Bir varmış bir yokmuş, uzak dağların ardında, yemyeşil ormanlarla çevrili küçük bir köy varmış. Bu köyde Elif adında meraklı bir kız yaşarmış. Elif’in en sevdiği şey, akşamları büyükannesinin anlattığı eski masalları dinlemekmiş. Ama bir gün büyükannesi ona şöyle demiş:

“Gerçek masallar yalnızca dinlenmez, yaşanır da.”

Elif bu sözü çok düşünmüş. Ertesi sabah küçük sırt çantasını hazırlayıp ormana doğru yürümeye başlamış. Bir süre sonra, daha önce hiç görmediği parlak mavi yapraklı bir ağacın önüne gelmiş. Ağacın gövdesinde altın renkli bir kapı varmış.

Kapı kendi kendine açılmış.

İçeride minicik ışıklarla dolu gizli bir yol uzanıyormuş. Elif korkmuş ama merakı daha ağır basmış. Yolu takip edince konuşan bir tilkiyle karşılaşmış.

“Hoş geldin,” demiş tilki. “Kayıp Neşe Taşı’nı arıyoruz. Onu bulamazsak bu ormanın bütün renkleri solacak.”

Elif hemen yardım etmeyi kabul etmiş. Birlikte derin mağaralardan geçmişler, şarkı söyleyen nehirleri aşmışlar. Yol boyunca Elif cesaretin korkmamak değil, korksa bile devam etmek olduğunu öğrenmiş.

Sonunda taşın, dev bir gölün ortasındaki adada olduğunu bulmuşlar. Ama taşı koruyan yaşlı bir baykuş varmış.

“Bu taşı almak isteyen kişi,” demiş baykuş, “önce kalbindeki en gerçek dileği söylemeli.”

Elif biraz düşünmüş. Sonra sessizce:

“Ben herkesin umutlu olduğu bir dünya istiyorum,” demiş.

Baykuş gülümsemiş. Çünkü doğru cevap buymuş. Neşe Taşı parlamaya başlamış ve bütün orman yeniden rengârenk olmuş. Ağaçlar ışıldamış, kuşlar şarkı söylemiş.

Elif köyüne döndüğünde büyükannesi onu kapıda bekliyormuş.

“Artık senin de anlatacağın bir masalın var,” demiş.

Ve o günden sonra Elif, her akşam çocuklara yalnızca masal anlatmamış; umut, cesaret ve iyiliğin gerçek sihir olduğunu da öğretmiş.

Gökten üç elma düşmüş:
Biri masalı anlatana,
Biri dinleyene,
Biri de hayal kurmayı hiç bırakmayana.