Şehadet Alemi

İçinde bulunduğumuz ortam, latif olan manaların ağırlaşıp, kabalaşarak meydana getirdiği cisimler alemidir. Her ne kadar yaratılan her şeyin bir anlam ve önemi varsa da, şeylerin aralarında derecelenme olması kaçınılmazdır. Allah'ın 'Latif' diye bir ismi olmasına karşın, 'Kesif' diye bir ismi yoktur. Kesafet O'na atfedilemediğinden, kesif olan şeyler de O'na uzak sayılmıştır. Dünyayı aşağılık kılan da budur.

Şehadet alemi denilmesi her şeyin açığa çıkması ve açıkça deneyimlenilmesinden kaynaklanır. Burada her hakikat bedenlenir ve birbirinden olabildiğince ayrışır. Hakikatler arasındaki tüm ilişkiler bu sayede gözlemlenebilir olur. Eğer hakikatler birbirine paralel ise, bu hakikatleri taşıyan bedenler de birbirine paraleldir. Aksi durumda ise tersi olur. Dolayısıyla burası dostluk ve düşmanlığın en belirginleştiği yerdir. Hatta bu yüzden kimin kafir, kimin mümin olduğu -ahirette değil- burada belli olmaktadır. Ahirette ise herkes ait olduğu yeri bulacak ve karşıtlık silinecektir.

Öyleyse karşıtlık dünyanın temel özelliğidir. Birbirine paralel ve benzer şeylerin varlığı dahi bu amaca hizmet eder ve bakışları farka doğru çeker. Neden? Çünkü farkında olunmadan bilinemez. Halbuki Allah, alemi ve özellikle de insanı bilinmek üzere yaratmıştır. Onun bilinmesi ise yine O'nunla olur. Bu yüzden ilahi isimler her yana yayılmış ve bize O'nu bildirmiştir. Biz ise bunun farkında dahi olmayabiliriz. Balığa sudan sorarsanız cevap veremez, çünkü hem içi, hem de dışı sudur.

Çevremizde 'iyi'yi deneyimlediğimizde, onu Allah'a atfeder ve Rabb'imize şükrederiz. 'Kötü'yü deneyimlediğimizde ise -onu da Allah yaratmış olmasına karşın- kendimize atfetmemiz gerekir. Çünkü Allah yalnızca her şeye yaratılışını vermiştir. Bu açıdan ise iyilik/kötülük geçersizdir. Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun), bu sebeple "Her durumda hamd (övgü) Allah'adır." demektedir. Öyleyse kötülük bizimle ortaya çıkmaktadır. Bu da, her zaman için bizim veya o şeyin kötü olmasını gerektirmez.

Kötülük, karşıtlığın kendindedir. Çünkü her şey Allah'a aittir ve O'na dayanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında Yaratıcıları karşısında hepsi bir olur. Öte yandan, kişinin benliği kendisine eşlik ettiği sürece deneyimlenen bir karşıtlık olacak ve kötülük ortaya çıkacaktır. Bu durumda kötülüğü ayakta tutan kendisi olduğu için kötülüğü kendisine atfetmesi gerekir. Bundan sonra da, gerekirse o 'kötü' şeyden uzaklaşır. Hatta bazen uzaklaşması kendi iyiliği için zorunludur. Bedenin korunması bakımından iş maddi açıdan böyle olduğu gibi, dinin korunması bakımından manen de böyledir. İnsanın uzaklaşmasını gerektiren ise -başka bir şey değil- kendi kötülüğüdür. Dolayısıyla kötülük, asılda zayıflık, acizlik, fuhşiyata ve günah işlemeye meyil vb. olmakta ve kişinin kendisine dönmektedir. İşte bunu bilen, başkalarıyla ve/veya sebeplerle uğraşmayı bırakır ve zati niteliği olan kullukla vasıflanır. O, yalnızca Allah'a kulluk eder ve O'na ümit bağlar: "Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden dileriz."(1:5)

Kader

Dünyada insanlar ruhaniyetlerinin dayandığı esaslara ve manevi gelişmişlik seviyelerine göre sınavlara tabi tutulurlar. Bu sınavlar sonucunda da kendileri ile ilgili her şey belli olur. Yanlış anlaşılmasın, bunlar cennete veya cehenneme gidileceği gibi tek bir şeyi belirlemezler. Sınavlarla amaçlanan insanın kendi değerini bilmesidir. Nitekim, sahabenin bir kısmı neden farz ibadetlerle yetinmediklerini sorduklarında, Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) -bir değil- yüz cennet derecesi olduğunu bildirmiştir. Onlar ticari kafayla olaya baktıklarından, Allah'ın elçisi de onlara anlayacakları dilde cevap vermiştir. Gerçekte ise iş, ödül-cezanın çok ötesindedir. Tevhid ehli, Allah'dan başkasına razı olmaz, çünkü bilirler ki aranan -herhangi bir şey değil- O'dur.

Kader, geleceğin önceden belirlenmiş olmasıdır. Buna göre insanların yaşadıkları ve yaşayacakları belirli bir düzeni izlemektedir. Bahsedilen düzen olgunlaşmamızı hedefler ve bize göredir, bizim içindir. Bu noktada aklımıza "Öyleyse hayatın ne anlamı var?" diye bir soru gelebilir. Ama aslında yaşamın anlamı tam da budur; bizim için seçileni deneyimlemek ve ona yönelik yeni seçimler yapmak. Çünkü öncesinde imkan yoktur, şartları ve çevreyi belirleyerek bize göreli dünyayı meydana getiren zorunluluk vardır. Şimdi ise zorunluluğu nasıl deneyimleyeceğimize karar verebilir ve belki de ileriye dönük yeni seçimler yapabiliriz. Böylece dünya içindeki 'ben'i oluştururuz. Yaratılan 'ben', farkındalık ölçüsünce kusursuz, farkındalık da ilim doğrultusunda yüksektir.

Dikkat edilirse, ileriye dönük yeni seçimler yapabilmek için belki denildi. Çünkü kendimizi bilmediğimiz sürece seçimlerimiz -kendimize değil- başkalarına ait olur. -Muhafazakar veya değil- hikmet ehli olmayan herkes taklit içinde hayatını sürdürür. Çünkü bilinen şeyler, kendilerine basiret eşlik etmeksizin yolu göstermeye yeterli olmaz. Bu yüzden de küçük yaştan itibaren yakın, sevilen veya alanında başarılı kişilerin adetleri/tarzları/yöntemleri kopyalanır. Aradan vakit geçince, çoğu zaman kime ait olduğu dahi hatırlanmayan bu düşünce ve davranış modellerini insanlar sahiplenirler ve hayatları pahasına savunurlar. Çünkü artık bunlar onların kimliğini oluşturmuştur. Bunları eleştiren, bir bakıma kendilerini eleştirmiş sayılır.

