İslam

Günümüzde İslam'ın Muhammedi sürümü İslam'dan ayrı bir 'Müslümanlık' dini haline gelmiş bulunmaktadır. Halbuki İslam bir din değil, dinin kendisidir. Tüm İbrahimi dinler ve başka bir çoğu İslam'ın bir formu olmaktan ibarettir. Dolayısıyla hepsi farklı görünümlü, ancak aynı iskeleti taşıyan bedenlerdir. İslam herhangi bir zamanda, dünyanın herhangi bir bölgesinde, belirli bir kalıp altında belirdikten sonra İslam niteliğini kaybetmekle Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık vb. adlarla etiketlenmiştir. Böyle olmasına insanların hırsları, arzuları ve aralarında yaşadıkları kıskançlıklar neden olmuştur: "Dinlerini parçalayan ve bölük bölük olanlardan olmayın; her bölük, kendilerinde olan ile böbürlenmektedir."(30:32)

"Allah katında din İslam'dır"(3:19). Ayette zikredilen 'İslam', tüm şeriatları (peygamberler tarafından ortaya konan dini kalıpları) kapsar. Çünkü İslam pratiğe geçirilmek için bir forma ihtiyaç duyar. Bu formu kazanmadıkça da bilinemez ve uygulanamaz. Salat ve Selam üzerine olsun, Muhammed'e özel olarak indirilen ve ona tabi olanların uyguladıkları İslam'ın -kendisi değil- Muhammedi formudur. İnsanlar izledikleri kalıpları O'na çıkan tek yol olarak değerlendirmekle İslam'ın amacından perdelenmişlerdir.

Zamansal ve kavimler arası farklılıklardan dolayı İslam'ın birçok formu ortaya çıkmıştır. Allah her bölgeye kendi ihtiyacı, kültürü ve anlayışı doğrultusunda İslam'ı tanıtmıştır. Ve bu sadece İbrahimi dinler ile de sınırlı değildir. Hinduizm, Budizm, Taoizm vs. gibi inançlar da ilk zamanlarında, daha bu adları kazanmadan önce İslam idiydiler. Hatta bazıları için hala İslam'dırlar ve belki de 'Müslümanlık' ve 'Hristiyanlık' gibi iyi tanınan etiketlerden daha fazla. Önemli olan ve anlaşılması gereken, İslam korunmadığı sürece bu kalıpların aynen ruhsuz bedenler gibi hiçbir şey ifade etmedikleridir. İnancın değeri adında değil, özündedir.

İnanç, kişinin inandığı şeyin adını haykırması değil, bizzat yaşadığıdır. Şekilcilik veya şekilde kalmak sebebiyle İslam'ın herhangi bir formu İslam'ın kendisinden ayrışır ve etiketçilik doğar. Etiketçilik, bir kalıbın temsil ettiği hakikati tamamiyle unutmak veya gözardı etmek suretiyle kalıbı amaç haline getirmek ve kalıbın propogandasını yapmaktır. Böylece elde bir bayrak sallanır ama bayrağın aslında kime ve neye ait olduğu bilinmez.

Şekilcilikten uzak durmak asla formun dışlanması değildir. Daha önce belirtildiği üzere İslam ancak belirli bir kalıp üzerinden izlenebilir. Dolayısıyla şeriata uygun hareket etmek İslam'ın olmazsa olmazıdır. Kişinin izlediği şeriat ne olursa olsun, İslam'ının kemali, izlediği şeriata olan paralelliği ile ölçülür. Nitekim Allah'ın elçisi yahudileri Musevi şeriata göre yargılamıştır. Bu yüzden seçim ancak kendisine tabi olunacak peygamber yönünden olabilir; yoksa şeri hükümler içinde değil. İslam'ın herhangi bir formu ancak olduğu üzere -ki bu kendisine indirilmiş kişide (peygamber) gözüken şeklidir- kabul edilip, uygulandığında İslam'ın yaşanması mümkün olur.

İslam pozitif polarize olmaktır (kutuplaşmaktır). Polarizasyonun amacı Hakk'a ulaşmaktır. Hakk'a ulaşmak ise cehaletten kurtulup ilahi (tanrısal) özle temasa girmekle olur. Böylece kemale (olgunluk) ulaşılır. Bu da Hakk'a yakınlık ölçüsünde her şeyi (varlık mertebesi, hal, makam vs.) -kendisine batıl (yalan/hurafe/geçersiz/boş) karışmaksızın- olduğu üzere bilmek ve yaşamak; her şeye hakkını vermek anlamına gelir. Cennet ise bu yol üzerindeki bir duraktır, yoksa amaçlananın kendisi değil.

Polarizasyon, ya erkek ya da dişi yönden olur. Erkekliğin beslendiği kaynak iman (emanet/güven), dişiliğin beslendiği kaynak inkardır. Erkeklik, dışarıya karşı sürekli 'verici' bir tavır takınmakla özverili yaşam sürmek anlamına gelir ve pozitif polarizasyona götürür. Dişilik ise sürekli dışarıdan almaya devam etmekle parazitsel yaşam sürmek demektir ve negatif polarizasyona yol açar. Erkeklik arttırır ve dağıtırken, dişilik kısar ve toplar. İlki Allah'a güvenir, diğeri kendine veya başkalarına. Herkes meylettiği kutbun özelliğiyle boyanır. Hiçbir yönde yeteri kadar polarize olamamış kişi ise hayatta hiçbir şeye dayanamaz ve tüm hayatını güvensizlik içinde geçirir.

Allah bizim için din (yaşam kuralı) olarak İslam'ı seçmiş ve pozitif polarizasyon yolunu tarih boyunca farklı yerlerde, farklı kanallar vasıtasıyla bize bildirmiş, bildirmektedir. Muhammedi şeriat da bir pozitif polarizasyon yolu olmaktan ibarettir. Şu farkla ki, kemali itibariyle hedefe ulaştırmada yolların en direkt olanıdır: "Şüphesiz sen dosdoğru/direkt bir yola kılavuzluk etmektesin."(22:67).

Herhangi bir yöne polarize olabilmek için gereken en önemli şart, o yönde istikrardır. Birçok hadisle sabit olduğu üzere evrenin yaratılış sebebi muhabbettir (derin ve koşulsuz sevgi) -ki muhabbet -almakla değil- vermekle mümkündür. Negatif polarizasyon ise bunun zıddı, yani rahmetten uzaklıktır. Dolayısıyla kesintisiz bir bencillik tavrı gerektirir -ki buna çoğu insan katlanamaz. Çünkü her ne kadar insanlar belli oranlarda bencil olsalar da, tamamen yalnız yaşamayı kabul edemezler. Halbuki 'almak', ancak diğerlerine sürekli saldırmak ve haklarını gaspetmekle olur -ki bu eninde sonunda tamamen yalnızlık demektir. Dolayısıyla negatif polarizasyon yolu, izlendikçe zorlaşan 'dik yokuş'tur.

