Uruc

İnsanlar, uykularında ruhları kabzedildiğinde ve bedenlerinin ölümünün ertesinde, zorunlu olarak Rabbleri ile bilinçli temasa girerler. Nitekim Resulullah şöyle demektedir: "İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar.". Uyanmak, Rabbi bilmek ve farkında olmaktır. Bu esnada Allah ile olan ilişki de kulun anlayış/bilinç seviyesine göre gerçekleşir. Dünya yaşamının faydası, Allah ile kul arasındaki ilişkinin kula göreli olarak güçlendirilerek, anlayış/bilinç seviyesinin yükseltilmesine olanak tanımasıdır. Bu da uruc ile olur.

Uruc, dikey bir yolculuk vasıtasıyla bilinçli olarak Hakk'a yükselmek demektir. Bu yolla inanç güçlenir ve yakin (kesinlik) kazanır. Yakin olmaksızın inanç, hayal meyaldir ve Hakk'ı unutmayı engellemez. Hakk'ı unutmak, -açıktan olmasa da- Hakk'ı inkar etmek demektir. Çünkü O her yerdedir ve her şey O'ndan ve O'nunladır. Bunu unutan, sebeplere ve/veya kendisi gibi kullara bel bağlamış olur. Allah da çeşitli belalarla kulunu mahrum bırakarak, kendi zorunluluğunu ispat eder.

En büyük bela, Hakk'ın kendisinden uzak yaşamaktır. Bunu insanlar Hakk'a yakınlıkları ölçüsünde bilirler. Çünkü Hakk'a yakınlığı tatmamış biri, nimet olarak taş, topraktan (madde) başkasını bilmediğinden, Hakk'dan uzak olmakla nasıl büyük bir kayıpta olduğunu kendi başına anlayamayacaktır. Bu yüzden Allah'ın yaptığı tüm bildiriler, ötedekini talep etmeye çağırır. Bu bildirilerin kimisi elçileri kanalıyla bildirdiği sözlü/yazılı metinlerdir, kimileri ise dünyada insanların başına gelen olaylar. Hepsi "Bununla yetinme." demekte ve ötedekine çağırmaktadır: "Allah'ın vaadini az bir değer karşılığında satmayın. Eğer biliyor olsanız, şüphesiz Allah'ın katındaki sizin için daha hayırlıdır."(16:95).

Allah kullarını çok sevmektedir, ancak O'nun sevgisi deneyimleyenin algısına göre yaşanır. Nitekim Allah, günahların kendi misliyle, iyi amellerin ise (yerine göre) 10-700 katıyla karşılık bulduğunu bize bildirmiştir. Bu durumda Allah nasıl kullarının kötülüğünü amaçlamış olabilir ki? Bu ancak O'nun kullarına olan sevgisini ispat eder. Nitekim yine "Ben, kulumun benim hakkımdaki zannına göreyim. Bana yürüyerek gelene, Ben koşarak giderim." denilmektedir. İnsanlar nefsaniyetten ayrılamadıkları için, ilahi kahrın şahısların zatına yönelik olduğunu düşünürler. Halbuki her türlü ilahi cezalandırma, yapılana veya söylenene karşılık olarak gerçekleşir. Kötü zan sahibi, kendi içindeki kahrı dışarı vurmakla Allah'ın kahrını üstüne çeker. Allah'ın intikamı, kulun intikam duygusu ölçüsünce gerçekleşir.

İnsan ancak Hakk'ı kabul ettiği ölçüde Allah'ı yaşayabilir -ki zaten O'ndan başka yaşanacak bir şey de yoktur. "Bütün işler Allah'a döner."(42:53). Bu, her nefeste gerçekleşir. Dolayısıyla Hakk'ı unutmak, Allah'dan mahrum kalmaya, Allah'dan mahrum kalmak da her şeyden mahrum kalmaya denktir. Öyleyse kendisinden korkulması anlamlı olan tek şey, Hakk'ı unutmaktır. Diğer tüm sebepler gelip geçicidir ve herhangi bir istisna olmaksızın, hepsi Hakk'ın iradesine göre gerçekleşirler. Hakk'ın iradesi de kulun zannına karşılık verdiğinden, Hakk'ı hatırlamak her şeyin ayakta tutulması iken, Hakk'ı unutmak her şeyin yıkılmasıdır.

Uruc, Allah'ın ipine veya doğrudan Allah'a sarılmakla olur. Allah'ın ipi, elçisinin sünnetidir (davranışları, sözleri ve halleri). Ne zaman kalpte Allah'dan başkası bulunmaz, ancak o zaman ipe ihtiyaç kalmaz. Çünkü bundan sonra "Nereye dönerseniz Allah'ın yüzü oradadır."(2:115) ayeti yaşandığından, kişi artık Allah'a tutunmak için bir vasıtaya muhtaç değildir. Belki artık o ipin kendisi olmuştur: "De ki: Ben ve bana uyanlar basiretle (görüp bilerek) Allah'a davet ederler."(12:108). Yani, onların Allah'ın elçisiyle olan temasları dışarıda, parçalı olarak, bir şeyler üzerinden değil; içeride, sürekli ve doğrudandır.

