz sürecinde yol gösterici olmasına “rüya analizi” demiştir. Freud’a göre rüyaların içeriklerini gizli kalmış arzularımız ve bastırılmış dürtülerimiz oluşturmaktadır (Turan, 2021). Özellikle cinsel arzular ve dürtüler üzerinde durmaktadır. Bu içeriklerin, sembolleştirilmesi sürecine ise “rüya işlemi” ismini vermiştir. Rüya işleminde; bastırılmış arzu ve dürtülerden oluşan “gizil (latent) içerikler”, günlük yaşama dair kesitlerden oluşan temsil edici “açık (manifest) içerik” haline dönüştürülür. Freud, dört farklı rüya işlemi tanımlamıştır. “Simgeleştirme” adı verdiği rüya işlemi, bastırılanın kabul edilebilir olan tarafından temsil edilmesi anlamına gelir. “Yoğunlaştırma” işlemi sonucunda tek bir temsil birden fazla latent yapıyı işaret eder. “Yer değiştirme” işlemi, bastırılmış arzu ya da dürtünün orijinal nesnesine değil bir başkasına yöneltilerek temsil edilmesidir. “Yansıtma” ise sahip olunan arzu ve dürtülerin, rüyada başka bir kişiye atfedilmesi, ona aitmiş gibi temsil edilmeleridir (Freud, 1899/1996, akt. Güven, 2015).
Freud, rüya ögelerinin yorumlanmasına çok önem vermiştir. İlk kitabı olan ‘Rüyaların Yorumu’ 1899 yılında yayınlanmış ve Freud’a büyük bir şöhret getirmiştir. En büyük başarısı olarak gördüğü (Corsini ve Wedding, 2012, s. 71) bu kitapta herkeste ortak olan bazı ögelerden bahsetmiştir. Örneğin mağara, tünel gibi kapalı yerlerin kadın cinsel organını; tren, mum, kule gibi nesnelerin ise erkek cinsel organını sembolize ettiğini öne sürmüştür. Buna rağmen Freud, kişilerin rüyalarını tam anlamıyla yorumlayabilmek için o kişinin sahip olduğu bireysel çatışmaları bilmek gerektiğini söylemiştir (Schultz ve Schultz, 2020, s. 604-605).
Sonuçta Freud’un rüya analizine dayanan rüya teorisi; rüyaların gündelik hayatımızla ilişkisini, rüya malzemelerini ve onların kaynaklarını, rüyaları çalışmanın önemini ve rüyalar ile kişilerin yaşadığı psikolojik sorunların ilişkisini ele alan bir yaklaşımdır.
Psikanaliz, rüyalara dair kendisinden önce var olan bakıştan çok daha kuramsal açıklamalar getirmesiyle tarihsel süreçte çok önemli olsa da rüyaların işleyişi ve varoluş nedenlerini bilimsel bir temelde inceleyen hiçbir araştırması yoktur (Çobanoğlu, 2020). Dolayısıyla günümüzde kabul edilen görüşlerin yanında psikanaliz için bilimsel geçerlilikten söz edilemez.
Evrimsel Yaklaşım
İlk olarak rüyalara getirilen evrimsel açıklamaların psikologların olduğu kadar nörologların, biyologların hatta zoologların da araştırmalarına konu olduğunu söylemek gerekir. Çünkü bir yapının evrimsel temelini anlamak için biyolojik ve nörolojik işleyişlerini de kavramak ve evrimsel süreçteki akrabalarımızı da tanımak gerekmektedir. Rüyaların, daha önceki açıklamaların aksine tamamen insanın bilinçdışına ait yapılar olmadığının, biyolojik temelleri olduğunun en önemli kanıtı hayvanların da rüya gördüğü bilgisidir. Bu bilgi sayesinde rüyalar evrimsel sürece ait olarak görülmüş ve insanlar sahneye çıkmadan önce de var oldukları anlaşılmıştır (Çobanoğlu, 2020). Özellikle birçok memelinin rüya gördüğü bilgisinden de yola çıkarak bilim insanları rüyaların neden var olduğu ve işlevlerinin ne olduğu üzerine teoriler üretmiştir. Bu teoriler, farklı ampirik araştırmalarla desteklense de maalesef hiçbiri için kanıtlanmış demek doğru olmayacaktır.
Bu konudaki en çok kabul gören teorilerden biri 2000 yılında Revonsuo tarafından ortaya atılan Tehdit Simülasyon Teorisi (TST)’dir (Bakırcı, 2011). Bu teoriye göre rüyalar, bizi günlük yaşamda karşımıza çıkacak tehditleri simüle ederek onlara hazırlayan bir savunma mekanizması olarak gelişmiş evrimsel yapılardır (Valli ve ark., 2005). TST, en olumsuz ve stresli rüyaların en canlı ve en çok hatırlanan rüyalar olması argümanından temel alır. Revonsuo’nun Valli ve arkadaşları ile 2005 yılında, travmatize olmuş grubun 122 Kürt çocuk, kontrol grubunun ise 82 Finlandiyalı çocuktan oluştuğu bir çalışma yürütmüştür. Bu çalışmada çocukların hatırladıkları rüyalar yıl boyunca derlenmiş ve araştırmacılardan biri olan Punamäki tarafından geliştirilen bir yarı yapılandırılmış rüya ve uyku günlüğü ile değerlendirilmiştir. Sonuçta elde edilen ana bilgi, araştırmacıların da ön gördüğü gibi, travmatize olmuş çocukların bu tür stresli ve şiddet içerikli rüyaları daha yoğun gördükleri olmuştur (Valli ve ark., 2005). Bu çalışma teoriyi destekleyen sonuçlarıyla TST’yi bilimsel geçerlilik açısından psikanalitik teorilerin önüne geçirmiştir.
Rüyaları açıklamaya yönelik evrimsel bakış açıyla geliştirilen oldukça yeni bir teori ise Defansif Aktivasyon Teorisi (DAT)’dir, araştırmacılarının söylemiyle “Görsel korteksin ele geçirilmesini önlemek için bir mekanizma olarak rüya görme” (Eagleman ve Vaughn, 2020). Bu teori, bir duyu organımızı kaybettiğimizde diğerlerinin daha kuvvetli hale gelmesi bilgisiyle ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar, bir duyu organı artık kullanılamadığında o duyuya ait beyin bölgesinin diğer duyu bölgeleri tarafından işgal edildiği bilindiğinden, bu işgal hızını anlamak üzere yola çıkmış ve bu işgalin neredeyse bir saat gibi çok kısa bir zamanda gerçekleşmeye başlıyor olması onları DAT’a götürmüştür. Görme duyusunun işlendiği prefrontal korteksin uyku sırasında düşük aktivasyon göstermesi bu alanı diğer duyular için işgale açık hale getirmektedir. Dolayısıyla araştırmacılar rüya görmenin günün sekiz saatini uykuda geçiren türümüz için, görme alanını diğer duyuların işgalinden korumak için geliştirilmiş bir evrimsel mekanizma olduğunu öne sürmektedirler. Teorilerini ortaya koydukları araştırmada 25 farklı primat türüne ait REM uykusu ölçümleri kullanmış ve bu ölçümlerin türlere ait nöroplastisite ölçümleri ile ilişkisini incelemişlerdir. Türlerin nöroplastisite ölçümleri için üç farklı davranışsal bilgiyi derlemişlerdir: Sütten kesme zamanı, hareket zamanı ve ergenlik zamanı. Çalışmanın sonucunda ise insanlar gibi birçok memelinin rüya görme sıklığı ve bu türlerin sahip olduğu nöroplastisitenin doğru orantılı olduğu ortaya konmuştur. Araştırmacılar uyku sırasındaki düşük prefrontal korteks aktivasyonunu, rüyaların hatırlanmaya yönelik bir amacı olmaması ile açıklamak gibi farklı argümanlarla da teorilerini desteklemektedirler (Eagleman ve Vaughn, 2020). Bu teori de TST gibi, diğer yaklaşımlara ait kuramlardan daha yüksek bilimsel geçerliliğe sahip olsa da her iki destekleyici araştırmanın da korelasyonel olması bu teorileri teori olmaktan ileri götürmemektedir.
Sonuç
Rüyaların, kehanetlerde bulunma ve ilahi mesaj taşıma misyonlarını antik çağlarda ele alsak da günümüzde de dinlerin öğretilerinin yüzyıllardır hiç gelişmemesi ve değişmemesinden dolayı, rüyalarını dini kaynaklara göre yorumlayarak kısa vadede önlerini görmeye çalışan kişiler yok değildir. Fakat önemli olan günümüzde kanıtlanabilir ya da desteklenebilir açıklamalar arayan rasyonel bireylerin ulaşabilecekleri bilimsel temelleri olan yaklaşımların gelişmiş olmasıdır. Freud sayesinde 19. yüzyılın sonlarına doğru rüyalar nispeten daha bilimsel ele alınmışsa da bu kuram günümüzde bir teoride aranan bilimsel temellerden yoksundur. Yine de teorisi değerlendirilirken ortaya konduğu dönemin koşulları göz ardı edilmemelidir. Bunun yanında günümüzde psikanalitik rüya analizi, bazı psikanalistler tarafından kullanılmaktadır ve bilinçaltımıza giden karmaşık yolda bize yardımcı olmaktadır (Çobanoğlu, 2020).
21. yüzyıla gelindiğinde en öne çıkan yaklaşımlar rüya kavramını anlamak için beyne, nöral aktiviteye ve zihinsel işlemlere odaklanmaktadır. Bu odak noktaları bize evrimsel perspektifi geliştirme imkânı sunmuştur ve hala gelecek ya da mevcut araştırmalarda yer alan birçok değerli bilgi verebilmektedir (Bakırcı, 2011).
KAYNAKÇA
Bakırcı, Ç., M. (2011). Rüyalar ve Evrim: Rüya Nedir? Rüyalar Neden Evrimleşmiştir? Nasıl Rüya Görürüz? Evrim Ağacı: İnsan Evriminde Özel Konular, 24. DOI:10.47023/ea.bilim.235
Corsini, R. J., Wedding, D., Güzelyazıcı, E. (ed.), Darcan Çiftçi, S. (ed.), & Türkoğlu, M. (ed.) (2012). Modern Psikoterapi Teknikleri (1. baskı). Kaknüs Yayın., s. 71.
Çobanoğlu, Z., İ. (2020). Bilimsel Açıklamalarla Rüyaların İşlevi Nedir ve Neden Rüya Görürüz. https://ceotudent.com/neden-ruya-goruruz
Eagleman, D. M., & Vaughn, D. (2020). The Defensive Activation Theory: dreaming as a mechanism to prevent takeover of the visual cortex. Research Gate. DOI:10.1101/2020.07.24.219089
Güven, E. (2015). Rüyaların Dili: Psikolojide Rüya Çalışmaları. Türk Psikoloji Yazıları, Aralık 2015, 18 (36), 15-25.
Kara, H., & Özcan, G. (2020). Psikoterapilerde Rüyalara Yeni Bir Yaklaşım: Fenomenolojik Rüya Benliği Modeli. Dinlenen Ben Rüya ve Terapi Dergisi.
Pagel, J., Blagrove, M., Levin, R., States, B., Stickgold, B., & White, S. (2001). Definitions of Dream: A Paradigm for Comparing Field Descriptive Specific Studies of Dream. Dreaming 11, 195–202. https://doi.org/10.1023/A:1012240307661
Schultz, D. P., Schultz S. E., & Aslay, Y. (ed.) (2020). Modern Psikoloji Tarihi (8. baskı). Kaknüs Yayın., s. 580.
Schultz, D. P., Schultz S. E., & Aslay, Y. (ed.) (2020). Modern Psikoloji Tarihi (8. baskı). Kaknüs Yayın., s. 604-605.
Tekinsav Sütçü, S. (2021). Ruhsal/davranışsal sorunların sağaltımının tarihçesi. (Ders Notları). [Powerpoint Sunumu].
Turan, İ. (2021). Rüya İçinde Rüya: Elif Hümeyra Aydın’ın “Kesik Süt Tadı” Öyküsüne Psikanalitik Bir Yaklaşım. Kırklareli Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, E-ISSN: 2458-8342 Cilt 5, Sayı 1. DOI:10.47140/kusbder.930191
Valli, K., Revonsuo, A., Pälkäs, O., Ismail, K. H., Ali, K. J., & Punamäki, R.-L. (2005). The threat simulation theory of the evolutionary function of dreaming: Evidence from dreams of traumatized children. Consciousness and Cognition, 14(1), 188–218. doi:10.1016/s1053-8100(03)00019-9
Haki Turan- Geçmişten Günümüze Bellek Ve Sahte Anılar
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE BELLEK VE SAHTE ANILAR
Günümüz bilgisiyle baktığımızda insan davranışlarının büyük bölümünün öğrenme ve bellek süreçlerinden geçtiğini, bu süreçler sonucunda oluştuğunu söylemek hatalı olmayacaktır. Dolayısıyla gündelik hayatımızın merkezinde olan belki de sayesinde bir “gündelik hayat” inşa edebildiğimiz bellek; hatırlayan, unutan, zaman içinde yolculuk yapmamızı sağlayan, bazen yanılan yapısıyla iki boyutta ele alınabilir. Bunlardan birincisi çevreye adaptasyonumuzu sağlayarak hayatta kalmamızı sağlayan biyolojik boyutu iken duyularımız aracılığıyla edindiğimiz bilgiyi ihtiyaçlarımız, beklentilerimiz ve hedeflerimiz doğrultusunda değiştirip dönüştürebilen, yeniden yapılandırabilen, düşündüğünün farkında olmasını sağlayan psikolojik boyutu ikincisidir. Bellek, yalnızca psikolojinin ilgi alanında değil, sahip olduğu bu iki temel boyutu nedeniyle nöroloji, fizyoloji, biyoloji, genetik ve psikiyatri gibi bilim dallarının da ilgi alanında olan bir konudur (Cangöz, 2005).
Bellek konusunda bilinen ilk çalışmalar milattan öncesine uzanmaktadır. Alcmaeon, Plato ve Aristoteles gibi filozoflar tarafından yapılan çalışmalarda “öğrenme” ile ilişkilendirilmiştir (Hergenhahn, 2000). Bellek çalışmaları sonraki çağlarda felsefenin ve filozofların ilgi alanından çıkmamış, R.Descartes, W.Leibnitz, Maine de Biran ve W.James gibi filozoflar tarafından farklı bellek türlerinin ve/veya işlevlerinin varlığına bakılmıştır. Doğa felsefesi yaklaşımının kurucusu olan Descartes’la başlayan belleği sınıflama girişimi günümüze kadar devam etmiştir (Cangöz, 2005). Görüldüğü gibi psikoloji bağımsız bilimsel bir disiplin olmadan önce birçok filozof bellek konusuyla ilgilenmiştir.
Modern psikolojinin kurucusu kabul edilen W.Wundt, yeni psikolojiyi, kontrollü laboratuvar koşulları altında insanın zihinsel süreçlerini inceleyen bir alan olarak tanımladı. Deneysel yöntemin düşünme gibi yüksek zihinsel süreçleri incelemesi için uygun olmadığını savunan Wundt, duyum, algı, dikkat gibi konuların laboratuvarlarda incelenebileceğine inanmıştır. Wundt’un niyeti kimyasal elementlerin periyodik tablosunu geliştiren kimyacı Mendelev gibi “zihnin periyodik tablosunu” geliştirebilmekti. Bu amaç için çıktığı yolda duyumlarımızı ele almış ve bilinci bir araç olarak kullanmayı hedeflemiştir. Yeni psikoloji için en uygun inceleme yöntemi olarak önerdiği içebakış (introspection) yöntemi, kişinin kendi bilinç içeriğini kendisinin analiz etmesi esasına dayanan bir yöntemdir. Çünkü duyusal deneyimi onu yaşayan kişiden başkasının gözlemesi mümkün değildir. İçebakış yöntemi her ne kadar Wundt’la birlikte anılsa da bu yöntemin kullanımı Sokrates’e dek uzanmaktadır. Wundt’un getirdiği yenilik bu yöntemin uygulanmasında deneysel kontrolü tam olarak sağlama çabalarıdır (Cangöz, 2005; Schultz ve Schultz, 2007).
Wundt’un yüksek zihinsel süreçlerin deneysel ortamlarda incelenmesinin mümkün olmadığını iddia ettiği dönemlerde Hermann Ebbinghaus bu süreçler üzerine başarılı deneyler yaptı. O sıralar pek tanınmayan bu psikoloğun bellek üzerine çalışmaları Wundt’a adeta meydan okur nitelikteydi. H. Ebbinhhaus, Londra’da bir kitap sergisinde gezinirken Fechner’in 1860’da yayımlanan ‘Psikofiziğin Elementleri’ adlı kitabı ile karşılaştı. Bu tesadüfi karşılaşma hem onun için hem de bugün bellek süreçleri üzerine çalışan birçok bilim insanı için oldukça önemli bir andı. Fechner’ın yaklaşımından, duyum eşikleri ve şiddetini ölçmeye yönelik çabalarından, özellikle de psikolojik fenomenlere olan matematiksel yaklaşımından çok etkilenen Ebbinghaus, yüksek düzeyli zihinsel süreçleri deneysel metotla çalışmaya bu karşılaşmadan sonra karar verdi (Schultz ve Schultz, 2007). Belleğin deneysel olarak incelenmesine yönelik ilk adımlar Ebbinghaus tarafından atılıyordu. Araştırmalarının temelinde öğrenme, hatırlama ve unutma yer alıyordu. Benimsemiş olduğu çağrışımcı felsefe ile uyumlu olarak hatırlamanın özünde çağrışımların yattığını kabul etmekteydi. Dolayısıyla bu çağrışımları kontrol edebilmek amacıyla geçmişle hiçbir bağlantısı olmayan, herkes için eşit derecede yabancı anlamsız heceler (Örneğin; Lef, yıt, beç …) oluşturdu. Bu materyalleri iyice öğrendikten sonra unutma aşamasının zaman içindeki seyrini gösteren “unutma eğrisini” ortaya çıkardı. Zamanın unutma üzerindeki etkilerini incelemek amacıyla oluşturduğu deneyin hem katılımcısı hem de yürütücüsü olarak psikoloji tarihinde bir ilke daha imza attı. Tüm araştırmalarının sonuçlarını topladığı ‘Bellek Üzerine’ adlı kitabıyla 1885 yılından bugünlere uzanan bir çalışma alanının doğmasında en büyük katkıyı sağladı (Brainerd ve Reyna, 2005; Schultz ve Schultz, 2007). Ancak Ebbinghaus’a göre belleğin işlevi dışardan gelen uyaranların pasif bir şekilde saklandığı depo olarak görülmekteydi.
Buna karşın yıllar sonra bellek çalışmalarına anlamsallığı da dahil ederek yaptığı çalışmalarla bu alana farklı bir yön kazandıran Sir Fredrick Barlett’e (1932) göre bellek etkisiz bir depolama merkezinden de ötesiydi. Ebbinghaus’un çalışmalarının gündelik hayatta bir karşılığı olmadığına inanıyordu. Anlamdan yoksun sözcük ve/veya heceler ile gerçekte insan belleğinin işleyiş sürecini tam olarak kavrayabilmek mümkün görünmüyordu. Ona göre yeni yaşanan olaylar önceden var olan bilgiler aracılığıyla depo edilmekteydi (Brainerd ve Reyna, 2005). Ebbinghaus’dan farklı olarak hatırlama, sunulanın aynen iadesi değil, algılanan malzemenin yeniden yapılandırılmış (reconstruction) haliydi. Bu da hatırlama süreçlerine beklenti, tutum, organizmanın hatırlama sırasındaki psikolojik durumu ve önceki bilgilerin karıştığı anlamına gelmekteydi (Eysenck, 1990). Bu etkiyi gösterebilmek amacıyla oluşturduğu deneyde katılımcılardan, verilen hikayeyi belli aralıklarla hatırlamaları istendi. Sonuçlara bakıldığında katılımcıların kendi kültürlerinin ve yaşantılarının etkisiyle hikayeyi çarpıttığı, eksilttiği ve en önemlisi de hikayede olmayan bölümleri eklediği görüldü. Barlett’in deneyleri hatırlanan bilginin, bellekte önceden depo edilen bilgilerden etkilendiğinin kanıtıydı. Bu etkiye yol açan yapıyı şema olarak kavramsallaştıran Barlett çalışmalarını topladığı, hatırlamanın doğası hakkında önemli bilgiler içeren ‘Hatırlamak (Remembering)’ adlı kitabını 1932 yılında yayınladı. Bununla birlikte bellek araştırmalarına yeni bir perspektif kazandırmanın yanında sahte anıların anlaşılmasına yönelik büyük bir katkı sağladı (Tulving ve Craik, 2000). Sahte anılar aslında ilk olarak Sigmund Freud ve Fransız psikolog ve nörolog Pierre Janet tarafından araştırılmıştı. Freud, ‘Histeri ile Mücadele’ kitabında bastırılmış cinsel çocukluk anılarından bahsetmekteydi (Gleaves ve ark., 2004). Binet, Piaget, Varendonck ve Stern gibi gelişim psikolojisiyle ilgilenen önemli araştırmacılar sahte anılar hakkında kuramsal bilginin ortaya çıkmasında yardımcı olmuşlardı (Brainerd ve Reyna, 2005; Tulving ve Craik, 2000). Ancak Bartlett’in tekrarlayıcı hatırlama çalışmasının önemi, sahte anılar ile ilgili ilk deneysel çalışma olmasından kaynaklanır (Roediger ve McDermott, 1995). Aynı dönemlerde Carmichael ve arkadaşları (1932) tarafından yapılan araştırmada belleğin yanılan ve yeniden yapılandırıcı olma özelliği gözler önüne serilmektedir. Carmichael ve arkadaşları katılımcılara basit şekilleri iki etiketten biriyle göstermiştir. Daha sonra katılımcılardan gördükleri şekli çizmeleri istenmiştir. Katılımcılar gördükleri basit şekilleri çizerken, kendilerine verilen etiketle uyumlu olarak, şekilleri değiştirmişlerdir. Bu çarpıcı sonuç sözel etiketlemenin bellek performansını nasıl etkileyecebileceğini ve belleğin yeniden yapılandırıcı doğasını kanıtlaması açısından en az Barlett’in çalışmaları kadar önemlidir (akt; Tulving ve Craik, 2000).
Belleğin yanılabilir doğasının anlaşılmasına ilişkin önemli katkılardan bir diğeri 1959 yılında Deese tarafından yapıldı. Deese, sunulmayan kelimeyle (ör. Sleep) ilişkili 12 kelime (ör. bed, rest, awake…) sunulduğunda kişilerin bazen hatalı bir şekilde bir sunulmayan sözcüğü hatırladığını gösterdi. İlişkisel süreçlerin (associative process) belleğe nasıl katkıda bulunduğunu göstermekle ilgilendi ancak kullandığı birçok liste sahte anı üretmedi (akt; Tulving ve Craik, 2000). Roediger ve McDermott’un bunun bir sahte anı (false memory) etkisi olduğunu söylediği 1995 yılında Deese’in çalışması hak ettiği değeri görmeyecekti. Roediger ve McDermont bazı listelerin diğerlerine kıyasla çok daha güçlü sahte anılar yarattığını fark etti ve bu tekniği laboratuvar ortamında kolaylıkla uygulanabilecek şekilde geliştirdiler. Günümüzde etkili bir şekilde sahte anı oluşturabilen bu yöntem, araştırmacıların isimlerinin baş harflerini alarak DRM (Deese, Roediger ve McDermott) paradigması adıyla olarak sıkça kullanılmaktadır. Bunun yaygın kullanımın sebebi laboratuvar ortamında yaratılan sahte anıların, otobiyografik bellek hataları dâhil olmak üzere diğer birçok koşula da genellenebilir olmasından kaynaklıdır (Gallo, 2010; Tulving ve Craik, 2000). Ayrıca bellek araştırmalarında gerek görgü tanıklarının ifadeleri ile ilgili, gerek çocukluk dönemi travmalarına dayalı bellekte ortaya çıkan sahte anıların anlaşılabilmesi amacıyla çok çeşitlilik gösteren yöntemlerin kullanıldığını söylemekte fayda vardır.
1974’te Elizabeth Loftus ve John Palmer sahte anıların gelişiminde dilin rolüne değindikleri iki aşamalı bir araştırma yaptılar. İlk aşamasında katılımcılara kaza videosu izletildi. Görev aslında oldukça basit bir görevdi. Katılımcılardan yalnızca hız tahmini yapmaları beklenmekteydi. Loftus ve Palmer, katılımcılara temelde aynı soruyu sordu: “How fast the cars were going when they________?”. Yaptıkları tek değişiklik soru cümlesinin son kelimesinde yatıyordu (contacted; hit; bumped; collided; smashed). Beş farklı fiilin kullanıldığı soru cümlesinin etkisini test etmek amacıyla katılımcılar beş ayrı gruba rastgele dağıtılmıştı. Deneyin bu aşamasının sonuçları, kelimelerin şiddeti arttıkça katılımcıların da hız tahminlerinin artış gösterdiği yönündeydi. Tek başına yeterince çarpıcı olan bu bulguya ikinci aşamada bir yenisi daha eklendi. İkinci aşamada katılımcılara “İzlediğiniz videoda yerde cam kırıkları var mıydı?” sorusu soruldu. Videoda gerçekte yerde cam kırıkları olmadığı halde, ilk aşamada soruyu “smashed” fiili ile alan grubun %35’i, “contacted” fiili ile alan grubun %10’u yerde cam kırıkları olduğunu bildirdi. Tüm bunlar, soruda kullanılan son kelimenin olayın detaylarının hatırlanması üzerindeki etkilerini, daha açık bir ifadeyle dilin sahte anı oluşumundaki etkilerini çarpıcı bir şekilde gözler önüne sermeye yetiyordu (Loftus ve Palmer, 1974). Loftus, kendi deyimiyle, unuttuklarımızla değil hatırladıklarımızla ilgilenmekteydi. Araştırmalarını hiç yaşanmamış olayların yaşanmış gibi hatırlanması veya insanların hatırladıkları ile gerçek olaylar arasında bulunan farklılıklar gibi hatırlama problemleri üzerine yoğunlaştırdı. Ek olarak görgü tanıklığı üzerine yaptığı araştırmalarla (bknz: Loftus, 1975, 2003) hukuk sistemini derinden etkileyen sonuçlara ulaştı. Loftus ve beraberinde çalıştığı bilim insanlarının katkılarıyla sahte anıların ne kadar önemli problemlere yol açabileceğini görmüş olduğumuz gerçeğinin altını çizmek gerekmektedir. Günümüzde Loftus sahte anı dendiğinde akla gelen ilk araştırmacılardan biri olmakla birlikte, bilimsel bilginin ışığında gündelik hayatımıza büyük katkılar sağlayan sayılı kişilerden biri olarak karşımızda durmaktadır.