Şu da bir gerçek ki, taklit etme olmasa insanlar hareket edemezlerdi, çünkü kendileri için bilinmedik çok şey vardır. Karanlıkta kalmış bir insan, hayatı hayvanlardan bile daha az tanır. Dolayısıyla heveslerine ve arzularına kavuşabilmenin umuduyla başkalarının yaşamlarına dahil olur. Ve büyük bir hızla dahil olduğu çevrenin ortak değerleri içinde asimile olmaya başlar.

Dünyada cahil olarak geçirilen her gün için sahte benlik biraz daha genişleyecek, kalınlaşacak, kabalaşacak ve ağırlaşacaktır. İnsana en büyük zararı kendi verdiği gibi, en büyük faydayı da kendi verebilir. En büyük zarar, kendini kandırmak; en büyük fayda, bilinçli yaşamaktır. Taklit üzere yaşandığı sürece kendini bilmek mümkün olmaz. Kendini bilmeyen ise etrafında olup bitenleri anlayamaz. O yüzden hayat ona yabancı gelir. Kendine bir zarar geleceğini düşünür, dört bir yanına duvar örer ve başkalarıyla bu duvar arkasından iletişim kurar. Güvenmek ister, güvenemez; samimi olmak ister, olamaz. Başına iyi bir şey geldiğinde belki onu Tanrı'dan bilir, ama kötü(!) bir şey geldiğinde onu hemen birilerinin üzerine yıkar. Asılda ise sadece kendi vardır. Çünkü yaşananlar -evrensel değil- şahsidir, kişiye özgüdür.

İstenilene ulaşmak, ona yönelmede himmeti toplamayı ve aradan başka ihtimalleri çıkartmayı gerektirir. Böylece isteyen, istenilenin özelliğine ve gereksinimlerine bürünür, ikisi arasındaki uzaklık ortadan kalkar. Bu da sadece sözle istemekle olmaz, adım atmayı gerektirir. Çünkü gerçek dua, yani çağrı, dua edenin aktif katılımıyla olur. Bu da istenilen şeyin önündeki engelleri kaldırmak demektir. Ne zaman insan, maddi/manevi gücünün yettiği ölçüde bunları araştırır ve kaldırmaya çalışır, o zaman duası hayal olmaktan çıkar ve gerçekleşir. Bunun sonucunda, istenilen eğer elde edilmesi takdir edilmiş bir şey ise vakti geldiğinde gerçekleşir. Aksi takdirde, istediği şeyin mukabilini veya benzerini yanında bulur. Öyleyse iş, gerçekliktedir -ki o da ancak dürüstlükle ortaya çıkar. Çağrıyı yapan çağrısına önce kendi kulak vermelidir.

Cevaplar içeride aranmalıdır, dışarıda değil. Sorular kendimize yöneltilmelidir, başkalarına değil. Her şey herkes için değildir, çünkü herkes her şey için değildir. Herkes ne ise, ona ulaşmalıdır ve elbet ulaşacaktır. Ama kendini bilmeyen neyin kendi helali olduğunu bilemez. İşte bu kaderdir, yoksa "istedim olmadı" değil. Çünkü isteseydin olurdu. Nitekim Kuran'da ve çeşitli hadislerde duaya icabet edileceği belirtilmiştir. Demek ki isteyen sen değilsin, bir başkası. İstenilen şey, eğer fayda ise helalin olandır. Sana verilecek olan da odur. Dolayısıyla helalimizi bilip, kendisini talep etmediğimizde istemiş sayılmayız.

Kader, Allah'ın her şeyi kuşatan kudretinden ileri gelir. Her yapılan -ne olursa olsun- Allah'ın koyduğu sınırlar içinde yapılır. Bu yönetim ve düzenleme de ilahi ilime dayandığından kötü oluştan söz edemeyiz. Herkes güzellikle veya (inat edildiğinde) zorlamayla kendisi için iyi olana çağırılır ve helali yönünde korunur. Nitekim bir hadiste şöyle denilmektedir: "Hiç şüphesiz Allah'ın takdir etmediği bir rızkı kulun hırsı çekemez. Takdir edilen bir rızkı da kimse engelleyemez. Allah rahmeti ve hikmetiyle kalp rahatlığını ve sevincini rıza ve yakine; üzüntü ve kederi de (ilahi takdire karşı) şüphe ve kızgınlığa koymuştur."

Ortada bir kötülük varsa, o da kötü bir yorum olabilir. Kötü yorumlar ise Allah'ı unutmaktan kaynaklanır. Çünkü bunun sonucunda kendimizi yitiririz ve vizyonumuz da özümüzden kopuk olarak, bozulmuş manalar içinde gelişir. Halbuki başımıza gelen, her zaman için gidişatımızın gerektirdiği bir şeydir. Nitekim şöyle denilmektedir: "İşte bu, Allah'ın kullara zulmedici oluşundan değil, ellerinizle takdim ettiğiniz şeyler sebebiyledir."(3:182). Öyleyse kimse kaderinden korkmasın ve onu lanetlemesin, illa bir şeyden korkacaksa nefsinden korksun ve ona fırsat vermesin.

Gönderileni beğenmediğimizde sonrasını değiştirmek her zaman bizim elimizdedir. Yeter ki, iletilen mesajı görmezden gelmeyelim, tövbe edelim ve hayatımızı rayına oturtmak üzere ümitsizliğe kapılmadan çaba gösterelim. Her şeyden önce de dürüst ve açık olalım -ki elçinin getirdiği nurdan istifade edebilelim. "Allah'ın yardımı yakındır."(2:214).

Kaza

Bazen istemediğimiz veya planlamadığımız şeyleri yaparız. Hatta yapmaz, ama kendimizi yapar buluruz. Bu tarz işlerin oluşu takdir edilmiştir ve engellenemezler. Bunların bazıları bizi utandırabilir veya bize kendimizi suçlu hissettirebilir, ancak bunlarda bizim için ve başkaları için faydalar vardır. Ama eğer bilirsek. Yani meydana gelen olayların içinde kaybolmak yerine, onların getirdiği değişimi ve tecrübeyi gözlemleyip, anlamaya çalışırsak ileri doğru adım atabiliriz. Aksi halde aynı veya benzer durumlar hayatımızda tekrarlar ve bizde sürekli söylenir dururuz. Burada amaçlanan ise insanın acı çekmesi değildir. İnsanın yaptığı veya yapacakları Allah'a ne zarar verebilir ki, O bununla meşgul olsun?