Kalpte Allah'dan başkasının kalmadığının kanıtı imanın kemale ermesidir (olgunluğa/yetkinliğe ulaşması). İmanın kemale erdiğinin kanıtı da hadiste belirtildiği gibidir: "Verdiğini Allah için veren, vermediğini Allah için vermeyen; sevdiğini Allah için seven, sevmediğini de Allah için sevmeyen kimse, imanını kemale erdirmiş olur." Bu aşama urucun sonu olmamakla beraber, yolculuk içinde oldukça önemli bir noktadır.

Allah'ın elçisinin ahlakı Kuran olduğuna göre, Allah'ın ipine sarılmak temel olarak Kuran'ı rehber edinmek anlamına gelmektedir. Sadece Kuran tilavetiyle (seslendirmek) de Kuran rehber edinilmiş olmaz. Onu rehber edinmek, Mushaf'ı (Kuran metni) a) okumak, b) anlamak ve c) günlük hayatın içine yerleştirmekle olur.

Okumak için, okuduğunu anlamak şart değildir. Çünkü bu durumda amaçlanan okunanın okuyan üzerindeki etkisidir. Dolayısıyla bu aşamada önemli olan okunana kendini vermek; ona karşı tepkisiz kalmamaktır. Okunan, insanın içine ne kadar işlerse, faydası da o kadar büyük olur.

Konu anlama olduğunda ise Mushaf'ın nasıl ve ne derinlikte okunduğu önem kazanır. Sadece kelimeleri telaffuz etmekle anlamanın gerçekleşmeyeceği açıktır. Anlamak için dikkatlice okunsa dahi, sadece Mushaf'ı okumakla da Kuran'ın anlaşılması mümkün değildir. Çünkü bazı ayetlerin açıklığa kavuşması için ayetin ne durumda, ne üzerine indiği bilinmeli iken, diğer bir kısmının anlaşılması için malumat (kuru haber) değil, ilim (yapılandırılmış bilgi) sahibi olmak gerekmektedir. Kuran'ın anlaşılması konusunda en önemli rehber, Allah'ın elçisinden nakledilen sözler veya davranışlar, yani hadislerdir. İlim sahibi olmak ise Allah'ın ipine sarılmak ve Allah ehlinin yolunu izlemekle olur. Onlar 'Allah' demiş ve diğer her şeyi bir kenara bırakmış kimselerdir. Her anlayış sahibinin Allah'ın ipine tutunabilmesi için onu genişletirler.

Mushaf'a uygun yaşamak, Kuran okunduğu ve anlaşıldığı ölçüde gerçekleşir. Kuran'a yabancı olanlar, emirlerin ne üzere geldiğini bilmedikleri için Mushaf'dan cımbızla çekilmiş ayetlere göre hareket ederler. Halbuki Mushaf farklı bölümlerinde iki zıt hükmü barındırır. Bu çelişki değil, ayrıntılandırmadır. İnce elek ve şaşmaz terazidir. Dolayısıyla Allah'ın ipine sarılmanın en hassas tarafı Kuran'ın yaşanması konusudur.

Kuran'ın yaşanılabilmesi için önce içinde bulunulan çevrenin düzenlenmesi gerekir. Çünkü yolun başında inanç zayıf olduğundan, kişi her türlü çabasına ve iyi niyetine rağmen dış etkenlere bağlı olarak Allah'ı kolayca unutur. Böylece delik torba misali kazandıklarını sürekli kaybeder. Öyleyse, insanı Allah'dan alıkoyan her şey bir düşman olarak algılanmalıdır -ki bir fayda elde edilsin. Düşmanların en büyüğü de kişinin kendi nefsidir.

Şeriatın belirlediği tüm iyi ameller (çalışmalar) ve ibadetler insandaki belirli bir eksikliği gidermek ve o yöndeki yetkinliği ortaya çıkarmak içindir. Dolayısıyla hiçbiri diğerinin yerini tutmaz. Ancak tüm bunlar ile amaçlanan Allah'ın zikri (hatırlanması) olduğundan, "Allah'ın zikri en büyüktür."(29:45).

Allah zikrinin derecesi yalnız miktar çokluğu ile değil, aynı zamanda süreklilik ve derinlik ile ölçülür. Bir günü ibadete ayırıp, diğer günleri gafletle geçirmekle başlangıç basamağının üzerine çıkılamaz. Halbuki az ama sürekli ibadet, biriken fayda verir ve Allah'ın izniyle yukarı taşır. Doğal olarak burada derinlik de önemlidir. Yani, insanın ibadet esnasında sadece bedenen değil, aynı zamanda kalben ve ruhen de ibadetine olabildiğince eşlik etmesi.

Batı dünyası hayatlarındaki dengesizliğin farkına varmakla, ruhani acılarını gidermek ümidiyle günbegün doğu felsefelerine yönelmekte ve günlük hayatlarına meditasyon gibi uygulamalar yerleştirmeye çalışmaktadırlar. Kuran'ı rehber edinmeyen Müslümanlar ise onların vardığı sonucu idrak etmek yerine, yaptıklarını kopyalamaya çalışmaktadırlar. Halbuki amellere can veren, niyet ve anlayıştır. Bu olmadıktan sonra, ne yapılırsa yapılsın fayda sağlanamayacaktır. Üstelik Allah'ın şeklini Cebrail, Selam üzerine olsun, ile indirdiği namaz ibadeti dururken, dermanı başka yerde aramak oldukça abestir.

