Özgür İrade

Bir şey, kendilerine ev sahipliği yaptığı ilahi isimlerin çeşitliliği ve yoğunluğu oranında kuşatıcıdır. Yeryüzüne ait mertebelerin taş, bitki, hayvan, insan diye sıralanmasının temel sebebi kuşatıcılıktaki farklılaşmadır. Hatta bazı insanları derece olarak meleklerden üstün kılan temel sebep de yine budur. Çünkü insan, en kuşatıcı varlıktır.

Kuşatıcılık arttıkça, 'özgür irade' olarak deneyimlenen de artar. Çünkü yapılabilecekler artmıştır. Ve kuşatıcılığa yeterince haber eşlik etmemesi halinde tereddüt de artar. Çünkü olasılıklardan hiçbiri elenmez. Nitekim, melek vazifesini yapmakta hiç tereddüt etmezken, insan en küçük bir şeyde birçok seçenek arasında gider gelir. "Muhakkak ki o, zalim ve cahil oldu."(33:72).

Mutlak serbestlik, kimse için mümkün olamaz. Çünkü herkes, -küçük ya da büyük- en az bir ilmin sahibidir. İlim ayrıştırır ve 'yapılabilecekleri' sınırlandırır. Bu yüzden, bir insan tamamen nefsinin kölesi haline gelmiş olsa dahi, her istediğini yapamaz. Her istediğini açıkça dilemesi bile mümkün değildir. Çünkü ilim, istediğine yönelmesini engeller.

Özgür irade -gerçek (veya sürekli) değil- hayali (veya göreli) bir olgudur. Çünkü her şeyde en kazançlı yol bilindiğinde, onu tercih etmemek söz konusu olamaz. Öte yandan, herhangi bir şeyi az da olsa bilmeden hareket etmek mümkün değildir. Öyleyse özgür irade, bilgi ve bilgisizlik arasında ortaya çıkar ve tamamen ilim ile vasıflanıldığında veya ilimden tamamen sıyrılındığında ise kaybolur. İnsan bu ikisi arasında bulunmakla özgür irade sahibidir. Ancak kastedilen özgürlük, mutlak değildir. Mutlak anlamda serbestlik ancak beşeri iradeden soyutlanmakla geçerlidir. Bu durumda da kalan Hakk'dır: "O, dilediğini yapandır."(85:16).

Belirsizlik

Evrende etken olan iki yasa vardır; belirlilik ve belirsizlik. İlkine göre gelecek, zaman/mekana ait verilerin doğru yorumlanabilmesi halinde bilinebilir; ikincisine göre ise bilinemez. Bunların ikisi de her zaman için doğrudur. Bilinmezliğin sebebi, iplerin her zaman için Hakk'ın elinde oluşu ve sonucun Kendi iradesine dayanmasıdır. Hakk'ın iradesi ise iki türlüdür; O'nun sünneti (adet) -ki onda bir değişme olmaz (33:62)-, ve O'nun meşiyeti (arzu) -ki her şeyi Kendine göre yönlendirir (81:29). Hakk'ın sünnetini doğru olarak bilmek ancak Kendisinden öğrenen basiret sahipleri için mümkündür. Çünkü O'nun sünnetindeki değişmezlik, sadece onlar tarafından idrak edilebilir. Bu da evrendeki temel ve kuşatıcı hakikatleri bilmekle olur. Öte yandan, O'nun meşiyetini bilmek, ancak istenilen gerçekleştikten sonra mümkün olabilir: "Göklerde ve yerde Allah'dan başkası gaybı bilmez." (27:65)

"Bir şeyi irade ettiği zaman onun yaptığı 'ol' demekten ibarettir; hemen oluverir." (36:82). Olan, şey; olduran, 'ol' sözü; irade eden ve söyleyen ise Hakk'dır. Bu süreç içerisinde akılcıların kendisiyle ilgilendiği ve araştırdığı yalnızca oluştur. Onlar, "Hayat bu yaşadığımızdan ibarettir." (23:37) derler, yani içinde bulundukları düzeni genelleştirirler. Dolayısıyla onlara karşı yöneltilen argüman da 'akıllı tasarım' olmuştur. Çünkü oluşun kendisine dayandığı düzen, düzenleyiciyi gerektirir. İşte bu düzenleyici, Hakk'ın sünnetidir. Tüm bunları mümkün kılan da Hakk'ın meşiyetidir. Çünkü Hakk dilemeden bir şeyin olması imkansızdır. O, ilk sebeptir. Ve her şeyin Kendi sünnetine göre sonuçlanması açısından sondur da!