Aslına bakarsanız evrende ceza yoktur, karşılık vardır ve bunun da oldukça geçerli bir sebebi vardır; deneyim. Herkes ve her şey, adları ve sıfatları ne olursa olsun, Allah'ın Kendisiyle Kendisine karşı oynadığı taşlardır. Her insan ve insan topluluğu O'na hizmet eder, ama hem şimdi, hem de sonra yaptıklarının karşılığını da görür. Kazanan ise bu veya şu değil, O'dur.

Sona doğru tüm taraflar silinecek, yalnızca iki grup kalacaktır; bedbahtlar ve mutlular. Daha sonra perdeler ardı ardına açılacak, görüş hayalden arınacak, eşyanın varlığı silinecek ve "celal ve ikram sahibi Rabbi'nin yüzü baki kalacaktır". Bu yüzden de gerçekte kaybetmek imkansızdır. Çünkü Allah kaybetmez. Ama kaybolmak vardır -ki bu da insanın nereden geldiğini ve nereye gideceğini unutmasıdır. Bu süreçte insan nefsiyle başbaşadır ve O'ndan ayrılık kendisine ızdırap olarak yeter.

İşte bunu bilen ve onu kendinde gerçekleştiren 'ben'dir, diğerleri ise kopyalar; yani 'sen'ler... Ama en önemlisi: Hepsi de O'dur.

Tavsiyeler

  • Sen sana uzak olursan kimse sana yakın olamaz. Sen sana yakın olursan kimse sana uzak olamaz. Senin davan kendinledir.
  • Kimlerle dost olacağını bırak düşmanları olan düşünsün. Kimlerle düşman olacağını bırak dostları olan düşünsün. Sen Rabb'inin yanında ve karşısında dur.
  • Bir şeyden hoşlanmadıysan, onu unut ve geleceğin olmasına izin verme. Evet, bunu yapmak senin elinde. Yeter ki içinde bulunduğun durumu -ondan değil- kendinden bil ve Rabb'inden daha hayırlısını iste.
  • Sakın kusura bakma! Göreceğin kusur, her daim kendine ait olacaktır. Çünkü evreni mükemmel şekilde düzenleyen Allah hata yapmaz, ama beşeri zihin yanılabilir.
  • Her şeyi bilemezsin, ama her şey ile bilebilirsin. Sen yeter ki sus ve dinle!
  • Gözlerini uzaklara dikme! Aradığın yakınlardadır. Belki senden gizli, ama yakındadır.
  • Herkes ancak aradığını bulur. Aranan ise arayanın bilgisine göredir. Öyleyse sen teslim ol -ki en yüce gerçeği bulasın.
  • Seçim sana aittir. Ama her seçim bir öncekini izler. Bunu bildikten sonra ister seç, ister seçme; sonuç aynıdır.

İnsanlık

İnsanlık, tüm makam ve mertebeleri kuşatıcı bir hakikattir. Hayvanlar ancak sıradan bir insana yakınlıkları oranında gelişmiş sayılırlar. Bunun kendilerindeki en bariz belirtisi de evcilleştirilebilir olmalarıdır. Kendisinde bu nitelik gelişmiş veya gelişmeye hazır olanlarda sosyallik ihtiyacı ortaya çıkar, birlikteliğe ve sevilmeye arzu duyulur. Nasıl ki insan hakikati aradığı için Rabb'ine yönelir, hayvanlar da yeni ortaya çıkan ihtiyaçlarını kendi türünden olanlarla gideremediklerini fark ettiklerinde insana yönelirler. Bu yönelim, onların Hakk'a doğru attıkları büyük ve önemli bir adımdır. Gerçi bal arıları da Hakk'a itaat bağlamında insanlar için bal yaparlar ama ikisi aynı olmaz. Biri Allah aşığına, diğeri ise ödül peşindeki abide benzer.

Huylarımız ve becerilerimiz çeşitli olduğu kadar insani olgunluk seviyelerimiz de farklılık gösterir. Aynı cins iki hayvan dahi kendi alanında başarı farkı gösterirken, insanların aynı olmalarını bekleyemeyiz. Hatta onların arasındaki fark en büyüktür. Çünkü onların alanı insanlıktır.

Herkesin kulluğu ayrıdır, ama insaniyet esasdır. Hayvan, insana -ki Rahmani surete göre yaratılmıştır- teveccüh ettiğinde Hakk'a yönelmiş olur. İnsanlar da böyledir; onlar da hakiki insana yöneldiler mi Hakk'a itaat etmiş olurlar. Nitekim "Elçiye itaat eden, Allah'a itaat etmiştir."(4:80) denilmektedir. Kimdir bu elçi? Hakk'dan konuşan temiz kişidir. O, gerçeğe ayna olur. Gerçek ise insanın kendindedir, kendidir: "mümin, Mümin'in aynasıdır."

Hakk yüzü insan yüzünden görünür. İnsana verilen değer, Hakk'a verilen değerdir. İhtiyaç içindekine verilen sadaka, önce Rahman'ın eline düşer. Şüphesiz Rahman'ın sadakaya ihtiyacı yoktur. Ama veren O olduğu gibi, alan da O'dur. Şüphesiz O hasta olmaz, ama ziyaret edilen O'dur. Şüphesiz O acı çekmez, ama birinin acısını gidermek, O'nu memnun eder.

Bu anlaşıldıktan sonra insani derecelenmenin yüksek ölçüde kardeşliğe dayandığı ortaya çıkar. Çünkü insanlarla ilişkilerini sevgi ve saygıdan ödün vermeden, uzlaşma içinde yürütemeyen kişinin Hakk ile ilişkisi de sıkıntılıdır. Bu yüzden de din selamettir. Ancak selamet sağlandıktan sonra insan olunur ve insani derecelenme başlar.

Bir hal veya davranış Hakk'a yakınlığı ölçüsünce insani olur. İnsanı bilmek Hakk'ı bilmekle, Hakk'ı bilmek insanı bilmekle geçerlidir. Nitekim "nefsini bilen Rabb'ini bilir" denilmektedir. Batıl olan hiçbir şey insani olmadığı gibi, insani olmayan her şey de batıldır.

"Kim birini haksız yere öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de birini yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmış gibidir."(5:32) denilmektedir, çünkü yaşatılan veya öldürülen insanlık hakikatidir -ki o dünya içindeki her şeyi içine alır. Dolayısıyla en değerli, hatta tek değerli şey de odur. Nitekim Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) için de kudsi bir hadiste şöyle denilmektedir: "Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri yaratmazdım". Çünkü o herkesten daha çok insandır ve dolayısıyla insanlığı bildirmekle görevlendirilmiştir. Nitekim Kuran'da ona şöyle seslenilmektedir: "Ve sen gerçekten büyük bir ahlak üzeresin."(68:4). Ayrıca kendisi şöyle demektedir: "Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim." Çünkü ahlak, insanlığın kalbidir.