Farzlar (Allah tarafından emredilmiş zorunlu eylemler), hayvana dönüşmemek, insan olarak kalabilmek için gerekli kısımdır. Güzel ahlak ise ancak bunların üzerine eklenen nafilelerle (gönüllü ibadetlerle) elde edilir. Allah'ın farz kıldığı kısım, insan gücünün çok altındadır. Örneğin bir gün içinde namaza ayırılması gereken vakit yaklaşık kırk beş dakikadır.

İyi ameller ancak kötü olanlardan sakındıkça geçerlidir, çünkü diğer türlü ancak gösterişten ibaret olurlar. Burada iyi/kötü ayrımı doğal olarak Allah'ın elçisinin sünnetine göredir. Zaten tüm problem de iyi ve kötü arasındaki ayrımı bu şekilde yapmıyor oluşumuzdan kaynaklanmaktadır. Bu da yine Kuran'ı rehber edinmeye döner.

İnsan yatay yolculuk yaptığı oranda dikey yolculuktan mahrum kalır. Yatay yolculuk, bir şeyden başka bir şeyle ilgilenmeye geçmek veya bir yerden başka bir yere gitmektir. Oysaki gidilmesi anlamlı tek yer vardır: Hakk. Çünkü Allah -orada, şurada değil- buradadır. O yüzden yolculuk ancak O'ndan O'nadır ve asılda da gidilecek tek bir yer vardır, ya da yoktur. İşte bunu anlamak ve daha önemlisi yaşamak, uruc iledir.

Makam ve Mertebe

Her şeyin bir yeri, yani değeri var. Ama her şeyin! Ve bu değer, o şeyin tuttuğu yerin kendisidir. Bu da ya bir makamdan, yani içinde bulunulan yerden, ya da bir mertebeden kaynaklanır. Bazen de ikisi birden geçerli olur.

Genel olarak bakıldığında, varlıktaki derecelenmenin rahmete yakınlık oranında olduğu görülür. Buna göre daha çok rahmet sahibi olan, Hakk'a daha yakın olmaktadır. Bu açıdan kime rahmet edildiği ise önemsizdir. Öyle ki, birinin kendine olan rahmeti, başka birinin kendine ve başkalarına olan rahmetinin toplamının üstünde olursa, onun derecesi daha yüksek olur. Bunu takip eden ise kişinin kuşatıcılıktan olan payıdır. Daha kuşatıcı olan, daha çok ilahi isimle, daha yoğun bir şekilde ilişki içinde olduğundan, Hakk ile daha çok benzerlik gösterir.

Allah'a iman eden kimse mekan yüksekliğini elde etmiştir. Bu yüzden kendisine eş değer bir cennet derecesiyle ödüllendirilir. Çünkü onun yeri orasıdır. Öte yandan, Allah'ın mesajını inkar eden kimsenin yeri ateştir. Çünkü inkar, -yapıcı ve üretici değil- yıkıcı ve tüketicidir. Öyleyse, herkesin ait olduğu yeri bulması zorunludur.

Genellikle olan odur ki, makam yüksekliğine ulaşması için kendisine yardım edilen kişi zorluklar ve kısıtlamalarla sınanır. Bu yüzden fakir ve/veya insanlar nezdinde alçak kalması muhtemeldir. Çünkü Allah onu güzel bir mekana yerleştirmek istemekte, kişinin benliği ise farkında olmaksızın Hakk ile çelişmekte ve buna izin vermemektedir. İşte bu çekişmenin son bulması ve kulun arzuladığı cennet derecelerine ulaşabilmesi için acı çekmesi zorunlu hale gelir. Tüm bunlar mekan açısındandır.

Mertebe yönünden yükseklik ise -mekan yüksekliğinin aksine- sebeplerden bağımsız, zorunlu ve nasibe göredir. Buna göre dünyada kimi zengin ve/veya yüksek bir konumda bulunurken, kimi de fakir ve/veya alçak bir konumda bulunur. Ve bunun böyle oluşunda, kulun ibadeti ve/veya iyi halli oluşu herhangi bir önem taşımaz. Ne var ki, Hakk'a yakın olmak, mertebe yüksekliğini de beraberinde getirir. Ne de olsa Hakk'a yakınlıktan daha yüksek bir şey yoktur. Ve kulun farz ve nafile ibadetleri bu yakınlığa vesiledir.

