Zarifa Ahmadzada - Cahit Arf'ın İzinde: Türkiye'de Modern Matematiğin Kuruluşu
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Matematik tarihi sadece formüller ve teoremlerin hikayesi değildir. Matematiksel düşüncenin, bilimsel kurumların ve araştırma geleneklerinin zaman içinde nasıl geliştiğini ve farklı coğrafyalarda yayıldığını anlamaya çalışan bir alandır. Bu sunum, Cahit Arf'ın çalışmaları üzerinden Türkiye'de modern matematik kültürünün kuruluşunu incelemeyi amaçlamaktadır. Cumhuriyet'in ilk yıllarında Türkiye, bilim ve eğitim alanında köklü bir dönüşüm yaşadı. Darülfünun'dan İstanbul Üniversitesi'ne geçiş ve 1933 Üniversite Reformu, bu transformasyonun en önemli dönüm noktaları olmuştur. Bu reform, Batı'nın ilerleyen matematik geleneğinin Türkiye'ye sistematik olarak aktarılmasını sağlamıştır. Cahit Arf, bu kuruluş sürecinde önemli rol oynamıştır. Hasse-Arf Teoremi, Arf değişmezleri ve Arf halkaları gibi temel kavramlar, onun bilimsel katkısının boyutunu göstermektedir. Bu kavramlar, sayı teorisi ve cebirde çalışan her matematikçinin tanıdığı araçlardır. Arf'ın çalışmaları, yalnızca Türk bilim tarihine değil, evrensel matematik literatürüne ait olmuştur. Peki, bu nasıl mümkün oldu? Periferik bir konumdaki bir ülkede çalışan bir matematikçi, küresel bilimsel üretime nasıl bu denli önemli katkılar sunabildi? Bu soruyu cevaplamak, Türkiye'de matematik yapmanın imkânlarını ve uluslararası bilimsel ağlarla ilişkisini anlamaya yardımcı olur. Bu konuşmada, Cahit Arf'ın mirasını inceleyerek sorulara cevap aranacaktır: Türkiye'de modern matematik geleneği nasıl kurulmuştur? Arf, bu dönemde hangi rol oynamıştır? Yerel bilim tarihi ile evrensel matematik kültürü arasında nasıl bir ilişki vardır? Bu perspektif, bilim tarihi alanında çalışan öğrencilerin, bilimsel gelişimin tarihsel ve kurumsal bağlamını daha derin bir şekilde anlamalarına yardımcı olacaktır.
Asrın Akgün - İslam Düşüncesi: Bir Yeniden Değerlendirme
Maltepe Üniversitesi, Felsefe Bölümü
Özet: İslam dünyası yüzyıllar boyunca mamur dünyanın kalbi olma vazifesini ifa etti. Bilime, felsefeye ve genel anlamıyla düşünceye ev sahipliği yaptığı uzun bir zaman aralığı söz konusu oldu. Ben ise bununla ilgili daha spesifik bir yere değinmek istiyorum. Bugünden geriye bakarak anlamaya çalıştığımızda hangi sorunları yaşıyoruz? Bu sorunlar nasıl giderilebilir? En baştan itibaren, "İslam dünyasında 'düşünce' ve 'felsefe' nasıl teşekkül etti? Antik dünyadan İslam dünyasına intikal eden entelektüel miras İslam dünyasında nasıl karşılık buldu? Felsefe, kelam ve tasavvuf gelenekleri nasıl ilişkililer ve nereye oturtulabilirler? Felsefe kelimesi İslam dünyası araştırmalarında nasıl istismar ediliyor? Gazali bilimi/felsefeyi bitirdi mi? Mütekaddim ve müteahhir dönem düşüncesinin özellikleri nelerdir? İslam felsefesine/düşüncesine oryantalistler nasıl eleştiriler getirdi ve haklılık payları var mı?" minvalinde soruları ele alarak bugünden derli toplu bir analiz ortaya koymak istiyorum, nitekim nu konuda çok fazla kafa karışıklığı olduğunu görüyorum.
Hakan Arslan - Suvar Köseraif ve "Felsefede Temellendirmenin İşe Yaramazlığı"
Gebze Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Bu sunum, Türkiye'deki modern mantık çalışmaları içinde yer alan M. Suvar Köseraif'i ve onun yayımlanmış tek metnini konu alır. Hüseyin Batuhan ve Teo Grünberg'in İstanbul'daki öğrencisi olan Köseraif, daha sonra ODTÜ Felsefe Bölümü'nün kuruluş kadrosunda öğretim görevlisi olarak yer almış, Grünberg çizgisinde mantık ve metafelsefe alanlarında çalışmıştır. Lise modern mantık programının hazırlık sürecine ve Grünberg–Onart Mantık Terimleri Sözlüğü'ne katkı vermiş, ancak yaşamı boyunca tek bir kısa metin yayımlamıştır.
Sunumun merkezinde, ilk olarak 1987'de II. Türkiye Felsefe, Mantık ve Bilim Tarihi Sempozyumu'nda sunulan ve ölümünün ardından Felsefe Tartışmaları'nın 23. sayısında (1998) yeniden basılan "Felsefede Temellendirmenin İşe Yaramazlığı: Bir Temellendirme Denemesi" başlıklı bir sayfalık bildiri yer alır. Köseraif bu metinde şu sorunu ortaya koyar: tam anlamıyla rasyonel iki kişi bir önermenin doğruluğunda anlaşamadığında, biri ötekini salt akıl yürütmeyle ikna edemez; buradan "temellendirme ancak insanların irrasyonelliği ölçüsünde işe yarar" sonucu çıkar. Bu sonucun kendisi de bir temellendirme olduğundan metin kendine-gönderimli bir yapı taşır.
Metin, Felsefe Tartışmaları'nın 23. ve 24. sayılarında İlhan İnan, Arda Denkel ve Itır Beyazyürek, Stephen Voss, Ahmet İnam, Erdinç Sayan, Gürol Irzık, Murat Baç, David Grünberg, A. Baki Güçlü, Çetin Balanuye, İrem Kurtsal ile Vehbi Hacıkadiroğlu'nun yanıtlarıyla tartışılmıştır. Sunumda paradoksun çeşitli çözüm önerileri (inanç dereceleri, inancın askıya alınması, indüktif temellendirme, Yalancı Paradoksu'yla ilişki) ele alınacak; Köseraif'in yaşamı, şiirleri ve ODTÜ felsefe ortamı görsellerle aktarılacaktır. Çalışma, dağınık birincil kaynakları bir araya getiren derleme projemizin ürünüdür.