Pozitif polarizasyon ise Allah yolunda infak (vermek) demektir. Allah yolunda infak, çıkar gütmeden vermektir. Ancak bu, verme eylemi umursamazlık taşımadığında böyledir. Yani kişi verdiğinin Rahman'ın eline düştüğünü hatırlamalı ve Allah'a verilenin, zamanı geldiğinde fazlasıyla geri ödenmek üzere alınmış bir borç olduğunu kesin olarak bilmelidir. Çünkü vermekten amaç yoksullaşmak değil, zenginleşmektir. Bu yöndeki beklenti ise her zaman -kullardan değil- Allah'dan olmalıdır.

İnsanlardan beklenti içinde olmak sakıncalı bir durumdur. Beklenen gerçekleşse de, gerçekleşmese de böyledir. Çünkü beklenen gerçekleştiğinde kişi 'almış' olacak, gerçekleşmediğinde ise öfkelenecektir -ki kontrolsüz öfke genellikle negatif polarize edici eylemle sonuçlanır. Öte yandan beklentinin kendisi dahi 'almak' için niyet olduğundan İslam'ın önünde engeldir. Allah'ın elçisi insanlardan hiçbir şey istemeyen kişinin cennetlik olduğunu bildirmiştir. Çünkü insanlardan bir şey istemek onlardan faydalanmak demektir ve bu, (içine benliğin, kişisel arzu ve çıkarların karışmadığı istisna durumlar hariç) kişiyi negatif polarize eder. Öyleyse günah, ya doğrudan negatif polarize edici ya da negatif polarizasyona zemin hazırlayan bir eylem iken; sevap, ya doğrudan pozitif polarize edici ya da pozitif polarizasyona zemin hazırlayan bir eylem olarak anlaşılabilir.

Örneğin, Allah'ın şeriatına göre faiz alan günah işlemiş olur. Çünkü faizcilik muhtaç olandan faydalanmak olması dolayısıyla negatif polarize edicidir. Buna karşın borç vermek insanı pozitif polarize eder. Çünkü burada her ne kadar kişi ileride geri almak üzere veriyor olsa da, borç verdiği kişiye kolaylık sağlamaktadır. Doğal olarak, borçlu kişi borcunu ödemekte zorlandığında ona ya ek süre tanınmalı ya da verilen hibe edilmeli ve kişinin aleyhinde bir yol aranmamalıdır. Aksi halde eylem yardım niteliğini yitirir ve borcun verilmiş olması 'vermek' açısından anlamsız olur. Yapılan her hayırda, yani pozitif polarize edici olduğu bilinen eylemde, buna dikkat edilmesi gerekir. "Yoksa siz farkında olmadan amelleriniz boşa gider!"(49:2). Bu sebeple "Güzel söz ve bağışlama, arkasından incitme gelen sadakadan daha iyidir."(2:263) denilmektedir.

Kendi eylemlerimizin yanısıra, içinde bulunduğumuz iç ve dış ortam/durum da İslam'ı yaşayışımızı etkiler. İç etkenlere örnek olarak hayata karşı takınılan umutsuz tavır verilebilir. Böyle davranmak Merhametlilerin En Merhametlisi'ni inkar etmek olur: "İnkarcı bir topluluktan başkası Allah'ın rahmetinden ümidini kesmez."(12:87). Çünkü Allah "Ben çok yakınım; beni davet edenin davetine karşılık veririm."(2:186) demektedir. Dış etkenlere örnek olarak da kendisine boşvermişliğin hakim olduğu bir çevre içinde vakit geçirmeyi verebiliriz.

Polarizasyon derin odak ve önemli derecede kararlılık gerektirir. Buna zarar verecek her şeyden kaçınılmalıdır. Umutsuzluğun yanısıra, içinde korkunun baskın olduğu hikayeleri dinlemek ya da izlemek de pozitif polarizasyonu engeller. Çünkü her türlü olumsuzluk insana bir şeylerin kaybolacağını vehmettirir ve onu 'almaya' iter: "Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size cimriliği telkin eder."(2:268). Şeytan, negatif polarize olan cin (görünmeyen varlık) veya insandır ve doğal olarak amaçlarımız çeliştiğinden, onun başarısı bizim başarısızlığımızı gerektirir. Bu yüzden "Muhakkak ki o (şeytan), sizin için aşikar bir düşmandır."(36:60) denilmektedir.

Şeytanın korkutmasıyla biriktirmeye başlanır. Mal biriktirilir, sevgi biriktirilir, merhamet biriktirilir, iyi niyet biriktirilir... İnsanlar arasında güvensizlikler, soğukluklar, küskünlükler, kırgınlıklar oluşur. Verememek yüzünden sıkıntı ve stres yaşanır. Daha sonra vermekten geri durmanın sebep olduğu acıya dayanılamaz ve tutulan her şey doğru kişinin (!) üzerine boca edilir. Bunu hayal kırıklığı takip eder ve süreç tekrarlar...

İnsanın dış etkenlerden bağımsız olarak devamlı huzur ve mutluluk içinde olmasına tek engel kendisidir. Bunun için -her ne kadar çılgınca gözükse de- tüm beklentilerden uzaklaşmak, doğru kişiyi beklemeyi bırakmak ve hesapsızca vermek gerekir. Nitekim bize tevekkül emredilmiştir: "Allah'ı vekil edin; vekil olarak Allah yeter."(33:3). Çünkü "Hüküm yalnız Allah'a aittir."(12:67) ayetinde de belirtildiği üzere takdir olunan şeyin gerçekleşmesi zorunludur.

İnsan polarizasyonda kritik bir aşamaya gelinceye kadar yolda ileri geri oynamaya devam eder. Bu yüzden de belirli maddi/manevi zorluklar yaşar. Bunun temel sebebi kişinin hayatında pozitif polarize edici eylemlerin azlığıdır. Çünkü insan temizlenmedikçe ve Allah'ın boyasıyla boyanmadıkça ister istemez günlük hayatında negatif polarize edici eylemlerde bulunur. Temizlendikten sonra ise herhangi bir olumsuzluk kişiye zarar veremediği gibi, kişinin girdiği her ortamdan da uzaklaşacaktır. Çünkü karanlık, aydınlığın bulunduğu yerde barınamaz.

