DEVLET-İ ALİ OSMANI YIKTI

Üstadın Dedektif X Bir mahlasıyla Büyük Doğu Dergisinde kaleme aldığı bir yazı:


1 — Birinci Cihan Harbinde İmparatorluğun çöküşü, Filistin cephesinin birdenbire yıkılmasiyle olmuştur.

2 — Evet, Birinci Cihan Harbinde Filistin cephesi birdenbire yıkılmış; bu cephe üzerinde her şey, müthiş bir bozgun ve misilsiz bir panik kasırgasiyle altüst olmuş ve neticede bu iş, bütün felâketler bilançosunun yekûn hattını çekerek Türk vatanının istilâsına ve Mondros esaret senedinin imzasına kadar götürmüştür.

3 — Acaba Filistin cephesinin âni çöküşü, 4 küsur yıllık Birinci Cihan Harbinin her gün üstüste yığılan faciaları sonunda zuhura gelmiş tabii bir netice midir; yoksa bununla beraber ve bilhassa bundan kuvvet alarak araya giren bir kast ve menfi irade mahsulü müdür???

4 — Biz, bütün bir tarih seyrini değiştirecek kadar mühim bu sualin cevabını şöylece veriyoruz ki, imparatorluğu birdenbire dize getiren Filistin cephesinin çöküşü, üstüste yığılı facialar neticesinde, fakat bu faciaların kötü akıbetini biraz daha uzatmanın pekâlâ mümkün bulunduğu bir anda, bulanık şartlardan kuvvet alarak araya girici bir kast ve menfi irade neticesi olarak meydana gelmiştir. Yani, imparatorluğun, o günkü Türk vatanının çöküşünü çabuklaştırıcı bir kast ve menfi irade karşısındayız. Artık siz bunun mânasına ne isim verirseniz veriniz!

5 — Cephenin çöküş tarihi 31 Ağustos 1918 dir. Filistin cephesinde üç ordumuz vardır: 4 üncü, 7 ncı ve 8 inci ordular... 4 üncü ordu kumandanı Mersinli Cemal Paşa merhum, 8 inci ordu kumandanı ArapKirli Cevat Paşa merhum, 7 nci ordu Kumandanı da Mustafa Kemal Paşadır. Üç ordunun birden teşkil ettıgı birlik ise Yıldırım Orduları ismındedir ve General (Ley-man von Sanderes) kumandasındadır.

6 — 7 nci ordu merkezi Nablus, 8 inci ordu merkezi Tul-ü Kerem, 4 üncü ordu merkezi Salt kasabalarında... Ordular grubu kumandanlığı da Nâsırada... Arkanızı Anadoluya vererek düşünürseniz, Şeria nehrinin sağında 4 üncü, solunda da 7 nci ve 8 inci ordular... Karşılarındaysa General (Allenbi) kumandasında İngiliz ordusu...

7 — Günün birinde Mustafa Kemal Paşa, Yıldırım Orduları Levazım Reisi Merzifonlu Miralay Ömer Lütfi Bey (İstiklal Harbi esnasında Nafia Vekili) ile yine ordular grubu erkân-ı harb reisi Diyarbakırlı Kâzım Paşayı nezdine çağırıyor ve şöyle diyor: «Enver Paşanın idaresi orduyu ve vatanı her yerde felâkete sürüklüyor! Bu vaziyetten kurtulmak için tek çare İngilizlerle anlaşmaktır! Başka hiçbir çıkar yol kalmamıştır!..» Her iki asker de bu teklifi şiddetle reddediyor ve böyle bir hareketin korkunç bir şey olacağını söylüyorlar ve yerlerine gidiyorlar. Teklif neticesiz kalıyor. (İşbu Ömer Lûtfi Bey, iman ve namusiyle tanınmış bir zattır ve elyevm, çok şükür, sağdır.)

8 — Bu arada Mustafa Kemal Paşanın, herhangi bir maddi menfaat bahis mevzuu olmaksızın, İngiliz kumandanı (Allenbi) ile hususi temaslarda bulunduğunu da bir gün tarih tesbit edecektir.

9 — Nihayet 31 Ağustos 1918... 7 nci ordu, ne sağındaki 4 üncü orduya, ne de solundaki 8 inci orduya ve bilhassa Ordular Grupuna hiçbir haber vermeden ve hiçbir şey sızdırmadan, birdenbire Bisan istikametinde son süratle çekilmeye başlıyor!!!

10 — Nagihan cephe üzerinde müthiş bir yarık hâsıl olmuş ve 4 üncu ordu ile 8 inci ordular birbirinden uzakta ve temassız halde kalmışlardır!!!

11 — İngiliz ordusu hemen bu yarıktan içeriye dalarak 8 inci ordunun gerisine düşüyor ve bu orduyu kuşatıp kamilen esir ediyor. Ancak Tul-ü Kerem mevkiindeki Cevat Paşa, birkaç Kişilik maiyetiyle zor belâ kurtulabiliyor!!!

12 — İngiliz tazyiki, oradan, derhal 4 üncü ordu üzerine dönüyor; vaziyeti birdenbire ve tepeden inme haber alan 4 üncü ordu ise, tarih boyunca misli görülmemiş bir bozgun seli halinde Haleb'e doğru akmaya başlıyor!!!

13 — Vaziyet tek kelimeliktir; Kahkarî hezimet!!! 4 üncü ordu bakiyeleri Şam'a doğru mahşeri bir ana baba günü akışiyle kulaç atarken, 7 nci ordu hiçbir tazyik görmeden Haleb'e çekilmiş ve orada karargâh kurmuştur!!!

14 — İşte bunun üzerine memleket tek kalemde tepetaklak olmuş ve Mondros'un imzası zarureti doğmuştur. Öyle bir cephe çöküşiydi ki, bu, eğer tam o anda imparatorluk, esaretini kabul edip mahut mütarekeyi imzalamasaydı, İngiliz ordularının Halep önüne değil, Haydarpaşaya kadar ilerlemesi lâzımdı.

15 — Bir taraftan Yıldırım Orduları Kumandanı (Leyman fon Sanderes), öbür taraftan 4 üncü ve 8 inci ordular kumandanları çırpınadursun; Mustafa Kemal Paşa derhal İstanbula müracaat ederek şu teklifte bulunuyor: «Ordumuz mahv-ü perişan olmuştur! Eğer Yıldırım Orduları Kumandanlığını bana verir ve Mersinli Cemal Paşayı bertaraf ederseniz vaziyeti kurtarırım!..» Ve o hengâmede hiçbir şeyi doğru haber almak ve düşünmek kabiliyetinde olmıyan İstanbul, bu teklifi kabul etmekten başka çare bulamıyor!!!

16 — Yeni Yıldırım Orduları Kumandanı birkaç basit oyalama muharebesinden sonra Adanaya çekiliyor ve Adanadan da îstanbula şu yeni teklifte bulunuyor: «Vaziyet tam bir faciadır! Beni Harbiye Nazırı yaparsanız durumu kurtarabilirim!..» Artık vaziyet; bilhassa şahısların vaziyeti, İstanbulca malûm olmaya başladığından Müşir İzzet Paşa bu telgrafa cevap vermiyor; ve Yıldırım Orduları Kumandanı İstanbula gelmekten başka çare bulamıyor!!!

17 — Mustafa Kemal Paşanın Harbiye Nazırlığını isteyişi telgrafı, Toroslarda Bilemedik mevkiinden çekilmiş; ve erkân-ı harb miralayı merhum Fuat Ziya Beye çektirilmiştir. Zira merhum Fuat Ziya'nın Müşir İzzet Paşa ile arası son derece iyidir. Elbette ki, tarih bir gün bu telgrafın da müsveddesini bulacaktır!!!

18 — İşte Türk milletini imparatorluk enkazı altından kurtarma hareketi mazide böyle bir istinat noktasına dayanır!!!

19 — Sadece realiteleri tesbite memur olan biz, kıymet hükmünü umumi vicdana ve tarihe terkediyoruz!!!


Büyük Doğu Dergisi - 8 Eylül 1950 - Sayı: 25, sayfa 3  
Biricik meselem, Sonsuza varmak...

Osmanlı yı yıkan cephe


Bir asra yaklaşan sürecin sonunda Filistin cephesinin acıları hala dinmedi. Ramazan Kaya, Filistin`i anlattığı eserinde okuru bir asır önce yaşananlara şahit tutuyor

Osmanlı, 20. yüzyıla oldukça sancılı girdi. Devlet bütün kurumları ile kendini yenileme ihtiyacındaydı. Ama işe nereden başlanacağını bilen pek yoktu. Tanzimat, meşrutiyet derken istibdat çıkmış, hürriyet bir nevi kargaşanın nedeni olmuş, sonunda milliyetçi akımlardan beslenen askeri ihtilaller, İmparatorluğun son dönemecinde suyu tersine çevirmek için devreye girmişti. Ordu bütünüyle yenilenmeli, ulaşım altyapısı kurulmalı, milli sermaye güçlendirilmeli, yabancı kontrolüne girmiş olan öz kaynaklar denetim altına alınmalıydı. Dış borçlar ve faiz giderleri İmparatorluğun ileriye doğru en az elli yılını ipotek altına almıştı. Osmanlı sahasına yeni girmiş olan Almanya alternatif girişimler için bir umut sayılıyordu. İngiltere ve Fransa Osmanlı topraklarında birbirlerinin imtiyazlarına rakip olmaktan şiddetle kaçınıyorlardı. Osmanlı ekonomisinin güçlenmesi kısa bir dönem için de olsa Alman sermayesinin de yararına görülüyordu. Genç Türklerin milliyetçi yaklaşımları Alman sermayesi ile birleşirse ülkedeki İngiliz ve Fransız yatırımları ciddi şekilde zarar görürdü. Tarihin seyrini değiştirecek müdahale zamanı gelmişti.

İngiliz, Fransız ve Rus üçlüsünün tahrik ettiği Balkan kavimleri Osmanlı topraklarına girdiler. Türk ordusu Balkan Savaşlarından büyük bir hezimetle çıktı. Cihan Harbi ufukta göründüğünde ordunun hiçbir ihtiyacı tam olarak karşılanamamıştı. 93 Harbi`nden sonra geçen kırk yıla yakın zaman dilimi içerisinde ordu ihmal edilmiş, donanma çürümeye terk edilmişti. Bu durumda Cihan Harbi`nin bütün cephelerinde Balkan Savaşlarının acı akıbeti tekrar yaşanacak demekti. Kısaca harp başladığında daha yapılacak çok iş vardı ve başlanılan büyük işler henüz tamamlanmamıştı. İmparatorluğun önünde fazla seçenek yoktu. İngiliz siyaseti hem yaşlanmış impa

ratorluğu ortakları arasında pay edecek hem de en güçlü rakibi Almanya`dan kurtulacaktı. Bu harekat sırasında Alman komutanlar ve Alman birlikleri cephede kendi görevlerini yaptılar. Müttefik de olsalar bir gayeleri vardı. Bu gaye her durumda Türk menfaatleri ile örtüşmüyordu. Son savaşta hiçbir yararlılık gösteremediği gibi savaşın ilk gününde Halep`e kadar çekilmiş, emirsiz kalan ordu komutanları da takip eden bir iki gün içinde sadece karargahlarını alarak Filistin`i terk etmişlerdi. Geri çekilen birliklere koruma sağlamak için hiçbir yerde savunma tertibatı alınmadı. Sonuçta Filistin ile birlikte 3. Ordu kaybedildi. Filistin`in kaybedilişini gün be gün, tüm ayrıntılarıyla işleyen, Nesil Yayınları`nın Tarih serisinden çıkan kitabı oluşturan 16 bölüm,  kitabın içeriği hakkında okura daha iyi bir fikir veriyor: Kanal Seferi Hazırlıkları, İleri Yürüyüş, Taarruz Günleri, Geri çekilme, İkinci Kanal Akını, Gazze Savaşları, Osmanlı İçin Harp Filistin`de Bitecek, Üçüncü Gazze Savaşları, Kudüs`e Veda, Şeria Savaşları, Son Savaş Nablus, Nablus Savaşı, Türk Birliklerinin Ölüm Yürüyüşü, Üçüncü Süvari Tümeni, 48. Piyade Tümeninin Esaret Yürüyüşü, Hüzünlü Son. Bu arada, Kadiri Taburlarından Mevlevi Alaylarına, Cihan Harbinde Sunusiler, Arapların Ayaklanması,  İngiltere`nin Arap Siyaseti, Filistin`de Yahudi Casuslar, Theodor Herzl`in Sultan Abdülhamit`e Yazdığı Mektup, İngiliz General Allenby`nin Savaş Raporu gibi alt başlıkların olduğu 4 tane de özel bölüm bulunuyor. Ramazan Kaya `Osmanlı`yı Yıkan Cephe: Filistin` adlı eseriyle konuyu önemli bir bakışla orta yere getiriyor. Bundan sonrasında söz okurun. Özellikle son dönemde yaşanan karmaşanın ipuçlarını tarihten doğru bilgelerle toplamak mümkün. Bir asra yaklaşan bir sürenin sonunda Filistin cephesinin acıları hala dinmedi. Yüz yıl süren kinleri ile Batılı sömürgeciler tarihin en güzel kentlerini yakıyorlar.

2006-11-09 Milli Gazete

 

 


--------------------

Filistin dramı nasıl başladı?Vehbi HORASANLI

 

 

 

 

Filistin’de çok kan aktı ve halen de akıyor. Halbuki ecdadımız, Sultan Selim Han’dan beri bu topraklarda 500 sene adaletle hükmetmiş ve insanların huzur içinde yaşamasına muvaffak olmuştu.

İngilizler I. Dünya Savaşı esnasında Fransızlar ile gizli anlaşmalar yapmış Osmanlı Devletini parçalara ayırmak istemişti. 1915 yılının Haziran ayında yapılan Sykes-Picot Anlaşması bunun bir delilidir. Aynı zamanda Kasım 1917’de Belford Deklârasyonu ile Filistin’de İsrail devletinin kurulması öngörülmüştü.

Bu amaçla İngilizler defalarca Filistin’e saldırdılar. 1. ve 2. Gazze Savaşlarında ağır bir yenilgi aldılar. Lâkin 31 Ekim 1917’de Bi’rüssebi’de Osmanlı Ordusunu yenmeyi başardılar. Bi’rüssebi’nin düşmesi ile birlikte Gazze her taraftan kuşatıldı ve teslim oldu. Bu savaşta Cephe Komutanı (Yıldırım Orduları Grubu) Alman Von Falkenhayn ve cephe komutanı Von Cress, 7. Ordu Komutanı General Fevzi (Çakmak) ve Bi’rüssebi’yi 3. Kolordu, Albay İsmet (İnönü) savunuyordu.

Başkomutanlık tarafından yenilgiden Von Cress sorumlu tutuldu. Fakat o da Albay İsmet’i suçluyordu. Evet, sorumluluk büyüktü zira 2. Gazze Savaşından sonraki beş aylık süre içinde tekrar saldırıya geçeceği bilinen İngilizlere karşı etkili bir savunma düzeni kurulamamıştı.

Evet, yenilgi ve başarısızlıklar komutanlara yöneltilir, başarı ise milletin malıdır. Bu çok önemli gerçek ne yazık ki bugün dahi yeterince anlaşılamamış tam tersine mağlûbiyet millete galibiyet ise komutanlara verilmeye çalışılmıştır. Allah akıl fikir nasip etsin…

3. Gazze Savaşından sonra 9 Aralık 1917’de Kudüs düştü. General Allenby komutasındaki İngilizler şehre girdiler. Bu tarihte Kudüs, farklı dinlere mensup milletler tarafından 34. defa el değiştirmiş oluyordu.

Bu tarihten itibaren Şeria’da Temmuz 1918’e kadar savaşlar devam etti ve İngilizler Lut Gölü ile Akdeniz kıyısındaki Yafa arasındaki sınır boyunca durduruldular. 19 Eylül 1918 tarihine kadar İngilizler yığınak yaptılar. Osmanlı Ordusunda ise komuta kademesi değişmişti. Yıldırım Ordular Komutanlığına Mareşal Liman Von Sanders atandı. Emrindeki 8. 7. ve 4. Orduların komutanlığına da sırasıyla General Cevat (Çobanlı), General Mustafa Kemal ve General Cemal (Mersinli) atandı. Mustafa Kemal’in 7. Ordu Komutanlığına ikinci kez ataması yapılıyordu. Hasta olan General Fevzi’nin yerine 7 Ağustos 1918’de tekrar 7. Ordu’ya Komutan yapılmıştı. Emrinde Albay İsmet’in komuta ettiği 3. Kolordu (1. ve 11. Tümenler), General Ali Fuat (Cebesoy)’un 20. Kolordusu (26. ve 53. Tümenler) bulunmaktaydı.

İngiliz Generali Allenby’nin savaş raporuna göre 19 Eylül 1918’de başlayan İngiliz saldırısı çok hızlı gelişmiş 25 Eylül’de Şam’a girilmişti. General Liman Von Sanders ve Ordu Komutanları çok acele ile cepheyi terk etmişler başsız kalan üç ordu, sadece 57 bini esir olmak üzere ağır kayıplar vermişti. Komutanlar Adana’ya gelmişler bozgunun faturasını birbiri üzerine atıyorlardı. Karşılarındaki Allenby’nin komutasında toplam 67 bin asker mevcuduna karşı böyle büyük bir bozgun yaşanmıştı.

İngilizler saldırıya geçmeden önce bir Müslüman Hintli Çavuş, Türk kıt'alarına sığınmış, İngiliz hazırlıklarını haber vermişti. Fakat gerekli tedbirler alınmamış, sığınan askerin aldatmak için gönderildiğini zannetmişlerdi.

Türk savaş tarihinde böyle bir bozgun hiç yaşanmamıştı. 30 Ekim 1918 tarihinde imzalanan Mondros Mütarekesine kadar geçen bu kısa süre içinde bütün Orta Doğudan ayrılmak zorunda kaldık. Suriye, Ürdün, Filistin ve Arabistan elden çıkmıştı.

Savaşın bu derece felâketle sonuçlanmasının bir sebebi de “ulus devlet” düşüncesi yatmaktaydı. Bazı komutanlara göre Türk askerinin ‘Arap çöllerinde ne işi var’dı? Bir an önce Toroslara çekilip ulus devlet kurulması için çalışmak gerekirdi.

Bu hamur çok su götürür, lâkin Filistin’den ayrılışımızın acıklı hikâyesi çok kısa olarak bu şekildedir. Neden ve nasıl böyle bir bozgun yaşanmış? Yeterince araştırılmamış olup tarihçilerin ilgisini beklemektedir.

Bugün Filistin’de hâlâ kan gövdeyi götürüyor. 100 yıl önce yaşanan bu acı savaşlar yeterince incelenmeden Filistin dâhil olmak üzere Orta Doğu’yu anlamak ve doğru teşhis koymak mümkün değildir.

Filistin savaşları belki yeniden ele alınır ve incelenir, ne dersiniz?

08.05.2009



YAHUDİ MUSTAFA KEMAL'İN HAİNLİĞİNİN SIRAYLA ORTAYA SERİLMESİ

Hz. MUHAMMED, "Ben de sizin gibi bir insanım. Yerim, içerim, uyurum," der; kendisinin kusursuz ve insanüstü gösterilmesini, putlaştırılmasını önlemeye çalışırdı!

 

Bütün peygamberler, bütün veliler, bütün tarikat şeyhleri, bütün padişahlar ve bütün önderler İNSAN'dır. Daha uygun tabirle BEŞER'dir. Yani iyi işler de yaparlar, hata da yaparlar... Günah ve sevaplarının hesabını ancak ALLAH bilir, O dahi KIYAMET GÜNÜ gelmeden mizân kurmaz, hesap sormaz!..

 

Bir kişi öldüğünde, artık tarihe gömülmüştür. Artık onu her türlü dalkavukluktan veya dedikodudan uzak değerlendirmek, bir ibret vesilesi saymak gerekir.

 

Maalesef biz bunu hiç yapamıyoruz. Ölmüş büyüklerimizi ya göklere çıkarıyor, putlaştırıyoruz; ya da yerin dibine batırıyor, lânetliyoruz.

 

"Biz" derken tarihçilerimizi, politikacılarımızı, aydınlarımızı kastediyoruz. Çünkü çocuklarımızı eğiten, halkı yönlendiren onlar!.. Onlar bu işi doğru-dürüst yapamayınca; iş Kemal Tahir'lere. Yalçın Küçük'lere, hatta nâcizâne bizlere düşüyor!

 

Meselâ Sultan 2. ABDÜLHAMİD... Yıllarca bu zâtı, ülkede isyan çıkaran, Türk ve Müslüman öldüren Ermeni çetecilerin ağzıyla "Kızıl Sultan" diye anmadık mı?.. Yahudiler'e Filistin'i vermedi diye, Yahudi tarihçilere uyup yerden yere vurmadık mı? Onun "istibdat" denilen 33 yıllık saltanat döneminde ayakta duran OSMANLI DEVLETİ, onun tahttan indirilmesinden 10 yıl sonra çöküp gitmedi mi? Onu tahttan indiren ENVER PAŞA, cenazesinde hüngür hüngür ağlamadı mı?.. Yine İttihatçılar'dan SEVR Antlaşması'na imza koyan RIZA TEVFİK BÖLÜKBAŞI, onun için:

 

 

TARİHLER İSMİNİ ANDIĞI ZAMAN,

SANA HAK VERECEK, HEY KOCA SULTAN!

BİZDİK UTANMADAN İFTİRA ATAN,

ASRIN EN SİYÂSÎ PÂDİŞÂHINA!

DİVÂNE SEN DEĞİL, MEĞER BİZMİŞİZ!

BİR ÇÜRÜK İPLİĞE HAYÂL DİZMİŞİZ!

SÂDE DELİ DEĞİL, EDEPSİZMİŞİZ!

TÜKÜRDÜK ATALAR KABRİGÂHINA!

 

diyerek pişmanlığını dile getirmedi mi?.. Niye ders almıyoruz?

 

Maalesef MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK te, hep söylediğimiz gibi, bu akıbetten kurtulamamıştır. Dönmeler, yani dışı "türk" ve "müslüman", ama içi Yahudi veya Hıristiyan, Ermeni veya Rum, veya bölücü Kürt olanlar, hep sahte Atatürkçülük yapmışlar, ATATÜRK'ün kendine has özelliklerini ve gerçek devrimlerini bırakıp; Hıristiyan emperyalist BATI'ya hayran bir "uyduruk atatürk" icat etmişlerdir. Bu "atatürk", sadece "demokrat" ve "lâik"tir!.. Ne MİLLİYETÇİ, ne TÜRKÇÜ, ne TAM-İSTİKLÂLCİ, ne

MAZLUM-MİLLETÇİ, ne CUMHURİYETÇİ, ne DEVLETÇİ, ne HALKÇI, ne de İNKILÂBÇI'dır!.. Onun ağzından lâf uydururlar!.. Onu dinsiz, imansız, kitapsız tanıtırlar!.. Ve onu kullanarak birilerini "gerici" ilân ederler; öldürtmeye niyetlendiği birisini de, "İkinci Adam" sayıp, her yere heykelini dikerler!

