***
Çığlık atmaya bile vakit yoktu. Kwon Taekjoo'nun görüşü değişti. Her yönden hızla esen havanın sesi geliyordu. Soğuk su burnundan yukarıya ve kulaklarına kadar yükseldi, nehir suyu silah sesleri nedeniyle parçalanan pencerelerden içeri çarptı. Nefes alamıyordu ama kendini toparladı ve olayların sakinleşmesini bekledi. Çok geçmeden kalp atışları dengelendi.
Psikh Bogdanov da bilincini kaybetmemişti. Bir an duraksadı ve dışarıya baktı, sonra açık pencereden yüzerek dışarı çıktı. Başka çıkış yolu görmeyen Kwon Taekjoo da aynı yolu izledi.
Tam o sırada suyun dışından bir el daha ateş edildi. Kwon Taekjoo geri çekildi ve arabanın içine saklanmak için daldı. Her ne kadar kulakları suya batmışken emin olamasa da helikopter nehir yüzeyinin hemen üzerine alçalmış gibi görünüyordu. Pervanelerden gelen rüzgar suyu çalkaladı. Kalp atışları tekrar istikrarsızlaşmaya başladı.
Kurşunlar yağmaya devam etti. Sürücünün ve yolcu koltuğunda oturan adamın zaten ölü olan vücutları deliklerle doluydu. Kan suya mürekkep gibi yayılarak görüşünü bulanıklaştırdı. Bunun Kwon Taekjoo'nun durumuna faydası olmadı. Zhenya, Kwon Taekjoo'nun arabada olduğunu fark etmedi mi? Makineli tüfeğini hiçbir canlıyı esirgemeyen bir yoğunlukla ateşledi. O deliydi, ölçülemeyecek kadar deliydi.
Kwon Taekjoo uçan kurşunlardan kıl payı kurtulurken homurdandı. Silah seslerinin kesilmesini beklerken yavaş yavaş havası tükenmeye başladı. Ciğerleri sanki taze oksijen eksikliğinden parçalanıyormuş gibi zonkluyordu. Eğer bir an önce yüzeye çıkamazsa vurulmadan boğulacaktı. Tam zamanında, acımasız silah sesleri azaldı. Suyun kenarında gölgeli bir figür belirdi, durumu değerlendirdi, görünüşe göre saldırıyı henüz tamamlamamıştı.
Kwon Taekjoo her iki bacağını da pencereden dışarı salladı. Yüzeyden sadece üç ya da dört metre uzaktaydı. Zhenya yeniden ateş etmeye başlamadan önce oraya ulaşması gerekiyordu. Dişlerini gıcırdatarak suyun içinden geçti. Ancak yukarıya doğru yükselen vücudu aniden aşağı çekildi. Aşağı baktığında Psikh Bogdanov'un bileğini tuttuğunu, Kwon Taekjoo'ya bakarken yüzünün asık olduğunu gördü. Kurşundan kaçmayı başaramamıştı ve sol kolundan kırmızı kan sızıyordu.
Kwon Taekjoo acımasızca onun suratına tekme atti. Bir dizi tekme sonrasında onu durduran el düştü. Ama bitmedi. Çok geçmeden Kwon Taekjoo'yu tekrar yakasından yakaladı ve zorladı. Sanki yalnız Ölmeye dayanamıyormuş gibi umutsuz bir hareketti bu.
Kwon Taekjoo yumruğunu Psikh Bogdanov'a salladı ve kaçınmak için eğilirken hızlı bir hareketle yumruğunu boynuna doladı ve çekti. Psikh Bogdanov boğulurken tüm vücudu kıvranıyordu. Belki de kurşun yarasından dolayı kaybettiği çok fazla kan nedeniyle fazla mücadele edemedi. Aynı zamanda nefesi de tükeniyordu. Kwon Taekjoo'nun durumu pek de iyi değildi. Kolunu Psikh'in boynuna doladı. Psikh, kolunu kaşıyıp protesto amacıyla tüm vücudunu kıvırdıktan sonra seğirmeye ve topallamaya başladı. Kwon Taekjoo'nun onu serbest bırakmasına birkaç saniye daha vardı.