Nefsinin arzusu söz konusu olduğunda her işi yapabilir olan kişi ibadetlerden kaçmak ve hayırlara yönelmemek için özürlü hale gelmektedir. Bu tavır da onu en büyük amaçtan perdeler. Öyle ki, o daha en büyük amacın ne olduğunu bilmez ki onu talep etsin. Bir güzelin arkasına takılıp güzellikler yurdunun dışında kalmıştır. Ve ne gariptir kendisine şah damarından daha yakın olan dışında sırdaş arayanın durumu!

Polarize olmada istikrarlı olunmadığı sürece O'nun yanında olan büyük kazanç (8:28) elde edilemeyecektir. Bu da ancak hayırlarda yarışmak suretiyle 'verme' eylemini sürekli hale getirmekle mümkündür. Nitekim Allah'ın elçisi düzenli yapılan kısa ibadetin, ara sıra yapılan uzun ibadetten faziletli olduğunu bildirmiştir. Çünkü ibadetler arasındaki geniş boşluklarda işlenen günahlar dolayısıyla bir birikim elde edilemez. Halbuki polarizasyon istikrar kazandığında her işlenen sevap bir öncekinden çok daha faydalı olacaktır. O derece ki, küçüklerin sevapları ancak büyüklerin günahları olabilir.

Allah yolunda harcadığımız ile bire bir orantılı olarak Hakk'a yaklaşırız. Harcanacak şey ise her zaman vardır. Bu belki bir yarım hurma, belki de bir gülümseme olabilir, ama her zaman mevcuttur. İyi bilinmesede, insanlara karşı kibar ve güleryüzlü olmak da ('almak' için olmadığında) etkili bir infak çeşididir. Nitekim Allah'ın elçisi "Tebessüm sadakadır." diyerek buna işaret etmiştir. Dolayısıyla somut şeylerden olduğu kadar soyut ve tükenmeyen şeylerden de olabildiğince verilmelidir. Verilen ne olursa olsun, vermekten korkmak Selam yolundaki en büyük engeldir.

İslam'ın temsil ettiği iç ve dış barış/huzur ancak 'vermek' ile ayakta tutulur. Ve burada amaç almak için değil, vermek için vermektir. Çünkü bizim için vermekten büyük mutluluk yoktur. "Onlar başkalarını kendilerine tercih ederler."(59:9) ayetini gerçekleştirdiğimizde zaten Allah da bizi kimseye muhtaç etmeyecektir: "Allah bize yeter, ne güzel vekildir O."(3:173)

İslam'ı yaşayacak kişi şeriatın belirlediği günah ve sevapları araştırmalıdır. Çünkü 'verme'nin tarzı, koşulları ve yönü şeriat ile kayıtlıdır. Unutulmamalıdır ki, "Allah size güçlük çıkarmak istemez, sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister."(5:6).

Kitapların Dili

Bilinmelidir ki, şeriatı izlemede her toplum kendi kültürü doğrultusunda hareket eder. Kuran Arap dilinde olmakla beraber, aynı zamanda 'Arap'çadır da. Çünkü bildirinin doğrudan muhatabı Arap toplumudur. Her ne kadar Kuran'ın bildirisi ve çağrısı evrensel olsa da, Arabi kalıp içinde, yani ait olduğu dönemdeki yerel Arap kültürüyle harmanlamış olarak sunulur. İşte bu Kuran'ın 'dil'idir. Kişi bu kalıbı benimsemek zorunda değildir, ancak bu onun Muhammedi şeriatı izlemesine engel olmaz. Zaten her toplum izlediği şeriatı kendine göre anlar ve uygular. Bu sebeple Muhammedilerin adetleri dünya üzerinde çeşitlilik göstermektedir. Bu, topluluklar arası farklardan dolayı zorunludur ve şeriatı renklendirdiğinden hoş bir şeydir. Öte yandan, şeriatın kendisi üzerinde değişiklik yapmak, Allah'ın elçisinin önüne geçmek olduğundan açık bir sapıklıktır.

Burada önemli olan, bir derece de olsa şeklin ötesine geçebilmektir. Böyle yapabilirsek, Kuran'da bahsi geçen kavramların kendi kültürümüzdeki karşılıklarını bulur ve ondan olabildiğince faydalanabiliriz. Diğer türlü, Arap kültürüne yabancılığımız oranında Kuran da bizden uzak olacaktır. Nitekim Kuran'a hakim olan Arabi kalıbı görmek dahi, manaya nüfuz edemeyen bazı kimselerin onu reddetmesi için yeterli olmuştur. Biz de gerekli araştırmayı yapmadığımızda, Kuran'da bahsi geçen birçok şeyden mahrum kalırız.

Yeryüzündeki tüm kutsal metinler için aynı şeyler geçerlidir. Dolayısıyla Muhammedi şeriatı izleyen kişinin de, 'dil farklılığı' nedeniyle çeşitli (Muhammedi olmayan) metinlerdeki Allah sözünü yalanlaması gayet olasıdır. Bunu her ne kadar bilerek yapmasa da, inkarının sonucunda bazı açılardan Allah'dan habersiz kalmış olur ve bunun sonucunda İslami derecesi kısıtlanır. Dolayısıyla içinde ilahi hitapları barındıran kitapları anlayabilmek için onların bir 'dili', yani kalıbı olduğunun farkında olmak ve bu 'dil'den tercüme yapmak gerekir. Herhangi bir 'dil'e yabancı olunduğunda ise ayetteki gibi "Hepsine inandık." (2:136) denilmeli ve yorum yapmaktan kaçınılmalıdır. Allah karşısındaki edep bunu gerektirir.

Yol

İslam, fikirde veya hayalde değil, bizzat hayatın içindedir. Toplumun içinde, toplumla etkileşim içinde olmayan bir İslam dini düşünülemez. Çünkü hayat bir yolculuk süreci, İslam ise yolun kendisidir. Yol olmazsa yolculuk da olmaz.

Yol, her zaman için mevcuttur ama belki ortada Müslüman olmayabilir. Üstelik buna genellikle sebep olan da insanların inançlarıdır. Şöyle ki, çoğu inanç sahibi bir şeylerden yana taraf olur. Herhangi bir taraftarın hakikati bulması ise olanaksızdır. Çünkü ancak arayan bulur. Arayan yenilenendir, yenilenen aydınlanandır. Öte yandan taraftar, yanındakini savunmak üzere diretendir.

Herhangi bir düşünce, söz veya davranış, ya yolun üzerindedir, ya da dışarısında. Yolun üzerinde bulunan her şey gerçek, yolun dışarısında kalan her şey ise batıldır. Buna kişisel tercihlerin ve inançların yanısıra 'Tanrı'nın emrettiği' veya 'Tanrı adına yapılan' şeyler de dahildir. Çünkü yol merkezdir, belirleyici olan odur; herhangi bir tanrı değil: La (yok) ilahe (tanrı) illallah (Allah dışında).

