Fark (Ayrım)

Kronolojik olarak değil de, evrenin sonsuzluğu dikkate alınarak şeylere süreklilik yönünden bakıldığında, varlık lineer olmaktan çıkar, daireselleşir. Her şey, belirli bir döngünün parçası olur. Söz konusu şey ilk olmadığı gibi, son da değildir; her zaman kendisinden önce ve sonra gelen bir şey bulunur. Ve belki de en önemlisi, bu şey olmadan kendisinin ait olduğu döngünün de bozulacağıdır. Çünkü o olmadan, başkasına sıra gelemez.

Her şeyde farklı özellikler bulunur. İki şeyin her açıdan uyuşması mümkün değildir. Muhtelif özellikler arttığında ise uyuşmazlık başlar. Ama bu, uyuşmazlık yaratan şeyin gereksizliğini göstermez. Belki onun uzaklaştırılmasını veya örtülmesini gerektirebilir. Ancak onun imhası, onunla beraber birçok şeyi de yok eder. Dolayısıyla alim, ilim sahibi olmadığı bir konuda tasarruf etmez. Çünkü her şeyin -bilinsin veya bilinmesin- büyük ve yüce bir amaca hizmet ettiğini bilir.

Hakk'ın sonsuzluğu ve rahmeti ile birbirine zıt ve muhtelif birçok ilahi isim belirmiştir. Zarar veya fayda, ancak bu özelliklerin biraraya gelmesi ile mümkün olur. Çünkü birlik, renksizdir; farklılığa izin vermez. Bundan ise -gelişim/dönüşüm değil- sadece rahatlık elde edilebilir.

Yeninin keşfi, birliğin terkini gerektirir. Çünkü ancak bu şekilde ortaya farklı bir şey çıkar. Ve bir yandan da birliğe geri dönmeyi gerekli kılar. Aksi halde keşfedilen anlaşılmak yerine, garipsenir, yalanlanır ve örtbas edilir. Çünkü yolculuk O'ndan O'nadır. O'ndan gelmediği veya O'na dönmediği vehmedilen bir şey batıldır.

Karmaşanın ve aynı zamanda zenginliğin ana sebebi budur. Hakk'ın bilinememesinin temel sebeplerinden biri de budur. Çünkü herkesin Hakk'ı bilişi değişir. Hayal ve taklit mertebelerinden arınmış Allah ehli için dahi bu böyledir. Çünkü Allah mutlaklığı açısından bilinemez. Fakat Hakk'ı Hakk ile bilen kimseler -sıradan insanların aksine- birbirlerine muhalefet etmez ve birbirlerini dinlerler. Hatta onlar sıradan insanların konuşmalarını dahi söylemlerinin ait olduğu mertebelerde tasdik ederler. Çünkü onlar herşeyi -bir başkasından değil- Hakk'dan duyarlar.

Her var olan şeyin, varlık dairesinde doldurduğu bir boşluk vardır. Ve bu açıdan o, önemli, gerekli, yardımcı ve besleyicidir. Önemli olan, imamın, yani liderin doğru belirlenmesi ve ona uyulmasıdır. Aksi halde fark, yabancılaştırır; karışıklığa, tartışmaya, savaşa ve sonunda da kaosa neden olur.

Bahsedilen imam, Allah'ın elçisidir; yani basiret üzere (görerek/bilerek) Allah'a çağıran kişi. Peki eğer başkası yoksa neden Allah'a çağırılır? Tabii ki başkalık vehminden arınmak için. Bu yüzden de kendisine çağrılan bir ve tek Allah olmuştur: "Öyleyse sığının Allah'a. Şüphesiz ben, O'nun tarafından sizin için belirgin bir uyarıcıyım. Ve Allah yanında başka bir tanrı kurgulamayın. Şüphesiz ben, O'nun tarafından sizin için belirgin bir uyarıcıyım."(51:50-51)

Her şey O'nun tarafından uyarıcıdır. Ama yapılan her uyarı, kendi başına O'na dönmez/döndürmez; uyarılanın bilinçli olması gerekir. İmam ise insanlığın geneli için açık/belirgin/anlaşılır bir uyarıcıdır. Yani katıksız ve hilesizdir ve -daha önce ne yapmış olurlarsa olsun- herkesi O'na davet eder. Onun her söylediği ve her yaptığı O'na davettir. Ona verilmiş olan O'na verilmiş, ondan alınmış olan O'ndan alınmıştır. Onun yanında ayrım, bütünlüktür. Onun için ve ondan dolayı ayrım, bütünlüktür.

Cem (Bütünlük)

Dünya adeta bir ölüler yurdu. Herkesin belki birçok şeyi var ama kendileri yok. Malları, hak ve yetkileri nasıl parça parçaysa, kendileri de parça parça. Ne kendilerinin, ne de başkalarının farkındalar. Ne için yaşadıkları belirsiz...

Oysaki, gerçekte her insan tarafından aranan bütünlüktür. Çünkü bütün olmayan bir şey eksiktir. Eksiklik ise hem kendiliğinden, hem de sonuçlarından dolayı arzu edilmez. Şöyle ki, eksik olan şey zayıflık hisseder ve dışarıdan etkiye açık olur. Bu da onu başkaları karşısında alçaltır.