Deniz Ege Ataoğlu - İbn-i Sina'dan Günümüze: Klinik Düşüncenin İzleri
Gebze Teknik Üniversitesi, Yapay Zeka Bölümü & Kocaeli Üniversitesi, Biyomedikal Mühendisliği Bölümü
Özet: Bu sunum, 10. yüzyılda yaşamış İslam dünyasının en önemli bilim insanlarından İbn-i Sina'nın (980-1037) tıbbi metodolojisini, günümüz klinik ve teknolojik gelişmeleriyle karşılaştırmalı olarak ele almaktadır.
İbn-i Sina, El-Kanun fi't-Tıbb adlı beş ciltlik ansiklopedisinde tıbbi bilgiyi sistematik bir disipline dönüştürmüş; semptom, tanı ve tedavi hiyerarşisini kurarak modern klinik düşüncenin temellerini atmıştır. Bu eser, Doğu ve Batı tıp fakültelerinde yaklaşık 600 yıl boyunca ders kitabı olarak okutulmuştur.
Sunum; enfeksiyon kontrolü ve karantina, diyabet tanısı, uyku patolojileri, psikolojik kökenli fiziksel belirtiler, psikiyatri, oftalmoloji, farmakoloji, ortopedi, gastroenteroloji ve medikal teknoloji olmak üzere on farklı tıp alanında İbn-i Sina'nın özgün gözlemlerini ve bu gözlemlerin günümüzdeki karşılıklarını incelemektedir. Mikroskobun icadından yüzyıllar önce bulaşıcı hastalıkları tarif etmesinden, nabız ölçümüyle psikolojik tanı koymasına kadar pek çok örnek, sistematik gözlemin bilimsel bilginin temel taşı olmaya devam ettiğini göstermektedir.
Sunum; mühendislik, sağlık bilimleri ve bilim tarihi kesişiminde, disiplinler arası bir perspektif sunmayı hedeflemektedir.
Sefa Atar - Popper’ın Yanlışlamacılığına Dışsal Bir Bakış
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü & Felsefe Bölümü
Özet: Bilimde sınır çizme problemi, bilim ile sözde bilimin birbirinden nasıl ayırt edilebileceği sorunsalı ile ilgilenen ve izleri Antik Yunan’a dek sürebilecek olan, bilim felsefesinin belki de en temel problemi olarak karşımıza çıkmaktadı
20. yüzyılın en etkili bilim felsefesi kuramcılarından olan Karl Popper, sınır çizme problemine bir çözüm olarak “yanlışlamacılık” yaklaşımını ortaya atmış ve bilimsel teorilerin ayırt edici özelliğinin, kendisinden kısa bir süre önce aynı alanda etkili bir diğer görüş olan Viyana Çevresi’nin aksine kanıtlanabilirlik değil, “yanlışlanabilirlik, çürütülebilirlik ve test edilebilirlik” olduğunu savunmuştur. Popper’ın önerdiği ve bilimi tamamıyla rasyonel ve değerden bağımsız bir bilgi üretme biçimi olarak addeden bu çerçeve ilk bakışta tamamıyla bilimsel uğraşla ilgili olarak görünmektedir. Ancak Popper’ın metodolojisini, hayatından ve dönemin şartlarından bağımsız görmek, Popper’ın bilim felsefesini eksik okumaya yol açacaktır.
Gençlik yıllarını I. Dünya Savaşı yıllarında Viyana’da “tehlikeli ideolojiler” ve “bilim olma iddiasında bulunan teorilerin” ortasında geçiren Popper’ın ortaya koyduğu bilim felsefesi de bu bağlamda kendi içerisinde değer yüklü olarak görülmeli ve incelenmelidir. Popper için, Marksizm ve psikanalizi genel görelilik kuramından ayırma gereksiniminin ve seçilen metodolojinin değer yüklü bir tercih mi, değerden bağımsız bir rasyonalite arayışı mı olduğu konusu bu bağlamda tartışmaya açıktır. Aile geçmişine ve I. Dünya Savaşı yıllarına dair anekdotlar, Popper’ın bilim felsefesi dışındaki fikirleriyle beraber düşünüldüğünde bunun haklı bir eleştiri olduğu görülecektir.
Popper’ın idealize edilmiş ve sınırları net bir şekilde çizilmiş bilim anlayışı, gerçek bilime dair rasyonel bir arayıştan ziyade, kolaylıkla Popper’ın dünya görüşüne uygun, zararsız bir bilim için tasarlanmış bir kurgu olarak okunabilir. Bu bağlamda Popper’ın sınır çizme problemi için getirdiği yanlışlanabilirlik ilkesinin, benzer bir incelemenin kendi üzerine uygulanması sonucunda değer yüklü olduğu görülecektir.
Alper Atasoy - Osmanlılarda Mekanik
Bağımsız Araştırmacı
Özet: Bu bildiri, Osmanlı Devleti’nde mekanik biliminin gelişimini ve modern mühendislik eğitimi içerisindeki yerini ele almaktadır. Mekanik, kökenleri Antik Yunan’a uzanan ve İslam dünyasında ağırlıklar bilimi, hiyel literatürü ve çeşitli mühendislik uygulamalarıyla gelişen bir disiplindir. Osmanlılar, klasik dönemde bu mirası Takiyüddin ve diğer müelliflerin eserleri aracılığıyla sürdürmüştür. Modern mekanik bilimi esas olarak 18. yüzyıl sonlarında başlayan askerî ve teknik eğitim reformları sayesinde Osmanlı bilim ve eğitim gündemine girmiştir. Bu süreçte Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn ve daha sonra kurulan askerî ve sivil mühendislik okulları, Avrupa’da gelişen matematiksel ve teorik mekanik anlayışının Osmanlı dünyasına aktarılmasında belirleyici rol oynamıştır. Hüseyin Rıfkı Tamânî, İshak Efendi, Mehmed Nureddin Efendi, Mehmed Eşref Paşa, Hüseyin Tevfik Paşa ve Ali Rıza Bey gibi isimler tarafından kaleme alınan eserler, mekanik bilgisinin Türkçeye aktarılmasını sağlamış ve yeni bir teknik terminolojinin oluşmasına katkıda bulunmuştur. 19. yüzyıl boyunca statik, dinamik, kinematik, makine teorisi ve buhar teknolojileri alanlarında yayımlanan ders kitapları ve tercümeler, Osmanlı mühendislik eğitiminin teorik temelini oluşturmuştur. Özellikle Bahriye, Harbiye ve Hendese-i Mülkiye gibi kurumlarda verilen mekanik dersleri, yalnızca askerî ihtiyaçlara cevap vermekle kalmamış, aynı zamanda modern mühendislik kültürünün ve teknik uzmanlaşmanın gelişmesine de zemin hazırlamıştır. Bildiride, mekanik bilgisinin Osmanlı dünyasına aktarılma süreçleri, bu alanda üretilen Türkçe literatür, mühendislik okullarındaki öğretim faaliyetleri ve teorik mekanikten makine mühendisliğine uzanan dönüşüm incelenecektir.