Kişinin yol ile ilişkisini günlük seçimleri belirler. Yani gününü nasıl geçirdiği. Günün ne ile veya kim ile geçirildiğinin de önemi olabilir, ama asıl nokta günün ne kadar hayat dolu olduğudur -ki bu da Hakk'a yakınlığa bağlıdır.

Acaba peygamberi yakından tanımayan biri onu gerçekten sevebilir mi? Onu sevemeyen onu göndereni bilebilir mi? Allah'ı bilmeyenin kulluğu neye olur, sevgisi nereye varır?

Herkes her şeye madden yakın olabilir ama önemli olan manevi yakınlık ve bütünlüktür. İnanç da böyledir; dışı, içi ve içinin içi vardır. Yolun üzerinde bulunan herkes Müslüman'dır. Ne var ki, her Müslüman da yolcu değildir. Yolculuğun temel şartı ilimdir. Çünkü yol, yani İslam, şahsi bir inanç sistemi değil, gerçektir. İlim olmadan ise ancak hayalde yaşanır. Doğru olanı taklit etmek, yol almak için yetersizdir. Çünkü bu durumda doğru olunamaz, ama belki doğru bulunulabilir. Bu şekilde de -günahlardan değil- günahların sonucundan korunulabilir.

Müslüman olmak için önce insan olmak gerekir. İlim de bunun üzerine inşa edilir. İnsanlık, daha önce de belirtildiği gibi, ancak akıl sahibi olmakla mümkündür. Akıl sahibi parçalamaz, kaynaştırır; ötekileştirmez, birleştirir. Ve en önemlisi, haddini bilir. Başka türlü kişi nasıl tevhid etmiş olabilir ki? Sonuçta her şey Allah'ın kuludur ve hüküm O'na aittir. Herkesi kendi eksikleri ve aşırılıkları ilgilendirir.

Başkalarında gözlemlediğimiz faziletlere dikkat etmeli ve imrenmeli iken onların kusurlarını araştırmak ve çirkinliklerini ortaya dökmek için çabalamak da nedir? İşte bunlar hep cahilin işidir. Ona buna çatmakla, öfleyip pöflemekle insanın eline hiçbir şey geçmez. Hatta bu yüzden kazandıklarından da olur.

"O insan hiç düşünmez mi ki, Biz onu evvelce yarattık, halbuki o hiçbir şey değildi."(19:67)

İnancın ürünü fakirliktir. Fakirlik getirmeyen bir inanç boşluktadır. En küçük bir rüzgar (zorluk, bela, fitne vb.) böyle bir inancı yerle bir etmeye yeter. Bir de bakarsın ki, o sanki hiç iman etmemiştir! Nitekim ayette şöyle denilmektedir: "İnsanlar içinde Allah'a kıyıdan ibadet edenler vardır. Böylesine bir hayır isabet etse onunla tatmin olur, ve bir fitne isabet etse kendi yüzü üzerine döner. Dünyada ve ahirette hüsrandadır. İşte bu, o (vaat edilen) apaçık hüsrandır."(22:11).

İnsan ne kadar ibadet ederse etsin, fakir olarak yaşamadığı sürece kurtuluşa eremez. Fakir, -malı olmayan değil- kendini mal sahibi olarak görmeyendir. Böylece her hangi bir şeye karşı büyüklenmez. Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) "Fakirliğimle övünürüm." demektedir. Çünkü fakirlik kulluğun işaretidir ve Allah'a yakınlık da kulluk iledir.

Her şey Allah ile ayakta durur. Allah'ın bir kimseye belirli bir yönden bağışları çok olabilir, ama bu onu zengin yapmaz; o yine aslı üzere kalır: "Hamd o Allah'a ki, göklerde ne varsa ve yerde ne varsa O'na aittir ve ahirette de hamd O'nadır. Ve O hakimdir, habirdir. Geceyi gündüzün içine girdirir, gündüzü de gecenin içine girdirir ve Güneş'i ve Ay'ı itaatkar kılmıştır. Her biri belirli bir vakite kadar kendi yörüngesinde akar gider. İşte bunları (böyle yaratan) Rabbiniz olan Allah'tır ki, mülk O'na mahsustur."(34:1, 35:13)

Sahiplenilen her şey darlığa yol açar. Çünkü tüm zenginlikler taşıyıcıları için birer yüktür. Bunlar, eksikleri tamamlamak, hataları gidermek ve acıları dindirmek için insana verilmiş birer güçtür. Biriktirilmek için değillerdir ve kesinlikle iftihar kaynağı olamazlar. Kendisine mal, yetki, zeka, beceri vs. verilen, bunların sorumluluğu altına girer. Yoksa bunlar kendisine yok yere, düşüncesizce ve şahsi arzularına göre harcansın diye veya saklamak/biriktirilmek suretiyle başkalarının istifadesinden uzak tutulmak üzere verilmiş değildir.

"Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün üstünde yük yükleme!"(2:286)

İki Yön

İnsanların yaradılışları aynı değildir; kiminde sevgi, kiminde hikmet yönü daha baskındır. Kendisinde sevgi yönü ağır basan kişi, daha çok şeyleri/olayları uzlaştırmak ve anlaşılır kılmak için uğraşırken, kendisinde hikmet yönü ağır basan kişi, daha çok şeyleri/olayları ayırmak ve detaylandırmak için uğraşacaktır. İlki "öyle hissettiği" için, ikincisi "öyle gerektiği" için davranacaktır. İlki "daha güzelini", ikincisi "daha faydalısını" amaçlayacaktır. İlki görünüm, ikincisi fonksiyon arayacaktır. İlki basit ve rahat, ikincisi zor ve yüksek bir pozisyon için çalışacaktır. İlki sıcak/samimi, ikincisi soğuk/mesafeli ilişkiler kuracaktır.

Her şey yerinde ve zamanında doğrudur. Sevgi dağıtır, hikmet dağıtılana sahip çıkar. Sevgi barışır, hikmet barışı ayakta tutar. Dolayısıyla dürüst kişinin bir tavrı tamamen benimseyip, ötekini reddetmesi mümkün değildir. Sadece sevgi tavrı benimsendiğinde, -öncesinde her şey tamam gözükse de- uzun vadede işler aksayıp birbirine girecek ve sonunda herkesin başı yanacaktır. Böyle olduğunda da sevgi hızla öfkeye dönüşür ve bu sevgi iddiasının boş olduğu kısa zamanda ortaya çıkar. Sadece hikmet tavrı benimsendiğinde ise, amaçsızlık baş gösterecek ve insanlar bir türlü başarılarını takdir etmeye, kutlamaya ve gerçekleştirdiklerinden istifade etmeye fırsat bulamayacaktır. Çalışacak, çalışacak ama ne için çalıştıklarını kendileri de bilmeyecektir. Öyle ya, Sevgili hazırda değilken çalışmak niye ve ne içindir?