Sahte Anılar ve Belleğin Yanılabilir Doğası
İnsan belleğinin çok büyük miktarda bilgiyi saklayabildiği ve bunların kişinin yaşantılarına dayandığı söylenebilir. Bu durum bilginin pasif bir şekilde kaydedilmesinden ziyade kişinin geçmiş deneyimlerinin bellekte yeniden yapılandırılması şeklinde gerçekleşir. Daha açık bir ifadeyle bellek durağan bir yapı değil, dinamik bir süreçtir (Bartlett, 1932; Roediger ve McDermott, 1995). Bu dinamik süreçte bellek genellikle tutarlı gibi görünse de zaman zaman bazı hatalar yapabilir. Belleğin yanılabilir doğası, günlük yaşantılarımızdan deney ortamında yaratılan sahte anılara kadar pek çok konuda bulgu ile kanıtlanmıştır. Yani mükemmel olmayan bir yapılanmadır (Loftus, 1979). Belleğin yanılabilirliğinin genel olarak iki formu bulunmaktadır. Bunlar unutmaya dayalı olarak ortaya çıkan bellekteki aşınmalar ve sahte anılardır. Unutma, zaman geçtikçe yaşantıların sadece küçük bir parçasının geri çağrılmasından kaynaklanır. Bellekteki bilgiden ziyade bilgiye erişim ile ilişkili bir probleme işaret eder (Baddeley, 1999). Sahte anı, bir insanın olmamış bir anıyı anımsamasına ilişkin bir durumu ifade eder. Bellek, bireyin gerçekte olmadığı halde yaşanmış gibi varsayması ya da yaşanan bir olayı farklı detaylarla anımsaması şeklinde tutarsızlaşabilir. Sahte anılar, belleğin yanılabilir yapısından kaynaklansa da bu özelliğin bütün boyutlarını içerisinde barındırmayan bir kavram olduğunu belirtmekte fayda vardır (Roediger ve McDermott, 1995). Bu bağlamda sahte anıların yarattığı sorunların ele alınmasında belleğin nasıl çalıştığını, sahte anıların oluşma süreçlerini, bu süreci etkileyen etmenleri açıklayan kuramlara değinmek gerekmektedir. Gerek görgü tanıklarının ifadelerinde, gerekse deneysel ortamlarda ortaya çıkabilen sahte anılarla ilişkili pek çok etmen bulunmaktadır. Çeşitli araştırmacılar tarafından incelenen bu olguya yönelik pek çok yaklaşım bulunmakta ve bunlar sahte anı oluşumunu açıklamaya çalışan kuramlar olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşımlar Yapısalcılık ve Şema, Bulanık İz (fuzzy trace), Kaynak İzleme (source monitoring) ve Etkinleştirme/İzleme (activation/monitoring) gibi dört ayrı kuramın altında toplanmıştır.
Sahte anıların oluşumunu açıklayan kuramlar
1.Yapısalcılık ve Şema
Yapısalcılığa göre deneyimlerimizden çok bu deneyimlerin anlamlarını nasıl yorumladığımız önemlidir. Yani hatırlamanın temelinde anlamsallığın yattığına işaret eder. Bu görüş önceleri belleği pasif bir kaydedici olarak görürken Barlett’in katkılarıyla bilgilerin sadece depolandığı bir yapıdan daha fazlası olduğu görülmüştür. Yaşanan olaylar/deneyimler bir kez yorumlandığında şema adı verilen anlamsal yapılara dönüşmektedir. Bu açıklama doğrultusunda sahte anıları, bireyin yaşanan deneyimleri nasıl anladığını ortaya çıkaran anlamsal çıkarımlar olarak ele alır. Yapısalcı yaklaşım ve Barlett’in çalışmaları üzerine oturtulmuş olan “Şema” kuramına göre sahte anı oluşumunda dört temel ilke (seçim, soyutlama, yorumlama, birleştirme) bulunmaktadır. Sahte anıların ortaya çıkmasını sağlayan temel faktör belleğin şemalara dayalı yorumlama ilkesidir (Brainerd ve Reyna, 2005).
2.Bulanık İzler Kuramı
Bulanık izler kuramı, Geştalt Psikolojisi’ni benimseyen araştırmacılar tarafından ortaya atılmıştır. Önceleri bellek ve karar verme, yargılama gibi süreçlerle ilişkili hipotezleri daha sonrasında sahte anıların oluşumunu açıklamaya yönelik uyarlamışlardır. Bu yaklaşım bellek ve mantık yürütmenin ikili işleme (dual-processing) dayandığını ileri sürer. Bu bağlamda bilgi iki ayrı yoldan saklanmaktadır. Hatıraların ya da deneyimlerim bütün detaylarına ilişkin bilgi “verbatim” yoluyla elde edilir. “Gist” yoluyla elde edilen bilgi ise detayların tüm parçalarından çok genel bir anlamı veya özeti şeklinde kazanılır. Hem Geştaltçi yaklaşımda görülen etkiler hem de sahte anıların oluşması, bilginin özet halinde depolanıyor olmasıyla ilişkilidir. Yani bizler bir örüntüyü kazanırken tüm detaylardan bilgi alırız (veribatim yoluyla) ancak bu bilginin depolanmasında detayların tümü değil, toplamından oluşan bir özeti saklarız. Bulanık izler kuramı, bu ikili işlem çerçevesiyle ilişkili beş temel ilkeye dayanarak birbirinize zıt biçimde çalışan bellek mekanizmalarının sahte anıların oluşumunu tetiklediğini ayrıntılı şekilde ifade eder (Brainerd ve Reyna, 2002, Reyna, 2012).
3.Kaynak izleme kuramı
Kaynak izleme kuramı, gerçekliği izleme modelinden yola çıkarak sahte anı oluşumunu açıklamaya çalışır. Bu model gerçek anılar ile hayali anıları birbirinden ayıran süreçleri incelemeye yönelik bir model iken kaynak izleme kuramı kişilerin farklı kaynaklardan elde ettiği anıları/deneyimleri birbirlerinden nasıl ayırt ettiklerine odaklanan, süreçleri daha geniş bir çerçevede ele alan kapsamlı bir kuramdır. Kaynak izleme kuramına göre kişiler anıların/deneyimlerin/bilginin kaynağını doğrudan referans almaz, bunun yerine hatırlama sırasında devreye giren karar alma süreçleriyle aktiflenen bellek kayıtlarını değerlendirir ve belli kaynaklara atfeder. Sahte anıların oluşumunu ise deneyimlerin yanlış kaynaklara atfedildiği durumlarda ortaya çıkacağını ileri sürer (Johnson, Hashtroudi ve Lindsay, 1993; Lindsay ve Johnson, 2000).
4.Etkinleştirme – İzleme kuramı
Etkinleştirme – İzleme kuramı sahte anı oluşumunu açıklayan en iyi kuramlardan biridir. Bu kuram liste öğrenme paradigması, yayılan etkinlik (spreading activation) paradigması ve kaynak izleme kuramının birleşimi niteliğindedir. Bu yaklaşımlardan yola çıkarak oluşturulmuştur. Kurama göre sahte anıların oluşumu örtük çağrışımsal süreçlerin etkinleştirilme ve orijinal kaynakla ilişkili olmayan parçaların farklı kaynaklara atfedilmesine bağlıdır. Ayrıca etkinleştirme ve izleme süreçleri hem kodlama hem de geri çağırma süreçlerinde ortaya çıkabilmektedir. Daha açık bir ifade ile anlatmak gerekirse birbiriyle ilişkili uyaranların sunumu bellekte yayılan bir etkinlik oluşturur. Bu etkinlikle birlikte gerçekte sunulmayan ancak sunulan uyaranlarla yakından ilişkili kritik çeldiriciler (critical lures) aktive edilmiş olur. Böylelikle örtük çağrışımsal süreçler devreye girer ve kişiler görmedikleri kritik çeldiriciyi de, çağrışımları ve hatalı kaynak atıfları sebebiyle, gördüklerini belirtirler. Bellek izlerini izleyerek gerçekten sunulan ve sunulmayan uyaranları ayırt etmeye çalışmaları bir çeşit karar verme sürecidir (Gallo ve Roediger, 2002; Roediger, Watson, McDermott ve Gallo, 2001).
Günümüzde Sahte Anılar ve Bellek Hataları
Tüm bu anlatılanların ışığında, günümüzde sahte anıların bellek araştırmacıları tarafından fazlasıyla ilgi gördüğünü, bu kuramların gelişmesinden yeni kuramların ortaya atılmasına kadar birçok katkı sağlandığını, araştırmacı sayısının ve araştırma alanlarının tahmin edilemeyecek kadar arttığının altını çizmek gerekmektedir. Önemli olabilecek bir diğer konu ise bellek hatalarının yalnızca sahte anılardan meydana gelmediğidir. Sahte anılar, belleğin yanılabilir doğası ve bellek hataları açısından sadece küçük bir bölümünü kapsamaktadır. Bellek hataları (memory distortions) dendiğinde çok daha büyük bir küme işaret edilir. Tulving ve Craik (2000) bu alanda yapılan çalışmaları derlemiş ve bellekte bozulmalara yol açan altı faktör listelemişlerdir. Bu faktörler ilintililik etkisi (relatedness effects), ketleme etkisi (interference effects), imgeleme (imagination), geri getirme süreçleri ve tahminleme (retrieval and guessing effects), bireysel farklılıklar (individual differences) ve bağlam (social context) olmak üzere sıralanmıştır. Her bir faktör kendi içinde ayrı bir literatürü barındırmakla birlikte birbirleriyle ilişki halindedir. Bu ilişkisellik bellek araştırmalarını güçleştiriyor gibi görünse de gün geçtikçe alanın gelişmesi araştırmacıların böylesine kompleks bir alanda çalışmanın getirdiği hazdan kaynaklanıyor olabilir.
Yapay zeka tartışmaları çerçevesinde düşündüğümüzde belki de belleğin bu yanılabilir doğası yüzünden insan belleği, zihni tam olarak taklit edilemiyor olabilir. Bu hatalar insanlara spontanlık, özgünlük ve öngörülemezlik kazandırıyor diyebiliriz. Belleğin kompleks yapısı ve doğası yapay zeka araştırmaları için eklektik çalışmak zorunlu hale gelmiş durumdadır. Birbirinden farklı alanlarda eğitim almış bilim insanları yan yana gelerek yıllarca sorulan sorunun cevabını halen aramaya devam etmektedir.
KAYNAKÇA
Baddeley, A. D. (1999). Essentials of Human Memory. Hove: Psychology Press.
Bartlett, F. C. (1932). Remembering: A study in experimental and social psychology. Cambridge: Cambridge University Press.
Brainerd, C. J. ve Reyna, V. F. (2002). Fuzzy-trace theory and false memory. Current Directions in Psychological Science, 11(5), 164-169.
Brainerd, C. J. ve Reyna, V. F. (2005). The science of False Memory. New York: Oxford University Press.
Cangöz, B. (2005). Geçmişten günümüze belleği açıklamaya yönelik yaklaşımlara kısa bir bakış. Edebiyat Fakültesi Dergisi, 22(1).
Eysenck, Michael, W. (ed). (1990). The Blackwell Dictionary of Cognitive Psychology. Cambridge: Basil Blackwell.
Gallo, D. A. (2010). False memories and fantastic beliefs: 15 years of the DRM illusion. Memory & Cognition, 38(7), 833-848.
Gallo, D. A. ve Roediger, H. L. (2002). Variability among word lists in eliciting memory illusions: evidence for associative activation and monitoring. Journal of Memory and Language, 47, 467-497.
Gleaves, D. H., Smith, S. M., Butler, L. D., ve Spiegel, D. (2004). False and recovered memories in the laboratory and clinic: A review of experimental and clinical evidence. Clinical Psychology: Science and Practice, 11(1), 3-28.
Hergenhahn, B. R. (2000). Introduction to the History of Psychology (4. Baskı). Belmont: Wadsworth Publishing.
Johnson, M.K., Hashtroudi, S., ve Lindsay, D.S. (1993). Source Monitoring. Psychological Bulletin, 114(1), 3–28
Lindsay, D. S., ve Johnson, M. K. (2000). False memories and the source monitoring framework: Reply to Reyna and Lloyd (1997). Learning and Individual Differences, 12(2), 145-161.
Loftus, E. F. (1975). Leading questions and the eyewitness report. Cognitive Psychology, 7, 560-572.
Loftus, E. F. (1979). The malleability of human memory: Information introduced after we view an incident cantransform memory. American Scientist, 67(3), 312-320.
Loftus, E. F. (2003). Our changeable memories: legal and practical implications. Nature Reviews Neuroscience, 4, 231-234
Loftus, E. F., ve Palmer, J. C. (1974). Reconstruction of automobile destruction: An example of the interaction between language and memory. Journal of verbal learning and verbal behavior, 13(5), 585-589.
Reyna, V. (2012). "A new institutionism: Meaning, memory, and development in Fuzzy-Trace Theory". Judgment and Decision Making 7 (3): 332–359.
Roediger, H. L. ve McDermott, K. B. (1995). Creating false memories: Remembering words not presented in lists. Journal of Experimental Psychology: Learning, Memory, and Cognition, 21, 803–814.
Roediger, H. L., Watson, J. M., McDermott, K. B. ve Gallo, D. A. (2001). Factors that determine false recall: A multiple regression analysis. Psychonomic Bulletin & Review, 8(3), 385-407.
Schultz, D.P. ve Schultz, S.E., (2007). Modern Psikoloji Tarihi (1.Basım). (Y. Aslay, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları (Orijinal çalışma basım tarihi 2004)
Tulving, E. ve Craik, F. I. (Ed.). (2000). The Oxford handbook of memory. Oxford: Oxford University Press.
Kazım Akçar - Spor Psikolojisine Tarihsel Bir Bakış Ocak,2020
SPOR PSİKOLOJİSİ
Psikoloji zihin ve davranışları inceleyen bir bilim dalıdır. Beyin fonksiyonlarından toplum aksiyonlarına, çocuk gelişiminden yaşlı erişimine, bilimsel araştırma merkezlerinden ruh sağlığı merkezlerine kadar insan davranışlarının anlaşılabileceği her alanı kucaklayan bir disiplindir (American Psychological Association, bt). Bu sebepledir ki psikolojiyi insanın olduğu, belirli kurallara ve tekniklere uyularak yapılan beden hareketlerinin tümünden yani spordan soyutlamak pek mümkün görünmemektedir.
Spor psikolojisi (veya Spor ve Egzersiz Psikolojisi) tanım olarak egzersiz ve fiziksel aktivitenin katılımla ve performansla ilişkili psikolojik faktörlerinin bilimsel olarak çalışılmasıdır (Portenga ve diğer., b.t.). Yaygın kabul gören bu tanımlamadan farklı olarak, spor branşları ve spor ortamına uygulanan psikoloji bilimi olarak görülür (Gill, 2000).
Spor psikolojisinin önemi insanın ruhsal ve bedensel bütünlüğünden gelmektedir. Örneğin, sporculardan daha yüksek performans ve beklentiler, kaygıları ile ilişki göstermektedir. Bu sebeple konuyu daha geniş perspektiflerden ele almak ve konunun tüm boyutlarını (bedensel, psikolojik, motivasyonel, durumsal, performansa özgü vs.) süreç içinde değerlendirerek bireyin azami performansını sağlamak spor psikolojisi araştırmalarını gerekli kılmıştır. Spor psikolojisi spor bilimlerinin de bir alt dalı olarak kabul edilmektedir. Şöyle ki; fiziksel aktiviteye katılanların veya sporcuların gelişim ve durumlarını arttırmak için psikolojik kuram ve uygulamaların kullanılması psikoloji alt alanını temsil ederken, spor içinde yer alan insan davranışları (hareket ve uygulamalar) spor ve egzersiz biliminin alt alanı içinde yer almaktadır. Aslında ayrım spor aktiviteleri ile ilgili olarak tedavi ve eğitimin ayrılması şeklindedir (Terekli, 2012).
Psikoloji hem en eski hem de en yeni disiplinlerden biri kabul edilir. Bu denklem psikolojinin düşünsel temellerinin antik zamanlara dayanıp modernleşmesinin son zamanlarda oluşmasıyla ilgilidir. Hermann Ebbinghaus psikolojinin tarihsel sürecini kısaca ‘’psikoloji uzun bir geçmişe fakat kısa bir tarihe sahiptir’’ şeklinde tanımlamıştır (Schultz ve Schultz, çev., 2007). Spor psikolojisi de aslında bahsedilen paralellikte bir geçmişe sahip görünmektedir (Jarvis, 2006). Eski Yunan ve Asya kültürlerinde vücut ve zihin ilişkisi sorgulanmış ve bu etmenlerin dengesinin performanstaki etkisine ilişkin yorumlar yapılmıştır. Yüzyıllar sonra çok da eski olmayan bir tarihte davranışçı ekolün bu alana yönelik somut uygulamaları bulunmaktaydı. Örneğin spor psikolojisinde araştırılan konulardan biri olan ‘hareket algısı’ 19. yy. sonlarına doğru Wundt, Cattel ve Galton gibi bilim insanları tarafından araştırma konusu olmuştur. Bu gelişmeler I. Dünya Savaş’ının ardından hız kazanmış; özellikle ABD, Almanya ve SSCB’deki davranış bilimciler sportif davranışların psikolojisi ile ilgili çeşitli araştırmalar yapmışlar, ilk çalışmaları yayınlamışlardır (Terekli, 2012).
Modern anlamda tanımlanan spor psikolojinin kökenlerine bakıldığında ilk çalışmalar daha çok psikofizik ile ilişkili ve atletik performansı arttırmaya yönelik girişimlerden oluşmuştur. Fakat spor ile beraber gelen ‘psikoloji’ terimi aynı zamanda bu alanın terapi, sağaltım ya da klinik ile ilişkili birtakım kavramların alanın tanımlamasında kullanılmasına neden olmuştur (Aoyagi ve diğer., 2012).
Genel olarak kabul edilen çerçevede spor psikolojisi tarihinin kronolojisi, her biri farklı fakat birbirleriyle ilişkili yapıya sahip altı temel periyoda ayrılmaktadır. Bunlar kaynaktan kaynağa küçük farklılıklarına rağmen geçerliliklerini özü itibariyle korurlar. Bu dönemler sırasıyla; ilk yıllar (1800’ler ve 1900’ün başları), 1920-30’lar (Griffith Dönemi), disipline veya geleceğe hazırlık yılları (1940-60’lar), akademik spor psikolojisinin kuruluş yılları (1960-70’ler), spor ve egzersiz psikolojisinde multidisipliner ve pratik anlayış (1970-90’lar), spor ve egzersiz psikolojisinde çağdaş dönemdir (2000- günümüz) (Weinberg ve Gould, 2003).
Eğitimciler, gazeteciler ve diğer tarih bilimciler Viktoryan Dönemini kapsayan 1800’lerin sonlarında günümüzde hala tartışılan başarılı sporcuların psikolojik özellikleri, spor dünyasında kültürün rolü gibi spor psikolojisinin popüler konularının bilim dünyasının ilgi odağında olduğunu gösterdiler. 1894’te Fransız fizyolog Phillippe Tissie ve Amerikan psikolog Edward Scripture alanla ilişkili ilk çalışmalardan bazılarını yayınladılar. Tissie bisiklet sporcularında dayanıklık ve psikolojik değişim ilişkisini incelerken Scripture atlet ve eskrimcilerin reaksiyon zamanlarını ölçtü. Scripture’nin çalışmaları bilimsel bilginin pratiğe uygulanması açısından yeni psikoloji anlayışının temellerini oluşturdu. Çalışmaları data analizi ve deneysel yaklaşımı içeriyor, öznel görüşleri kapsamıyordu. (Gould ve Voelker, 2014). Aynı tarihlerde Havard’dan Prof. George Wells Fitz de reaksiyon zamanlarını sporcularda inceledi. Fitz psikolojik ve fizyolojik süreçleri eğitim alanına uygulanan çalışmaları ile tanındı, çoklu reaksiyon zamanına ilişkin çalışmalarını Psychological Review’de yayınladı. Fitz ile paralel olarak William G. Anderson, Noble, Starch, Robert A. Cummins, Herbert Hayer Murphy gibi bilim insanları da motor beceriler ile ilgili çalışmalar yürüttüler (Davis, Huss ve Becker, 1995). Havard’da anatomi, fizyoloji ve fiziksel antrenman bölümlerini yürüten Fitz, bilinen ilk fiziksel eğitim laboratuvarının da kurucusu kabul edilir (Wiggins, 1984). Fitz, her ne kadar tamamen kabul görmese de reaksiyon zamanı ile motor yetenekleri ve atletik performansı yordayabileceğini düşünmüştü. Aynı zamanda reaksiyon zamanına yönelik geliştirmiş olduğu deneysel aparatlar sayesinde çeşitli sonuçlara ulaşmıştı. Örneğin, daha hızlı ve doğru sonuçlara ulaşan katılımcıların tenis ve eskrim gibi sporlarda daha yetenekli olduğunu gösterdi. (Davis ve Becker, 1995). Çalışmaları arasında önemli diğer bulgulardan bazıları zaman ile doğruluk ilişkisini açıklamaya yöneliktir. Sonuçlara göre bir sporcunun hızlı olması onun doğruluk oranında kesin düşüşü öngörmez. Aynı zamanda doğru tepkilerden ziyade reaksiyon zamanlarında genel bir çeşitlilik vardır. Bir diğer bulgu ise hız ve doğruluk arasında sanıldığı kadar sıkı bir bağ olmadığıdır (Fitz, 1895). Margaret Wusburn, 1916’da Movement and Mental Imagery’i yayınladı. İmajinasyon sırasında kasa özgü kasılmaların meydana geldiğini ve hayali deneyimlerin motor performansı arttırabileceğini öne sürdü. Bu öneri zihinsel aktiviteler ile motor performans arasındaki ilişkinin incelenmesi bakımından büyük bir adımdı, zihinsel pratik alanındaki çalışmalara öncü oldu (Vealey, 2006). Titchener’in ilk doktora öğrencisi olan Margaret Wusburn psikolojide doktora derecesini alan ilk kadın olarak tarihe geçecekti (Schultz ve Schultz, çev., 2007). Sonraki çalışmalarında mental pratik ve motor davranışlar arasındaki ilişkiyi deneysel olarak kanıtladı ve geniş ölçüde kabul gördü (Jacobson, 1932). İlk çalışmalardaki fizyolojik yaklaşımın ağırlığı göz önünde bulundurulduğunda erken dönemlerin yeni çalışmaları bilişsel ve duygusal faktörleri de göz önünde bulundurmaya başlamıştı (Vealey, 2006). Her ne kadar spor psikolojisinin erken dönemleri reaksiyon zamanı ve motor performans-öğrenme süreçlerine odaklanmış gözükse de paralel olarak ilerleyen farklı odaklı çalışmalar da mevcuttu. Bazı çalışmalar spor ve kişilik özellikleri arasındaki ilişkilere vurgu yapmış durumdaydı (Davis, Huss ve Becker, 1995). Araştırmacılar spor yapma ihtiyaç ve arzularına yönelik çeşitli teoriler geliştirdiler ve bu ihtiyaçlar ile oyun oynama arasındaki temelleri açıklamaya çalıştılar. Bu teorilerden bazıları manipülasyona uygun teknikler içermekteydi (Hermann, 1921). Örneğin, vaka incelemesine dayanan bir çalışmada Scripture kişilerin inanarak ve kalıcı olarak yaptığı sportif aktivitelerin kişilerin kişiliklerinin belirli alanlarında gelişmelere karşılık geldiği sonucuna ulaştı. Belirli motor aktiviteler kişilerin günlük yaşam olaylarına yansıyan birer fenomen haline geliyordu. Fitz, Patrick ve Hermann oyun ve sporun insan gelişimindeki rolüne vurgu yapan açıklamalar yaptılar. Patrick oyunun adaptif özellikleri ve hayatta kalma ile ilişkisine değinirken Kellor sporun sadece fiziksel değil zihinsel güçlenme ile olan bağını savundu (Davis, Huss ve Becker, 1995). Erken dönemlerin belki de en göze çarpan ismi Norman Triplett’ti. Sosyal psikoloji resmi olarak tanınmadan önce sosyal faktörlerin sporculardaki performansına yönelik çarpıcı araştırmaları ile tanındı. Triplett, bisiklet sporcularının yalnız başına, tavşan rakiplerle ve gerçek rakipleri ile olan performanslarını analiz ettiği sistematik bir çalışma yürüttü. Sonuçlara göre, sporcular rakipleri ile olan performanslarında daha iyi sonuçlar almaktaydı. Triplett, sonuçları sporcuların diğerlerinin varlığına ilişkin uyarılmalarının onların rekabetçi güdülerini ve enerjilerini ortaya çıkardığını ve bunun sonucunda performanslarının arttığını iddia etti. Bu enerji bireysel olarak ortaya çıkmıyordu. Bu bulgularını ‘Dinamogeni Teorisi’ olarak isimlendirdi (Gill, Williams ve Reifsteck, 2017). Bir diğer benzer çalışmasında genç çocukların balık oltasını çekme performanlarını deneysel olarak inceledi. Paralel bir şekilde çocukların diğerlerinin varlığında çekiş performanslarının arttığını gözlemledi ve benzer çalışmalarına güvenilirlik sağladı. Aslında Triplett sosyal ve spor psikolojisine yönelik ilk geniş çaplı ve alana özgü deneyi gerçekleştirdi. Triplett ve çağdaşları her ne kadar spor psikolojisine büyük katkılar sağlasa da tam anlamıyla bu alanda özelleşmemişlerdi. Kısacası bu dönem, özellikle Triplett spor psikolojisinin ayak seslerini duyurmaya başlamıştı (Weinberg ve Gould, 2003).
Spor psikolojisinin resmi temelleri Coleman Griffith tarafından atılmıştır. Kendi ismi zamanı ile özdeşleşmiş ve spor psikolojisinin kuruluşunun ilk yılları Griffith Dönemi olarak anılmıştır. Griffith, kendisini özelleşmiş ve profesyonel olarak spor psikolojisine ilk adayan ve bu alanın büyükbabası olarak isimlendirilen kurucu kişi olarak tarihe adını yazdırmıştır (Kroll ve Lewis, 1970). 1925 yılında İllinois Üniversitesi’nde koçlara sporcuların performanslarını arttırmaya yönelik eğitimler verdi, 1926’da ‘’Antrenörlüğün Psikolojisi’’, 1928’de ‘’Spor Psikolojisi’’ isimli iki temel kaynak yayınladı. Spor psikolojisi ile ilgili ilk laboratuvarı kurdu (Terek, 2012). 1919-1931 yılları arasında yazdığı 40 makalelenin yarısı spor psikolojisine aitti ve üniversitede alana yönelik dersler verdi (Gould ve Pick, 1995). 1938 yılında ünlü NBA basketbol takımlarından biri olan Chicago Cubs tarafından bir profesyonel olarak ekibe davet edildi. Kendisi çalışma, analiz ve raporlarını detaylı olarak kulüp yönetimine sundu fakat çeşitli politik nedenlerden dolayı Griffith’in bu önemli bulguları dikkate alınmadı. (Green, 2003; 2012). Griffith 1925 yılında ‘’Psychology and Its Relation to Athletic Competition’’ isimli makalesinde spor psikolojini profesyonel bir hizmet alanı olarak tanımlamış ve alanın çerçevesine yönelik maddeleri belirlemişti. Spor psikoloji, bilimsel ve sistematik olarak literatür bilgisini uygulamalı olarak kullanmalı ve bunu aşamalı olarak geliştirmeliydi (Vealey, 2006).