Belirlilik, ancak kendisinden önceki bir belirsizlikten doğabilir ve yeni şeylerin belirmesi, eskilerin belirsizleşmesini gerektirir. Bu yüzden de oluştan önce ve sonra etrafa belirsizlik hakimdir. Belirlilik ise -başka bir yerde değil-, oluş anındadır. Onu başka bir yerde aramak, beklentilerin oluşmasına neden olur -ki her beklenti bir yok oluştur. Çünkü bir şeylerin meydana gelmesini beklemek, sonsuzluğu kayıtlamaktır. Sabitlik ise kalıcı olamaz. O, yalnızca 'an'a aittir.

Buna göre, her var olan şey kayıtlıdır, ama o 'an' için. Bir sonraki 'an' yeni bir nefes, yeni bir hayattır: "Onlar yeniden yaratılış hakkında kuşku içindedirler."(50:15). Kastedilen, Hakk'ın her şeyi sürekli yaratmakla ayakta tutmasına karşın çoğunluğun bundan habersiz oluşudur. Nitekim, "O, her gün bir iştedir."(55:29).

Hakk hiçbir şeyle kayıtlanamayacağından, belirsizlik her alana yayılmıştır. Belirlilik ise talep edilir, çünkü başka türlü alemin yaratılış sebebi olan Hakk'ın bilinmesi gerçekleşmez. "Allah göklerin ve yerin nurudur."(24:35). Öyleyse Hakk görülür, duyulur, talep edilir, bilinir, yaşanır ama tanınmaz. Herkes O'nunla konuşur ve O'ndan ister ama Kendisini tanımaz. Çünkü tanımak, tanımlamakla olur. Tanımlayan ise kendi benliği ve benliğinin sıfatlarıyla boyalıdır. Dolayısıyla O'nu sadece Kendisi tanıyabilir. Rabb'ini gören kişi ise Kendisini ancak O'nunla görmüştür.

Modalite

Dikey, yatay ve eğri olmak üzere üç tür hareket vardır. Her meydana gelen şey, bunlardan biriyle gerçekleşir. Dikey hareket, zihnin; yatay hareket, bedenin; eğri hareket ise ruhun yoludur. Çünkü zihin yükselir/yükseltir ve derinleşir/derinleştirir, beden seçilen tek bir yönde yayar/yayılır ve ayrışır/ayrıştırır, ruh açılır/açar ve toplar/birleştirir.

Bahsedilen yollardan ilki başlatıcı, ikincisi sürdürücü, üçüncüsü ise ayarlayıcı özelliktedir. Bu yüzden onlara sırayla; öncü, sabit ve değişebilir denilir. Öncü olan zihin, yeni bir mekan/zaman oluşumunu sağlayarak durumlara yepyeni boyutlar katar. Sabit olan beden, içinde bulunulan mekan/zamana karşı sonu gelmez, sorular/cevaplar ve problemler/çözümler şeklinde karşılıklar üretir. Değişebilir olan ruh, çeşitliliğe izin verir ve çeşitlilik içindeki akışkanlığı sağlar.

Varlıkta yaratıcı, yaratık ve aralarındaki bağdan oluşan üç, esastır. İslam'ın İsevi formunda üçleme (teslis-trinity) olarak bilinen inanç da bu üç esasın bozulmasıyla ortaya çıkmıştır. Yaratıcı (yada baba), hakiki zihin ya da ilk akıl; yaratık (yada oğul), hakiki beden ya da Hakk'ın sıfatlarının mazharı; bağlayıcı ise yaratıcı ile yaratık arasında gidip gelen kutsal ruhtur. İnsanlar içinde İsa, özel olarak Meryem'in oğlu ve genel olarak da herkes ve her şey gibi Allah'ın kuludur. Bilinmelidir ki, her Allah'ın kulu, aslında oğul mertebesinde olmakla beraber, -oğul oluşu yönünden değil- ancak kulluğu gereğiyle Allah'a nispet edilebilir. Çünkü Allah, -özel olarak kimsenin değil- ama belki vaktin/anın/bütünün babasıdır. Dolayısıyla kul, nefsi itibarıyla sınırlı, sonlu ve geçici olduğundan, onun babası da fani ve hayali olmakta ve Hakk'a uzanmamaktadır. İsa'nın diğer insanlardan farkı ise babasının kutsal ruh oluşu ve dolayısıyla kendisinin nefsten arınmış hakiki kul olmasındaydı -ki bu yönden ise o, gerçekten de bahsedilen oğuldur, ama kesinlikle yer ehli katında tanınan Meryem'in oğlu değildir. Çünkü aynen baba gibi, oğul da tektir ve onun ismi ve karakteri Hakk'da silinmiştir. Aynen baba gibi -ki o da bu yönden -kimsenin değil- herkesin babası olan Adem'dir. İnsanların efendisi hakikati itibariyle bu üç esası birleştirir -ki böylece Cebrail'in dahi yanacağı mertebede bulunabilmiştir.