Polarizasyon

Polarizasyon, almak veya vermekle olur. Verdiğinden çok alan negatif, aldığından çok veren pozitif polarize olur. Burada almak veya vermek ile kastedilen, -herhangi bir emek sonucu değil- sebepsizce elde etmek veya dağıtmaktır. Her insan iki yönden birisini diğerine tercih etmemesi, yani iki yönde de davranış sergilemeye devam etmesi halinde nötr olarak kalır. Bu da hayvanlık mertebesidir. Yönlerden biri kişide zayıflamaya başladığında, kişi diğer yöne polarize olmaya başlar ve buna göre de gittikçe daha çok meleklere veya şeytanlara benzemeye başlar. Alma eyleminin derinleşmesiyle kişi önce hayvanlardan daha beter olur, sonrasında da şeytanla dost olur. Verme eyleminin derinleşmesiyle ise önce insan olunur, sonra da temizlenilir.

Negatifliğin Mertebeleri:

  • Negatiflik önce alma niyetiyle başlar. Böylece kişi gücünün yettiği oranda olabildiğince şeyi sahiplenmeye çalışır.
  • Bu aşamadan sonra kişi daha fazlasını ve kendinde olmayan şeyleri elde edebilmek için vermesi de gerektiğini farkeder. Böylece sadece almak için vermeye başlar.
  • Daha sonra, almak için dahi olsa verileni kısmaya gider ve vermeden almaya bakar.
  • Negatif yönde asıl olan korkudur. Kişi korkuyu kullanmayı iyice öğrenmekle çabasız ve kolayca alabilir hale gelir.
  • Bunu takiben kendisi için alıcılar yetiştirir ve onların aldıklarını da alır.
  • Bundan sonra kişi bir tür idol haline gelir. Kendiyle alakası olsun veya olmasın, kendisinde negatiflik ağır basan herkesi etkileyebilir.
  • En sonunda ise -negatif veya pozitif- tüm halk üzerinde sorgulanamaz egemenlik yetkisi elde eder. Allah'ın çizdiği sınırlar ölçüsünce yeryüzünde tasarruf eder.

Pozitifliğin Mertebeleri:

  • Pozitifliğin başında alma niyeti baskındır ama verme niyeti de bulunur.
  • Pozitifliğin güçlenmesiyle alma niyeti hızla zayıflamaya başlar, verme niyeti öne geçer.
  • Daha sonra kişi aldığından çok fazla verir hale gelir ve verdiğine alma niyeti bulaşmaması için verdiğini gizlice verir.
  • Bunu takiben kişi alma niyetinden tamamen kurtulur ve vermeye devam eder.
  • Sonrasında kişi almadan verdiğini de göremez hale gelir, böylece ameline negatiflik bulaşmasının önüne geçmiş olur. Daha çok verebilmek adına hediyeleri kabul eder ve açıktan vererek başkalarını da vermeye teşvik eder.
  • Devamında kişi pozitifliği zirveye taşımak üzere tamamen gizliden vermeye yönelir ve hediyelerin dağıtıldığı yerlerden de kaçar. Kendisinde pozitiflik ağır basan kişilere bu malum olur ve onlar da ona imrenir, teveccüh eder, muhabbet duyar ve onu örnek alırlar.
  • En sonunda ise kişi hediyeye karşı dahi herhangi bir arzu duymamakla beraber, teşekkür etmek ve insanları iyiliğe alıştırmak adına onu memnuniyetle kabul eder ve hem açıktan, hem de daha fazlasını gizlice verir. Bu durumda açıktan verme ibretlik niteliği taşır ve aynı zamanda gizliden verileni de örtmüş olur. Böylece o, halk arasında sıradan biri olarak bilinir. Ve zaten öyledir de; ona Allah'ın kulu olmak vasıf olarak yeter.

Temiz bir niyet ve nefsle mücahede sonunda ulaşılabilecek, herkese açık mertebeler bunlardır. Bunların ötesinde ise insanlığın kemaline giden yol vardır. Ama kemale ulaşmak -polarizasyonla değil- ancak ilimle olur. İlim de öğrencisini kendi seçer.

Seçim

Hayatta yapılan her seçim, ya hayırdır ya da şerdir. Çünkü mubah olan bir şey bile, her ne kadar kendi başına nötr olsa da, seçildiği esnadaki şartlara ve uygulanış şekline göre hayır ya da şere katılır. Bir seçimin hayır ya da şer oluşu, onda hangi kutubun ağır bastığına göre belirlenir. Erkek olan seçim, her zaman yukarı taşıyandır. Dolayısıyla o, hayır diye anılır.

Erkek ya da dişi olsun, her seçim eril ve dişil öğeler taşır. Çünkü mutlak erkeklik, seçilemez (ve dolayısıyla uygulanamaz), ancak yaşanır. Bu hali yaşayabilmek için ise öncelikle yüksek bir bilinç seviyesine gelmek gerekir. Uruc ile gelen bu gelişim/aydınlanma, Allah'ın isimleriyle ahlaklanmaya dayanır. Bunun için de şeriate ihtiyaç duyulmuştur. Çünkü Allah'ın şeriatı, dişil öğelerin yardımıyla en düşük/ahlaksız/basit kişiyi bile pozitif polarize edebilecek potansiyeldedir. Dolayısıyla şeriate uymak adına yapılan seçimler kendiliklerinde dişi olabilseler de, ulaştırdıkları yer sebebiyle eril olarak sonuçlanırlar. Öte yandan, kendisinde eril öğelerin baskın geldiği nice seçimler, manevi hastalıklar dolayısıyla dişil olarak sonuçlanabilirler. Nitekim Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) şöyle demektedir: "Ne kadar fena gibi görünen işler vardır ki uğurludur. Ne kadar güzel işler vardır ki sonu uğursuzdur." Örneğin, niyetteki bozukluk büyük bir hayır potansiyelini kolaylıkla büyük bir şer haline getirebilir. Dolayısıyla erkek seçimlere ulaşmak, ancak dişil sonuçlanan seçimleri bilmek ve onlardan kaçınmakla olabilir.

