Ben, yani Burak, Burak mı dedim? Hayır, Gaita
Bazen Karıştırıyorum.
Olay, Yirminci Yüzyılın ikinci yarısında, bir gün, Burak’ın evinin hemen önündeki parkta başlamıştı. O zamanlar Gaita vardı. O zamanlar zaten bu zamanlar. Burak bu sabah son zamanlardaki en enerjik haliyle uyandı. Yataktan kalkması için sadece üç saatçik dinlenmesi yetmişti. Bugün Pazar mı? Bugün müydü? Selim. Neden bu güne ayarladık? Ben gelmesem? Haber versem sana. Gelemeyeceğim. İşim var. Ne işin var diye sorma. Hastayım. Hastaneye gitmem gerek. Selim. Şimdi yataktan kalksam, mutfağa adımlasam, büyük adımlarla ilerlersem, yedi adım sonra çay için ocağa su bunun için de çakmağı yanıma almalıyım yeteri kadar ekmek varsa ekmek almaya çıkmam ama yoksa o zaman kahvaltı iptal. Ne yapayım? Parka giderken pastaneye uğrayıp kaşarlı zeytinli ama yoksa o zaman diğer pastaneye kadar açlığın verdiği sinirle yürüyüp oradan alırım. Orada da yoksa artık bir patatesli ve bir kaşarlı poğaçayla çıkarım pastaneden. Belki de o kadar yoldan sonra sadece sade yemek isterim bazen insan aradığını bulamayınca aradığının azı ile yetinmek yerine en temele geri dönmek ister ben de bunu yapabilirim bunu yaparsam yolda kendimden tiksinip bırak şu edebiyatı diye kendime yüklenebilirim. Haklı da bulurum kendimi ama hangi kendimi neyse. Ve kalktı. Üçüncü adımında kahvaltı isteğini unutup su içtikten sonra salonda dolanmaya başladı. Onu tanımasaydı kahvaltıyı unutmazdı. Onu tanımasa onu sevmezdi. En sevdiği hayvanın köpek olduğunu ama evde iki kedisinin olduğunu, çayı çok şekerli içerken kahveyi acı içmeyi sevdiğini, resim yaparken sarı tişörtünü giymediğinde iyi resim yapamayacağını düşündüğünü, en sevdiği şiirin Çağrılmayan Yakup[1] olduğunu, evindeki L koltuğun sadece L kısmında oturmayı sevdiğini bu yüzden eve gelen misafir oraya oturur da kendisi oturamaz diye evine misafir çağırmayı sevmediğini, yıldırımı görmeyi hem sevdiğini hem korktuğunu -Berk kelimesinin anlamlarından biri yıldırımdır ve Burak ismi Berk kelimesinden türemiştir. Bu yüzden en sevdiği özelliği yıldırımı sevmesidir-, bilmeseydi onu unutmak zor olmazdı. Onu sevmese ondan ayrılmak üzmezdi. Üzülmese kitaplarla olan tek ilişkisi onları alıp yüksek bir korumayla eve getirip güzel bir şekilde raflara dizmek olmazdı. Üzülmese ocakta çaydanlığı unutup onu yakmazdı ve hayatında ikinci kez gidip çaydanlık almak zorunda kalmaz ve çaydanlık satıcısından çaydanlıklar üzerine bir sunum dinlemezdi. Üzülmese evdeki duvarların çatlaklarının yerlerini, boylarını ezberlemezdi. Çatlakları kapatmak için boya almaya gittiğinde bilmedi birçok renk olduğu için üzülmez ve aldığı boyanın duvarının rengi ile aynı olmadığını öğrenmezdi. Saate gözünün takılmasıyla hızlıca hazırlanmaya koyuldu ve aklına tekrar kahvaltı yapmak geldi. Kahvaltı için artık çok geç olduğundan pastane tek seçeneğiydi. İlk pastaneye doğru giderken içinden dua ediyordu ve kaşarlı zeytinli poğaça için başladı dua adım attıkça her şeyi içine dâhil etmeye başlamıştı. Lisede sınavda arkadaşı silgisini alırken hocaya yakalanmamıştı ama silgisini geri almak isterken hoca birden Burak’ın tepesinde bitmişti. O sınavdan sıfır aldığı için, disipline gittiği için, hocasının gözünde kopyacı olduğu için, teneffüste arkadaşına saldırıp dayak yedikten sonra yan sınıftaki sevdiği kız onunla dalga geçtiği için o arkadaşına beddua ederek pastaneye giriş yaptı.