1940-80 arası ilk periyodu nispeten daha durgun, ikinci periyodu daha hareketli ve spor psikolojinin profesyonel bir disiplin olarak dünya çapında kabul gördüğü yılları kapsar. Bu dönemlerde araştırmacılar sahada pratik olarak sporcuların performanslarını nasıl arttırabiliriz sorusuna odaklandılar ve saf deneysel yöntemlerden ziyade klinik yaklaşımın işin içinde girdiği boyutları da çalışmalarında değerlendirdiler. Döneme damgasını vuran isimler arasında Dorothy Yates, Franklin Henry ve Bruce Ogilvie söylenebilir. Örneğin San Jose State Üniversitesi’nde klinik psikolog olan Yates bir boks takımının sporcularına pozitif onay ve aşamalı rahatlamayı içeren bir danışmanlık hizmeti uyguladı. Bu çalışma döneme damgasını vurdu çünkü program sonrasındaki takım başarısı beklenenin de üstündeydi. Franklin Henry spor psikolojisinin akademik bir program olarak dahil edilmesinin ilk çalışmalarını başlattı ve Berkeley Üniversitesi’nde ilk defa ‘fiziksel aktivitenin psikolojisi’ isimli bir lisans programını ve müfredatını oluşturdu. Bununla birlikte alana yönelik eğitimci eğitimleri de verdi. Bu gelişmeler spor psikolojisi ve kinesiyolojinin akademik olarak tanınması ile sonuçlandı. John Lawther tarafından kaleme alınan Psychology of Couching spor psikolojisinin akademik bir disiplin olarak tanınmasındaki ilk literatür kaynaklarından biri olarak değerlendirildi. Bruce Ogilvie uygulamalı spor psikolojisinin kurucusu olarak kabul edilir. Terapötik uygulamaları benimseyen Ogilvie Thomas Tutko ile birlikte saha çalışmalarına temel bir kaynak olan Problems Athletes and How to Handle Them’i kaleme aldılar. Bu yıllar İkinci Dünya Savaşı, Soğuk Savaş, olimpik oyunlar gibi birçok çevresel faktörden etkilenmiş ve spor psikolojisi konularının ilgi odağı olmuşlardır. Çalışmaların günümüzde de devam eden askeri performans, olimpik sporcu performansları odağına kaymasına neden olmuştur. Spor psikolojisi artık bir motor davranış silsilesi olarak değerlendirilmekten çok daha fazlası olmuş, anksiyete, kişilik, öz saygı gibi boyutlar alan çalışmasında yerini almıştır (Kornspan, 2012). Bu dönemde kurumsallaşmaya yönelik ilk adımlar atılmıştır. 1965’te Roma’da ilk uluslarası spor psikolojisi kongresi düzenlenmiş, ilk uluslararası spor psikolojisi derneği (ISSP) aynı yıl Ferrucio Antonelli öncülüğünde kurulmuştur. 1970’de International Journal of Sport Psychology ilk sayısını yayınlamıştır. 1967 ve 69’da sırasıyla North American Society for the Psychology of Sport and Physical Activity (NASPSPA) ve Establishment of Fédération Européenne de Psychologie des Sport et des Activites Corporelles (FEPSAC) kuruldu (Moran, 2004).
1980-2000 arası spor psikolojisi için en büyük gelişmenin olduğu ve alanda dev adımların atıldığı bir dönem olarak görülür. Bu tarihlerde artık spor psikolojisi tamamen bağımsız ve ayrı bir disiplin olarak dünyaya kendini tam anlamıyla kabul ettirmiştir. Sadece akademik camiada değil halkın da kabul ve onayını alan bir disiplin haline gelmiştir. Belki dönemler içinde en çok makale ve kitapların yazıldığı, kurumsal adımların atıldığı bir dönemi tarif eder. Bunun yanısıra, birçok profesyonel ve öğrenci alanla ilgilendi ve meslek olarak özelleşti. Bu dönemi belki de farklı kılan en önemli özellik artık alandaki standartların ciddi olarak tartışma konusu olmasıdır. Spor psikolojisi için tanıma yönelik ve etiğe ilişkin standartlar belirlendi. Mesleki yeterliliğe ilişkin gereklilikler belirtildi ve tanımlandı. Spor psikolojisi ek bir meslek değil, tam zamanlı profesyonel bir hizmet olarak kabul edildi ve standartlara dahil edildi. Dönem multidisipliner anlayış açısından da spor psikolojisinde etkili oldu. Profesyoneller daha çok psikoloji ile ilişkili kavramları (danışmanlık vs.) ele aldı ve birçok alandan disipline yönelik katkı sağlandı (Weinberg ve Gould, 2003). Önemli spor psikolojisi organizasyonlarından olan Association of Applied Sport Psychology (AASP) 1985’de kuruldu. Kurulumunun en önemli amacı spor psikolojisinde teori, uygulama ve alan gelişimi ile ilgili fikir edinmek ve alanda çalışan profesyonelleri bir araya getirmektir. Birçok kurumsal atılımlara rağmen alanın APA tarfından kabul edilmesi 1986’da gerçekleşti. Dönemin APA başkanı Richard Suinn, Heymann, Morgan ve alanda çalışan APA profesyonelleri APA Division 47’yi kurdu. Bu gelişme artık spor ve egzersiz alanının psikolojinin en büyük kurumlarından biri tarafından tanınması demekti. Önemli bazı yayınlar da dönemin literatürünü belirlerdi. NASPSPA tarafından Journal of Sport and Exercise Psychology 1979’da, The Sport Psychologist 1987’de, Journal of Applied Sport Psychology ASSP tarafından 1989’da yayınlanmaya başladı (Brewer, Van Raalte, 2002). 1970’lerden 2000’lere gelen süre boyunca kadınların bu alana olan effektif katkıları ve alanda kabul görmesi de dikkat çekicidir. Ema Geron, Dorothy Yates, Dorothy Harris, Jean Williams, Carole Oglesby, Tara Scanlan, Maureen Weiss, Diane Gill gibi isimler alanda öncü olmuş kadın bilim insanlarından bazıları olarak söylenebilir (Gould ve Voelker, 2014).
200’lerden günümüze spor psikolojisi geniş etki alanı ve atılımlarıyla özellikle batı ülkelerinde önemli bir disiplin haline gelmiştir. Spor psikolojisi teori ve pratiklerini iş yaşamında ve sanatta uygulama fırsatı bulmuştur (Hays ve Brown, 2004). AASP mesleki yeterlikler için belirli koşulları gerektiren doktora programları açmış ve alanda spesifikleşme için imkan sağlamıştır. Ayrıca AASP sertifika programları açarak bu alanda profesyonellerin mesleki hakkını garanti altına almıştır (Association of Applied Sport Psychology, 2006). 2000’de 700 katılımcı ve 70 ülkenin katılımı ile Fas’ta gerçekleştirilen Spor Psikolojisi Dünya Kongresi, 2009’da 700 delege ve yine 70 ülkenin katılımıyla Yunanistan’da gerçekleştirilen Spor Psikolojisi Birliği Konferans’ı alanın günümüzdeki hızlı ve etkili gelişimine bazı örnekler olarak verilebilir. Günümüzde spor ve egzersiz psikolojisi birçok uygulamalı alanı ile üniversite ve kurumsal diğer yapılarda bir gereklilik haline gelmiştir. Halk sağlığı, obezite ile mücadele, hareketsiz yaşam, egzersiz motivasyonu, sakatlanan sporcuların gelişimi, olimpik oyunlar gibi yeni türevlerde kendini gösteren bir disiplin olan spor ve egzersiz psikolojisi kültürel faktörleri ve bütün spor dallarını içine alan bir yaşam boyu gelişim disiplini konumunda değerlendirilmektedir. Spor psikolojisi artık farklı çalışma alanları, geniş konu dizini ve artan saha çalışmaları ile global bir konumdadır. Çağdaş spor ve egzersiz psikolojisi genişleyen bu yapısı ile klinik spor psikolojisi, eğitim spor psikolojisi gibi çeşitli alt alanları günümüzde oluşturmuştur (Gould ve Voelker, 2014).
Spor psikolojisinin geleceğine ilişkin öngörüleri günümüzde kısıtlı görünmektedir. Bilişim ve teknoloji çağının etkisi gelecekte robotların spor psikolojisi bünyesine girmesiyle sonuçlanabilir (Raab, 2017). Örneğin bazı çalışmalar robotlar ve insanlar arasında gerçekleşecek futbol maçı ve bunun kurallar çerçevesindeki gelişimine yönelik tespitlerde bulunmuşlardır (Kitano ve Asada, 1998; Haddadin ve diğ., 2007). İyileşme stratejileri ve DNA araştırmaları, yaşlı sporcular, obezite ve bağlı sorunlar gibi konular alan uzmanları tarafından gelecekteki spor psikolojisi yönelimlerinin ağırlık noktaları gibi görünmektedir. Bununla birlikte spor psikolojisinin eğitim uygulamalarında, iş yaşamında aktif rol alabileceği ve medikal işbirlikleri ile yapısını sağlamlaştırabileceği tahmin edilmektedir (Raab, 2017).
KAYNAKÇA
American Psychological Association Division 47(b.t.). What is exercise and sport psychology? 23 Ekim 2019, http://www.apa47.org/pracExSpPsych.php
Aoyagi, M., W., Portenga, S., T., Poczwardowski, A., Cohen, A., B., ve Statler, T. (2012). Reflections and directions: The profession of sport psychology past, present, and future. Professional Psychology: Research and Practice, 43(1), 32-38.
Brewer, B.W., ve Van Raalte, J., L. (2002). Introduction to sport and exercise psychology. Exploring sport and exercise psychology (2. Baskı) içinde (3–9). Washington, DC: American Psychological Association.
Clay, R., A. (2012). APA's sport psychology proficiency. Monitor on Psychology, 43(7), 57.
Davis, F., S., Huss, T., M., Becker, A., W. (1995). Noman Triplett and the dawning of sport psychology. The Sport Psychologist, 9(1), 366-375.
Fitz, G.W. (1895). A location reaction apparatus. Psychological Review, 2, 37-42.
Gill, D.L. (2000). Psychological dynamics sport and exercise (2. baskı). Champaign IL: Human Kinetics.
Gill, D., L., Williams, L., Reifsteck, E., R. (2017). Psychological dynamics of sport and exercise (4. baskı). Champaign, IL: Human Kinetics.
Gould, D., ve Pick, S. (1995). Sport psychology: The Griffith era, 1920- 1940. The Sport Psychologist, 9(1), 391-405.
Gould, D., ve Voelker, D., K. (2014). The history of sport psychology. Encyclopedia of sport and exercise psychology (3. baskı) içinde (346- 351). Sage Publications.
Green, C., D. (2003). Psychology strikes out: Coleman R. Griffith and The Chicago Cubs. History of Psychology, 6(1), 267-283.
Green, C., D. (2012). America’s first sport psychologist. Monitor on Psychology, 43(4), 22.
Haddadin, S., Laue, T., Frese, U., ve Hirzinger, G. (2007). Foul 2050: thoughts on physical interaction in human-robot soccer. IEEE/RSJ international conference on intelligent robots and systems, 3243- 3250.
Hays, K., F., ve Brown, C., H. (2004). You’re on! Consulting for peak performance. Washington, DC: American Psychological Association.
Hermann, E. (1921). The psychophysical significance of physical education. American Physical Education Review, 26, 283-289.
Jacobson, E. (1932). Electrophysiology of mental activities. American Journal of Psychology,44, 677-694.
Jarvis, M. (2006). Sport psychology: A student’s handbook (1. baskı). New York: Routledge.
Kitano, H., ve Asada, M. (1998). Robocup humanoid challenge: That’s one small step for a robot, one giant leap for mankind. IEEE/RSJ international conference on intelligent robots and systems, 419–424.
Kornspan, A. S. (2012). History of sport and performance. The Oxford handbook of sport and performance psychology (1. Baskı) içinde (3- 23). Oxford Press.
Kroll, W., & Lewis, G. (1970). Americaʼs first sport psychologist. Quest, 13(1), 1-4.
Moran, A., P. (2004). Sport and exercise psychology: A critical ıntroduction (1. baskı). East Sussex: Routledge.
Portenga, S., T., Aoyagi, M., W., Balague, G., Cohen, A., Harmison, B. (b.t.). Defining Applied Sport & Performance Psychology. 23 Ekim 2019.https://www.apadivisions.org/division- 47/about/resources/what-is
Raab, M. (2017). Sport and exercise psychology in 2050. German Journal of Exercise and Sport Research, 47(1), 62-71.
Schultz, D.P. ve Schultz, S.E. (2007). Modern psikoloji tarihi (1. baskı). (Y. Aslay, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları. (Orijinal çalışma basım tarihi 2004.)
Terekli, S. (2012). Spor psikolojisi. Spor bilimine giriş (1. baskı) içinde (110). Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.
Vealey, R., S. (2006). Smocks and jocks outside the box: The paradigmatic evolution of sport and exercise psychology. Quest, 58(1), 128-159, DOI: 10.1080/00336297.2006.10491876.
Weinberg, R., S., ve Gould, D. (2003). Foundation of sport and exercise psychology (3. baskı). Champaign, IL: Human Kinetics.
Wiggins, D., K. (1984). The history of sports psychology in North America. Psychological foundations of sport (1. Baskı) içinde (9- 22). Champaign, IL:Human Kinetics.
Avniye Bejna Erkut- Transseksüalizmin Tarihsel Gelişimi (Ocak, 2021)
Transseksüalizm Nedir?
Cinsiyet kimliği, doğumda atanan biyolojik cinsiyetten bağımsız olarak kişinin kendini ait hissetiği cinsiyetle ilgili algısı ve bu algıya paralel psikolojik olarak özdeşim kurmasıdır (Diamond, 2002). Transseksüalizm ise bireyin biyolojik cinsiyeti ile cinsiyet kimliğinin uyumsuzluk göstermesi durumu olarak tanımlanmaktadır. Kişide bu uyumsuzluğun yarattığı huzursuzlukla birlikte genlerle belirlenen biyolojik cinsiyetinin aksine, karşı cinsin fizyolojik yapısına uyum sağlayabilmek amacıyla çeşitli tıbbi cinsiyet düzenleme operasyonları geçirdikleri kimi zamanda şartlar dolayısıyla bu operasyonları geçirmeden hayatlarına devam etmek zorunda kaldıkları görülen kişileri kapsayan bir kavramdır (Reicherzer, 2008). Transseksüalitenin cinsel yönelimle ilgili bir karşılığı yoktur, kavram cinsiyet kimliğiyle ilgili bir kavramdır (Jannsen, 2020).
Freud’un dürtü çatışma kuramı, yaşamın erken evrelerinde erkek çocukla babanın ilişkisinde, babanın soğuk tutumlarından dolayı çocuğun babasına karşı özdeşim kurarak kastrasyon endişesinden kurtulması gerekirken, annesine karşı geliştirdiği aşırı özdeşim kurma durumunun ödipal çatışmanın çözümsüz kalmasına yol açtığını ifade etmiştir (Freud, 1921). Çocuğun annesiyle kurduğu aşırı özdeşim sonucu, annesinin cinsiyet özelliklerini benimsemesine yani ‘‘eşcinselliğe’’ zemin hazırlanmaktadır. Dolayısıyla Freud eşcinsellikle ilgili daha kapsamlı bir açıklama getiriyor gibi görünüyor olsa da eşcinsellik ve transseksüellik gibi kavramları ödipal sürecin sağlıklı ilerleyememesine bağlayan bir sorun olarak tanımlamıştır (Sungur ve Yalnız, 1999).
Kohlberg’in bilişsel gelişim kuramında da bahsedildiği üzere çocuğun cinsiyet rolleri edindiği gelişim dönemlerinde bilişsel süreçler devreye girmektedir. Çocukluk döneminde kişi kendi kimliğini geliştirirken toplumsal normların da etkisiyle erkek ve kadın imajının nasıl olduğuna dair yani toplumsal cinsiyet rolleriyle ilgili algılar geliştirir (Zembat ve Keleş., 2012). Kendisini kız ya da erkek olarak kimliklendiren çocuk, bilişsel tutarlılık sağlayabilmek amacıyla biyolojik cinsiyeti ve cinsiyet kimliği arasında huzursuzluk yaşayabilir. Bu huzursuzluk çocuğun var olan bilişsel tutarsızlığının şiddetlenmesine ve kendisini başka bir bedene hapsolmuş olarak nitelendirmesine sebep olabilir.
Geçmişteki Transseksüel Temsiller
Günümüzde, transseksüel temsiller olarak nitelendirebileceğimiz tarihi alıntılar mevcuttur. Transseksüellikle ilgili kanıtlar çok eskilere dayanmaktadır. Bhinder ve Upadhyaya (2021), şöyle söylemiştir: Roma imparatoru olan Elagabalus’un kendisine biçilen toplumsal cinsiyet rollerini reddetti, kozmetik ürünler kullanmaktaydı, ‘kraliçe’ gibi kadınlara atfedilen sıfatlarla çağrılmayı istiyor, kadın kıyafetleri giymeyi tercih ediyor ve kendisine kadın cinsel organı verebilecek doktoru çok büyük bir ödül bahşetmekten bahsediyordu. Öte yandan Güney Asya’da ikili cinsiyet sistemi dışında üçüncü bir cinsiyet olarak benimsenmiş, biyolojik cinsiyetlerinin aksine kendilerini kadın ruhuna sahip bireyler olarak tanımlayan ‘Hijralar’ eski çağlardan günümüze transseksüel bireylerin temsilleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Hijralar, Hindistan’ın kültüründe ve geçmişinde önemli bir yere sahiptirler ve bu kişiler kastre edilerek de yaşamlarına devam edebilmekteydiler. Hijralar, Hindistan’da sömürge dönemine kadar dini anlamda önemli roller üstlenen ve toplumsal anlamda saygı duyulan temsillerdi (Nanda,1986). Yakın geçmişe kadar transseksüalizmin varlığını gösteren temsiller dışında ilk bilimsel, tıbbi ve psikiyatrik teoriler 19.yy sonlarına doğru çalışılmaya başlanmıştır. Çalışmaların büyük çoğunluğunda sadece toplumsal cinsiyet rollerini reddeden bireyler bile psikoseksüel bozukluğa sahip bireyler olarak adlandırılmıştır.
İlk Tanımlar
Erken dönem çalışmalarında Viyana’da Profesör Richad von Krafft-Ebing 1894’te transseksüalizmle ile ilgili ilk klinik tanımlamayı yapmıştır. Doğrudan transseksüel ifadesini kullanmadan bireyleri karşı cinsle özdeşim kuran eşcinseller olarak tanımlamıştır (Drescher, 2014). Keskin ve arkadaşları (2015), Krafft-Ebing’in, kendilerini biyolojik cinsiyetlerinin aksine karşı cins olarak hisseden bireylerin bir çeşit psikoza sahip olduklarını ortaya attığını belirtmiştir. Transseksüellik, 20. yüzyıla kadar eşcinsellikle ilgili kuramların içeriğinde ele alınmış olsa da 20. yüzyılın ilk dönemlerine gelindiğinde, kendisi de eşcinsel yönelime sahip doktor Magnus Hirschfeld, biyolojik cinsiyetiyle cinsel kimliği arasında uyumsuzluk olan bireyler için önemli araştırmalarda bulunmuştur. Eşcinsel bireylerin arzularını, karşı cins olarak yaşama isteğindeki insanların arzularından farklı tanımlayarak transvestit kelimesini ilk kez kullanmıştır. Keskin ve arkadaşları (2015), 1910 yılında çıkarttığı Die Transvestiten adlı kitabında ‘‘transvestitlik’’ kavramını kullanan Hirschfeld’in, karşı cinsiyetin kıyafetlerini giyen ve görünümlerini kopyalayan bireylerden bahsettiğini belirtmiştir. Bireylerin bu eylemi gerçekleştirirken oto-erotik bir haz duyan erkek bireyler olduğunu söylemiştir, bu eylemi gerçekleştirirken anatomik olarak da karşı cinsin yapısına sahip olmak isteyen bireyleri kapsayan ruhsal transseksüellik kavramını ortaya atmıştır. (Keskin ve arkadaşları., 2015) Hirschfeld, transvestitlerin geçmiş çalışmaların aksine psikopatoloji göstermediklerini, biyolojik cinsiyetleriyle tanımlanabileceklerini öne sürmüştür (Beemyn, 2013) Transseksüalizmin bilimsel otoritelerce çalışılmaya başlanması, tanımlamalar yapılmasının ardından kavram hem toplumsal hem de akademik anlamda büyük bir popülerlik kazanmaya başlamıştır. 1940’lara kadar transseksüel bireylerin patoloji gösterdikleri savunulsa da bu dönemde Michael Dillon falloplasti ameliyatı geçiren ilk trans erkek olarak literatüre girmiştir (Beemyn, 2013). İlerleyen yıllarda kendisi de doktor olan Dillon, 1946 yılında çıkardığı kitabıyla biyolojik cinsiyetlerine uyum hissetmeyen bireylerin psikolojik olarak sağlıklı bireyler olduğunu, beden ve zihin arasındaki uyumsuzluğun giderilmesi için terapi süreçleriyle cinsiyet düzenleme operasyonlarının desteklenmesini savunmuştur (Collins, 2017). Dönemin ruhu Dillon’ın bu radikal açıklamalarının önemini kavrayacak pozisyonda olmasa da aradan geçen 10 yıldan sonra Alman seksolog ve endokrinolog Harry Benjamin, transseksüel bireylerle yaptığı klinik çalışmalar sonucunda, hormon tedavileri ve cinsiyet düzenleme operasyonlarıyla beden ve zihin uyumunun sağlanabileceğini öne sürmüş ve ilk operasyonları kliniğinde gerçekleştirmeye başlamıştır. Transseksüalizm kavramını da günümüzde karşıladığı anlamda kullanan ilk kişi Harry Benjamin’dir (Reicherzer,2008). Stoller (1974), transseksüel bireylerin karşı cinste yaygınlık gösteren giyim özellikleri gibi giyinme fetişine sahip olmayan, karşı cinse ait hisseden bireyler olarak tanımlamıştır. (Berghan, 2006). Bilim camiasında yapılan tanımlar ve öne sürülen fikirler kapsamında kavramla ilgili çeşitli deneyler ve çalışmalar yapılmıştır.
Deney Örnekleri
Money ve Gaskin (1971) kromozom ve hormon testlerinin transseksüaliteyle ilgili ayırıcı bir tanı saptayamadıklarını söylemişlerdir. Hormonlarla ilgili yaptıkları açıklamalarda östrojen veya testosteronun cinsel kimliği belirlemek için yeterli olamayacağını saptamışlardır (Sungur ve Yalnız., 1999). Bu araştırmalar transseksüaliteye biyolojik bir perspektif kazandırmıştır. Biyolojik cinsiyetinin aksine karşı cinsle özdeşleşmiş davranışlarda bulunan çocuklarla ilgili ilk bilimsel çalışma 1985 yılında Green tarafından yapılmıştır. (Özsungur, 2010) Green, feminen davranışlar gösteren yaş ortalamaları 7 olan 4-12 yaşlarındaki cinsel kimlik bozukluğu tanısı almış 66 erkek çocukla çalışmış, kontrol grubunu ise cinsel kimlik bozukluğu tanısı almayan 56 çocuktan oluşturmuştur. Çocukları yaklaşık 10 yıl gibi bir süre sonra yaş ortalamaları 19 iken yeniden değerlendirdiği prospektif bir çalışma yürütmüştür. Feminen davranış gösteren çocuklardan, cinsel kimlik bozukluğu tanısı konulan çocukların ilerleyen dönemlerde %75 oranında eşcinsel ve biseksüel yönelim gösterdikleri, toplam örneklemden sadece %2.2 oranında cinsel kimlik uyumsuzluğunun devam ettiği sonucuna ulaşmıştır. Bu çalışmayla Green feminen davranış örüntüleri gösteren çocukların transseksüaliteye nazaran cinsel yönelimlerinin tahmin edilebileceğini saptamış dolayısıyla da cinsel yönelimle transseksüalite arasında net bir ayrım yapılmasına olanak sağlayacak bulgular elde etmiştir (Green, 1985). Chung ve arkadaşları (2002), beyinde stria terminalisin (BSTc) olarak adlandırılan bölgeyle ilgili yürüttükleri çalışmayla bu bölgedeki cinsel dimorfizmin yani bir türün dişi ve erkekleri arasında gözlenen fiziksel değişikliklerin çocukluk döneminde oluşmadığını saptamışlardır. Normal dağılımda erkek BSTc büyüklüğü kadınlara oranla 2 kattır ve daha fazla sayıda nöron içermekteyken Chung ve arkadaşları, (2002) transseksüel kişilerin gösterdiği cinsel kimlik uyumsuzluğunun yetişkinlikte oluştuğunu öne sürmüş ve bu bireylerin beyin yapılarındaki farklılıktan dolayı transseksüel olarak nitelendirilemeyeceklerini tam aksine transseksüel bireyler oldukları için bu farklılığın gözlemlendiğini belirtmişlerdir.
Transseksüalizmle ilgili ilk çalışmaları yürüten araştırmacılar beden ve zihin arasındaki uyumsuzluktan bahsetmişlerdi. Günümüze gelindiğinde uyumsuzluktan kaynaklanan durumun cinsiyet disforisi altında incelendiğini söylemek mümkündür. Cinsiyet disforisi veya önceki kullanıma göre cinsel kimlik bozukluğuyla ilgili yapılan araştırmalarla transseksüalizm tanısal bağlamda yer edinmiştir. Cinsel kimlik bozukluğu kategorisi ilk kez DSM-3 sistemine dahil edilmiştir (APA, 1980). Tanısal bağlamda cinsel kimlik bozukluğu ve transseksüalizm ayrı tanı ölçütleri olarak belirlenmiştir. DSM-IV güncellemesinde transseksüellik, cinsel kimlik bozukluğu içerisine dahil edilerek ayrı bir tanı olmaktan çıkarılmıştır (Polat ve Alioğlu, 2019). Kategorinin ‘‘bozukluk’’ olarak nitelendirdiği yapı damgalamaya yol açabileceği için DSM-5 ile birlikte bu kategori cinsel kimlikten hoşnut olmama ifadesiyle ‘‘Cinsiyet Disforisi’’ olarak güncellenmiştir (Polat ve Alioğlu, 2019). Cinsiyet disforisinden dolayı karşı cinsin özelliklerine sahip olma isteği ICD-10 tanı sisteminde hala transseksüalizm olarak belirtilmekte yine bu kavram cinsel kimlik bozuklukları içerisine dahil edilmiştir (Öztürk ve Uluğ, 1993).
Bilimsel bulguların ışığında psikolojik açıdan bakıldığında biyolojik cinsiyeti ile cinsiyet kimliği arasında uyumsuzluk yaşayan transseksüel bireyler, tarih boyunca farklı şekillerde tanımlanmış ve araştırmaların öznesi konumunda olmuştur. Kuramcılara göre gelişim süreçlerinde çözülememiş çatışmalardan, erken çocukluk dönemlerinde geliştirilen algılardan ve yaşanan deneyimlerden kaynaklanabileceği iddia edilmiştir. Toplumlar tarafından bir kalıba uydurma ihtiyacından dolayı sistemin dışında ekstra bir cinsiyet olarak görülmüş, bir zevk unsuru olarak ele alınmış veya bir çeşit fetiş olarak adlandırılmış, toplumsal normların dışında kalan özelliklerden dolayı sapkınlık olarak nitelendirilmiş, psikopatoloji göstergesi kabul edilmiş ve düzeltilebilecek bir kavram olarak ele alınmıştır. Bu kavramın kullanımı, psikoloji literatürüne girdiği andan itibaren aktivist mücadelelerle ve çeşitli güncellemelerle daha kapsayıcı ve doğru bir kullanıma evrilmiştir. Günümüzde transseksüellik, -seksüel ekinden dolayı cinsel yönelimle bağdaştırılmaktadır. Bu kullanımı reddedilen bir kavramdır. Deneysel çalışmaların da gösterdiği gibi bu kavram cinsiyet kimliği ile alakalı bir kavramdır. Kullanımda ‘‘transgender’’ olarak daha şemsiye bir terim doğru ifade olarak kabul edilmektedir. Yine dilin doğru kullanımı ve bireylerin süreçlerini doğru adlandırmak adına yapılan operasyonlar cinsiyet değiştirme veya cinsiyet dönüştürme yerine cinsiyet düzenleme operasyonları olarak ifade edilmektedir. Transseksüel bireyler psikolojik anlamda cinsiyet disforisini çok yoğun şekilde yaşamaktadırlar, transseksüalizm hakkında ülkemizde sayıca çok olmasa da dünyanın pek çok yerinde çeşitli araştırmalar yapılmasına rağmen hala etiyolojisi hakkında net ve keskin sınırlar çizilememiştir. Sonuç itibariyle, transseksüalizmin insanlık var olduğundan beri insan doğasında kendisine yer bulan, yüzyıllardan beri var olan bir fenomen olarak ele alınabileceğini söylemek mümkündür.