Gökhan Ayaz - Matematiksel Düşüncenin Türk-İslam Serüveni
Maltepe Üniversitesi, Felsefe Bölümü
Özet: Türk-İslam kültüründe matematik, tarih boyunca yalnızca teknik hesaplama aracı olarak değil; evrenin düzenini, insan aklını ve hakikati anlamaya yardımcı olan felsefi bir disiplin olarak görülmüştür. Antik Yunan’daki Pisagorcu sayı anlayışı ve Platon’un matematik-hakikat ilişkisi, Abbasiler dönemindeki çeviri faaliyetleriyle İslam dünyasına aktarılmış; Harizmi, Farabi, İbn Sina, Biruni, Nasîrüddin Tûsî ve Ali Kuşçu gibi düşünürler tarafından geliştirilmiştir. Bu süreçte matematik; cebir, astronomi, mimari, sanat ve medeniyet anlayışıyla birleşerek Türk-İslam bilim geleneğinin temel unsurlarından biri hâline gelmiştir. Modern dönemde ise matematik teknik ve mühendislik odaklı bir yapıya dönüşse de, günümüzde yapay zekâ, veri bilimi ve bilgisayar teknolojilerinin temelinde yer alarak insanlığın evreni anlama çabasındaki merkezi rolünü sürdürmektedir.
Murat Başol - 19. Yüzyılda Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa ve "Linear Algebra"
Gebze Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Bu konuşma, 19. yüzyıl Osmanlı modernleşmesinin en ilham verici ve vizyoner isimlerinden biri olan Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa'nın yaşamına, çok yönlü kişiliğine ve evrensel bilim anlayışına odaklanmaktadır. Konuşma kapsamında, Tevfik Paşa'yı yalnızca dönemin önemli bir askeri veya diplomatı olarak değil, sınırları aşarak dünya literatürüne katkı sunmuş cesur bir aydın olarak ele alacağız. Kendisinin görevli olarak bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde kaleme aldığı "Linear Algebra" eseri üzerinden, o dönemin koşullarında uluslararası düzeyde nasıl bir entelektüel ufuk ortaya koyduğunu değerlendireceğiz. Amacımız, karmaşık teknik formüllerin ötesine geçerek; Tevfik Paşa'nın bilimsel yenilik arayışını, kültürlerarası köprü rolünü ve Türk matematik tarihindeki o eşsiz ancak az bilinen yerini dinleyicilerle buluşturmaktır.
Hilmi Tunahan Çetinkaya - Bir Türk-İslam Sağlık Yerleşkesi Olarak Edirne II. Bayezid Külliyesi
Gebze Teknik Üniversitesi, Mimarlık Bölümü
Özet: Türk-İslam medeniyeti, toplumsal düzenini ve halkın refahını vakıf kurumu aracılığıyla kalıcı hale getiren bütüncül bir anlayışa sahiptir. Bu anlayışın tıp tarihi ve şehir yapısı açısından en özgün örneklerinden biri, dönemin önemli şahsiyetlerinin ortak çalışmasıyla şekillenen Edirne II. Bayezid Külliyesi’dir. Külliyenin baş mimarı olan Mimar Hayreddin, akılcı mekân düzenlemesi, yapısal yenilikleri ve büyük kubbe mühendisliğiyle klasik Osmanlı mimarlık üslubunun geçiş dönemine yön vermiştir. Külliyenin banisi Sultan II. Bayezid ise dönemin bilimsel faaliyetlerini koruyup destekleyen, adil ve insanı merkeze alan yönetim yaklaşımıyla öne çıkan, bilgili bir liderdir. Sanatçının geometrik becerisi ile yöneticinin toplumsal vizyonu, halka hizmet götürme noktasında birleşerek Türk-İslam dünyasındaki vakıf bilincinin en somut yapı modelini ortaya çıkarmıştır. 1488 yılında Tunca Nehri kıyısında kurulan bu büyük yerleşim; cami, medrese, imaret ve konukevi gibi birimleriyle Edirne’nin şehir yapısının gelişimini doğrudan etkilemiştir. Kompleksin merkezinde yer alan Şifahane (Darüşşifa), fiziksel çevre özelliklerinin hastalıklar üzerindeki iyileştirici etkilerini gözeten öncü bir tasarıma sahiptir. Merkezi plan düzeni; su sesi ile müzik tınılarının mekâna eşit şekilde dağılmasını sağlayarak hastaların sükûnet bulmasına yardımcı olur. Bu işitsel tedavinin yanı sıra, bahçede yetiştirilen şifalı bitkilerin ve çiçeklerin kokularıyla yapılan koku tedavisi de şifahanenin bütüncül tedavi yöntemlerinden biridir. Doğal ışık düzeni, temiz hava mazgalları ve revaklı iç avlular, dönemin tıp uygulamaları ile mekân psikolojisinin birleştiği bir tasarım başarısıdır. Bu sunumun temel hedefi; Edirne II. Bayezid Külliyesi örneği üzerinden, erken dönem Osmanlı mimarisinin sadece estetik bir arayış olmadığını, toplum sağlığını ve insan refahını merkeze alan işlevsel bir amaca hizmet ettiğini göstermektir. Sunum, Mimar Hayreddin’in yapı bilgisi ile Sultan II. Bayezid’in vakıf anlayışının, insan odaklı tasarım ilkelerine nasıl öncülük ettiğini nesnel bir yaklaşımla ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Özkan Değer - Türk Matematik Tarihi İçin Bir Dijital Arşiv Girişimi
İstanbul Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Türk matematik tarihine ilişkin bilgi, belge ve görsel materyaller çoğu zaman farklı kurumlara, kişisel koleksiyonlara ve dağınık dijital kaynaklara yayılmış durumdadır. Bu konuşma, bir matematikçi olarak bu dağınık yapıyla karşılaşılması sonucu ortaya çıkan ve zamanla sistematik bir dijital arşiv girişimine dönüşen deneyimi konu almaktadır. Konuşmada öncelikle bilimsel ve tarihsel materyallerin korunması ve erişilebilir hâle getirilmesinin araştırma kültürü açısından neden önemli olduğu üzerinde durulacak; ardından dünyadaki bazı örneklerden hareketle matematik tarihinin dijital ortamda temsil edilme biçimleri ele alınacaktır. Devamında Türk Matematik Tarihi Arşivi kapsamında yürütülen materyal toplama, doğrulama, düzenleme ve sunma süreçleri paylaşılacaktır. Amaç, tamamlanmış bir çözüm önermekten çok; Türkiye’de matematik tarihine ilişkin sürdürülebilir ve geliştirilebilir bir dijital hafıza modeli üzerine düşünmeye katkı sunmaktır.