Esas amaçlanan ise, -her zaman/mekan ve durum için gerekli tavrı seçebilmenin ötesinde- her konumda iki tavrı birleştirebilmektir. Bu da ilahi bir özellik olduğundan ancak Allah dostlarına nasip olur. Bu kimselerin hissettikleri, gerekendir; güzel buldukları faydalıdır. Onlar, görünüm ve fonksiyon, basit ve zor arasında denge kurar, hem rahatlığı hem de yüksekliği elde ederler. İnsanlara hem herkesten yakın, hem de herkesten uzaktırlar; yaklaştıkça uzaklaşır, uzaklaştıkça yaklaşırlar. Onlardaki, sevgi ve hikmetin olgun sentezidir.

Kadınlar sevgi, erkekler hikmet yönüne daha kabiliyetlidirler. Cinsiyeti gerekli kılan da bu farkın evrende yerleşik olmasıdır; yani iki yönün de gerekli ve amaçlanıyor oluşu. Bu yüzden kadın, kendisi dişi olmakla beraber, eril olan sevgi yönünde kuvvetli; erkek, kendisi eril olmakla beraber, dişi olan hikmet yönünde kuvvetli yaratılmıştır -ki birliğin ve birlikteliğin önemini ve gerekliliğini önce yakınında, kendinde bulsun.

Kadında hikmet, erkekte sevgi yönünün ağır basması da mümkündür. Ancak böyle kimselerin hayatta yaşadıkları tatminsizlik diğerlerine oranla daha büyük olur. Bunun temel sebebi, toplumsal değerlerin genel üzerinde odaklanmasıdır. Bu yüzden, genele uymayan her şey, toplum içinde kendine yer bulmakta zorlanır. İkinci bir sebep de bu kimselerin, hemcinslerinden farklı oluşlarını bir üstünlük olarak görmeleri ve bu sebeple hemcinslerinde gözlemledikleri diğer yönü tamamen dışlamaya çalışmalarıdır.

Bugün çoğunluğun -sevgi değil de- hikmet yönüne kanalize oluyor oluşu, yaratılışlarının bu yönde olmasından değil, topluma sürekli olarak aşılanan mal/mevki sevdasından dolayıdır. Herkes çevresi tarafından 'büyük' seçimlere yönlendirilmektedir; halbuki gerçekte hiçbir seçim, insanın kendi seçiminden daha büyük olamaz. Bunu unutan insanlık, kendi içsel ihtiyaçlarını bastırmaya çalışmakta ve dolayısıyla yaptıkları 'büyük' seçimler, onlar ve etrafındakiler için acı ve hüzün kaynağı olmaktadır. Bu yüzden de yaptıkları işten ne maddi, ne de manevi verim alamamaktadırlar. Çünkü kendisiyle meşgul oldukları iş/eylem, onların yapmaları gereken iş/eylem değildir. Bunu kendileri de içsel olarak bilirler, ama koşullandırmadan ötürü görmemezlikten gelmeyi tercih ederler. Koşullandırmayı ayakta tutan kaybetme korkusudur. Halbuki kaybedilecek olan zaten kaybedilmiştir.

Sevgi çocuktur/gövdedir, hikmet yetişkindir/daldır ve beraberlikleri olgundur/meyvedir. Kesilen dallar yerine elbet yenileri gelir, ancak gövde bir ve tektir. Dolayısıyla sevgi yönüne her zaman için özen gösterilmesi gerekmektedir.

İki yönün ortaya çıkmasına polarite zemin hazırlamıştır. Sevginin aslı pozitif kutba, hikmetin aslı da negatif kutba dayanmaktadır. Ancak bu formda daire daha dar olduğundan, hikmeti -'kötü' olarak değil- ancak yardımcı/ekstra/ikincil olarak sevgiyle karşılaştırabiliriz. Sevgi esas, hikmet onun koruyucusu, güçlendiricisi ve yayıcısı olmaktadır. Hikmet olmadan hiçbir şey korunamaz, güçlenemez ve yayılamaz. Sevgi olmadan da her şey anlamını yitirir ve korunma/güçlenme/yayılma bir şey ifade etmez.

Birleşim ve Kesişim

Her şey diğer bir şey ile en az bir noktada kesişir ve ayrışır. İki kişinin bazen samimi, bazen birbirinden uzak olabilmesi de buna dayanır. Çünkü onlar bir açıdan aynı, diğer bir açıdan ise ayrıdırlar. Bu yüzden ayrılık yönünün baskın geldiği insanlar birbirleriyle anlaşamazken, birleşim yönü baskın gelenler iyi geçinirler.

"Müminler (inançlı olanlar) kardeştir." Bu kardeşlik bağı sayesinde de birbirleriyle uyuşabilirler. Çünkü kardeşlik bağının otoritesi güçlüdür ve diğer ayrılık yönlerine baskın gelir. Bu yüzden Allah'ın elçisi, iki müminin birbirine küs kalamayacağını açıklamıştır. Çünkü aralarında bağlayıcı olarak iman bulunmaktadır. Birinin ya da ikisinin imanından perdelenmesiyle geçici olarak ayrılabilirler, ancak küs kalamazlar.

Birleştiren sevgi, ayıran hikmet yönüdür. Temelde amaçlanan kişilerin beraberliği olmakla beraber, kesişme batıl şeyler hakkında olduğunda ayrım gerekir. Çünkü böyle beraberlikler, hem kişilerin kendilerine, hem de çevrelerine zarar verme potansiyelindedir. İşte tam da bu sebepten, insan şeriata ihtiyaç duyar; herkes kişilerle/şeylerle nasıl birleşebileceğini/etkileşebileceğini bilir, ama selamete ulaşabilmek için neyden, ne ölçüde ve ne şekilde ayrılması gerektiğini bilemez.

Tüm şeylerin kendinde kesiştiği bir nokta vardır -ki o da Allah'dır. Dolayısıyla her insan, Allah ile ilişkisinin sağlamlığı oranında sevgi-hikmet sentezi yapabilir. Burada sentez kelimesi önemlidir, çünkü bir insan pekala sevgi ya da hikmet yönünde oldukça ilerlemiş olabilir, ancak onun mertebesi bu iki hakikati ne oranda kaynaştırabildiği ile ölçülür. Çünkü tek yönlülük batıldır.