KAYNAKÇA
APA, (1980). Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, (DSM-III). Washington, DC: American Psychiatric Association.
Beemyn, G. (2013). A presence in the past: A transgender historiography. Journal of Women's History, 25(4), 113-121.
Berghan, S. (2006). Lubunya, Transseksüel Kimlik ve Beden, İstanbul: Metis Yayıncılık.
Bhinder, J., & Upadhyaya, P. (2021). Brief history of gender affirmation medicine and surgery. In Urological Care for the Transgender Patient (pp. 249-254). Springer, Cham.
Chung, W. C., De Vries, G. J., and Swaab, D. F. (2002). Sexual differentiation of the bed nucleus of the stria terminalis in humans may extend into adulthood. Journal of Neuroscience, 22(3), 1027-1033.
Collins, A. (2017). Laurence Michael Dillon of Lismullen: World's first transsexual man. The British Journal of Psychiatry, 210(3), 179-179
Diamond, M. (2002). Sex and gender are different: Sexual identity and gender identity are different. Clinical child psychology and psychiatry, 7(3), 320-334.
Donenberg, G. R., and Hoffman, L. W. (1988). Gender differences in moral development. Sex roles, 18(11-12), 701-717.
Drescher, J. (2014). Gender identity diagnoses: History and controversies. In Gender dysphoria and disorders of sex development (pp. 137-150). Springer, Boston, MA.
Freud, S. (1955). Group psychology and the analysis of the ego. In The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XVIII (1920-1922): Beyond the Pleasure Principle, Group Psychology and Other Works (pp. 65-144).
Green, R. (1985). Gender identity in childhood and later sexual orientation. American Journal of Psychiatry, 142, 339-341.
Janssen, D. F. (2020). Transgenderism before gender: nosology from the sixteenth through mid-twentieth century. Archives of sexual behavior, 49(5), 1415-1425.
Keskin, N., Yapça, G., ve Tamam, L. (2015). Transseksüalizm: Klinik özellikleri ve yasal konular. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 7(4), 436-447.
Nanda, S. (1986). The hijras of india: Cultural and individual dimensions of an institutionalized third gender role. Journal of homosexuality, 11(3-4), 35-54.
Özsungur, B. (2010). Cinsel kimlik gelişimi ve cinsel kimlik bozukluğunda psikososyal değişkenler: gözden geçirme. Çocuk ve Gençlik Ruh Sağlığı Dergisi, 17(3), 163-174.
Öztürk, O., ve Uluğ, B. (1993). ICD-10 Ruhsal ve Davranışsal Bozukluklar Sınıflandırması Klinik Tanımlar ve Tanı Kılavuzları. Dünya Sağlık Örgütü, Türkiye Sinir ve Ruh Sağlığı Derneği, s, 77-100.
Polat, A., ve Alioglu, F. (2019). Gender dysphoria: Kocaeli University Hospital experience/Cinsiyet disforisi: Kocaeli Universitesi Hastanesi deneyimi. Anadolu Psikiyatri Dergisi, 20(1), 101-110.
Reicherzer, S. (2008). Evolving language and understanding in the historical development of the gender identity disorder diagnosis. Journal of LGBT Issues in Counseling, 2(4), 326-347.
Sungur, M., ve Yalnız, Ö. (1999). Transseksüalite: ilgili kavramlar ve cinsiyet düzenleme girişimleri. Klinik Psikiyatri Dergisi, 1, 49-54
Zembat, R., & Keleş, S. (2012). The reliability and validity of Turkish Form of the Gender Constancy Scale. Journal of Human Sciences, 9(1), 336-359.
Hülya Aldemir-Üstbiliş Kavramının Kökenleri, Altyapısı ve Güncel Uygulamaları
Üstbiliş Kavramının Kökenleri, Altyapısı ve Güncel Uygulamaları
Bilgi Arayışından Üstbilişe
İnsan duygusu, davranışı ve düşüncesi, insanlığın felsefi temelli fikirler üretmesinden itibaren çeşitli sorulara konu olmuştur. Psikolojinin de temel konularından sayabileceğimiz bu üç yapıtaşından düşünceyi, eski çağlarda bilgiye ulaşmanın bir yolu olarak ele alabiliriz. Örneğin Aristoteles tarafından düşünebilmek, insanı hayvandan ayıran bir olgu olarak görülür ve algılamadan farkından bahsedilir (Frede, 2008). Descartes’in ünlü “Düşünüyorum öyleyse varım.” sözü, kendisini bilgiye ulaştıran şüpheciliğinin bir dışavurumu olsa da, bunun gerçekten bilgiye ulaşmak için bir yol olabileceği fikrini de bizlere verebilir (Cemiloğlu ve Ogur, 2016).
17. yüzyılın önemli düşünürlerinden biri olan John Locke’un “boş levha” (tabula rasa) kavramıyla beraber aslında insan bilgisinin, duyumsal deneyimler ile düşünmenin başlamasıyla oluştuğu fikri ortaya çıkmıştır: İnsan doğduğunda hiçbir bilgiye veya duyuma sahip değildir, ancak kişi aklındakileri anlama yeteneğine sahip olabilir. (Akpunar, 2011 ve Öktem, 2003). Peki düşünebildiğimizin ya da bilgileri bildiğimizin farkında olabilir miyiz? Öktem’in (2003) belirttiğine göre, Berkeley’in üzerinde fikir ürettiği sorulardan birisi de budur; öyle ki araştırmacı, Berkeley’in, bilincimizde bulunanların farkında olabileceğimizi, oysa zihnimiz haricinde bulunan başka varoluşları veya algılanabilecek şeyleri bilemeyeceğimizi düşündüğüne işaret etmektedir. Aynı yazar, Aristoteles’e göre, düşünebilsek bile içsel olarak bildiğimizden çok daha dışımızda var olan süreçler bulunduğundan bahsetmektedir.
Bilgi felsefesi tarihine biraz daha değinecek olursak, 1600’lü yıllarda Spinoza’nın ortaya attığı; bir şeyi biliyor oluşun farkındalığının; düşüncelerimizin karmaşık yapısının incelenmesini sağlayabileceği ve araştırmalara yön verebileceği belirtilmiştir (Karakelle ve Saraç, 2010).
Düşünce ve bilgi üzerine ortaya atılan felsefi temelli fikirler ve deneysel yöntemler ile yapılan çağdaş araştırmalar, bizleri, Berkeley’in de üzerinde düşündüğü bilginin farkındalığı sorusuna bir cevap sunabilen “üstbiliş” (metacognition) kavramıyla buluşturur. Bu farkındalık, felsefenin ontolojik olarak sorguladığı bir durum olmaktan çıkarak, çeşitli bilim dallarının türemesiyle Psikoloji biliminde de önemli yer kaplamaya başlar. Ne de olsa “üstbiliş”, insan zihnini ve kavrayışını konu edinen ve aslında insan bilincine özgü olabilecek bir kavram olarak görünebilir; kısacası Psikoloji biliminin onu ele alarak geliştirmesi kaçınılmaz olarak düşünülebilir.
Köken olarak kelimeyi inceleyecek olursak, Yunanca “meta” –“ötesinde” ve Latince “cognoscere” – “bilinen, bilmek” kavramlarından türediğini görebilir ve aslında “bilişin ötesinde” gibi bir çeviriye ulaşabiliriz (Akpunar, 2011).
Gelişim Psikolojisinde Üstbilişe Öncül Fikirler
Felsefi kökenlerinin bilgi arayışına dair olduğunu düşünebileceğimiz üstbiliş, gelişim psikolojisi çalışmalarından doğmuş olarak da karşımıza çıkabilir. Öyle ki, gelişim dönemlerimizde dünyayı, sosyal çevremizi ve kendimizi nasıl algıladığımızın önemini yadsımamamız gerekir; bu da farkındalığımızın yaşla beraber değişmesine dayanarak üstbiliş kavramının temellerine oturtulabilir. Örneğin, Vygotsky’nin de bir insanın kendi bilgilerini nasıl değerlendirdiği hakkında görüşlere sahip olduğu söylenebilir (akt. Akpunar, 2011). Vygotsky’nin kendisi de, okul çağındaki çocuklarda dünya algısı, kendi mantıksal çözümlemelerinin gelişimi gibi durumların aslında okulda öğrenebileceklerinden bağımsız olarak gelişebileceğinden bahsetmiştir (Vygotsky, 1978). Aynı zamanda Piaget’nin düşüncelerinden bahsederek, çocuklarda muhakeme yeteneğinin, kendi bakış açılarını gösterebilmek amaçlı ortaya çıktığını; daha sonra kendi fikirleri hakkındaki bilgilerine dayalı olarak oluştuğunu aktarmıştır (akt. Vygotsky, 1978). İçsel konuşma gibi belirli özelliklerin de çevresel etkileşim olmadan gerçekleşmediğini, bunun da aslında çocukların kendi düşüncelerini yansıtabilmek amaçlı olduğunu belirtmesinin, Piaget ile tutarlı olduğunu görebiliriz. Bu da dil yetkinliğinin gerekliliğini bize gösterir. Araştırmacılar özellikle Piaget’nin çocuklarda kendi düşündüğünü bilmenin; dil ile dışavurumu sayesinde gözlenebilen bir süreç olarak bahsetmektedirler (akt. Fox ve Riconscente, 2008).
Fox ve Riconscente (2008) ise Vygotsky’nin Sosyokültürel Gelişim Kuramı’nı inceleyerek, sosyal çevre ile dil etkileşiminin önemini ele almış; sosyal çevre ile etkileşimin, üstbiliş yeteneğini, dilin gelişmesiyle beraberinde getireceği sonucuna ulaşmışlardır. Araştırmacılar tarafından, teorideki içsel konuşma ve hayali oyun gibi gelişimsel olguların da üstbilişi yansıtabileceğinden bahsedilmektedir.
Üstbilişin Sahneye Çıkışı
Üstbiliş terimi ortaya atılmadan önce, sosyal bilişsel gelişim çalışmalarına göz atmak gerekir. Alanında öncü olan John Hurley Flavell ve arkadaşlarının çocuklar ile hafızaları üzerinde çalışmaları, kendisini bu terimi ortaya koymaya yöneltecektir. Eski çağların filozoflarından Lev Vygotsky’e kadar geriye uzanan çocuklar ve bilgilerin gelişimi hakkındaki düşüncelere bakıldığında aslında üstbiliş düşüncesinin isimsiz bir biçimde her zaman kafaları kurcaladığı sonucuna varılabilir.
Flavell, Friedrichs ve Hoyt (1970), hafıza ve hatırlayabilme ile ilgili araştırmalarında, bir çocuğun bir görevi hatırlayabileceğine dair fikrinin olup olmadığını sormuştur. Böylece hafıza görevlerine eklenen bir bağımlı değişken ortaya çıkmaktadır. Görülmektedir ki aynı yıl, araştırmalarda bilişimiz hakkında bir “bilişimiz” olduğuna dair yönelimler ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu araştırmada, çeşitli yaş gruplarındaki çocuklara daha sonra hatırlama görevi gerçekleştirmeleri gerekecek metodlar uygulanmıştır. Sonuç olarak, daha ileri yaştaki grupların (dördüncü sınıfa gidenler) diğer gruplara göre (ikinci sınıf ve anaokuluna gidenler) kendi hatırlayabilme performanslarına dair daha iyi bildirimler sunduğu araştırmacılar tarafından gözlemlenmiştir. Gelişimsel döneme göre de bilişin değiştiği sonucuna yeniden varılmıştır. Bu araştırmada üstbiliş kavramının ayak seslerini duymaya başladığımızı söyleyebiliriz. Araştırmacılar gelecekte sorulması gereken önemli bir soruyu ortaya atmışlardır, zihnin kendi hakkındaki bilgisini nasıl gözlemleyebileceğimize ve bilebileceğimize yönelmemiz gerektiğini belirtmişlerdir. Artık bu kapasite, insan zihninde yadsınamayacak kadar önemli bir oluşum haline dönüşmeye başlamaktadır.
Wellmann, Ritter ve Flavell’in (1975) hafıza gelişimi ile ilgili yaptığı başka bir araştırmada; üç yaşındaki çocuklara daha sonra neyi hatırlamaları gerektiğine dair bir yönerge verilmiş ve gruplar hatırlamak için bekleyen ve beklemeyenler olarak ikiye ayrılmıştır. Araştırmanın sonuçları göstermektedir ki hatırlamayı bekleyen çocuklar, hatırlayabilmek için çeşitli stratejiler geliştirir iken; diğer grupta bu gözlemlenmemiştir. Aynı zamanda, üç yaşından küçük çocuklardan bu konuda veri almanın zorluğu dil yeteneklerinin gelişmemiş olabileceğine ve verilen görevi farklı algılamış olmalarına bağlanmıştır. Bu araştırmada önemli olan durum; çocukların hatırlayabilmek amaçlı stratejiler geliştirebildiklerinin gözlemlenmesidir.
Üstbiliş terimini ilk kez kullanan ve tanımlamasını yapan John Flavell’e (1979) göre, üstbiliş, bilişlerimiz ile ilgili ne bildiğimiz ve bu bilgileri düzenlemek için kullandığımız kontrolü anlatan bir terimdir. Çocuklar ile gerçekleştirdiği çalışmalarının sonucunda, ilk olarak bu fikre “üst-hafıza” (metamemory) adı verilmiştir (akt. Bråten, 1991). Literatürde hala sıklıkla kullanılan bir tanım olarak ne düşündüğümüzü düşünebilme kapasitesi olarak belirtilen üstbiliş tanımı da Flavell’in 1979 tarihli yazısında geçmektedir. Kendisi aynı zamanda terimi içine alan dört ilişkili durum olduğundan bahsetmiş ve bunları “üstbilişsel bilgi”, “üstbilişsel deneyim”, “amaçlar” ve “eylemler” olarak listelemiştir. Sonuç olarak, üstbilişimiz ve ne bildiğimiz hakkındaki fikrimizin, bu dört süreç arasındaki ilişki ile yaratıldığı düşüncesi belirtilmiştir (Flavell, 1979). Kısacası, aslında bir matematik problemini çözemediğimizde onu çözecek bilgiye sahip olmadığımızın farkındalığında, üstbilişi kullanıyor olabiliriz.
Üstbiliş Kavramının Teorik Temelleri
Üstbiliş teriminin ortaya atılmasından itibaren, nasıl geliştiği ve kapsamında neler bulundurduğuna dair çeşitli teoriler ortaya atılmıştır. Flavell de dahil birçok araştırmacının savunduğu teorilerden biri Kendini Nitelendirici Bakış Açısı’dır (Self-Attributive View) (Proust, 2010). Proust’a (2010) göre bu bakış açısının temeli, kendi düşüncelerimiz hakkında bir nitelendirmeye ve düşünceye sahip oluşumuzla beraber üstbilişin oluşmasıdır. Araştırmacı ortaya atılan hipotezleri toparlayarak, genel olarak sosyal bilişimizin gelişmesinin evrimsel önemine değinmiş ve böylece kendi-bilişimiz hakkındaki bilgilerin evrimsel açıdan gelişmesinin gerekliliğinden bahsetmiştir. Aynı zamanda başkalarının düşüncelerini anlayabilmemiz için öncelikle kendi düşüncelerimizi anlayabilmemiz gerektiğini belirtmiştir.
Üstbiliş ve ilk adlandırması olarak üst-hafıza’nın altyapısında bizi 3 farklı alt bileşen karşılar; bunlar araştırmacılar tarafından kontrol (control), izleme (monitoring) ve içebakış ile beraber gelen öznel raporlar olarak belirtilmektedir (Nelson ve Narens, 1990). Kontrol, bir eylemi gerçekleştirmede ve onu sürdürmede kendini gösterir; bu kendi üstbilişimizi eyleme nasıl döktüğümüzle bağdaştırılmaktadır. Bunun için ise “izleme” devreye girer; Nelson ve Narens, bunun durumu değerlendirmemizi sağladığını açıklar. Bu durumu değerlendirmeyi ise içebakış raporlarımız ile ortaya çıkardığımızı söylemektedirler. İçebakış yöntemi, Titchener, Wundt ve James gibi psikolojinin öncülerinin de kullandığı bir yöntem olarak, Yapısalcılık ile beraber, henüz üstbiliş terimi ortaya atılmadan önce de karşımıza çıkmaktaydı (Schultz ve Schultz, 2004; Aslay, çev. 2007). Bu düşünceler ile paralel olarak Nelson ve Narens da bu yöntemi, davranışlarımızı düşüncelerimiz ile nasıl değerlendirdiğimiz ve doğru/yanlış yapıp yapmadığımızı bilebilmemiz ile bağdaştırarak üstbilişin teorik altyapısına eklemektedirler. Böylece üstbiliş kavramı, ne bildiğimiz ve bilebileceğimiz hakkındaki düşüncelerimizin kapsamını geniş bir biçimde ele alacak çalışmalar için, bir çatı oluşturmaya başlamıştır.
Üstbiliş ve Bir Temel Olarak Zihin Kuramı
Üstbilişin düşüncelerimiz hakkında düşünebildiğimiz temeline dayalı olduğundan bahsettik; fakat genel olarak karşımızdakilerin “zihnini okuma” yeteneğinin de nasıl geliştiğine bir göz atmak gerekir. Kendi düşüncelerimizi ve diğer insanların düşüncelerini nasıl tahmin ediyoruz? Bu farkındalıklara ithafen, karşımıza zihin kuramı (theory of mind) çıkar.
Zihin kuramı, Premack and Woodruff (1978) tarafından, kendi ve diğerlerinin zihinsel durumunun farkında olabilmeye verdikleri isim ile ortaya çıkmıştır. Kökenleri yine gelişim psikoloji araştırmalarına dayanır. Üstbilişin gelişiminde bahsedildiği gibi, çocukların gelişim dönemleriyle başlayan hayali oyunları ve rol yapabilme yeteneklerinin değerlendirilmesi, zihin kuramına öncüldür (Leslie, 1987). Yine aynı şekilde üstbilişte olduğu gibi, Leslie, dil gelişiminin de bu kapasitenin gelişmesinde önemli olduğuna değinmektedir; çünkü çocuklar kendi zihinsel düşüncelerini ortaya koyacak kelimeleri öğrenmeye başladıkça sosyal ve içsel olarak “biliş” algıları da gelişir.
Diğer Türlerde Üstbiliş Mekanizmaları
Zihnin üstbiliş mekanizmasının nasıl geliştiği, evrimsel temellerinin olup olmadığı ve günlük hayatımızda ya da verilen görevlerde bu mekanizmanın nasıl kullanıldığı araştırmacılar tarafından merak edilen sorulardır. Başka bir soru da bu mekanizmanın insan diğer canlılarda da gelişip gelişmediğidir (Jozefowiez, Staddon ve Cerutti, 2009). Buna yönelik olarak özellikle sıçanlar ve maymunlar üzerinde deneyler yapılmaya başlanmıştır; fakat dil her ne kadar bir üstbiliş göstergesi olarak görülse de, bu hayvanlarda kullanılamayacaktır. Böylece üstbiliş terimine davranışsal göstergelerin nasıl eklenebileceği ve karar verme mekanizmalarının bir gösterge olup olamayacağı üzerinde düşünülmüştür (Smith, Shields and Washburn, 2003).
Bu davranışsal yöntemlerin kullanılması zihin kuramını geliştiren çalışmacılar Premack ve Woodruff’un araştırmalarında da görülür. Şempanzelerin de bilgilere, inançlara ve doğruyu anlayıp anlamamaya yönelik bir yetenekleri olup olmadığını merak etmişlerdir. Çalışmada, şempanzelere bir insan aktörün sorunlar yaşadığı sahneler gösterilmiş ve daha sonra bu sahnelerdeki çözüme ait fotoğraflar verilmiştir. Sonuçlara bakıldığında, şempanzelerin doğru cevapları bilebildiği gözlemlenmiştir. Premack ve Woodruff (1978), şempanzelerin durumu ve amacı anlayarak çözümleri sunabildiğini göstermiştir. Videodaki aktörün sorunu çözmeye yönelik bir amacı olduğunu anlayabilmek, zihin kuramının öne sürdüğü yeteneklerden biri olarak görülür. Araştırmacılar, her ne kadar şempanzelerin başka bir durumdaki birinin amaçlarını anlayabilmiş olacaklarını gösterseler de, kendi iç bilgisini nasıl edinebileceğini veya bu çözümleri kendine yönelik de üretip üretemeyeceğini tartışmışlardır. Burada da aslında daha çok iç-bilgimize yönelik olan “üstbiliş” devreye girmeye başlar. Bu merak ile yapılan araştırmalar, üstbilişin de hayvanlar üzerinde çalışılmaya başlamasına öncü olarak görülebilir.
Araştırmacılar, çeşitli hayvanların da insanlar gibi bilip bilmediklerini değerlendirebildiklerini ve buna göre kararlarını uygulayabildiklerini göstermişlerdir. Bu araştırmalardan birinde, çalışmalarda oldukça fazla kullanılan Rhesus maymunlarının izleme yeteneklerini ve öğrendiklerini değerlendirerek başka bir durumda kullanabildikleri de kanıtlanmıştır. Deneyde, maymunlar algısal görevler hakkında eğitilmişler ve kendi “izlemlerini” kullanarak öğrendiklerini başka görevde kullanabilmişlerdir. Araştırmacılar bu başarıyı, tek bir görevde öğrenmiş olsa da, onun dışına genelleyerek üstbilişi kullanabilme yeteneklerine bağlamışlardır (Kornell, Son ve Terrace, 2007). Araştırmacılar, bu deney ile ilk defa başka bir türün bilişsel etkinlikler ile uğraşırken üstbiliş mekanizmalarını kullanabildiklerinin gösterildiğini belirtmişlerdir.
Rhesus maymunları ile yapılan başka bir araştırmada, maymunlara ipucu verilerek araştırmacı tarafından bir tüpün hangi tarafına yemi koyduğunu bilip bilemeyecekleri araştırılmıştır. Bir grupta araştırmacı yemi hangi tarafa koyduğunu açıkça gösterirken, diğer grupta göstermemiştir. İki grupta da hem tek tüp, hem de iki tüp durumu kullanılmıştır; öyle ki maymunlar yemin hangi tarafta olduğunu bilmedikleri durumda, iki tüpün de tam ortasından deliklere bakarak bilgi arayışı davranışı göstermişlerdir. Araştırmacılar bu durumun, maymunların üstbiliş yeteneklerini ortaya koyduğunu belirtmektedirler; “yeri bilip bilmediklerini” değerlendirmişler ve bu bilgiye sahip olmadıklarının farkına varmışlardır. Araştırmacılar üstbiliş mekanizmalarının, doğada bilgi belirsizliğini ortadan kaldırmak ve yaşam koşullarında en az bedelle buna ulaşabilmek amaçlı bir davranışla güdülenebileceği sonucuna varmışlardır. Bunu da insan üstbilişinin evrimine bir ön ayak olabileceği düşüncesi ile belirtmişlerdir (Rosati ve Santos, 2016).
Üstbilişin Çocuklarda Gelişimi ve Eğitimde Uygulamalara Dökümü
Üstbiliş çalışmaları, genellikle çocukların kendi bilgilerini nasıl değerlendirdikleri ve bunları verilen görevlerde nasıl uyguladıkları ile kendilerini gösterir. Bu açıdan hem bilişsel psikoloji, hem gelişim psikolojisi alanında konunun önemli bir yere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Daha da fazlası, çocukların üstbilişsel yetenekleri ve stratejilerinin geliştirilmelerine yönelik çalışmalar yapıldığında; akranlarına göre daha iyi öğrenme ve hatırlama süreçlerine sahip oldukları belirtilmektedir (Chatzipanteli, Grammatikopoulos ve Gregoriadis, 2013). Araştırmacılar bu durumun bir sonucu olarak üstbilişsel aktivitelerin öğrenilebilir olduğuna ve öğretmenlerin önemli rolüne değinmektedirler. Akpunar (2011) da bu düşünceyi desteklemektedir ve yetişkinlikte üstbilişsel stratejilerin daha iyi kullanılabildiğinden bahsetmektedir. Bu yüzden uygulamalar; eğitim bilimleri alanında da oldukça önemli bir yere sahip olmaya başlar.
Eğitim alanında üstbilişin iki alt bileşeni karşımıza çıkar; bilişin farkında olabilmek ve onu düzenleyebilmek (self-regulation) (Chatzipanteli ve ark, 2013; Akpunar, 2011). Akpunar, üstbilişin bu iki özelliğinden dolayı bir öğrenme sürecini kendi kendimize başarabilmede önemli olduğunu vurgulamaktadır. Bu araştırmalar ile, eğitim ve gelişim alanında üstbilişin nasıl uygulanabileceğine ve hangi değişkenleri etkileyebileceğine dair çalışmalara 1990’lı yıllar ve sonrasında gittikçe ağırlık verilmeye başlandığı görülebilir. Böylece araştırmacılar tarafından çeşitli üstbilişsel yapıları geliştirecek öğretim teknikleri de üretilmeye başlanmıştır.
Üstbiliş kavramının tarihsel gelişimi üzerinde düşünecek olursak, belki de ne bildiğimiz konusundaki bilgimiz, bizim gerçekten de hayatta kalma şansımızı artırabilecek evrimsel bir yeteneğimiz olabilir. Bir konuda bilgisizliğimizin farkındaysak, bilgi arayışı davranışında bulunuruz veya tehlikeli bir durum ise bu farkındalık, bizi o işe girişmekten alıkoyarak koruyabilir. Felsefi açıdan bilgi arayışı da varoluşsal krizlerimizi tatmin etmenin dışında beraberinde bu avantajları getiren bir arayış olarak görülebilir. Böylece bu arayış; biliş, üstbiliş ve zihin kuramının doğuşuna sağlam bir temel sağlayarak insan zihni hakkındaki bilgilerimizi genişletmenin yolunu açmıştır. Belki de bu genişleme sayesinde üstbiliş yeteneklerimizi, artık hayatta kalma içgüdümüzü yönlendirecek bir şey olarak değil, doğada savaş vermemizi gerektirecek kadar çetin olmayan günümüz koşullarında fırsatları görebilmeye ve olduğumuzdan daha iyi statülere gelebilmemizi veya daha iyi ilişkiler kurabilmemizi sağlayacak bir yöntem olarak kullanmaya dönüştürebiliriz. Bu yüzden üstbiliş çalışmalarının şimdiki koşullarımıza bağlı olarak yapılmasını önemli olarak görmekteyim, bu da eğitimde büyük değişimler sağlayabileceğini gösteren araştırmalar ile tutarlı olacaktır. Çocukların gelişim dönemine uygun olarak etkinlikler de sunulabilir ve belki de üstbiliş yeteneklerinin daha önceden veya daha iyi gelişmesine yardımcı olunabilir. Bu uygulamalar güncel olarak, sosyalleşmede sorunlar çeken, kendini veya insanları anlayamadığını düşünen çocuklarda ve yetişkinlerde de kullanılacak şekillere dönüştürülerek; hem kendilerini hem de dünyayı algılamalarında onlara yardımcı olabilir.