 

İşte bu uygulamanın bir parcası olarak, Sultan ABDÜLHAMİD'in kardeşi Sultan VAHDEDDİN de, yarım yamalak bilgilerle "aptal, geri zekâlı, hain" diye damgalanmıştır... Öyle mi, değil mi, bunu tesbite çalışacağız. Yalnız bunu yaparken, bazı gözden kaçırılmış hususları da ortaya dökmek mecburiyetinde kalacağız. Yani, VAHDEDDİN'in lehine çıkan hususlar, ATATÜRK'ün aleyhine görünebilir... Ama biz başta dedik:

 

- "Bizce ATATÜRK çok büyük bir insan, büyük bir asker, dâhi bir siyasetçi ve başarılı bir iktisatçıdır. Ama MEVLÂNA, HACI BEKTAŞ, FATİH, YAVUZ ve daha niceleri gibi nihayet bir İNSAN'dır. Yüce meziyetlerinin yanısıra, beşerî zaafları vardır. Kusurları, hataları vardır ve ATATÜRK bunlarla tanınmak durumundadır."

 

- "Ancak biz bu yazı dizisinin ilk bölümünde, ATATÜRK'ün beşer yönüyle FAZLA ilgilenmeyeceğiz. Onu hatalarıyla ve başarılarıyla değerlendirmek gibi çok derin bir araştırma isteyen çalışmayı, ileriye bırakacağız."

 

Öyle de yaptık... Bize 80 yıl sonra bile yol gösteren ATATÜRK'ün ülküsünü, ilkelerini, çeşitli konulardaki sözlerini verdik. SÖZLER bölümüne kadar ATATÜRK aleyhinde tek kelime etmedik!.. MİLLÎ MÜCADELE ile birlikte esasları, prensipleri değil; olayları, davranışları değerlendirmeye başladık. Şimdi de öyle yapacağız...

 

Yanlış anlaşılmasın!.. MUSTAFA KEMÂL ATATÜRK bizim için hâlâ son dönemdeki en büyük TÜRK'tür!!! Geleceğin TÜRKİYE'sinin temeli, yine onun tesbit ettiği esaslara dayanmaktadır. Ama onu göklere çıkaracağız diye başkalarını tarihten silenlerin, başkalarını yerin dibine batıranların yalan ve dolanlarına da artık bir "DUR!" demek gerekir!..

 

Yazdıklarımızın tarih ve belge kısımlarının çoğu Murat Bardakçı'nın ŞAHBABA adlı eserinden, ve çoğu yerde aynen alınmış, ancak sıralama değiştirilmiştir... O dönemde yaşamış olan zatların hatıralarından da çok yararlandık. Kemâl Tahir'in Tarih Notları ve Hasan İzzettin Dinamo'nun 15 ciltlik muazzam eseri Kutsal İsyan ve Kutsal Barış ta zikre değer kaynaklarımızdandır... Yorumlar ise tamamen bize aittir.

 

 

 

VAHDEDDİN, Sultan ABDÜLMECİD'in 42. çocuğu olarak, 4 Ocak 1861 günü dünyaya geldi. Annesi GÜLİSTÛ HANIM idi. Şehzadeliğinde edebiyat, musikî ve hat sanatıyla meşgûl oldu. Şeyhliğini DAĞISTANLI ÖMER ZİYAEDDİN EFENDİ'nin yaptığı, Gümüşhanevî Dergâhı'na bağlanıp, NAKŞİHÂLİDÎ oldu.

 

Sultan ABDÜLHAMİD'in saltanatı sırasında onun padişah olması hayal gibiydi. Çünkü önünde 4 şehzade daha vardı. Bunlardan önce KEMÂLEDDİN EFENDİ 1905 senesinde vefat etti. 1909'da MEHMED REŞAD tahta geçtikten bir kaç ay sonra da SÜLEYMAN EFENDİ öldü.... YUSUF İZZEDDİN EFENDİ ise, Cihan Savaşı'nda Almanya safından ayrılıp barış yapılmasını istiyordu. İttihatçılar tarafından, tıpkı Sultan ABDÜLAZİZ gibi, bilek damarları kesilerek intihar süsü verilip öldürüldü!.. (1 Şubat 1916)... Böylece, yaşlı MEHMED REŞAD'ın vefatı üzerine de kardeşi olan VAHDEDDİN tahta geçti.

 

MUSTAFA KEMÂL ile VAHDEDDİN'in ilk karşılaşmaları 13 Aralık 1917 tarihinde idi. Alman Kayzeri 2. WILHELM, OSMANLI Hükümdarını memleketine davet etmişti. Ancak Sultan REŞAD yaşlı ve dermansız olduğu için, davete Veliaht VAHDEDDİN EFENDİ'nin icabet etmesine karar verildi... VELİAHD'e refakat edecek olan heyette Miralay NACİ BEY (ELDENİZ, sonradan paşa), Başmabeyinci LÜTFİ SİMAVİ BEY, Teşrifatçı İHSAN BEY, Doktor REŞAT BEY, ve Mirliva (tuğgeneral) MUSTAFA KEMÂL vardı.

 

MUSTAFA KEMÂL, Almanya hatıralarında bu ilk karşılaşmayı (kısaltılmış olarak) şöyle anlatır:

 

- "İSTANBUL'da PERA PALAS Oteli'nin bir dairesine yerleşmiştim... Bir gün bana, PADİŞAH'ın vekili sıfatiyle ENVER PAŞA bilvasıta müracaatta bulundu... Sonra bizzat şifâhen dedi ki:

 

- 'Alman İmparatoru Zât-ı Şahâne'yi karargâh-ı umumisine davet etti. Düşündük ki, VELİAHD Hazretleri bu seyyahati yapsın. Kendisine refakatte bulunmayı kabul eder misiniz?'

 

- "Böyle bir seyyahati enteresan gördüğümden, derhal mavafakat cevabı verdim... Bir gün, hareketimizden evvel, (heyette olanlar) VELİAHD Hazretleri ile birleştik.... Bizi redingotlu adamlarla dolu, bir kanape, iki koltuk olan bir odaya soktular. Henüz girdiğimiz bu odada ayakta dururken, çok lâubâli görünen redingotlu adamların içinde, diğer redingotlu bir adam peydah oldu!.. Bizim bulunduğumuz tarafa teveccüh etti. Kanapenin sağ köşesine oturdu. Ben karşısındaki koltuğa oturdum. Mütenâzır koltuğu NACİ PAŞA işgâl etti. Bu zat bir defa gözlerini kapattı, derin bir vecde daldı. Neden sonra gözlerini açtı ve bize iltifat etti:

 

- 'Sizinle müşerref oldum.'

 

- "Tekrar gözlerini kapattı. Bihûş (şaşkın) bir şahsiyetin huzurunda olduğumu farkettim. Cevap vermek mi, yoksa vermemek milâzım geldiğinde tereddüt ettim. NACİ PAŞA'nın yüzüne baktım, o da çok durgundu. Beklemeyi tercih ettim. Bir müddet sonra gözlerini açtı:

 

- 'Seyyahat edeceğiz, değil mi?'

 

- "Ben, çok sıkılmış, çok muazzep bir halde:

 

- 'Evet, seyyahat edeceğiz,'

 

- "dedim... İtiraf edeyim ki, bir mecnunla (deli) karşı karşıya bulunduğumuzu derakap (derhal) hissetmiş, fakat mantıkî mükâlemeye girişmekten kendimi menetmiştim. Hemen ayağa kalkıp dedim ki:

 

- 'Efendi Hazretleri, beraber seyyahat edeceğiz. Seyyahat iki gün sonra başlayacaktır. Perşembe akşamı garda bulunacaksınız. Oradan hareket edeceğiz."

 

- "Veda ettik ve çıktık... Mükellef bir saray arabasına binmiştik. NACİ PAŞA ile aramızda şöyle bir muhavere oldu:

 

- 'Zavallı bedbaht!.. Şâyân-ı merhamet!..' Bunlarla ne olabilir?

 

- 'Öyledir.'

 

- 'Bu zavallı yarın PADİŞAH olacaktır. Kendisinden ne beklenebilir?'

 

- 'Hiç!.. Biz ki, aklımız, mantığımız vardır... Biz ki, memleketin mukadderatını, hâlini ve âtisini (geleceğini) anlamış insanlarız, ne yapabiliriz?'

 

- 'Güç!'

 

- "Perşembe akşamı gara gittim. Daha evvel VAHİDEDDİN'in etrafındaki adamlara haber göndermiştim ki, bizim seyyahatimiz bir yerde askerî bir seyyahat olacaktır. Zât-ı Âlîleri üniformasını giymelidir... Gara geldiğim vakit, VAHİDEDDİN'in sivil giyinmiş olduğunu gördüm... (Meğer) VELİAHD'e feriklik (korgenerallik) tevcih olunmuş, (ama) sonra mirliva (tuğgeneral) olduğunu bildirmişler!.. O da muğber olarak 'ikinci rütbeye tenezzül etmem' demiş... ve hiç bir rütbeye lâyık olmayan VAHDEDDİN, işte bu sebeple gara sivil gelmiş!.."

 

-"Bineceğimiz tren hazırdı. Bir askerî müfreze, saff-ı harb nizamında VELİAHD'ı teşyie muntazırdı. Başkumandan Vekili ENVER PAŞA da orada idi."

 

- 'Bu asker sizi teşyi (uğurlama) için hazırdır. kendilerini selamlayınız,'

 

- "VAHDEDDİN yüzüme baktı, 'Nasıl?' demek istiyordu. İşaret ettim."

 

- 'Siz yürüyünüz, arkanızdan biz geleceğiz.'

 

- "VAHDEDDİN, askerin önünden geçerken, iki eli de yukarıda, gayrıtabiî ve gayrışuurî selâm vererek yürüdü!.. Geriye dönüp trene bindik... İçine girdiğimiz salonun pencerelerini açtırarak, tren hareket edeceği sırada VAHDEDDİN'e:

 

- 'Bu pencereden askeri ve ahâliyi selâmlayınız.'

 

- "dedim... VAHDEDDİN benim bîperva ihtarıma râm (teslim) olmuş gibi görünerek, dediğimi yapıyordu... Tren İSTANBUL'u terketti. VAHİDEDDİN diğer bir salonda, kendine hazırlanan kompartımana gitti. Beni bıraktığı salon bana aitti."

 

İşte bu hatıratta yer alan yukardaki ifadeler, sahte Atatürkçüler'in, sözde aydınların dilinden düşmez!.. Sık sık kelimesi kelimesine tekrarlıyarak Sultan VAHDEDDİN'i "aptal, salak, zavallı, durgun veya geri zekâlı, mecnun, beceriksiz" gösterirler!

 

Unuttukları bir şey vardır: VAHDEDDİN'in 2. ABDÜLHAMİD'in kardeşi, ve onun gibi bir SİYASET ADAMI olduğu!..

 

Bilmedikleri veya kasten dile getirmedikleri bir şey vardır: MUSTAFA KEMÂL'in HATIRAT'ının bundan sonraki kısmı!..

 

 

 

Şimdi bir de o kısmı okuyun:

 

- "Trenimiz İSTANBUL'dan bir hayli uzaklaşmış, TRAKYA topraklarında ilerliyorduk. Bir zat geldi:

 

- 'Efendimiz sizi salona davet ediyor,'

 

- "dedi. Doğrusu, bu davet beni memnun etti. Yarınki padişahı yakından tetkik etme fırsatlarından birincisi bahşediliyor demekti."

 

- "VAHDEDDİN'in salonuna girdiğim vakit kendisini ayakta, bana muntazır buldum. Oturdu... Bana da oturmak için yer gösterdi... BU DAKİKADA, SARAYIN EKSERİYA GÖZLERİ KAPALI KONUŞAN ZÂTI(NI), BÜSBÜTÜN BAMBAŞKA BİR VAZİYETTE BULDUM!.. BİLÂKİS, GÖZLERİNİ ÇOK KUVVETLE AÇMIŞ VE BANA DİKKATLE BAKIYORDU!.. Bir nutuk irâdeder tarzda, beyanatta bulundu:

 

- 'Afedersiniz Paşa Hazretleri!.. Bir kaç dakika evveline kadar kiminle seyyahat etmekte olduğumu bana izah etmemişlerdi. Ancak trenin hareketinden sonra aldığım malûmat üzerine, gıyâben çok tanıdığım ve takdir ettiğim bir kumandanımızla beraber bulunduğumu anladım.'

 

- 'Ben sizi çok iyi bilirim. ARIBURNU ve ANAFARTALAR'da yaptığınız bütün icraat, kazandığınız muvaffakiyetler tamamen mâlûmumdur. Siz İSTANBUL'u ve herşeyi kurtarmış bir kumandansınız. Beraber seyyahat etmekte olduğum için çok memnun ve müftehirim (iftihar ediyorum).'

 

- "VAHDEDDİN bu sözleri çok ağır fakat muntazam söylüyordu. HAYRET ETTİM!.. İcabettiği gibi cevaplar verdim. ARAMIZDA MÜKEMMEL CİDDÎ VE SAMİMİ MUSAHABELER OLDU!"

 

- "O gece için görüştüklerimizi kâfi addederek 'kendisini fazla rahatsız etmek istemediğimi' söyleyip müsaade aldım. Salona avdet ettiğim zaman inşirah (ferahlık) hissediyordum. DÜŞÜNDÜM Kİ, BU ZAT AKILLI OLMALIDIR!.. İSTANBUL'DA ilk buluştuğumuz vakit, O DEVRİ BİLENLERCE ANLAŞILMASI KOLAY OLAN ESBAB VE ŞERÂTİN (SEBEPLER VE ŞARTLARIN) TESİRİ ALTINDA GARİP BİR HAL GÖSTEREN VELİAHD, İSTANBUL'U TERKETTİKTEN, KENDİSİNİ TAMAMEN SERBEST GÖRDÜKTEN VE BİLHASSA MUHATAPLARININ ŞÂYÂN-I EMNİYET (GÜVENİLİR) ADAMLAR OLDUĞUNU ANLADIKTAN SONRA, ŞAHSİYETİNİ OLDUĞU GİBİ GÖSTERMEKTE ARTIK BEİS (ZARAR) GÖRMÜYOR!.. BUNA GÖRE BEN DE KENDİSİNE BÜTÜN AHVÂLİ VE ZARURETLERİ ANLATABİLİRİM!.. HATTA KENDİSİNCE YAPILABİLECEK BAZI ZEMİNLER ÜZERİNDE FAALİYETE GEÇEBİLİRİM, ÜMİDİNE KAPILDIM!"

 

- "Seyyahat günleri birbirini takip ediyor ve her gün biz kısa veya uzun bir mülâkat yapıyorduk. BENDE HÂSIL OLAN KANAAT ŞU İDİ Kİ, BU ADAMLA KENDİSİNİ TENVİR ETMEK VE KENDİSİNE YAKINDAN VE SAMİMİ MÜZAHERET ETMEK DESTEKLEMEK VE KORUMAK) ŞARTİYLE, BAZI İŞLER YAPMAK MÜMKÜNDÜR!.. BU NOKTA-İ NAZARIMI (GÖRÜŞÜMÜ) GEREK NACİ PAŞA'YA, GEREK DİĞER ZEVATA SÖYLEDİM VE VELİAHD'I BU ŞEKİLDE HAZIRLAMAK, MEMLEKET MENAFİİ NÂMINA BİR VAZİFE OLDUĞUNU İŞARET ETTİM."

 

 

(Murat Bardakçı , Şahbaba , Pan Yayıncılık , İstanbul, 1998 , sf. 68-72... Murat Bardakçı bu kısmı 19 Mart 1926 tarihinden itibaren Milliyet gazetesinde yayınlanan MUSTAFA KEMÂL'in Hatırat'ından aldığını belirtmiş.)

Gördünüz mü?.. Bizzat MUSTAFA KEMÂL beyan ediyor, "VAHDEDDİN benim öyle ilk görüşte sandığım gibi aptal, mecnun falan değilmiş!.. Çok akıllı bir adammış," diye!.. Sonra da sebebini açıklıyor, İSTANBUL'daki durum ve şartlar!..

 

Peki, neydi o o durum ve şartlar?.. MASON YENİ OSMANLILAR 1876'da SULTAN ABDÜLAZİZ'i tahttan indirmişler, yerine ilk ve tek MASON Padişah 5. MURAD'ı çıkarmışlar!.. Sonra ABDÜLAZİZ'in bağırta bağırta bileklerini keserek intihar süsü verip öldürmüşler!.. Bunun üzerine Sultan MURAD delirmiş!.. Tahta çıkışının 93. gününde tahttan indirilmiş, yerine Sultan 2. ABDÜLHAMİD geçmiş!.. O da bir süre MİTHAT PAŞA'nın tehdidi altında kalmış!.. Sonra ondan kurtulmuş, SKELİARİ CLEANTİ adındaki bir Rum ile ALİ SUAVİ adındaki bir yazar, ikisi de MASON, onu tahttan indirip tekrar MURAD'ı tahta çıkarmak için sarayı basmışlar!.. Ondan da kurtulmuş, 1908'de bu sefer JÖN TÜRKLER, ENVER PAŞA hariç hepsi MASON, isyan etmiş, dağa çıkmış, 2. MEŞRUTİYET'i ilân ettirmiş!.. Sonra 31 Mart Vak'ası yaşanmış, çoğu Yahudi, hepsi MASON, bir heyet gelip ABDÜLHAMİD'i tahttan indirmiş!.. Sonra Cihan Savaşı sırasında barış isteyen ŞEHZADE YUSUF İZZEDDİN EFENDİ yine bilekleri kesilerek öldürülmüş!..

 

Bütün bunlardan haberdar olan VAHDEDDİN, kendini durgun hatta aptal göstermesin de, ne yapsın!.. Tıpkı ROMA sarayında zalim NERON ve çılgın GALİGULA'nın elinden, kendini aptal göstererek hayatını kurtarabilen CLADIUS gibi!.. O da sonradan imparator olmuştu. Hem de çok iyi ve akıllı bir imparator!.. (Bu kişinin hayatı "Ben CLADIUS" adlı dizi olarak 1987 yılında TRT'de yayınlanmıştı.)

 

MUSTAFA KEMÂL, sezgisi ve zekâsiyle VAHDEDDİN'in çok akıllı ve iyi bir siyasetçi olduğunu derhal farketmiş, hatta onunla İŞBİRLİĞİ yapmayı tasarlamıştır!

 

Burada dikkati çeken bir husus, bu HATIRAT'ın 1926 senesinde yayınlanması!.. Yani SALTANAT ve HİLÂFET kaldırılmış... HANEDAN yurt dışına gönderilmiş... CUMHURİYET ilan edilmiş!.. Yani MUSTAFA KEMÂL'in VAHDEDDİN'e herhangi bir yaranma veya kötüleme ihtiyacı yok!.. Olduğu gibi düşüncelerini yazmış! Yalnız biraz mübalâğa etmiş... Çünkü bir paşanın VELİAHD'la böyle emir verir gibi konuşması, ne OSMANLI teşrifat (protokol) esaslarına uyar, ne VELİAHD izin verir, ne de MUSTAFA KEMÂL'in edeb ve ahlâkı buna müsaittir!.. Sanırız yazarken kendisine âit nezâket ifadelerini atlamış!

 

Öyleyse, artık karşımıza dikilip te VAHDEDDİN hakkında HATIRAT'ın "gözleri kapalı" kısmını papağan gibi tekrarlayanlara verilecek cevap bellidir, ve "gözlerini açmış dikkatle bakıyordu" kısmını okumaktan ibarettir!

 

MUSTAFA KEMÂL'in VAHDEDDİN hakkındaki değerlendirmesi bu kadar da değildir:

 

- "(Yurt dışında) ADLON Oteli'ndeyiz... Birgün bir kaç gazete muhabiri VELİİAHD'den yine mülâkat istemişler. Mülâkatta ben de hazır bulundum. VELİAHD, İstanbul'dan son güne kadar ALDIĞI FİKİRLERLE MÜLHEM GÖRÜNÜYOR, KİMİNLE GÖRÜŞSE, DAİMA AYNI FİKİRLERLE KONUŞUYORDU. O gün ecnebi gazetecilerle musahabesinden de memnun oldum!"

 

- "Gezeteciler çekildikten sonra ikimiz yalnız kaldık. Bana sordu:

 

- 'Ne yapmalıyım?'

 

- 'OSMANLI tarihini biliriz. Bu tarihin bir takım safhaları vardır ki, sizi korku ve endişeye sevkeder ve bunda haklısınız... Ben size bir şey söyleyeceğim. O nisbette hayatımı size teşrik (ortak) edeceğim. Memnun olur musunuz?'

 

- 'Söyleyiniz.'

 

- 'Henüz padişah değilsiniz. Fakat Almanya'da gördünüz ki, imparator, veliahd, ve prensler hep bir iş üzerindedir. Neden siz bütün işlerden uzak kalasınız?'

 

- 'Ne yapabilirim?'

 

- 'İstanbul'a gider gitmez bir ordu kumandanlığı isteyiniz. Ben sizin erkân-ı harbiye reisiniz olurum.'

 

- 'Hangi ordunun kumandanlığını?'

 

- '5. Ordu'nun kumandanlığını.'

 

- "Bu ordu LİMAN VON SANDERS'in emrinde bulunan BOĞAZLAR'ın müdafaasına memur ordu idi.

 

- 'Bu kumandanlığı bana vermezler.'

 

- 'Siz isteyiniz.'

 

- 'İstanbul'a gittiğim zaman düşünürüm.'

 

Gene MUSTAFA KEMÂL'in o tepeden bakan, tahakküm edercesine konuşma tarzı... Ama bir gerçek var, VAHDEDDİN de tahakküm (baskı) kabul etmiyor, aklına yatanları söylüyor, yatmayanları (ki, savaş sırasında BOĞAZLAR'dan sorumlu 5. Ordu'nun kumandanlığını üstlenmesini ne PADİŞAH kabul ederdi, ne BAŞKUMANDAN VEKİLİ ENVER PAŞA, ne de ALMAN KUMANDAN VON SANDERS!.. Üstelik ENVER PAŞA, kıskandığı MUSTAFA KEMÂL'in geleceğin padişahı VAHDEDDİN'e bu kadar yakın olmasını hiç istemezdi!) "düşüneyim" diye kibarca reddediyor!

 

VAHDEDDİN'in MUSTAFA KEMÂL hakkındaki düşünceleri de son derece isabetlidir. Şöyle ifade eder:

 

- "ALMANYA seyyahatine çıktığımda ... MUSTAFA KEMÂL'i ilk defa o zaman tanımıştım. Çok parlak bir zekâya sahipti. Sonraları onun bu zekâsını değerlendirmeye çalıştım. Ama asıl ilgimi çeken tarafı DAHA YÜKSEKLERE ÇIKMAK TUTKUSU ve ENVER PAŞA'ya duyduğu sınırsız nefret olmuştu... Tahta çıkar çıkmaz ONU KENDİME YAVER YAPMAYA KARAR VERDİM! HER FIRSATTA BANA SADAKATİNİ İSPAT EDİYOR, ve Almanlar'a duyduğu nefreti saklamıyordu!"

 

Buradan iki hususu çok iyi anlıyoruz. Birincisi VAHDEDDİN, insan sarrafı... MUSTAFA KEMÂL'deki sonsuz hırsı ve azmi seziyor. İkincisi, edindiği bilgiyi çok iyi değerlendiriyor. MUSTAFA KEMÂL'in ENVER PAŞA ve ALMAN nefreti, aslında onun da hislerini yansıtıyor! Böylece birbirinden habersiz ikisi de İŞBİRLİĞİ hazırlığı yapıyorlar!