Selim insanlığa olan öfkesini kustuktan sonra soluklanmak için içeceğini yudumlarken gözlerini Burak’a dikti. Burak bu bakışlardan Selim’in kendisinden bir şeyler demesini beklediğini düşünerek konuşmaya başladı. “Öfke zamanla diniyor Gaita.” “Kim?” “Selim.” Burak sanki birden başka mekândan parka gelmiş gibi kendisini çok yabancı hissetti ama her şeyi hatırlaması çok kısa sürdü. “Selim. Öfkenin sen dışından kimseye bir zarar yok. Denizde sandalla ilerlerken senin üzerine su gelmesine sebep olan bir gemiye sinirlenip dalga çıkması için dua eden denizci gibi bir durum seninki. Dalganın gemiye olan zararı nedir ki sandala olan zararının yanında. İnsanların haberi bile yok seni öfkelendirdiğinden. Geçenlerde evde sıkılmak dışında bir şey yapmış olmak için kitaplığı düzenleyim dedim. Kitapların arasında bir kâğıt buldum yıllar önce bir dergiye yollamak için yazmışım ama belli ki yollamaktan vazgeçmişim o kâğıt da orda unutulmuş kalmış. O yazıyı yazdığım zamanlar ben de bir şeyler söylemek istiyormuşum insanlara ve belli ki sen gibi insanlara öfkelenip kendimi rahatsız ediyormuşum. Yazımı cümle cümle ezbere bilmesem de ortalama olarak şöyle.
Herkes hayatta belli zorluklar çeker ama sadece bazıları zorlukları temel gibi kullanarak kendini şekillendirir.
Bak bu cümleyle yazıya başlamamdan bile insanları ne kadar küçümsediğim belli. Kendimi insanların yürüdükleri yolu hızla bitirmiş hatta onlara tur bindirmişim gibi üstün görüyordum kendimi onlardan. Bu üstünlük hissim yazımın ilk cümlesinden bile belli oluyor. İkinci cümlemi de bu üstünlüğü vurgulamak için yazmışım.
Kolay mı? Değil.
Bu yazımın ilk iki cümlesi. Zaten en net hatırladığım birkaç cümleden ikisi ilk iki cümle.
Bunu yapan insanların hepsi için konuşmuyorum ama bazıları
-bu bazıları kelimesini kullanırken tahminimde aklımdan geçen birkaç insan vardı ve onlara sinirlenerek yazdım bu cümleyi.
Bazıları bu başarılarından sonra kendini en üstün kabul eder.
Selim senin de düşüncen bu değil mi? Sen de insanların cahillikleriyle kendilerini üstün sanmalarından şikâyetçi değil misin? Bak işte aynı sinir, öfke ve kendime verdiğim zararı hatırlıyorum bu yüzden kendine verdiğin zararı ortalama anlıyorum. Ve bir şeyleri metaforla anlatma sevdama yazının burasında başlıyorum.
Düşünsene bir kuyunun dibindesin ve yardım isteyeceğin hiç kimse yok. Tek yol kendi başına çıkmak. O bazı insanlar o kuyudan tek başına çıktıklarını söylerler ama onları yukarı çıkartan güçlü bir kibir bulutudur.
Bu cümleleri yazarken ki iddiam benim o bulutla bir ilişkim olmadığı ama yıllar sonra bu cümleyi okuduğumda şunu görüyorum ki bu cümle o bulutun içinden çıkmış.
Onu o çaresizlikten çıkartan tırnakları ona bu hayatı tek başına kazandın ve kimsenin bu kazancına müdahale etmesine izin verme diye sık sık fısıldarlar. O insan artık bir bahçededir ve yasak bir meyve bile yoktur.
Bu yasak elma konusu benim bu yazıyı yazdığım zamanlarda da şimdiki gibi çok popülerdi ve neredeyse her yazıda yasak meyve bahsine denk gelinirdi.
Yasak bir meyve yoktu ve her meyve kibrini besler. Yanlışsızdır ve biri onda bir yanlış olduğunu söylerse ve bu söylem bir yargı olmak zorunda da değil hani yakın bir arkadaş tarafından yapılan ufak bir düşünce olarak bile olsa ona yanlışı olduğunu dile getiren herkes apaçık düşmanıdır. Hiç kimse onun hayatına dokunamaz. Bu bahçe her zaman onun alanı olarak kalmaz ve günün birinde yanına bir insan geldiğinde o da bu bahçe için aynı şartlardan geçmiş aynı fikirlerle beslenmiştir, aynı meyvelerle. Bence bu tanrının sınama şeklidir. Bahçedeki bir insan bahçedeki bir insanla sınanır. Kendinin tamamen doğru olduğu düşüncesi öyle bir acı vermeye başlar ki kibrinin farkına varmaya başlar demek isterdim ama kibir öyle kolay fark edilen bir şey değildir.