Kaynakça
Akpunar, B. (2011). Biliş ve Üstbiliş (Metacognition) Kavramlarının Zihin Felsefesi Açısından Analizi. International Periodical For The Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 6(4), 353-365.
Bråten, I. (1991). Vygotsky as precursor to metacognitive theory: I. The concept of metacognition and its roots. Scandinavian Journal of Educational Research, 35(3), 179-192. doi: 10.1080/0031383910350302.
Cemiloğlu, M. ve Ogur, E. (2016). Okuma Öğretiminde Biliş ve Üst-Biliş Stratejileri. Uluslararası Hakemli İnsan ve Sanat Araştırmaları Dergisi, 1(1), 118-137.
Chatzipanteli, A., Grammatikopoulos, V., & Gregoriadis, A. (2013). Development and evaluation of metacognition in early childhood education. Early child development and care, 184(8), 1223-1232. doi: 10.1080/03004430.2013.861456.
Flavell, J. H. (1979). Metacognition and cognitive monitoring: A new area of cognitive–developmental inquiry. American Psychologist, 34(10), 906-911. doi: 10.1037/0003-066X.34.10.906.
Flavell, J. H., Friedrichs, A. G., & Hoyt, J. D. (1970). Developmental changes in memorization processes. Cognitive psychology, 1(4), 324-340. doi: 10.1016/0010-0285(70)90019-8.
Fox, E., & Riconscente, M. (2008). Metacognition and self-regulation in James, Piaget, and Vygotsky. Educational Psychology Review, 20(4), 373-389. doi: 10.1007/s10648-008-9079-2.
Frede, M. (2008). Aristotle on thinking. Rhizai. A Journal for Ancient Philosophy and Science, 2, 287-302.
Jozefowiez, J., Staddon, J. E. R., & Cerutti, D. T. (2009). Metacognition in animals: how do we know that they know?. Comparative Cognition & Behavior Reviews, 4. doi: 10.3819/ccbr.2009.40003.
Karakelle, S. ve Saraç, S. (2010). Üst Biliş Hakkında Bir Gözden Geçirme: Üstbiliş Çalışmaları mı Yoksa Üst Bilişsel Yaklaşım mı? Türk Psikoloji Yazıları, 13(26), 45-60.
Kornell, N., Son, L. K., & Terrace, H. S. (2007). Transfer of metacognitive skills and hint seeking in monkeys. Psychological Science, 18(1), 64-71.
Leslie, A. M. (1987). Pretense and representation: The origins of "theory of mind.". Psychological review, 94(4), 412-426. doi: 10.1037/0033-295X.94.4.412.
Nelson, T. O., & Narens, L. (1990). Metamemory: A theoretical framework and new findings. Psychology of learning and motivation, 26, 125-173. doi: 10.1016/S0079-7421(08)60053-5.
Öktem, Ü. (2003). John Locke ve George Berkeley’in Kesin Bilgi Arayışı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, 43(2), 133-149.
Premack, D., & Woodruff, G. (1978). Does the chimpanzee have a theory of mind?. Behavioral and brain sciences, 1(4), 515-526. doi: 10.1017/S0140525X00076512.
Proust, J. (2010). Metacognition. Philosophy Compass, 5(11), 989-998. doi: 10.1111/j.1747-9991.2010.00340.x
Rosati, A. G., & Santos, L. R. (2016). Spontaneous metacognition in rhesus monkeys. Psychological science, 27(9), 1181-1191. doi: 10.1177/0956797616653737
Schultz, D. P., & Schultz, S. E. (2007). Modern Psikoloji Tarihi, 173-205. (çev: Y. Aslay). İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Smith, J. D., Shields, W. E., & Washburn, D. A. (2003). The comparative psychology of uncertainty monitoring and metacognition. Behavioral and brain sciences, 26(3), 317-339. doi: 10.1017/S0140525X03000086
Vygotsky, L. (1978). Interaction Between Learning and Development. In Gauvain & Cole (Eds.) Readings on the Development of Children. New York, Scientific American Books. 34-40.
Wellman, H. M., Ritter, K., & Flavell, J. H. (1975). Deliberate memory behavior in the delayed reactions of very young children. Developmental Psychology, 11(6), 780. doi: 10.1037/0012-1649.11.6.780
Ayşe Selin Dumlu-Psikolojide Yas Kavramına Tarihsel Bir Bakış (Ocak, 2022)
Bireyler yaşamın seyri içerisinde birçok kayıp veya kayıp tehdidi ile karşı karşıya kalabilirler. Kayıp yaşantısı olarak; bir kişinin kaybı, bir ilişkinin sona ermesi, iş kaybı, ideallerin ve bağımsızlığın kaybedilmesi gibi kayıplar deneyimlenebilir. Her yaş grubundaki bireyler bir kayıp deneyiminin ardından yaşamlarının her alanını etkileyen çok boyutlu bir yas süreci yaşayabilirler (Bildik, 2013).
Yas Kavramı
Yas, kelime anlamı olarak Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından ölüm veya bir felaketten doğan acı ve bu acıyı belirten davranışlar olarak tanımlanmaktadır. DSM-V Tanı Ölçütleri Kitabı’nda “Klinik İlgi Odağı Olabilecek Diğer Durumlar” başlığı altında “Yeni Sorunsuz (Komplikasyonsuz) Yas” olarak açıklanmaktadır. DSM-V’e göre yas, kişinin sevdiği birinin ölümünü deneyimlediği koşulda gösterdiği olağan tepki olarak meydana gelir. Yasta olan bireyler, kayba yönelik bir tepki olarak üzüntü, yeme isteğinde azalma, uykusuzluk gibi depresyon belirtileri gösterebilirler. Bu kişiler çökkün duygudurumunu olağan olarak görür ve bu olağan durumun süresi ve yoğunluğu kültüre göre değişim göstermektedir. Kişinin kayıp deneyimine olan algısı DSM-V’te de belirtildiği gibi yas ile sonuçlanabilmektedir.
Yas, evrensel ve doğal bir tepkidir. Kişiden kişiye, andan ana değişebilir ve yaslı bireyin pek çok yönünü kapsar (Shuchter & Zisook, 1993). Yas tepkileri; bilişsel, davranışsal,
duygusal ve fiziksel olarak çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir. Öznel bir tepkidir ve kaybedilen kişiye dair istekleri, yarım kalmış planları ve hayalleri içerir. Öznel olduğu için de bireylerin tepkileri kabulden krize; tepkilerini açıkça yaşamaktan, saklamaya kadar değişkenlik gösterebilir. Dolayısıyla yas tepkileri her bireyden farklı görülmekle birlikte; bilişsel, davranışsal, duygusal ve fiziksel olarak bazı ortak tepkiler de deneyimlenebilmektedir (Malkinson, 2009, aktaran Bildik, 2013). Lindemann (1944)’ın klasik çalışmalarında normal yas sürecinin altı ile yirmi dört ay arasında sürmekte olduğu ve zaman içerisinde yatıştığı görülmektedir. İleri dönemlerinde yatışmaması ve bu yaşantıların sürmesi ise patolojik yasın belirtisi olabilmektedir. Robinaugh vd. (2014) tarafından yapılan bir çalışmada da kaygı düzeyi yüksek olan bireylerin yaslarının uzamış yasa dönüştüğü sonucuna varılmıştır. Travmatik yas ise sevilen birinin ani ve beklenmedik bir şekilde ölümüyle yaşanan kayıpta ortaya çıkan tepkilerdir ve bu tepkiler kişinin işlevselliğini bozmaktadır (Parkes, 2001).
Yas Kavramının Tarihçesi
Yasa dair pek çok kuramcı tarafından farklı tanımlamalar yapılmıştır. İlk kez “Yas ve Melankoli” makalesinde Freud tarafından tanımlanmıştır ve kayıp kavramını çalışmasında babasının ölümü etkili olmuştur. Freud (1917)’a göre yas, sevilen bir yakının ya da idealleştirilen bir değerin kaybının deneyimlenmesine karşı verilen tepki olarak tanımlanır. Sevgi nesnesiyle artık bir arada olunamayacağı sebebiyle, kaybedilen nesneden libidinal enerjinin geri çekilmesi gerekir fakat kaybın hemen kabullenilememesi ve böylece enerjinin de kolaylıkla geri çekilemeyeceği sebebiyle direnç oluşmaktadır. Bu direnç sonucu kayıp yaşayan bireyler gerçeklikten kopabilmekte ve bireyleri psikoza sürükleyebilmektedir. Libido yatırımı yapılan nesne kaybedildiğinde melankoli ve yas olarak olası iki sonuç meydana gelir. Bu iki sonucun altında yatan duygu öfkedir. Yas süreci libidinal enerjinin kaybedilen sevgi nesnesinden ayrılarak yeni bir nesneye yönlendirilmesi süresince geçen zamandır. Melankoli, yasın normal gidişattan saptığı durumda oluşur ve öfke bireyin bilinçdışında kendine yönelik olarak ortaya çıkar. Bireyin suçluluk yaşaması muhtemeldir. Kayıptan bir süre sonra yas çalışmasıyla kişi ölen kişinin anılarını ve düşüncelerini gözden geçirerek kaybolan nesneden yavaş yavaş ayrılmaya çalışır. Libido enerjisinin başka nesneye yönlendirilmesinde yaşanan direnç ile bir uzlaşma meydana gelir. Bu süreçte yas sonlanmaya başlar ve ego ketlenmeden kurtularak özgürleşir.
Freudyen psikanalitik kuramın devamı olan nesne ilişkileri kuramının öncüsü Klein (1940) ise, bireyin erken çocuklukta iç dünyasında oluşan nesne temsillerine ve yas sürecinin bakım vereniyle olan ilişkisi üzerine kurulu olduğuna vurgu yapmıştır. Klein’ın 3-6 ay için tanımladığı dönemde kişi iyi olarak gördüğü kişinin kötü de olabildiğini fark eder ve ‘iyi’ kişinin kaybını yaşar, yasını tutar. Depresif konum diye adlandırılan bu dönemi başarmış kişi yetişkinlikte, yası kendini yok etme korkusuna sahip olmadan başarıyla atlatır (Çolak & Hocaoğlu, 2021). Klein (2008), yasın en önemli özelliğini kişinin kayıpla birlikte parçalanmış olan iç dünyasının yeniden dönüşmesini ve egonun içine sevgi nesnesinin yerleştirilebilmesi olduğunu belirtir (Çubuk, 2020). Bireyin sevgi nesnesi artık hayatta olmasa da içselleştirmiş olduğu imgesi devamlılık sağladığında yas sürecinin sonlanabileceğini belirtmektedir (Klein, 1940).
Freud’a benzer şekilde Lindemann (1944) da yas sürecini; kişilerarası ilişkilerin geliştirilmesi ve yeni duruma adaptasyon olarak açıklamaktadır. Yas karmaşık bir süreçtir ve duygusal, bedensel ve davranışsal tepkiler doğurabilmektedir. Lindemann, 1942’de bir gece kulübünde çıkan yangının 490 kişinin ölümüyle sonuçlanmasının ardından ölen kişilerin aileleriyle yaptığı çalışma sonucu altı temel yas belirtisi tanımlamıştır. Dönemsel olarak dalgalanan bu tepkiler; bedensel belirtiler, suçluluk, düşmanca tepkiler, zihnin ölen kişiyle meşgul olması, her zaman olduğundan farklı davranış örüntüleri sergileme, kaybedilen kişinin kişisel özelliklerinden bazılarını edinme olarak sıralanmıştır. Bireylerin yas çalışması yoluyla semptomlarını hafifletebileceğine inanmakla birlikte yas çalışmasının kaybedilen kişiyle bağlarından kurtulmak ve yeni ilişkiler kurmak için önemi olduğunu düşünmüştür. Freud ve Lindemann’ın yas teorileri kavramsal olarak sonraki çalışmalar için etkileyici olmalarına karşın bilimsel açıdan geçerlilikleri sistematik olarak test edilmemiştir (Wright & Hogan, 2008).
Sonraki yıllarda yasın aşamalarını inceleyen ve bir gelişim kuramcısı olan John Bowlby (1963, 1969), yasın çocuğun anneye olan bağıyla doğrudan ilişkili olduğunu öne sürmüştür. Bowlby yası dört dönemde ele almıştır ve her bir dönem yasın farklı duygularını barındırır. Birinci dönem; şok, çaresizlik, öfke gibi duygular barındırırken günlerce sürebilir ve yas boyunca tekrarlayabilir. İkinci dönemde özlem görülürken aylarca ve şiddeti azalmış halde yıllarca sürebilir. Üçüncü dönem kayıp kabullenilmeye başlar, yalnızlık, iştahsızlık, depresif düşünceler deneyimlenebilir. Son dönemde ise yeniden yapılanma gerçekleşir ve yasın şiddeti azalır, yaslı birey yeniden yaşama döner.
Benzer yıllarda yasın aşamalarını tanımlayan Elisabeth Kübler-Ross (1975)’a göre yas, kişinin gelişmesini sağlayabilecek yapıcı bir deneyimdir. Kübler-Ross (1969), ölümcül hastalarla çalışmalar yapmıştır ve kendi ölümlerini beklerken deneyimledikleri yas süreci üzerinden beş evre tanımlamıştır. İnkâr evresinde birey kaybı bilir ama acı çekmemek için reddeder. Öfke evresi, inkâr sürdürülemeyeceği zaman ortaya çıkar ve kişi “Neden ben?” sorgusu içerisindedir. Pazarlık evresi, “Neler farklı yapılsa daha iyi olurdu?” sorgulamaları barındırır. Depresyon evresinde, öfke gibi duygular yerini depresif duygudurumuna bırakır. Kabullenme evresinde birey kaybı kabullenir ve yeni ilişkiler kurmaya başlar. (Kübler-Ross, 1969). Kübler-Ross ve Kessler (2005), her bireyin bu evrelerden kesin olarak geçmediğini, her birey için yasın farklı anlamları olabileceğini ve herkesin her evreden aynı sırada ya da hiç geçmeyebileceğini belirtmiştir.
Son dönemlerde yas çalışmaları yapan Worden (2009), klinik çalışmaların sonuçlarına dayanarak aşamalı yaklaşımlar yerine görev yaklaşımı önermiştir. Worden’ın yaklaşımı bireyin; kaybı kabulü, yasın üstesinden gelmesi, kaybedilen şeyin olmadığı bir hayata uyum sağlaması ve kaybedileni iç dünyasında yeniden konumlandırarak hayatı sürdürmesi olan dört görevi gerçekleştirmesini içermektedir. Aşama kuramlarını reddetmemekle birlikte o kuramların aksine yası deneyimleyen bireylerin pasif değil aktif olmasının ve görevleri yerine getirmesinin önemini vurgulamıştır (Maraş, 2014). Başta Freud’un görüşünü destekleyerek dördüncü görevi libidinal yatırımı kaybedilen kişiden çekerek başka bir ilişkiye yatırmak olarak belirlese de sonrasında bireylerin kaybettikleri kişiyle bağlar geliştirmek için yollar bulduklarını fark etmiştir (Worden, 2009). Aşama kuramcılarının eleştirildiği bu noktaya yeni bir bakış açısı getiren kuramcılardan olmuştur.
Aşama modelleri, yas alanında yaygın olarak kullanılsalar da Worden’ın yaklaşımı gibi çağdaş yaklaşımların ortaya çıkmasıyla birlikte her bireyin kendi yas sürecinde aynı davranış örüntülerini sergilediklerinin ve aynı duyguları yaşadıklarının ima edilmesiyle eleştirilmiştir.
Bunun yanı sıra çok katı oldukları ve yasın öznel yapısının göz ardı edildiği düşünülmektedir (Hall, 2014). Eleştirilerin hedefi olan bir diğer nokta ise yaslı bireylerin kaybettikleri sevgi nesneleriyle bağını koparmalarının yası sonlandırmaya katkıda bulunacağı fikridir. Klass vd. (1996)’e göre ölen sevdikleriyle bağlarını sürdürmek sağlıklı bir tepkidir. Başlarda yas sürecinin evre evre doğrusal bir şekilde ilerlediği kabul edilse de günümüzde yasın kaotik ve dairesel bir süreç olduğu görüşü kabul görmektedir (White & Ferstz, 2009).
Sonuç
Bu derleme makalede psikolojide yas kavramı tarihsel çerçevede ele alınmaya çalışılmıştır. Bu ana başlık altında yas kavramı detaylıca tanımlanmış ve yas kavramının tarihçesi kuramlarla işlenmiştir. DSM-V’te de yer alan yas, bireyin yaşadığı kayıp sonucu gösterdiği olağan tepki olarak ortaya çıkar. Yaslı bireyler, kayıp sonucu depresyon belirtileri gösterebilir. Yas tepkileri farklı biçimlerde ortaya çıkar ve kişiden kişiye değişen farklı öznel deneyimler içerir. Yapılan çalışmalardan, normal yasın altı ile yirmi dört ay arasında sürdüğü bilinmektedir. Bu sürenin uzaması durumunda patolojik yas olarak tanımlanmaktadır. Sevilen birinin ani ölümü ise travmatik yasa sebep olur. Yas kavramını ilk olarak 1917’de “Melankoli ve Yas” adlı makalesinde Freud tanımlamıştır. Bu makale ışığında geçmişten günümüze kadar çeşitli kuramlar ortaya çıkmıştır. Freud, Klein, Lindemann, Bowlby, Kübler-Ross, Wordan gibi isimler yas kavramı üzerine çalışan en önemli kuramcılardandır. Evre kuramcıları, yası doğrusal olarak tanımlamaları ve Freud, Lindemann gibi kavramı ilk tanımlayan isimlerin kuramlarının ampirik kanıtları olmaması sebebiyle eleştirilmişlerdir. Günümüzde kabul gören görüş ise yasın doğrusal değil kaotik ve dairesel bir süreç olduğu görüşüdür. Yıllar içerisinde sağlıklı bir yas tutma süreci; kaybedilen bireyle bağları tamamen koparmak gerektiği fikrinden bağları sürdürme fikrine dönüşmüştür.
Kaynakça
American Psychiatric Association (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5. baskı). American Psychiatric Publishing.
Bildik, T. (2013). Ölüm, kayıp, yas ve patolojik yas. Ege Tıp Dergisi, 52(4), 223-229.
Bowlby, J. (1963). Pathological mourning and childhood mourning. Journal of the American Psychoanalytic Association, 11(3), 500-541.
Bowlby, J. (1969). Attachment and loss (1.baskı). New York: Basic Book.
Çolak, G.V. & Hocaoğlu, Ç. (2021). Kayıp ve yas: bir gözden geçirme. Kıbrıs Türk Psikiyatri ve Psikoloji Dergisi, 3(1), 56-62.
Çubuk, B. (2020). Covid-19 ile gelen kayıp nesne, yas ve depresyon. Yalova Sosyal Bilimler Dergisi, 10(21), 90-99.
Freud, S. (1917). Yas ve melankoli. (Uslu, R. & Berksun, O. E. Çev.) Kriz Dergisi 1997, 1(2), 98-103.
Hall, C. (2014). Bereavement theory: Recent developments in our understanding of grief and bereavement. Bereavement Care, 33(1), 7-12.
Klass, D., Silverman, P. R., & Nickman, S. L. (Eds.). (1996). Continuing bonds: New understandings of grief. Taylor & Francis.
Klein, M. (1940). Mourning and its relation to manic-depressive states. International Journal of Psycho-Analysis, 21, 125-153.
Kübler-Ross, E. (1969) On Death and Dying. Macmillan, New York.
Kübler-Ross, E. (1975). Death the final stage of growth (22. baskı). New Jersey: Prentice Hall.
Kübler-Ross, E., & Kessler, D. (2005). On grief and grieving: Finding the meaning of grief through the five stages of loss. Simon and Schuster.
Lindemann, E. (1944). Symptomatology and management of acute grief. American journal of psychiatry, 101(2), 141-148.
Maraş, A. (2014). Komplike yas: Derleme ve vaka çalışması. AYNA Klinik Psikoloji Dergisi, 1(1), 41-59.
Parkes, C. M. (2001). A historical overview of the scientific study of bereavement. In M. S. Stroebe, R. O. Hansson, W. Stroebe, & H. Schut (Eds.), Handbook of bereavement research: Consequences, coping, and care (pp. 25–45). American Psychological Association. https://doi.org/10.1037/10436-001
Robinaugh, D. J., McNally, R. J., LeBlanc, N. J., Pentel, K. Z., Schwarz, N. R., Shah, R. V., Nadal-Vicens, M. F., Moore, C. W., Marques, L., Bui, E. ve Simon, N. M. (2014).
Anxiety sensitivity in bereaved adults with and without complicated grief. The Journal of Nervous and Mental Disease, 202(8), 620-622.
Shuchter, S. R., & Zisook, S. (1993). The course of normal grief. In M. S. Stroebe, W. Stroebe, & R. O. Hansson (Eds.), Handbook of bereavement: Theory, research, and intervention (pp. 23–43). Cambridge University Press. https://doi.org/10.1017/CBO9780511664076.003
White, P., & Ferszt, G. (2009). Exploration of nurse practitioner practice with clients who are grieving. Journal of the American Academy of Nurse Practitioners, 21(4), 231-240.
Worden, W. J. (2009). Grief counseling and grief theraphy (4. baskı). New York: Springer Publishing Company.
Wright, P. M., & Hogan, N. S. (2008). Grief theories and models: Applications to hospice nursing practice. Journal of Hospice & Palliative Nursing, 10(6), 350-356.
Yas. (t.y.). Türk Dil Kurumu güncel Türkçe sözlük içinde. Erişim adresi: https://sozluk.gov.tr/
İstem Özmukan-Yaratıcılık Kavramının Tarihsel Süreç İçerisindeki Gelişimi (Ocak, 2022)
Yaratıcılık kavramının varlığı tarih öncesi çağlara dayanmaktadır. Kavramın ilk örneklerini ilkel medeniyetlerin yaratılış mitlerinde bulabiliriz. Evrenin ya da insanlığın yaratılışını, ait olduğu kültürün inanışına göre açıklayan bu mitler, Leeming ve Leeming’in Dictionary of Creation Myths (1994, akt. Pope, 2005) adlı kitabında olay örgüsü bakımından beş çeşide ayrılmıştır: kaostan ya da hiçlikten (ex nihilo) yaratım, kozmik yumurta ya da anne karnından yaratım, yeryüzü ebeveynimizin iki cinsiyete ayrılmasından kaynaklanan yaratım, su altına dalıp toprak çıkarmak sonucu oluşan yaratım ve farklı fazlarla oluşan dünyaları içeren yaratım.
Gördüğünüz gibi yaratmak kelime kökü ve türevleri, sadece bu paragrafta bile pek çok farklı anlamı temsilen kullanılabilmektedir. Bilinen en eski kaynaklarda da böyledir, günümüzde de halen böyledir. Yaratmak kelime kökünün anlamını açıklama konusunda Batılı kaynaklara dayanan bir giriş yapalım. Yaratmak, Latincesiyle creare, Tanrı’nın bahşettiği bir hediye olarak yaratımı, yoktan var etmeyi temsil etmektedir ve tamamen dini ve mistik bir özellik taşır. Yaratmak ise, Latincesiyle facere, var olan elementleri kullanarak bir varlık oluşturma şeklinde daha mekanik ve somut bir anlam taşır (Still & d'Inverno, 2016). İlerleyen paragraflarda bu iki terimin nasıl sürekli yan yana var olduğundan, zaman zaman birinin diğerine baskın çıktığından, zaman zaman anlamlarının birleştiğinden ve son olarak bilimsel gelişmelerle nasıl yepyeni bir anlam kazandığından bahsedeceğiz. Okumakta olduğunuz inceleme sadece yaratıcılık kavramının tarihsel sürecini değil, aynı zamanda yaratıcılık kavramının tanımını da yansıtmaktadır. İlk olarak yaratıcılık kavramının doğuşu ve gelişiminden bahseden inceleme yazımız, kavramın bilim literatürüne katılmasını işleyip bilim içindeki ilerleyişini kavramın günümüz Psikoloji bilimindeki yeriyle sonlandıracaktır.
Yaratmak kelimesinin iki temel anlamından bahsettik. Antik Yunan’da bu iki anlam da kullanılmaktaydı fakat özellikle sanatsal ve düşünsel üretimler için “creare” anlamı kullanılmaktaydı. Antik Yunanlıların dini inancına göre baş tanrı Zeus’un kızları Muse’ler ilham perileriydi ve ne zaman bir fani sanatsal veya entelektüel bir yaratım gerçekleştirmek üzere olsa bu durum, bu perilerin fısıldamaları sayesinde gerçekleşirdi. Sanatçılar eserlerini imzalamakta serbesttiler çünkü yaratımla ilgili tüm fikirler zaten Tanrı’ya aitti, onlar sadece bu görevi gerçekleştiren elçiler idi. En azından Tanrı tarafından bu vazife için seçildikleri için böbürlenebilirlerdi, bir sanat eserini sahiplenmek bu yüzden günah değildi. Bu da özgür düşünce ortamını ve bireyci düşünceyi pekiştiriyordu (Pritzker & Runco, 2011). Ek olarak
Aristoteles zamanında yaratıcılık; çılgınlık, delilik ve tutku gibi kelimelerin anlamlarını bir arada ihtiva edecek şekilde kullanılırdı ve bireysel yeteneklerden ilk defa bahsedildi (Mehta &
Dahl, 2019). Antik Roma’da ise bu bireysel yaratıcılık yeteneğinin sadece erkeklerde var olduğu düşünülmüştü (Runco & Albert, 2010).
Hristiyanlıkla birlikte tek ve yek yaratıcı yine Tanrı’ydı. İncil’in erken Latin versiyonlarında yaratma kelimesinin facere anlamı kullanılırken Aziz Jerome’un 4. yy versiyonunda creare anlamıyla kullanılmıştır. Sanat eserlerine yaklaşım da değişti. Sanat eserleri genellikle tanrıya ve azizlere sunmak için yapılırdı. Tek önemli isim Tanrı’nın ismiydi ve herkes Tanrı için, Tanrı’nın öğretilerini uygulamak için yaşardı. Bunun günah oluşu ve toplulukçu düşünce yapısı sanat eserlerine imza atılmasını engelledi. Bu dönemde, yaratmanın yalnız Tanrı’ya mahsus olduğu düşünüldü. Bu hem özgür düşünce ortamını azalttı hem de yaratıcılık gibi kavramlar daha az tartışıldı (Still & d'Inverno, 2016).
Rönesans’la birlikte felsefe ve bilim tekrar canlanmaya başladı. Artık sanatçılar yapıtlarını imzalamakta serbestti. Bu dönemde yaratıcılık bilimsel ve sanatsal üretimi ifade etmek için kullanılmaya başlandı ve özgünlük gibi anlamlar kazandı. Önceleri hala Tanrı benzeri yaratımı temsilen kullanıldığı için mistik anlamını kaybetmesi zaman aldı. 17. yy da Hobbes ve Locke gibi düşünürler imgelem ve bireysel irade gibi kavramları tartışmaya başlamıştı. Hobbes, imgelemin insan düşüncesindeki öneminden ve ne kadar inşa edici olabildiğinden bahseden ilk kişidir (Runco & Albert, 2010). 18. yy da ise Hume gibi düşünürler önderliğinde daha mekanik bir yaratıcılık kavramı oluşturuldu. Yeni kavram, kelimenin facere anlamına benziyordu. Bu dönemin bir başka gelişmesi, yaratıcılık kelimesinin anlam olarak yetenek, dahilik ve özgünlük kelimelerinden ayrılmasıdır (Still & d'Inverno, 2016; Runco & Albert, 2010; Pritzker & Runco, 2011).