 

Sultan REŞAD, 3 Temmuz 1918'de vefat etti.Yani MÜTAREKE'den sadece üç ay önce!.. Yerine 57 yaşında olan VAHDEDDİN geçti. O tarihten bir müddet evvel MUSTAFA KEMÂL rahatsızlanmış, KARLSBAD'a kaplıca tedavisine gitmişti. Haberi orada aldı.

 

Bu "yurtdışı kaplıca tedavisi" de ilk duyduğumuz andan beri bize tuhaf gelir... Neden yurtdışı?.. TÜRKİYE'de, hem de İSTANBUL'un burnunun dibinde BURSA'da kaplıca yok mu?.. BALIKESİR-GÖNEN'de yok mu? AFYON'da yok mu?.. Neden yurtdışı? Acaba bu bahane ile savaşın gidişâtını dışardan gözlemek mi istiyordu?.. Bu konuda herhangi bir yoruma veya açıklamaya raslamadık.

 

Sultan VAHDEDDİN tahtı hemen kabul etmedi. Kendisini tahta davet etmeye gelen Sadrazam TALAT PAŞA, Başkumandan vekili ENVER PAŞA ve Şeyhülislam ÜRGÜPLÜ HAYRİ EFENDİ'ye "şartları gözden geçireceğini, kararını ertesi gün bildireceğini" söyledi. Bütün gece düşündü, sabaha doğru abdest alıp istihareye yattı. Ertesi gün ağabeyi Sultan REŞAD'ın EYÜPSULTAN'a defnedilmesinden sonra, İttihat ve Terakki erkânını yanına çağırıp, tahtı kabul ettiğini bildirdi... Sultan 5.MURAD'ın kızı KENİZE SULTAN, "VAHDEDDİN''in tahta çıktığı gün, İngilizler İstanbul'u havadan bombaladığını" yazar. (Kenize Sultan, Saraydan Sürgüne) ... VAHDEDDİN daha sonra, SAN REMO'da sürgünde iken yazdığı hatıratında "tahtı kabul etmekle hata ettiğini" belirtir!

 

Yeni padişahla birlikte barış teşebbüsleri de arttı. İngilizler ENVER PAŞA'ya şu teklifte bulundular:

 

- Arabistan'ın bağımsızlığı,

 

- Suriye ve Ermenistan'ın özerk olması,

 

- Mezopotamya ile Filistin'in MISIR gibi OSMANLI egemenliğinde, ancak İngiliz himayesinde olması,

 

- ÇANAKKALE'den geçiş serbestisi sağlanması

 

karşılığında

 

- Kapitülâsyonların kaldırılması,

 

- TÜRKİYE'ye cömert ekonomik yardımlar yapılması,

 

- ENVER PAŞA'ya iyi bir meblağ ödenmesi.

 

ENVER PAŞA bu teklifleri reddetmiştir!.. Dikkat edilirse, bu teklif, ERMENİSTAN bölümü ve OSMANLI borçları hariç, bizim MİLLÎ MÜCADELE'den sonra elimizde kalanlardan iyidir!

 

MUSTAFA KEMÂL VAHDEDDİN'in cülusunu bir telgrafla tebrik etti. Hemen arkasından "dönseniz iyi olur" mealinde bir telgraf aldı ve 2 Ağustos 1918'de yurda döndü. 5 Ağustos'ta VAHDEDDİN'in karşısına çıktı. Bu olayı MUSTAFA KEMÂL şöyle anlatır:

 

- "NACİ PAŞA delâletiyle yeni padişahtan mülâkat istedim. Muayyen bir saat için müsbet bir cevap geldi."

 

- "Tahta oturmadan evvel çok şeyleri çok açık görüştüğümüz ve benim bütün düşüncelerime onaylayıcı karşılıklar veren bu zat, acaba hükümdar olduktan sonra benim aynı tarzda görüşmekliğime müsaade eder mi, ve aynı mukabelede bulunur mu? Bunda mütereddittim... İşte Padişah VAHDEDDİN ile bu tereddüt içinde karşı karşıya geldik."

 

- "Beni çok nazik kabul ettiğini söylemeliyim... Veliahdlığı zamanında olduğundan daha fazla iltifat ediyordu... Oturdu. Bana da karşısında yer gösterdi ve aramızdaki tabure üzerinde bulunan sigaralıktan bir sigara alıp verdi. Kendisi de bir sigara aldı, ve yaktığı kibriti bana uzattı."

 

- "Bu tavırdan çok ümidvar oldum. Evvelâ kendisini münasip bir lisanla tebrik ettim. Sonra 'çok mühim bir anda OSMANLI tahtını işgâl etmiş olduğunu' izah ederken, dedim ki:

 

- 'Seyyahatimiz esnasında bütün fikirlerimi çok açık lisanla söylemiştim. Bu dakikada aynı tarzda görüşmekliğime müsaade buyrulur mu?'

 

- 'Hay hay!'

 

- "dedi... Uzun mütalâalarım içinde esaslı nokta şu idi:

 

- 'Hemen başkumandanlığı üzerinize alınız. Kendinize vekil değil, bir kurmay başkanı tayin ediniz. Her şeyden evvel orduya sahip ve hâkim olmak lâzımdır. Ancak ondan sonra düşünülecek münasip kararlar tatbik olunabilir.'

 

- "VAHDEDDİN bu teklifim üzerine, tıpkı kendini ilk defa Veliahd iken ikamet ettiği sarayda gördüğüm vakit olduğu gibi, gözlerini kapadı ve az sonra şu cevabı verdi:

 

- 'Sizin gibi düşünen başka komutanlar var mıdır?'

 

- 'Vardır.'

 

- 'Düşünelim.'

 

Görüldüğü gibi MUSTAFA KEMÂL, memleketin içinde bulunduğu vahim durumda tahta oturmayı bile mecburiyetten kabul etmiş olan, tedirgin Sultan VAHDEDDİN'den "başkumandanlığı ENVER PAŞA'dan almasını" istemektedir!.. Belki de o tarihte YUSUF İZZEDDİN EFENDİ'nin intihar etmeyip, savaşa devam yanlısı İTTİHATÇILAR tarafından öldürüldüğünü bilmemektedir. Ama Sultan bunun farkındadır!.. O yüzden yine o durgun zekâlı görüntüye bürünür. ENVER'e muhalif olan MUSTAFA KEMÂL'in arkasındaki desteği sorar. Ama aldığı cevaptan tatmin olmaz!..

 

Buna rağmen, üç gün sonra, 8 Ağustos'ta, ENVER PAŞA'nın "Başkumandan Vekili" ünvanı değiştirildi ve MUSTAFA KEMÂL'in talebine uygun şekilde "Başkumandanlık Erkân-ı Harbiye Reisi" yapıldı!..

 

9 Ağustos'ta, bu sefer Saray'dan MUSTAFA KEMÂL'e bir davet geldi... MUSTAFA KEMÂL bu görüşmeyi şöyle anlatır:

 

- "Bir kaç gün sonra NACİ PAŞA, PADİŞAH'ın beni, İZZET PAŞA ile beraber kabul etmek hususundaki iradesini tebliğ etti."

 

- "İkimiz VAHDEDDİN'in huzurundayız... Ben bu daveti, aynı fikir ve mütalâa üzerine ikimizi birden dinlemek arzusunda bulunmuş olmasıyla yorumluyordum.

 

- "Konuştuğumuz esnada bu nokta-i nazarımı takibe çalıştımsa da, mükâlemeyi umumî mevzulardan çıkarmaya muvaffak olaımadım. VAHDEDDİN ÇOK İHTİYATKÂR TAVIRLIYDI!.. Nihayet neticesiz bir mülâkatla PADİŞAH'ın yanından ayrıldık."

 

Âşikâr ki, Sultan VAHDEDDİN, öyle kolay tesirde kalan biri değil. MUSTAFA KEMÂL'in ısrarla uzun tren yolculuğu sırasında,

5 Ağustos görüşmesinde ve bu mülâkatında tekrarladığı fikirleri, yani "ENVER PAŞA aleyhtarı" tavrı benimsemeye yanaşmamış!.. ENVER PAŞA'nın ne kadar güçlü olduğunun, öyle kolay ekarte edilemeyeceğinin farkında!.. Öyle sanıldığı ve bize anlatıldığı gibi pısırık, kararsız, sünepe biri değil. Çok ince eleyip sık dokuyan, tedbirsiz adım atmayan bir karakteri var.

 

MUSTAFA KEMÂL şöyle devam ediyor:

 

- "Günler geçti... Tekrar yalnız olarak PADİŞAH'la görüşmek istedim. BU SEFER DE BENİ KABUL ETTİ!.. Ben, ilk nokta-i nazarımda ısrarcı görünen bir adam tavrıyla, belki de giriş yapmadan, aynı konuda konuşmaya başladım... VAHDEDDİN söylediklerimi serî bir şekilde anlayarak bana cevap verdi:

 

- 'Paşa! Ben, her şeyden evvel İSTANBUL halkını doyurmak mecburiyetindeyim. İSTANBUL HALKI AÇTIR!.. BUNU TEMİN ETMEDİKÇE, ALINACAK HER TEDBİR İSABETSİZ OLUR!'

 

- "Bu cümlenin nihayetinde ZÂT-I ŞÂHÂNE gözlerini kapadı. Ben tilki tabiatında, her entrikanın her gün şahidi olduğum yüzlerce misallerinden biri karşısında bulunduğuma büyük bir teesürle kaani oldum."

 

- "Düşündüğüm şu idi: ZÂT-I ŞÂHÂNE evvelâ İSTANBUL halkını kazanmak istiyor! Kendisinin gelecekteki girişimleri için kuvvet ve dayanak noktasını burada arıyor!.. Fakat yine düşündüm ki, genel şartlar ıslâh edilmedikçe, politikacılık nokta-i nazarından doğru olmasa bile, bu arzunun temini kabul olabilir miydi? Bunun için bir fikir daha söylemekten kendimi menedemedim:

 

- 'Çok doğru düşünüyorsunuz. Fakat İSTANBUL halkını doyurmak için alınması lâzım gelen tedbirler, ZÂT-I ŞÂHÂNENİZ'i bütün memleketi kurtarma için alınması gereken mecburî ve acele tedbirlere başvurmaktan menedemez.'

 

- 'Bütünün selâmetini temin edecek mesai, ancak makinenin tamamının işlemesiyle mümkün olur, ve bu bütün işlemedikçe makineden bir kısım netice dahi almak kaabil olamaz.'

 

- 'Söylediğimin isabetine kaaniim (inanıyorum). Belki ZÂT-I ŞÂHÂNELERİ'nce fazla telâkki buyurulur. Lâkin bildirmeye mecburum ki, yeni Padişah'ın hareketinin başlangıcı evvelâ kuvvete sahip olmak olmalıdır. Devleti, milleti ve bütün menfaatleri müdafaa eden kuvvet başkasının elinde bulundukça, sizin padişahlığınız dahi sözde olmaktan kurtulamaz! Biraz tedbirsizce olduğuna kaaniim.'

 

- "PADİŞAH'ın verdiği cevaba, şu cümle karıştı:

 

- 'Ben icabeden şeyleri TALÂT ve ENVER PAŞA Hazretleri ile görüştüm!'

 

- "Bunu söyleyen zat, daha bir kaç ay evvelinde veliahdlığında TALÂT ve ENVER PAŞALAR'dan nefret ettiğini anlatan, ve bu adamların memleketi mahvolmaktan başka bir neticeye mümkün olmayan teşebbüslerini tenkit eden VAHDEDDİN idi. Şimdi Padişah ve Halife VAHDEDDİN, bu zevatla görüşmüş, memleketin selâmeti için icabeden tedbirleri almış bulunuyor!

 

- "VAHDEDDİN demek istiyordu ki, 'Siz vazife ve selâhiyetiniz üzerinde benimle LÂUBÂLİLİK etmek mi istiyorsunuz?' "

 

İşte baştan beri kastettiğimiz buydu!.. MUSTAFA KEMÂL'in VELİAHD VAHDEDDİN'le de. PADİŞAH VAHDEDDİN'le de konuşma üslûbu, eğer naklettiği gibiyse, hiç uygun değilmiş!.. Hele "Bir türlü anlamıyorsun" tarzındaki ısrarı, bir PADİŞAH'ın kabul edeceği bir davranış değil!..

 

MUSTAFA KEMÂL şöyle devam ediyor:

 

- "Bu maksadı anladıktan sonra, VAHDEDDİN karşısındaki benim vicdânî vazifem nihayet bulmuştu. Ayağa kalktım. Müsaade talep ettim. Gözlerini kapadı ve hiç bir kelime telâffuz etmeksizin elini uzattı."

 

- "... PERA PALAS'taki daireme geldim, ve düşünmeye başladım. HACI zannettiğimiz zâtın koltuğunun altında HAÇ'ı çıkmıştı!.. Artık başka bir şey aramak lâzımdı."

 

Doğrusu isterseniz, burada MUSTAFA KEMÂL'in VAHDEDDİN hakkındaki değerlendirmesini, son derece insafsız buluyoruz.

 

Sultan VAHDEDDİN, ısrarla ENVER PAŞA'ya karşı cephe almasını isteyen MUSTAFA KEMÂL'e nazik bir tarzda red cevabı veriyor... Bunu, "HACI zannettiğimiz zat, HAÇ'lı çıktı" diye yorumlamaya götürecek en ufak bir emâre yok!.. Çünkü ilk mülâkattan beri VAHDEDDİN'in sergilediği tavır bizce hiç değişmemiş. MUSTAFA KEMÂL'i nazariyede haklı buluyor, ama tatbikatta tedbirli davranıyor. ENVER PAŞA'yı karşısına almak istemiyor!.. Bizce MUSTAFA KEMÂL'i aldatan hiç bir davranışı yok.

 

Bu görüşmeden kısa bir müddet sonra MUSTAFA KEMÂL'in NABLUS'taki 7. Ordu'ya tâyini çıktı. Tâyin emrini, bir Cuma selâmlığında bizzat PADİŞAH tebliğ etti:

 

- "Sizden talebim şudur: O tarafları düşman eline geçirmeyeceksiniz! Verdiğim vazifeyi muvaffakiyetle ifâ edeceğinizden eminim."

 

VAHDEDDİN'in konuşma tarzı, aradaki mesafeyi bir kere daha hatırlatır tarzdadır.

 

Öte yandan YILDIRIM ORDULARI diye bilinen 7. Ordu, MUSTAFA KEMÂL'in daha önce görevli olduğu, ve grup komutanı General FALKENHEIN ile anlaşamadığı için, kurallara aykırı bir şekilde kendini görevden af ve yerine vekil tayin ederek bırakıp İSTANBUL'a geldiği ordudur!.. Yalnız General FALKENHEIN gitmiş, yerine LIMAN VON SANDERS gelmişti.

 

Anlaşılıyor ki, MUSTAFA KEMÂL'in ısrarcı tavrından rahatsız olan VAHDEDDİN, onun hakkında tahkikat yapmış, belki de ENVER PAŞA ile görüşmüş, MUSTAFA KEMÂL'in ordu usül ve teâmülüne aykırı bir şekilde görevini bırakıp İSTANBUL'a geldiğini öğrenmiş, kendisine akıl vermeye kalkan kişinin önce kendi sorumluluklarını bilmesi gerektiğini ona hatırlatmak için, eski görev yerine tâyin emrini bizzat kendisi tebliğ etmiştir!..

 

MUSTAFA KEMÂL, bu tayini ENVER PAŞA'dan bildi, camiden çıkarken onunla karşılaşınca, "Bravo! Muvaffak oldunuz! Teâmül harici bir şey yaptınız! Bizzat PADİŞAH'a bana emir verdirdiniz!" diye çattı. ENVER PAŞA bu sözlere sadece tebessüm etti.

 

Böyle bir durum bize pek muhtemel görünmüyor... Yani, ENVER PAŞA, hasedinden MUSTAFA KEMÂL'i eski görevine tâyin edecek, sonra da kendisi KOMUTAN olarak emri teblig etmeyecek te, PADİŞÂH'a "Siz söyleyin," diyecek, PADİŞAH ta "olur" deyip Cuma'yı bekleyecek... Kaldı ki, ENVER PAŞA, MUSTAFA KEMÂL'i çok daha önce, görevini bırakıp İSTANBUL'a geldiğinde, hem de cezalandırıp, niye geri yollamamış, diye sorarlar adama... Bizim tahminimiz VAHDEDDİN tâyini istemiş, ENVER PAŞA da memnuniyetle kabul etmiş, ve belki "Siz tebliğ buyursanız," demiş olmasıdır.

 

Buradan MUSTAFA KEMÂL'in CUMA selâmlığına katıldığını, Cuma namazı kıldığını da öğrenmiş oluyoruz.

 

Bu olaydan çok kısa bir zaman sonra, Sultan VAHDEDDİN BAŞKUMANDANLIK sıfatını kendi üzerine aldı. YILDIZ Sarayı hareminın hemen bitişiğinde bir HUSUSÎ KURMAY TEŞKİLÂTI kurup başına, büyük kızı ULVİYE'nin kocası Prusya Harb Akademisi mezunu ve Maiyyet-i Seniyye Erkân-ı Harbiye Reisi Binbaşı İSMAİL HAKKI BEY'i getirdi. Harbin safahatını bizzat damadından öğrenmeye başladı... Bu da MUSTAFA KEMÂL'in tavsiyelerine, ZAMANI GELİNCE, ve FIRSAT BULUNCA uyduğunu gösterir.

 

____________________________________________

 

SULTAN VAHDEDDİN HAKKINDAKİ KİTAPLAR :

 

- Tarık Mümtaz Göztepe , Sultan Vahideddin Mütareke Gayyasında , 1978

 

- Tarık Mümtaz Göztepe , Sultan Vahideddin Gurbet Cehenneminde , 1978

 

- Necip Fazıl Kısakürek , Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin

 

- Murat Bardakçı , Şahbaba , Pan Yayıncılık, İstanbul, 1998

 

SULTAN VAHDEDDİN İLE İLGİLİ SİTELER :

 

- VAHDETTİN HAN

 

- VAHİDEDİN HAN

 

- Vahdettin Han

 

Mehmed(6.) Vahdettin

 

VI. Mehmet Vahidettin

 

Vatanını seven biriydi

 

VAHDETTİN VE ATATÜRK

 

Vahdettin Han

 

SULTAN VAHDEDDİN HAİN Mİ, DEĞİL Mİ? - 2

 

MUSTAFA KEMÂL'in tekrar YILDIRIM ORDULARI'nda görevlendirilmesinde kalmıştık. Devam ediyoruz.

 

MUSTAFA KEMÂL, 26 Ağustos 1918'de HALEP'e vardı. Oradan görevli olduğu KUDÜS'ün 63 kilometre kuzeyindeki NABLUS'a geçti... 19 Eylül'de General ALLENBY'nin birliklerinin umumî taarruzu başladı. MUSTAFA KEMÂL'in başında olduğu 7. Ordu, kuşatma tehlikesine karşı, ŞERİA Nehri'nin doğusuna çekildi. Çekilme hızlanarak devam etti.

 

Bu arada, herhalde Sultan VAHDEDDİN'in rızasıyla, ve belki de bizzat talebiyle, 22 Eylül günü MUSTAFA KEMÂL PAŞA, "Fahrî Yaver-i Hazret-i Şehriyârî", yani PADİŞAH'ın (özel) şeref yaveri olmuştu!.. Sadrazam TALÂT PAŞA da mağlubiyetin kesinleştiğini farkedince, MÜTAREKE'den kısa bir süre önce istifa etmiş, ve yeni hükûmeti TEVFİK PAŞA kuramadığından, görev AHMET İZZET PAŞA'ya verilmişti.

 

MUSTAFA KEMÂL bu gelişme üzerine Saray'a şu telgrafı çekti:

 

- "Muhterem Padişahımıza sadakat ve merbutiyetim (bağlılığım), ve vatanımın temin-i selâmeti itibâriyle arzederim ki, TEVFİK PAŞA Hazretleri filhakkika müşkilâta tesadüf etmişlerse, Sedâret'in derhal İZZET PAŞA Hazretleri'ne tevcihi, ve müşârünileyhin esası FETHİ, TAHSİN, RAUF. AZMİ, CANBULAT, Şeyhülislam HAYRİ ve âcizlerinden (benden) mürekkep bir kabine teşkil etmesi zarurîdir."

 

- "Zevât-ı mezkûrenin vücuda getireceği kabine, vaziyete hâkim olabileceği zan ve itikadındayım. TEVFİK PAŞA Hazretleri, size isimlerini saydığım zevâta müracaat ettiği takdirde, mazhar-ı teshilât olabilir zannederim. Münasip ise, bu zevâtın Şevketmeâb Efendimiz'e arzını rica ederim."

 

 

Fahrî Yaver-i Hazret-i Şehriyârî Mustafa Kemâl

İşte bu telgrafta MUSTAFA KEMÂL'in edep ve terbiyesini, nezaketini görüyoruz... Bir padişaha nasıl hitap edeceğini biliyor ve gösteriyor.

 

AHMET İZZET PAŞA, Hükûmet'i 14 Ekim'de kurdu. Herhalde telgraftan haberi vardı ki, ertesi gün MUSTAFA KEMÂL'e "Barıştan sonra TANRI'nın izniyle işbirliği yaparız," mealinde bir telgraf çekti.

 

1 Ekim'de ŞAM düşmüş, ordunun çekilişi devam etmişti. 26 Ekim'de HALEB elimizden çıktı. 30 Ekim 1918'de MONDROS MÜTAREKESİ imzalandı. Yani, OSMANLI Devleti silah bıraktı. Aslında karşı tarafın da BARIŞ yapılıncaya kadar silah bırakması ve durması gerekirdi, ama öyle olmadı. İngiliz birlikleri ilerlemeye devam etti. MUSUL-KERKÜK bölgesi böylece elimizden çıktı.

 

Sultan VAHDEDDİN, ne MUSTAFA KEMÂL'in NABLUS'tan, yani bugünkü İSRAİL'den hızlı çekilmesini, ne de yeni hükûmette Bahriye Nâzırı yaptığı RAUF BEY'in fazla direnmeden 30 Ekim'de ağır bir mütareke imzalamasını hazmedememiştir. Yıllar sonra MEKKE'de yayınladığı bir bildiride şöyle der:

 

- "Ne yazıp imza ettiği mütarekenin uygulaması demek olan felâketlere karşı, SONRALARI MUHALEFETTE ÖNAYAK olmak küstahlığını gösteren RAUF BEY için,

ne de DEVLET'İN varolan belli başlı KUVVETLERİNDEN ÇOĞUNU ESİR VEREREK, ZİLLETLE TOROS ETEKLERİNE İLTİCA ETMESİ yüzünden MÜTAREKE'nin imzalanmasını KAÇINILMAZ bir hale getiren MUSTAFA KEMÂL için

kabul edilebilecek hiç bir MAZARET yoktur!"

 

Aynı bildiri de :

 

- "Benim nazarımda ve meşruiyet karşısında Kemâlî Hükûmet veya Cumhuriyet yoktur!.. Belki Halife ve Hakan'ına, din ve mukaddesatına karşı hıyanet etmiş bir Mustafa Kemâl ... vardır," ifadesi yer alır.