Dünya ehli, bütünlükten oldukça uzak olmalarına rağmen cehaletin yol açtığı sahte bir bütünlük içinde eksikliklerinden habersizler. Yapay bütünlük, benlik kurgusundan kaynaklanır. Bu itibarla herkesin sabit bir kimliği olduğu ve onun kabul edilmesini arzuladığı düşünülür. Şayet böyle olsaydı, insanlar her durumda sabit kalır; kimse hiçbir şeye şaşırmaz ve kızmazdı. Halbuki kişi, kendiyle dahi zaman zaman çelişir ve yaptıklarına pişman olur. Hatta çoğu zaman ne istediğini kendi dahi bilmez.

Gerçek açık bir şekilde böyle olmasına karşın, insanların çoğu kendilerini olgun bireyler olarak görürler. Bu yüzden de temizlik arayışı içinde olmaz ve kendilerini düzeltmeye ihtiyaç duymazlar. Ne zaman canları ve malları tehdit edilir, o zaman uyanırlar: "İnsanların başına bir sıkıntı gelince, Rabb'lerine yönelerek O'na yalvarırlar."(30:33). Yani eksikliklerinin farkına varır ve O'ndan isterler. Ama bu uyanıklık pek uzun sürmez: "Sonra Allah, katından onlara bir rahmet tattırınca, bakarsınız ki onlardan bir gurup yine Rabb'lerine ortak koşuyorlar."(30:33). "Ortak koşuyorlar", yani bel bağladıkları şartlar ve sebepler aracılığıyla yapay bir bütünlüğü yaşamaktalar. Ve bu bütünlük elbette ki yıkılmaya mahkumdur: "Allah'dan başka bir yakınlık için tanrılar edindikleri onlara yardım etseydi ya! Hayır, onların gözünde silindiler. Ve işte bu, onların yalanlarıdır ve uydurduklarıdır."(46:28). Bahsi geçen kişilerin kendilerinden medet umdukları şeyler, onları Allah katından gelene karşı korumada başarısız olmuşlardır. Çünkü yakınlık, sadece Allah için olduğunda gerçek bütünlük meydana gelir. Diğer türlü her çeşit felaketin kapısı açıktır. Bu yüzden cem, gafletle deneyimlendiğinde büyük bir aldanmacadır.

Gerçek bütünlük, Allah'ı hatırlamakla meydana gelir. Hatırlama eylemi ne kadar sık ve kesintisiz olursa, bütünlük de o derece olur. Çünkü bütünlük, Hakk ile olmaktır.

Hakk ile olmak, varlığın orta noktasında bulunmayı gerektirir: "Ve hatırlayasınız diye her şeyden eşini (karşılığını/zıddını) yarattık."(51:49). Hatırlanacak olan zıtların birliğidir. Onları birleştiren ise Yaratıcı'dır. Hatırlamak iki ucun da huzurda olmasını gerektirir. -Cehaletin aksine- ilimle deneyimlenen cem, sırf faydadır. İlim ise fark ile olur. Aksi halde herkes tek bir yöne doğru çekilir ve kendi kısmi bütünlüğünde kaybolarak, Hakk'dan habersiz, hatalı ve eksik olarak kalır. Bu yüzden, farksız cem ve cemsiz fark batıl olmaktadır.

Dürüstlük

Acı ve ızdırabın sebebinin cehalet olduğunu hatırlatırız. Cehaleti koruyan şeyin ise yeterince dürüst olmamak olduğunu bilmek gerekir. Kendini ve başkalarını kandırmaya devam eden kişinin ilim ile vasıflanması mümkün değildir. Çünkü o, gerçeğe sırtını dönmekte ve zorunlulukla inatlaşmaktadır -ki cehaletin sebebi tam da budur.

Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) müminin birçok günah işleyebileceğine ama yalan söylemeyeceğine dikkat çekmiştir. Çünkü yalanı ortaya çıkaran iman nurundan yoksun olmaktır. Öyleyse (savaş, arabuluculuk vb. özel durumlar dışında) yalan söyleyen, mümin olamaz.

İmanın derecesi yine dürüstlüğün seviyesiyle ölçülür. Çünkü insanları kandırmamak sadece hain olmamak demektir, yoksa dürüstlüğü kuşatmaz. Dürüstlüğün temel ilkesi, kime ve neye karşı olursa olsun gerçeği savunmaktır. Bu da ancak kimsesiz ve hiçbir şeysiz olmakla ve kendini kandırmayı bırakmakla ele geçer. İşte bu şehitliktir, nefsle mücahededir, büyük cihattır. İnsan her durumda doğruyu araştırmalı ve gerektiğinde kendisini dahi karşısına alabilmelidir -ki adı doğrular arasına yazılsın. Bundan sonra onun yaşamı sırf fayda olur; fayda getitir, fayda götürür.