Dişil sonuçlanan seçimler dört tarzda ortaya çıkarlar. Bunlar, "Önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım."(7:17) diyen şeytanın saldırı noktalarıdır. Kastedilenler, sırasıyla hevai, dünyevi, şeytani, nefsani yönlerdir. Hevai olan, gerçekten uzaklaşmak; dünyevi olan, maddiyat; şeytani olan, zarar vermek; nefsani olan, hakları çiğnemek üzerinedir.

Gerçekten uzaklaşmaya örnek olarak şunlar verilebilir; batıla uymak, şeriata kulak asmamak, gereksiz şeylerle ilgilenmek, davranışlarda çevredeki çoğunluğu takip etmek (herkesin aldığını almak, yaptığını yapmak), çevrenin düşünce ve eleştirisine göre davranışlara yön vermek, trendleri takip etmek, söylentilere ve gündeme göre hareket etmek...

Maddiyata örnek olarak şunlar verilebilir; dünyayı önemsemek ve ona karşı hırslı olmak, mal/can kaybetmekten korkmak, dinin hükümlerini kişisel tercihler yönünde kendine uydurmak, dini şekle indirgemek, ruhaniyeti yok saymak, Hakk'ı vekil edinmemenin getirdiği sabırsızlık ve tahammülsüzlük...

Zarar vermeye örnek olarak şunlar verilebilir; şahıslara sözlü veya fiziksel zarar vermek, kavga ve kargaşaya ortam oluşturmak, tuzak kurmak, hainlik planlamak, eziyet vermek, dalga geçmek...

Hakları çiğnemeye örnek olarak şunlar verilebilir; Hakk'ı inkar etmek, kendini üstün/haklı/önemli görmek, etrafa saygısızca/sevgisizce davranmak, duygularına ve o anki ruh haline göre hareket etmek, çevreye karşı tepkisiz kalmak, kendi emellerini gerçekleştirebilmek için başkalarını yoksaymak…

Alışkanlıkların Giderilmesi

İhlaslı (samimi) kul olabilmek, hür olmaya bağlıdır. Çünkü hür olmayan, kalbindeki çekişmelerin bir sonucu olarak herhangi bir yol üzerinde sabit kalamaz. Hür olmak ise tüm sınırlanmalardan uzaklaşmayı gerektirir. Sınırlanmalar, alışkanlıklara bağlı olarak ortaya çıkarlar.

Alışkanlık, a) bedeni zorunluluk, b) akli değerlendirme veya c) ruhani ihtiyaç/arayış/deneyim sonucu ortaya çıkmayan, geçmişten bugüne taşınan ve tekrarlayan her türlü davranış, söz veya düşünce kalıbıdır. Her alışkanlık, bedeni, akli ve/veya ruhani bir tıkanıklıktır. Bu tıkanıklıklar giderilmediği sürece, dünya ömrünün büyük kısmı boşa geçer, çünkü tekrarlanan bir şey insana katkı sağlamaz. Dolayısıyla, vaktin genişletilmesi alışkanlıkların giderilmesine bağlıdır.

Tüm alışkanlıkların yerleşmesi dünyada yapılan seçimlerle gerçekleşir. İnsanın bir şeyi başka bir şeye tercih etmesi seçim yapmaktır. Her yapılan seçim de insanı belli yönde sınırlar. Eğer seçim bir ilme göre gerçekleşmişse, bu zorunlu yapılmış bir seçimdir ve hür olmayı engellemez. Örnek olarak hakkı batıla tercih etmeyi verebiliriz. Ancak her yapılan tercih yine de bilinçli olmalıdır. Dolayısıyla, aynı örnek üzerinden gidersek, her seçim öncesi hak ve batılın tanımının mevcut şartlara göre yeniden yapılması gerekir. Aksi takdirde eylem yine alışkanlık olmaktan kurtulamaz. Öyleyse, bir şeyin alışkanlık haline gelip gelmemesi, şeyin konusuna/niteliğine/niceliğine değil, tamamen bizim yaklaşımımıza bağlıdır.

Alışkanlıkların giderilmesi için yapılabilecek en önemli şey, yeni alışkanlık edinmeyi bırakmaktır. Çünkü alışkanlık edinmenin önüne geçilebilirse, mevcut alışkanlıkların çevresi kuşatılıp, onlardan da kolaylıkla kurtulunabilir. Bunun için ise insan ne yaparsa yapsın, niyetinin farkında olmalı ve her yaptığının 'neden'ini -en azından kendine- açıklayabiliyor olmalıdır. Tekrarlanan kalıpların şeriata göre hayır (iyi), şer (kötü) veya mubah (nötr) olarak kabul edilmeleri, onların alışkanlık olduklarını değiştirmez. Ve alışkanlıklar -iyi/kötü diye ayrılmaksızın- topluca kötüdür.