 

Haklı mı, değil mi, bilemiyoruz. Maalesef eldeki kaynaklar bu konuda yeterli bilgi vermiyor. Daha derin araştırmalar yapılması, o döneme âit belgelerin ve hatıraların tarafsız bir şekilde incelenmesi gerekiyor. Bizim de askerlik bilgimiz yeterli değil... Ancak MUSTAFA KEMÂL, HALEB'in İNGİLİZLER'in eline geçmesinden 20 gün kadar önce İSTANBUL'a çektiği telgrafta, kendisini şöyle savunmaktadır:

 

- "Eylül'ün 19. gecesi düşman evvelâ 7. Ordu'ya taarruz etmeye başladı. Düşmanın ik taarruzunu tevkif ettim (durdurdum)."

 

- "19 (Eylül) sabahı garbımızda 8. Ordu (CEVAD PAŞA) kısa bir düşman taarruzu karşısında birkaç saat zarfında inhilâl etti (dağıldı)."

 

- "Bundan dolayı 7. Ordu'nun sağ cenahı ve hatt-ı ricatı (geri çekilme yolu) tamamen düşman tarafından tutuldu. Sağımızda bulunan 4. Ordu (MERSİNLİ CEMAL PAŞA) hissizliğin azamisini ibraz etti (aşırı duygusuzluk gösterdi). Elzem olan muavenetten istinkaf etti (gerekli yardımdan kaçındı). Buna rağmen her taraftan düşmanla muharebe ederek, cenuba olan cephemi garba tebdil ederek ve VADİ-İ ŞERİA nehrinden orduyu geçirerek CEBEL-İ ACLÛN dahilinde ve DER'A MEZRİB hattında ve oradan kemâl-i şeref ve nâmus ile İNGİLİZ takip kıtaatı ile ve gerek ŞERİF (HÜSEYİN) kıtaatı ile muharebe ede ede ŞAM'a kadar geldim."

 

- "Orada LİMAN (VON SANDERS) PAŞA'nın emriyle ŞAM'ın muhafazası için maateessüf CEMAL PAŞA'nın taht-ı emrine terk ile, kendim de RİYAK cephesini tutmak ve orada elde edeceğim kuvvetleri tensîk etmekle (düzenlemekle) tavzif eyledim (görevlendirdim)."

 

- "CEMAL PAŞA dahi, ŞAM'ı RABU BOĞAZI'na kadar geldiğinden bîhaber kaldığı düşmanın cüz'i (az) kuvveti karşısında kendi ordusuyla benim ordumu dahi terkederek yalnız başına RİYAK'a geldi. Ben bundan sonra RİYAK'ta teşkil ettiğim kuvvetleri şimale tahrik ederek (kuzeye doğru harekete geçirerek) ŞAM'da kalan kuvvetlerin dahi İSMET (İNÖNÜ) BEY taht-ı emrinde alarak şimale hareketini emretmek için vasıta buldum. Şimdi üç günden beridir orduyu yeniden HALEB cenubunda toplamakla meşgûlüm."

 

- "Düşmanın mâlûm fâikiyeti karşısında ve bizim 'ordu' nâmı altında 5-6'şar bin neferimizin ric'ati tabii idi. Fakat bu ric'at daima bir şekil muhafaza edilerek icra edilebiliyor idi."

 

- "ENVER gibi bir ahmak müdir-i harekât-ı umumiye olmasa idi, burada 5-10 bin kişilik bir heyet-i askeriyenin başında ilk top sadâsında ordusunu bırakıp kaçan ve şahsını kurtarmak için şaşkın tavuk gibi öteye beriye iltica eden kumandan (CEVAD PAŞA) bulunmasa idi, hiç bir vaziyet-i askeriyeyi edemeyen bir 4. Ordu kumandanı (MERSİNLİ CEMAL PAŞA) bulunmasa idi... ve bunların başında muharebenin ilk gününden itibaren hiç bir tesir ve nüfuzu kalmayan bir grup karargâhı olmasa idi... (bu geri çekilme olmazdı!)"

 

- "Bu andan sonra, artık sulhten başka yapılacak bir şey kalmamıştır."

 

7 Teşrinevvel 334 (7 Ekim 1918) HALEB,

MUSTAFA KEMÂL

 

Bu savunmada belirtilen hususların doğruluğunun araştırılması, itham altındaki CEVAD PAŞA, MERSİNLİ CEMAL PAŞA gibi komutanların da "savunma"larının hatıratlarında veya resmî kayıtlarda bulunması, onların maiyetindeki kurmay subayların, yaverlerin değerlendirmelerinin de gözden geçirilmesi gerekir... Maalesef bunu yapmış olan bir harb tarihçisine rastlamadık.

 

Düşmanın üstün askerî kuvvetine, şartların elverişsizliğine rağmen bulunduğu mevzileri terketmeyen komutanlar yok mu?.. Elbette var!.. Ama nedense bunların adını yeni nesiller hiç bilmez!.. MEDİNE MÜDAFİİ FAHREDDİN PAŞA bunlardan biridir. PADİŞAH'ın fermanına rağmen PEYGAMBERİMİZ HAZRET-İ MUHAMMED'in (S.A.V.) kabrinin bulunduğu şehri uzun süre terketmemiş, askerlerine çekirge yedirerek savunmayı sürdürmüştür... Bunu ayrıca vereceğiz.

 

MUSTAFA KEMÂL, 30 Ekim'de de General LİMAN VON SANDERS'in yerine Yıldırım Orduları Kumandanlığı'na getirildi. 31 Ekim'de Adana'ya gidip göreve başladı. Ancak 7 Kasım'da bir fermanla Yıldırım Orduları lağvedildi. MUSTAFA KEMAL Harbiye Nezareti emrine verildi, Paşa 13 Kasım'da istanbul'a döndü. Marmara'da demirlemiş düşman gemilerini görünce, meşhur "Geldikleri gibi giderler!" sözünü o gün etti!..Ama o sözü daha önceden söylemiş olan biri daha vardı!

 

VAHDEDDİN İTTİHAT VE TERAKKİ baskısından kurtulduktan sonra, İSTANBUL'da idareyi tamemen kendi ellerine almak, ülkeyi Meşrutiyet'le değil, ağabeyi Sultan 2. ABDÜLHAMİD gibi Mutlakiyet'le yönetmek istemiştir... Sebebi de açıktı. 1. Meşrutiyet ülkeye hürriyet değil, 93 Harbi'ni getirmiş, Ruslar YEŞİLKÖY'e kadar gelmesine yol açmıştı. Bu yüzden Sultan 2. ABDÜLHAMİD Meclis'i feshetmiş, ve 1908 yılına kadar yeni felâketler oluşmasını önlemişti... 2. Meşrutiyet ise Trablus Harbi'ni, Balkan Harbi'ni ve 1. Cihan Harbi'ni getirmiş, ve ülkeyi 10 yılda perişan etmişti!..

 

İşte bu yüzden Sultan VAHDEDDİN ilk olarak 18 Aralık 1918'de Meclis'i feshetti!.. Daha sonra seçimlerle yeni oluşan Meclis'i de 11 Nisan 1920'de feshetti!.. Memleketi saltanatı boyunca kararnamelerle idare etti.

 

Bunu, öyle söylendiği gibi silik, pısırık, mecnun olan bir padişah yapamazdı. İnatçı ve akıllı birisi olması gerekirdi... Başmabeyincisi ALİ FUAT BEY, onu şöyle tanımlar: "Ağabeyine (Abdulhamid'e) göre daha aklı başında ve daha vukuflu...

(ancak) inatçı, ısrarlı, evhamlı ve kararsız..."

 

Sultan VAHDEDDİN'in tahta çıkışıyla MONDROS MÜTAREKESİ arasında 119 gün vardır. Yani sadece 4 ay... Ve VAHDEDDİN tahta çıktığı günden itibaren TÜRKİYE'nin tek başına sulh yapması için gayret göstermiş, ancak buna fırsat bulamamıştı. MÜTAREKE'den sonra İNGİLTERE'ye yaklaşması da, mümkün olduğu kadar iyi barış şartları elde edebilmek içindi. Üstelik bir yabancı devlete yanaşan ilk kişi de o değildi!

 

İNGİLTERE'de Büyükelçi iken bir anda 33. DERECE'den ÜSTÂT MASON yapılan MUSTAFA REŞİT PAŞA'nın (1800-1858), 16 yaşındaki yeni padişah Sultan ABDÜLMECİD'i bir odaya kapatıp imza ettirdiği, tümü İNGİLİZ BÜYÜKELÇİSİ CANNING tarafından dikte edilmiş olan TANZİMAT FERMANI'nından beri (1839) ülkemizde bir BATICILIK, bir BÜYÜK DEVLET'e dayanma alışkanlığı vardı... Bu yüzden bazı vezirlerin, sadrazamların lâkapları İNGİLİZ, bazılarınınki MOSKOF olmuştur... Hepsi MASON olan TANZİMATÇI ekibin üçüncüsü FUAT PAŞA (1815-1869) :

 

- "Bir ülkede iki kuvvet olur. ALTTAN (HALK'ın kuvveti) ve ÜSTTEN (PADİŞAH'ın kuvveti)... Bizde ALTTAN gelen kuvvet olmadığı için, PAPUÇÇU MUŞTASI gibi YANDAN (YABANCI ÜLKE kuvveti) vuruyoruz,"

 

demişti... İkinci TANZİMATÇI MASON ÂLÎ PAŞA'dır! (1815-1871)... ISLÂHAT FERMANI'nı ilân eden odur. (1856) Bu yüzden yetiştiricisi, hâmisi MUSTAFA REŞİT PAŞA tarafından "hâin" edilmişti!.. Gelen "hâin", giden "hâin"i aratmıştır!..

 

Bunları şunun için anlattık: Sultan 2. ABDÜLHAMİD'e gelindiğinde Devlet, ülkeyi ancak bir yabancı devlete dayanarak ayakta tutabiliyordu. Ancak Sultan ABDÜLHAMİD, yabancılara bel bükmemiş, "RUSYA'ya karşı İNGİLTERE, İNGİLTERE'ye karşı RUSYA" politikasını güderek, son yıllarında ALMANYA'ya yakınlaşarak 33 yıl Devlet'i idare etmiş, bunun 30 yılını da savaşsız götürmüştü. Yani, "yandan baskı" yapan yabancı devletlerin dümen suyunda gitmek yerine, onları kullanmıştı...

 

Hepsi MASON İTTİHATÇILAR'ın (ENVER PAŞA HARİÇ) ilân ettiği 2. MEŞRUTİYET (1908), tıpkı TANZİMAT ve ISLÂHAT gibi ülkeye felâket getirmiş, peşpeşe üç savaşa ve büyük toprak kayıplarına sebep olmuştu.

 

VAHDEDDİN başa geçtiğinde, son felâkete sebep olan ALMANYA bağlantısını kesmenin yolu olarak , İNGİLTERE'ye yakınlaşmayı görmüştü... Bunu, daha sonra hatıralarında:

 

- "Dünya Savaşı'ndan önce, babamdan (ABDÜLMECİD'den) miras kalmış olan İtilâf Devletleri siyasetini, KURTULUŞ dayanağı kabul edenlerdenim... Kaderin eseri olan yenilgimizden sonra zafer neş'esiyle mağrur ve intikam hesabı yapma mevkiinde bulunan İNGİLİZLER'in zıddına hareket etmemek, FRANSIZ ve İNGİLİZLER'i gücendirmemek şeklinde uysal bir uyuşma politikamız vardı,"

 

diye belirtmiştir... 24 kasım 1918'de (MÜTAREKE'den bir ay kadar sonra) bir İngiliz gazetesine verdiği demeçte:

 

- "KIRIM Muharebesi'nde İNGİLTERE'nin müttefiki bulunan pederim Sultan ABDÜLMECİD'den, İNGİLİZ milletine karşı sevgi ve saygı beslemek duygularını miras olarak aldım. Şimdi Saltanat makamında bulunduğum cihetle, memleketim ile İNGİLTERE Devleti arasında eskiden beri yerleşmiş bulunan dostça ilişkilerin yenilenmesi için bütün kuvvetimle çalışacağım."

 

- "Necip milletinizin çoğunluğu tarafından, elîm olaylarda bütünüyle günahsız bulunan halkıma karşı, aynı duygularla karşılık verileceğinden ümitliyim."

 

- "TÜRK halk kütlesi İNGİLTERE'ye karşı, söylediğim gibi, ve belki de daha kuvvetli bir şekilde, teveccüh hisleri beslemektedir. Milletimin büyük kısmının kendisine isnad olunan fenalıklarda hiç bir iştirakinin bulunmadığını, ve yalnız sınırlı sayıda bazı şahısların bu fenalıklardan sorumlu olduklarını İNGİLİZ ahalisine bildirmenizi, namuslu bir zat sıfatıyla sizden rica eylerim. Bütün bu sözler kalbimden geliyor,"

 

demişti. Çok açık olarak görülmektedir ki, ALMAN sevgisinin sadece İTTİHATÇILAR'da olduğu intibaını vermeye çalışıyor, ve halkın bundan mes'ul tutulmamasını istiyordu.

 

15 Temmuz 1919'da başka bir İngiliz gazetesine :

 

- "Ben, babam ABDÜLMECİD gibi daima İNGİLTERE'nin dostu oldum. İNGİLTERE'nin insaf ve adaleti sağlayacağına inanıyorum. Ben, milletimin babasıyım!.. Halk, RUM ÇETELERİ tarafından kırılıyor!.. Onları kurtarmak teşebbüsünde bulunmak zorundayım,"

 

demecini vermişti.

 

Şimdi bu ifadeleri Sultan VAHDEDDİN'in ihanetine delil olarak göstermek isteyenler çıkabilir... Meseleye böyle bakarsak, 1940'lardan beri cumhurbaşkanlarımızın, başbakanlarımızın, bakanlarımızın, parti liderlerimizin, iş adamlarımızın, hele aydın geçinen yazarlarımızın ifadelerine bakarsanız; bunlardan bin beterini, hem de sayısız örnekleriyle bulursunuz... Misal olarak, Başbakan Erdoğan'ın, "Ben Büyük Ortadoğu Projesi'nin eş başkanıyım," demesi, kimse onu başkan falan yapmamasına rağmen, böyle ortaya atılması, Amerikalılar'ın hizmetinde olduğunun itirafıdır!.. 2007 seçimlerinden hemen önce MHP Başkanı Devlet Bahçeli'nin "Eşbaşkanlığı bizden daha iyi kimse yapamaz," mealindeki sözleri, "Ben daha iyi uşaklık ederim" demekten başka ne anlama gelebilir ki?..

 

Unutmayalım ki, Sultan VAHDEDDİN'in o ifadeleri, mağlup bir ülke padişahının sözleridir!.. İçinde en ufak bir uşaklık emâresi olmadığı gibi, DOSTLUK karşılığında İNSAF ve ADALET istemekten öteye gitmemektedir.

 

Kaldı ki, o günlerde İNGİLİZLER'in dostluğuna bel bağlayan sadece Sultan VAHDEDDİN ve çevresi değildir!.. 17 Kasım 1918'de, yani Sultan VAHDEDDİN'in ilk demecinden bir hafta önce, MİNBER gazetesinde MUSTAFA KEMÂL PAŞA şöyle yazmıştı:

 

- "Bu harpte İNGİLİZLER'le ARIBURNU, ANAFARTA(LAR). ve FİLİSTİN cephelerinde karşı karşıya bir çok muharebeler verdim... (Buna rağmen) kalbimde nefret ve düşmanlık duyguları yer bulmamıştır."

 

- "İNGİLİZLER'in OSMANLI milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklâline riayette gösterdikleri hürmet ve insanlık karşısında, yalnız benim değil; bütün OSMANLI milletinin İNGİLİZLER'DEN DAHA İYİLİKSEVER BİR DOST OLAMAYACAĞI kanaatiyle duygulanmaları, pek tabiidir!"

 

Demek ki, sözlerine dayanarak VAHDEDDİN'i hâinlikle suçlarsak, lâfın ucu MUSTAFA KEMÂL'e de dokunacaktır!.. Kaldı ki, MUSTAFA KEMÂL'in kendi ifadesiyle "imparatorluğu tarafsız bir devletin mandası ile koruma" çabası, SivasKongresi sonralarına kadar sürmüştür. İlerde verecceğiz... Aslında yukardaki sözleri ile her ikisi de ülke kaderinin, o günlerin süper devleti İNGİLTERE'nin elinde olduğunu bilerek, onu yumuşatmaya çalışmaktadırlar.

 

OSMANLI DEVLETİ'nin 12 Şubat 1919'da, MÜTAREKE'den 3,5 ay sonra, TEVFİK PAŞA'nın kurduğu 2. hükûmet eliyle AMERİKA, İNGİLTERE, FRANSA ve İTALYA temsilcilerine verdiği notada, şöyle denilmekteydi:

 

- "OSMANLI İmparatorluğu ülkesinde, TÜRKLER'in bulundukları bölgelerde HÂKİMİYET ve EMNİYET tamamen sağlanacak, halen İmparatorluğun yönetiminde bulunan DİĞER AZINLIKLAR'ın yükselmelerine engel olunmayacak, ve kendilerine ÖZERKLİK verilecektir. ÇANAKKALE BOĞAZI sürekli açık tutulacak, ve bütün milletlerin TİCÂRÎ filoları buradan geçebilecek, MERKEZÎ HÜKÛMET'çe İSTANBUL'un savunması için gerekli tedbirler alınacaktır."

 

- "OSMANLI İMPARATORLUĞU, Başkan WILSON'un prensiplerine göre iki kısma ayrılabilir:

 

a. AVRUPA ve ASYA'daki TÜRKLER,

 

b. ARAP vilâyetlerindeki halk."

 

"Bu vilâyetlerden DOĞU ANADOLU'da bulunanlar da tüm TÜRK, ve ERMENİLER'le karışık TÜRKLER olarak ikinci bir sıralamaya tâbi tutulabilir." (Esat Uras , Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi , Yeni Matbaa , 1950 , sf. 677)

 

Durun; "AZINLIKLAR, ÖZERKLİK, ÇANAKKALE BOĞAZI, WİLSON PRENSİPLERİ" ifadelerini görünce, İSTANBUL HÜKÛMETİ'nin hemen yelkenleri indirip, işgâlcilerin her istediğini verdiği, böylece vatana ihanet ettiği sonucuna varmayın!..

 

Kısmen aldığımız bu nota, gerçekten bir diplomasi harikasıdır!.. BATILILAR'a çok şey veriyormuş gibi görünen, ama aslında elden çıkmışların dışında hiç bir şey vermeyen bir tekliftir. Biraz sonra göreceğiz... Ama öncelikle belirtelim, AMERİKA dahil edildiği için anlıyoruz ki, biz 1. CİHAN HARBİ'nde ve dahi MİLLÎ MÜCADELE'de AMERİKA'yla da savaşmışız!.. Çünkü A.B.D. hem MÜTAREKE'de, hem de LOZAN'da karşımızdadır ve GALİP DEVLETLER safında bizden taleplerde bulunmakta, karar mekanizmasına karışmaktadır. Üstelik WILSON PRENSİPLERİ, yani şimdiki TÜRKİYE'nin de parçalanması yönündeki AMERİKAN TEKLİFLERİ kabul edilmediği için; ne TÜRKİYE CUMHURİYETİ'ni, ne de LOZAN'ı uzun süre tanımamıştır. LOZAN'da imzalanan ayrı bir anlaşmayı ne AMERİKAN TEMSİLCİLER MECLİSİ, ne de AMERİKAN SENATOSU kabul etmiştir!.. A.B.D. , 1926 yılına kadar TÜRKİYE'ye büyükelçi tayin etmemiş, uzun süre temsilciliğini ANKARA'ya taşımamıştır!.. Daha sonra da misyoner okullarını, Ermeni soykırım iddialarını, bölücü Kürt hareketini desteklemiş, TÜRKİYE aleyhine çevirmediği dolap kalmamıştır!.. Hep söylüyoruz, A.B.D. bizim en büyük düşmanımızdır!.. Onunla hâlâ SAVAŞ halindeyiz!..

 

Notanın görünüşte taviz verir havası var, ama devamı hiç te öyle olmadığını gösteriyor:

 

- "ASYA'daki OSMANLI vilâyetlerinin HEPSİ'nde savaştan önceki düzenleyici resmî nüfus sayımlarıyla, eklerinde görüldüğü, ve ecnebiler tarafından yapılan istatistiklerden de anlaşılacağı gibi, TÜRKLER BÜYÜK ÇOĞUNLUKTADIRLAR!"

 

"1897 yılında Paris'te yayınlanan ERMENİLER hakkındaki SARI KİTAP'ın 2. sayfasında, derinliğine yapılan inceleme sonucunda OSMANLI memleketinin HİÇ BİR vilâyetinde ERMENİLER'in çoğunlukta olmadıkları belirir,' demekle, gerçek açıklanmıştır. "

 

"(Bizim) resmî nüfus sayımına göre, KÜÇÜK ASYA'da adı geçen OSMANLI vilâyetlerinde halkın nüfus oranı şöyledir:

 

-- MÜSLÜMAN ..... 9.291.346 ... (% 85)

 

-- RUM ......... 1.014.612 ... (% 9)

 

-- ERMENİ .... 542.572 ... (% 5)

 

-- MUSEVİ ve diğerleri ...... 93.364 ... ((% 0,8) (SABETAYİSTLER, DÖNMELER, gizli GAYRIMÜSLİMLER dahil değil)"

 

"FRANSA hükûmetinin yayınladığı, ERMENİ meselesiyle ilgili 1897 tarihli SARI KİTAP'ta yazılı nüfus sayımı adetleri,

M. QUINET'nin neşrettiği OSMANLI ASYASI eserindekilerinden pek farklı olmayıp şöyledir:

 

-- MÜSLÜMAN ...... 7.204.824 ... (% 81,65)

 

-- RUM ........ 912.458 ... (% 10,3)

 

-- ERMENİ ...... 442.713 ... (% 5,3)

 

-- MUSEVİ ve diğerleri .... 161.331 ... (% 2,8) (SABETAYİSTLER, DÖNMELER, gizli GAYRIMÜSLİMLER dahil değil)"

 

"(Naklettiğimiz) bu rakamlar, HIRİSTİYAN PATRİKHANELERİ'nce verilmiş olup, MÜSLÜMAN OLMAYANLAR'ın sayıları hakkında (bizce abartmalı olsa da, sizce) tam bir açıklık getirir."

 

"Bu bakımdan bu vilâyetler halkının TÜRK olmasından kuşku edilemez!"

 

"WILSON PRENSİPLERİ'ne göre, buralardaki AZINLIKLAR'a serbest İLERLEME ve YÜKSELME hakkı verilmekle beraber, OSMANLI Hükûmeti'nin HÂKİMİYET'i uygulanmalıdır!"

 

Gördünüz mü?.. Notaya WILSON PRENSİPLERİ ve AMERİKA pohpohlanarak girilmiş, "tamam, biz sizin prensiplerinizi uygulayacağız. Ama bakın, onlar hiç bir yerde ÇOĞUNLUK değil! O yüzden ÖZERKLİK, hele BAĞIMSIZLIK hiç vermeyiz," denmiştir!..

 

Unutmayın, bunu İŞGÂL altındaki bir ülkenin "hain" sayılan PADİŞAH'ı ve HÜKÛMET'i yapıyor!.. Şimdi biz işgâl altında değiliz ama, ne KIBRIS'ta, ne de PATRİKHANE ve EKÜMENİKLİK konusunda aynı direnişi gösteremiyoruz!