Kwon Taekjoo acımasızca onun suratına tekme atti. Bir dizi tekme sonrasında onu durduran el düştü. Ama bitmedi. Çok geçmeden Kwon Taekjoo'yu tekrar yakasından yakaladı ve zorladı. Sanki yalnız Ölmeye dayanamıyormuş gibi umutsuz bir hareketti bu.
İri, hareketsiz vücut yere yığıldı. Kwon Taekjoo adamın solgun yüzünün suda yukarı doğru ilerlemeden önce yavaşça batışını izledi.
Yüzeye çıktığı anda tüm vücudu havaya kalktı. Tuttuğu nefes çılgınca dışarı çıktı. Ciğerlerinin izin verdiği kadar temiz havayı içine çekerken göğsü ve nefes borusu daraldı. İki gözü iyice açıldı.
Korkunç soğuğu fark etmesi çok uzun sürmedi. Nefes almaya açık olan ağzı titremeye başladı. Sudan çıkması gerektiğini biliyordu ama uzuvları önceki mücadeleden dolayı zayıftı. Yapabildiği tek şey, suyun üstünde kalabilmek için tüm vücudunu gevşetmekti. Daha sonra birden birisi onu ensesinden yakalayıp dışarı çıkardı.
"....Cough, cough!"*
*Burda öksürük sesinden bahsediyor. Türkçeye çevirince garip oluyor diye böyle bıraktım.
Ciğerlerindeki suyu öksürerek çıkardı. O kadar uzun süre öksürdü ki boğazı yandı ve başı döndü. Midesi Bogdanov'un ona yumruk attığı yerde zonkluyordu. Karnını tutarak öne doğru eğildi ve zorlukla doğrulmayı başardı. Göz kapakları titredi. Sonunda görüşü netleşti ve bir çift düz bacak ortaya çıktı. Sivri uçlu ayakkabılardan yukarı doğru çıkarken Zhenya'nın gülümseyen yüzü ortaya çıktı.
"Hayatta kalmayı başardın mı?"
"Senin sayende neredeyse ölüyordum."
Tekrar öksürdü ve elinden geldiğince karşılık verdi.
"Ve o?"
"Bana bir su hayaleti gibi yapıştı, ben de onu ölüme gönderdim."
"Etkileyici" diye güldü Zhenya. Kwon Taekjoo ona dik dik baktı, sonra ayağa kalktı. Vücudundan su damlıyordu. Islak cildi havadan hızla donuyordu. Ciğerleri iflas ediyordu ve ne kadar nefes almaya çalışırsa çalışsın nefesi hırıltılı olmaya devam ediyordu. Bir an önce ısınması gerekiyordu.
Gitmek için döndü ama Zhenya aniden onu durdurdu.
"Bu oldukça tuhaf."
"Ne?"
Arkasını döndüğünde Zhenya yanağına hafifçe vurdu. Kwon Taekjoo onun hareketini takip etti ve dalgın bir şekilde kendi yüzüne dokundu. Yapay deri, patlama ve ardından gelen araba kazası nedeniyle yırtılmış ve parçalanmıştı.
Alçak bir inlemeyle deriyle oynadı. Zhenya'nın bakışları Kwon Taekjoo'nun hareket eden parmak uçlarını takip etti. Her ne kadar bunu grotesk olarak adlandırsa da, başka birinin derisini soymanın nasıl bir his olduğunu oldukça merak ediyormuş gibi görünüyordu.
Kwon Taekjoo, Zhenya'nın ilgisinden habersizmiş gibi davranarak sert bir adım attı. Ama piç yavaş adımlarla onu takip etti ve şöyle dedi: "Neden onu çıkarmıyorsun?" Kwon Taekjoo bu sığ numarasına gülemedi bile.