İlişki

İslam selamet demek olduğu için, en faziletli amel de barışı sağlamak ve ayakta tutmak için olandır. Ancak selametin bir de iç kısmı olduğu unutulmamalıdır. Bahsedilen, insanın kendi ile barışık olmasıdır. Kavgaya dönüşen her hareket, bir iç çatışmanın ürünüdür.

İnsan yabancılık hissinden kurtulmak ister. Dolayısıyla da kendine yakın olana sevgi duyar. Ona uzak olan ise -eğer ki varsa- kendinden başkası değildir. Çünkü başkası aslında başka bir 'ben' dir veya daha doğrusu, aynı 'ben' in başka bir görünümüdür. Sorun onu tanımamaktadır -ki bu da ancak görüntünün kaynağını, yani kendini tanımakla çözülebilir. Anlayış gerçekleştiğinde uzaklığın yerini samimiyet alır ve etraf selamete bürünür.

İnsanlar kötü olmaz, kayıp olurlar. Bunu anlayan iyileştiricilerden olur. Anlamakta zorlanan ise problemlerin büyümesine neden olur. İnsan her şeye teşekkür edebildiğinde, her geleni hoşlukla karşılayıp her gideni hoşlukla yolcu edebildiğinde kendiyle barışmış demektir. Artık o barışın elçisi olur.

Kendini küçük gören kimseden başkalarına karşı saygılı olmasını beklemek hatadır. Yine, huzursuz ve mutsuz birinden çevresini ferahlatması beklenemez. Kendi ihtiyaçlarını bilmeyen ve anlayamayan biri, başkalarının ihtiyaçlarına karşılık veremez. Kişi kendi yaratılışını beğenip, takdir etmediği sürece etrafına hoşgörü ve merhamet gösteremez. Öyleyse her hata bireyin kendinden başlar ve etrafa yayılır; yoksa sanıldığı gibi çevreyle olan etkileşimden ileri gelmez.

Kimsenin başkasını kendinden daha çok sevmesi düşünülemez. Belki o, başkasını kendi gibi, kendi kadar sever. Bir insan pekala kendi bedenini başkasınınki yanında hiçe sayabilir, ancak onun bu tercihi yine kendini sevmesinden kaynaklanır. Çünkü yapılan fedakarlık, gerçekte insanın kendi içindir. İşte bu anlayış, fedakarlığı bitirir ve şeytanın oyunlarını altüst eder. Çünkü şeytan, sahibi amellerini saymayı bırakıncaya kadar güzel amel sahibinin peşini bırakmaz. Yani, sağ elin verdiğini sol el görmemelidir -ki o amelde şeytana ait bir pay olmasın.

Kendi değerimizi başkalarına kıyasla değil, ancak başkaları ile anlayabiliriz. Diğer bir deyişle, başkasına verdiğimiz değer neyse, kendi değerimiz odur. Ve bir paradoks olarak, kendi değerimiz ne kadar yüksekse, başkaları o derece azınlıktır. Çünkü Hakk ile aramızda 'başka' dışında bir engel bulunmamaktadır. Hepsi Ben'dir ve Ben'dendir.

Evrim

Yaratılan her şey farklı süreçlerden geçerek O'na doğru yol almaktadır. Hiçbir şey ölmekle yok olmamakta ama dönüşmektedir. İnsan da onlardan biridir. Ancak belki o hayvanlardan farklı olarak, bir hayat içine birbirinden farklı birçok tecrübe sığdırabilir. Dolayısıyla kısa zamanda melekileşebilir veya tam aksine canavarlaşabilir; iki yöne de kabiliyeti vardır. Hayatıyla ne yaptığı konusunda serbesttir. Bu ona verilmiş yüksek bir onurdur.

Her insanın dünyadaki yaradılışı ile gelen olgunluğu aynı değildir. Kimi burada yenidir, yani hayvan mertebesine daha yakındır; kimi ise tecrübe sahibidir. Çocukluk dönemi geçtikten sonra farklılıklar iyice ortaya çıkmaya başlar. Ama her şey gibi biz bunu da pek dikkate almayız. Herkese aynı davranır, herkesten aynı sonucu almayı bekleriz. Halbuki buraya her gelen kişinin yetkinlikleri ve eksikleri farklı farklı olduğu gibi, tercih ettikleri ve başarılı oldukları çalışma alanları da çeşitlidir. Biz ise bunu bilmeyiz ve onları daha iyisine(!) yönlendiririz.

Karşımızdaki belki bir çocuk olabilir, ama o, çoğu zaman kendini bizim kendisini tanıdığımızdan daha iyi tanır. Biz dışarıdan gözlemekle ancak onun adetlerini, tercihlerini ve fiziksel yapısını bilebiliriz -ki tüm bunlar dünyada kalan ve dünyayla birlikte silinecek şeylerdir. O ise bunların dışındadır. Dolayısıyla insanları bu şekilde tanımamız mümkün olmaz. Onlara sormak daha iyi bir yöntemdir, ama bunun için de onların kendilerini tanımaları gerekir.

Şanslıyız ki, tüm bu bilinmezlere karşın herkes gelişimi için ihtiyaç duyduğu çevrede yetişmektedir. Çünkü Allah tarafından oraya yerleştirilmektedir. Hayatın bundan sonraki dönemi ise her kulun kendi iradesi yönünde ilerlemektedir. Ve evet, herkesin yerleştirildiği yer onun en azından irade sahibi olana kadar içinde bulunması gereken ortamdır. "Şüphesiz Allah zerre kadar zulmetmez."(4:40). Bu demek değildir ki, orası onun hoşlanacağı ve ona uygun bir yerdir. Böyle olabilir de, olmayabilir de. Önemli olan, onun o tecrübeyi yaşamasıdır.

Bunlar anlaşıldıktan sonra, insanların temelde üç sınıftan birine dahil olduğunu bilinmelidir. İlk sınıf, hayvanlık mertebesine en yakın olandır. Dolayısıyla hayatta öğrenmesi gereken dersler de çoğunlukla vahşetten uzaklaşma ve hayatta kalma üzerine fiziksel beceriler ve temel planlama ile ilgilidir. Orta sınıf, istikrarı, sabrı, tahammülü, kurallara göre yaşamayı, insanlara hizmet etmeyi, halk arasında sevilen, sayılan ve güvenilir biri olmayı öğrenir. Son sınıf ise zihinsel ve sosyal becerilerini geliştirecek ortamlarda/durumlarda/işlerde bulunur.