Dürüst kişi etrafa güven ve huzur verir. Çünkü böyle biri söylediğine ve yaptığına inanır. Yalancı (düzenli olarak yalan söyleyen) ise ne kendine, ne de başkasına güven verir; onun sözü inandırıcılık taşımaz. Ancak buna rağmen imanı zayıf olanların içine şüphe düşürebilir ve bu şekilde halkı yönlendirebilir. Nitekim şeytanların genelinin yaptığı budur. Daha şeytani olanlar ise -her ne kadar emanetten iyice uzaklaşmış olsalar da- kandırma ve dolandırmada ustadırlar. Çünkü onlar söylediklerine inanmamalarına karşın, söylemeleri gerektiğine ve ikna edici olduklarına inanırlar. Böylece batıl bir emanet hissi yaratırlar -ki basiret sahibi olmayan ikisini birbirinden ayırt edemez. Buna bağlı olarak insanların çoğu, bir yandan kandırılmaya devam ederken, diğer yandan da kandırılma korkusuyla bazı iyi niyetli kimselere kötü davranırlar. Bu da soğukluğa ve ön yargılı yaklaşıma zemin hazırladığı için toplumda pozitifliğin zayıflamasına neden olur.

Öyleyse inanç, gerçek kılıcıdır. Ve doğruluk, Hakk'ın yeryüzündeki kılıcıdır. Bu yüzden kafirlerin Müslümanlar'ı savaşta yenmesi mümkün olabilmektedir. Çünkü böyle durumlarda, kafirlerin kendilerine, teknolojilerine, silahlarına ve diğer batıl tanrılarına olan inançları Müslümanların Allah'a olan güvenlerinden fazla olmaktadır. Onlar kendilerine karşı daha dürüst olduklarından müminlere karşı desteklenirler. Çünkü şimdi iman onlardadır. Ahirette ise durum tersine döner. Allah müminlere olan vaadinden dolayı bu gerçeğin üstünü örter -ki müminler inançlarının karşılığını alabilsinler. Ve o zaman, şüphecilerin de "daha önce yalvardıkları kendilerinden uzaklaşmış."(41:48) olur.

Dürüst olunmadığında kalıcı bir fayda elde etmek mümkün değildir. Çünkü her problem ancak farkına varıldığı ve kabul edildiği zaman çözülebilir. İnatçı benlik sahibi ise doğrulmak istemez. Bu nedenle en zavallı insan, kibrin ve/veya gururun esiri olandır -ki o, doğruluğa yol bulamaz.

Neredeyse her şeyin kaydedildiği bu çağda, -bırakın kuralları- normlara ve beklentilere dahi aykırı gözükmemek için çabalıyoruz. Halbuki dünyanın neresinde olursak olalım, sözlerimiz ve davranışlarımız kesintisiz olarak kaydediliyor. Ve içimizden geçirdiklerimiz de -amel defterimize yazılmasa bile- biliniyor. Bunların -yazılması değil- bilinmesi dahi bizi utandırmalı, haramla irtibatımızı o anda kesmeli değil mi? Ahiret için çalışanlar neden ebedi mutlulukla müjdelendiler acaba? Biz ise dürüstçe bu mutluluğu arayacağımız yerde, ondan başka bir şey arayışı içindeyiz. Neden? Çünkü Hakk'ın rahmetine güvenmiyoruz ve 'inandık' demekle ahireti garanti edeceğimizi düşündüğümüz için kendimizi kandırmaya devam ediyoruz. Böylece aklımızca dünya ve ahiret saadetini birlikte götüreceğimizi sanıyoruz. Bu da hastalıklı bir inançtır.

Kişiyi cennete sokacak olan 'La ilahe illallah' demesi değil, bu hakikate şahit olmasıdır. Bu da -lafla değil- kullukla olur. İnsan bir an önce gerçeğe uyanmalıdır. Evrende her şey doğruluk üzerine kuruludur. Yalanlar dünyayla beraber silinir.

Keşif

İnsan bir şeyi ancak kendinden bilebilir. -Ortada aklı tatmin eder bir delil olsun ya da olmasın- başka birinden, şeyden veya durumdan bilinecek bir şey yoktur. Bir şeyi keşfeden, o şeyi keşfetmiştir. Bu keşiften istifade edenlerin durumu ise böyle değildir. Bu keşfin üzerine yeni keşiflerde bulunmuş olsalar dahi, kendilerini önceleyen keşfin kaşifi değildirler. Bu yüzden aynı keşfi kendileri gerçekleştirinceye kadar keşfin kendisi hakkında bir bilgiye sahip olamazlar. Onların yanında bulunan -her ne olursa olsun- haber sınıfındadır.

Bir ilim adamının büyüklüğü kağıtta değil, yaşam ile olan ilişkisinde ortaya çıkar. Çünkü yaşam, keşfin varlığını veya yokluğunu ispat eder. Ve bilim adamları, ancak kendi keşiflerinin derinliği ve kuşatıcılığı nispetince bilimle ilişki içindedirler -ki bu kendilerinden öncekilere kıyaslandığında oldukça düşüktür. Bu hakikat, (manevi olanlar dahil) her ilim dalı için geçerlidir ve çağımızda ilmin her alanında aynı problemle karşılaşmaktayız. Tahsilli kişilerin tahsilden yoksun başkaları karşısındaki mağlubiyetleri de böyle açıklanmalıdır. Çünkü önemli olan biriktirilmiş haberler değil, keşfedilmiş hakikatlerdir.