Tekin Dereli - Ülkemizde Einstein’ın Genel Rölativite Teorisi (GR) Üzerine Yapılan İlk Çalışmalar
Koç Üniversitesi, Fizik Bölümü & Özyeğin Üniversitesi, Havacılık ve Uzay Bilimleri Fakültesi
Özet: Kısa bir giriş sonrası özellikle ODTÜ Fizik Bölümü'nün ilk yıllarındaki (1961-1973) çalışmalardan bahsedeceğim.
Ceyda Nur Doğan - Türkiye'de Matematik Tarihinin Öncüleri
Gebze Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Bu çalışma, Türkiye’de bilim ve matematik tarihinin kurumsallaşma sürecini ve bu alana yön veren lider akademisyenlerin akademik miraslarını ele almaktadır. Sunum kapsamında, Türkiye'deki bilim tarihi ekolünün kuruluşu, gelişim evreleri ve uluslararası düzeye taşınan karşılaştırmalı çalışmalar kronolojik ve tematik bir akışla sunulmaktadır. Süreç, Türkiye'de bilim tarihi disiplininin kurucusu ve küresel öncüsü olan Ord. Prof. Dr. Aydın Sayılı'nın Harvard'daki doktora eğitimi ve Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk kürsüyü kurarak alanı kurumsallaştırmasıyla başlamaktadır. Sayılı'nın matematik, fizik ve astronomi alanındaki öncü araştırmalarının ardından, onun bu ekoldeki tek doktora öğrencisi olan Prof. Dr. Melek Dosay Gökdoğan devreye girerek Orta Çağ İslam matematiği ve cebir mirası üzerine uluslararası nitelikte karşılaştırmalı çalışmalar gerçekleştirmiş, çeviri ve editörlük faaliyetleriyle geleneği güçlendirmiştir. Bu köklü akademik silsile, Sayılı okulunun izinden giden Prof. Dr. Sevim Tekeli, Prof. Dr. Esin Kahya, Prof. Dr. Remzi Demir, Prof. Dr. Feza Günergun ve Doç. Dr. Ayşe Kökcü gibi değerli bilim insanlarının tıp, astronomi, modernleşme dönemi ve Osmanlı bilim terminolojisi üzerine yaptığı kritik katkılarla zengin bir karşılaştırma zeminine taşınmaktadır. Sonuç olarak, Türkiye'de bilim ve matematik tarihi, önemli bilim insanının katkılarıyla gelişim göstermiştir. Aydın Sayılı bu disiplinin Türkiye'deki temellerini atarken, Melek Dosay Gökdoğan matematik tarihi özelinde bu köklü geleneği sürdürmüştür. Bu değerli akademisyenler, bilimsel mirasımızı çok daha iyi ve derinden anlamamıza olanak tanımışlardır.
Alp Eden - Tesadüfler ve Küçük Mucizeler
Emekli Öğretim Üyesi
Özet: Kerim Erim, Süleyman Sencer, Aram Margosyan ve Nakibe Topuz Uzgören üzerine yaptığım çalışmalarda sürpriz belgelerin rolünü göstermeye çalışacağım.
Melek Dosay Gökdoğan - Örneklerle Matematik Tarihi
Ankara Üniversitesi, Felsefe Bölümü
Özet: Matematik tarihi, her şeyden önce bir tarih disiplini olmakla beraber matematiğin bir parçasıdır, matematik tarihçileri de matematikçiler topluluğunun üyeleridir. Çoğu matematik tarihçisi, hayatını matematikçi olarak kazanmakta olup matematik tarihinin en büyük dinleyici grubu da yine matematikçilerdir. Çünkü çoğu matematik tarihi sadece matematikçiler tarafından yazılabilir ve sadece onlar tarafından anlaşılabilir. Bunun sebebi matematiğin diğer bilimlerden çok daha ezoterik olmasıdır, bu yüzden tarihi de yalnızca seçkin bir gruba anlatılabilir.
Öte yandan, matematik tarihi mantıken bilim tarihidir. Matematik tarihçileri, bilim tarihinin gelişiminde gerçekten öncü bir rol oynamışlardır ve oynamaya da devam etmektedirler. İlk bakışta, bir matematik tarihçisinin tarihçi olduğunu söylemek tuhaf görünebilir. Matematiksel fikirlerin ve kavramların tarihsel analizi (içsel tarih) bir matematikçiyi gerektirmesine karşın, matematiksel beceriden çok tarih becerisi gerektiren dışsal tarihle de ilgili pek çok problem vardır. Yani matematik tarihçisi aynı zamanda tarih eğitimi de almalıdır.
Bir matematikçinin yazdığı matematik tarihi doğal olarak teknik olacaktır, yüksek matematik içerir. Mesela Erick Temple Bell'in "The Development of Mathematics" kitabının başlığı bile matematikçinin bakış açısını yansıtır. Matematikçi, matematiğin gelişmesine tarihsel bakımdan oldukça farklı yaşayan insanların çalışması olarak bakmaz, bakamaz. Tarihçi ise matematik geçmiş kadar matematiksel olmayan geçmiş üzerinde matematikçiden çok daha fazla durur. Çok teknik problemlerle uğraşırken bile matematikçiden farklı şeyler görebilir.
Matematikçi, geçmişi şimdinin parçası olarak görürken, tarihçi şimdiyi geçmişin kalıntılarında arar. Şimdiki her şeyi geçmişte çok ve çeşitli köklere sahip olarak görür ve uzun, karmaşık süreçlerin neticesi olarak değerlendirir.
Tarihçi ve matematikçi arasındaki bir diğer önemli fark ise şudur: Matematik tarihçisi, bütün matematiksel geçmişin özel bir zaman diliminde (mesela Orta Çağ’da) neye benzediğini soracaktır. Halbuki tarihçi, özel bir zaman dilimindeki matematik kadar o zamanın genel tarihiyle de ilgilenir.