Resulullah, "Kimse amelleriyle cennete giremez." demiş ve işi Allah'ın rahmetine bağlamıştır. Çünkü "ameller niyetlere göredir" ve alışkanlık haline gelmiş bir şeyin niyeti yoktur. 'İyi ameller' iyi kalsın ve alışkanlık haline gelip, kötüye dönüşmesinler diye şeriat niyeti şart koşmuştur. Ancak ne yazık ki niyet etmek de daha sonra niyet lafzını tekrarlamak olarak alışkanlık haline dönüşmüştür. Halbuki niyet, yapılanın farkında olmaktan ibarettir.

Buna göre, 'iyi amellerin' tamamlığı niyetlerin gerçek kılınıp, gerçekleştirilmeleriyle olur. Böylece alışkanlık haline dönüşüp, ziyan olmaları engellenir. Söz konusu 'kötü alışkanlıklar' olduğunda ise öncelikle onları kötü kılan niyetin farkına varılması gerekmektedir. Bu niyet ise Hakk'a bağlılıktır. İlim hariç olmak üzere, bunun dışında bir nedenden dolayı bir şeyin kötü olarak değerlendirilmesi batıldır ve bir düşünce alışkanlığıdır. Her alışkanlık gibi o da kötüdür, çünkü aynen fazla serbestlik gibi, fazla kısıtlayıcılık da herkesin saadetini tehdit eder. Dolayısıyla alışkanlıkların giderilmesi temel anlamda farkındalık ve düşünsellik üzerine kuruludur. Ayrıca kökten kazınmaları için yüksek derecede dürüstlük ve nesnel bakış gereklidir. Problemi inkar eden, çözüme ulaşamayacaktır. Cahil ve alimi ayıran en kesin çizgilerden biri de zaten budur.

Şayet 'kötü alışkanlık'ın -şeriata veya ilme uymamak itibariyle- gerçekten kötü olduğu keşfedilirse, bu durumda yapılacak şey kuşatıcı niyetin öne alınmasıdır. Kuşatıcı niyet ise Hakk'ın rızasını kazanmaktır, çünkü iman eden biri, iki dünya saadetinin bunda olduğunu bilir. Öyleyse, Hakk'ın rızası olmadıkça her şey boştur. Hakk'ın rızası olduktan sonra da her şey boştur. Bu da şu demektir; kişinin sonu kendi yaptıklarına veya başına gelenlere değil, Hakk'ın rızasına bağlı olduğu gibi; Hakk'ın rızası gerçekleştikten sonra da onun bir şey yapmaya veya kendisi için bir şeylerin gerçekleşmesine ihtiyacı yoktur. Çünkü Allah hem her türlü ihtiyaçtan uzak, hem de çok cömerttir. Dolayısıyla evrendeki en büyük zenginlikler, zorunlu olarak O'nun rızasının bulunduğu kimsede depolanır. Bu 'apaçık gerçek' ve 'büyük kazanç'tır. Çünkü eğer anlıyorsanız, bu kimse bir şeyler kazanmamış, ama doğrudan kazanmayı kazanmıştır. Bu yüzden o sürekli kazanırken, diğerleri genelde kaybeder ve bazen, Allah dilediğinde kazanırlar.

İlim

Tüm problemlerin kökeni karanlıkta kalmaktır. Eksikliği bilmeyen ise bunu gideremez. Çünkü bilmemek, farkında olmamak demektir -ki bu da eksikliğin ortaya çıkmasını engeller. Görünürde bir problem olmadığında ise ulaşılacak bir hedef kalmaz. Hedef kalktığında, insani hayat yitirilir; hayvani yaşama geri dönülür. Bu da, manadan kopmak ve maddeye dönük zaman geçirmek demektir. Demek ki bilmemek, gerilemektir ve dolayısıyla eksikliğin ta kendisidir. Bu yüzden de bilmek, ancak eksikliği bilmek ile ölçülebilir. O zaman bilmek, sadece bilmediğini bilen kişinin niteliği olabilir; çünkü o, eksikliğin farkındadır.

Bilmediğini bilme aşamasında, bilginin kulluk bilinci olduğu anlaşılır. Çünkü kulluğun -şekli değil- zatı, eksikliği bilmekten kaynaklanır. Öyleyse Hakk'a asi olmanın sebebi, -başka bir şey değil- ilimden yoksun olmaktır. Nitekim 'zulüm' kelimesi karanlık anlamına gelmektedir ve Kuran'da şirkin çok büyük bir zulüm olduğu belirtilir (31:13). Bu durumda elçi ile ulaşana -ki apaçık bir nurdur (4:174)- muhalefet, cehaletin son noktasıdır. Ve günahkarlık, ancak kişiye cehalet eşlik ettiği sürece devam edebilir, çünkü ilim mükellefiyeti kaldırır.