 

Biz askerimizin başına, düşman (sözde) değil; (sözde) MÜTTEFİKİMİZ tarafından çuval geçirildiğinde bile böyle NOTA veremedik!.. MUAVENET muhribimiz (sözde) müttefikimiz AMERİKA tarafından, müşterek tatbikat yapılırken kaptan köşkünden vurulduğunda veremedik!.. AMERİKAN uçakları, TÜRK askeri tarafından kuşatılmış PKK militanlarına yardım paketleri attığında veremedik!

 

ÇANAKKALE BOĞAZI'nın "açık" tutulmasına gelince; biz bunu zaten MONTRÖ Anlaşması ile ATATÜRK döneminde taahhüt etmedik mi?.. Hatta ATATÜRK sonrasında gavurların SAVAŞ gemilerine de açmadık mı?.. MISSOURI zırhlısı böylece gelip (1947) TÜRKİYE'de AMERİKAN gizli işgâlini başlatmadı mı?.. 1968'de AMERİKAN 6. FİLOSU, İSTANBUL BOĞAZI'nda demirlemedi mi?.. DEMİREL başında bulunduğu hükûmet AMERİKAN DONANMASI'nı maâlmemnuniye kabul ederken, İSTANBUL'un vatansever halkı AMERİKAN denizcilerini denize dökmedi mi?.. OSMANLI'nın İSTANBUL HÜKÛMETİ, bunu yapmamış!.. Sadece TİCÂRÎ filolara izin vereceğini belirtmiş!.. Ne denizlerde, ne Boğazlar'da, ne TÜRKİYE'den koparılmak istenen DOĞU ANADOLU'da, ne de İSTANBUL'da HÂKİMİYET'ten, yani EGEMENLİK'ten taviz vermemiş!.. Üstelik, kopması KESİN görünen ARAP vilâyetlerini de tartışmaya dahil etmekten geri kalmamış!..

 

O dönemde Sultan VAHDEDDİN'in en büyük endişesi "İSTANBUL'un elden gitmesi" idi. Bu yüzden son âna kadar PAYITAHT'ı (başşehri) terketmemiştir. Bizce bu dahi büyük bir hizmettir. Çünkü PADİŞAH, herhangi bir sebeple PAYİTAHT'tan ayrılsaydı, İSTANBUL ya İngilizler'in, ya da onların uşağı olan Rumlar'ın eline geçerdi. Bundan hiç şüphemiz yok!.. İşte bu sebepledir ki, 21 Ocak 1920'de son Meclis-i Meb'usan'a Hakkâri meb'usu olarak katılmak üzere ANKARA'dan gelen MAZHAR MÜFiT BEY'le yaptığı görüşmede, "ANADOLU'ya geçme" teklifini reddetti. Bu görüşme VAHDEDDİN'in talebi üzerine sarayda gerçekleşmişti. VAHDEDDİN :

 

- "HEYET-İ TEMSİLİYE, benim Saltanat tâcımın pırlantalarındandır. ALLAH sizden razı olsun! Vatan ve milleti, Saltanat ve Hilâfet'i kurtardınız. MUSTAFA KEMÂL PAŞA Hazretleri inşallah afiyettedirler. İSTANBUL'a teşrif etmeyecekler mi? Kendisiyle mülâkata hasretim."

 

dedikten sonra, sordu:

 

- "Beyefendi, düşmandan memleketi kurtarmak için ne gibi çare düşünüyorsunuz?

 

- "Efendimiz'in ANADOLU'ya ve hatta BURSA'ya kadar teşrifleriyle mesele hallolur."

 

- "Ne suretle?"

 

- "Çünkü halk padişahlarını başlarında görürse, bir kıyâm-ı umumî (genel ayaklanma) olur ki, düşman buna mukavemet edemez."

 

- "Beyefendi, ecdâd-ı izâmımın (ulu atalarımın) payıtahtından bana firar mı teklif ediyorsunuz?"

 

- "Hayır. Milletin ve vatanın bu sıkışık ve zor zamanında ecdâd-ı izâmınız gibi milletin başına geçmenizi teklif ediyorum."

 

VAHDEDDİN bu söz üzerine başını çevirdi, ve denize bakmaya başladı. Görüşme bitmişti!..

 

MAZHAR MÜFİT BEY'in bu teklifini MUSTAFA KEMÂL'in arzusu, hatta rızası dahilinde yapıp yapmadığı bilinmemektedir... MUSTAFA KEMÂL'in PADİŞAH'ın veya HANEDAN'dan bir zâtın MİLLÎ MÜCADELE'nin başına geçmesini istediği inancında değiliz. Çünkü büyük bir vatanseverlik ve şevkle ANADOLU'ya geçmek, ve bir nefer olarak hizmet etmek isteyen bir şehzadenin bu teşebbüsünü engellemişti!..

 

Padişahı endişesinde çok haklıydı. Kasım 1919'da İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiserliği'de görevli T. B. HOHLER'in İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği yazı dehşet verici idi:

 

- "Barıştan sonra Türk İmparatorluğu (olan) Küçük Asya'dan yontulacak ARABİSTAN, SURİYE, MEZOPOTAMYA, TRAKYA ve ADALAR, bir başka yönetime geçecektir."

 

- "WILSON PRENSİPLERİ'nin uygulanması durumunda, doğuda ve batıda (batıda nerede?) KÜRT ve ERMENİ devletleri kurulacak, Büyük Efendi'nin bir anlaşmanın ilk iki sayfasını dolduran tantanalı ünvanları sona erecek, müphem bir dînî liderliğin belirsiz ünvanını taşıyan, önemsiz bir yerel idareci haline gelecektir!"

 

- "... İSTANBUL'un İSLÂM'ın kutsal bir şehri sayılmasına imkân yoktur! ... TÜRKLER yenildiklerini bilmiyorlar! Veya kabul etmiyorlar! Saltanat şimdi zevksiz ve sahte bir gösteriş halinde!.. Tahtta oturan kişi yüksek prensiplere ve gayelere sahipmiş gibi görünüyorsa da, zayıf bir karaktere ve çok az cesarete sahip!.. Kendisini bu duruma düşüren MİLLİYETÇİLER'le beraber çalışmaya tamamen karşı! YILDIZ'da titreyerek oturuyor."

 

- "OSMANLI HANEDANI tükenmiş gibidir, ve halkını yönetebilme kaabiliyetine ve enerjisine sahip tek bir prens bile yoktur!"

 

Ama o korkak ve yeteneksiz Padişah, "titreyerek" oturduğu İSTANBUL'u bir İSLÂM şehri olarak muhafaza edilmesini sağlamış!

 

Sadece HOHLER değil; İngiltere Dışişleri bakanı LORD CURZON da 4 Şubat 1920'de yayınladığı bir memorandumda "TÜRKLER'in İSTANBUL'dan KESİNLİKLE atılmaları gerektiğini, ama bu konuda Fransızlar'la anlaşma sağlanamadığını" belirtmişti. Sık sık ta "PADİŞAH'ın İSTANBUL'dan uzaklaştıktan sonra istediği yere gidebileceğini" söylemekteydi. Bu büyük TÜRK DÜŞMANI, "İSTANBUL'un TÜRKLER'den temizlenmesinin; TÜRKLER'in YUNANİSTAN, MAKEDONYA, TESALYA, BULGARİSTAN, GİRİT, MISIR, ve diğer bir çok yerden uzaklaştırılmaları konusunda asırlardır devam eden sürecin devamı olduğunu" beyan ederek, "TÜRKLER'in İSTANBUL'dan atılmaları için, TÜRK yenilgisinin yarattığı fırsatın kaçırılmaması gerektiğini" vurgulamaktaydı!

 

Bu atmosfer içinde, 27 Şubat 1920'de İngiliz Avam Kamarası'nda İSTANBUL konusu ele alınmış, SIR DONALD MAC LEANGUI:

 

- "(SEVR öncesi) sulh konferansının TÜRKLER'in İSTANBUL'da bırakılmasına dair kararı, halkın ekseriyeti için büyük bir sürpriz teşkil etmiştir. Tarafımızdan hiç bir tahrike mâruz kalmadan harbe giren ve Almanya'nın samimi müttefikleri haline gelen TÜRKLER'e karşı hiç bir taahhüdümüz yoktur! TÜRKLER eğer İSTANBUL'da kalacak olurlarsa, eski entrikalı politikalarına devam edeceklerdir, "

 

demişti... VAHDEDDİN'in Mazhar Müfit Bey'in teklifine uyması, "Türkler'in İstanbul'dan atılması" için bir zemin hazırlaması demek olacaktı!.. EDWARD CARSON ise:

 

- "... TÜRKLER'İN İSTANBUL'dan kovulmaları teklif edildi. Bu, tatbiki imkânsız bir tekliftir. TÜRKLER'i İSTANBUL'dan kovmaya kalkışacak olursanız, yeni ve küçümsenmeyecek bir harbe sebep olursunuz. Ordu ve donanmanın masraflarını kısmaktan bahsettiğimiz şu sırada, hükûmeti TÜRKLER'i İSTANBUL'dan kovmuyor diye takbih edemezsiniz,"

 

şeklinde bu girişimlere itiraz etmiş, ve Türkler'i İSTANBUL'dan atmaya güçlerinin yetmediğini itiraf etmişti... Zaten MUSTAFA KEMÂL'in MİLLÎ MÜCADELE'de güttüğü siyaset, paylaşımdan memnun olmayan İTALYA ve FRANSA'nın çekilmesi, İNGİLTERE'nin yalnız kalması, ve yukarıda belirtilen iktisâdî sebeplerden dolayı artık savaşmak istemeyen İNGİLTERE'nin cepheye sürdüğü YUNANİSTAN'ı yenerek, bütün İTİLÂF DEVLETLERİ'ne karşı bir zafer kazanılması idi. Başarılı olmuştur.

 

İngiliz Başbakanı LLOYD GEORGE da şöyle demişti:

 

- "TÜRKLER'e BOĞAZLAR'ı İngiliz gemilerine kapamak fırsatını, bundan sonra hiç bir zaman vermeyeceğiz! Avusturya-Maceristan'ı yoketmek, veya Akdeniz'den Karadeniz'e geçiş yolunun milletlerarası bir vaziyete getirilmesi şartıyla, başkenti İSTANBUL olan bir TÜRK İmparatorluğu'nun devamına engel olmak için çarpışmayacağımıza dair Ocak 1918'de yaptığımız vaadi de, yerine getireceğiz."

 

- "Aynı vaad gereğince, ARABİSTAN, ERMENİSTAN, MEZOPOTAMYA, SURİYE ve FİLİSTİN ayrı birer millet olarak tanınmak hakkına sahip olacaklar..."

 

- "Bizim dünyanın en büyük MÜSLÜMAN devleti olduğumuz, ve TÜRKLER'in İSTANBUL'dan kovulması ihtimalinin MÜSLÜMAN (BRİTANYA) İmparatorluğu'nda derin bir teessür uyandırdığı unutuluyor! Asya'da İngiltere'nin sözüne güvenilemeyeceği düşüncesini uyandırmak, dünyanın bu kısmında İngiliz nüfuzu için çok zararlı neticeler verebilir."

 

- "TÜRKİYE ile imzalanan barış şartları neşredildiği zaman, TÜRKLER'in suçları ve bütün çılgınlıkları için KÂFİ DERECEDE cezalandırılmadıkları düşünecek olan bir tek TÜRK dostu görülmeyecektir!"

 

- "İmparatorluklarının yarısından fazlasını kaybedecek, payitahtları müttefik toplarının tehdidi altına girecek, ordu ve donanmalarının itibarı kalmayacak olan TÜRKLER'e verilmesi tasarlanan ceza, en sert hâkimlere bile KORKUNÇ gelecektir!"

 

Burada çok önemli bir hususa dikkatinizi çekmek istiyoruz. Bu, hemen hiç bir yerde dile gelmeyen, getirilmeyen bir konudur. Görüldüğü gibi, OSMANLI DEVLETİ'nin mahfı için korkunç planlar yapıldığı günlerdi bunlar... Hem İSTANBUL, hem ANKARA bu duruma çare arıyordu... Bu arayış süreci içinde zaman zaman MUSTAFA KEMÂL ve çevresi VAHDEDDİN'i, SARAY'ı ve İSTANBUL HÜKÛMET(LER)İ'ni "İngilizler'le anlaşıp MİLLÎ MÜCADELE'yi engellemek suretiyle vatana ihanet" etmekle suçluyorlardı!.. VAHDEDDİN, SARAY, ve DAMAT FERİD PAŞA başta olmak üzere bir kısım İSTANBUL DEVLET RİCÂLİ de, MUSTAFA KEMÂL ve arkadaşlarını, yukarıda LLOYD GEORGE'un belirttiği gibi "imparatorluğun yarısından fazlasını, (ki buna MEKKE, MEDİNE ve KUDÜS gibi mukaddes şehirler de dahildir) kaybetmeye razı olarak vatana, Padişah'a ve Halife'ye, (ve dolayısiyle İSLÂM'a) ihanet"le suçluyorlardı!.. Aslında ortada hâin yok, belki yapılan hatalar vardı! İki tarafta da kendine göre haklıdır.

 

İSTANBUL ile ilgili son bir belge daha verelim: 31 Mart 1920 tarihli bir İngiliz istihbarat raporunda :

 

- "PADİŞAH kendisine karşı bir darbe yapılmasından, ve yerine VELİAHD'ın getirilmesinden endişeli... (Ayrıca) Sarayda Padişah'le şehzadelerin katıldığı bir toplantıda, müttefiklerin İSTANBUL'u TÜRKLER'in elinden almaları halinde yapılacaklar tartışıldı. VELİAHD (ABDÜLMECİD), bu durumda HANEDAN'ın ANADOLU'ya geçerek KONYA'da ikamet etmesi gerektiğini söyledi."

 

PADİŞAH'la ŞEHZÂDELER arasında yapılan bir toplantıda konuşulanlar nasıl İNGİLİZ gavurunun kulağına gitmiş, kimmiş SARAY'daki hâin, tesbiti gerekir... Öte yandan işgâl sırasında İSTANBUL'un karşı karşıya olduğu durum buydu. Sultan VAHDEDDİN'in herhangi bir sebeple terketmesi durumunda elden çıkabilirdi. O yüzden, VAHDDEDİN daha sonra, SEN REMO'da sürgünde iken, ablası MEDİHA SULTAN'ın, "Ah birader! Birbirinizi vurdunuz" demesi üzerine, herkesin önünde, "Gitseydim, İSTANBUL Rum'undu!.. Her namazımda dua ediyordum, hemşire! İSTANBUL'u dualarım muhafaza etti!" cevabını vermişti. Duaları elbette, ama İSTANBUL'dan ayrılmayışı hem şehrin, hem de şimdi TOPKAPI HAZİNESİ, KUTSAL EMÂNETLER dediğimiz kıymetli eşyanın elimizde kalmasını sağlamıştı!..

 

 

MUSTAFA KEMÂL PAŞA dahi, Sultan VAHDEDDİN'in vatana ihanet edeceğine, sırf tahtını muhafaza için düşmanla işbirliği yapacağına inanmazdı. Şeyhülislam DÜRRİZÂDE'nin kendisi hakkında idam fetvası vermesinden 2 hafta sonra, T.B.M.Meclisi'nde yapılan bir gizli celsede PADİŞAH'ın vatanı kurtarmaktan başka bir şey düşünmediğine inandığını, şu ifadelerle dile getirdi: "İSTANBUL, resmen ve fiilen işgâl altındadır!.. İSTANBUL'da maateessüf bütün İSLÂM ÂLEMİ'nin tapınırcasına bağlı olduğu HALİFE'miz, ve büyük ecdâdımızın bize en kıymetli yâdigârı olan PADİŞAH'ımız kalmuş bulunuyor! MİLLET; İSTİKLÂLİNİ, BÜTÜNLÜĞÜNÜ, HİLÂFET VE SALTANAT MAKAMLARININ MÜSTAKİL VE DOKUNULMAZ (OLMASINI) BİR EMEL SAYMIŞTIR! MÜSLÜMANLARIN HALİFESİ'nin bundan başka bir şey düşünmesine imkân tasavvur ediyor musunuz? Ben şahsen (böyle) hiç bir şey düşünmem!.. ZÂT-I ŞÂHÂNE'nin ağzından işitsem, bunun ZORLAMA ve BASKI ALTINDA olduğuna hükmederim! DÜRRİZÂDE'nin fetvaları, PADİŞAH'ın hürriyetinin olmamasının işareti"dir!" "

- "İSTANBUL, resmen ve fiilen işgâl altındadır!.. İSTANBUL'da maateessüf bütün İSLÂM ÂLEMİ'nin tapınırcasına bağlı olduğu HALİFE'miz, ve büyük ecdâdımızın bize en kıymetli yâdigârı olan PADİŞAH'ımız kalmış bulunuyor!"

 

- "Mukaddes HALİFEMİZ HAZRETLERİ, namaz için camiye gittikleri zaman, kendilerini koruyan askerî kıt'alar, İSLÂM askeri değildir, İngiliz askeridir!"

 

- "Bu elîm şartlara düçâr olmuş olan PADİŞAH'ımızla hususî temas dahi mümkün olamaz... Farzedelim ki, resmî ve hususî her türlü temas mümkündür. Bu temastan (çıkacak sonucu) MİLLET; İSTİKLÂLİNİ, BÜTÜNLÜĞÜNÜ, HİLÂFET VE SALTANAT MAKAMLARININ MÜSTAKİL VE DOKUNULMAZ (OLMASINI) BİR EMEL SAYMIŞTIR!"

 

- "MÜSLÜMANLARIN HALİFESİ'nin bundan başka bir şey düşünmesine imkân tasavvur (hayal) ediyor musunuz?"

 

- "Ben şahsen (böyle) hiç bir şey düşünmem!.. ZÂT-I ŞÂHÂNE'nin ağzından işitsem, bunun ZORLAMA ve BASKI ALTINDA olduğuna hükmederim!"

 

DÜRRİZÂDE'nin fetvaları, MUSTAFA KEMÂL PAŞA'ya göre "PADİŞAH'ın hürriyetinin olmamasının işareti"dir!.

 

_______________________________

 

İLGİLİ KİTAPLAR:

 

- Cevdet Paşa, Tezâkir I-IV , Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1960

 

- Ahmet Cevdet Paşa, Ma'ruzat , Çağrı Yayınları, İstanbul, 1980

 

- Mahmud Celaleddin Paşa , Mirat-ı Hakîkat I-III , İstanbul, 1326 (1910)

 

- Mustafa Nuri Paşa , Tetayic-ül Vukuat I-IV , İstanbul, 1327 (1911)

 

- Mehmet Memduh Paşa , Mir'at-ı Şuânât , İzmir, 1328 (1912)

 

- İsmail Hami Danişmend , İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi IV , Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1972

 

- Operatör Dr.Cemil (Topuzlu) Paşa , İstibdat-Meşrutiyet-Cumhuriyet

 

- İsmail Hakkı (Okday) Bey , Yanya'dan Ankara'ya

 

- Tarık Zafer Tunaya , Türkiye'de Siyasi Partiler III

 

- Refik Halid Karay , Bir Ömür Boyunca

 

- Falih Rıfkı Atay , Kurtuluş

 

Şevket Süreyya Aydemir , Tek Adam I-III

 

Şevket Süreyya Aydemir , Enver Paşa I-III

 

Şevket Süreyya Aydemir , Makedonya'dan Ortaasya'ya


 MUSTAFA KEMAL'İN MIZIKÇILIĞI

OYNA

YERİM DAR

YERİNİ GENİŞLETİN

YENİM DAR

Atatürk’ün, Halep’ten trenle Şam’a gelişi, istasyonda Şam Valisi Tahsin (Uzer) Bey ve 4. Ordu karargâhına mensup yüksek rütbeli subaylar tarafından karşılanışı (A.H.D., s.96) (Atatürk, Şam’a gelişini takiben bölgedeki incelemeleri sonucu, stratejik açıdan Hicaz’ın savunulması değil, boşaltılması gerektiği görüşüne vardı ve bu görüşünü Cemal Paşa’ya bildirdi. Atatürk’e göre Hicaz bölgesi boşaltılmalı, buradaki kuvvetlerle Suriye cephesi desteklenmeliydi. Enver Paşa da bölgede gelip yaptığı inceleme sonucu aynı karara vardı. Bunun üzerine Atatürk’e verilen Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığı görevi kaldırıldı. A.H.D., s.105-106; K.A., s.207; A.Y.A., s.48; A.Y., s.88-89).

 

Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın Şam’a gelişi, burada Cemal Paşa ve Atatürk ile görüşmesi (B.D.H.T.H., c. IV, ks. 1, s.496).

 

Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın, durumu yerinde inceledikten sonra emri: “Medine’nin boşaltılması ve Hicaz’daki kuvvetlerin, Filistin’de kullanılmak üzere geri çekilmesi (B.D.H.T.H., c. IV, ks.1, s.496; Erden, s.23).
: 2. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın, -izinli olarak gittiği- İstanbul’dan Diyarbakır’a dönüşü (B.D.H.T.H., c.ll, ks.2, s.253; O.Y.S.G.,s.210).

 

 2. ve 3. Orduları içine almak üzere “Kafkas Orduları Grubu Komutanlığı” kurulması ve komutanlığına 2. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın atanması (B.D.H.T.H., c.ll, ks.2, s.254).
: Atatürk’ün, -Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığı’nın kaldırılması üzerine- 2. Ordu Komutan Vekilliği’ne atanması (Bu vekâleten atama, 16 Mart 1917 tarihinde asalete çevrilmiştir. A.K.D.D.A.Y., s.74

 

Irak cephesinde İngiliz birliklerinin, Bağdat’ı ele geçirmeleri (İ.O. T.K. IV, s.435; K.A., s.211; Borak, s. 149; A. Y.A., s.48).

 

Atatürk’ün, akşam saat 20.OO’de Şam’dan Diyarbakır’a dönüşü (O.Y.S.G., s.213). 

 

 

Atatürk’ün, 2. Ordu birliklerine yazısı: “...Allah’ın yardımı ve beni seven kalplerin sevgi ve güvenine dayanarak başarılı olacağımıza tam bir inançla 2. Ordu’nun emir ve komutasını üzerime aldım. Sayın komutan ve bütün kahraman silâh arkadaşlarımı saygı ve samimiyetle selâmlarım” (B.D.H.T.H., c.ll, ks.2, s.255).

 : Atatürk’ün, 2. Ordu bölgesindeki vali ve mutasarrıflarla Diyarbakır Posta ve Telgraf Başmüdürlüğü’ne yazısı: “Allah’ın izniyle Diyarbakır’a gelerek 2. Ordu’nun emir ve komutasını üzerime aldım. Öteden beri olduğu gibi ordunun başarısına ait olan yardımlarınızın devamını temenni ile en samimi saygılarımı tekrar ederim” (B.D.H.T.H., c.ll, ks.2, s.255).

Atatürk’ün, asaleten 2. Ordu Komutanlığı’na atanması (A.K.D.D.A.Y., s.74). (Bu tarih, İ.A., s.805; A.B.İ.B.T.B.H., s.240’da 18 Mart 1917 olarak gösterilmiştir).

 

Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareşal Falkenhayn’ın, incelemelerde bulunmak üzere İstanbul’dan Sina cephesine gelişi (B.D.H.T.H., c. IV, ks. 2, s.99).