Kibir kelimesini o kadar çok kullanmışım ki ya da bu son cümledeki kibri fark etmenin zor olduğunu söylemem falan kendimi o kadar dışında kabul etmişim ki, belli ki ben de bahsettiğim o bahçenin içindeymişim de haberim yokmuş.
İnsan acı çektikçe karşısındaki insanı suçlar ve ondan vazgeçememesine sebep olan sevgisi artık insan için düşman olmuş bir duygudur. Peki, insan ne olunca kibrinin farkına varır? Kendi ile konuşmaya cesaret edebilince. Ve bunu çok az insan yapabilir. Ben buna cesaret edenlerdenim.
O zamanlar insanların kendilerinin farkında olmamalarına ne kadar taktığım belli oluyor. Ama bu yazıyı tekrar okuyunca en çok dikkatimi çeken şey o zamanlar insanlara olan sinirim dışında insanlara olan eleştirilerimin hepsinin kendimde de bulunması. Herkes kibrinin farkına varamazmış, Ben? Ben de farkına varmamışım ama o kadar kibrimden kurtulmuş sanmışım ki kendimi. Bir yazı yazıyorum ve yazının temel konusu insanların kibirli olmaları ama içindeki kendimle alakalı cümleler buram buram kibir kokuyor. Ben buna cesaret edenlerdenim mi? Ah keşke biraz kendimle ilgilenseymişim de bu kadar acıyı çekmeseydim. Ve gelelim yazının son cümlesine, net olarak hatırladığım son cümlem yazının son cümlesi. Ben buna cesaret ederim cümlemin ardından dediğim şu,
Bu cümleyi kurarken kibrim kabardıysa Tanrı beni affetsin.
Bunu diyerek kibrimi yenmemin de şovunu yapmışım okuyacak olanlara. Bu yazıyı yazdığım zamanlar çektiğim işkenceyi hatırlamak benim için hiç de zor değil. Bunları sana anlatma sebebim de bu işkenceyi çekmemeni istemem. Ya da daha erkenden bu işkenceden kurtulman.” Burak, Selim’in içinde bir şeyler tuttuğunu ve konuşmak için can attığı hissediyordu ama onu nasıl konuşturabileceğini bilmiyordu. Selim. Anlat Selim. Kaç yıllık arkadaşız, anlat. İçindekileri dök rahatla. Hissediyorum bir sıkıntı var içinde anlatırsan bu gece rahat uyursun biliyorum. Ben de aynı günleri yaşadım biliyorum. Selim anlat Selim. Keşke birden anlatmaya başlasan Selim. “Uykusuz görünüyorsun.” Selim derin bir nefesle Burak’ı mutlu etti çünkü Burak bu derin nefesin içini dökmeye bir hazırlık olduğunu anlamıştı. Nasıl konuşturacağını bilemeyip bu kadar kolay yapmış olmak onu çok mutlu etti ama karşısında böyle bir üzüntülü yüz hali varken mutluluğunu yüzünde yansıtamadı. “Uyuyamıyorum Burak. Zaten sen de bilirsin nasıl bir duruma giriyor insan ama uykusuzluğumun kaçıncı günü bilmiyorum. Uyuyamıyorum, uyanamıyorum hareket edemiyorum Burak. Zihnimin içindeki savaş öncelikle başıma ardından bütün vücuduma öyle büyük bir ağrı veriyor ki hem ağrı ile de kalmıyor bir yerden sonra acı çekmeye başlıyorum. Acıdan ayağa kalkamadığımdan bacaklarım uyuşuyor ve o uyuşukluğun geçmesi için tek çözümüm kalkıp evde dolaşmak. Bu kadar şeyi sorun ettiğim için kendime duyduğum öfkeden dolayı kendimi çoğu zaman parçalamak istiyorum. Ama işte tetiği çekecek cesaret bende yok. Yataktan çıkmam akşamı bulduğu için açlıktan kıvranıyor oluyorum ama ağzımdaki yaralar o kadar fazla ki yemek yemek işkence gibi benim için. Yemek yiyemiyor olmak uyuyamıyor olmak ve işte birçok şey daha benim hayatımı o kadar bitik bir hale getiriyor ki uzun zamandır kitaplığın önüne geçip elime bir kitap alıp okuduğum en uzun süre on beş dakikayı geçmiyor. En sevdiğim yazarlara sırtımı döndüm, en heyecanlandığım şeylere karşı da artık bir sıkıntı kütlesiyim. Hatalarımın acısını o kadar çok çekiyorum ki sanki günah bütün acısını bana yansıtıyor gibi. Günah ortaya çıktığı ilk andan beri sanki hiç işlenmemiş de yıllardır içinde tuttuğu acıyı benim üzerime salıyormuş gibi. Neyse Burak. Geçen hafta Ankara’daydım Süleyman’ın evinde. Aslında bizim Turgut da gelecekti ama işi çıkmış. Akşam otururken bir şeyler yazalım dedik uzunca bir şiir çıktı ortaya ama sana aklımda kalan bir yerini okumak istiyorum şuan;
Selim Işık tek ve Türk. Ve duygulu amansız.