Peki, matematik tarihinin değeri nedir? Matematik tarihi, her şeyden önce genel kültür tarihinin bir parçasıdır. Ancak matematiğin öğretilmesinde ve anlaşılmasında matematikçiye çok yardımcı olur. Matematiğin öğretilmesine 3 şekilde yardım edebilir. 1) Gelişmesi yüzyıllar almış bir kavramın anlaşılması güç olabilir, aynı güçlükleri bugün öğrenci de hissedebilir. Dolayısıyla matematik tarihi hocaya, belli kavramların farklılığını anlama ve anlatmasında yardım edebilir. 2) Bir matematiksel fikrin nasıl ortaya çıktığının anlaşılması, öğrencilerin motivasyonunu artırabilir. 3) Geçmişteki matematiği tarihsel bağlamında görmek, şimdiki matematiği felsefi, ilmi ve sosyal bağlamında görmeye yardım eder. Ve matematiğin dünyadaki yerini daha iyi anlamayı sağlar.
Bu sunumda, XVI. Yüzyıl Osmanlı matematikçisi Magribi’nin hesap kitabı örnek verilerek tarihçi ve matematikçi açısından bir matematik tarihi araştırmasının nasıl yapılabileceği gösterilmeye çalışılacaktır.
Mehmet Cem Güçlü - Bilimin Tarihsel Gelişimi: Antik Çağdan Modern Bilime
İstanbul Teknik Üniversitesi, Fizik Bölümü
Özet: Bu konuşma, bilimin Sümerler ve Antik Mısır’dan başlayarak Antik Yunan, İslam dünyası, Rönesans, Bilimsel Devrim ve modern fiziğe kadar uzanan tarihsel gelişimini ele almaktadır. Felsefenin kurucuları olan Thales, Anaximander, Anaximenes ve Herakleitos Anadolu topraklarında yaşamış düşünürlerdir. Thales, İbni Sina, Newton ve Einstein gibi önemli düşünür ve bilim insanlarının katkıları incelenirken; metafizikten deneysel bilime geçiş, bilimsel yöntemin doğuşu ve modern fiziğin ortaya çıkışı açıklanmaktadır. Ayrıca İslam dünyasının Orta Çağ’daki bilimsel rolü, Rönesans’ın etkileri, evrim teorisi, kuantum fiziği ve Standart Model gibi çağdaş bilimsel yaklaşımlar değerlendirilmektedir.
Hasan Gümral - Aydınlanmada Akademik Süreklilik: Meraga’dan Bologna’ya Tusi Okulu
Yeditepe Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Genelgeçer tarih anlatımı ve yönteminde bilim tarihi söz konusu olduğunda ortaya çıkan yanılsamalardan birisi aydınlanma sürecinin dahi diğer tarihsel olaylar gibi ve onlara koşut olarak yükseliş/düşüş dönemlerine bölünebileceği sanısıdır. Oysa bu inişli-çıkışlı tarih söylemi devletlerin, toplumların, inanç ve kültürlerin dinamiğine odaklıdır. Bilim tarihi ise kavram ve kuramların dinamiğini inceler. Anlama, öğrenme, buluş yapma ve aydınlanma süreçlerini konu edinir. Tepeden ve bugünden bakar, tarafsızlık derdi de yoktur, zamanına göre dğerlendirme derdi de. İnişlerle/başarısızlıkla hiç ilgilenmez. Kavram ve kuramların aydınlanma yolunda gelişimine kimin ne katkısı varsa kahraman odur.
Geçen yüzyılda tarihçiler aydınlanmayı/rönesansı (1400-1700) Avrupa’nın (antik Yunan kaynaklarından başlayarak) kendi kendilerine başardıkları, doğuda ise Emevi ve Abbasi Halifelikleri döneminde (750-1250) bilimde "İslamın altın çağı"nı yaşadığı görüşünde idiler. Günümüzde bile batı akademiyasında ‘’Arap bilimi’’ olarak adlandırılan bu çağın tarihi Türkçeye çevrildiğinde "İslam bilimi" ya da "Türk-İslam bilimi" olmaktaydı.
Derken ortaya bilim tarihçileri çıktı. Bunların tarafsızlık ve sosyo-politik kaygılardan uzak ayrıntılı bilim tarihi çalışmaları batı tarihçilerinde "yuh, herşeyi müslümanlardan çalmışız" gibi değersizleştirmelere, doğu tarihçilerinde ise "müslümanlar o kuramı yüzyıllar önce bulmuştu zaten" şeklinde abartılara yol açtı.
Elimizde tarihçilerin tüm bu önyargılı ya da politik değerlendirmelerinin yanlışlığını ve bilimci açısından tarihçinin sistemik hatalarını gösteren, bilimsel kavram ve kuramların gerçekçi tarihsel süreçlerini ortaya koyan, tarihin hangi döneminde kimin ne yaptığını bildiğimiz bir örnek vaka var: Antik Yunan filozofu "akademi kaçkını Aristoteles’in" (yanlış) fiziği üzerine, "felsefesiz Roma İmparatorluğu" döneminde geliştirilmiş bir kuramın (Batlamyus evreni) tutarsızlıklarının "İslamın altın çağı"nda farkedilmesi, düzeltilebilmesi için "yıkıcı Moğol devletlerinde" yeni çalışmalar yapılması, yazılı gelenekle çalışmaların "köhnemiş Doğu Roma İmparatorluğu" aracılığı ile en fazla direnç göreceği "bağnaz Avrupa’ya" taşınıp aydınlanma devriminin bir parçası olması…
Bu konuşmada, Tuslu Nasreddin’in ve kurucusu olduğu Meraga gözlemevinde yapılan matematik-astronomi çalışmalarının akademik disiplin (danışman-danişmend çalışması, akran işbirliği ve elbette tutulan kayıtlar ve yazılan kitaplar) ve süreklilik içinde yayılımı (Tebriz, Şam, Trabzon, Mısır, Semerkand, İstanbul, Viyana) ve sonunda Bologna Üniversitesine taşınımının öyküsü dillendirilecektir.