Bilimin ve teknolojinin, çağımızdaki onca gelişmişliğine rağmen insanlığı bilinçli hale getirmediği açıkça görülmektedir. Ayrıca basılmış ve elektronik ortama aktarılmış yığınlarca kitabın da pek bir faydası olmamaktadır. -Doğru olsun veya olmasın- insanlar yaşadıkları çevrenin özelliklerini sürdürmeye devam etmekte, hayattaki tercihlerini de buna göre yapmaktalar. Doğru haber değil de, doğru bilgi sahibi olsalardı tabii ki böyle olmazdı.

Keşfin göstergesi bilgi, bilginin göstergesi ameldir. Bildiğiyle amel etmeyen, bildiğini düşündüğünü aslında bilmemektedir. Önemli olan destelerce kitap okumak değil, okunan her satırı faaliyete geçirmektir. O zaman umulur ki okunan gerçekten anlaşılır ve ortaya bilgi çıkar.

Şehadet

Gerçek, bilinene şahit olmaktır. Şahit olunmadığında bilinen ancak hayal olur. Ve mutlak gerçek, bilineni ortaya çıkarmada, yani yaratmadadır. Çünkü bu durumda görmek belirli bir yönle kayıtlanmaz -ki asıl şehadet de odur.

Yaratıcıya ait kemal, yaratılanda ortaya çıkar. Dolayısıyla amel ve ilmin birlikte olmasından meydana gelen kulluk bilgisi, Hakk'a ulaştıran yol olmuştur. Ayrıca bu yolu izleyen Hakk'a ulaşmakla kalmamış, Hakk ile Hakk olmuştur. Çünkü ikilikle ve ikilik içinde O'na varılmaz. Böyle bir kişi sadece asıl vatanına geri dönmüştür, yoksa kulun tanrı olması mümkün değildir.

Bütün her şey senin bilmen ve inanman içindir. Allah 'namaz kıl' veya 'oruç tut' diye bir emir verdiğinde sen ancak bunları yapmakla 'namaz kılıcı', 'oruç tutucu' vs. olduğunu bilebilirsin. Bu bilgiye sahip olmadığında ise Hakk'a yakın olman mümkün olmaz. Çünkü şahit olmadığın bir şeye inanamazsın. Bu durumda her şey senin elindedir ve 'sen'dir. Sen nasılsan öyledir. Demek ki, dünyanın ve onunla beraber gelen emir ve yasaklamanın -ki ahirette bunlar yoktur- amacı senin kendini bilmendir. Sen kendini nasıl bilirsen öylesindir. Nefsin dahil herkesi kandırabilirsin ama özün gerçekten vazgeçemez ve sana kendini verir. Günahkarlığın asıl sebebi, -yanlış bir eylemde bulunmuş olman değil- yanlış oluşunu biliyor ve kabul ediyor olmandır. Bu yüzden son saniye imanı işe yaramaz ya; çünkü sende buna inanmazsın.

Deneyimini bilgin, bilgini amellerin, amellerini niyetin, niyetini inancın, inancını seçimlerin belirlemektedir. Çünkü sen serbest bırakıldın. Dolayısıyla önemli olan -çevrenin ne halde olduğu değil- senin ne durumda olduğundur.

Peki burada bahsedilen sen kimdir? Neyi deneyimliyorsan, yani senin gerçeğin neyse odur; yoksa zatın değildir. Bir bakıma dünkü kimliğindir. Çünkü yarın her şey başka olacaktır. Başkalaşan ise -başka bir şey değil- sensindir. Şimdi dahi değişmektesin. Sana dair değişmeyen bir şey varsa, o da Hakk'a dönük özündür. O sensin, ama şimdi değil; sen var oldukça değil. Şimdi, neysen osun.

Senin Doğrun

Dünya seni belli koşullar altında bırakır, ancak bu koşulların ne anlama geldiğine sadece sen karar verirsin.

Bu koşullar karşısında başkalarının tepkisini araştırabilir ve herkesin dediğini tekrarlayabilirsin. Seni buna yönlendiren dışlanma korkusudur. Ancak böyle yaptığın sürece hayatın sana ait olmaz. Ya da koşulları inandığın yönde yorumlarsın -ki bu durumda ne/kim olduğunu -başkası değil- sen seçmişindir. Çünkü seni sen yapan olaylara bakış açındır. Bunu kaybettiğinde kendini de kaybedersin.

Herkes bağımsız hareket etse kaos çıkmaz mı? Tam aksine, eğer herkes kendi seçimini yapsa, seçiminin sorumluluğunu da üzerine alır. Başta bazı hatalar da yapsa, sonunda doğrunun ne olduğunu bulur ve onu yaşar. Diğer türlü hep yalanı, hem de başkasının yalanını yaşamaya mahkumdur.

