This site has all the info you need to come celebrate with us for the weekend in Washington.
By Courtney
November: Cute boy tells me he likes my jacket while wearing a nearly identical one.
December: Said boy and I run into each other often in the mornings at the coffee shop. We never speak, but smile when we walk by each other.
January: Same cute boy holds the door open for me while I come into the coffee shop from the parking lot. He holds it open super early while I'm still at my car, so I run to (unsuccessfully) make it less awkward.
April (my birthday): I send my friend over to make an introduction to the "cute guy in a blue shirt who I see around all the time." Jason does his best to woo me, then invites me and my friends to celebrate my birthday with his friends.
Later April: Quickly after the first, we go on a hike for our second date a hike.
The rest, as they say, is history (or herstory).
By Jason
Planning a surprise proposal for somebody who doesn’t like surprises poses a set of unique challenges. I knew she needed to have her family around (dog included), and it had to be at the cabin.
Courtney and I took a walk down the beach where I used my prepared bullet points to nail the proposal. Just as I got down on one knee, my brother’s drone caught the footage from above. She said yes (nailed it!), and we celebrated with our family over a feast of crab, champagne, and homemade pie.
Thanks to Weiss Photo & Film and Carson Hancock Photography for the photos
Ergenekon masalı, Türklerin kökenine ve yeniden doğuşuna dair en etkileyici destanlardan biridir. Bu hikâye, hem bir felaketin hem de küllerinden doğan bir milletin simgesidir.
Çok eski zamanlarda, Orta Asya’nın geniş bozkırlarında güçlü ve özgür bir Türk boyu yaşardı. Bu boy, savaşçılığı, dayanıklılığı ve bağımsızlığı ile tanınırdı. Komşu kavimler onların gücünden çekinir, dostları ise onlara saygı duyardı. Ancak zamanla bu güçlü boyun düşmanları birleşti. Sayıca çok daha üstün olan düşman orduları, ansızın saldırıya geçti.
Türkler yiğitçe savaştılar. Günlerce süren çarpışmalarda büyük kahramanlıklar gösterdiler. Ancak düşman çok kalabalıktı. Sonunda Türk boyu büyük bir yenilgiye uğradı. Erkeklerin çoğu savaşta öldürüldü, obalar yakıldı, yurtlar talan edildi. Bu korkunç felaketten yalnızca iki genç erkek sağ kurtulabildi. Rivayete göre bu gençlerin adları Kıyan ve Nüküz idi.
Yaralı ve bitkin halde kaçan bu iki genç, düşmanların elinden kurtulabilmek için günlerce dağlar, vadiler, ormanlar aştı. Açlık ve susuzlukla mücadele ettiler. Umutsuzluğa kapıldıkları anlar oldu ama pes etmediler. Sonunda yüksek dağlarla çevrili, dış dünyadan tamamen izole bir vadiye ulaştılar. Bu yer, sonradan “Ergenekon” olarak anılacaktı.
Ergenekon, adeta doğanın gizli bir kucağı gibiydi. Çevresi aşılması imkânsız dağlarla çevriliydi. İçinde berrak sular, verimli topraklar ve bolca av hayvanı bulunuyordu. Kıyan ve Nüküz, burada yaşamaya karar verdiler. Yaralarını iyileştirdiler, barınaklar kurdular ve hayatta kalmayı başardılar.
Zamanla bu iki genç evlendi ve çocukları oldu. Yıllar geçti, nesiller çoğaldı. Ergenekon’da yaşayan Türkler yeniden bir topluluk haline geldiler. Çalıştılar, üretmeye başladılar, hayvancılık yaptılar. Çocuklarını cesur ve güçlü yetiştirdiler. Her nesil, atalarının yaşadığı felaketi ve dış dünyayı anlatan hikâyelerle büyüdü.
Aradan yüzyıllar geçti. Ergenekon’daki Türkler artık kalabalık bir halk olmuştu. Ancak bir sorun vardı: Yaşadıkları vadi artık onlara dar geliyordu. Hayvanlar için otlaklar yetmiyor, insanlar için yaşam alanı sıkıntısı başlıyordu. Üstelik atalarının yurdu olan geniş bozkırlara dönme arzusu giderek artıyordu.
Fakat Ergenekon’dan çıkmak kolay değildi. Vadiyi çevreleyen dağlar çok yüksekti ve geçit yoktu. Türkler defalarca çıkış yolu aradı ama başarılı olamadı. Sonunda bilgeler toplandı ve çözüm aramaya başladı.
Bir gün, içlerinden biri dağların bir kısmının demir gibi sert olduğunu fark etti. Bu fikir, yeni bir umut doğurdu. Eğer bu demir dağ eritilebilirse, bir geçit açılabilirdi. Bunun üzerine Türkler büyük bir plan yaptı.
Vadinin dört bir yanından odunlar toplandı. Dağın demir olduğu düşünülen kısmının etrafına yığınla odun yerleştirildi. Körükler kuruldu. Günlerce, gecelerce ateş yakıldı. Ateş harlandıkça harlandı, körükler durmadan çalıştırıldı. Dağ kızmaya başladı, demir gibi sert olan taşlar yavaş yavaş erimeye yüz tuttu.
Sonunda büyük bir gürültüyle dağda bir gedik açıldı. Türkler için özgürlüğün kapısı aralanmıştı. O an, hem korku hem sevinç iç içeydi. Yüzyıllardır kapalı kaldıkları yuvadan çıkacaklardı.
Türkler, önlerine düşen bir bozkurtun rehberliğinde Ergenekon’dan çıkmaya başladı. Bu bozkurt, onlara yolu gösterdi, tehlikelerden korudu. Böylece Türkler yeniden geniş bozkırlara ulaştı. Eski yurtlarına döndüler ve yeniden güçlü bir millet haline geldiler.
Ergenekon’dan çıkış, sadece fiziksel bir yolculuk değil, aynı zamanda bir yeniden doğuştu. Türkler, yok olmanın eşiğinden dönmüş, sabır, azim ve birlik sayesinde yeniden var olmuşlardı. Bu yüzden Ergenekon destanı, Türk kültüründe dirilişin, umudun ve dayanıklılığın simgesi haline geldi.
Bu hikâye nesilden nesile anlatıldı. Her anlatımda biraz daha zenginleşti, biraz daha derin anlamlar kazandı. Ergenekon, sadece bir yer adı olmaktan çıktı; bir ruhu, bir inancı temsil etmeye başladı. Zor zamanlarda bu destan hatırlandı ve insanlara güç verdi.
Bugün bile Ergenekon masalı, geçmişten gelen bir miras olarak anlatılmaya devam eder. İnsanlara şunu hatırlatır: En karanlık anlarda bile umut vardır. Sabır ve birlikle, en aşılmaz görünen engeller bile aşılabilir. Ve bir millet, ne kadar zor durumda kalırsa kalsın, yeniden doğmayı başarabilir.