 

Atatürk’ün, Halep’ten -İstanbul’da bulunan- Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’ya telgrafı: “7. Ordu hedefinin değişmesi, memleketin hayatına ilişkin araştırma ve incelemeye değer yeniden bazı hususların söz konusu olmasını gerektirmiş bulunuyor. Yolculuk esnasındaki görüşmemizde aynı fikirde olduğumuz gerçeklerin savunulmasında gerek görürseniz görüşlerimi bildirmeye hazırım” (A.B.E.N.Y., s.28-29).  (Belgede tarih bulunmamaktadır; olayların seyri söz konusu telgraf tarihinin, muhtemelen 17 ya da 18 Eylül 1917 olmasını gerektirmektedir).

 

Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın, Ata-türk’ün 18 Eylül 1917 tarihli telgrafına cevabı: “Sürdürmekte olduğum mücadeleler sırasında pek çok yararlanılacağına emin olduğum görüşlerinizi beklerim” (A.B.E.N.Y., s.28-29).

 

Atatürk’ün, Halep’ten Cemal Paşa’ya -20 Eylül 1917 tarihli raporuna- ek raporu: “Cephede iki ordu karargâhının buIunmasının lüzumsuz ve hatta savunma için sakıncalı olacağı, cephenin kendi komutası altına verilmesinin uygun olacağı, Falkenhayn’ın Sina cephesinde kullanılmasında ısrar edilecek olursa kendisinin 7. Ordu Komutanlığı’ndan affolunması!” (A.B.E.N.Y., s.30-31; M.K.F.Ç., s.627-632; A.M.F.A.Ç.A., s.507-508; A.B.E.B., s.112; A.Y.A., s.49; A.T.T.B., s.8; A.H.E., s.129; K.A., s.221; A.Y., s.90,92-93, 156-160). (Tüm kaynaklarda, Cemal Paşa’ya yazılan bu raporun, doğrudan Enver Paşa’ya yazıldığı, bir suretinin de Cemal Paşa’ya gönderildiği kaydedilmektedir. Oysa ki Salih Bozok’un notları içinde yayımlanan belgede, raporun esas muhatabının Cemal Paşa olduğu, bir suretinin de Enver Paşa’ya gönderildiği kesinlik kazanmaktadır. (A.B.E.N.Y., s.30-31). (Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı tarafından Sina cephesi iki bölgeye ayrılmış, bir bölge 7. Ordu Komutanı olarak Atatürk’ün, diğer bölge 8. Ordu Komutanı olarak General von Kress’in komutasına verilmişti. Atatürk, söz konusu raporunda bu noktaya temas ediyor).

 

Bahriye Nazırı ve 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın-kendisine gönderilen 24 Eylül 1917 tarihli ek rapor üzerine-Atatürk’e telgrafı: “Zatıâlilerini görüşlerinde tamamen haklı buldum. Çarşamba günü buradan hareket ediyorum. Zatı-âlileriyle karşılıklı görüşünceye kadar hiçbir harekette bulunmamanızı gözlerinizden öperek özellikle rica ederim, kardeşim” (A.B.E.N.Y., s.32-33).

 

Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın -Cemal Paşa’ya yazılıp bir sureti de kendisine iletilen 20 Eylül 1917 tarihli rapor üzerine- Atatürk’e telgrafı:”.. .Gerek memleket ve gerek ordunun şimdiki durumunu ben de aynı şekilde görüyor ve biliyorum. ...Zatıâlilerini eskiden beri tanıdığım ve takdir ettiğim için en müşkül zamanda ve en mühim vazifede bulunmanızı vatan menfaatlerine uygun bulmuş ve böylece Padişahın iznini almıştım. ...Sina cephesinde, Kress Paşa’nın 8. Ordusu yanında 7. Ordu Komutanı sıfatıyla başarılı şekilde görev yapacağınıza eminim. ...Düşüncelerimin ayrıntılarını yakında oraya gelecek Cemal Paşa Hazretleri anlatacaktır” (A.B.E.N.Y., s.32-35; A.M.F.A.Ç.A., s.510; A.Y., s.93-94; B.D.H.T.H., C.IV, ks.2, s.112).

 

Atatürk’ün, Enver Paşa’nın 29 Eylül 1917 tarihli telgrafına cevabı: “...Sina cephesine bu kadar çok ordu karargâhı sığmayacağı hakkındaki görüşümün, lütfen dikkate alınmasını rica ederim. ...İstenildiği şekilde Cemal Paşa Hazretlerini bekleyeceğimi bildiririm” (A.B.E.N.Y., s.34-37; A.M.F.A.Ç.A., s.511;A.Y., s.94). 

 : Atatürk’ün, Cemal Paşa’nın 27 Eylül 1917 tarihli telgrafına cevabı: “Yazdığınız gibi gelişinizi bekliyorum. Enver Paşa Hazretlerinden de aynı anlamda ve komuta sorunlarının buyurulduğu şekilde çözümlenmesini bildiren bir emir aldım” (A.B.E.N.Y., s.32-33).

 

 

 Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın, Atatürk’ün 30 Eylül 1917 tarihli telgrafına cevabı: “Sina cephesinin iki ordu bölgesine ayrılmasını pek tabiî bulurum. ...Bundan başka Sina cephesinde bulunacak kıtaların harekâtını sevk ve idare etmekle görevlendirilmiş olan Mareşal Falkenhayn Paşa’nın, söz konusu harekâtın muvaffakiyetle neticelenmesi için en doğru karar ve önlemleri alacağına eminim. Bu husustaki itimadıma zatıâlinizin de iştirak buyurmanızı rica ederim” (A.B.E.N.Y., s.36-37; A.M.F.A.Ç.A., s.512-513; M.K.F.Ç., s.627-632; A.A.K., s.12; A.H.E., s.133; A.B.E.B., S.112; A.Y., s.95; A.K.D.D.A.Y., s.78-79; A.Y.A., s.49; H.A.Y., s.184; B.D.H.T.H., c.lV, ks. 2, s.115-116).   : Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mareşal Falkenhayn’ın, Atatürk’e yazısı: “...Sina cephesinde görev almakta tereddüt etmekte ısrar buyurup buyurmadığınız hakkında acele cevap verirseniz zat-ı devletlerine pek müteşekkir kalacağım” (A.M.F.A.Ç.A., s.514;A.Y., s.96; Ö.A.Ö.M., s.95-96).

 

Atatürk’ün, Yıldırım Orduları Komutanı Falkenhayn’ın 2 Ekim 1917 tarihli yazısına cevabı: “...Şimdiye kadar atandığım vazifelerde ve Umumî Harp’te geçirdiğim hayatta vazife yapmakta hevessizlik göstermiş ve özellikle yanlış karar ve icraat ile vatanıma zarar vermiş bir subay değilim. Bütün kabiliyetimi sarf için hakikî bir orduya komuta etmeye hazır ve böyle hakikî bir ordunun gösterilmesini beklediğimi arz ederim” (A.M.F.A.Ç.A., s.514-515; A.Y., s.96-97; Ö.A.Ö.M., s.96-97).  

: Atatürk’ün, Enver Paşa’nın 2 Ekim 1917 tarihli yazısına cevabı: “...Asla benim hatam olmaksızın beni resmî sıfat ve yetkimle kullanmaya imkân görmeyen veya niyet etmeyen, içinden hesaplı bir âmir*’in elinden haysiyet ve şerefi kurtarmak mümkün değildir” (A.M.F.A.Ç.A., s.513; A.B.E.B.; s.122; A.Y., s.95-96). (Atatürk bu yazısına, Mareşal Fal-kenhayn’ın 2 Ekim 1917 tarihli yazısı ile buna verdiği 3 Ekim 1917 tarihli cevabın bir örneğini de eklemiştir).

Mareşal Falkenhayn’ın, Atatürk’ün 6 Ekim 1917 tarihli ya- zısına cevabı: “Dünkü mektubunuzun kapsamı tamamiyle anlaşılamadığından bu sabah saat 11:00’de beni görmenizi rica ederim. Böyle bir mühim meselede harekete geçmeden önce her şeyi açıkça bilmekliğim ve görmekliğim lâzımdır. Sizinle şahsen ve karşı karşıya münakaşada bulunmaksızın neticeye varmaya muvaffak olamayacağımı sanıyorum” (Ö.A.Ö.M., s.100).   

: Atatürk’ün, Mareşal Falkenhayn’ın 7 Ekim 1917 tarihli yazısına cevabı: “Dünkü tarihli mektubumla arz ettiğim izahattan başka bir maruzatta bulunamayacağımdan dolayı affımı rica ederim.” (Ö.A.Ö.M., s.101-102).

 

 

 

 

Atatürk’ün, öğleye doğru, Halep’e gelen Ahmet İzzet Pa- şa’yı karşılama, öğleden sonra da uğurlama törenlerinde bulunması (O.Y.S.G., s.253).  9 Ekim 1917 

: Başkomutan Vekili Enver Paşa’nın, Atatürk’ün istifasına cevabı: “Telgrafınızı okudum. Gerçekten bu vaziyette bu vazifeyi yapmanın müşkül olacağını takdir ediyorum. 2. Ordu Komutanı olarak Fevzi Paşa ile karşılıklı yer değiştirmeniz uygun görülerek onaya sunulmuştur” (H.A.Y., s. 184; A.B.E.N.Y., s.36-37). (Atatürk, bu telgraf üzerine Başkomutan Vekilliği’ne istirahate ihtiyacı olduğunu ifade ile İstanbul’a hareketi için izin istemiş, uygun cevap gelmesi üzerine İstanbul’a hareket etmiştir. H.A.Y., s.185).   

: Atatürk’ün, tekrar Diyarbakır’da bulunan 2. Ordu Komutan-lığı’na atanması (Atatürk, bu atamayı kabul etmediğinden işlem yürürlük kazanmamış, kendisi 2. Ordu Komutanı sı-fatiyle izinli sayılarak Halep’ten İstanbul’a gelmiştir. A.A.K., s.60; A.H.E., s.133; Borak, s.154; A.K.D.D.A.Y., s.79; A.N.M., s.178).   

: 2. Ordu Komutanı Fevzi (Çakmak) Paşa’nın, Atatürk’ün yerine 7. Ordu Komutan Vekilliği’ne atanması.

Atatürk’ün,  izinli  olarak  Halep’ten   İstanbul’a  hareketi (AY.A, s.49; K.A.B.K.Ö., s.103; A.N.M., s.178).

 

Atatürk’ün,   Halep’ten   İstanbul’a  dönüşü   (A.A.K.,   s.60; K.A.M.M.T., s.60; A.H.D., s.160; H.A.Y., s.185). (Söz konusu kaynaklarda Atatürk’ün İstanbul’a dönüşü Ekim ortası veya Ekim sonu olarak gösterilmiştir

 

İngilizlerin, Sina cephesinde taarruza geçmeleri (A.H.E., s.134; A.Y., s.102). (İngiliz taarruzunun gelişmesi sonucu Sina cephesindeki Osmanlı ordusu geri çekilmiş, 9 Aralık 1917 günü İngilizler Kudüs’ü ele geçirmişlerdir. A.H.E., s.134; A.M.F.A.Ç.A., s.515).

  

GÖZÜNÜ HIRS BÜRÜMÜŞ, HİÇBİR SAVAŞ KAZANMADAN MADALYA ALAN VE MAKAM BEĞENMEYENKOMUTAN

Nitekim 20 Eylül 1917'de yazdığı ve Cemal ve Enver Paşalara gönderdiği bir raporda bu

isteğini açıkça belirtmiş ve "Sina cephesi komutanlığının Alman Falkenhayn'dan alınarak

kendisine verilmesini teklif etmiştir." (Bu görüş 4. Ordu Komutanı ve Bahriye Nazırı Cemal

Paşa tarafından da benimsenmiştir.) 23 Eylül 1917'de kendisine "Muharebe Altın İmtiyaz

madalyası" verildi. Enver Paşanın, Mustaf Kemal'in talebine uygun bir cevap vermemesi üzerine,

"içinden hesaplı bir âmirin elin’den, haysiyet ve şerefini kurtarmak için" bahanesiyle 06 Ekim 1917'de 7.

Ordu Komutanlığından istifa etti. Bu teklifi de kabul edilmeyince, istirahata ihtiyacı

olduğunu, izin verilmesini istedi ve uygun bulunduğu için 09 Ekim 1917'de Halep'ten

İstanbul'a hareket etti (Bu arada 2. Ordu Komutanlığına atandı, fakat kabul etmedi).

İstanbul'da genel karargâhta görevlendirildi ve 15 Aralık 1917'de Veliaht Vahdettin Efendi ile

beraber Almanya gezisine çıktı. Bir gün sonra O'na "Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi nişanı"

verildi. Almanya gezisinden 4.01.1918'de dönüldü ve hemen arkasından 19.02.1918'de Alman

İmparatoru tarafından "Birinci Rütbeden Kılıçlı Cordon de Prusse nişanı" ile onurlandırıldı.

Bunu 11 Mayıs’ta verilen "Harp madalyası" takip etti.

TEK ALKOLLE SAVAŞTI HEP YENİK DÜŞTÜ. ALKOLDEN FIRSAT BULARAK DÜŞMANLA SAVAŞMADI. DEVLETİ ALİ OSMAN HEP NAZINI ÇEKTİ. MASRAFTAN GERİ KALMADI.


Böbreklerinden ALKOL rahatsızlığı için 27 Mayıs - 02 Ağustos 1918 tarihleri arasında Viyana'da tedavi gördü. DEVLETİN AN ACİL ZAMANINDA BİLE DEVLETE HEP YÜK OLDU. 7Ağustos'ta da 7. Orduya komutan olarak atandı ve bu atama 16 Ağustos günü Cuma selamlığından sonra bizzat padişah Vahdettin tarafından şifahen de kendisine tebliğ edildi. 1 Eylül'de de Nablus'a gelip 7. Ordu Komutanlığına fiilen başladı. Bu görevindeki HİÇ BİR BAŞARISI OLMADIĞI HALDE kendisine "Fahri Yaverlik" unvanı verildi 

TEK DERDİ İNGİLİZLERİN VE YAHUDİLERİN İSTEĞİ OLAN HALEPE KADAR ÇEKİLMEK

23 Ocak 2009 Cuma

Dört Ülke Kaybettim Hükümsüzdür

(Taraf gazetesi HerTaraf sayfası 22 Ocak 2009)

Birinci Dünya Savaşı’nın son günlerinde Türk ordusu Filistin cephesinde feci bir yenilgiye uğradı. Sir Edmund Allenby kumandasındaki İngiliz ordusu 19 Eylül’de Kudüs’ün hemen kuzeyinde bulunan cephede hücuma geçerek 7. ve 8. Türk ordularını neredeyse tüm mevcuduyla esir aldı. Bunun üzerine Ürdün’de bulunan 4. Ordu da panik içinde dağıldı. 1 Ekim’de Şam düşman eline geçti. 6 Ekim’de Fransız donanması Beyrut’a girdi.

3 ve 4 Ekim’de Amerikan basınında, Türk hükümetinin İsviçre kanalıyla barış teklifinde bulunduğuna dair haberler çıktı. Bundan birkaç gün sonra Talat Paşa başkanlığındaki kabine istifa etti. Mustafa Kemal Paşa kumandasındaki bir birlik Halep’te yeni bir savunma hattı oluşturmaya teşebbüs etti ise de 27 Ekim’de İngiliz birlikleri Halep’i işgal etti. Bu olaydan tahminen üç dört gün önce İngilizler ateşkese hazır olduklarını bildirerek Türk hükümetinden bir temsilci göndermesini istediler. 28 Ekim’de Dışişleri Bakanı Rauf Bey gizli görüşmeler için Limni Adasının Mondros limanına vardı. 30 Ekim’de ateşkes imzalandı. Ertesi gün İngiliz birlikleri İskenderun-Kilis hattında çarpışmalara son verdiler.

İngiliz kuvvetleri 42 gün süren bu kampanyada kuş uçuşuyla yaklaşık 550 kilometre ilerledi. Ele geçirdikleri alanda daha sonra İsrail, Ürdün, Suriye ve Lübnan devletleri kuruldu.

Şaşırtıcı ateşkes

Savaşın Kilis sınırında sona erdirilmesinde 42 gün aralıksız savaşan İngiliz birliklerinin yorgunluğu muhakkak ki bir rol oynadığı gibi, hemen aynı günlerde Almanya’nın yenilgiyi kabul ederek teslim olması da pay sahibidir.

Ancak burada dikkat çekici olan bir başka hususa da parmak basılmalıdır. İngilizlerin ateşkesi kabul ettiği hat, tastamam Türk-Arap etnik sınırıdır. Sınırın her iki yanında küçük azınlıklar vardır, ancak hattın güneyindeki köyler %80-90 gibi bir çoğunlukla Arap, kuzeyindekiler de benzer bir çoğunlukla Türktür.

Daha dikkat çekici olan şudur. 1916 ve 1917’de Mark Sykes ve Georges Picot arasında müzakere edilen gizli anlaşmalar uyarınca İngiltere, Külek Boğazına kadar olan Kilikya’yı, yani Adana vilayeti ile Maraş sancağını işgal ettikten sonra bu yerleri Fransız yönetimine bırakmayı taahhüt etmiştir. Dolayısıyla İngilizlerin Kilis’te silah bırakması, Fransa’ya verilmiş olan sözün tutulamaması veya tutulmaması anlamına gelmektedir.

Ateşkesin imzalandığı tarihte cephede kayda değer nitelikte bir Türk askeri birliği kalmamıştır. Adana’da bulunan 2. Ordu bir kabuktan ibarettir. Dolayısıyla İngilizlerin ciddi bir direnişle karşılaşmadan Adana’yı ele geçirmesi, hatta kısa sürede Anadolu içlerine ilerlemesi pekala mümkün görünmektedir.

Unutulmuş bir felaket

Standart Türk tarih yazımında Suriye “felaketi” hakkında neredeyse hiçbir ibareye rastlanmaz. Böyle bir olay sanki olmamıştır. Ders kitaplarında ve resmi tarihe ilişkin anlatımlarda konuya yer verilmediği gibi, döneme ait anılarda da Suriye yenilgisine pek değinilmez. Yenilginin analizi yapılmamış, “suçlular” aranmamış, sorumluluk taşıyan kişiler tevil ve inkâr yoluyla da olsa kendilerini savunmamıştır.

Bu kayıtsızlığın sadece “unutturma” çabasıyla ilgili olduğunu sanmıyorum. Dönemin günlük gazetelerini oturup okudum; Eylül ve Ekim ayları boyunca İstanbul basınında Suriye cephesine ayrılan yer çoğu zaman tek paragraflık resmi bildirilerden ibarettir. Çünkü Suriye olaylarıyla aynı günlerde İstanbul kamuoyu, Trakya cephesinden gelmesi beklenen çok daha büyük tehlike ile meşguldür. Savaşta Türkiye’nin müttefiki olan Bulgaristan, Eylül ayında yenilmiş ve Fransız-İngiliz seferi kuvveti tarafından işgal edilmiştir. Galip güçlerin her an İstanbul üzerine yürümesi beklenmektedir. O yönden gelecek bir saldırıya karşı İstanbul’un savunulamayacağı görüşü halka ve hükümet çevrelerine hakimdir.

Böyle bir panik ve karamsarlık ortamında Suriye’den gelen haberlerin Türk basınını hiç etkilememiş olmasını bir ölçüde anlayışla karşılamak gerekir. Daha büyük bir badireyle yüzyüze olan kamuoyu, Suriye’deki yenilginin farkına bile varmamıştır.

Paşanın serencamı

Geçmiş felaketleri unutmak belki de insan tabiatının doğal bir savunma refleksidir. Doğru tavır da belki budur, bilmem. Kibarca söylersek, “delinmiş davulun davası olmaz” deyişi halk bilgeliğinin özlü ifadesidir. Buna karşılık, daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tarih sahnesinde yer alan Mustafa Kemal Paşa’nın Suriye yenilgisinde oynamış olduğu rol, sanırım tarihçilerin daha fazla dikkatini çekmeye layık bir konu olmalıdır.

Özetlemeye çalışalım.

Mustafa Kemal Paşa 1916-17’de ordu komutanı olarak Suriye ve Filistin cephelerinde bulunmuş, karmaşık bir dizi siyasi entrikaya adı karıştıktan sonra Ekim 1917’de görevinden azledilerek İstanbul’a çağrılmıştır. Biyografisinin bundan sonraki sekiz aylık kısmı karanlıktır. Dünya Savaşının bu en zorlu döneminde, bilindiği kadarıyla, herhangi bir resmi görevi yoktur. Sadece Aralık 1917-Ocak 1918’de veliaht Vahidettin Efendi ile birlikte Almanya’ya resmi bir ziyarette bulunmuştur. Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya husumetiyle tanınan ve Almanlarla arası hiç iyi olmayan genç generalin, böyle hassas bir gezide, yeni veliahtın bir tür siyasi mihmandarı veya “gözeticisi” olarak görevlendirilmiş olması da ayrıca dikkat çekicidir.

Filistin turnesi

Haziran 1918’de Mustafa Kemal, sağlık gerekçesiyle Avusturya’ya giderek bir ay Viyana’da ve üç hafta kadar Karlsbad’da kalır. Bunlar, Almanya’nın savaşı kaybedeceğinin iyice anlaşıldığı ve çatırdamaya başlayan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun İngiltere ile ayrı bir barış arayışına girdiği günlerdir.

4 Temmuz’da Sultan Reşat ölür, Vahidettin tahta geçer. Bunun üzerine Mustafa Kemal Paşa tedavisini yarıda bırakıp Türkiye’ye döner. İstanbul’a vardığının ertesi günü padişah tarafından kabul edilir ve birkaç gün sonra Filistin’de bulunan 7. Ordu kumandanlığına atanır. Bu görüşme sırasında padişaha Enver’i azlederek başkumandanlığı bilfiil üzerine almasını önerdiğini, ancak bu önerisine cevap alamadığını anılarında anlatmıştır.

4 Eylül dolayında Mustafa Kemal Paşa Filistin’de görevinin başına geçer. Resmen sadece 7. Ordu kumandanı olduğu halde, Cevat Paşa (Çobanlı) kumandasındaki 8. Ordu ve Cemal Paşa (Mersinli) kumandasındaki 4. Ordu da gerçekte onun direktifine tabidir. 7. Ordu kurmay başkanı olan von Falkenhausen, Mustafa Kemal’in görevi devralmasından hemen sonra onunla görüş ayrılığına düşerek istifa eder. Ordular Grubu kumandanı olan General Liman von Sanders kısa zamanda etkisiz hale gelir ve Şam yenilgisinden sonra görevi bırakır. Onun yerine, Mustafa Kemal Paşa artık fiilen yokolmuş olan Ordular Grubu kumandanlığına getirilir.

Eşi görülmemiş kumandan

Bu olaylardan çıkarılacak en basit sonuç, Mustafa Kemal Paşa’nın tarihte eşi görülmemiş ve hiç yenilmemiş bir kumandan olduğuna ilişkin yaygın görüşün sorgulanması olabilir. Mustafa Kemal’in bizzat kumanda ettiği 7. Ordu 19 Eylül Mecidde muharebesinde darmadağın olmuş, daha sonra Deraa’da, Şam’da, Hama’da ve Halep’te oluşturmaya çalıştığı savunma hatları da yarılmıştır.