Onu görmezden gelerek bulvara ulaştı ve orada nehirden gelen rüzgar tüm gücüyle ona çarptı. Dişleri yeniden takırdamaya başladı. Bilinçaltında yanında duran Zhenya'ya baktı. Kalın ceketine imreniyordu. Kwon Taekjoo titreyerek Zhenya'nın ruh halini ölçmeye çalıştı ama sanki sorunun ne olduğunu bilmiyormuş gibi soğukkanlı bir yüzle ona baktı. Donarak ölmek üzere olan meslektaşına paltosunu ikram etme nezaketini göstermedi.
Kwon Taekjoo hemen pes etti ve yaklaşan taksiye el salladı. Onun seslenmesine tepki olarak yavaşlayan taksi, onun yanından hızla geçti. Belki sürücü koltukların kirlenmesinden endişeleniyordu ya da belki sadece Kwon Taekjoo'nun görünüşünden paniğe kapılmıştı.
Yanımızdan 3-4 taksi geçti. Her seferinde bir tanesini yakalayamayınca Zhenya gülüyordu. Kwon Taekjoo onu durduramadı ama yine de yaptığı şeyden hoşlanmadı. Duygu yavaş yavaş parmak uçlarından ve ayak parmaklarından kayboldu.
"Nereden bakarsanız bakın, hepsi bunun yüzünden."
İzleyen Zhenya alaycı bir şekilde araya girdi. Kwon Taekjoo ona kızgın bir bakış attığında parmak ucuyla yanağına dokundu ve şöyle dedi: "Gerçekten bu kadar israrcı olmana gerek var mı?" Tam olarak değil. Hayır, o kadar üşümüştü ki bunu düşünmeye gücü yetmiyordu.
Onun ilgisi Kwon Taekjoo'nun biraz temkinli davranmasına neden oldu. Rüzgârda uçuşan deriyle oynadı. Bir şey yüzüne doğru fırladı. Refleks olarak eğildi ve onu uzaklaştırdı. Zhenya'nın uzattığı eli havada durdu ve bakışları buluştu. Eskisi kadar alaycı görünmüyordu. Gözleri hafifçe kısılmıştı ve onlara karşı bir ilgi parıltısı vardı.
"Neden hâlâ reddediyorsun?"
"Neden zorlamaya devam ediyorsun?"
Memnuniyetsizlikle karşılık verdi ama Zhenya umursamıyor gibi göründü ve tekrar uzandı. "Yapma," dedi Kwon Taekjoo, onu durdurmak için bileğini tutarak. Başı geriye doğru eğildi. Ama bir sonraki anda Zhenya'nın diğer eli hamle yaptı ve çenesini yakaladı.
"......!"
Bu konuda herhangi bir şey yapacak zaman yoktu. Parçalanmış derisi yırtılmıştı ve derisi maskeye yapıştırıldığı yerden yanıyordu. Kaşları keskin acıdan doğal olarak kırıştı. Küfür etti ve bir anlığına kapalı olan gözlerini açtı. Zhenya onun önünde durdu, sanki az önce alışılmadık bir şeyle karşılaşmış gibi görünüyordu. Soluk, yeşim rengi gözleri yavaşça hareket ederek Kwon Taekjoo'nun yüzünü inceledi. Yüzüne baktıktan sonra bu piçin bakışları hızla tüm vücudunu taradı ve tekrar yüzüne düştü.
Yüzüne anlaşılmaz bir gülümseme yayıldı. Kwon Taekjoo onun tepkisine daha da şaşırmıştı. Piçin gerçek yüzünü bir fotoğrafta görmüş olması gerekirdi. Elbette fotoğraf ile gerçeğin farklı görünmesi mümkündü ve aynı zamanda Kwon Taekjoo'nun gerçek yüzünün ona tanıdık gelmemesi de mümkündü çünkü Hiro Sakamoto'nun yüzüne alışmıştı. Ama gerçekten bu kadar pervasızca bakmasına gerek var mıydı?