Hata yapmak bazen tam da yapılması gereken şeydir. Günah işlemek ne kadar kötüyse, ondan soyutlanmak da o kadar kötüdür. Çünkü günahtan soyutlanan kişi beşeriyetin getirdiği zorunlu eksikliğinden habersiz kalır. Buna bağlı olarak -farkında olarak veya olmayarak- hal ve tavırlarıyla etrafa karşı büyüklenmiş olur. Bu yüzden kudsi bir hadiste "Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah sizi helak eder ve yerinize, günah işleyecek ve mağfiret edeceği kimseler yaratırdı." denilmektedir.

Her doğru kendini kanıtlar. Dolayısıyla belli ifadelerin benimsenip savunulması, anlamsız ve gereksizdir. Önemli olan yaşamaktır. Kişi her şeyi göze alarak cesurca Hakk'a yönelmeli ve bu yönelişinde keşfettiği doğruyu yaşamalıdır. Doğrusu budur.

Bundan sonra koşulların bir önemi kalmaz. Çünkü kişi kendi doğrusu üzerinde bulunmaktadır. Öte yandan bir doğru -yaşanılmayıp- savunulduğu sürece ayrılık söz konusudur. Bu ayrılık, kişiyi içinde bulunduğu şartları sorgulamaya ve suçlamaya iter. Bu da anlayışa engel olur.

Cehalet

Cehalet bilmediğini bilmemektir. O, karanlığa benzetilmiştir, çünkü körlüğe sebep olur. Kör birine bir şey anlatmak ise neredeyse imkansızdır. Anlatılanlar olsa olsa onda hayal meyal bazı şeyleri tetikler. Ve ortaya bir anlayış çıksa dahi sonunda unutulur. Çünkü o, duyduklarıyla henüz kendisi karşılaşmamıştır. Şaşırtıcı olan ise bu inatçı kişinin görmeye başladığı anda, dışarıdan bir müdahale olmaksızın, nazlanmayı, mırıldanmayı, kendi bildiğinde diretmeyi bırakmasıdır. Sanki daha önceki kişi o değildir. Ve gerçekten de değildir.

Değişim peşinde olanın peşinde koştuğu -zorlama veya tartışma değil- aydınlık ve aydınlanmadır. O, tanımlamadan ziyade tanıma peşindedir. Tanıma! Çünkü insan tanıdığından korkmaz. Korkmadığını ise ya kendisi ya da başkası için sever. Öyleyse bilgi yakınlığı sağlayan şeydir. Bilgili ise yakın olandır.

Tanımadıkça insan ne yapsa, neyi savunsa boştur. İşte taklit ve gerçek inanç arasındaki fark da böyledir. Taklitçi ne tarafta yer alırsa alsın kendi tarafında, gerçekçi ise ne tarafta yer alırsa alsın gerçekle beraber bulunur. Bu da demektir ki, aydınlanma peşinde olan gerçeğin kendisine açılan her perdesiyle başka bir yol üzere olur. İşte bu, sırat-ı müstakimdir (doğru yol). O akar su veya gökten yeni inen taze yağmur suyudur. Diğer yollar ise durgun su havuzlarına benzerler; başlangıçta temiz olsalar dahi zaman içinde kirlenmeye mahkumdurlar. Hepsinin yolcusu ayrı bir cahildir, yani cehaletinde ısrar etmeyi sürdürür.

Özümüzü tanımayı bırakıp, bir takım kalıplarla meşgul olduğumuz, ve kendimizi doğrultacağımız yerde başkasının hakimi olduğumuz sürece maneviyattan bahsedemeyiz. Evet, dinin hükümleri zamanında nazil olmuş ve dünyada bazı eylemleri ve durumları kayıtlamıştır. Ancak kayıtlanmamış ve yoruma açık şeyler sayıca daha çoktur. Bunların yerinde bırakılması gerekir. Nitekim Resulullah, Salat ve Selam üzerine olsun, şöyle der: "Allah bir kısım farzlar koymuştur, siz bunları daraltmayın. Bir kısım da sınırlar koydu. Bunlara tecavüz etmeyin. Bazı şeyleri de haram kıldı, onlara yaklaşmayın. Bazı şeyleri de muallak bırakmıştır -ki bunları unutarak bırakmış değildir. Öyle ise onları araştırmayın."

Tartışma dünya için zorunludur, tartışmanın arasında kalmak ise insanlar için bir seçimdir. Cahil iken insan her şeyi değiştirmeye çalışarak kendini yorar. Gözlerinden perde kalktığında ise her şeyi mükemmel görür ve her şey için şükreder. Mutludur, çünkü her şey tam da olmasını istediği gibidir. Öyleyse kişi kendinin dostu veya kendinin düşmanıdır.