Her sınıfın kendine has bir karakteri, değer algısı, eğlencesi, sözlü kuralları ve etik anlayışı vardır. Ve dolayısıyla her sınıf kendi sınıfındakiyle ilişki içinde olmak ister. Bu sayede birçok anlaşmazlık daha hiç yaşanmadan önlenir. Ne var ki, kamuya açık alanlarda, özellikle de metropol gibi çeşitli insanları barındıran yerlerde sınıfsal farklılıklar ister istemez ortaya çıkar. Gördüğüne anlam veremeyen, birbirini süzen ve genellikle de eleştiren garip bakışmalar yaşanır. Bu farklılığın etkisini arttıran bir neden de alt sınıfların yaşadığı aşağılık kompleksidir. Böylece onlar, başkalarında sezdikleri üstünlüğü zenginliğe veya itibara ait sanarlar. Gel gör ki, kendileri eğer Allah izin verir de mal ve/veya makam sahibi olabilirlerse, 'sonradan görme' diye bildiğimiz şekilde davranmaya başlarlar. Neden? Çünkü üstünlüğün sebebi mal ve/veya makam değildir. Tam aksine, bu üst sınıfın mal ve/veya makamdan payının daha fazla olmasının sebebi daha ileri olmalarıdır. Çünkü sınıf yükseldikçe şımarıklık, gösteriş ve mal yığma arzusu azalır. Bu demek değildir ki, en az hatayı ileride olanlar yapar. Aslına bakılırsa, en büyük hataları üst sınıftakiler yapar, çünkü onların sorumluluğu büyüktür ve kendileri için küçük sayılabilecek bir hareket, toplumu büyük ölçüde etkiler. Dolayısıyla onlara bu güç ve yetkiler, hayır yapabilmeleri ve dünyada huzur ve düzeni sağlamaları için araç olarak verilmiştir -ki onların sınavı da bunlarladır. Cahiller ise hırsızlık, rüşvet veya başka haram yollarla bunları elde etmenin yollarını ararlar. Allah da onlara tuzak kurar ve önlerini açık bırakır. Ancak çoğunluk tarafından böyle yapılmaya devam edilirse üretim ve gelişim durur ve nihayetinde geri kalmışlık ve/veya kıtlık baş gösterir. Çünkü bu durumda toplumu yönlendirmesi gereken esas kişiler devre dışı bırakılmış olur. Bundan sonra ise temel ihtiyaçlar karşılanamadığı, suç oranı zirve yaptığı ve terör her yanı sandığı için mal ve makamın önemi kalmaz, can güvenliği dahi yitirilir. Nitekim Resulullah (Salat ve Selam üzerine olsun) kötülükler arttığında insanlar içinde salihler bulunsa dahi herkesin toptan helak olacağını bildirmiştir.

Bizim için takdir edilmemiş bir şeyin peşine düşmek, fazla yükün altına girmeye çalışmaktır. Çoğu Müslüman'ın bildiği veya en azından duyduğu bir ayette "Güç getiremeyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma."(2:286) denilmektedir. Biz sözde bu duayı yapıyoruz, ama ne yazık ki kendi duamıza dahi saygımız olmuyor. Allah'ın üzerimize yüklemediği yükü kucaklamaya herkesten önce gönüllü oluyoruz. Oysaki, "Allah hiç kimseyi güç yetiremeyeceği bir şeyle yükümlü tutmaz."(2:286).

İnsanlar arasında yaşanan birçok tartışma ve anlaşmazlığın zemininde sınıf farkı yatar. Her şeye karışan, insanların seçimlerine saygı göstermeyen, anlamak için uğraşmak yerine kendi bildiğinde ısrar eden, hurafelere inanan, kavminin töre, adet ve inanışlarından vazgeçemeyen ve bunları Allah'ın indirdiği dine karıştıran, dünyayı kendi subjektif penceresinden seyreden ve yorumlayan kişiler orta sınıfa dahildir. Tüm bu özellikler ilk sınıfın ihtiyaç duyduğu becerilerin çarpıtılmış halidir. Çünkü ilk sınıf hayatta kalmayı ve sağlam bir temel kurmayı öğrenmektedir. Ama bunlar öğrenildikten sonra gelişimin devam etmesi için güç ve metanet, -maddede değil- kişilikte aranmalıdır. Yani insanlar kendilerini geliştirmeli ve kendilerine yatırım yapmalıdırlar. İşte bu, orta sınıfın yapmakta zorlandığı ve çoğunlukla tamamen görmezden geldiği bir durumdur. Onlar eğitime dahi mal ve mevki açısından baktıklarından kişilik gelişiminden, ahlaktan ve insani değerlerden habersiz kalırlar. Öte yandan, yine bunlar son sınıfın sınavıdır. Çünkü onlar da bunları genelde çarpıtılmış olarak yaşarlar. Bu yüzden son sınıfta kibir, gurur, aşağılama, küçümseme, eşitsizlik vb. kişisel güç ile ilgili hastalıklar karşımıza çıkar. Onların da bunlardan arınmaları, sahip olduklarını başkaları için kullanmaları ve kişisel çıkarlarını toplumsal çıkarlar içinde eritmeleri gerekmektedir. Öyleyse genel problem, her sınıfın kendi elindekiyle böbürlenmesi ve ileriye/yukarıya teveccüh etmemesi, oraya ulaşmak için çaba göstermemesindedir. Ve genel çözüm de Hakk'a teslim olmaktadır.

Her sınıf her şeyi olduğu gibi dini de kendine göre yorumlar ve "kendi yanındakiyle ferahlar."(23:53). Aşağı ve yukarı sınıflar arasında genellikle madde-mana tartışması yaşanır. Aşağı sınıf dini şekilcilik yönüne çekerken, yukarı sınıf ameli dinden uzaklaştırmaya meyleder. Biri teşbihe yönelirken, diğeri tenzihe ağırlık verir. Biri sembolik ifadeleri kelime anlamlarına indirgerken, diğeri aklına yatmayan söylemleri mecazi sayar ve yorumlamaya kalkar. Biri faydasız kaidelerden vazgeçemezken, diğeri her alanda değişimi savunur ve sadece yenilikleri gözetir. İki tutum da haliyle yanlıştır.