Gözetlenmeye alışık olmasına rağmen, Kwon Taekjoo bir şekilde Zhenya'nın önünde tek bir dikiş bile atılmadan duruyormuş gibi hissetti. Sadece çıplak bedeni değil, düşünceleri ve duygular ortaya çıktı. Bu korkutulmuş olma hissi hoş değildi.
Aniden Zhenya'nın dudakları hafifçe hareket etti. Sesi pek duyulmuyordu. Sanki "Bu daha fazlası..." diyordu. bir an için.
Rüzgar bir kez daha hızlandı. Kwon Taekjoo, Zhenya'nın omzuna kenetlenen elini tuttu. Sonra ne yaptığını anladı ve elini salladı.
Yola dönen Kwon Taekjoo otostop çekmeye çalıştı ama kimse sırılsıklam, şüpheli bir yabancıya yardım etmeye istekli değildi. Sayısız araba onun yanından geçti.
Artık soğuğu hissetmediği sırada Kwon Taekjoo'nun omzuna bir şey dokundu. Başını çevirdiğinde şık, parlak bir kart gördü. Kartı başparmağı ve işaret parmağı arasında tutan Zhenya, köşesiyle Kwon Taekjoo'ya dokunuyordu.
"Bu ne?"
"Gelecekte daha fazla gözetim veya takipçi olabilir, o yüzden kendinize bir yuva kazın ve sessizce saklanın."
"Bir yuva mı?"
Sanki kendisine tuhaf bir şey söylenmiş gibi hissetti. Belki de Rusça 'yuva' kelimesinin Kwon Taekjoo'nun bilmediği başka bir anlamı vardı. Mesela 'kaplan ini' ya da 'kurt ini'...
O sırada tanıdık olmayan bir zil sesi duyuldu. Bu Zhenya'nın cep telefonuydu. Arayan kişiyi kontrol ettikten sonra "Neler oluyor?" diye telefona cevap verdi. Kullandığı ses her zamankinden farklıydı. Artık sıcak ve dost canlısı değildi, soğuk ve mesafeliydi. Ses tonunun düzlüğü onu farklı biri gibi gösteriyordu.
"Anlaşıldı. Yoldayım."
Karşı tarafı dinledi ve hemen sonlandırdı. Kwon Taekjoo Zhenya'ya baktı. Ortak oldukları için Zhenya'nın kendisine kiminle konuştuğunu ve neler söylendiğini anlatmasını bekliyordu. Ancak Zhenya hiçbir şey söylemedi ve kolunu yola doğru uzattı.
Çok geçmeden önüne bir taksi yanaştı. Kwon Taekjoo nereye gittiğini sormadan önce arka koltuğa tırmandı ve kapıyı çarparak kapattı. Taksi hareket etti.
"........"
Kwon Taekjoo inanamayarak durdu. İliklerine kadar islanmış kıyafetleri o kadar donmuştu ki onları giymemesi daha iyi olurdu. Zhenya'nın ona verdiği kartı tutarken eli titredi. Nerede güvende olacağını bilmiyordu. Nerede olduğunu bile bilmiyordu. Kwon Taekjoo'yu almak istemeyen taksiler ardı ardına hızla uzaklaştı.
Moskova'nın kış rüzgârı bir kez daha esmeye başladı. Kıvrılacak gücü bile yoktu. Arabaların geçişini izlerken midesi guruldadı. Düşününce henüz kahvaltı bile yapmamıştı. Hayatı nasıl bir yüksek aksiyon filmiydi? Bu yabancı topraktaki sefil görünümü çok geçmeden trajik hale geldi.
***
Nehrin yakınında bir pansiyona yerleşti. Eski püskü pansiyon, Rus hükümetinin daveti üzerine kaldığı lüks otelden çok farklıydı. Birkaç oda tipi vardı ama sıcak bir banyoya ihtiyacı vardı, bu yüzden en pahalı olanı tercih etti. Ancak içeri girdiğinde neden daha pahalı olduğunu anlamadı. Fiyat sadece pencereli olup olmamasına göre mi değişti? Küçücük odada ancak tek kişinin sığabileceği büyüklükte eski bir yatak ve ayakları kırık, portatif bir masa vardı. Avuç İçi büyüklüğünde bir televizyon vardı ama açılabileceğinden bile şüpheliydi. Wifi boş bir rüya gibi görünüyordu.