Zihnin amacı idrak etmek ve edilmek, bedenin amacı deneyimlemek ve deneyimlenmek, ruhun amacı da bütünlemek ve bütünleşmektir. Bunlar içinde idrak, her şeyin temelidir. Ve bir şeyi idrak etmek için ona yaklaşmak veya ondan uzaklaşmak gerekmez; idrak edilenin hayali yeterlidir. Ancak hem yakınlığa hem de uzaklığa elbet ihtiyaç duyulur. Çünkü uzaktan bilmek, detaydan; yakından bilmek ise karşıtlıktan yoksundur. Dolayısıyla deneyim yitirildiğinde bilmede eksiklik meydana gelirken, bütünlük yitirildiğinde yanıltıcı sonuçlar ortaya çıkar ve hakikatten uzaklaşılır. Ve bu sayılanlar hep idrak açısındandır. Kendi başlarına değerlendirildiklerinde ise deneyim, evrenin var oluş amacı; bütünlük, evrenin anlamıdır. İnsanın önemi burada ortaya çıkar; o, her ne kadar hakiki insan gibi olamasa da, evrenin amacı ve anlamını kendi kabiliyeti doğrultusunda toplar. Yine Resulullah'ın, Salat ve Selam üzerine olsun, farkı da burada ortaya çıkar: O, genel anlamda Allah'ın elçisi olduğu gibi, özel olarak da insanlık hakikatinin elçisidir.

Varlık

"O öncedir ve sonradır ve görünendir ve gizlidir."(57:3). Allah, önceyi, sonrayı, görüneni ve görünmeyeni saymakla başkasına fırsat tanımamıştır, çünkü bunların dışında girilebilecek bir yer yoktur. Bu sebeple evrende O'ndan başkası olamaz. Dolayısıyla biz bilinmek için zorunlu olarak O'nda varlık buluruz ve O, 'O' olduğu sürece biz O'ndan ayrıyız. Çünkü 'O' başkalığa işaret eder -ki böyle olduğunda biz O'nun yarattığı eserler konumundayız. Ne var ki, bu ayrılık varlığın birliği sebebiyle sadece algıdadır. Bu da hakikate ulaşmak için Hakk'a kavuşmayı zorunlu kılar.

Allah var olan şeyleri rahmeti ve ilmi ile kuşatmıştır (40:7). O'nun rahmeti sayesinde bunlar 'mümkün' adını alırlar ve O'nun ilmi sayesinde, ilmin karşılığı olan belirli bir tarzda bilinirler. Burada 'var olmak' mecazi anlamdadır ve Hakk'da varlık bulmak anlamına gelir. Çünkü asılda yok olan bir şey var olamaz. Var olan vardır ve yok olan yoktur. Yalnızca Varlık'ın, hakikatin gerektirdiği belirli bir tarzda bilinmesi söz konusudur; yoksa bir şeyin yoktan var olması değil. Bu var olma tarzı da rastgelelik içermenin aksine, tamamen Hakk'ın ilmine dayanır.

Yaratıklar ancak Hakk'dan belirli yönlerden perdelenmek suretiyle bilinebilirler. Perdelerin tarzı, yönü ve yoğunluğu şeyin kimliğini oluşturur. Örneğin bir tavuk, kanat işlevselliği yönünden olan perdeler nedeniyle kuş olmada eksik kalmıştır. Dolayısıyla teorik olarak kuş olsa da, pratikte uçamaz. Buna bağlı olarak, o herhangi bir kuş olarak değil, ama 'tavuk' olarak bilinir. Aynı şekilde, insan da ruhani yönünün yanısıra, kendisinden akli perdelerin kalkmasıyla 'insan' adını almıştır ve artık bundan sonra 'hayvan' olarak anılmaz. Ama bu, -hayvanlığı dikkate alındığında- onun hayvan olduğu gerçeğini değiştirmez. Öyleyse farklılık bakış açısından ortaya çıkar. Şeyler arasındaki farklılıklar onların asılda bir oluşuna aykırı olmaz.

Yaratıklar, imkan yönünden -ki bu onlar için zorunlu yöndür- yokluk ile nitelenirler. Yaratılmadan önce Hakk'ın ilminde ayan-ı sabite (sabit hakikatler) olarak bulunurlar. Hakk'ın onları yaratmayı dilemesine bağlı olarak ise, dolaylı zorunluluk yönünden varlık ile nitelenirler. Varlık bir olduğuna göre, yaratıklar arası farklılıklara yol açan bilinenlerin imkan yönü olmaktadır. Nitekim bu yön, şeylerin Hakk'ın ilminde kendileri hakkındaki zati ve zorunlu tercihlerine paraleldir. Onlara sabit hakikatler denilmesi de yine bu sebeptendir. Öyleyse her durumda, soru neyin var olduğu hakkında değil, ama nasıl var olduğu hakkındadır -ki o da şeyin yaratılışının neyi gerektirdiği ile ilgilidir. Çünkü farklılığı meydana getiren ancak budur.

Arayan bilir: Aranan O’dur.

Arayan bulur: Arayan O’dur.