Melek Merve Güneş - Matematik, Tarih ve Toplum Arasında: Alp Eden
Gebze Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Bu sunumda, Türk matematikçi ve matematik tarihçisi Alp Eden’in akademik yaşamı, araştırma alanları ve matematik tarihine yaptığı katkılar ele alınmıştır. Öncelikle Boğaziçi Üniversitesi’ndeki akademik kariyeri ve matematik alanındaki çalışmaları tanıtılmış, ardından Matematik Dünyası başta olmak üzere çeşitli yayın organlarında yayımladığı yazılar incelenmiştir. Yazılarının kronolojik gelişimi üzerinden, saf matematikten matematik tarihine ve akademi tarihine yönelen araştırma serüveni değerlendirilmiştir. Ayrıca Ali Nesin ve Nesin Matematik Köyü ile olan ilişkileri, Erdoğan Şuhubi’nin Tensor Analysis kitabı üzerine yaptığı değerlendirmeler ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında Türkiye’de matematiğin gelişimini konu alan çalışmaları üzerinde durulmuştur. Sunumda ayrıca “Toplumun Eylem Matematiği: Ahmet Hamit Dilgan” makalesi aracılığıyla matematik ile toplum arasındaki ilişkiye bakışı incelenmiş, bunun yanında Japon asıllı Türk matematikçi Gündüz İkeda hakkında kaleme aldığı yazı üzerinden Alp Eden’in uluslararası matematik tarihine olan ilgisi de vurgulanmıştır. Tüm bu çalışmalar, Alp Eden’in yalnızca bir matematikçi değil, aynı zamanda Türkiye’de matematik kültürünün ve matematik tarihinin korunmasına önemli katkılar sağlayan bir araştırmacı olduğunu göstermektedir.
Tarık Emre Karagül - Modern Coğrafya’ya Açılan Kapı: Kâtib Çelebi
Ankara Üniversitesi, Bilim Tarihi Bölümü
Özet: Türk Coğrafya Tarihi üzerine önemli çalışmalar gerçekleştiren Osman Gümüşçü, Türk coğrafya çalışmalarını 5 döneme ayırarak değerlendirmiştir. İlk dönem en eski devirden başlayıp Kâtip Çelebi’ye kadar olan klasik dönem, ikinci dönem ise Kâtip Çelebi ile başlayıp 1915 yılına dek süren Türk Coğrafya anlayışının batılılaşma/modernleşme dönemidir. Bu modernleşme/batılılaşma döneminin başlangıç noktası XVII. yüzyıla tekabül etmektedir.
Osmanlılarda coğrafya çalışmaları XVII. yüzyıla dek imparatorluğun askerî, idarî ve mâli ihtiyaçları ile denizcilik odaklı şekillenmiştir. Söz konusu teori olduğunda ise klasik İslam coğrafya geleneğine bağlı kalınmıştır. XVII. yüzyıl Osmanlıların şarkî coğrafya anlayışını batıya doğru çevirmeye başladığı yüzyıldır.
Bu başlangıç noktası olarak kabul edilecek olan yüzyılın en temel özelliği yüzyıllardır süren şarkî coğrafya anlayışının batı kökenli coğrafya çalışmaları ile sentezlenmeye başlanmasıdır. Bu sentezlenme ve batı etkisi Osmanlılarda XVII. yüzyılın ortalarında Kâtip Çelebi ile başlamıştır. Batı’nın çalışmalarından faydalanma ve çevirilerin gerçekleştirilmesi ise giderek yaygınlaşmıştır. Onun tercüme ettiği Atlas Minor eseri yalnızca bir tercüme faaliyeti değil aynı zamanda Osmanlıların Batı coğrafya anlayışı ve dünya tasavvuru ile tanışmasına olanak sağlayan devrimsel bir adım olmuştur.
Bu konuşma, Coğrafya biliminin ortaya çıkışı ve XVII. yüzyıla dek Osmanlılar’da nasıl alımlandığı hakkında kısa bir malumat vermeyi; Kâtib Çelebi’nin kaleme aldığı, Osmanlıların ilk sistematik coğrafya kitabı olan Cihannüma eserinin coğrafyanın modernleşme yolunda öneminden; Osmanlıların mekana ve dünyaya bakış açılarını nasıl dönüştürdüğünden bahsetmeyi, literatür tarihi çalışmalarından hareketle faydalandığı yabancı kaynaklar hakkında malumat vermeyi amaçlamaktadır.
Emine Esranur Koç - Memlük Matematik Tarihi: İbnu'l-Mecdî ve Eseri Hâvi'l-Lubâb Özelinde
Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, Bilim Tarihi Bölümü
Özet: Bu konuşmada yakın zamanda savunması gerçekleştirilecek olan İbnu’l-Mecdî’nin Hâvi’l-Lubâb’ı Örneğinde 15. yy Memlük’ünde Hindî Hesap ve Cebir Birikimi isimli Doktora tezinin sonuç ve bulguları paylaşılacaktır. On beşinci yüzyıl Memlük Kahire'sinin çok yönlü alimlerinden İbnu'l-Mecdî'nin eseri Hâvi'l-lubâb, hem Mağrip-Endülüs merkezli Telhîsu A'mâli'l-Hisâb ve Urcûzetu'l-Yâseminiyye eserlerinin şerhi olması hem de döneminin hindî hesap ve cebir birikimini bünyesinde toplamasıyla incelenmeye değer bir eserdir. İbnu’l-Mecdî’nin matematikçi kimliği ise astronomi tarihi çalışmalarındaki astronomi ve mîkât eserlerine dayalı bilinirliğinin gölgesinde kalmış, detaylı bir çalışmaya konu olmamıştır. Halbuki hindî hesap ve cebir konularını kapsamlı bir şekilde ihtiva eden eseri onun matematikçi kimliğinin de matematik tarihi literatüründe detaylı bir şekilde incelenmesini gerekli kılmaktadır.
Bu konuşmada, İbnu’l-Mecdî’nin ilmi kimliği ve etrafındaki entelektüel ağın incelenmesiyle on beşinci yüzyıl Memlük Kahire’sinde matematiksel bilginin üretim ve dolaşımının mahiyetine dair ulaşılan sonuçlar paylaşılacaktır. Aynı zamanda eseri Hâvi'l-lubâb’ın içeriğinin tanıtımı yine bu dönemin hindî hesap ve cebir birikimi açısından ulaştığı seviyeyi ve İbnu’l-Mecdî’nin eserindeki orijinal katkılarını açığa çıkaracaktır. Bu doğrultuda on beşinci yüzyıl Memlük Kahire’sindeki matematiksel birikimin İbnu’l-Mecdî ve eseri Hâvi'l-lubâb özelinde incelenmesinin gerekçelerine de yer verilen konuşmada
Çalışma sırasında kullanılan yöntem, izlenen yol, karşılaşılan güçlükler ve ileriki çalışmalar için önerilere de yer verilmesi planlanan konuşmanın odağını araştırmanın sonucunda elde edilen bulguların paylaşılması oluşturmaktadır.