Bu üç sınıf kendi içinde de kısımlara ayrılır ve herhangi iki sınıf arasında bulunan kişiler de vardır. Ancak burada amacımız insanları sınıflamak olmadığından bunlara değinilmesinin bir anlamı yoktur. Herkesin durumu ayrı, hedefi aynıdır. Resulullah her sınıfla ilişki içinde olmuş ve herkesin anlayabileceği şekilde İslam'ı tanıtmıştır. Ayrıca o, sınıflar arası farkları da gözetmiş ve gerektiğinde kişilerle anlayacakları dilde özel olarak konuşmuştur. Önemli olan, idraktır. İdrak gerçekleştikten sonra sınıf farkı önemini kaybeder. Nitekim orta sınıftan birçok Allah dostu çıkmış, son sınıftan ise küfür içinde ölenler ölmüştür. Çünkü "üstünlük takva iledir."(49:13)

Takva

Takva, Allah'dan sakınmak demektir. Allah'dan sakınma eylemini herhangi bir şeyden sakınmaktan farklı kılan, onun ilahi azametten kaynaklanmasıdır. Sakınma her zaman korkudan ileri gelse de, ilahi olan sakınmada korku, -sonuca değil- doğrudan kendisinden sakınılana ilişir. Dolayısıyla takva sahibi, -Allah'ın azabından değil- Allah'ın zatından sakınır. Bu kişi idrak eder ki: Günahın büyüğü küçüğü olmaz; günah, 'günah' olması nedeniyle -ki Hakk'a asi olmak anlamına gelir- zaten hep büyüktür. Bu yüzden o, kendisinde fazilet görmeyi bırakır; hep eksikleriyle meşgul olur.

Allah'ın azabından korkuyor olmak, mümin (iman+lı) olmaya engel değildir. Hatta Allah'ın azabından korkmayan mümin yoktur. Takva sahibini farklı kılan, Allah'ın azametinin, Allah'ın azabını düşünemeyecek derecede kendisini meşgul etmesidir. Bu sebeple de o, günahlar arasında ayrım yapamaz. Nasıl yapsın ki? Onun için günah işlemek zaten kendi başına büyük bir şeydir.

Ve Allah'ın azameti, kesinlikle cömertliğine engel değildir. O, her anda yeni bağışlarda bulunur. Ancak insan için şükrettiği kadar vardır. Herkes hak ettiğini alır ve hak edilen, bulunan Hakk'dır.

İnsan takva sahibi olmadığı sürece, inancı onu terk edebilir. Böyle bir durum sonunda kişi nefsiyle kalır ve Hakk'a yol bulamaz. İnancıyla tekrar buluşana dek, Rabb'inden gelene karşı vahşileşir. Muttaki (takva+lı) ise hakiki mümindir ve o, sürekli inancıyla beraber olur.

Şükür

İnsan özüne yabancı düşünce ve hayallerden tamamen uzaklaştığında, kadere itiraz etme, yerini varoluşu kutsama ve kutlamaya bırakır. İşte bu, şükürdür.

'Elhamdulillah', övülen ancak Allah'dır demektir. Yani övgüyü gerektirecek her şey/durum O'ndandır. Yani şahit olunan güzellikler, ancak O'nun yaratmasıyla ortaya çıkar. Ayrıca, güzele ve iyiye ulaşmak O'nunladır demektir. Ve her şeyin Allah'dan soyutlandığında değerini kaybedeceğini ifade eder. Yoksa şükrün amacı Allah'ı övmek değildir. Daha elçiyi (Salat ve Selam üzerine olsun) bile şanına yakışır biçimde övemiyor, Allah'dan ona layık olan övgüyü talep ediyorsak, Allah'ı kim övebilir? Nitekim "Allah'ın kadrini gereği gibi bilemediler."(22:74) denilmektedir.

Mutluluk, şükür ile başlar. Çünkü şükrü yapılmamış bir şeyin değeri bilinmemiştir. Değeri bilinmeyen bir şeyin de kişi için kıymeti olmaz. Böyle bir şey, kişiyi tatmin etmekten çok, huzursuz eder. Dolayısıyla az şükreden birinin çevresi boğucu ateş ile çevrilmiş gibidir. Demek ki şükür, kişinin kendi mutluluğu içindir.

Şükrün kalıcılığı Hakk'ı hatırlamanın devamlılığına bağlıdır. Hakk'ı hatırlamak ise kendinde bir delile muhtaç değildir. Zaten Hakk'ı bir şeyler üzerinden hatırlayanın şükrü kalıcı olamaz. Çünkü böyle bir durumda şükür -gerçek değil- hayalidir ve onda nefsin etkisi vardır. Gerçek şükür benliksiz yapılır. Nitekim Resulullah şöyle demektedir: "Her halde/durumda Allah'a hamd olsun."

Yaratıklara hak ettikleri gibi davranamayan onların değerini bilememiştir. Yaratılanın kıymetini bilmeyen de Yaratıcı'nın kıymetini bilemez. O yüzden Resulullah şöyle demektedir: "İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah'a şükretmez." Çünkü minnettar olmak tek bir şeydir; ya olunur ya olunmaz. Şükrün zıddı küfür, yani nankörlüktür.

Zenginlik

Zenginlik, her konuda kendine yetebilmenin garantisidir. Buna kişinin alım/ulaşım gücü yanında, beden/akıl/ruh sağlığı, yetenekleri, başarıları vs. de dahildir. Ve zenginlik, ancak sağladığı imkanlardan dolayı arzulanır. Çünkü zenginliğin ihtişamı dahi zenginliğin doğal bir sonucu olarak değil, ancak istek üzerine ortaya çıkar. Dolayısıyla zenginlik bir hedef olmaktan ziyade isteklere ulaşmak için bir bilettir.

İnsanlar için geçerli tüm zenginlikler, ancak sınırlı olarak, bir veya birkaç yönden ve yalnız Allah'ın dilemesiyle gerçekleşir. Buna göre, Allah'ın dışında hedeflenen her 'zenginlik', hem eksiktir, hem de elde edilmede ve elde tutulmada Allah'a muhtaçtır -ki bu da ondan zenginlik niteliğini kaldırır. Dolayısıyla insanın bir şeylere sahip olup olmaması onun fakir olduğu gerçeğini değiştirmez: "Ey insanlar! Siz Allah'a dayanan fakirlersiniz. Allah ise zengin ve her övgüye layıktır."(35:15). Zenginliğin neden isteklere ulaşmanın garantisi değil de, bileti olduğu yine buradan anlaşılır. Çünkü ulaşılmak istenen tükenebileceği gibi, kişinin ömrü onu elde etmek için yetmeyebilir de.