Ortalığın aydınlanmasıyla zulüm de sona erer, azap da. Nitekim bir hadiste şöyle denilmektedir: "Kulların Allah üzerindeki hakkı, Kendisine hiçbir şeyi ortak koşmayan kullarına azap etmemesidir." Demek ki çekilen azap, kişinin zulmünün kendine dönmesinden ibarettir: "Şüphesiz Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez, fakat insanlar kendilerine zulmediyorlar."(10:44). Hakikat güneşi ise elbet bir gün doğacaktır. "O gün, kendisinde eğrilik olmayan davetçiye tabi olurlar. Rahman karşısında sesler kısılır. O zaman hafif fısıltı dışında bir şey işitmezsin."(20:108). Çünkü gerçek ortaya çıkmış, itirazın dayanağı kalmamıştır. Kullar, merhametlilerin en merhametlisine teslim olmuştur. Allah ise kulunun insafının, sabrının ve çabasının karşılığının üzerinde, ötesinde ve ilerisindedir. Buna göre azap, karanlıkta olan için, karanlık oranında ve karanlık süresincedir. İlmin önemi böylece ortaya çıktı. Peki ilim sahibi hiç mi acı çekmez?

Dünya ile sürekli etkileşimde bulunan beden yaratılışı gereği acı çekmek zorundadır ama zihin ve ruh öyle değildir. Nitekim "Allah dostları için korku yoktur ve onlar (kendileri için) üzülmezler de."(10:62) denilmektedir. Demek ki, onların tecrübe ettiği acı, korku ve üzüntüye yol açmıyor. Neden? Çünkü onlar zihinsel ve ruhani acı çekmiyorlar. Nasıl? Bilerek yaşayarak. Neyi? "Biz Allah'a aidiz ve O'na döneceğiz."(2:156). Dolayısıyla onlar, içinde bulundukları durumda Allah'ı unutmuyorlar. Ve kim Allah'ı unutmazsa, Allah da onu unutmaz ve ona yardım eder. Böylece zihinsel ve ruhani acının gelişimine fırsat tanınmaz. Çünkü onu ilk oluşturan ve büyümesine davet çıkaran kulun kendisidir. Kişinin kendisi acıyı beslemeyi bıraktığında acı da onun peşini bırakır. Bedenin rahata ve sağlığına kavuşmasıyla acıdan eser kalmaz. Çoğunluk ise kendi düşünce, irade ve eylemleri ile en büyük ve en zararlı acıyı yaratmaktadırlar. Bu yüzden de hem kendi bedenleri, hem de yakınlarının bedenleri sağlığına kavuşsa dahi, içlerinde biriken negatif enerjinin sonucunda somurtkan, şikayetçi ve ümitsiz olurlar. Aslında bu kapıyı en başta açan da Allah'a yeterince güvenmemek olmuştur. Demek ki, negatif enerji kendi kendini besleyen bir çıkmazdır.

Hakk'a yakınlığın yolu ilimdir. Bu ilim, sonradan kazanılmış olabileceği gibi, kişiye bağışlanmış da olabilir. Hatta bir kişi bu ilmin sahibi olarak doğmuş da olabilir -ki böylece bu ilimden yoksun olanlara göre daha iyi huylu ve edip olur. Çünkü ilim her şeye yön verdiğinden, tam anlamıyla idrak edilmiş bir hakikate ters düşmek mümkün değildir. Bahsedilen ilim pek bilinmeyen bir ilim de olabilir -ki bu durumda o kişideki fazileti ancak o ilme varis kılınmış bir başkası takdir edebilir; diğerleri ise onu farketmez, garipser veya yalanlar. Nitekim Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) şöyle demektedir: "Saçı başı dağınık, eli yüzü tozlu, kapılardan kovulmuş öyleleri vardır ki, bu şöyle olacak diye yemin etseler, Allah onların dediğini yapar." Ve yine o, şöyle demektedir: "Ebu Bekir'in üstünlüğü, namaz ve orucunun çokluğu ile değil, onun kalbinde bulunan bir şey iledir."

İlim Hakk'ı bilmektir ve Hakk'ı bilmenin de sonu yoktur. Büyüklerin ehlullah (Allah ehli) veya Allah'ı bilenler olarak kastettikleri, Hakk'ı Hakk ile bilen kimselerdir. Çünkü ilahi mertebe nefslerin ve beşeri akılların ulaşabileceği bir mesafede değildir. Dolayısıyla Hakk'ı bilmek, ancak Hakk ile geçerli olabilir. Bu da yine kişinin istidadına ve ilmi derecesine bağlı olduğundan mutlak bir bilgi değildir. Bu yüzden de "Her ilim sahibinin üstünde bir bilen vardır."(12:76) denilmektedir. Ama burada gerçek bir bilme söz konusudur. "Hiç bilen ile bilmeyen bir olur mu?"(39:9).