İman edenlerin çoğu Allah'a değil, hayallerinde oluşturdukları tanrıya ibadet ettikleri için Allah ile ilişkilerini yeterince güçlendiremezler. Bu yüzden de sentez güçleri zayıftır. Nitekim, "İnsanların çoğu ortak koşmaksızın O'na inanmaz."(12:106) denilmektedir. O'na ortak koşmak, tek bir yönün gereksinimleri (alt hükümleri) ile diğer yönün gereksinimlerini örtmek demektir. Bu örtme ne kadar içsel ve kapsayıcı olarak gerçekleşirse, kişi o derecede bir kafir (örten) olur. İnançlı kimseler bu konuda fazla ileri gitmedikleri için 'mümin' (emanet sahibi) adını alırlar. Ancak bu, büyük kısmının şirk içinde olmadığı anlamına gelmez. Onlar, Allah'ın hükümlerini kendi duydukları/bildikleri/tecrübe ettikleri ile akıl süzgecinden geçirerek duyar, anlar ve uygularlar. Halbuki Allah'ın hükmü yine Allah'dan öğrenilir -ki bu da ancak Allah'a teslim olmak, yani Allah karşısında boş olmak ile mümkündür. Allah'a teslim olmak ise, elçisine teslimiyeti gerektirir, çünkü doğruluk için ihtiyaç duyulan form/şekil/suret ondadır.

Allah, ateist ve putperest kimseleri cahil olmakla nitelemiştir. Cahil ile cahil olmak ise ayrı bir cehalettir. Çünkü bu, sevgi-hikmet sentezinin zayıflığına işaret eder. Dolayısıyla -mümin (imanlı) olsun veya olmasın-, hangi niyetle olursa olsun, cehalette ısrar edenlerle iyi ve/veya kötü yönde diyalog sürdürmeye çabalayan da cahil hükmündedir. Öte yandan, "Rahman'ın kulları, yeryüzünde alçak gönüllü olarak yürürler ve cahiller (küçümsercesine) kendilerine dalaştıklarında 'Selam' derler."(25:63) Yani onlar, 1) kendilerine verilmiş olan hikmetle, 2) cahillerin eğlencelerinin, çok aşağı derecelerdeki sevgi hükümleri olduğunu görüp, 3) hikmet hükümlerini yalanlayanların düştüğü duruma düşmemek için, 4) yine sevgi hükümleri dairesinde, 5) ancak mümkün olan en yüksek seviyede cevap verirler. Böylece, Allah'ın bu kişileri cahil bırakmasındaki hikmeti reddetmemiş ve aynı zamanda Allah'ın kendilerini seçkin kıldığını da ispat etmiş olurlar.

Küfürden eksildikçe, imandan artar; emanet edilen de büyür. Dolayısıyla ayette belirtilen kimseler Rahman'a izafe edilirler, çünkü Rahman (Mutlak Merhametli) -ki iyi/kötü ayırt etmeksizin rahmet eden demektir- Allah'ın hükmü en geniş olan sıfat ismidir.

Orta Yol

Hakk'ı arayan, O'nu ancak orta yolda bulabilir. Çünkü "O, evvel ve ahir, zahir ve batındır".

Her şeyin azı da, aşırısı da dengesizliğe yol açar. Bu dengesizlik kendini şirk olarak gösterir. Nitekim Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) insanları gizli şirke karşı uyarmıştır. Elbette bu şirkin gizliliği kişinin kendine göredir; yoksa Hakk'a göre işin gizli bir tarafı olamaz. Kişi cehalet ile nitelendiği sürece kendi ve kendinden ortaya çıkanlar hakkında gafil olmaya devam edecektir.

Şirkin açığının gizlisinden daha tehlikeli olduğu söylenmiştir. Bunun sebebi kişinin işlediğinin farkında olmayışı veya kasıtlı olarak Hakk'a isyan etmeyişidir. Günahların hepsi için bu ilke geçerlidir, ancak bu durum günahların büyüklüğünü küçültmez; ama belki Allah'ın bağışlamasını arttırabilir.

İslam'da yakınların (akraba, komşu, dost vs.) hakkı uzak olanlardan önce gelir. Ama bu, onları kayır, başkalarını umursama anlamına gelmez. Ya da halkın yönetimiyle görevli birinin haksızlık yapması için bir bahane değildir. Dikkat edin, görevli diyoruz. Çünkü her onur/rütbe/yetki sorumluluğu beraberinde getirir.

Duruma böyle bakamayanlar, yakınlarına duydukları ilgiye nasıl karşılık vermeleri gerektiğini bilemezler. Benzer bilince sahip 'yakınlar' da, yetkili yakınlarından olmayacak taleplerde bulunabilir, taleplerine karşılık verilmemesi halinde de bu kişiyi eleştirebilir, azarlayabilir, tehdit edebilir ve hatta kendisiyle ilişkiyi tümüyle kesebilirler. Çünkü onlara göre bu kişi, 'sevgi'lerine karşılık vermemektedir ve bu yüzden de suçludur.

Kendini kandırmaya devam eden birinin Hakk'a kulluk ettiği söylenebilir mi? O, yalanı gerçeğe tercih etmektedir. Hakk'ı batılla değişen biri ise Hakk'ı sevememiştir. Bu kişinin başkasını sevmesi beklenebilir mi?

Şirkin olduğu yerde sevgi de olamaz, çünkü şirk ile sevgi ters orantılıdır. Hakk ile çelişen her şey de şirktir. Cahiller arasında yaygın olan bu örnekte şirk oldukça açıktır. Nefsin arzuları Hakk'ın yerini almış ve çirkinliğin üstü 'sevgi' adı altında örtülmüştür. Buna benzer birçok örnek vardır ve hepsinde de gizlilik, hevese uymanın ve nefsin arzularını izlemenin sonucu olarak kendini kandırma şeklinde ortaya çıkmaktadır. Öyleyse herkesin körlüğüne sebep yine kendidir -ki bu gerçek de gizli/açık ayrımını anlamsız hale getirmektedir.

İman, emin olmak ve emin etmek demek iken, 'aldıkları' yanına kalacak vehmiyle, "Ne koparsam kardır." anlayışına göre hareket eden biri mümin olabilir mi? Herkes böyle hareket etse, toplumda büyük çapta sıkıntı, korku ve güvensizlik meydana gelmez mi? Bu durumda nerede kaldı kardeşlik, nerede kaldı tevhid?

İnsanın Hakk'a karşı mazeretli olması şirktir. Neden? Çünkü bu, Hakk'ın her şeyi yakinen, en ince ayrıntısına kadar bildiğinden ve en iyi şekilde düzenlediğinden şüphe duymaktır.