Ayşe Kökcü - Matematik Felsefesi Tarihi
Çankırı Karatekin Üniversitesi, Felsefe Bölümü
Özet: Matematik felsefesinin modern dönemdeki gelişimi, 19. yüzyılda matematiğin temellerine yönelik ortaya çıkan krizlerle yakından ilişkilidir. 2500 yıl boyunca Öklid geometrisi uzayın zorunlu ve tek doğru tasviri olarak kabul edilmişti. Ancak Lobachevsky, Bolyai ve Riemann'ın geliştirdiği Öklid dışı geometriler, geometrik doğruların a priori kabul edilemeyeceğini gösterdi. Böylece matematiğin doğruluğu ve nesnelliği yeniden sorgulanmaya başlandı. Aynı dönemde aritmetiğin ve sayı kavramının sağlam temellere oturtulması amacıyla önemli çalışmalar yapıldı. Dedekind, doğal sayıları ve reel sayıları mantıksal kavramlarla tanımlamaya çalışırken, Cantor sonsuz kümeler kuramını geliştirerek matematiğin kapsamını genişletti. Bu gelişmeler, matematiğin mantığa indirgenebileceği fikrini güçlendirdi. Frege, aritmetiği saf mantıktan türetme projesini sistematik biçimde ortaya koydu. Ancak Russell'ın keşfettiği paradoks, bu programın ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu gösterdi. Bunun üzerine Hilbert, matematiğin tutarlılığını biçimsel sistemler aracılığıyla kanıtlama hedefini benimsedi ve matematiğin temelleri için yeni bir araştırma programı başlattı. Hilbert'in formalizmine karşılık Brouwer, matematiğin zihinsel inşalara dayanması gerektiğini savunan sezgicilik akımını geliştirdi. Böylece 20. yüzyılın başında mantıkçılık, formalizm ve sezgicilik arasında yoğun tartışmalar yaşandı. Bu tartışmaların doruk noktası, Gödel'in eksiklik teoremleri oldu. Gödel, yeterince güçlü biçimsel sistemlerin hem tam hem de kendi tutarlılıklarını kanıtlayabilir olamayacağını göstererek matematiğin temellerine ilişkin beklentileri kökten değiştirdi. Böylece modern matematik felsefesi, kesinlik arayışından sınırların keşfine uzanan yeni bir döneme girmiş oldu.
Zekiye Kutlusoy - Tarihsel Süreçte Bilim ve Felsefe
Maltepe Üniversitesi, Felsefe Bölümü
Özet: Tarihsel sürece bakıldığında bilim ve felsefenin yüzyıllar boyunca birbirlerinden ayrılmaksızın birlikte yol almış oldukları görülür. Her çeşit bilme, her türden bilimsel bilgi etkinliği, bilgelik yolundaki bir bilme/bilgi sevdalısı olarak, felsefenin çatısı altında varlığını sürdürürken, örneğin antik dönemin doğa felsefeleri, bilimsel araştırma ile felsefi soruşturmanın nasıl iç içe geçmiş olduğunu bize gösterir. Modern bilimin oluşum sürecinin tamamlandığı 17. yüzyılda ise bilim dalları, kendilerine özgü konu alanlarını, araştırma teknik ve yöntemlerini belirleyerek hem birbirlerinden ayrışmaya hem de felsefeden kopmaya başlarlar. Böylece soruşturmalarında mantıksal ya da kavramsal çözümlemelerin yanı sıra metafiziksel spekülasyonlar da sergileyen felsefe ile olgusal olana ilişkin bir etkinlik alanı olarak empirik (deneysel-gözlemsel) niteliğe sahip bilimin yolları ayrılmış olur. Ancak, bu gelişmenin sonrasında felsefe, kendi içinden çıkan bu etkinlik alanına da duyarsız kalamayıp, bu kez dışarıdan yönelerek onu sorun edinir ki bu da bilimin çeşitli açılardan felsefi olarak sorgulandığı bir problem felsefesi alanı olan bilim felsefesinin doğmasına neden olur. O halde, tarihsel serüvenlerinde ilerleyişlerini sürdürürlerken birbirlerinden ayrı düşmüş olsalar bile, bilim ve felsefenin her ikisi açısından da önemli sayılabilecek bir etkileşimi hala sürdürmekte oldukları açıktır.
Yosun Mater - Türk-İslam Tıp ve Yaşam Bilimleri Tarihine Giriş ve 18. Yüzyıla Kadar Genel Bir Değerlendirme
Gebze Teknik Üniversitesi, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü
Özet: Türk Dünyası, her devirde en önemli bilim merkezlerini içeren önemli bölge ve şehirlerin (Anadolu, Horosan, Buhâra, Şam, Bağdat vbg) dahil olduğu alanları içine alan büyük bir coğrafyaya yayılmıştır. Dünya çapında bilinen ve otorite kabul edilen, kıymetli bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin’in önemli kitaplarından biri olan Tanınmayan Büyük Çağ İslam Bilim ve Teknoloji Tarihi’nden eserine veya Tıp Hekimi – Tıp Tarihçisi Prof. Dr. Süheyl Ünver’in Selçuklu Tebabeti veya Tıp Tarihi Ders Notları I-II (20.yy’a Kadar) eserlerinde bu topraklara bakıldığında; 9.-15. yüzyıllarda Türk ve İslam dünyasının tamamında bütün bilimsel alanlarda faaliyetlerin aktif olarak devam ettiğini, yeni bilimsel verilerin ve tasarımların yapıldığını, 6.-12. yüzyıllardan itibaren Anadolu’da kurulan Selçuklu devletlerinde ve 8.-14. yüzyılların başından itibaren Osmanlı topraklarında bilimsel faaliyetlerin yine önemli ölçüde arttırılarak, geliştirildiğini öğreniyoruz. Yukarıda adı geçen eserindeki dikkat çektiği, çarpıcı diğer bir konu ise 9.-18. yüzyıllardan günümüze kalan ve el yazması halinde muhafaza edilen birçok eserden yalnızca çok küçük bir kısmının yayınlanmış olması ve yayınlananların da hemen hemen hiçbirinin incelenmemiş olmasıdır. Bunun anlamı, Türk dünyası topraklarında kurulmuş büyük medeniyetlerin bilim tarihindeki yerlerini ve çalışmalarını yeteri kadar değerlendirilemediğimiz gerçeğidir. Burada sunacağımız çalışmamızda 6-18. yy’lar arasındaki bazı örnekler ışığında Tıp – Yaşam bilim tarihi hakkında giriş mahiyetinde bazı değerlendirmeler yapılmıştır. Bu değerlendirmeler sonucunda ulaştığımız verilere dayanarak, çalışılmamış eserlerin süratle çalışılıp, günümüz bilim tarihine kazandırılmasının önemi vurgulanacaktır. Buna ek olarak, bu eserlerin, bize geçmiş tıp uygulamalarına dair bilgiler verirken, gelecekte yapılacak biyoteknolojik çalışmalar için yeni bakış açıları kazandırması da mümkündür.