Öte yandan, Filistin cephesindeki durumun ümitsizliği daha bir yıl öncesinden herkesçe bilinen ve kabul edilen bir gerçektir. Bu durumda Mustafa Kemal’i yenilgiden sorumlu tutmak fazlasıyla basit, hatta ucuz bir yorum olur. Asıl üzerinde durulması gereken nokta bu değildir. Mustafa Kemal’in 1917’de görevden alınması ve 1918’de yeniden aynı göreve atanmasıyla gelişen olaylar zincirinde daha karmaşık bazı soru işaretlerinin bulunduğu kabul edilmelidir.

Siyasi cüret

14 Ekim’de cepheden saraya gönderdiği bir telgrafta paşa, istifa eden Talat Paşa hükümeti yerine kurulmasını “zaruri” gördüğü yeni kabineyi bildirir. “Nötr” bir asker olan Ahmet İzzet Paşa başkanlığında kurulacak olan hükümette, Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşı ve siyasi kader ortağı olan Fethi Bey İçişleri’ne, Rauf Bey Dışişleri’ne, kendisi de Enver Paşa yerine Harbiye Nezaretine önerilmiştir. Bu teklifin üçüncü şıkkı her ne kadar kabul görmez ise de, bir ayda üç ordu kaybetmiş olan bir generalin göstermiş olduğu siyasi cürete hayranlık duymamak elde değildir.

Mustafa Kemal’in kendisi hariç önerdiği kişilerden oluşan bir kabine 14 Ekim’de göreve gelir. Ancak üç hafta sonra İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin yurt dışına kaçması üzerine istifa etmek zorunda kalır. 13 Kasım’da İstanbul’a dönen Mustafa Kemal, hemen akabinde padişahla görüşüp Tevfik Paşa başkanlığında bir hükümetin kurulmasını önlemeye çalışırsa da bunda başarılı olamaz. Mustafa Kemal’in bu dönemde Tevfik Paşa’ya karşı gösterdiği tepkide adeta kişisel bir “ihanete uğramışlık” duygusunun izleri görülür. Oysa 14 Ekim tarihli telgrafta, Ahmet İzzet’in hükümeti kurmaktan kaçınması halinde alternatif olarak Tevfik Paşa adını öneren de kendisidir.

Fransa devredışı

Birkaç ek bilgiyle puzzle’ın parçalarını toparlamaya çalışalım.

1. 28-30 Ekim tarihleri arasında İngiliz donanmasına ait bir gemide gerçekleşen Mondros görüşmelerinden İngiltere’nin müttefiki olan Fransa haberdar edilmemiştir. 30 Ekim’de durumu farkeden Fransa hükümeti sert bir notayla İngiltere’nin tavrını protesto ederek mütareke görüşmelerine katılmayı talep etmişse de çeşitli gerekçeler ileri sürülerek bu talep geri çevirilmiştir.

2. Mondros Mütarekesi ile belirlenen Suriye sınırı, sonradan Türkiye’ye katılan Hatay vilayeti haricinde, bugünkü Türkiye-Suriye sınırıdır. 1920’de ilan edilen Misak-ı Milli’nin savunmaya ant ettiği milli sınır, Mondros Mütarekenamesine açıkça atıfta bulunularak tanımlanan bu sınırdır. Sivas Kongresi beyannamesi de, yine açıkça Mondros’u anarak, bu mütarekede belirlenen milli sınırların hiçbir şekilde pazarlık konusu edilemeyeceğini bildirir.

3. İngiliz generali Allenby mütarekeden üç ay kadar sonra İstanbul’a gelerek çeşitli temaslarda bulunmuş ve Anadolu’da baş gösteren asayişsizliği kontrol altına almak üzere olağanüstü yetkilerle donatılmış bir genel müfettişlik makamı oluşturulmasını önermiştir. Allenby’nin bu görev için bir isim önerip önermediği konusunda kaynaklar çelişkilidir. Ancak Allenby’nin tarif ettiği makam Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından Mayıs 1919’da oluşturularak, bu göreve Mustafa Kemal Paşa atanacaktır.

Tarih, kim ne derse desin, ilginç bir konu. Doğru anlatılırsa.

 

 

 

Gönderen Sevan Nişanyan zaman: 00:31 0 yorum 

Etiketler: atatürk, birinci dünya savaşı, mustafa kemal, suriye


Megiddo Muharebesi (1918)

Vikipedi, özgür ansiklopedi
Bu, bu sayfanın kontrol edilmiş bir sürümüdürayrıntıları göster/gizle


“Almanlar yenilince; bizde yenik sayıldık palavrasıyla nesillerin beyinlerini yalanlarıyla yıkadılar.Devlet-i  Ali Osmanı yıkan  Mustafa Kemal'in Megidddo Muharebesindeki hainliğini nesillere öğretmediler...Avrupa da herkes  Osmanlı’yı yıkan Megiddo Muharebesi batının en büyük zaferi olarak bilir. Beyni yıkanmış Türk nesli bu savaşın adını bile bilmez.. Internette ve Kitaplarda milyonlarca “Almanlar yenilince bizde yenik sayıldık” palavrasıyla karşılaşılır. 40 kez deli denilen adam delirir. Bize bunu 40 defanın milyoncasıyla aldattılar.

Evrenselleştirme
Megiddo Muharebesi
Sina ve Filistin Cephesi
=Palestine-WW1-3.jpg
Nablus yarması
Tarih19 Eylül - 21 Eylül 1918
BölgeMegiddoNablusFilistin
SonuçBritanya İmparatorluğu'nun kesin zaferi.Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm Ürdün ve Suriye'yi kaybetmesi. Osmanlı Yıldırım Orduları Grubu'nun Halep kuzeyine çekilmesi.
Taraflar
Osmanlı İmparatorluğu Osmanlı İmparatorluğu
Alman İmparatorluğu Alman İmparatorluğu
Birleşik Krallık Britanya İmparatorluğu
Avustralya Avustralya
Britanya Hindistanı Hindistan
Yeni Zelanda Yeni Zelanda
Birleşik Krallık Birleşik Krallık
Fransa Fransa
Arab Revolt flag.svg Araplar
Kumandanlar
Alman İmparatorluğu Liman von Sanders
Osmanlı İmparatorluğu Mersinli Cemâl Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Cevat Paşa
Osmanlı İmparatorluğu Mustafa Kemal Paşa
Birleşik Krallık Edmund Allenby
Birleşik Krallık H.G.Chauvel
Birleşik Krallık E.S.Bulfin
Birleşik Krallık P.W.Chetwode
Güçler
3,000 süvari
32.000 piyade
12,000 süvari
57.000 piyade
Kayıplar
Osmanlı 8. Ordusu'nun tamamen, 4. Ordu'nun kısmen yok edilmesi veya esir alınması. 5000 ölü, 75.000 esir.782 ölü, 382 yitik, 4,179 yaralı.
[gizle]
g · t · d
1. Kanal – 2. Kanal – Romani – Magdhaba – Ramallah –1. Gazze – 2. Gazze – Birüssebi – 3. Gazze – Kudüs –Megiddo


Megiddo Muharebesi (Nablus Hezimeti, Nablus Yarması), I. Dünya Savaşı'nda İtilaf Kuvvetleri karşısında Osmanlı Ordusununyenilgisi ve tüm Suriye'nin Osmanlı İmparatorluğu tarafından kaybı ile sonuçlanan muharebe.

Muharebe sonucunda Yıldırım Orduları Grubu'nu oluşturan 8. Osmanlı Ordusu, Britanya İmparatorluğu Taarruz Görev Kuvveti tarafından tamamen, 4. Ordu ise büyük ölçüde dağıtıldı.[1] Mustafa Kemal Paşa, komutasındaki 7. Ordu'yu hızla Halep kuzeyine çekerek Kilis güneyinde savunma hattı oluşturdu. Bu hat İngilizlerin ve Yahudilerin savaştan önce eistedikleri sınırdı. ve Mondros Ateşkes Anlaşması'na kadar geçen zamanda, Britanya İmparatorluğu birliklerinin Toros geçitlerinden Anadolu içlerine sızmasını önlemiş.[2]


Muharebenin Başlangıcı 

Yıldırım Ordular Grubu'na (4., 7. ve 8. Osmanlı Ordusu) karşı savaşan Orgeneral Sir Edmund Allenby komutasındaki İngilizler Filistiniçlerine girdi ve 9 Aralık 1917'de Kudüs düşmüştü.

1918 yazında Filistin'de Osmanlı-İngiliz Cephesi, Ürdün'den Yafa'ya kadar uzanıyordu. İyice küçülmüş olan üç Osmanlı ordusundan ikisi cephenin batısında, biri de doğusunda bulunuyordu. Osmanlı ordularına komuta eden Liman von Sanders doğudan bir saldırı beklediğinden bu kesime ağırlık vermeye başladı. Böylece Allenby 19 Eylül'de cephenin batısında 1'e 10 üstün kuvvetlerle Osmanlı savunma mevzilerini söktü. Açılan yolda hızla ilerleyen süvari birlikleri kıyı şeridinden hızla geçtikten sonra, iç kesime yönelerek kuzeydeki çekilme hatlarını kestiler. Kudüs kuzeyi - Nablus bölgesinde bulunan Türk yürüyüş kolları İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri(RAF) tarafından gerçekleştirilen taarruz sortileriyle ağır kayıba uğradı.[3]

23 Eylül 1918'de Liman von Sanders'in cepheden ayrılmasıyla, Mustafa Kemal Paşa Yıldırım Orduları Komutan Vekilliğine tayin edildi. Ayrıca, Padişah VI.Mehmet Vahdettin kendisinin  Mustafa Kemal Paşa'ya baiarısız olduğu halde moral vermek için Yaver-i Fahri Hazret-i Şehriyari (Padişah'ın Onursal Yaveri) payesini de verdi. 

Mustafa Kemal Paşa 7. Ordu Komutanlığı makamını devraldığında Yıldırım Orduları Grubu'nun tertibi şu şekilde idi: Şeria Nehri ile Nablus’un güneyi arasında konuşlanmış bulunan 7. Ordu; bu tertibin sağında 8. Ordu ile solunda Şeria nehri bulunuyordu. Merkez miğferin art bölgesinde ise 4. Ordu taktik tertiplenme ile üstlenmişti Mustafa Kemal Paşa'nın bu sırada yaptırdığı keşifler ve almış olduğu istihbarat sonuçlarına göre, bir genel taarruzun başlamak üzere olduğu tespit edilmişti de niye kaçtı?[ 4]

Muharebenin Gelişimi

İngiliz General Allenby komutasındaki taarruz görev kuvveti, piyade ve suvari 191.000 personel ve Britanya İmparatorluğu ordusunun yeni kullanmaya başladığı Yarı paletli (half track) hafif zırhlı araçlardan müteşekkildi.[5] Buna karşın bu taarruz kuvvetinin karşında 40.000 piyade tüfeği gücündeki Osmanlı birlikleri yer alıyordu.[6] Birleşik Krallık taarruz görev kuvveti Yıldırım Orduları Grubu'nu sıkıştırarak savunma hatlarını bozmaya başladı. Mustafa Kemal Paşa'nın komutasındaki 7. Ordu çelik çekirdek esasında (  kararlaştırdıkları) direnmesi gerekirken, diğer ordulara haber vermeden  çekilme emrini vererek hainlik yaptı. 8. Ordu savunma hattı 7. Ordunun  habersiz geri çekilmesiyle  arkadan kalleşçe gafil avlandı .[7] Savunma hattının çökmesi üzerine 7. ve 4. Ordular Şam yönüne çekilmeye başladılar. 7. Ordu'nun çekilişini, düşman artçı kolları ile temas ederek komuta eden Mustafa Kemal Paşa, 7. Ordu'nun vurucu kuvvetlerini Britanya İmparatorluğu Taarruz Kuvvetleri çok kolay arkadan avladı..[8] Kuzey yönüne çekildikten sonra, 22-23 Eylül tarihlerineBritanya İmparatorluğu birlikleri tarafından kuşatılan 7. Osmanlı Ordusu Şeria Nehri'nin doğu-kuzey doğusuna çark yaparak kendisini imha ettirdi.[9]

Mustafa Kemal Paşa İngiliz Süvari Tümeni'nin ilerlemesini durdurmaya çalışmadan 1 Ekim'de Şam'ı da kaybedince 11-13 Ekim tarihlerinde Halep'teyken Padişah'ın Başyaveri Albay Naci (Eldeniz) Bey'e 'çok gizli' telgraf çekerek mütareke için müracaat etmesini ve Furgaç Ahmet İzzet Paşa'nın yeni kabinesinde Fethi (Okyar), Tahsin (Özer), Rauf (Orbay), İsmail CanbulatAzmi Beyler ileŞeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi (Ürgüplü) ve Mustafa Kemal'in kendisinin de utanmadan ve sıkılmadan yer almasını önerdi.

Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'ndan verilen emirle elde kalan Osmanlı birliklerinin Humus güneyinde savunma hattı kurarak tertiplenmeleri bildirildi. Şam'ın 1 Ekim'deki kaybı, gücü oldukça düşmüş olan birliklerin Humus güneyinde tertiplenmesini imkânsızlaştırdı.[10] Karargâh'tan verilen ikinci emirle elde kalan birliklerin hızla Halep'e çekilerek burada bir savunma hattı kurulması belirtildi. Artık büyük çoğunluğu 7. Ordu birliklerinden oluşan Osmanlı savunma kuvvetleri Halep çevresinde tertiplendiler.[11]

Halep Sokak Muharebeleri 

Amacına Mustafa Kemal'in hainliği ve İngilizlerle işbirliğiyle ulaşan İngilizler zırhlı Yarı paletli unsurlardan kurulu İngiliz keşif birlikleri 23 Ekim 1918 tarihinde Halep güney varoşlarına ulaştı.[12] Halep güneyinde ilk temas muharebeleri başlarken, şehrin doğusundan taarruz eden Şerif Faysal komutasındaki Arap birlikleri Halep Kalesi ve hükûmet konağını aldı.[13] Halep şehri içinde binalardan Türk birliklerine ateş açılmaya başladı. İngiliz keşif birlikleri ve Arap birlikleri ile sokak muharebeleri başladı.

Halep Kuzeyi / Kilis Güneyi Yıldırım Orduları Grubu Savunma Hattı 

Allenby'nin komutasındaki Britanya İmparatorluğu taarruz görev kuvveti destek unsurlarının 26 Ekim'de Halep'e ulaşması sonucu Mustafa Kemal Paşa komutasındaki 7. Ordu birlikleri Halep'ten çekilmek  savaşmadan geri çekildi. Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı'ndan aldığı emirle, elde kalan birlikleri reorganizasyonu ile görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa; ilgili düzenlemeleri tamamladıktan sonra, savunmanın daha kolay yapılabileceği Halep Kuzeyi - Katma ve Müslimiye mevkilerine 7. Ordu güçlerini savaş meydanından yüzlerce Km gerisine mevzilendirdi.[14]

Hatta 26 Ekim'de Bağdat Demiryolu'nun çatal noktası olan Müslimiye İstasyonu'nu da kaybederek İstanbul istikametiyle Irak Cephesi'nde bulunan Ali İhsan Paşa komutasındaki 6.Orduarasındaki bağlantının kesilmesine yol açtı.

26 Ekim 1918 günü gerçekleşen Katma Meydan Muharebesinde  İngiliz Müttefik Kuvvetleri Kilis güneyinde durduruldu.[15] Savunma hattının bu bölgede kurulması, 30 Ekim'de imzalanacak Mondros Ateşkes Anlaşması'na kadar Britanya İmparatorluğu  istediklerinden fazlasını Mustafa Kemal sayesinde elde etti.[16]

Sonuç 

Megiddo MuharebesiBritanya İmparatorluğu'nun Osmanlı Devleti ile yaptığı I. Dünya Savaşı muharebeler dizisinin en can alıcı ve sonuç verici muharebesi olarak tarihteki yerini almıştır.Britanya İmparatorluğu'nun kesin zaferi ile sonuçlanan muharebe sonucunda, Osmanlı Devleti tüm Mısır, Lübnan, Filistin,Ürdün ve Suriye'yi kaybederken, 4. ve 8. Orduları da yok olmuştur. Muharebenin bu şekilde sonuçlanması, Mondros Ateşkes Anlaşması'nın önünü açmış ve Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'dan çekilmesini hızlandırmıştır.

38 günde 560 km. ilerleyen İngilizler, 5 bin kayıp vererek 75 bin tutsak alarak tarihlerinde en basit ve en parlak savaşı Mustafa Kemal'in Osmanlı'ya hainlik yapması sayesinde elde etmişlerdir..

Bu yenilgi, bir yandan dolaylı olarak Musul ve Kerkük'ün kaybına sebep oldu.

İngilizler  Osmanlının yıkılmasına sebep olacak bu savaşı Mustafa Kemal'in İngilizlerle işbirliği yapması ve haber vermeden çekilmesiyle elde ettiler.

Notlar

  1. ^ *J. Blanco Villalta, Atatürk, Çey. Fatih Özsu, Ankara, 1982, Syf. 225.
  2. ^ a.g.e.
  3. ^ Mango, Andrew: "Atatürk / Modern Türkiye'nin Kurucusu", Remzi Kitabevi, 2007, Syf,309
  4. ^ Tezer, Şükrü, "Atatürk’ün Hatıra Defteri", Ankara 1972, s. 172; Atay, F. Rıfkı, "Çankaya", İstanbul 1984, s. 108-109. İnönü, İsmet, "Hatıralar", c. 1. Ankara 1985, s. 126 vd.
  5. ^ “Atatürk Maddesi, İslam Ansiklopedisi, Cilt 1, syf. 728-729.
  6. ^ A.g.e.
  7. ^ Altuğ,Yılmaz; Türk İnkılap Tarihi, İstanbul, 1985, Syf 26-27.
  8. ^ * J. Blanco Villalta, Atatürk, Çey. Fatih Özsu, Ankara, 1982, Syf. 225.
  9. ^ Sanders,Liman von, "Türkiye’de Beş Yıl", Çev., M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, Syf. 313
  10. ^ Mango, Andrew: "Atatürk / Modern Türkiye'nin Kurucusu", Remzi Kitabevi, 2007, syf. 221.
  11. ^ “Atatürk Maddesi", İslam Ansiklopedisi, Cilt 1, syf. 727-728.
  12. ^ Sanders,Liman von, "Türkiye’de Beş Yıl", Çev., M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, Syf. 201.
  13. ^ Sanders,Liman von, "Türkiye’de Beş Yıl", Çev., M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, Syf. 202.
  14. ^ Sanders,Liman von, "Türkiye’de Beş Yıl", Çev., M. Şevki Yazman, İstanbul 1968, Syf. 203-204
  15. ^ *a.g.e. Syf. 352.
  16. ^ Kinross, "Atatürk / Bir Milletin Yeniden Doğuşu",Çeviren:Necdet Sander, Altın Kitaplar, Syf. 150.

Kaynaklar 

Anılar 

  • Sanders,Liman von, "Türkiye’de Beş Yıl", Çev., M. Şevki Yazman, İstanbul 1968.
  • a.g.e.
  • a.g.e. Syf. 352.
  • İnönü, İsmet,"Hatıralar",c. 1. Ankara 1985, syf.126
  • Ahmet İzzet Pascha, Denkwürdigkeiten des Marschalls Izzet Pascha, Kösler, Leipzig, 1927.
  • Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C.I-II, Nehir Yayınları, İstanbul, 1992.
  • Erkilet, Hüseyin Hüsnü Emir, Yıldırım, Genelkurmay Basımevi, Ankara, 2002.
  • Gündüz, Âsım, Hatıralarım, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.
  • Lawrence, T.E., Revolt in the Desert, Doubleday, Garden City, 1927.
  • Lawrence, T.E., Seven Pillars of Wisdon - a Triumph, Alb. Bonniers, Stockholm, 1946.
  • Liman von Sanders, Otto, Fünf Jahre Türkei, Verlag von August Scherl, Berlin 1920.

Araştırmalar 

  • Kinross, "Atatürk / Bir Milletin Yeniden Doğuşu",Çeviren:Necdet Sander, Altın Kitaplar, Syf. 150.
  • J. Blanco Villalta, Atatürk, Çey. Fatih Özsu, Ankara, 1982, Syf. 225.
  • a.g.e.
  • Atay, F. Rıfkı, "Çankaya", İstanbul 1984, s. 108-109
  • Tezer, Şükrü, "Atatürk’ün Hatıra Defteri", Ankara 1972, s. 172
  • Mango, Andrew: "Atatürk / Modern Türkiye'nin Kurucusu", Remzi Kitabevi, 2007
  • Bruce, Anthony, The Last Crusade - The Palestine Campaign in the First World War, John Murray, *London, 2003.
  • Falls Cyril, Armagedon 1918, J.B.Lippincott, Philadelphia, 1964.
    • İbranice'de Har Megido (הר מגידו), Megiddo Tepesi (Kıyamet Savaşının yapılacak yer) demektir.
  • Erickson, Edward J., Order To Die - A History of the Ottoman Army in the First World War, Greenwood Press, Westport, 2001. (Türkçesi: Size Ölmeyi Emrediyorum, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2003.)
  • Erickson, Edward J., Ottoman Army Effectiveness in World War I - A comparative study, Routledge, New York, 2007.

(Türkçesi: "Birinci Dünya Savaşında Osmanlı Ordusu",İş Bankası Kültür Yayınları,2009)

Osmanlı Ordusu'nun muharebe dizini 

Yıldırım Orduları Grubu

Müşir Otto Liman von Sanders Paşa, Kurmay Başkanı: Albay Kâzım Bey (İnanç)

Örnek Komutana bak, bir de Hain Mustafa Kemal'e bak


 Süleyman Askeri; Enver Paşa'nın kurduğu Teşkilat-ı Mahsusa'nın başına getirdiği genç ve idealist bir kumandan. Kendi askerinden Onbinlerce fazla olan İngilizlere karşı 3 gün süren Şuayyibe savaşını kaybeder ve Bercisiye yakınlarındaki bir korulukta ne yazık ki intihar eder.

İngilizler büyük bir orduyla Bağdat'a kadar ciddi bir mukavemetle karşılaşmayacaklarını sanarak ilerlemeye başlar ama Albay Nurettin Bey bir avuç askerle geri çekilmeden Kut'ul-Amare'de hiç ummadıkları bir direniş gösterir İngilizlere. Fakat kuvvetler denk değildir ve Albay Nurettin Kut'ül-Amare'den ayrılacak ve şehir düşecektir. Takvimler 23 Kasım 1915'i gösteriyordur, Bağdat büyük bir tehdit altına girmiştir, Selmanıpak bir avuç mağlup Osmanlı ordularının sığındıkları bir siper olmuştur ve İngilizler bu sefer buraya saldırıyordur. Selmanıpak'ta kuvvetle direnen bir avuç Osmanlı askerleri, çekilen büyük bir  İngiliz ordusunu takip edecek, daha önce savunup direnemedikleri Kut'ul-Amare'de kuşatacak ve onların bütün yarma hamlelerini savuşturarak 4 ay, 23 gün sonunda 13 bin kişilik orduyu generalleriyle birlikte kayıtsız şartsız teslim alacaklardır... Bu Generel Townshend uzun yıllar bizde esir kalacak, Büyükada'da ağırlanacak ve Mustafa Kemal'in hainliğiyle Devlet-i Ali Osmanı yıkan Mondros Mütarekesi'nde bizim haklarımızı savunsun diye İngilizlere giden heyet içinde yer alacaktır. 