Elbette akan su olduğu sürece bunların hiçbirinin önemi yoktu. Elbiselerini çıkarmayı başardı ve duşun altında durdu. Isınmayı umarak su sıcaklığı vanasını gidebildiği en yüksek sıcaklığa getirdi. Ancak duştan soğuk bir su sıçramasıyla çıkana kadar beklediği sıcak su akmadı. Üzerinde bir bornoz bile yoktu, bu yüzden beline sarılı büyük bir havluyla dışarı çıktı.
Ani ortaya çıkışıyla bir şeyler dağıldı. Hamamböcekleri. En az üç veya dört tanesi. Görünüşe göre sıcaklığın eksi kırk ila elli derece civarında olduğu Rusya'da çiftleşip yumurtlayabiliyorlardı.
Hiç tereddüt etmeden başını salladı ve kendini yatağa attı. Sanki yıllardır temizlenmemiş gibi şilteden toz yükseldi. Tahrişten burnu ve boğazı kaşınıyordu. Öksürdü, öksürdü ama kalkmadı. Parmağını kaldıracak gücü bile yoktu.
Yatak sallanıp dönerken gıcırdıyordu ve o anda çökmesi garip olmazdı. Ama önce bir süre dinlenmeye karar verdi. Vücudu çok ağırdı ve kafası da çok sisliydi. Bir an gözlerini kapatsa kafasını toparlayabileceğini düşündü. Çok geçmeden görüşü kayboldu.
Göz kapaklarını kapatıp günleri saydı. Annesinin onunla iletişime geçme zamanı gelmişti ama cep telefonu havaya uçmuştu. Uyuklarken annesiyle bağlantısını tamamen kaybederse ne olacağını hayal etti. Bir gün için her şey yoluna girecekti ama birkaç gün sonra onu bizzat görmek için evinden çıkacaktı. Kwon Taekjoo'nun sıradan bir devlet çalışanı olmadığını anladığında yıkılacaktı. Onun babasına ve kardeşine benzemesini görmektense ölmeyi tercih edeceğini söyleyerek ağlardı.
Bu olamaz. Kesinlikle olamazdı. Ayağa kalktı, komodinin üzerindeki telefonu aldı ve lobiyi aradı. Bazı nedenlerden dolayı çevir sesi yoktu. Telefonu kapatıp tekrar denedi ama yine de hiçbir şey olmadı. Her ihtimale karşı, telefonu çekti. Tabii ki elektrik kablosu fırladı. Bir fare tarafından çiğnenmişti.
Bir sinir dalgası hissetti ve telefonu bir kenara attı. Bugün hiçbir şey yolunda gitmiyordu.
Ne yapalım? Elini ıslak saçlarının arasından geçirdi ama tek bir seçenek vardı. Yarı çözülmüş kıyafetlerini tekrar giymeye cesaret edemedi ve bunun yerine yalnızca alt vücuduna sarılı bir havluyla birinci kata doğru ağır adımlarla yürüdü.
Korkularının aksine başka bir misafirle karşılaşmadı. Müdür tezgahta uyukluyordu. Kwon Taekjoo tezgahın üzerine vurduğunda irkilerek uyandı.
"Ah! Sorun ne?"
"Uluslararası bir arama yapmak istiyorum."
"Çok pahalıya mal olacak. Bu iyi mi?"
"Önemli değil. Kartla ödeyebilirim, değil mi?"
Sahibi dalgın dalgın başını salladı ve tezgahın arkasından uluslararası aramalar için bir telefon çıkardı. Uzun zamandır kullanılmıyordu ve toz topluyordu.