Mustafa Mullahasanoğlu - Dinamik Simetrilerin Mimarlarından Asım Orhan Barut
Boğaziçi Üniversitesi, Fizik Bölümü
Özet: Doğumunun 100. yılında andığımız teorik fizikçi Asım Orhan Barut’un bilime yaptığı özgün ve derin katkıları ele alacağız. Barut'un fiziği denklem çözmekten öte simetrileri kavramak olarak tanımlayışını ve Barut’un Eugene Wigner’dan devraldığı grup teorik yaklaşımı nasıl geliştirip popülerleştirdiğini göreceğiz. Barut’un bıraktığı mirası ve bugünün genç fizikçilerine ilham kaynağı olmaya devam eden öngörülerini vurgulayacağız.
Murat Özinan - Doğumunun 100. Yılında Erdal İnönü: Bilim, Kurumlar ve İnönü–Wigner Kontraksiyonu
Koç Üniversitesi, Fizik Bölümü
Özet: Bu konuşma, doğumunun 100. yılında Erdal İnönü’nün bilimsel ve kurumsal mirasına kısa bir bakış sunmayı amaçlamaktadır. İnönü–Wigner kontraksiyonu fikri, de Sitter/anti-de Sitter simetrilerinden Poincaré grubuna geçiş örneği üzerinden kısaca tanıtılacak; ardından İnönü’nün Türkiye’de teorik fizik kültürünün ve temel bilim kurumlarının gelişimine katkıları ele alınacaktır. Konuşma, İnönü’yü yalnızca önemli bir fizikçi olarak değil, bilimsel düşüncenin kurumsal ve toplumsal hayatta yer bulmasına katkı sunan bir bilim insanı olarak hatırlamayı hedeflemektedir.
Sude Tatar - Mekanik Bilimine Adanmış Bir Ömür: Prof. Dr. Erdoğan Şuhubi’nin Akademik Mirası ve İstanbul Ekolü
Gebze Teknik Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Erdoğan Şuhubi (1934-2024), İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra akademik kariyerine burada başlamış, ardından ABD’de (Purdue ve Princeton) efsanevi bilim insanı A. Cemal Eringen ile yürüttüğü çalışmalarla dünya çapında bir ün kazanmıştır. Özellikle "Eringen-Şuhubi Teorisi" ile mikro-elastik katıların lineer olmayan teorisinde çığır açmıştır. 29 yıl boyunca prestijli International Journal of Engineering Science dergisinin editörlüğünü yapmış, TÜBİTAK MAM başkanlığı gibi kritik idari görevlerde bulunmuş ve 1994 yılında Avrupa Bilimler Akademisi’ne seçilmiştir.
Mithat İdemen (1935- ), İTÜ Elektrik Fakültesi mezuniyeti sonrası matematik alanına yönelmiş ve dalga yayılımı üzerindeki çalışmalarıyla 1983 TÜBİTAK Bilim Ödülü’ne layık görülmüştür. İdemen, uluslararası alanda "Türk Okulu" olarak tanınan araştırma grubuna liderlik etmiş ve öğrencisi Alinur Büyükaksoy tarafından "akademik baba" olarak nitelendirilmiştir.
Sunumun ana teması, her iki bilim insanının da hocaları olan Mustafa İnan ve Ratip Berker’den aldıkları mirası geliştirerek kurdukları "İstanbul Teknik Üniversitesi Ekolü"dür (School of Thought). Mühendisliği temel bilimlerle (matematik ve fizik) harmanlayan bu yaklaşım, Türkiye'deki Matematik Mühendisliği bölümlerinin vizyonunu oluşturmuştur.
Sunum, bu iki ismin bilim dünyasına katkılarının bir teşekkürü olarak Gebze Yüksek Teknoloji Enstitüsü'nden aldıkları fahri doktoralar ve Erdoğan Şuhubi’nin vefatından sonra ailesi tarafından GTÜ’ye bağışlanan, araştırmacılara ışık tutan "Erdoğan Şuhubi Kütüphanesi" ile noktalanmaktadır.
Azime Sena Yılmaz & İlaysu Saliha Ateş - Dost Sayılar Problemi: Sâbit bin Kurrâ’dan Modern Açık Problemlere
Boğaziçi Üniversitesi, Matematik Bölümü
Özet: Antik Yunan’dan beri matematikçilerin ilgisini çeken dost sayılar, sayıların bölenleri arasındaki dikkat çekici bir karşılıklılık ilişkisine dayanır. İki pozitif tam sayıdan her biri, diğerinin kendisi hariç pozitif bölenlerinin toplamına eşitse bu sayılara dost sayılar denir. En eski ve en bilinen örnek, 220 ve 284 çiftidir.
Sâbit bin Kurrâ, IX. yüzyılda yaşamış ve özellikle sayı teorisi alanındaki çalışmalarıyla bilim tarihinde önemli bir yer edinmiş Müslüman bir matematikçidir. Konuşmamızda dost sayılar problemini onun bu sahada ortaya koyduğu kural, ispat ve neticeler merkezinde ele alacağız. Sâbit’in dost sayılar için geliştirdiği kural, yalnızca bilinen bir örneği doğrulamakla kalmayıp belirli asallık koşulları altında birçok yeni dost sayı çiftleri üretmeyi amaçlayan genel bir yöntem ortaya koymaktadır.
Sunumumuzda öncelikle Sâbit bin Kurrâ’nın Öklid’in Elementler’indeki aritmetik ispat geleneğini takip eden geometrik ve harf temelli anlatımını inceleyeceğiz. Ardından bu ispatı modern cebirsel notasyona aktararak kuralın matematiksel yapısını açıklayacak ve 17296 ile 18416 dost sayı çiftini örnek olarak elde edeceğiz. Daha sonra Euler’in Sâbit bin Kurrâ’nın yöntemini genişleterek daha genel dost sayı aileleri oluşturmayı sağlayan kuralını göstereceğiz.
Son olarak dost sayı çiftlerinin sonsuz sayıda olup olmadığı, her iki elemanı da tek olan dost sayı çiftlerinin bulunup bulunmadığı ve aralarında asal dost sayı çiftlerinin var olup olmadığı gibi günümüzde hâlâ tam olarak çözülememiş problemlere kısaca değineceğiz. Böylece dost sayılar meselesini, tarihsel gelişimi beraberinde modern sayı teorisindeki açık yönleri ile birlikte değerlendirerek sunacağız.