İçeri Dönüş

İnsanın Allah katındaki yeri ne ise, içeri döndüğünde bulacağı da odur. Dışarısı ise böyle değildir; bir ilüzyondur. Olabilir ki, biri dışarıyı daha çok sevebilir. Ama bu ilüzyonu takip eden, kendi dışındaki bir şeyin peşinde olduğundan asla ona sahip olamaz. Bu yüzden o geçici ve kendisi için değersizdir. İlüzyonun sona ermesiyle kişi -istesin veya istemesin- kendiyle başbaşa kalacaktır. İşte o zaman, kendini doğrultmak adına yapabileceği bir şey de kalmaz. İçinde daha önce bulduğu neyse, bundan sonra mahkumu olacağı da odur. Öyleyse dışarısı, içerisi içindir. İçerisi dışarıya kurban edildiğinde hayatın anlamı kalmaz.

"Hayır, siz dünya hayatını üstün tutuyorsunuz. Ahiret ise daha hayırlı ve süreklidir."(87:16-17). Ahiret taşınan; dünya üstünden geçilen ve terkedilendir. Dolayısıyla dünyevi kazancın ileriye dönük bir faydası yoktur. İnsanın malı da, sağlığı da uhrevi olandır. O da içinde bulduğudur; her ne kadarsa...

İnsan kendini bilmelidir. Bu açıdan içinde yaşanılan çağın/bölgenin nitelikleri ve kişinin fiziki özellikleri bir şey ifade etmez. Tüm bunlar geçici ve kısmi şeylerdir. Bunlardan soyutlanıp her yerde ve durumdaki kimliğin bilinmesi gerekir. Bunu gerçekleştirebilmek için de içeri dönülmesi bir gerekliliktir.

İçeri dönmek, en başta insanın kendine karşı dürüst olmasıdır. Kendine karşı dürüst olan, başkasına karşı da dürüst olur. Ancak kendini kandırmaya alışmış birisi başkalarını kandırmaya ihtiyaç duyar. Ve başkaları tarafından da kandırılır. Kandırılmanın ana sebebi dünyayı sevmektir. Çünkü dünyayı sevmek, benliğin yitirilmesidir. Kendini bilmeyen biri, kendisine aksettirilen hayale göre hareket eder. Böylece şeytanların ellerinde oyuncak olur.

İçeri dönmek için gerekli olan kendini sevmektir. Kendini sevmek de -dünyaya göre değil- Hakk'a göre olur. Hakk ise büyüklenenleri sevmez. Bu durumda, bahsedilen sevgi dünyada bilinen bir sevgi değildir. Çünkü dünyadaki sevgi her zaman hile içerir. Hakk katındaki ise saf ve temizdir; onun zararı olmaz. Kendini Hakk'a göre seven ancak Yaratıcı'yı sevmiştir, kendini dünyaya göre seven ise Yaratıcı'ya şirk koşmuştur.

"Muhakkak ki Allah, Kendi ile ortak edinilmesini örtmez."(4:116). Çünkü sadece var olan bir şey örtülebilir. Şirkin ise dönüşü yoktur. Yani Yaratıcı'ya dönmez. O halde, aldatan aldanmış ve aldanan aldatmıştır. İşte yoldan sapmak ve saptırmak budur.

Okumak

"Seni yaratan Rabb'inin ismiyle oku!"(96:1). Acaba ayette okumak ile kastedilen nedir? Ya okunacak olan nedir? Etrafımızdan haber toplamakla okumuş olur muyuz? Öyle olsaydı "yaratan Rabb'inin ismiyle" denilmezdi.

Okumak, okunanı fiil aşamasında bilmektir. Yani öncelikle bilmek, ardından da bilinenin hayatımızdaki yerini bulmasıdır. Bu da ancak bilgi kendini bize ispatlayabilirse ve ispatladığında gerçekleşir. Bu açıdan okumak, işitmenin hakikatidir de. Çünkü işitmek de, ancak duyulan sesler harflere, kelimelere ve cümlelere dönüştürülüp, zihinde işlendikten sonra ve meydana getirdikleri anlam akıl tarafından kabul edildiğinde gerçekleşir. Duyulan ama işitilemeyen şeyler ise gelip-geçici şeylerdir, okunmaz ve haber olarak kalırlar.

Okunacak olan kitaplardır. Bunlar yazılı, sesli, görüntülü, hatta canlı bir şey/kişi olabilirler. Önemli olan, kitap niteliğini taşımalarıdır. Batıl olmayan her şey ise bu niteliğe sahiptir. Dolayısıyla, ehli için tüm evren bir kitaptır. Ve o, Kuran'dır. Nitekim onun için şöyle denilmektedir: "Kitap'da bir şeyden eksik bırakmadık."(6:38). Diğer her şey ise eksiklikle damgalıdır ve yeterliliği Kuran ile ilişkisinin gücüne göre derecelenir. Okunabilirlerin en şereflisi Kuran olduğundan, ondan bahsedilirken herhangi bir sıfata ihtiyaç duyulmamakta, "kitap" denilmekle yetinilmektedir.

