Nedir içimizdeki öfke?
Nedir onu zincirlere vuran bu sessizlik?
Yoksa söyleyemeyecek kadar aciz miyiz duygularımızı?
Ya da söylemeye cesaret edemeyecek kadar korkak mı?
Belki de insanı yıpratan öfkenin kendisi değil,
içindekini dışa vuramamanın ağırlığıdır.
Kadın olmak dile kolay…
Görünen renklerin ardında saklı milyonlarca duygu,
bastırılmış bir çığlık, ama aynı zamanda yeniden doğuş.
Her güzelliğin altında bir yara izi,
her renkte bir direniş var.
Çünkü kadın olmak;
bazen sessiz kalmak,
bazen de sessizliğiyle dünyayı sarsmaktır.
Bazen kırılırız, bazen yeniden birleşiriz.
Parçalanmak, yalnızca bütünlüğün kırılganlığını değil,
yok olma korkusunun sessiz çığlıklarını da taşır yüzümüzde Ama parçalanmak, son değildir.
Her parça, kendi içinde bir direniştir;
her boşluk, yeniden kendini bulmanın,
güçlenmenin ve hayata tutunmanın başka bir şeklidir.
Parçalanan duygular bir araya geldiğinde, yalnızca eski bütünlüğe dönmek değil,
daha derin, daha gerçek ve daha cesur bir varoluşa ulaşılır.
“Herkesin adımlarının birbirine karıştığı gri bir dünyada, insanlar kendi gölgelerine karışmıştı.
Kimisi acele ediyor, kimisi kayboluyor…
Ve tam ortada, sessiz bir karanlık duruyordu;
geçen herkesin içinden bir parça alarak.”
“Dalgalar ne kadar yükselirse yükselsin, küçük tekne yine de yolundan dönmedi.
Rüzgâr onu savursa da, sarı yelkeni inatla ayakta kaldı.
Alabora olmakla özgürleşmek arasında ince bir çizgi vardı
ve o, bunu kendi yolunda öğreniyordu.”
Merkezdeki karmaşanın içinde kaybolan figürler, dışarıdaki şiddetli kaosun parçasına dönüşür.
Renkler saldırgan, hareketler kontrolsüzdür; her çizgi dağılmayı, her gölge çatışmayı yansıtır.
Merkezdeki kalabalık kırmızı bir patlamanın içine karışırken, dış dünya kaosun kendisine dönüşür.”
Eser, kendi altın çerçevesini bile kendi yapmıştı;
şöhretine kendi hükmeden bir diktatör gibiydi.
Etrafındaki gümüş parıltılar ise
onu yüceltenlerin, büyütenlerin izleriydi.
Ama bütün bu altın ve gümüşün ardında
tek değişmeyen bir gerçek duruyordu:
karanlık bir arka plan… yani hayat.
Göz, sonunda gerçeği kabul ettiğinde kulağına bir damla bal süzüldü; kabul edişin bazen ne kadar tatlı olabileceğinin işaretiydi bu.
Tuvalin altında beliren küçük bir gölge ise bir rastlantı değildi o gölge, duyguyu şekillendiren sanatçının, hatta varlığı anlamlandıran görünmez bir tanrının sessiz kanıtıydı.
“Honey”, tatlı bir kabullenişin ve onu yaratan kudretin hikâyesi olarak doğdu.