Rabb'imize mazeret sunacağımız yerde dünyaya karşı mazeret sunmuş olsak, bir daha korkacağımız bir şey kalmaz ve küçüklükten kurtulurduk. Ama ne yazık ki bizler, Hakk'a yükselmemiz ve O'nun tarafına geçmemiz gereken yerde, Hakk'ı kendi tarafımıza çekmeye ve algı seviyemize indirmeye çalışıyoruz. Bu ise Müslüman olmak, yani teslimiyet değil, tam aksine Hakk'a diretmektir. Bencelerle Allah ve dini hakkında atıp tutuyor, ibadetlere şahsi anlamlar yüklüyoruz. Peygamberin ağzından çıkanı araştırmak yerine, zannımıza göre hareket ediyoruz. Karşımızdakileri kendi doğrularımızı uygulayan hayali bir 'Allah' tanrısıyla tehdit ediyoruz. Biz Allah'a siper olacağımız yerde Allah'ı nefsani işlerimize siper ediyoruz. Birkaç ritüteli yerine getirmekle iyi Müslüman olduğumuzu düşünüyor, günlük işlerimiz nankörlüklerle dolup taşıyor.

Oysaki inancı belli eden birkaç dakikalık ritüeller değil, günlük ilişkilerdir. Her şey ile olan ilişkiler... Çünkü asıl ibadet hayatın içindedir. Her şey O'ndandır ve ilişkiler O'nunladır. Ritüeller ise kişiyi Hakk'a yakınlaştırmak için olan araçlardır. Araçlar! Gerçi bunları yalanlamaya, değiştirmeye, kaldırmaya çalışan 'Müslümanlar' da var…

"Neden dualarım kabul olmuyor?" demeden önce, gerçekten Allah'a dua ettiğimizden emin olmalıyız. Allah'a dua eden, elçiyle ters düşemez. Çünkü Allah, alemlere rahmet olarak gönderilmiş olan Muhammed'in Rabbi'dir. Dolayısıyla O, bir yöne özel kılınamaz; tüm yönleri kuşatır.

Öte yandan, kalp sahiplerinin özelliği akletmektir. Resulullah, fetva verenin güvenilirliğine bakılmaksızın fetvaların kalbe danışılması gerektiğini bildirmiştir. Böyle yapılıyor olsa, din adı altında her türlü ahlaksızlığı ve zalimliği emreden, inanç ticareti yapan kişiler de elbet ortaya çıkamazdı. Onların hedefi, yalnızca duyduklarına göre hareket eden, inanç, gelenek, töre, hayal ve vehmi birbirine karıştıran, dindarlığı şekilciliğe indirgeyen, kolay olanı zorlaştıran, güzel olanı çirkinleştiren, serbest olanı yasaklayan ve "biz ancak atalarımızın yoluna uyarız!"(2:170) diyen cahil topluluktur. Bunlar cehennemden kaçtıklarını düşünürken cehennemin tam da içine düşmüşlerdir. Bunu farkettiklerinde, "onlardan bir kısmı, diğerlerini sorumlu tutmaya çalışır, 'Siz bize sağdan gelirdiniz (hak suretinde gözükürdünüz)' derler. Diğerleri ise, 'Hayır, siz müminler olmadınız.' derler."(37:27-29). Ve ateşe düşen herkes gibi onlar da şöyle derler: "Eğer kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, şu alevli ateş içindeki halktan olmazdık."(67:10). Çünkü onlar dinlemek, düşünmek yerine inat ettiler ve inandıkları Allah değil, kendi zanlarındaki tanrı oldu. Bu yüzden hiçbir zaman gerçek mümin olmadılar. "Bu sebeple onlar o gün azap içinde ortaktırlar."(37:33)

Bahsedilen durum kandırılmaya sebep olmanın yanında dinin zorlaşmasına da yol açmaktadır. Kişi, önünde birçok seçenek varken, herhangi bir imamın tercihine zorlanmakta ve maneviyat konusunda sıkıntıya düşmektedir. Halbuki her durum ve her kişi özeldir. Herkesin her konuda aynı hareket etmesi beklenemez! Allah'ın kesinleştirmediği şahsi bir konuyu, kul noktalayamaz.

Dinde teslimiyet ne kadar önemliyse, taklitçi olmamak da o derece önemlidir. Samimiyet anlamına gelen ihlas, taklitçide bulunamaz! Taklitçi birleyemez, çünkü Hakk ile arasına başkasını sokmaktadır. O, atalarının dini üzeredir; aynı putperestler gibi: "Onlara bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz."(39:3). Bu 'tapma' eylemi, ille de secde etmek şeklinde ortaya çıkmak zorunda değildir. Ne tarzda olursa olsun, sevgi ve saygının bölünmesi ikiliğe yol açar. Ve nerede ikilik varsa, orada Hakk'ı bulmak mümkün değildir.

Yine bu konuda da aşırı gidenler olmaktadır. Onların özelliği Allah dostlarını küçümsemek veya yalanlamaktır. Halbuki Allah dostları, bulundukları yer ve zaman için Allah'ın elçisinin dilidir. Rabbimiz ise şöyle demektedir: "Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin. Birbirinize bağırdığınız gibi, Peygamber'e yüksek sesle bağırmayın!"(49:2). Yoksa ne olur? "Siz farkına varmadan amelleriniz boşa gidiverir."(49:2)

"Kim elçiye itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur."(4:80). Bu, -şirk değil- tevhidin ta kendisidir. Çünkü beşeri akıl ile Hakk'ı bulmak imkansızdır. Birçok inatçı insan Allah'a itaat ettiğini düşünürken, şeytanın elinde oyuncak olmaktadır. "Allah'ın eli -başkasının değil- elçiye biat edenlerin ellerinin üzerindedir."(48:10). Büyüklere itaat, taklitçilikle karıştırılmamalıdır.

Risalet

Hakk'ı bildirmekle görevli olan peygamberler, yeryüzüne rahmet olarak gönderilirler. Onların varlığı, kendi devirlerinde ve onu takip eden devirlerde -herhangi bir istisna olmaksızın- herkes ve her şey için birer rahmettir. Ancak bu rahmetin hepsi ile ilişkisi, farklı düzeyde ve özelliktedir. Bu farklılık da ne Allah'ın, ne de elçilerinin seçimine göre, yaratıkların ihtiyaçlarına göredir. Bu ihtiyaçlar, hal/durum, söz ve davranış şeklinde ortaya çıkarlar.