İsteklere ulaşmanın vehmi, insana yapay bir ferahlık sağlar. Zenginlik de bunun bileti olduğundan, ferahlıkla anılır. Halbuki asılda ferahlık ilahi bir vergidir ve bir şeylere ulaşmakla kazanılmaz. Bunu herkes kendinden daha düşkün kişileri gözlemlemekle farkedebilir. Bu yüzden zenginlik ferahlığı, kişinin güven içinde hissedebilmek için kendini kandırmasıyla ortaya çıkan vehimsel bir şeydir.

Gerçek güven duygusu, iman sahibinde, imanı ölçüsünce bulunur. Çünkü iman eden, emin ve emniyette olan demektir. O, sıradan Müslüman'ın aksine, kendisinin ve diğer her şeyin Allah'a muhtaç olduğunu -duymaz- bilir. Kişinin önceden takdir edilmiş rızkı çabasıyla artmayacaktır. Çaba, ancak bu rızkı elde etmede bir vesile olabilir. Ancak çaba olsun ya da olmasın, takdir edilmiş olanın kula ulaşması zorunludur. Dolayısıyla bu konudaki telaş veya hırs, iman sahibi için anlamsızdır.

Zenginliğe ulaşmak ancak fakirliği hedeflemekle mümkündür. Çünkü kul için geçerli olan nitelik budur. Bu durumda ona Zengin'in kapısı açılır ve daha önce aklına hayaline gelmeyen şeyler, bu kapıdan ona ulaşır. Öte yandan, zenginliği hedefleyen fakirliğinin üstünü örtmekte ve Zengin'e ortak koşmaktadır. Bu şekilde sahip olunan 'zenginlikler' Allah'ın mekridir (tuzağı).

Her zaman için yapılması gereken Rabb'in kulu olmaktır; efendiliği aramak değil. Allah'dan ayrı bir zenginlik aramak anlamsızdır ve "hiç kuşkusuz, bütün işler sonunda Allah'a döner."(42:53). Asıl zenginlik, bu konudaki bilgi oranındadır.

Kim demiş dünyayı terk eden azla yetindi diye?

Tam aksine, o Allah'dan başkasına razı olmamıştır.

İki Kuvvet

İki türlü kuvvet vardır; tasarruf (etki) kuvveti ve teessür (etkilenme) kuvveti. Bunlardan ilki zahir ile, ikincisi batın ile ilgilidir. Dolayısıyla kuvvet denilince akla gelen de tasarruf gücü olmuştur. Bununla 'başka' ve 'dışarıda' olan şeye belirli bir amaç üzere hükmedilir. Teessür kuvveti ise 'yakın' ve 'içeride' olana uygun bir şekilde hükmeder. İlkinde irade kayıtsız, iradenin konusu, yani yapılabilecekler kayıtlıdır; ikincisinde irade kayıtlı, iradenin konusu ise kayıtsızdır. Çünkü batıni olan bir şeyin zahiri mukabiliyle karşılaştırılması, hayal gücünün ve manevi güçlerin, madde alemi ve fiziki güçler karşısındaki durumu gibidir. Buna göre, batıni olan sonsuz ama kayıp; zahiri olan huzurda ancak kayıtlıdır.

Teessür kuvvetinin anlaşılamaması, her batıni şeyde olduğu gibi, etkisinin kuvvet sahibinde ortaya çıkmasından kaynaklanır. Dolayısıyla onun herhangi bir ispat yönü yoktur. Öyle ki, bu kuvvetten nasibi olan kişi dahi bundan pekala habersiz olup, kendini zayıf ve aciz görebilir. Onun kuvvetini ancak bu batının kendisi için zahir konumunda olduğu kişi farkedilebilir. İşte müminlerin Allah katında dereceleri olması da böyledir. Çünkü onların dereceleri -halk katında değil- Hakk katındadır. Buradan da anlaşılabileceği gibi, -tasarruf kuvvetinin aksine- teessür kuvveti gizli ve özel bir kuvvettir. Allah onu seçtiği ve yücelttiği kullarına ayırmıştır. Bununla onlar silkelenir, değişir, saflaşır, dönüşür ve olgunlaşırlar.

Tasarruf ise 'başka' ve 'dışarıda'kini etkilemek içindir -ki onun sınırını bizzat etkilenen şey çizer. Çünkü etkilenen, etkileyene kudret sahası açmaktadır. Bu yüzden de tasarruf sahibi, -farkında olsun veya olmasın- gücünü ispat etmek için ona ihtiyaç duyar. Öte yandan teessür kuvveti sahibinin yapabileceği de, gelecek etkiye açık olmak ve onu kabul etmek ile sınırlıdır. Öyleyse her ne şekilde olursa olsun, herkes bir açıdan fakir ve başkasına muhtaçtır. Kuvvetin gözükmesi veya gözükmemesi bir şeyi değiştirmemekte, Hakk mülkünde ortak edinmemektedir. "Büyüklük tamamen Allah' aittir."(4:139), "O dilediğini yapandır."(85:16).

Muhtaçlık

İnsanlar birbirlerine muhtaç olarak yaratıldılar. Çünkü bu, kendilerini bilmeleri için gerekli olan bir durumdur. Diğer türlü kendilerine ve çevrelerine zarar vermekten dinlemeye, gözlemlemeye ve düşünmeye fırsatları olmaz. Nitekim, kendini zengin olarak gören herkesin durumu böyledir.

Her mal sahibi, kendini sahibi gördüğü malların denetimini ve korunmasını üstlenir. Bu da onu, sahip olduğu malı tekrar tekrar kontrol etmeye ve kendisi için endişe etmeye götürür. İşte durumu böyle olan herkes, gerçek mal sahibinin hizmetindedir; onun malından sorumludur. Böylece mal sahibi kafasını bunlarla meşgul etmez; o emindir.

Allah, endişeli mümine varlıksız da yaşanabileceğini göstermek ister. Böylelikle bu kişi önce maddi kayıp içine girer; eğer pişmanlık, sabretme, kalana şükretme, tatmin olma, Hakk’a güvenme, Hakk’ı vekil edinme vb. yollarla tövbe etmezse, çirkin huyların kazanımı suretiyle manevi kayıplar da başlar. Sayılanlardan birini ya da hepsini yapmak ile ise manevi kayıplar engellendiği gibi, maddi kayıplar da çoğu zaman geri kazanılır. Çünkü rahmet esastır; belalar bu amaçla geldiği gibi, def edilmeleri de bu şekilde olur.