1800’lü yıllarda ise Alman ve İngiliz şair filozoflar, mekanik bir zihni yeni fikirler üretmeye iten şeyin ne olduğunu sorgulamaya başlamıştı. Locke psişik mekanizm kavramını ortaya atmıştı. Worthworth yaratıcılığı bu dünyada yaşamanın bir yolu olarak tanımlamıştı. Duff’a göre dahilik doğuştan gelen bir özellikti ve eğitimle kazandırılamazdı, bu düşünce daha sonra Rousseau ve Romantikler tarafından benimsenmişti. Rousseau dahiliğin her erkekte mevcut olduğunu savunmuştu. Romantisizm yaratıcılık ve psikopatoloji arasındaki bağlantıyı destekleyen bir akımdı. Zihnin yaratıcı işlevi olmadığını öne süren James Mill’in aksine oğlu John Stuart Mill yaratıcı sentez terimini ortaya atmıştı. Bu dönemde dahilik sıkça tartışılan bir konuydu ve yaratıcılık yenilik ve önemlilikle özdeşleşen bir kelimeydi. (Still & d'Inverno, 2016; Runco & Albert, 2010; Pritzker & Runco, 2011; Schultz & Schultz, 2015).
İlk Çalışmayı Müjdelemek
Yaratıcılığın deneysel yöntem yoluyla bilim literatürüne girişi 1870’te Galton tarafından gerçekleştirilmiştir. Ama önce Galton’u bu adıma hazırlayan etkenlere değinelim: Malthus’ün Essay on Population adlı eseri ve Darwin’in Origin of Species adlı eseri. Darwin’in teorisi hem bireyci düşünce için önemliydi hem de yaratıcılık kavramı için. Çünkü Darwin, yaratıcılığın çevreye uyum sağlamada önemli bir işlevi olduğunu savunuyordu. Darwinizm akımının da etkisiyle yaratıcılık tartışması yeni bir soru doğurmuştu: Yaratıcılık ebeveynlerden aktarılan bir özellik miydi yoksa çevresel etkilenimle mi oluşuyordu? Sorunun cevabı henüz belirsizdi ancak belli olan bir şey vardı ki o da Galton’un Darwin’in görüşlerinden etkilendiğidir. Öyle ki bu görüşlerden yola çıkarak kendi teorisini ortaya atmıştı. Galton’un ilgilendiği iki temel tema vardı: bireysel farklılıklar ve Eugenics ideası. Temel olarak, insan ırkının gelişebilmesi için zihinsel üstünlüğe sahip insanların benzer şekilde üstün insanlarla evlenerek sadece üstün bir nesil oluşturması fikrine dayanan Eugenics ideası için pek çok bireyden zihinsel özellikleriyle ilgili ölçümler aldı. Galton’un çalışmaları dahiliğin doğaüstü özelliklerden ayrıştığını kanıtlaması bakımından önemlidir. Galton’dan sonra yaratıcılık artık mistik bir kavram olarak anılmamaya başlandı. (Runco & Albert, 2010;
Schultz & Schultz, 2015; Hennessey, 2003)
Bu dönemde yaratıcılıkla ilgili çalışma yapan tek kişi Galton değildi. Wundt 19. yüzyılın İngiliz empiristlerinden etkilenip yaratıcı sentez kavramını açıklamış ve hakkında çalışmalar yapmıştı (Schultz & Schultz, 2015). 20. yüzyılın başında Terman ve Cox gibi araştırmacılar Galton’un çalışma konusundan etkilenip bu alanı geliştirme yönünde çalışmalar yaptılar.
Artık dahilik terimi rafa kaldırılmış, yaratıcılık kavramı zeka ile eşleştirilmeye başlanmıştı (Runco & Albert, 2010).
Cox yaratıcılık çalışmalarının bir kısmını çocuklar üzerinde uygulamış, bir kısmını ise yaratıcılık ile psikopatoloji arasındaki ilişkiyi Ego Psikolojisi düzleminde araştırmak üzere yürütmüştür (Runco & Albert, 2010). Gestalt psikolojisinin kurucularından Wertheimer yaratıcı düşünce üzerine makaleler yazmıştır (Schultz & Schultz, 2015). Birinci Dünya Savaşı ve endüstrileşme de personel seçiminde yaratıcılık etkisini ortaya koymuştur (Pritzker & Runco, 2011). Binet gibi psikologlar zeka testi geliştirme çalışmalarında bulunmuştu. Binet ve Ribot çocuklarda yaratıcı imgelem özelliğini araştırmıştı. Psikodinamik çerçevede ise Frued yıkım içgüdüsünün karşıtı olarak yaratıcı içgüdüden bahsetmiş, Adler ise benin yaratıcı gücü kavramını ortaya koymuştur. Bunu izleyen yaklaşık yirmi yıl, söz konusu araştırma konusu için verimsiz geçmiş, kavram ihmal edilmiştir. Bunun sebeplerinden biri olarak
Psikoloji biliminde Davranışçı ekolün baskınlığını, onun sadece görüneni gözlemleme ilkesini ve bu doğrultuda kullandığıdaha nesnel ölçme yöntemlerini sayabiliriz (Guilford, 1950, 1967;
Still & d'Inverno, 2016). Diğer nedeni ise küresel ve yerel savaşlar ve ekonomik sebeplerdir (Pritzker & Runco, 2011).
Yaratıcılığın Dirilişi
1940’larda Whitehead’in yayınlarında yaratıcılıktan söz edilmesi yaratıcılığın akademik camiada ve kişisel gelişim kitaplarında anılmaya başlamasına yol açtı. Osborn’ün 1940 basımlı çok satan kitabı Your Creative Power buna örnektir. Osborn ayrıca beyin fırtınası terimini ortaya atan kişidir. Wertheimer’ın Gestaltçı öğrenme ilkeleri doğrultusunda yaratıcı düşünceyi ele alan kitabı Productive Thinking 1945 yılında yazarın ölümünden sonra yayımlanmıştı. 1950’lerde çocuk odaklı eğitimin ve Hümanist Psikoloji dalgasının da etkisiyle yaratıcılık çalışmalarına tekrar ihtiyaç duyulmaya başlandı. 1950’de APA başkanı Guilford dönemin Zeitgeist’ına uygun davranarak, Malthusyen ve Darwinyen çerçevede yaratıcılığın artan nüfuslu ve azalan kaynaklı toplumda hayatta kalmayı kolaylaştıran etkilerine ve yaratıcılık literatürünün darlığına dikkat çekerek psikologları yaratıcılık çalışmaları yürütmeye çağırdı. Böylelikle yaratıcılık hakkında çalışmalar hız kazanmış oldu (Pritzker & Runco, 2011; Pope, 2005; Still & d'Inverno, 2016; Schultz & Schultz, 2015).
Bu yıllarda Torrence gibi araştırmacılar yaratıcılığı ölçen araçlar geliştirmeye odaklanırken, Guilford gibi isimler yaratıcılığa katkıda bulunan bilişsel faktörleri ele aldı. Çalışmalar ilerledikçe yaratıcılığın tanımı da değişmekteydi. Örneğin tanımlardan birinde yaratıcılık iki boyutlu bir model üzerinde değerlendiriliyordu, bir boyut akılcılık ile mistiklik arasında iken diğer boyut açıklık ile örtüklük arasında değerlendilmekteydi. Benzer şekilde, bir başka iki boyutlu tanım da herkesin/birkaç kişinin yaratıcı olduğu ve açık/örtük olduğu üzerineydi. Her yazarın görüşü bahsedilen boyutlar açısından farklılaşmaktaydı (Pritzker & Runco, 2011).
Guilford’un çağdaşı olan Carl Rogers, teorisiyle bağlantılı olarak yaratıcı bireylerin yaratıcı davranışa sosyal gereksinim duyduğundan bahsetmiştir (Pope, 2005). 1960’larda Hümanist psikologlar için yaratıcı güç odak kavramlardan biriydi. Maslow Adler’in yaratıcı güç kavramından etkilenmiş ve kendi teorisi için kavramı ödünç almıştı. Benzer şekilde Rogers da sağlıklı bireyin özelliklerinden biri olarak yüksek düzeyde yaratıcılıktan bahsetmiştir (Schultz & Schultz, 2015).
Kadınların da yaratıcı güce sahip olabileceği fikri bu dönemde gündeme gelmiştir. Fromm ve Winnicott gibi isimler sırasıyla 1957’de ve 1971’de, her insanın özünde her iki cinsiyeti de barındırdığı ve yaratıcılığın tek bir cinsiyete mal edilemeyeceğini savunmuştur (Pope, 2005).
Bu dönemde çalışma odağında yüksek yaratıcılığa sahip çocuklar ve yetişkinler, yaratıcılıkla ilgili bilişsel yetenek ve stiller, ve psikolojik sağlığın bir göstergesi olarak yaratıcılık açısından kendini gerçekleştirme vardır. Rhodes 1961’de başarılı pazarlamanın 4 P modelini
(fiyat, ürün, tanıtım, yer) yaratıcılığa uyarlamıştır: Birey, süreç, ürün ve çevre koşulları (Işık, 2012). Rhodes’a göre yaratıcılığın, bu modelin ilk üç elementinden her birine karşılık gelebileceği gibi tüm 4 P sistemine de kerşılık gelebilir. Becker 1978’de çılgın dahi konusunu tekrar gündeme getirmiştir. Yaratıcılığın sosyal uyma etkisiyle bağdaşıklığı da tartışılan bir konu olmuştu (Pritzker & Runco, 2011).
Günümüzde yaratıcılık kavramı hem Pozitif Psikoloji akımının odaklarındandır hem de psikolojinin Bilişsel Psikoloji, Sosyal Psikoloji gibi alt alanlarının araştırma konularındandır (Schultz & Schultz, 2015; Hennessey, 2003).
Sonuç
Bu yazıda yaratıcılık kavramının tarih öncesi dönemlerde doğuşundan felsefi olarak gelişimine, konu hakkında ilk ampirik çalışmalardan kavramın nasıl unutulup tekrar keşfedildiğine ve tanımın tarih çizgisi içinde nasıl değiştiğine şahit olduk. Zaman zaman Zeitgeist yaratıcılığın önemini kaybetmemize sebep olsa da şu an önemi Psikolojinin farklı alt alanlarınca kabul edilmekte, ampirik çalışmalarla yeni işlevleri keşfedilmekte ve edinilen bilgiler psikolojinin uygulamalı alanlarında kullanılmaktadır.
Kaynak
Guilford, J. P. (1950). Creativity. American Psychologist, 5, 444–454.
Guilford, J. P. (1967). Creativity: Yesterday, today and tomorrow. The Journal of Creative Behavior, 1(1), 3-14.
Hennessey, B. A. (2003). The social psychology of creativity. Scandinavian Journal Of Educational Research, 47(3), 253-271.
Işık, A. (2012). Sunular yardımıyla öğrencilerin yaratıcı düşünme becerilerini geliştirme.
Bartın University Journal of Faculty of Education, 1(1), 89-96.
Mehta, R., & Dahl, D. W. (2019). Creativity: Past, present, and future. Consumer Psychology Review, 2(1), 30-49.
Pope, R. (2005). Creativity: Theory, history, practice. Routledge, 21-140.
Pritzker, S. R., & Runco, M. A. (Eds.). (2011). Encyclopedia of creativity. Academic Press/Elsevier, 303-616.
Runco, M. A., & Albert, R. S. (2010). Creativity research: A historical view. Cambridge University Press.
Schultz, D. P., & Schultz, S. E. (2015). A history of modern psychology. Cengage Learning, 94-684.
Still, A., & d'Inverno, M. (2016). A history of creativity for future AI research. In Proceedings of the 7th Computational Creativity Conference (ICCC 2016). Universite Pierre et Marie Curie.
Ayça Nur Oktar - Zihin Kuramı Teoriler ve Kullanılan Testler (Ocak, 2020)
Geçmişten Bugüne Zihin Kuramı
Bir bireyin sosyal ortamlara ne kadar uygun davranışta bulunduğu diğer insanların duygu ve düşüncesini ne kadar iyi anladığına bağlıdır (Bach, Happé, Fleminger ve Powell, 2000). Yani, diğer insanları anlama ve davranışlarını yordama başarılı sosyal iletişimin yoludur ( Singer,2006). İnsanlar, birbiri ile doğru iletişimi kurabilmek için bazı yetenekler geliştirmişlerdir. Bireydeki zihinsel aktivitelerin gelişimi olarak da tanımlanabilen zihin kuramı, geliştirilen adaptif yeteneklerimizden birisidir. Zihin kuramının gelişmesi önceki bilişsel yeteneklerindeki artış şeklinde değil, yeni bir becerinin oluşması şeklindedir. Wimmer ve Perner (1983)’e göre zihin kuramı; çocukların başkalarının inançlarını ve kişinin bu inançlara göre nasıl davranacağını anlama yeteneğidir ve 4 ila 6 yaş arasında ortaya çıkar. Piaget, işlem öncesi dönem olarak adlandırdığı dönemde çocukların benmerkezci özelliklerinden dolayı başkalarının düşüncelerindeki farklılıkları algılayamadıklarını öne sürmüştür ve benmerkezciliği geliştirdiği ‘Üç dağ görevi’ ile ölçmüştür. Bu görevde, çocuklar önlerindeki duran dağ modellerine değişik açılardan bakar ve sonra masanın etrafında bir noktaya oturur. Yapması gereken; kendisinden başka bir noktadan bakan bebeğin ne gördüğünü sunulan fotoğraflardan seçmektir. Ancak çocukların ‘benden farklı düşünebilirler’ düşüncesine sahip olmadığı bu dönemde diğerlerinin zihinlerini okumak gibi bir becerileri de yoktur ve genelde kendi gördükleri şekli içeren resimleri seçerler. Kısaca zihin kuramı ‘diğerlerinin zihinsel durumları hakkında çıkarım yapma yeteneğidir’ (Stone ve ark, 1998).
Zihin kuramı hakkında 3 temel teori ortaya atılmıştır. Bunlardan ilki modüler teoridir. Modüler teori, davranışsal değişimin olgunlaşma ile (Meltzoff, 1999) ve beyindeki özel bölgelerin nörolojik gelişimine bağlı olarak olduğunu (Brüne ve Brüne-Cohrs, 2006) öne sürer. İkinci teori ise simülasyon teorisidir. Bu teori temelde ‘bir kişinin kendisini başkalarının yerine koymasıdır’ (Brüne, 2005). Son teori olan teori teorisine göre ise, çocukların dünyaya ilişkin temel teorileri vardır ve deneyimleri ile bu teoriler uyuşmadığında bunları değiştirir, sonunda da zihinsel bir harita çıkarırlar (Bjorklund, 2005).
Zihin kuramı teorileri 19. yüzyıla kadar dayanmaktadır. William Clifford ‘direkt algılanan’ ve ‘başkasının zihninde olan’ ayrımı ile bu kuramın temellerini atmıştır (Forsdyke, 2015). Clifford, bu kuramı bir kişinin önce kendisine bir çerçeve çizdiği, durumlara kendisini referans verdiği, içsel bir çıkarım hipotezi olarak adlandırmıştır. Yani bilgi kendi düşünce süreçlerini anlamakla başlar. Bu sayede dünyayı ve başkalarının düşüncelerini anlamaya başlamak için bir referans oluşmuş olur (akt, Forsdyke, 2015).
Clifoord ‘zihin’ hakkındaki düşüncelerini açıklarken bir yandan da Darwin’in ortaya attığı evrim teorisi ile insan ve hayvan zihninin benzerliği düşüncesi ortaya çıkmıştır. George Romanes Darwin’den etkilenerek ‘Hayvanların düşüncesini anlayabilir miyiz? Tersine hayvanlar bizim düşüncelerimizi anlayabilir mi?’ sorularının cevabını aramaya başlamıştır (Forsdyke, 2015). Hayvanlarda zihinsel yeteneğin olduğu beklentisi birçok araştırmaya neden olmuştur. Premack ve Woodruff (1978) şempanzeler ile yaptıkları bir çalışmada amaç, niyet, inanç, düşünce, tahmin etme gibi durumların hayvanlar tarafından anlaşılıp anlaşılmadığını ölçmek istemiştir. Şempanzelere, bir insanın çeşitli problemlerle mücadele ettiğini gösteren videolar izletmişler, ardından çeşitli çözüm yollarını içeren fotoğraflar göstermişlerdir. Şempanzelerin, problemlere uygun fotoğrafları seçmesi onların amaçları anlamada başarılı olduğunu göstermektedir. Hermann ve ark. (2007) yaptıkları çalışmada bebekler, şempanzeler ve orangutanları fiziksel (yer, miktar, nedensellik) ve sosyal beceri yönünden karşılaştırmıştır. Yaptıkları çalışmada bebekler ile şempanzeler arasında fiziksel görevler açısından herhangi bir farklılık bulunamamıştır. Araştırmalarda ortaya çıkan sosyal beceri farklılıkları şempanzelerin sosyal becerisi yüksek bir zihin geliştirmeleri gereken ortamda olmadıkları, eğer bu gereksinimin olacağı bir çevreye yerleştirilmiş olsalardı insanlar gibi bir zihin kuramı geliştirecekleri (Dennett, 1978) şeklinde açıklanabilir.
Premack ve Woodruff’un çalışmaları zihin kuramına sahip tek canlı olmadığımızı göstermiştir. Bu sonuçlardan sonra atipik gelişim gösteren çocuklarda zihin kuramı gelişimi merak edilmeye başlanılmıştır. Baron-Cohen ve arkadaşları (1985) tarafından yapılan çalışmada otizm ve gelişimsel bozukluk yaşayan çocuklarda zihin kuramının gelişimi incelenmiştir. ‘Sally ve Anne’ görevi kullanılarak yapılan araştırmada otizmli çocukların performanslarının, normal gelişim gösteren ve down sendromu olan yaşıtlarına göre daha düşük olduğu bulunmuştur. Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda zihin kuramının incelendiği birçok araştırmada (Happé, 1995; Atasoy, 2008) bu farklılığın nedeni olarak iki grup arasındaki dil gelişimi farklılığı gösterilmiştir.
Zihin Kuramı Ölçümünde Kullanılan Testler ve Görevler
Zihin kuramı becerileri yaşla birlikte gelişime bağlı olarak artış göstermektedir. Bu beceriyi ölçmek için çeşitli testler geliştirilmiştir. Bu testler temel olarak birinci derece yanlış inanç paradigması, ikinci derece yanlış inanç paradigması, metafor ve ironi kavrama görevi, faux pass olarak örneklenebilir. Bu görevlerde başarılı olmak için çocuk bir başkasının zihinsel temsiline sahip olabilmelidir. Stone ve arkadaşlarına göre (1998); birinci derece yanlış inanç paradigması 3 ila 4, ikinci derece yanlış inanç paradigması 6 ila 7, üst düzey görevler ise 9 yaşından sonra gelişim göstermektedir.
Birinci derece yanlış inanç paradigması: Bu paradigma zihin kuramı gelişimi ile birlikte gelişim göstermektedir. Bu nedenle bu kuramın doğasını anlamada bu paradigmanın gelişimini anlamak önemlidir. Bu özelliği ile de en çok çalışmaya neden olmuş düzeydir. Yanlış inanç paradigması her biri farklı zorluk düzeyine sahip altı testten oluşur.
Beklenilmeyen yer değişikliği: 1983 yılında Wimner ve Perner tarafından geliştirilmiştir. Bu testte kullanılan hikayede ‘Maxi çikolatasını mavi bir dolaba koyup parka gider. Annesi çikolatayı mavi dolaptan alır ve yeşil dolaba koyar.’ Çocuğun, Maxi’nin çikolatayı mavi dolapta arayacağı cevabını vermesi ve Maxi’nin duruma uygun olmayan bir ‘yanlış inancı’ olduğunu düşünmesi beklenilmektedir. Bu paradigmaya Baron-Cohen ve arkadaşları tarafından 1985 yılında ‘Sally-Anne paradigması’ olarak alternatif bir hikaye sunulmuştur . Bu hikayede Anne Sally’e ait olan bir nesnenin yerini değiştirmektedir.
Beklenilmeyen içerik: Wimner ve Perner (1986) tarafından geliştirilmiştir. Ölçümünde çocuklara kibrit kutusunun veya çok bilenen bir çikolata kutusunun içine olması gerekenden farklı bir nesnenin olduğu gösterilir. Çocuğun bir başkasının da bu bilgiye onunla birlikte sahip olup olmadığı düşüncesi kontrol edilir.
Görünüm gerçeklik: Flavell, Flavell ve Green (1983) tarafından ortaya konulmuştur. Kaya görünümlü bir sünger parçası, kalem görünümlü bir lastik gibi nesneler gösterilerek çocukların nesneyi gördükleri ve ellerine alıp inceledikleri durumlardaki cevapları karşılaştırılarak gördükleri şey ile gerçeğin farklı olabileceğini anlayıp anlamadıkları ölçülür.
Bunların dışında farklı istekler, farklı inançlar, bilgi edinmek paradigmaları geliştirilmiştir. Bu paradigmalarda iki kişinin farklı tercihlerde bulunabileceği; çocuğun doğrusunun bilmediği durumlarda farklı inançlara sahip olabileceği; çocuğun, içinde beklenilmeyen bir nesnenin olduğu bir kutuya baktığında başka bir kişinin içini görmeden kutuda ne olduğunu düşüneceğine dair değerlendirmeleri ölçülür.
İkinci derece yanlış inanç paradigması: Daha üst düzey gelişim basamağı isteyen bu paradigma Wimner ve Perner tarafından 1985 yılında ortaya atılmıştır. Ölçümünde kullanılan hikayenin başında John ve Mary parktadır. Mary dondurma almak ister ancak parasını evde unuttuğu için alamaz. Dondurmacı ile akşamüzeri parkta olacağına ve dondurmayı o zaman alabileceğine dair bir konuşma gerçekleştirir. Daha sonra Mary eve gider, dondurmacı da parktan ayrılır. Dondurmacı giderken John’a gittiği yeri söyler. Mary evindeyken yoldan geçen dondurmacıyı görür ve nereye gittiğini sorar. Diğer bölümde John, Mary’nin evine gider ve annesinden Mary’nin dondurma almaya gittiğini öğrenir. Çocuğa sorulan soru John’un Mary’i nerede arayacağıdır. Bu hikayede ölçülmek istenen şey; çocuğun, bir kişinin başka birisinin zihinsel temsiline sahip olup olmadığını anlama yeteneğidir.
Metafor ve ironi kavrama görevi: Konuşmanın soyut anlamı dışında altında yatan gerçek anlamları anlamamıza yarayan ve üst düzey bilişsel gelişmişlik isteyen bir boyuttur (Youmans, 2004). Bir kişinin söyleyiş şekli ve kullandığı kelimelerin gerçek anlamı dışında, kullanılan metafor ve ironiler fark edilmeli gerçekten söylediği anlaşılabilmelidir (Brüne ve Brüne-Cohrs 2006). Bu da ancak zihin okuma becerisi ile gerçekleştirilebilir. Drury ve arkadaşları (1998) tarafından geliştirilen görevler ile ölçümü yapılmaktadır. Bu görevlerde çocuklara 2 hikaye sunulmaktadır. Bunlardan birisi metafor kavrama becerisini ölçmek içindir. Hikayede Robert hiçbir şey hakkında karar veremez. Carol, Robert’a sinemaya gitmeyi teklif eder ancak Robert yine karar veremez. Carol Robert’a ‘kaptansız bir gemi’ olduğunu söyler. İroni kavrama becerisini ölçen görevde ise Tom ve Bill bir konuşma yaparlar. Bill Tom’un söylediği hiçbir şeyi dinlemez. Tom Bill’e ‘Beni dinlediğin için teşekkür ederim.’ der. İki görevde de çocuklar söylenenlerin altında yatan asıl anlamı anlayabilmelidir.
Faux pass: Bir kişinin karşısındakinin duygu ve düşüncelerini dikkate almadan konuşmada bulunduğu durumları ölçmektedir. Hikaye şu şekildedir: Jeanette, Anne’a düğünü için bir hediye alır. Anne hediyenin kimden geldiğini bilmemektedir. Bir süre geçtikten sonra Jeanette yanlışlıkla aldığı kaseyi kırar. Jeanette kaseyi kırdığı için üzgün olduğunu söyler. Anne ise üzülmemesi gerektiğini, kasenin hediye olduğunu ve zaten onu sevmediğini söyler. Bu hikayede çocuktan beklenen Anne’in söylememesi gereken bir şeyi söylediğini fark etmesi ve Jeanette’nin o durumda hissettiklerini anlayabilmesidir.
Zihin Kuramını Anlamak Neden Önemlidir?
Literatüre bakıldığında yönetici işlevler, dil gelişimi, duygu anlama yeteneği gibi bilişsel işlevler ile ilişkisi açıkça kanıtlanmış olan bu beceriyi anlamak sağlıklı bir gelişim için neler gerektiğini anlamamıza da yardımcı olmaktadır. Çeşitli alanlardan araştırmacılar bir arada çalışarak; şizofreni (Herold ve ark., 2002) , genetik bir bozukluk olan Williams sendromu (Tekin ve Girli, 2011), öğrenme güçlüğü, down sendromu ve daha önce bahsedildiği gibi otizm gibi çeşitli rahatsızlıklardan nasıl etkilendiği araştırmış ve bu grupların normal gelişim gösterenlere göre dezavantajlı olduğunu bulmuştur. Umut veren bazı araştırmalar ise bu becerinin soyut düşünme, yaratıcılık gibi becerileri arttıracağını (Kontaş, 2015), akran zorbalığını ise azaltıcı etkide (Gürleyik ve Kahraman, 2019) olacağını göstermektedir. Bu nedenledir ki zihin kuramı ortaya çıktığı ilk günden beri artan bir ilgi ile araştırılmaya devam edilmektedir. Bu ilginin katkısı ise geliştirilen çeşitli müdahale programları, çocuk-ebeveyn eğitimleri şeklinde kendini göstermektedir.
KAYNAKÇA
Atasoy, S. (2008). Yüksek fonksiyonlu otistik çocuklarda çeşitli bilişsel özellikler arasındaki ilişkilerin incelenmesi. Yayınlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara.
Bach L., Happé F., Fleminger S., Powell J. (2000). Theory of mind: independence of executive function and the role of the frontal cortex in acquired brain injury. Cognitive Neuropsychiatry ; 5, 175-92.
Baron-Cohen, S., Leslie, A. M., & Frith, U. (1985). Does the autistic child have a “theory of mind” ? Cognition, 21(1), 37–46.
Bjorklund, D.F. (2005). Children’s Thinking Cognitive Development and Individual Difference (5. Baskı, sf. 199). Copyright 2012 Cengage Learning.
Brüne M. (2005). Theory of mind in schizophrenia: A review of the literature. Schizophrenia Bull; 31, 21–42.
Brüne M., Brüne-Cohrs U. (2006). Theory of mind-evolution, ontogeny, brain mechanisms and psychopathology. Neuroscience and Biobehavioral Reviews; 30, 437– 455.
Drury, V. M., Robinson, E. J., & Birchwood, M. (1998). “Theory of mind” skills during an acute episode of psychosis and following recovery. Psychological Medicine, 28(5), 1101–1112.
Flavell, J. H., Flavell, E. R., & Green, F. L. (1983). Development of the appearance reality distinction. Cognitive Psychology, 15(1), 95–120.
Forsdyke, D.R. “A Vehicle of Symbols and Nothing More.” George Romanes, Theory of Mind Information, and Samuel Butler1 History of Psychiatry (2015) 26 (3) 270 287.
