Bütün hikâyeler, yaklaşan bir değişimin kırılma noktası mahallinde başlar ve değişim, kayıtsız doğası gereği, genellikle hayret verici ve beklenmedik, istenmeyen, ürkütücü ve bir o kadar da yersiz sonuçları beraberinde getirir.
Söz konusu değişim, ne kadar farklı, alengirli, tartışılır, cafcaflı veya ilham verici olursa olsun gerçekte önemli olan, geldiğinde ne yaptığımızdır. Onu sahiplenip benimseyebilir veya öylesine suyuna gidebiliriz ve dahi ona kafa tutup direnebiliriz.
Ya da onu tamamen görmezden gelebiliriz.
Yaklaşan değişim ne kadar haklı veya düzenbaz, ne denli yıkıcı ve hatta ölümcül olursa olsun, içeriği değil, vardığında sergilediğimiz duruştur önemli olan. Zira bu duruş ile gerçekte ‘kim’ olduğumuzu sergilemiş oluruz.
Hikâyemiz yaklaşık dört yüz seksen yıl önce kurulmuş, bu süre içerisinde büyüyüp gelişmiş, ancak bir şehir olmaktan itina ile kaçınmış, sessiz, sakin ve pek şirin bir kasaba olan Yavruturna’da başlıyor. Bu huzurlu kasabayı önemli kılan ya da akranları arasında öne çıkaran sadece kurucularının sahip olduğu şöhret değil, aynı zamanda söz konusu kurucuların öngörüleriydi.
Güneyinde, hem yerin üstünde hem de yerin pek derinliklerinde çok meraklı gnome’ların yaşadığı Kalaycı Tepeleri ve Sessiz Tepeler, batısında ise asabi, fevkalade inatçı, çok da kaş çatan dwarf’ların toprak altında maden kazdıkları Aksi Tepeler ve Kadim Tepeler yer almaktaydı. Bu şirin toprak parçasının hemen yanından ise Büyük Arashkan Irmağı’nın suları heyecan ve neşeyle akmaktaydı...
Kuruluşundan yüzyıllar sonra Yavruturna kasabası zenginleşecek, gelişecek ve buraya barış, huzur ve uyum içinde yaşamak için gelen elf, insan, dwarf veya gnome; kısaca herkesi kabul edecekti.
Ve hatta bazen tam olarak elf, insan, dwarf ya da gnome olmayan bazı ‘şeyleri’ dahi kucaklayacaktı.
İşte hikâyemiz Yavruturna adındaki bu mutlu kasabada başlıyor...
...Değişimler, tercihler, eylemler ve beraberinde gelecek olan hayret verici ve beklenmedik, istenmeyen, ürkütücü ve bir o kadar da yersiz sonuçlarıyla ve dahi duruşlarıyla birlikte.
“Sen karanlıkta görebiliyorsun.” diye hırıldadı siyahlar içindeki adam.
Kızdan uzun bir süre herhangi bir cevap gelmedi. Neden sonra sanki bir kusur işlemiş ya da ‘kusurluymuş’ gibi ‘utanmış’ bir ses duyuldu:
“Evet.”
“Işık yapabiliyor musun, peki?” diye sordu Aager.
Kızdan yine bir ses gelmedi ama adamın çıkarıp yere sabitlediği mum bir anda alev aldı.
“Hayır. Ben ışık yapamam.” diye, rezil olmuş bir ifadeyle cevap verdi kız. “Ama senin ateşini yakabilirim ki...”
Aager mum ışığında kızın, komik ve konik saçlarının yerli yerinde ve olmaları gerektiği gibi olup olmadıklarını kontrol ettiğini gördü. Sonra da elbisesini düzeltip herhangi bir kir, yırtık, ya da kırışıklık olmadığından emin oluşunu seyretti. Aager, kızın hangi ara yaptığını kestiremedi ama başı kucağında uyuyan izci kızın parçalanmış gömleği de artık tek parçaydı ve ilginç bir şekilde üzerinde kan lekesi de yoktu.
“Bunu yapabildiğini söylemedin.” diye hırladı Aager.
“Bunu yapabildiğimi sormadın ama ki.” diye, alt dudağını pörtleterek söylendi kız. “Neyi yapıp yapamadığımı sormazsan bunu sana nasıl söyleyebilirim ki?”