Malın gerçek sahibi, sahiplik iddiasıyla ortaya çıkmaz. O, hali ve davranışlarıyla adeta şöyle demektedir: "Hiçbir şeyin sahibi değilim ve hiçbir sey de benim sahibim değil." O, hiçbir şeye sahip olmamak ile her şeye sahip olur. Bu, manevi düzeyde böyle olduğu gibi, maddi düzeyde de böyledir. Ancak o, yeterince zengin olduğundan biriktirme ihtiyacı duymaz, dağıtır. Dolayısıyla üzerinde fazla bir dünyalık gözükmez. Böylece dünyanın tüm imkanları onun özgürleşmesi ve genişlemesi için harcanır. Ve bundan herkesin maddi ve/veya manevi kazancı olur.

Merak

Merak özü itibariyle övülmeye değer bir özelliktir ve sahibi için de büyük bir hayırdır. İhtiyaç kapsamında olmayan ve herhangi bir gereksinime dayanmayan gerçek merak sadece insanda bulunur. Ve her insana özel şey gibi, o da yerine göre övülür ya da kınanır. Ancak onun kınanması arızi, yani geçici ve kendisine ek bir durumdur, ve merak edilen konuda samimiyetsiz olunmasından kaynaklanır. Çünkü merak, kapalı veya gizli olanı açmayı sağlar ve her şeyin herkese açılması uygun değildir. Saf merak sahibi, kusur bulmaya çalışmamalı ve merak ettiği şeye karşı sevgi ve saygı göstermelidir. Aksi halde o, -merak eden değil- zarar ve ziyan peşinde birisi olur.

Merakın yeri de inanç gibidir; inancını yitiren ölü niteliğinde olduğu gibi, merakını yitiren de yaşamın yolunu yitirmiş olur. Böylece iki kişi de zamanla zevksiz ve amaçsız hale gelir. Dünyada geçirdikleri vakit uzadıkça, onların emelleri de uzar ve yeterince şey yapamadıklarını düşünerek dehşete kapılırlar. Halbuki yapılacak bir şey yoktur, çünkü Allah'ın bir şeye ihtiyacı yoktur. İnsanın tatmin olması için kendine dönmesi yeterlidir. İnançsız ve meraksız yaşamak ise bunu imkansız hale getirir.

İnanç ve merak aslında birbirlerine uzak değildir. Onların arasını ayıran ve iki ayrı kavram gibi anlaşılmalarına sebep olan korkudur. Korku ise Hakk'a güvenmemek ve bütünden koparak, nefsin derdine düşmektir. Halbuki inanç insanı güvenir olmaya çağırır. Öyleyse merak, olgun inançtır. Nitekim inanç, inkarın zıddı olmasıyla, onun karşısında zayıf ve acizdir. Merak ise inkar ile muhatap olmaz. Onun muhatabı merak ettiği şeyden başkası değildir. Bu yüzden o, muhabbete benzer. Çünkü muhabbet eden de, -sevmediği ile değil- sevdiği ile vakit geçirir. Halbuki hoşlanan böyle değildir; o, hoşlanmadığı şeylere tepki göstermek ve onlarla tartışmakla meşguldür. Seven ise sürekli sevdiğiyle olduğu gibi, ondan ayrılık düşüncesiyle dahi kendini meşgul etmez, çünkü bu da bir ayrılıktır. Ayrıca -hoşlananın aksine- seven, akılsız ve cüretkardır. Nasıl ki merak sahibi de -inanç sahibinin aksine- ödül ve tehlikeyle meşgul olmaz ve -iyi ya da kötü- sonunu düşünemez. Öyleyse inanç hoşlanmaya benzediği gibi, merak da sevmeye benzer. Ve hoşlanan, seveni hor gördüğü gibi; meraktan yoksun inanç sahibi için de meraklı, uygunsuz davranan basit bir kişiden ibarettir.

Merakın önemi şurada ortaya çıkar: Bazı şeyleri keşfedebilmek için eğilmek gerekir. Çünkü onlar bir şeylerin altına kaçmış ve orada saklı kalmışlardır. Onları bulmak, onların seviyesine inmeyi gerektirir. Eğilmenin gereksinimi kulluktur, ama eğilme iradesini veren meraktır. Çünkü emir veya merak olmadığında, eğilmek kimin aklına gelir? Ne de olsa yerler tozludur ve kimse aşağılık gözükmek istemez. Merak sahibi ise elbiselerini kirletmekten çekinmez. Çünkü insanların görüşleri ve beklentileri merak sahibi için değiştirilebilir kıyafetlerden başka bir şey değildir. Ve merak onu kendi emri altına almıştır. Dolayısıyla pek de bir seçeneği yoktur.

İştiyak

Herkes, Hakk katındaki değerine göre O'na kul olur ve O'na olan kulluğuna göre de sınıflanır; bu, doğru orantılı bir denklemdir. Çünkü "İşlerin sonu O'na varır."(31:22) Yani yolun sonu O'dur. Dolayısıyla, Allah dışında her şey batıldır.

Kudsi bir hadiste şöyle denilmektedir: “Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak giderim.” Çünkü Allah cömerttir, bir amelin karşılığını fazlasıyla verir. Ancak, eğer ki kul yerinde sayarsa, onun herhangi bir karşılığı olamaz. Bu yüzden de o, iki kere zararda olur; hem bir karşılık alamadığı için, hem de fazlasıyla karşılık göremediği için.

Allah'ın emirleri iki kısımdır. Kiminin uygulanması seçime bağlı, kiminin ise zorunludur. Zorunlu emirler zaten her an yerine getirilmektedirler. Seçime bağlı olanlar ise kulun iyiliği için belirlenmiş olanlardır. Bu sayede kulda saklı olan ilahi yetkinlikler ortaya çıkar. Allah bunu seçime bağlı kılmıştır, çünkü bu onun şerefidir. Yani seçim insanın şerefidir. Yoksa herkes nefes alıp verdiği gibi, tüm yüzler de secdede olurdu. Ancak zorlamayla kişi muhabbetin tadını alamaz.

İbadetler dahi farz (zorunlu) ve nafile (gönüllü) olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Çünkü muhabbet yolu en büyük seçimle; Hakk'a yönelmekle açılır. Muhabbeti tatmak, hür iradeyle canı ve malı feda etmeye, nefs ile mücadeleye, zorluklara sabretmeye, yalnız Hakk'ı dost edinmeye bağlıdır. Böyle olmayan her sevgi kuru bir iddiadan ibarettir.

İnsan içini ve dışını 'başka'dan temizlemedikçe nasıl "Allahu Ekber" (Allah en büyüktür) diyebilir ki? Ne de olsa onun kalbini işgal eden şeyler kendi katında daha büyüktür. Çünkü onlara kendi isteğiyle ulaşmakta, Allah'a ise zorunda olduğu için itaat etmektedir.

Arayan bilir: Aranan O’dur.

Arayan bulur: Arayan O’dur.