Bu noktada akıllar çıkmaza düşer, paradokslar başlar. Çünkü Hakk'a yakın kimseler arasında dahi bazen görüş ayrılıkları olur. Bu durumda acaba iki doğru mu vardır? Peki iki doğru nasıl mümkün olabilir? Böyle bir durumda hangisi geçerlidir? Aslında tüm bu sorular ve daha niceleri korkudan kaynaklanır. Çünkü 'doğru olan' kaybedildiğinde, insan bilinmezlik içine düşer ve kendini kaybolmuş hisseder. Bu yüzden hayatta 'doğru'lar vardır. Bu 'doğru'lar, her ne kadar rahatlık ve güven sağlasalar da, Hakk yolunda aşılması gereken engellerdir. Bunların dini dayanakları olsun veya olmasın, yine aynıdır. Çünkü Hakk, kendisiyle birlikte bir 'başka'nın bulunmasına izin vermez. O halde gerçek ilim talibi ancak yanında bir şey taşımayan kişidir ve alim olacak olan da odur. Nitekim kimi evliyanın, öğrenciliğe kabul edilmek üzere gelen şahıslara, yanında getirdikleri, çok güvendikleri ve değer verdikleri kitapları denize atmalarını şart koştukları bilinmektedir.

Her görüş bir tarafı temsil ettiğine göre, 'doğru'nun yitirilmesi durumunda korkuyu meydana getiren ait olma arayışıdır. Bir şeye ait olan veya bir şeyi sahiplenen ise putperesttir. Bu şey, dinle ilişkili veya ilişkisiz, -peygamber dahil- herhangi bir surette olabilir; farketmez. Nitekim Hz. İsa'nın peşinde gidenlerin çoğu müşrik oldu. Az bir kısmı ise onun -suretine değil- siretine tabi olmakla Hakk'a yaklaştı. Onlar ancak hayatlarındaki 'doğru'ları yitirmekle Hakk'ı buldular.

İki doğru meselesine geri dönersek, evet böyle bir durumda iki seçenek de doğrudur. Yapılması gereken bunlardan birini yanlışlamaya, yalanlamaya çalışmak değil, şartlara göre birini tercih etmektir. Evliya, yıllarca farklı okullarda, farklı yöntemlerle ders vermişler ve birbirlerini yalanlamamışlardır. Öğrenciye düşen, bahşedilen genişlik için şükretmek ve yollar arasında kıyaslamaya kalkmadan, kendine yakın hissettiği birini izlemektir. Maneviyat sahası madde ortamı gibi dar değildir. Yollar içinde yanlış yoktur, belki daha uygun ve/veya daha faziletli vardır. İhtiyaç duyulduğunda ise Resulullah son sözü söyler, çünkü her topluluk birleşmek için bir lidere ihtiyaç duyar ve o, bize kendisi bildirdiği üzere "cevaim-ul kelim" (kuşatıcı/toplayıcı/birleştirici hakikatlerin bilgisinin) sahibi ve "insanların efendisidir". Onun yolu, kendisinde eğrilik bulunmayan, "sırat-ı mustakim"dir (doğru yol). Buna karşın, ona emredilen dahi "Rabbim ilmimi arttır de!"(20:114) olmuştur.

Dinlemek

Dinlemeyi bilmeyen öğrenemez. Bu yüzden ilk öğrenilecek şey, dinlemek olmalıdır. Dinlemek, kişisel yargılardan vazgeçebilmenin yanısıra, ihtiyaç duyulduğunda beşeri aklın tamamen susturulabilmesini de gerektirir. Çünkü beşeri akıl, oldukça parlak ve doğru istikamette yol alıyor olsa dahi, zaman ve mekanın gereklerini idrak etmede aciz kalır. Çoğu zaman bu acziyetinin farkında olamaz ve önündeki durumu aceleyle eleştirir. Oysaki Güneş'in bugün doğudan doğmuş olması, yarın batıdan doğmasına engel değildir; Allah dilerse olur.

O zaman sabır gereklidir. Sabır, beklemek değil; sevmektir. Sevmeden anlamak mümkün olmaz. Anlayışı olmayan da bolca yorum yapar ve eleştirir. Ve ister istemez, bunu dedikodu izler. Birey veya toplum tarafından hoş görülmeyen şeyler olduğu sürece kötüleme devam edecektir.

Kimse kusura bakmasın! Er ya da geç sevgi kazanacaktır. Kötülük geçicidir ve ona sebep olan da kirdir. Bu kir, -başka bir yerde değil- şahısların algı pencerelerinde bulunmaktadır. Algı kirden arınmadıkça da hakikat ortaya çıkmaz. Hakikat şudur ki, yeryüzünde meydana gelen her şeyin bir anlamı ve önemi vardır. İşte bu yüzden de her meydana gelen şey amaçlanmış ve zorunludur.

Yaşanan her şey kişinin kendi için özeldir. Ve dinleyen, muhakkak öğrenir. 'Başka'yı düşünmek ve ona göre hareket etmek en büyük hatadır. Bu yüzden insan çevresindekileri küçümsemeye, yeni problemler ve düşmanlar oluşturmaya devam eder ve etrafa karşı defansif davranır. Bu ise yüce Rabb'i dışlamak ve O'ndan ümit kesmektir. Oysaki "O, latif ve haberdardır".

Arayan bilir: Aranan O’dur.

Arayan bulur: Arayan O’dur.