Gürleyik, S., & Gözün Kahraman, Ö. (2019). Okul öncesi dönem çocuklarında zihin kuramı ve akran ilişkileri arasındaki ilişkinin incelenmesi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi.
Happe, F. G. E. (1995). The role of age and verbal ability in the theory of mind task performance of subjects with autism. Child Development, 66, 843-855.
Herold R., Tényi T., Lénárd K., Trixler M. (2002). Theory of mind deficit in people with schizophrenia during remission. Psychol Med; 32, 1125–1129.
Herrmann, E., Call, J., Hernandez-Lloreda, M. V., Hare, B., & Tomasello, M. (2007). Humans Have Evolved Specialized Skills of Social Cognition: The Cultural Intelligence Hypothesis. Science, 317(5843), 1360–1366.
Hogrefe, J., Wimmer, H., & Perner, J. (1986). Ignorance versus false belief: a developmental lag in attribution of epistemic states. Child Development, 5 (3), 567–582.
Kontaş T. (2015). 5-11 Yaş Arası Çocukların Zihin Teorisi Ve Yaratıcılık Yetenekleri Arasındaki İlişkinin Çeşitli Değişkenler Açısından İncelenmesi. Yüksek Lisans Tezi, Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü İlköğretim Anabilim Dalı.
Meltzoff A.N. (1999). Origins of theory of mind, cognition and communication. Journal of Communication Disorders ; 32, 251- 269.
Perner, J., & Wimmer, H. (1985). "John thinks that Mary thinks that…": Attribution of second order beliefs by 5- to 10-year-old children. Journal of Experimental Child Psychology, 39(3), 437–471.
Premack, D., & Woodruff, G. (1978). Does the chimpanzee have a theory of mind? Behavioral and Brain Sciences, 1(04), 515.
Singer T.(2006). The neuronal basis and ontogeny of empathy and mind reading: Review of literature and implications for future research. Neuroscicience Biobehavior Rev.; 30, 855 863.
Stone V.E., Baron-Cohen S., Knight R.T. (1998). Frontal lobe contributions to theory of mind. J. Cognitive Neuroscience; 10, 640–656.
Tekin, D. ve Girli, A. (2011). Williams sendromu ve zihin kuramı arasındaki ilişki. Batı Anadolu Eğitim Bilimleri Dergisi (BAED), 1(2), 67-75.
Wimmer, H., & Perner, J. (1983). Beliefs about beliefs: Representation and constraining function of wrong beliefs in young children's understanding of deception. Cognition, 13(1), 103–128.
Youmans G.L.(2004). Theory of Mind in Individuals with Alzheimer-Type Dementia Profiles. Department of Communication Disorders, Degree of Doctor of Philosophy. The Florida State University College of Communication.
Elif Şirin- Zihinsel Temsil Kavramının Tarihsel Gelişimi (Ocak, 2022)
Zihinsel Temsil Kavramının Tarihsel Gelişimi
Bilişsel bilim literatüründe oldukça önemli yer tutan zihinsel temsil kavramının felsefi kökenleri antik çağa kadar uzanır ve saf felsefe için hala ilgi konusudur (Pitt, 2020). Felsefe ve bilişsel bilimlerin çeşitli alt alanlarında oldukça fazla kişi tarafından açıklanmaya çalışılmasından da anlaşılacağı gibi zihinsel temsillerin net bir işevuruk tanımı bulunmamaktadır. Fakat bazı tanımlar tarihsel süreçte geçerliliğini yitirmiştir. Tarihsel süreçte en bilinen tanımlardan birisi Dretske’ni temsil fikrini bilgi fikriyle ilişkilendirdiği ve temsil sisteminin bir varlığı gösterme (indicating) işlevine sahip bir sistem olduğunu savunduğu teoridir (Sebastian, 2016). Etiyolojik teorilere göre ise temsili durumlar, gösterge (indication) için seçilmiş olanlardır. Yani tasarımcının özelliği oluşturma niyeti kritik önem taşır (Sebastian, 2016). Bir şeyi bir şeyin temsili yapan şeyin, onları birbirine bağlayan, temsil ilişkisi adı verilen ilişki (nedensel, kovansiyonal veya politik) olduğu da öne sürülmüştür (Altablee, Castro ve Santin, 2008). Gelişim psikologlarına göre temsil bir yeniden sunum (re-presentation) meselesidir ve bir öğenin algı tarafından hemen verilmeyen bir diğerinin yerine geçmesini sağlama kapasitesi olarak tanımlanır (Müller, Sokol ve Overton, 1998). Bilişsel sinirbilimde ise temsil, zihinsel durum, sembolik yapı veya beyin aktivasyon örüntüsü olmak üzere üç duyuya göre açıklanmaktadır (Altablee, Castro ve Santin, 2008).
İlk önce Plato’nun Theaetetus’unda, daha sonra Aristo’nun De Anima’sında bahsedilen balmumu tablet metaforu, bilinen ilk zihinsel temsilleri tanımlama girişimlerinden olarak görülebilir. Bu metaforlara göre gördüğümüz, işittiğimiz veya zihnimizde hatırlamak istediğimiz materyalleri zihnimizdeki balmumu tabletlere kazırız ve o görüntü sürdüğü sürece hatırlamaya devam ederiz; bu yaklaşıma göre zihinsel temsiller, daha önce algılanmış olan sahnelerin uzamsal özelliklerini korur (Kemp, 1998).
Kemp’in belirttiğine göre (1998), MS üçüncü veya dördüncü yüzyılda bir aşamada, bilişsel işlevlerin beyindeki karıncıklarda gerçekleştiği inancı yaygınlaşmış ve bu karıncıkların hayvan ruhları ile dolu olduğuna inanılmıştır. İç duyular teorisi (theory of inner senses) olarak da adlandırılan bu görüş, 16. yy'ya kadar Avrupa ve İslam coğrafyasında bilişsel süreçlerin fizyolojik açıklamasını sağlamıştır. Fakat bütün bilişsel görevlerin bu karıncıklarda gerçekleşmediği, daha karmaşık ve soyut bilişlerin, bir vücut organında yer almayan akılda (intellect) oluştuğuna inanılmıştır. İbn-i Sina, evrensel bilgi (kavramların) ile özel bilgi (algılanan veya hayal edilen belirli nesneler veya sahnelerin) arasındaki bir ayrıma dayanarak önce akılda daha sonra iç duyularda işleme süreci gerçekleştiğini savunmuştur. Orta Çağ’ın sonlarına doğru William Ockham bilgiyi sezgisel ve soyut olarak ikiye ayırmış ve soyut düşüncelerin sezgisel düşünceden türediğini savunmuştur. Soyut düşünce, deneyimden ziyade öğrenme ile oluşur ve nesnenin gerçek varlığı veya içeriği hakkında bilgi içermez. Sezgisel bilişi de mükemmel olan ve olmayan olarak ikiye ayırmıştır. Mükemmel sezgisel bilişte olayın yaşandığı an tanık olunması kastedilirken mükemmel olmayan sezgisel bilişte ise önceden tanık olunmuş bir olayın hatırlanması kastedilir (Kemp, 1998).
Daha yakın zamandaki görüşlere bakacak olursak zihinsel temsillerin kökeni ve gelişimiyle ilgili göze çarpan iki felsefi gelenek olan deneyselcilik ve yapısalcılıkla karşılaşırız. Locke ve Hume tarafından oluşturulan ampirist gelenek, gösteren (signifier) ve gösterilen (signified) arasındaki ilişkiyi mekanistik bir neden sonuç ilişkisine dayandırır (Müller, Sokol ve Overton, 1998). Locke’un idea tanımı da dış dünyayla ilgili mental obje veya mental içerik olarak tanıtılmıştır (Altable, Castro ve Santin, 2008). Müller ve arkadaşlarının aktardığına göre (1998), ampirist gelenek, kişinin zihinsel içeriği veya fikirlerinin, yalnızca zihnin dışındaki uyaranların etkileri olduğunu varsayar. Dolayısıyla insan zihni izlenimleri yansıtan pasif bir kameraya benzer. Bu yaklaşımda gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkiyi kuran herhangi bir insan etkinliği göz ardı edilmiştir. Kant ve Hegel’in eserlerinde görülen yapısalcı geleneğe göre ise zihinsel temsil, bir nesneye veya şeye yönelik olduğundan öznenin zihinsel etkinliğinden ya da bilincinden geliştiği varsayılır. Bu tür bir faaliyet, yönlendirilmiş özellik içerdiğinden, yani kişinin zihinsel eylemleri bir şey hakkında olduğundan, deneycilikte olanın aksine, kasıtlı (intentional) olarak yorumlanır. Niyetlilik kavramı hem zihinsel eylemlerin hem de bunların oluşturduğu içeriğin ayrılmaz bir şekilde ilişkili olduğunu vurgular (Müller, Sokol ve Overton, 1998).
Dretske’nin temsili içerik teorisi zihinsel temsil alanında en bilinen yaklaşımlardandır. Rupert’in aktardığına göre (2018), Dretske’nin gördüğü en belirgin problem, simgesel fiziksel durumlar (sözdizimsel olarak bireyselleştirilmiş araçlar, sinirsel yapılar, bir düşünce dilindeki semboller vb.) olarak temsillerin, açıkça "tetikleyici/aracılık nedenler" olarak hareket edebilmeleridir. Fakat bu durum etkilerin tek başına fiziksel özelliklerinin aksine, anlamsal özelliklerinden dolayı olduğunu göstermez. Örneğin, bir opera sanatçısı semantik içerikli ve aynı zamanda camı kıran sesler üretebilir; ama ses dalgalarının camı kırmasının söylenen sözlerin anlamsal içeriğiyle hiçbir ilgisi olmayabilir. O halde içerik nasıl herhangi bir fark yaratabilir sorusuna üç merkezi kavrama hitap ederek yanıt verir: bilgi (gösterge), pekiştirmeli öğrenme ve yapılandırıcı neden. Dretske'nin gösterge veya bilgiye yaklaşımı, yanlış bilgi (misindication/ misinformation) verilmesine izin vermediğinden bu kavram zihinsel temsile karşılık gelmez. Dretske'ye göre, bilgi taşıyan birim, organizmada bir tür hareketin kontrolünü ele geçirdiğinde bir temsil haline gelir ve bu tür kontrol kazanımı, bizzat bilgi taşıyan birimin davranışsal başarısından kaynaklanan pekiştirme sinyallerinden kaynaklanır. Eylemler zamana yayılmış nedensel yapıya sahip süreçlerdir ve Dretske’ye göre içerik yapılandırıcı bir neden olarak hareket edebildiğinden nedensel-açıklayıcı bir ilgililiğe sahiptir (Rupert, 2018).
Dretske’nin bahsettiği belirtme (indicating) işlevi, normatiflik sorunu açısından yetersiz görülmüştür ve bu soruna verilen ana yanıt Millikan'ın (1984) dediği gibi teleolojik bir işlev veya uygun işlev (proper function) kavramına başvurmaktır (Sebastian, 2016). Bu yaklaşıma göre, bir işlev taşıyıcısının uygun işlevi, özelliğin varlık nedenleriyle tanımlanmalıdır. İnsanların ürettiği şeylerde bulunan bir özelliğin varoluş sebebi, tasarımcının niyeti olması, yani o özellik için seçilmesidir. Biyolojik özellikler için de doğal seçilim aynı şeyi yapar. Örneğin kanın süzülmesi böbreklerin evrimde seçilme sebebidir. Etiyolojik teorilere göre özelliğin uygun işlevi onun nedensel tarihine ve bu tip özellikler için geçmiş seçime bağlıdır. Dolayısıyla temsili durumlar (representational states), gösterge (indication) için seçilmiş olanlardır (Sebastian, 2016).
İşlemsel zihin teorisi (fiziksel sembol sistemi hipotezi olarak da adlandırılır) çağdaş teoriler üzerinde önemli etkiye sahip bilgisayar temelli bir modeldir. Çoğu zaman zihnin temsili teorisi (representational theory of mind) ile birbirinin yerine kullanılmaktadır (Pitt, 2020). Müller ve arkadaşlarının (1998) aktardığına göre, zihnin içsel temsilleri, bilgisayarın makine kodu gibidir ve bilgisayar programı, manipülasyonlarına rehberlik eden biçimsel ilkeleri yakalar. Zihinsel süreçler ise, bilgisayarın simüle edebildiği bu biçimsel olarak yapılandırılmış temsillerin nedensel dizileri olarak tanımlanır. Burada da yine zihnin aktivitesi kasıtlı olarak yönlendirilmemektedir. Zihnin doğuştan/kalıtsal olarak sahip olduğu biçimsel ilkeler tarafından sınırlandırılan neden-sonuç ilişkisinin bir parçasıdır. Bilgi işlem sistemleri, biçimselleştirme sürecindeki anlamı ortadan kaldırarak, yalnızca manipülasyonları için kuralları olan bir dizi sinyal bırakır. Hem bilgisayarın işlevi hem de insan bilişi bilgi işlemci olarak görüldüğünden bilgi kavramının açıklanması önemlidir. İnsanlarda bilgi süreci (informing process) işaretler veya semboller kullanarak anlamlı içeriği iletme veya iletme yeteneği anlamına gelirken bilgisayar teknolojisinde kastedilen, belirli işlemlerin ve önceden belirlenmiş sinyal manipülasyonlarının en verimli performansı için parametreleri belirleyen bir dizi üretim kuralıdır. Bilgilendirme sürecinin mekanize edilmesi, işaretler değiş tokuş edilirken verilerin boş bitlerine indirgenmesini gerektirir. O halde, bir bilgisayarın bir kuralı takip ettiği anlamı oldukça boştur, çünkü bir insanın aksine, bilgisayar davranışı üretmek için nedensel olarak işleyen sisteme içkin kasıtlı bir içeriğe sahip değildir (Müller, Sokol ve Overton, 1998).
Gelişim psikologlarına göre zihinsel temsil kapasitesi, çocuklar gizli nesnelerin devam eden varlığı hakkında veya geçmişte algılanan bir dizi eylemi taklit ettiklerinde onlara atfedilir (Müller, Sokol ve Overton, 1998). Karmiloff-Smith (1992), J. Mandler (1988, 1992) ve Perner (1991) zihinsel temsillerin yaşamın daha erken yıllarında geliştiğini veya doğuştan getirilen bir kapasite olduğunu iddia ederken; Baldwin (1906/1968), Stern (1914/ 1930), Bu¨hler (1919/1930), Vygotsky (1933/1978), Werner (1948), Piaget (1945/1962) ve Langer (1980, 1986) ise yaşamın ikinci yılında oluştuğunu savunmuşlardır. Piaget’ye göre temsiller, yaşamın ilk iki yılında bedenlenmiş duyusal-motor aktivite yoluyla geliştirilen bir zihinsel yapıya sahip aktif bir özne tarafından kasıtlı olarak kullanılır. Bilişsel işlev, organizma ve çevre arasındaki fizyolojik etkileşimleri genişletir ve aşar çünkü işleyişi, etkileşimde bulunduğu unsurların maddi birleşimine bağlı değildir ve organizma, dünya ve diğerleriyle sürekli ve çeşitli etkileşimleri boyunca giderek daha karmaşık bilgi yapıları inşa eder. Piaget’ye göre yapılar bağımsız olarak ve içeriklerinden önce var olmazlar ancak oluşturulan eylemin uygulandığı nesnelerle etkileşim yoluyla geliştirilirler (Müller, Sokol ve Overton, 1998).
Özetlemek gerekirse zihinsel temsiller, ilk çağlardan William Ockham’ın teorisine kadar algılanan nesnelerin depolanması olarak düşünülmüştür. William Ockham ise sadece depolanan değil önceki deneyimlerle şekillenen bir yapı olduğunu savunmuştur. Emprisizm zihnin pasif bir kamera gibi işlev gördüğünü ve temsillerin kasıtlı yapılar olmadığını iddia ederken yapısalcılık; bu temsillerin kasıtlı olarak oluşturulduğunu ve zihnin bu süreçte aktif olduğunu savunur. Dretske, içerik ve bilginin üzerinde durmuş ve pekiştirmeli öğrenme sinyallerini zihinsel temsil için gerekli görmüştür. Etiyolojik teorilere göre zihinsel temsillerin gösterge için seçilmiş olmaları gerekir. İşlemsel zihin teorisi, insan bilişini bilgisayarların çalışma biçimiyle açıklamaya çalışır fakat, insan bilişi bilgisayarın aksine kasıtlı nitelik gösterdiğinden açıklamakta yetersiz kalır. Zihin kuramını açıklayan teorilerin çoğu temsil kavramını kullanır ve çoğu yaygın tanım zihin kuramının bir meta-temsil olduğunu varsayar (Altable, Castro ve Santin, 2008). Gelişim psikologlarına göre zihinsel temsiller yaşamın ikinci yılında oluşur ve etkileşim yoluyla karmaşık yapılara evrilirler.
Kaynakça
Altable, C. R., Castro, C. V., & Santín, J. L. (2009). Concept of representation and mental symptoms. Psychopathology, 42(4), 219-228.
Kemp, S. (1998). Medieval theories of mental representation. History of Psychology, 1(4), 275.
Müller, U., Sokol, B., & Overton, W. F. (1998). Reframing a constructivist model of the development of mental representation: The role of higher-order operations. Developmental review, 18(2), 155-201.
Pitt, D. (2020). Mental representation.
Rupert, R. D. (2018). Representation and mental representation. Philosophical Explorations, 21(2), 204-225.
Sebastián, M. Á. (2017). Functions and mental representation: the theoretical role of representations and its real nature. Phenomenology and the Cognitive Sciences, 16(2), 317-336.
Ayşe Doymaz- Zaman Algısının Tarihi (Şubat , 2021)
Zaman Algısının Tarihi
Felsefeye Uzanan Kökler
Zamanı algılama günlük hayatımızın her kısmında yer alan bir beceridir. Bu durum, bu becerinin çok eskilerden beri insanların dikkatini çekmesine ve üzerine düşünmesine olanak sağlamıştır. İlkçağ düşünürlerinden Aristoteles zamanı hareket temelinde açıklamış ve zamanı algılamak için bir değişim gerçekleştiğini fark etmemiz gerektiğini söylemiştir (Oktav ve Taslaman, 2017). Önemli felsefecilerden Immanuel Kant zaman hakkındaki görüşlerine sistematik olarak ilk kez 1770’de yazdığı doktora tez çalışmasında yer vermiştir. Kant, zamanın tüm algılardan önce var olduğunu ve zamanın herhangi bir duygulanım ya da algı ile oluşmadığını, tersine duygulanım ve algının zaman sayesinde oluştuğunu ifade etmiştir (Toprakkaya, 2007). Ona göre zaman nesnel dünyayı algılamanın temel şartıdır. James (1886) zamanın akışına ilişkin algımız, bilincimizin akışına, değişimin farkında olmamıza bağlı olduğunu söylemiştir. 20. yüzyıl felsefecilerinden McTaggart’a göre zamanın akma özelliği insan psikolojisinin bir ürünüdür ve gerçeklikle ilişkili değildir (Oktav ve Taslaman, 2017; Gözcü, 2018).
Zaman Algısı Nedir?
Zaman ve zaman algısı felsefede ele alınan eski konular olduğu gibi psikoloji biliminde de ele alınan ilk kavramlardandır. Fiziksel zaman, standart zaman birimleriyle tanımlanan hareketin geçtiği süre olarak tanımlanır. Zaman algısı geçen hareketin, yaşantıların ve duyguların süresinin öznel tahmini ve/veya algılanması olarak tanımlanabilir (Bahadırlı vd, 2013). Geçmişten günümüze aralıksız devam eden çalışmaların yürütüldüğü bu kavramı açıklamak üzere farklı modeller geliştirilmiştir. Bu modeller aracılığıyla zaman algısı daha çok dikkat, bellek ve duygular ile çalışılmaktadır.
Zaman Algısının Psikoloji Literatüründe Ele Alınışı
Zaman algısı konusu üzerine yapılmış bilinen ilk deneysel çalışma 1868’de Veirdort tarafından düzenlenen ve katılımcı olarak Vierordt’un kendisinin ve bir öğrencisinin yer aldığı çalışmadır (Brock & Gruber, 2014).
1900’lerin ilk çeyreğine gelindiğinde Fransız psikolog Henri Piéron (1923)’un öncülüğünü yaptığı (akt. Erdoğan, 2016) ve öğrencisi Francois’in (1927) de ilgilendiği vücut ısısının zaman algısını nasıl etkilediği üzerine yapılan çalışmalar, zaman algısının oluşumunda içsel mekanizmaların rol oynadığı fikrini ortaya koymuştur. Önceleri bu içsel mekanizmanın kimyasal bir saat olduğuna inanılmıştır (Gilliland, 1946). Francois (1927) ve Hoagland’un (1933) çalışmaları bu kimyasal saati ispatlamaya yönelik çalışmalardır. Araştırmacılar bu kimyasal saatin çevresinde gerçekleşecek değişikliklerin kimyasal saat üzerinde etkileri olacağını düşünmüşler ve vücut sıcaklığının yanı sıra solunum, kalp atışı ve sensorimotor aktivite değişkenlerini de çalışmalarında ele almışlardır (Hoagland, 1933). Benzer şekilde Strezinger (1935; 1938) de zaman algısının vücut metabolizmasından temel aldığını, metabolizma hızlı iken zamanın hızlı geçtiğini yavaş iken ağır ilerleğini ifade etmiştir (akt. Gilliland, 1946). Ancak daha sonra yapılan çalışmalar bu görüşü doğrulamamış zaman algısı için duyusal temeller bulunamamıştır (Gilliland, 1946).
Zaman Algısının Oluşumunu Açıklayan Kuramlar
1960’ların başlarında içsel mekanizmalara İçsel İşleyen Saat (Internal Clock Model) adını veren Treisman (1963), insanın zamana karar verme sürecinin bu saat tarafından etkilendiğini söylemiştir. Bu modele göre dışsal uyaranlar, hız saptayıcıyı (pacemaker) hızlandırıp yavaşlatmak şeklinde etkiler ve zamanın olduğundan daha kısa ya da uzun geçtiğini algılamamıza neden olur. Bu model, zamanın nasıl algılandığına dair geliştirilen en eski modellerdendir (Erdoğan ve Baran, 2019).
Zaman algısının oluşumunu açıklayan bir diğer model Gibbon (1977;1984) tarafından ortaya atılan Sayıl Bekleyiş Kuramı (Scalar Expectancy Theory)’dır. Gibbon (1977) hayvanlarla yürüttüğü öğrenme çalışmalarında hayvanın pekiştirecin ne zaman geleceğine ilişkin beklentisini hesaplamak üzere Skaler Zamanlama Hipotezi sunmuş, daha sonra bu teorisini Sayıl Bekleyiş Kuramı olarak geliştirerek insanlarla deneyler yapmıştır (Gibbon ve ark., 1984). Bu teoriye göre zamanlanacak uyaran sırasında, bir hız saptayıcının yaydığı darbeler bir akümülatörde depolanır, biriken darbe ne kadar çoksa geçen zaman o kadar uzun algılanır (Droit- Volet & Gil, 2009). Daha sonra bu modele bellek süreçleri ve karar aşaması dahil edilmiştir. Buna göre akümülatörün içeriğinin çalışma belleğinde saklanırken, daha önceden deneyimlenmiş olan süre bilgisinin (standart süre) uzun süreli bellekte depolanır. Karar verme aşamasında uzun süreli bellekteki standart süre bilgisi (referans değer) ile halihazırdaki öznel zamanın kıyaslanması ile geçen zamana ilişkin bir yargıda bulunulur (Droit- Volet & Gil, 2009). Zakay ve Block (1996) ise zamanlanacak uyaranın başlangıcında kapanan ve sonunda açılan bir anahtar gibi işleyen dikkat temelli bir sistemi modele eklemişlerdir. Bu yeni modele Dikkat İlişkili Kapı Modeli (Attentional Gate Model) adı verilmiştir.
Fraisse (1978) zaman ve zaman algısının bilişsel süreçlerle ilgili olduğu kadar duygularla da yakından ilişkili olduğu görüşünü savunmuştur (akt. Droit –Volet ve Meck, 2007). Devamında, yapılan çalışmalarla duyguların içsel saati hızlandırıp yavaşlatarak zaman algımızı değiştirdiği yönünde deneysel kanıtlar ortaya konmuştur (Schirmer, 2011). Droit-Volet ve Meck’e göre (2007) zaman ve duygunun birlikte çalışılması bir dönüm noktasıdır.
Duyguların zaman üzerindeki etkilerinin incelendiği çalışmalarda duygu içeren görsel (Angrilli ve ark., 1997; Cuthbert ve ark, 1996), ses (Noulhiane ve ark., 2007), yüz ifadesi (Thayer & Schiff, 1975; Erdoğan & Başaran, 2019) gibi materyaller kullanılmaktadır. Önceleri standardize olmayan uyaranlar ile yürütülen bu çalışmalar yorumlama ve genelleme sorunlarına yol açmıştır (Droit-Volet & Meck, 2007). Bu sorunların önüne geçmek için son zamanlarda yapılan çalışmalar, Florida Üniversitesi Duygu ve Dikkat Merkezi (CSEA) tarafından geliştirilen standartlaştırılmış ve uluslararası erişilebilir olan Uluslararası Duygusal Resim Sistemi (IAPS)’ndeki görüntüler ve Uluslararası Duygusal Dijital Ses Sistemi (IADS)’ndeki sesler kullanılarak yürütülmektedir (Droit-Volet & Meck, 2007).
Zaman Algısının Ele Alındığı Araştırma Örnekleri
Angrilli ve meslektaşları (1997); duygunun iki boyutu olan değerliğin (valence) ve genel uyarılmışlık (arousal) düzeyinin, uyarıcının algılanan süresi üzerindeki etkisini araştırmışlardır. IAPS’ten elde edilen beş görsel seti kullanılmıştır. Bunlar pozitif değerlik-yüksek uyarılma (erotik materyal), pozitif değerlik-düşük uyarılma (insan ve köpek yavrusu), nötr (ev eşyası), negatif değerlik-düşük uyarılma (örümcek ve fare) ve negatif değerlik-yüksek uyarılma (kanlı insan yaraları) koşullarını temsil eden üçer fotoğraflık (nötr koşul 6 fotoğraf içerir) görsel setleridir. Her bir setteki fotoğraflar (nötr koşulda iki kere) 2, 4 ve 6 saniye sunulmuştur. Katılımcılar süre tahmini görevinden haberdar edilmişlerdir. Katılımcılar (53 lisans öğrencisi) iki gruba ayrılmıştır. İlk gruptan uyaranın projeksiyon süresini tahmin etmesi ve analog ölçeğe işaretlemesi (0-10 saniye), ikinci gruptan uyaranı algıladıkları süre kadar bir butona basarak aralığı yeniden oluşturması istenmiştir. Süre tahmini görevlerinin ardından fotoğrafların değerlik ve uyarılma düzeylerini oylamaları için bir ölçek verilmiştir. Sonuçlar yüksek uyarılma koşulunda pozitif görselin sunulma süresinin negatif görsele göre, olduğundan daha kısa algılandığını; düşük uyarılma düzeyinde ise negatif görselin daha çok kısa algılandığını göstermiştir. Her bir boyutun tek başlarına zaman algısı üzerinde anlamlı etkisi olmadığı ancak iki boyutun etkileşiminin zaman algısı üzerinde anlamlı düzeyde etkili olduğu vurgulanmıştır.