Sabırsız ve olumsuz, yaşantısında cansız
Sanılırdı; gerçekti, hayır gerçek değildi.
Tutunamayanların tarihine eğildi,
Kelime ve yalnızlık hayatın tadı tuzu
Kucaklamak isterdi ölümü ve sonsuzu.[2]
Ölüm o kadar istediğim bir şey ki ama işte dedim ya tetik çekilmedikçe ölmüyor insan. Ama bizi daha çok yazacağım ansiklopedimizi yazacağım göreceksin.” Selim’in okuduğu şiirden sonra Burak “ Yıllar sonra ben de ilk defa bir şeyler karaladım, özlemişim içimi satırlara dökmeyi;
“Sarmışken etrafımı bu yüzyılın sevgisizliği
Hasret kalmışken dirilmediğim günlere
Nasıl benimseye bilirim bensizliğini
Mahrum bırakılmışken sevgiden
Nasıl tanımlarım yaşamayı
Ayırmışken adaletle yaşamı
Nasıl sevebilirim bahsettiğiniz bu çağı”[3]
İşte hala içimde bir karşıtlık var ama eskisi gibi taraftarı olacak kadar enerjiye sahip değilim. Artık açı çekmeye tahammülüm yok. Senin de olmamalı.
Selim elleri cebinde yürüdüğü yolun evine gidip gitmediğinden habersiz düşüncelerin esiri olarak ilerlerken kendisine nasıl diye soruyordu nasıl kurtulabilirim bu halden bu boşlukta yuvarlanmaktan. “Çek tetiği” Selim irkilip etrafına bakındı ama kimseyi göremedi “Çek tetiği” Selim yeniden irkildi ama bu sefer etrafına bakmak istemedi çünkü etraftan deli sanmalarını istemiyordu. Sadece aklında bu ses nereden geliyor tedirginliği oluştu, delirmiş olmak birden bütün bedenini sardı. “Delirmedin, ben sadece Burak’tan sana bir armağanım.” Selim ufak ufak titreyerek “Kimsin sen ?” diye sordu. “Burak” “Burak mı?” “Burak mı dedim?” “Hayır, Gaita, bazen karıştırıyorum” tek çözüm yolu çekip gitmek bu dünyadan yoksa kurtuluş yok. Bak Burak’a kendini kurtuldu sanıyor ama hala o çukurun içinde hala acı içinde sürünüyor. Hatta son zamanlardan bir kız uğruna daha fazla dibe çekiyor kendisini. Sabah uyanıyor o şöyleydi o böyleydi, gece uykusuzluktan gözleri kızarırken o şöyleydi o böyleydi. Ah. Burak. Selim. Kurtulmak istiyorsan çek o tetiği.” “O kim? O kız” “Olric” “Olric mi?” “Olric mi dedim?” Hayır, Arzu. Bazen karıştırıyorum” Ama bu değil konu, konu sensin Selim, kurtul bu türden bu tutunamayanlar türünden kurtul. Ansiklopedimizi yazacağım diye yalan söyledin zaten yazdın o yazıları artık her şey tamam, artık çekip gidebilirsin.
[1] Edip Cansever – Çağrılmayan Yakup
[2] Oğuz Atay – Tutunamayanlar
[3] Burak Yuşa Küçükiplikçi, Münzevi, Ritim Sanat Yayınları, (2021)
Copyright © 2022 Tüm Hakları Saklıdır. Tanıtım için kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çoğaltılamaz.
© 2022, Sanrı Yapım