Yeryüzündeki her yaratık, ancak hayatta yaptığı tercihlere göre (maddi ve manevi) konumlara yerleşmektedir. Ancak bunlar içinde yalnızca insan gerçek anlamda özgür irade sahibidir. Diğer yaratıklarda bu derece bir olgunlaşma görülmez. Dolayısıyla onların risaletin taşıdığı rahmetten payı, yeryüzündeki insanların bilinçlenmesi ve ahlaklanması sonucu (insanlığı tehdit etmedikleri sürece) insanlık tarafından korunmaları ile sınırlı olmuştur. Öte yandan insan, büyük sorumluluk altındadır. Çünkü -diğer türeyenlerin aksine- onun hayatının neredeyse her ayrıntısı kendisi tarafından belirlenmektedir. Bu yüzden de onun içinde bulunduğu durum, aslında kendini içine soktuğu durumdur.

"Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir."(33:72). Emanet, gerçek serbestlik ve bunun getirdiği iradi sorumluluktur. Sayılanlar onu yüklenmekten kaçınırlar, çünkü onu ancak zalim ve cahil bir şey kabul edebilir -ki o da insandır. Dolayısıyla zulüm -ki karanlık demektir- ve cehalet, emaneti yüklenmek için gerekli olan iki şeydir. Çünkü gerçek serbestlik, ancak bu ikisinin bir sonucu olarak, boşlukta ortaya çıkar. Öyleyse insanın eksikliği de kemali de bu iki niteliğe dayanmaktadır.

Sadece boş bir kap doldurulabilir. Seçimden uzak duran her yaratık, tercih yapmadığı oranda Hakk ile devamlı irtibat halindedir. Dolayısıyla böylelerinin kabı doludur; yani onlar için yeni, alışılmışın dışında bir serüven düşünülemez. İnsan için ise bunun aksi geçerlidir; o hiçbir şeyi yakinen (kesin olarak) bilemez -ki bilinçlice uygulasın, hiçbir şeyden emin olamaz -ki sürekli onu tercih etsin. O, pekala hayvandan daha aşağı fiiller de işleyebilir. İşte bu yüzden, yani hiçbir yol ve yöntemle sınırlanmadığından, sadece o, Hakk'ı her şeyin yaratıcısı ve terbiyecisi olarak deneyimleyeme potansiyeline sahiptir. Ancak bunun gerçekleşebilmesi için, önce ona bazı şeylerin bildirilmesi zorunludur. Çünkü dizayn gereği, insan, Hakk ile irtibatını büyük ölçüde yitirmiştir. Bu sebeple de her şeyin sahibi ve efendisi Allah, tarih boyunca insanlığa elçilerini göndermiştir.

Elçiler hidayete, yani yol üzerinde yürümeye vesiledirler. Hidayet olmadıkça -yolda değil- arazide yürünecektir. Arazi ise olması gerektiği gibi, yani engeller ve engebelerle doludur. Çünkü sadece karşıtlığın (kontrast) bulunduğu bir alanda ve de karşıtlığın fazlalığı oranında seçim yapılabilir.

Yaratılan her şeyin bir kullanım yeri ve amacı vardır ve bunu, yani Hakk'ın her şey ile olan bağıntısını bilen kimseye hikmet sahibi ya da arif denir. Bu da -çoğul değil- tekil bir nispettir. Dolayısıyla etraftan malumat (haber/bilgi) toplamakla elde edilemez.

Ayrıca dikkat edilirse, Allah'ın elçileri için -sağlayıcı değil- vesile dedik. Çünkü onların nihai fonksiyonu hatırlatmaktır. Nitekim şöyle denilmektedir: "Şüphesiz sen sevdiğin kişiyi yola iletemezsin, ama Allah dilediğini yola iletir."(28:56) Burada kastedilen, hidayete ermenin elçi kanalı üzerinden Allah ile gerçekleştiğidir; yoksa elçinin sevdiği bazı kişilerin hidayete ermeyecek oluşu değildir. Çünkü "sapmadı arkadaşınız ve azıtmadı. O, hevesinden konuşmaz."(53:2-3). Her şey sevdiği ile beraber olduğundan, elçinin hidayete ermeyecek olanlara sevgi beslemesi imkansızdır. O, -halkın tarafında değil- halk ile Hakk'ın biraraya geldiği noktada bulunur.

Her ne kadar peygamberin, ölmekte olan putperest amcasının iman etmesi için çaba gösterdiği bilinse de, o, bunu Allah'ın iradesine aykırı olarak yapmamıştır. Amcası yaşamı boyunca Allah'ın elçisine sahip çıktığından, her ne kadar hikmet hükümleri onun cezalandırılmasını gerektirse de, sevgi hükümleri kendisine rahmet edilmesini sağlamıştır. Çünkü şeylerin Allah ile bağlantısı elçi üzerinden gerçekleşir. Elçiyi seven, elçiyi göndereni sevmiş olur. Ancak bu örnekte de olduğu gibi, bazen bu sevgi beklenilen şekilde ortaya çıkmayabilir.

"Bizim Rabb'imiz, her şeye yaratılışını veren ve ona yol gösterendir."(20:50). Dolayısıyla O, yarattığı şeyi kılavuzsuz bırakmaz. Allah, her şeye göreli olarak, her şey için yaratıcı ve terbiyecidir. Nitekim her hayvan yaratılış amacını bilmekte ve bu hayatta -başka değil- kendi olmaktadır. Ne var ki, insan tamamen 'boş'lukta bulunduğundan, o kendini bilmez, bilemez. Bu yüzden onun ne yapacağı da belli değildir.

İnsan, Hakk'ı bulmak için elçiye ihtiyaç duyar. Bu bir tür alıştırmadır. Çünkü karanlıkta olan kimsenin Hakk'ı tüm çıplaklığıyla kabul etmesi mümkün değildir. Elçiler, Hakk ile halk arasında bulunmakla insanlık için arayüz oluştururlar. Yoksa O'ndan başka bir yol gösterici yoktur.

"Biz ona (insana) şah damarından daha yakınız."(50:16). Önemli olan insanın bu yakınlığı görüp, göremediğidir. "Ve O, yolda olanlar ile bilir."(28:56). Yani yolda olanlar, bilgi sahipleridir; diğerlerinin ise Hakk'ın bu kaçınılmaz ve zorunlu yakınlığından bilgi yönünde bir payları yoktur. Nitekim elçi şöyle demektedir: "Ben de sizin gibi bir insanım ama bana Tanrı'nızın tek bir tanrı olduğu vahyolunuyor." (18:110) Dolayısıyla o da bir insandır ama karanlıkta değildir. Kaynak birdir ama su, ancak açık olan kollardan geçmektedir.

Arayan bilir: Aranan O’dur.

Arayan bulur: Arayan O’dur.