Şu bir gerçek ki, kitaplar bizi okumadan, bizim onları okumamız mümkün değildir. Kitaplar da bizi iki şekilde okur; ya bizim beklentilerimize cevap vererek -ki bu durumda bize bir katkıları olmayacağından onları okumamız anlamsızdır, ya da bize kendilerini sevdirerek -ki bu da oldukça zordur. Çünkü bunun için kendimizi onlarda görmemiz gereklidir. Bizim ise genellikle kendimizden haberimiz dahi olmaz.

Herhangi bir zaman/mekanda taklitten arınabilir ve bir kitap ile genel bir noktada birleşebilirsek, orada kendimizi veya kendimizden bir parçayı buluruz. Allah dilerse bu gerçekleşir. Ama bundan sonra da ona teslim olmak gelir. Ona teslim olmadıkça, okuma eylemi gerçekleşemez. Okuyacak ve okunacak olan arasındaki ayrım devam ettikçe okumaktan bahsedemeyiz.

Okumanın insani gelişim sürecinde büyük bir rolü vardır. Bir kitaba teslim olmak, unuttuğumuz şeyleri yeniden hatırlamayı, ufkumuzdaki şeylere farklı bakmayı, daha önce önemsemediğimiz veya henüz keşfetmediğimiz alanlara göz gezdirmeyi ve bize dayatılmış koşullandırmaların farkına varıp, bunları aşabilmemizi sağlar. Bunların hangilerinin, ne oranda ve ne yönde gerçekleşeceği, kitaba olduğu kadar okuyucuya da bağlıdır. Çünkü kitap ne kadar büyük ve üstün olursa olsun, onun meyvesi okuyucuda ortaya çıkacaktır. Tohum ise -taş üstüne konulduğunda değil- toprağa ekildiğinde ve toprağın durumuna göre ürün verir. Nitekim şöyle denilmektedir: "Biz Kuran'dan, müminler için kendisinde şifa ve rahmet bulunan şeyleri indiriyoruz. Ve o, zalimlerin zararından başka bir şeyini arttırmaz."(17:82). Çünkü Kuran bir aynadır; o, her şeye sadece kendi özünü verir.

Kuran'ın aksine, diğer kitaplar okunmaları halinde okuyucularının genelinde olumlu, olumsuz veya karışık bir etki bırakırlar. Dolayısıyla okumanın kendisi kadar, okunanın da önemli olduğu unutulmamalıdır. Her şeyin iyisi ve kötüsü olduğu gibi, kitapların da her zaman daha iyisi vardır; meğerki okunan Kuran olsun. Nitekim şöyle denilmektedir: "Her ilim sahibinin ötesinde başka bir ilim sahibi vardır."(12:76). Kitap ise bilenin eseri veya kendisidir.

Kılavuz

Herkes için bir yol vardır ve bu yol, kişinin Rabbi'nin üzerinde bulunduğu yoludur.

"Şüphesiz bu, benim (sapmayan, eğrilmeyen) doğru yolum. Öyleyse ona uyun ve yollara uymayın. Onlar sizi O'nun yolundan ayırırlar."(6:153). 'O'nun yolu' insanın özüne yönelik yoldur. İnsanın iç sesi buradan gelir. Resulullah'ın, Salat ve Selam üzerine olsun, kendisine davet ettiği düz yol ise bu yolun önünü açmaktır; diğer bir deyişle doğruluğun kendisidir. O, bu açıdan bir aracıdan başka rol oynamaz. Yani o, kişinin özel/şahsi kılavuzudur. Onun birine öğüt vermesi, insanın iç konuşması vasıtasıyla kendine verdiği öğüde benzer. Ve dikkat edilmelidir ki, insan bu esnada kendine acımaz ve kendini tepeden tırnağa eleştirmekten geri durmaz. İşte bunun sebebi yakınlıktır.

Ayette yollar ile kastedilen ise insanın dünyada kendisine meylettiği ama asılda kendine yabancı olan her şeydir. Ahiretteki pişmanlık da bu yüzdendir: "Eyvah, bu borç günüdür."(37:20). Borçlu, bu ismi kendi elindeki dışındakine yöneldiği için alır. "Bugün hesap tutucu olarak nefsin sana yeter."(17:14). Çünkü şimdi farkındadır. Daha önce ise ne yüklendiğini bilmiyordu; eğer bilseydi yüklenmezdi.

"O halde nereye gidiyorsunuz?"(81:26). Çünkü her insan kendi yolunun farkındadır ve onun gereksinimleriyle sürekli karşılaşır; onun problemi, bunlarla yüzleşmek kendisine ağır geldiği için onları başkalarından olduğu gibi, kendinden de gizlemesidir. Hayatı boyunca kendinden başka şeylerle meşgul olur ve öldükten sonra bakar ki, aslında yaşamamıştır. Bu yüzden şöyle der: "(Dünyada) bir gün veya günün bir kısmı kadar kaldık."(23:113). Çünkü işe kendinden başlamamış, aynı hayvanlar gibi çevreye göre hareket etmiştir. Kendi derdine düşseydi, 'başka' ile ilgilenmeye istek ve fırsat bulamayacaktı.