Nasıl kullanılacağına dair temel adımları öğrendikten sonra Kwon Taekjoo telefonu aldı. Önce ödeme bilgilerini, ardından ülke kodunu ve ardından telefon numarasını girdi.
Çok geçmeden çevir sesi başladı. Annesi hemen ayağa kalktı. Merhaba dediğinde sesi tuhafti, sanki yine onun için endişelenmiş gibiydi.
"Benim. Hiç aradın mı?"
Sordu ve soru yağmuruna tutuldu. Neden radyoyu susturmuştu, hastaysa başına ne gelmişti? Sanki ondan günlerdir değil de yıllardır haber alamamış gibi aşırı endişeliydi. Kwon Taekjoo artık buna alışmıştı ve "Evet, evet" diyerek ona güvence verdi.
Görüşme ancak onu her gün arayacağına söz verdikten sonra sona erdi.
Yorgundu ama gözlerini sımsıkı kapatıp yorgunluğunun üzerine bastırdı. Rahatlarken bile midesi guruldadı. Rahat uyuyabilmesi için onu sakinleştirmesi gerektiğini biliyordu.
***Bölüm 12***
Kwon Taekjoo boş restoranda oturdu ve etrafına baktı, pansiyon sahibinin onu neden bu kadar eski püskü bir yere yönlendirdiğini merak etti. Belki de sadece yerel halkın bildiği gizli bir mücevherdi. Kendini teselli etmeye çalışırken restoranın sahibini görünce fikri değişti. Pansiyonun sahibinin adı Ivanovich olsaydı, restoranın sahibinin adı Ivanova olurdu. Saç stilleri biraz farklıydı ama tipki birbirlerine benziyorlardı.
Menü yok gibi görünüyordu. Herhangi bir sipariş de alınmadı. Kwon
Taekjoo'yu kendi başına bırakan sahibi, ona istemediği yemekleri ikram etti. Pancar çorbası, lahana çorbası ve pelmeni, yani Rus mantısıydı. Şaşkın görünürken, sahibi bir duvarı İşaret etti. Üzerine Kahve, Votka ve Kvas kelimeleri karalanmıştı. Kwon Taekjoo geleneksel bir içecek olan kvası seçti ve önce yemeği denedi.
Bir ısırık alır almaz kuzunun kendine özgü tadını hissedebiliyordu. Ancak kişi aç olduğunda her şey yenilebilir hale geliyordu. Alnının ortasındaki kırışıkla yemeği zorla ağzına götürdü. Susadığında kvası yudumladı.
Zorlukla yutkunarak kafasını temizlemeye çalıştı. Rusya'ya ayak bastığından beri ele geçirilmiş olduğu açıktı. Aksi halde işlerin bu kadar kötüye gitmesi mümkün değildi. Zaten yeterli olmadığı bir göreve verilmiş, Rusya'daki ilk gününde kaçırılmış, üçüncü gününde bir bombalamada eşyaları havaya uçmuş ve bir süre önce de neredeyse boğulma tehlikesi geçirmişti. Ortağı hiç yardımcı olmadı ve Kwon Taekjoo onun ellerinde ölmediyse şanslıydı. Hayatında bu kadar şanssız olmamıştı. Belki de artık birdenbire ona çarpmaya başlamıştı.
Midesi çalkalanıyordu ama kendini sakin kalmaya zorladı. Geçmişe üzülmenin bir anlamı yoktu. Aksine, gelecek hakkında düşünmek daha yapıcıydı. Öncelikle hayatta kaldığını merkeze bildirmesi, operasyonun ilerleyişi hakkında onlara bilgi vermesi, ek destek alması ve ardından Rusya'dan defolup gitmesi gerekiyordu. Aniden Psikh Bogdanov'un hedefi haline geldiği göz önüne alındığında, başka kimsenin onu aramadığından emin olamazdı. Güvende olduğunda bile durumu değerlendirmek için asla geç değildi.