Angrilli ve meslektaşlarının çalışmasından yola çıkarak Noulhiane ve meslektaşları (2007) duygusal seslerin değerlik ve genel uyarılmışlıklarının zaman yeniden üretimi (Deney 1) ve sözel tahmin (Deney 2) görevlerindeki zaman algısına etkilerini incelemişlerdir. Bunun için kullanılacak ses uyaranları IADS’ten elde edilmiştir. Deney 1’de 12 kadın ve 12 erkek (yaş ortalamaları sırasıyla 26, 25) olmak üzere toplam 24 katılımcı yer almıştır. Özel geliştirilmiş bir laboratuvar programı ile ses uyaranları sunulmuş ve katılımcıların yanıtları kaydedilmiştir. Pozitif değerlik-yüksek uyarılma (erotik ses), pozitif değerlik-düşük uyarılma (gülme sesi), negatif değerlik-düşük uyarılma (hıçkırarak ağlama sesi), negatif değerlik- yüksek uyarılma (kadın ağlama sesi) ve nötr (sokak sesi) olmak üzere 5 grup ses kullanılmıştır. Nötr grup 12, diğer gruplar 6 sesten oluşmaktadır. Sesler 2, 4 ve 6 saniye uzunluklarda sunulmuştur. Zamanın yeniden üretimi görevi için sunulan sesin süresine eşit olana kadar butona basılı tutmaları istenmiştir. Sonuçlara göre daha çok kısa süreli olarak sunulan duygusal seslerin sunum süresi nötr seslerinkine kıyasla daha uzun algılanmıştır. Bu noktada, sunulan süreler arasındaki aralıktan dolayı etkinin kademeli olup olmadığını tespit etmek zorlaşmıştır. Bunu engellemek için Deney 2’de 2, 3, 4, 5 ve 6 saniyelik sunumlar gerçekleştirilmiştir. 17 katılımcıyla (12 kadın, M=21; 5 erkek M=24) gerçekleştirilen bu deney ile Deney 1’deki uyaranlar ve uyaran grupları aynı olmakla birlikte; yukarıda bahsedildiği gibi görev, uyaranın sunum süresinin sözel tahminidir. Deneye başlamadan önce katılımcılara referans olması için 2 (kısa) ve 6 (uzun) saniyelik sesler verilmiştir. Deney sırasında, her bir ses verildikten sonra bir kağıda süreye ilişkin tahminlerini yazmaları istenmiştir. Sonuçlar, 2, 3 ve 4 saniye uzunluktaki süreler için duygunun etkisinden söz edilebileceğini göstermiştir.
Sonuç
Günlük hayatın bir parçası olan ve eski çağlardan beri üzerine çokça tartışılan zaman ve zaman algısı kavramları psikolojinin bilim olarak ortaya çıkışından itibaren deneylerle sınanmaktadır. Önceleri zaman algısını etkileyen kimyasal bir mekanizmanın var olduğu düşünülmüşse de sonra yapılan çalışmalar bunu doğrulamamıştır. Daha sonra içsel bir saatin zaman algısını değiştirdiği öne sürülmüş bu saatin bir hız saptayıcı ve bir akümülatörden oluştuğu söylenmiştir. İçsel Saat Modeli hakim zaman algısı modelidir. İlerleyen yıllarda bu modele bellek, karar ve dikkat aşamaları da eklenerek farklı modeller ortaya atılmıştır. Son yıllarda duygunun zaman algısı üzerine etkilerinin incelendiği çalışmalarda duygunun hız saptayıcıyı hızlandırıp yavaşlatarak geçen zamanın daha uzun ya da kısa algılanmasına neden olduğu ortaya konmuştur. Buna karşın Matell ve Meck (2004) böyle bir hız saptayıcının gerçekçi olmadığını iddia etmişlerdir. Bunun yerine saat hızının değişiminin nöral temelli süreçlerinin açıklığa kavuşturulmasının daha önemli olduğunu vurgulamışlardır.
Kaynakça
Angrilli, A., Cherubini, P., Pavese, A., & Manfredini, S. (1997). The influence of affective factors on time perception. Perception & Psychophsics, 59(6), 972-982. https://doi.org/10.3758/BF03205512
Bahadırlı, B., Tutuğ, C., Ceviz, H., & Çalıyurt, O. (2013). Zaman algısı ve psikiyatrik bozukluklar. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 5(3), 355-377. https://psycnet.apa.org/doi/10.5455/cap.20130524
Brock, R.A., & Gruber, R.P. (2014). Time perception, attention, and memory: A selective review. Acta Psychologica, 149, 129-133. https://doi.org/10.1016/j.actpsy.2013.11.003
Droit-Volet, S., & Gil, S. (2009). The time-emotion paradox. Philosophical Transaction of The Royal Society, 364, 1943-1953.
Droit-Volet, S., & Meck, W.H. (2007). How emotions colour our perception of time. TRENDS in Cognitive Sciences, 11(12), 505-513. https://doi.org/10.1016/j.tics.2007.09.008
Erdoğan, Ş. (2016). Duygusal Yüz İfadelerinin ve Uyarıcı Sunum Süresinin Zaman Algısına Etkisi (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi). Hacettepe Üniversitesi, Ankara.
Erdoğan, Ş., & Baran, Z. (2019). Temel Duygusal Yüz İfadelerinin Zaman Algısı Üzerindeki Etkisi. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar, 11(Suppl 1), 176-191. https://doi.org/10.18863/pgy.589233
François, M. (1927) Contribution a l’etude du sens du temps. La temphature interne, comme facteur de variation de I’appréciation subjective der durées. Annie Psychol, 28, 186-204. https://doi.org/10.3406/psy.1927.6412
Gibbon, J. (1977). Scalar expectancy theory and Weber's law in animal timing. Psychological Review, 84(3), 279–325. https://doi.org/10.1037/0033-295X.84.3.279
Gibbon, J., Church, R. M., & Meck, W. H. (1984). Scalar timing in memory. Annals of the New York Academy of Sciences, 423, 52–77. https://doi.org/10.1111/j.1749-6632.1984.tb23417.x
Gilliland, A. R., Hofeld, J., & Eckstrand, G. (1946). Studies in time perception. Psychological Bulletin, 43(2), 162–176. https://doi.org/10.1037/h0062512
Gözcü, A.S. (2018). Zaman Sorunu: Şimdici ve Ebediyetçi Anlayışları. Kutadgubilig Felsefe-Bilim Araştırmaları, 38, 41-65. https://www.researchgate.net/publication/330041639
Hoagland, H. (1933) The Physiological Control of Judgments of Duration: Evidence for a Chemical Clock, The Journal of General Psychology, 9(2), 267-287. http://dx.doi.org/10.1080/00221309.1933.9920937
James, W. (1886). The Perception of Time. The Journal of Speculative Philosophy, 20(4), 374-407. https://www.jstor.org/stable/25668117
Matell, M. S., & Meck, W. H. (2004). Cortico-striatal circuits and interval timing: coincidence detection of oscillatory processes. Cognitive Brain Research, 21(2), 139. https://doi.org/10.1016/j.cogbrainres.2004.06.012
Noulhiane, M., Mella, N., Samson, S., Ragot, R., & Pouthas, V. (2007). How Emotional Auditory Stimuli Modulate Time Perception. Emotion, 7(4), 697-704. https://doi.apa.org/doi/10.1037/1528-3542.7.4.697
Oktav, C., & Taslaman, O.C.(2017). Felsefe Tarihinde Zaman Düşünceleri. Kader, 15(3), 718-742. https://doi.org/10.18317/kaderdergi.357130
Schirmer, A. (2011). How emotions change time. Frontiers in Integrative Neuroscience, 5, Article 58. https://doi.org/10.3389/fnint.2011.00058
Thayer, S., & Schiff, W. (1975). Eye-contact, facial expression, and the experience of time. The Journal of Social Psychology, 95(1), 117–124. https://doi.org/10.1080/00224545.1975.9923242
Toprakkaya, A. (2007). I. Kant'ın "Akli ve Algısal Dünyanın Formları ve Temelleri Üzerine" [De mundi sesebilis atque intelligibilis forma et principiis, (von der Form der Sinnen-und Verstandeswelt und ihren Gründen)] Adlı Eserinde Zaman Kavramı'nın Analizi. Uludağ Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Felsefe Dergisi, 8, 35-40.
Treisman, M. (1963). Temporal discrimination and the indifference interval: Implications for a model of the "internal clock". Psychological Monographs: General and Applied, 77(13), 1–31. https://doi.org/10.1037/h0093864
Zakay, D., & Block, R. A. (1996). The role of attention in time estimation processes. In M. A. Pastor & J. Artieda (Eds.), Advances in psychology, Vol. 115. Time, internal clocks and movement (p. 143–164). North-Holland/Elsevier Science Publishers. https://doi.org/10.1016/S0166-4115(96)80057-4
Helin Özge Bazkır- Geçmişten Günümüze Zeka Testlerindeki Önemli Gelişmeler (2021)
Geçmişten Günümüze Zeka Testlerindeki Gelişmeler
Zeka karmaşık yapısı, insana özgü davranışların kaynağı, aynı zamanda en önemli bireysel farklılıklarından biri olmasıyla birçok disiplin ve araştırmacı tarafından incelenmiştir. Literatürde zekanın birçok tanımı bulunmaktır. Psikometrik açıdan zeka kişinin bir test sırasında göstermiş olduğu performans sonucunda elde ettiği başarının, benzer özellikte bulunan norm grubuyla karşılaştırılması sonucunda elde edilen bir IQ puanı olarak tanımlamıştır. (Brody,1999) Zekayı ölçme girişimleri geçmişten günümüze devam eden bir çalışma alanı olarak varlığını sürdürmektedir. Zekanın doğrudan gözlemle belirlenmesi mümkün olmadığı için zeka testlerine ihtiyaç duyulmuş; klinik, eğitim veya personel seçimi gibi, bireylerin karar vermesi gereken alanlarda sıkça kullanılmıştır. Bu derleme makalede de zeka testlerinin gelişim tarihi geçmişten günümüze ele alınacaktır.
Zeka testlerinin kullanımı oldukça eskiye dayanır. Eski Yunan ve Çin uygarlıkları gibi medeniyetlerde zekaya yönelik çalışmalar yapılmış, bireylerin kamu görevi ya da askerlik seçiminde kullanıldığı belirtilmiştir (İnci, 2021). Ortaçağda ise toplumda şeytancıl kişilerin bulunduğu fikri üzerine bu kişilerin belirlenmesi amaçlanmış, bunun sonucunda zekayı ölçmenin bilim adına önemli bir yer edineceği fikri gelişmiştir (Cohen ve Swerdlik, 2010).
1800’lü yılların sonuna doğru Galton, zeka konusunda dikkat çekici çalışmalara imza atmıştır. Darwin’in ‘Türlerin Kökeni Üzerine’ adlı yazından oldukça etkilenmiş, evrimin biyolojik yönü olan kalıtımın meydana getirdiği bireysel farklılıklar üzerine çalışmalar yapmıştır (Schultz, 2004). Galtonun amacı özel yetenekleri bulunan kişilerin belirli aileler içinde yetişebileceğini ispatlamak; sağlıklı bireylerin dünyaya gelirken, sağlıksız bireylerin toplumda yer almasını önlemektir. Bunun için üstün yetenekli bireylerin çiftleşerek gelecekte üstün yetenekli bir neslin ortaya çıkmasını hedeflemiştir(Schultz, 2004). Bu sebeple de zeki bireylere ulaşabilmek amacıyla zeka testleri üretme girişiminde bulunmuştur. Bununla bağlantılı olarak Galton istatistiğe, ölçme tekniklerine de ilgi duymuştur. Zekayı ölçmek için kullandığı teknikler yardımıyla sözsüz ve duyusal-motor görevler oluşturmuştur (Kaufman, 2000). Bunun yanında korelasyon katsayısını geliştirmiş, daha sonrasında öğrencisi olan Karl Pearson tarafından Pearson korelasyon katsayısının hesaplanmasında kullanılan matematiksel formulün geliştirilmesine yardımcı olmuştur (Schultz, 2004).
1900’lü yılların başında Galton’dan sonra gelen, zeka testleri tarihçesinde önemli bir payı olan Alfred Binet ise Jean Esquirol’ın sözel değerlendirme yöntemi ve ayırıcı tanımlama biçiminden etkilenmiştir, 1905’te ise bunu kendi ölçeğine de yansıtmış, kendi deyimiyle ‘gerçek’ bir test geliştirmiştir (Kaufman, 2000). Binet Galton’un aksine zekanın ölçümünde duyusal-motor süreçlerin test edilmesinden çok; bellek, kavrama gibi bilişsel işlevlerin değerlendirilmesine önem vermiştir (Schultz, 2004). 1904’te ise Fransız Milli Eğitim Bakanlığı’nın talebi üzerine okullarda öğrenme güçlüğü geçen çocukların incelenmesi için bir bir komisyon kurulmuş, komisyonda Theodore Simonla beraber Alfred Binet de yer almıştır (Schultz, 2004). Geliştirilen test çocukların zorluk seviyelerine göre düzenlenmiş; ayrıca 40 dakika gibi bir sürede uygulanabilen, 30 bilişsel testten oluşmaktadır. Testlerin içerikleri çocuklarda dil becerileri, hafıza, akıl yürütme gibi psikofiziksel kavramları test etmeye yöneliktir (Boake, 2002). Binet’in testi birçok kez revize edilmiş, birkaç yıl içinde de Avrupa ve Amerika’da yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanmıştır. Ardından Goddard seyahat ettiği sırada ölçeği öğrenmiş ve İngilizceye çevrilmesini sağlamıştır (Boake,2002). Bunun sonucunda da test Amerika’da da yaygın bir biçimde kullanılmaya başlamıştır (Zenderland, 1998). Bir başka araştırmacı Lewis Terman (1916) Stanford Üniversitesi’nde testi revize etmiş, ve testi standart bir hale getirmiştir, testi ise Stanford-Binet olarak adlandırmıştır (Kaufman, 2000).
Stanford-Binet’in ortaya çıkış tarihi ve ABD’nin 1917’de savaşa girme tarihleri neredeyse çok yakın zaman aralıklarında gerçekleşmişti (Kaufman, 2000). Orduda birçok askerin sınıflandırılması ve uygun görevlere getirilmesi problemi ortaya çıkmış, bunun üzerine birçok kişiye uygulanıp hızlı sonuç alınmak istenen bir teste ihtiyaç duyulmuştur. Bunun üzerine Terman’ın öğrencisi Arthur Otis bu testi yeni versiyonunu geliştirdi. Yerkes ve komisyon tarafından Otis’in hazırladığı bu teste dayanarak da Ordu Alpha ve Ordu Beta testleri yayımlandı. Test anadili İngilizce olan ve olmayan kişilere yönelik ayrı ayrı oluşturulmuştur (Schultz, 2004).
Bu ölçek psikologlar tarafından birçok askere uygulanmıştır. David Wechsler de bu psikologlar arasında yer almaktaydı. E.G Boring ile birlikte binlerce Ordu Alpha sınavını puanlamış, öncesinde bu ölçeği uygulamak üzere eğitimden geçmiştir (Kaufman, 2000). İngiltere’de Spearman ve Pearson’dan aldığı eğitimlerle psikometrik açıdan kendini geliştirmiştir. İlk ölçeğini ise 1939 yılında New York Bellevue Hastanesinde geliştirmiştir, bu aynı zamanda zeka teslerinde ikinci bir başlangıç noktası olduğu belirtilmiştir (Kamphaus ve ark., 1997). Wechsler Binet’in oluşturmuş olduğu test sisteminden farklı bir ölçüm sistemi oluşturmuştur. Öncelikle oluşturmuş olduğu alt testler sözel ve performans biçiminde ayrılmış, ve bu alt testlerden elde edilen ham puanların toplamına odaklanılmıştır. (Wechsler,1958). Ek olarak maddelerin güçlük düzeyleri de değiştirilip, tüm yaş gruplarını kapsayacak bir biçimde genişletmiş, kısacası her bir alt test tüm yaş grupları için uygulanabilecek hale getirilmiştir (Uluç,2011).
Sonraki yıllarda, Spearman 1920’lerde geliştirmiş olduğu kuramı döneminde kullanılan testlere uygulamış, bulduğu sonuçlarla zeka testlerinde önemli bir dönüm noktası yaratmıştır. Spearman, zekanın kalıtsal olduğu fikriyle Galton’la aynı görüşü paylaşmıştır. Okullarda farklı dersler arasındaki korelasyonları incelemiş, ve hepsinde ortak bir faktör olduğu fikrine varmıştır. Bu faktörü de genel zeka olarak tanımlamıştır, kısaca ‘g’ olarak adlandırmıştır. Belli bir testin bileşenlerini de ‘s’ olarak adlandırmıştır. Bu iki kavramı kullanarak da ‘ Çift-Faktörlü Zeka Kuramı’nı ortaya atmıştır. (Arkar, 2021).
Spearman’ın yapmış olduğu çalışma psikometrik kuram çerçevesinde ele alınmıştır. Bu kuram zekanın ve zekayı oluşturan yapıların neler olduğu üzerinde durmuştur. (Britanica online encylopedia, 2020; Sternberg, 2015). Öncesinde bahsedildiği üzere Spearman’ın (1904) geliştirmiş olduğu ‘Çift Faktör Kuramı’ psikometrik kuramın başlangıcı niteliğinde olduğu, üstelik günümüzde hala önemli kuramlar arasında olduğu belirtilmiştir ( İnci, 2021). Üstelik Spearman geliştirdiği bu kuramla psikoloji alanında çalışan birçok araştırmacıyı etkilemiştir. Bu kuram temelini bireysel farklılıklara dayandırmaktadır, bu sebeple zeka testlerine oldukça önem verilmiştir. Zekanın değerlendirilme yöntemi ise zekanın yaşı ve takvim yaşı üzerinde durulmuştur. Ancak bir yandan da bu kuramı benimseyen araştırmacılar çalışmalarında faktör analizi, korelasyon gibi istatistiksel ölçüm araçlarını kullandıkları için bu kuram psikometrik kuram olarak adlandırılmıştır. (Gardner, 2011b; Sternberg, 2003)
1960’li yıllarda geliştirilen zeka testlerine bakıldığında ise Raymond Cattell’in tanımlamış olduğu akıcı ve kristalize zeka kavramları göze çarpmaktadır. Akıcı zekanın, kişilerin yaşlarının ilerlemesiyle azaldığı, kristalize zekanınsa yaş almayla beraber arttığını ifade etmiştir (Arkar, 2021). Cattell daha sonra bazı araştırmacıların da bulunduğu kuramını yayınlamıştır. Cattell-Horn-Carroll Kuramı ilk olarak Cattell (1943) tarafından ortaya atılmıştır, sonrasındası ise öğrencilerinden biri olan Horn kuramı geliştirmiştir ( İnci, 2021). Bu kuram Cattell’in akıcı ve kristalize zeka olarak kategorize ettiği ve bunları ölçmeyi hedeflediği testin temelini oluşturduğu söylenebilir. Kurama göre akıcı zeka kalıtsaldır, çevreden ayrı olarak problem çözme becerisi olarak tanımlanır. Kristalize zeka ise kalıtsal faktörler ile çevrenin etkileşimini, yaşanılan kültürü ve bunun sonucunda sahip olunan bilgi birikimi olarak betimlenir. (Horn, 1982; Tunalı, 2007) Cattell-Horn-Carroll(CHC) kuramı ise akıcı ve kristalize zeka kuramı ve Carroll’un ortaya atmış olduğu üç katman kuramının senteziyle oluşturulmuştur (McGrew, 1997). Kuramın iki farklı görüşü içermesiyle kapsayıcı bir kuram olduğu söylenebilir. Bunun yanında kuram günümüzde kullanılan birçok IQ testi bu kuramın temeli olup, pratik ve teori arasında ilişki kurulmasında yardımcı olmuştur. (McGrew, 2005, 2009).
Öte yandan 1960’lı yıllara kadar zeka genellikle tek boyutlu olarak ele alınırken, 20. yüzyılın başından itibaren zekaya yönelik çalışmalarda zekanın çok boyutlu bir kavram olarak ele alındığı görülmektedir.(İnci, 2021) Bu çalışmalardan birini gerçekleştiren Sternberg (1985) ‘Üçlü Saç Ayağı Kuramı’ olarak adlandırılan çalışmasında zekayı analitik, sentez ve pratik olmak üzere üç farklı kategoride incelemiş, (Öznacar, 2012), ardından kişilerin kuramdaki üç boyutun dengede bulunması halinde başarılı olabileceğini vurgulamıştır (İnci, 2021). Bir diğer çoklu zeka kuramcısı Gardner (1983) ise zekanın karmaşık yapısı nedeniyle zekayı tek bir faktörle açıklanmak yerine zekanın birden fazla alandan oluştuğunu savunmuş ve zekayı 9 farklı türe kategori biçiminde ele almıştır (Gardner, 1983). Geliştirilen bu testler Bilişsel-bağlamsal kuram açısından ele alındığında bilişsel süreçler ve çevresel etmenlerin birbiriyle etkileşimi incelenmektedir (Sternberg, 2015). Bilişsel süreçler ön planda tutulmuş ancak çevresel ve kültürel uyumun da gerekli olduğunun altı çizilmiştir. (Gardner, 2011a). Bu kuram çerçevesinde ise Robert Sternberg ve Howard Gardner’ın geliştirmiş olduğu kuramlar uygun bulunmuş ve ele alınmıştır (Britanica online encylopedia, 2020; Sternberg 2003).
1990'larda geliştirilen zeka testleri arasında gösterilebilecek en önemli testler arasında Kaufman Ergen ve Yetişkin Zeka Testi (KAIT; Kaufman, 1993) ve Bilişsel Değerlendirme Sistemi (CAS; Naglieri ve Das, 1997) gösterilmektedir. CAS testi, 5-18 yaş aralığındaki çocukların bilişsel yeteneklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Test PASS Teorisi (planlama, dikkat, aynızamanlı ve ardışıklık) üzerinden geliştirilmiştir (Naglieri, 2012).Bunun yanında günümüzde ülkemizde standardizayonu yapılmış şu an kullanılmakta olan testler arasında ise yine Kaufman Kısa Zeka Testi-İkinci Sürüm (KIT-2) sayılabilir. Bu test 4-46 yaş aralığında bulunan yetişkin ve çocuklara uygulanan, sözel ve sözel olmayan ölçeklerden oluşmuş olup, eğitim, klinik değerlendirme alanlarında kullanılmaktadır (Karadağ, 2018). Wechsler Çocuklar için Zekâ Ölçeği- Gözden Geçirilmiş Formu (WISC-R) ise 6-16 yaş aralığına uygulanabilen, sözel ve performans alt ölçekli bir testtir. WISC’in 4. Sürümü (WISC-4) ise yine aynı yaş aralığına uygulanan bireyleri bilişsel olarak değerlendiren bir testtir. (Karadağ, 2018). Bir önceki testten çıkarılan ve eklenen alt testler sebebiyle geliştirilmiş versiyonu da denilebilir. Anadolu SAK Zekâ Ölçeği (ASİS) 4-12 yaş arası özel eğitime ihtiyaç duyan ya da üstün zekalı çocukların tespitinde; muhakeme, algı ve bellek işlevlerinin değerlendirilmesinde kullanılır(Sak, 2016).
Tüm bu çalışmalar ışığında zeka testlerinin geçmişten günümüzde insanlık tarihinin çoğu döneminde varolduğu; zekanın yapısı ve kavramsallaştırılması üzerinde pek çok çalışma yürütüldüğü görülmektedir. Genel olarak zeka testlerinin oluşum amaçları ve kullanıldıkları alanlar göz önüne alındığında birçoğunun insanlık tarihinde ihtiyaçları karşılamaya yönelik oluşturuldukları göze çarpmaktadır. Örneğin Stanford-Binet zeka testi eğitimde zorluk yaşayan çocukların belirlenmesi amacıyla; Yerkes ve arkadaşları ise savaş zamanında askerleri sınıflandırmak üzere testlerini oluşturmuşlardır. Bu açıdan bakıldığın yaşanılan çevrenin, içinde bulunulan kültürün, dönemde yaşanmış köklü olayların zeka testlerinin oluşturulma amacında önemli etkisi olduğu yönünde yorumlanabilmektedir. Bunun yanında tarihsel bağlam çerçevesinde düşünüldüğünde zekayla ilgili kuramların dönemin bilimsel yapısıyla paralel bir biçimde şekil aldığı belirtilebilir. Günümüzde zekaya yönelik yaklaşımın çok boyutlu olduğu yönündeki fikir ile beraber, çevresel etkenler daha çok önemsenmektedir. Ayrıca daha karmaşık sistemlerin, kuramların geliştirilmesiyle disiplinlerarası yaklaşım ve buna yönelik geliştirilen teknikler de daha çok ön plana çıkmaktadır (İnci, 2021). Son olarak gelecekte yapılacak zeka testleri hakkında yorum yapmak oldukça güçtür, ancak teknolojinin, teknolojik aletlerin zeka testlerinin gelişiminde daha çok kullanılacağı yorumu yapılabilir.
Kaynakça
Arkar, H. (2021). Zeka & Zeka Testlerinin Gelişimi & Tarihindeki Anahtar İsimler. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü Zeka Testleri dersi notları.
Boake, C. (2002). From the Binet–Simon to the Wechsler–Bellevue: Tracing the history of intelligence testing. Journal of clinical and experimental neuropsychology, 24(3), 383-405.
Britannica Online Encylopedia (2020). Human İntelligence.
Cohen, R. J. & Swerdlik, M. E. (2010). Psychological testing and assessment: An introduction to tests and measurements. New York: McGraw-Hill Companies.
Gamze, İ. N. C. İ. Galton’dan Günümüze Zekâ ve Zekâ Kuramları. Ordu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyal Bilimler Araştırmaları Dergisi, 11(3), 1053-1068.
Gardner, H. (2011b). Frames of mind: The theory of multiple intelligences. New york: Basic Books
Kamphaus, R. W., Winsor, A. P., Rowe, E. W. ve Kim, S. (1997). A history of intelligence test interpretation. D. P. Flana- gan, J. L. Genshaft ve P. L. Harrison, (Ed.), Contempo- rary intellectual assessment: Theories, tests, and issues içinde (23-38). New York: Guilford
Kaufman, A. S. (2000). Intelligence tests and school psychology: Predicting the future by studying the past. Psychology in the Schools, 37(1), 7-16.
Naglieri, J. A., Das, J. P., Gallart, C. T., & Álvarez, F. P. (1997). Cognitive assessment system.
Öznacar, M. D ve Bildiren, A. (2012). Üstün zekâlı öğrencilerin eğitimi. Ankara: Anı Yayıncılık.
Sak, U., Ayaş, M.B., Özdemir, N.N. ve Opengin, E. (2016). Anadolu Sak Zeka Ölçeği (ASİS)güvenirlik ve geçerlik raporu. Research Gate, 68-96. doi:10.13140/RG.2.2.12063.15521
Schultz, D. P., & Schultz, S. E. (2004). Modern psikoloji tarihi (8. Basım)(Y. Aslay, Çev.). İstanbul: Kaknüs Yayınları.
Sternberg, R. J. (2003). Intelligence. Weiner, I. B. (Ed.) Handbook of psychology, history of psychology (Vol. 1). İçinde (136-152). New Jersey, John Wiley & Sons.
Uluç, S., Öktem, F., Erden, G., Gençöz, T., & Sezgin, N. (2011). Wechsler Çocuklar için Zeka Ölçegi-IV: Klinik baglamda zekanin degerlendirilmesinde Türkiye için yeni bir dönem. Turk Psikoloji Yazilari, 14(28), 49.
Zenderland, L. (1998). Measuring minds: Henry Herbert Goddard and the origins of American intelligence testing. New York: Cambridge University Press.
Wechsler, D. (1958). Measurement and appraisal of adult intelligence (4. baskı). Baltimore, MD: Williams & Wilkins.