"Ben bu yol üzere Allah'a davet ediyorum ve bana tabi olanlar da."(12:108). Resulullah, -başka bir yere değil- Hakk'a çağırır. Ona uyanlar ile kastedilen -Müslümanların geneli değil- Resulullah'ın gerçek varisleri olan Allah ehlidir. Onlar bilirler ki, "herkes kendi tavrına göre iş yapar"(17:84) ve samimiyetle yapılan her iş Allah için yapılmış olması itibariyle gereklidir. Çünkü işler her ne kadar farklı değerlerde olsalar da, hepsi önemlidir. Nitekim doğada görülen döngüler bunun iyi bir kanıtıdır; her şey ekosistemin bir parçasıdır. Öyleyse Resulullah'ın ve varislerinin görevi -öğretmek değil- hatırlatmaktır, çünkü onlar zaten bilinen bir şeyi tekrar öğretmenin imkansız olduğunu bilirler. O yüzden onlar şöyle derler: "Ben size yükümlülük getirenlerden değilim. O, alemler için hatırlatmadan başka bir şey değildir."(38:86-87).

İslam Esasları

Bizim için iki yön vardır; cem (birleşim) ve fark (ayrım). Cem yönüne yönelmekle -ki bu pozitif yöndür- ayrımdan uzaklaşarak evrene hakim olan birliği deneyimleriz. Asıl olan da birliktir. Fark yönüne yönelmekle -ki bu negatif yöndür- ise birlikten uzaklaşarak evrendeki çeşitliliği deneyimleriz. Farklılığın sebebi ise -başka bir şey değil- mümkünlerin hakikatleridir. Dolayısıyla farklılık ve ortaklaşma, yaratmanın sonucu olarak ortaya çıkmaktadırlar; yoksa şeyler arasında zati, mutlak bir farklılık ve derecelenme yoktur.

Asılda yalnız O vardır ve bu yüzden O'nu inkar etmek, her şeyi inkar etmek anlamına gelir. Negatif polarizasyonu zorlaştıran temel neden de budur; farkın batıl oluşu. Ne var ki, evrende yalnız O olması itibariyle, hiçbir şey tamamen batıl olamayacağı için, her yol sonunda O'na çıkar. Dolayısıyla mutlak anlamda düşünüldüğünde, vahdet polariteyi geçersiz kılmaktadır. Başka bir deyişle, sonunda 'rahmet gazabı geçmekte' ve negatiflik, pozitiflik içinde erimektedir.

Evrende her şey yerli yerince vardır ve negatifliğin büsbütün yok olması hikmetle çelişir. Çünkü birlik asıl iken, çeşitlilik onun amacı, dolayısıyla zorunlu sonucudur. Bunlar birbirlerine ayna olurlar. Şöyle ki, birlik, çeşitlilikte kendini belli bir açıdan kayıtlanmış şekilde gördüğü gibi, çeşitlilik de birlikte vatanını/kaynağını/özünü görür. Bu yüzden ikisi de birbirine aşırı derecede tutkundur. Yaratılan, Yaratıcı'sını inkar etmeyi bıraktığında bu tutku açığa çıkar ve muhabbete olanak tanır. Ve muhabbet, evrenin yaratılış nedenidir.

İnsan, negatifliğe yüksek imkan tanıyan 'aşağıların en aşağısı'nda, yani 'dünya'da (alçak yer) bulunmaktadır. Pozitifliğin yanında negatifliği de kabul edebilmesi, insana yaratıklar içinde ayrı ve önemli bir yer kazandırır. Çünkü o, bu sayede birlik ile çokluk arasında köprü olabilir -ki onu Hakk'ın halifesi yapan da bu özelliğidir. Ne var ki, cem yolunu izleyip Rabbi'ni bilmediği sürece bu potansiyel onun için karışıklık sebebidir. Yaptığı dişi seçimlere bağlı olarak birlik yönünü ihmal eder ve çeşitlilik altında ezilmeye başlar. Halbuki dünya üzerindeki yaşamdan maksat, çeşitlilikten zevk almak ve birlik halinin imkan tanımadığı deneyimlerde bulunmaktır.

O belki meraktan ya da eğlenceden ağlamaktır ama asla kurban oluşun getirisi bir ağlama değildir. Bir şeylerin ya da kimselerin kurbanı olmak tamamen kendini bilmemekten kaynaklanır. Hiç bir zaman ortada kurban olan yoktur ama belki hakikatten gafil olmak sebebiyle olayların çözümleniş biçiminde kaybolmak, kendini kaybetmek vardır. İnsanların çoğunun durumu budur.

Çeşitlilik içinde acı çekmek zorunlu bir şey değil, birlikten kopuşun sonucudur. 'Ben'lik dışındaki şeylerle özdeşleşmek suretiyle acı çekilir. Çünkü acı, ancak fark aleminde iki şeyin sürtüşmesi sonucu ortaya çıkar. Fark aleminde barış içinde, huzurlu yaşayabilmek İslam iledir. İslam'ın dışında ise acı ve azap vardır. "Allah, hakkı söyler ve yola kılavuzlar."(33:4)

Arayan bilir: Aranan O’dur.

Arayan bulur: Arayan O’dur.