Ama merkezle nasıl temasa geçebilirdi? İletişim cihazı ortadan kaybolmuştu ve Kwon Taekjoo'nun burada olduğu bile çok gizliydi. Bırakın büyükelçiliği, Güney Kore göçmenlik yetkilileri bile bilmiyordu. Rusya'dayken Kwon Taekjoo'nun kimliği kesinlikle Hiro Sakamoto'ydu. Ancak Japon elçiliğine gidebilecek gibi değildi.
Şimdi ne var? Ne kadar düşünürse düşünsün tek yol Zhenya'dan geçiyordu. Sorun onun iletişim bilgilerinin olmamasıydı. Ne zaman geleceğini, nerede buluşabileceklerini ya da onunla nasıl İletişime geçebileceklerini bilmiyordu çünkü Zhenya ona hiçbir şey söylememişti. Onun da bir planı yoktu. Yaptığı tek şey Kwon Taekjoo'ya bir kart vermekti. Kwon Taekjoo'nun nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu.
"Kahretsin."
Başını sallayarak çatalını bıraktı. Artık biraz tok olduğundan, tatsız yiyecekleri yutma iradesine sahip değildi. Arkasındaki kapıdan net bir zil çaldığında hesabı aldı ve kasaya doğru yöneldi. İçeri iki polis memuru girdi.
Restoran sahibine yakın göründüler ve dostça selamlaştılar. Kwon Taekjoo oturacak bir yer buldu. Sahibi, bardaklarını ve votkasını aşinalıkla getirdi, ardından bir süre masalarında sohbet edip güldü. Kasaya gelmesi uzun zaman aldı.
"3.000 ruble."
Aldığı para miktarı gülünçtü. 1000 ruble bile fazlasıyla yeterli olurdu. Yüzündeki ifade hem utanmaz hem de kendinden emindi. Yemeğin kalitesinden fiyatına kadar her şey kabul edilemezdi ama Kwon Taekjoo'nun tartışacak enerjisi yoktu. Zaten onun parası değildi.
Olay çıkarmadan kartı uzattı. Restoran sahibi bariz bir isteksizlik gösterdi. Ancak ona hiç parası olmadığını söyledikten sonra gönülsüzce kartı kabul etti. Bir süre bekledi ama kart okuyucuda sorun var gibi görünüyordu. Restoran sahibi, kartı tekrar tekrar okuttuktan sonra Kwon Taekjoo'ya baktı ve hemen polis memurlarının masasına gitti, ardından tekrar ona bakarken kulaklarına bir şeyler fısıldadı.
Kwon Taekjoo'nun gözleri polis memurlarıyla buluştu. Bazı nedenlerden dolayı bakışları düşmancaydı. Onun hakkında mı konuşuyorlardı?
Çok geçmeden memurlardan biri oturduğu yerden kalktı. Kwon Taekjoo yaklaşırken şaşkın bir ifadeyle ona baktı. "Bir şey için bana ihtiyacın var mı?"
"Sizinle biraz konuşabilir miyiz efendim?"
Bu sırada başka bir polis memuru yaklaşarak Kwon Taekjoo'nun etrafını sardı ve kolunu tuttu. Neler oluyordu? Bütün bu gelişme saçmaydı.
Bir yanlış anlaşılma varmış gibi görünüyordu, sakin bir konuşmayla çözülebilecek bir yanlış anlama. Tek sorun yapay derisini çıkarmış olmasıydı, dolayısıyla Hiro Sakamoto olduğunu iddia edemiyordu. Gerçek kimliğini de açıklayamadı. Ne pahasına olursa olsun karakola gitmekten kaçınmak zorundaydı.
Onları silkip kaçmalı mıydı? Onları çıplak elleriyle alt edebilirdi ama kaçarak hakkında hiçbir şey bilmediği suçlamaları kabul etmesinden ve Rus polisini kendisine karşı çevirmesinden korkuyordu. Saklanırken ihtiyacı olan son şey daha fazla takipçiydi.
Önce sakince amaçlarını sordu.
_
***