Yahudilere vermediği için Mustafa Kemal 'in kurmay olarak başında bulunduğu hainler, ll. Abdulhamidi devirerek Devlet-i Ali Osmanı yıktılar. Bu sayede Filistinde Yahudi devletinin önü açılmış oldu...

M. Kemal, Ocak 1909'da Bingazi'den Selânik'e döndü ve 3. Ordu, Selanik II. Redif

Tümeni kurmay başkanlığına atandı. 13 Nisan 1909'da meydana gelen ve tarihimize 31 Mart

Olayı diye geçen sözde ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilmeden  yahudi ve mason ların emriyle  Hüseyin Hüsnü Paşa

komutasındaki hareket ordusunun kurmay başkanı, M. Kemal idi. (Fakat 16 Nisan 1909'da

Selanik'ten yola çıkan bu ordunun komuta kademesinde, ordu İstanbul'a varmadan bir

değişiklik yapıldı ve komutanlığına Mahmut Şevket Paşa ve kurmay başkanlığına da binbaşı

Enver getirildi.) Mustafa Kemal bu orduda kurmay başkanlığı karargahının bir subayı olarak

da Devlet-i Ali Osmanı yıkamda etkili  görevler yaptı. 



Mustafa Armağan

Beschreibung: http://medya.zaman.com.tr/extentions/zaman.com.tr/pics/sabit/resim/kucuk_a.png Beschreibung: http://medya.zaman.com.tr/extentions/zaman.com.tr/pics/sabit/resim/buyuk_a.png

 



Herzl, bunun olumlu bir cevap olduğunu zannederek sevinecek ve yandaşlarına telgraf çekerek 'bu iş oldu' mesajı gönderecektir. Ancak bu cevap, aslında "olumsuz bir evet" demekti, zira 3 ay sonra Filistin'e ne şekilde girmiş olursa olsun bütün Yahudilerin sınır dışı edilmesini emreden iradenin altında da Abdülhamid'in imzası olacaktı.

Mavi Marmara katliamı için İsrail'den beklediğimiz özür, askerî krize dönüşürken, Türkiye'nin B ve C planlarını devreye sokacağını açıklaması ortalığı karıştırdı. Bundan böyle donanmamızın Doğu Akdeniz'de seyrüsefer halinde olacağı açıklaması da malum lobilerde "Türkiye'ye neler oluyor?" sorusunun kuyruğunu tutuşturmuş oldu.

Türkiye'ye bir şey olduğu yok, uykudan uyanıyor sadece. Cüceler ülkesindeki Gulliver, uykudan uyandığında kendisini sımsıkı bağlamış bulunan urganları teker teker koparıyor, hepsi bu. Yarın öbür gün Ayasofya ve 12 Ada dosyalarının açılmayacağını kimse garanti edemez; buraya yazıyorum.

Bu tarihî dönemeçte tarihimizle yüz yüze gelmemiz kaçınılmaz; daha doğrusu tarihimizle ve Sultan II. Abdülhamid'le. Abdülhamid Han'ın Yahudiler ile Siyonistleri nasıl hassas bir ölçüyle ayırt ettiğini ve teb'ası olan Yahudilerin haklarının korunmasına ne denli ihtimam gösterdiğini, öte yandan ülkesinin bir parçasını koparma planları yapan Siyonistlere karşı ne denli şiddetli davrandığını görmek için Yahudi tarihi uzmanı Avram Galante'nin "Abdülhamid ve Siyonizm" adlı makalesinden daha güvenilir bir kaynak bulunamaz. Henüz Türkçeye tercüme edilmemiş olan makalede Abdülhamid'in, çok güvendiği Hahambaşı Moşe Levi'yi alışık olunmadık bir şekilde azarlayıp tehdit ettiği ve ayağına kapandırıp özür dilettiği bizzat Levi'nin torunu Yeşua Eşkenazi'nin verdiği belge ve bilgilere dayanılarak anlatılmıştır. Bu hararetli günlerde Abdülhamid'in zekâ ve dirayetinden günümüze düşecek damlalara ne denli ihtiyacımız olduğunu görüyorsunuz.


Siyonizm'in kurucusu Theodor Herzl, yanında Moşe Levi ile kapı kâhyası olduğu halde Sultan'ın huzurundadır. Herzl, Yahudilere gösterdiği ihtimamdan dolayı Sultan'a teşekkür eder ve bir meblağ karşılığında Filistin'e Yahudi göçüne izin vermesi ve Girit'e benzer bir özerklik tanıması teklifinde bulunma cüretini gösterir.

Abdülhamid'in cevabı son derece diplomatiktir: "Yahudilere güven duymuş olmam, teklifinizi reddetmeme mani değil." Ardından da topu ustaca bakanlar kuruluna atar. Böylece bir yandan Herzl'in niyet ve çapını ölçmek için zaman kazanırken, diğer yandan ilişkiyi kesmeksizin zamana yayma stratejisini izler. Tecrübesiz Herzl, bunun olumlu bir cevap olduğunu zannederek sevinecek ve yandaşlarına telgraf çekerek 'bu iş oldu' mesajı gönderecektir. Ancak bu cevap, aslında "olumsuz bir evet" demekti, zira 3 ay sonra Filistin'e ne şekilde girmiş olursa olsun bütün Yahudilerin sınır dışı edilmesini emreden iradenin altında da Abdülhamid'in imzası olacaktı. Demek ki, hayır diyemeyeceği durumlarda muhatabının içine gömüleceği bir cevap yumağı sunmak bir Abdülhamid klasiğiydi.

Fakat Galante, Abdülhamid'in sanki Filistin'e yerleşme izni verdiği anlamına gelecek bu cevaptan kuşkulanmıştır. Zira tanıdığı Abdülhamid imkânı yok böyle bir şey yapmazdı. Bu işin içinde bir iş vardı ama neydi?

Bu soruyu eski Ayan üyelerinden Behor Efendi'ye sorar. O da, Abdülhamid'in Herzl'e görüşmeden sonra altın bir kravat iğnesi hediye ettiğini, bundan, iğneyi hediye ettiği kişiye çok öfkelendiği ve iğneyi göğsüne saplamak istediği manasının çıktığını söyler. İlk işaret alınmıştır. Gerçekte Abdülhamid bu nezaket gösterisi halinde geçen görüşmeden hiç hoşnut olmamıştır. İçy üzünü Levi'nin torunu açıklar.

Herzl Viyana'ya döndükten sonra Abdülhamid Hahambaşı'nı çağırır. Levi sabahın 9'unda Saray'a gider ve huzura girmek için izin ister. Sultan cevap verir: "Biraz beklesin". Öğleye doğru Başmabeyinci Sultan'a kaymakamın beklemekte olduğunu hatırlatır. Cevabı aynı olur. Akşam olurken Sultan bugün gitmesini ve yarın gelmesini söyler. Moşe Levi, Sultan'ın işlerinin çokluğu nedeniyle kendisiyle görüşemediğini düşünerek ertesi gün aynı saatte Saray'a gelir. O gün de huzura kabul edilmez. Levi bu kez Saray'dan ayrılırken, Sultan'ın kendisine karşı olan tutumundan kuşkulanmaya başlar. Üçüncü gün de aynı şekilde bekletilir. Bu durum Başmabeyincinin de garibine gider ve Sultan'a Hahambaşı'nın beklediğini hatırlatır. O da güneş battıktan sonra huzura getirmesini söyler. (Bu, Abdülhamid'in önemli mevkilerdeki kişileri cezalandırma yöntemiydi. Bu bir tür tutuklamaydı. Moşe Levi bu uygulamaya göre 3 gün hapsedilmişti.)


Sultan, Hahambaşı'na soğuk davranır ve birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra kuru ve sert bir ses tonuyla "Hahambaşı (normalde "Hahambaşı Efendi" derdi, bu hitap şekli kızgınlığını gösterir), amcam Abdülaziz tahtta olduğu zamandan beri sizi tanırım ve birkaç gün öncesine kadar sadakatinizi takdir ederdim. Fakat Herzl'in gelişinden sonra bu sadakatten ayrılmış olduğunuzu esefle gördüm. Bir karışlık toprak parçasının bile verilemeyeceğini çok iyi bilen siz Hahambaşı, nasıl oldu da İmparatorluğumun, Müslüman ve Hıristiyan alemlerinin gözlerinin üzerinde olduğu bir parçasına ilişkin olarak benden böyle bir talepte bulunması için o adamı buraya getirebildiniz? Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi! O adamın beni ziyaret etmekteki amacından haberiniz var mıydı, yok muydu? Burada nelerin konuşulacağını bilmiyor muydunuz? Cevap veriniz!"

Üzgün ve mahcup olan Hahambaşı şu cevabı verdi: "Size hep sadık kaldım. Şimdi de sadığım ve hep sadık kalacağım. Efendimiz, yemin ederim ki, burada Siyonizm'den söz edileceğini bilmiyordum; Herzl bu konuda bana hiçbir şey söylemedi. Beni onun suç ortağı olmakla suçlamayın. Ben masumum, milletim de masumdur!" Bunları söyledikten sonra, Moşe Levi ayağa kalktı, ağlayarak Sultan'ın ayaklarına kapandı ve kendisini ve milletini affetmesini istedi.


Sultan öfke ile ayağa kalktı ve şöyle dedi:

"O adamın ziyaretinden haberinizin olmadığını söylüyorsunuz. Oysa mektubunuzda onun benimle Yahudi milletine ilişkin bir konuda görüşmek istediğini yazıyorsunuz! Ne demek oluyor bu?!" Moşe Levi gözleri yaşla dolu bir vaziyette şöyle cevap verdi: "Efendimiz, o adam gazeteci, zatıalinizin genel olarak Yahudi sorunu konusundaki görüşlerinizi öğrenmek istediğini zannetmiştim". Yetmişlik bir ihtiyarın karşısında ağlamasından duygulanmış olan Sultan şöyle dedi: "Şimdi sizin masum olduğunuzu anladım." Mabeyinciyi çağırdı ve Hahambaşı'nı dinlendirmesini emretti. Torununun anlattığına göre Moşe Levi bu azardan sonra 15 gün hasta yatmıştır.

Son Sultan'dı gerçekten de. Şu sözünün ışıltısı bugüne kadar geliyor: "Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi!"

Kabul etmediğin için başına neler geldiğini biliyoruz Sultanım!

m.armagan@zaman.com.tr Beschreibung: http://medya.zaman.com.tr/extentions/zaman.com.tr/img/columnist/ma-16.png 
http://twitter.com/mustafarmagan Beschreibung: http://medya.zaman.com.tr/extentions/zaman.com.tr/img/columnist/tw-16.png 

11 Eylül 2011, Pazar




Ne Mondros u ulan?

ENGİN ARDIÇ


.................................... 
Mondros, İttihat ve Terakki'nin, girmek için kaşındığı, yırtındığı, tepindiği dünya savaşında bir çuval inciri berbat etmesinin, sonunda "pes etmesinin" itirafıdır. Tam bir teslim bayrağıdır. Onursuz bir yenilgi belgesidir.
......................................................
Mondros, bir diyalog değil, bir dayatmaydı.
Elbette dayatacaklardı düşmanlar, çünkü yenildiğimizi kabul etmiş, bu deyim hoşunuza gitmeyecek ama, "aman dilemiştik"...
Biz derken, biz değil, memleketi batıran İttihatçılar.
.....................................................

Savaşı da "müttefiklerimiz yenildiği için biz de yenik sayılarak" kaybetmedik. 

............................................................

 İngiliz ordusu Halep üzerinden Adana'ya yürüyordu... Bozguna uğramıştık.
Bizim pes etmemizin belgesi olan Mondros 30 Ekim tarihlidir, Avusturya-Macaristan için bu tarih 3 Kasım, Almanya için 11 Kasım... Demek ki önce Almanya değil, biz yenilmişiz.







Bugün 18 Mart.

Toktamış Ateş


Salı günkü yazımda da özellikle vurguladığım üzere; Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı`nda son derece başarılı oldu. Daha birkaç yıl önce genç Balkan devletleri orduları karşısında tutunamayan Osmanlı Ordusu; 1. Dünya Savaşı`nda 4 cephede savaştı ve hepsinde başarılı oldu. Tabii Filistin ve Suriye Cephesi`ni saymazsak...


Doğu Cephesi`nde; acısı hâlâ yüreğimizi yakan Sarıkamış felaketine rağmen; `93 harbinde` yitirdiğimiz KarsArdahanIğdır gibi beldelerimizi geri aldık. Bu arada; Galiçya`daki Avusturya-Macaristan ordusuna yardımcı olmak üzere on binlerce asker gönderdik ve büyük başarılar kazandık. Fakat savaşı Suriye Cephesi`nde yitirdik. 

::::::::::::::


Ve Osmanlı savaşı yitirdi...


Kudüs`ü alan İngiliz generalin `Haçlı seferleri şimdi sona erdi` demesi; savaşı Avrupalı`nın nasıl değerlendirdiğini en net biçimde açıklamaktadır.

x x x


2010-03-18 Bugün


DERS KiTAPLARI FARKLI.... SAKLANAN GERÇEKLER FARKLI..... Buyurun bir de buradan yakın.......

Genellikle Mustafa Kemal Paşa'nın komuta ettiği 7. Ordu'nun Filistin'de yenilmediği, başarıyla geri çekildiği anlatılır. Avni Paşa ise bu olayı farklı anlatıyor:

"Filistin bozgununu gayet veciz ve yalın sözlerle ifade eden ve değerlendiren M.Kemal Paşa'nın işbu telgrafına ilave edecek bir şey yoktur. Yalnız Şam'ın savunmasıyla görevlendirilen İsmet İnönü'nün bu defa da sorumluluklarını, görevini ve Şam'ı yüz üstü bırakıp kendi kararıyla Halep'e firar ve oradan İstanbul'a kaçtığını ve kendisinin (M.Kemal'in) Halep'te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep'in meşhur 'sahra âlemi'nin birçoklarından geri kalmadığını ilave etseydi, bir askerî ve insanî fazilet göstermiş olurdu. (...) Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman komutanlar elleri boş olarak Halep'e gelebilmişlerdi."

Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa'nın Filistin'e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor. 7. Ordu Komutanı olarak Filistin'e gönderilen M.Kemal'in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin'i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır. M.Kemal'e göre Vahdettin "feraset ve zekâ" sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah'ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.

İzmir'in işgalinden sonra protesto amacıyla istifa etmeye hazırlanan kabine üyelerini ziyarete giden M.Kemal Paşa'nın, "O halde benim Samsun'a gönderilmem ne olacak?" diye telaşlandığını ve onlara "Aman efendim, bence istifanız hiç uygun değildir. Aksine, ısrar ederek göreve devam etmek gerekir." dediği de Avni Paşa'nın iddiaları arasında.


Vahdettin Sevr'i imzalamıyor

Avni Paşa, Vahdettin'in belli bir İngiliz yanlısı siyasetinin bulunmadığını, vakit kazanmak için uğraştığını yazıyor. Sevr'i imzalamadığı gibi imzalamaya da asla niyetli olmadığını Padişah'ın şu sözleriyle dile getiriyor: "Bu antlaşmayı imza etmeyeceğim. Son söz benim ise yapacağımı bilirim. Bugünkü muameleler günü kurtarmak, vakit kazanmak içindir."

Ayrıca Vahdettin'in Sevr'i nasıl gördüğünü şu iki cümlesinden net olarak anlıyoruz: "Sevr Antlaşması musibetlerle dolu bir belgedir ("mecelle-i mesâib"). Fakat su üzerine yazılmış bir yazıdır ("nakş ber âb")."

Yani biraz sabredelim, bu yazı silinecektir. Nitekim Sevr'i bir süre sonra İngilizler bile ciddiye almadılar. Hem de kendileri zorla imzalattıkları halde.

Özellikle Vahdettin'in Avni Paşa'ya özeleştiri mahiyetinde yazdırdığı şu paragrafı çok anlamlı buldum:

"Üç hatamı itiraf ederim: 1) Saltanat makamını kabul etmemeliydim. 2) İhanetleri ortaya çıkan (Damat Ferid'inkiler başta olmak üzere) Mütareke hükümetlerine güvenmemeli ve geleceğimi onlara bağlamamalıydım. 3) Milletin (Mustafa) Kemal'e biat edemeyeceğine hükmetmemeliydim."

Haksız yere 150'likler listesine alındığını savunan Avni Paşa bize yazdıklarının ne hatırat, ne de tarih olup; sadece yaşayıp tanık olduğu olayları bir araya getiren gevşek bir metin, bir "mecmua" olduğu uyarısında bulunuyor ve asıl hedefinin sonraki nesillere hizmet olduğunun altını çiziyor.

Ne yazık ki, mevcut kanunlar dolayısıyla (...) işaretiyle yayınlanamayan kısımlar bu hizmeti yeterince yerine getirmesine mani olmuş görünüyor. Artık bu utancı daha fazla yaşamak istemiyoruz. Hatıratlar özgürce konuşabilsin. Ağızlarına takılan susturucular çıkartılsın. Jean Genet'nin dediği gibi tarihin bizi nasıl çarpık çurpuk insanlar haline getirmeye çalıştığı bu meşum üç noktalardan yeterince belli değil mi?

Avni Paşa kimdir?

1878 Batum doğumlu olan Ahmed Avni Paşa, Harb Okulu'ndan mezun oldu, 1897 Yunan Savaşı'na, ardından Balkan ve I. Dünya Savaşları'na katıldı. Vahdettin'in Başyaverliğine atandı, bir ara Bahriye Nazırlığı yaptı. Cumhuriyet'ten sonra 150'likler listesine alındı. Vefatına kadar Vahdettin'in yanında bulundu. Mezarı Lübnan'ın Cünye kasabasındadır (1934). Ailesi tarafından muhafaza edilen hatıratını, Osman Öndeş yayına hazırladı.

m.armagan@zaman.com.tr Beschreibung: http://medya.zaman.com.tr/extentions/zaman.com.tr/img/columnist/ma-16.png 
http://twitter.com/mustafarmagan Beschreibung: http://medya.zaman.com.tr/extentions/zaman.com.tr/img/columnist/tw-16.png 

22 Ocak 2012, Pazar







Araplar bizi arkadan vurdu mu? Yavuz Bahadıroğlu - Yeni Akit

2011-01-08


 

Müge Pavralı/ Edirne;
“Araplar bizi arkadan vurmuş mu?”
* Hayır vurmadı! Buna rağmen Başöğretmenim Hikmet Bey sık sık şunu tekrarlardı: “Araplar ve diğer Müslümanlar, I. Dünya Savaşı’nda bizi sattı...”
Sözlerini de şöyle bitirdi: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”
Gerçek şu ki, Osmanlı’ya karşı toptan bir Arap ayaklanması yoktur. Sadece Mekke Şerifi Hüseyin’in önderliğinde (İngilizler ona Arap imparatorluğu sözü vermişlerdi), birkaç bedevi kabile ayaklanmış, tanınmış Arap kabilelerinin çoğu Osmanlılık ve Müslümanlık bağıyla Hilâfet’e bağlı kalmıştır.
I. Dünya Savaşı’nda Mekke Şerifi Hüseyin “Arap imparatorluğu” vaad eden İngilizlerle anlaşmış Osmanlı’ya karşı isyan etmiş, bir bakıma arkadan vurmuştur.
Ancak Şerif Hüseyin tüm Arapların temsilcisi değildir. O bir istisnadır.
Mesela Filistin’de tek bir Arap ayaklanmamıştır. Suriye’de, Irak’ta, Lübnan’da Türk kuvvetlerini “arkadan vuran” herhangi bir olay olmamıştır.
Arapların ezici çoğunluğu, İstanbul’a yani Osmanlı’ya sadık kalmıştır...
Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölümünden Akabe’ye kadar olan ‘cephe gerisi’ dışında, Arapların Türkleri arkadan vurduğuna dair tarihte herhangi bir kayıt yoktur.
Araplara söylenenler ise bunun tam tersiydi: “Türkler sizi yüzyıllar boyu sömürdü” diyorlardı.
Hâlbuki ikisi de doğru değil: Ne Araplar Türkleri arkadan vurdu, ne Türkler Arapları sömürdü. Bu sadece bir İngiliz propagandasıdır.
İngilizler petrol yataklarına hâkim olmak için hazırladıkları plânın gereği olarak Osmanlı Devleti’ni parçalamak istiyorlardı. Bunun için de Arapları ayaklandırmaları gerekiyordu. Şerif Hüseyin’i plânlarının piyonu olarak kullandılar.
Sözün burasında bir ayrıntıya dikkat çekmek istiyorum: Araplar arasında ayrılıkçı milliyetçiliği Müslüman Araplar değil, Hıristiyan Araplar başlatmıştır.




Filistin Hezimeti   
Metin Hasırcı


 

General Allenbi,raporunun 21.maddesine üstteki başlıkla başlayıp,satırlarını şöyle sür- dürmüş: 21-4.Ordunun ricat-ı kahkarisi(bozgun hailinde çekilişi)ve 7. Ve 8. Osmanlı ordusunun kati mağlubiyetleri Şam üzerine hareket etmemiz için hiç bir mânia bırakmamıştı.25/ Eylülde işbu harekâtı üzerine alarak Şamı zapt ve 4.Ordu artıklarının firar hattını kes-mek üzere çöl atlı kolordusuna emir verdim. 22-Çöl atlı kolordusu biri Tâberiya gölünün güneyinden Deria üzerinden diğeri bahse-konu gölün kuzeyinden Kantıra tarafından olmak üzere iki kol ile Şamın üzerine ilerle yecekti.24/Eylülde Taberiya gölünün güneyinde bulunan Simah isimli yerde şiddetli- ce bir süngü muharebesinden sonra Avusturalya hafif suvari livası tarafından zapt edil- di.Bu muharebe sonunda Türk ve Alman karışık 380 kişi esir,iki de top elimize geçti. 26/Eylülde öğleden sonraydı ki 4.suvari fırkası 120 millik olan yürüyüşüne başlamıştı. Avusturalya ve 5.suvari fırkalarıda ertesi günü hareket etmişlerdi.Bunların yürüyüş me safeleri 4.suvari fırkasına nazaran 30 mil kadar noksandı.Her iki kol da mukavemet gör dü.Avusturalya atlı piyade fırkası Eylülün 27.günü Şeria nehrini geçmekte pek çok müşkülata uğramıştı.Cisr-ibenat Yakub yâni Benat Yakup köprüsü hasara uğratılmış ve Türk dümdarları geçidleri tutuyorlardı.Biraz bekledikten sonra 5.Avusturalya suvari li- vası nehri,köprünün bir mil ötesinden geçmeye muvaffak oldu.Ve düşmanın cenahına hücum ederek onları firara icbar etti.Kantırada ise,yeni bir mukavemete rastlandı.Yay-lalarda yerleşmiş Çerkesler tarafından açılan ateşe hedef olundu.Bu kol Kantıradan geçtikten sonra önce bir yaylaya ve oradan bir meraya geçti.Hermon dağlarından çıkan nice sayıdaki dereler bu meradan akar.Saasa isimli mevkıde bir muharebe vukua geldi ve düşman dümdarı tard olunmuştu. 30/Eylül günü saat 10 civarındaydı ki Avusturalya atlı piyade fırkası Şamın 12 mil gü-neybatısında kâin(bulunan)Katanaya giriyordu.Daha aşağılarda güneyde 14.suvari liva-sı eski Fransız demiryolu üzerinden Sahnaya yaklaşıyordu.Güney taraflarında 4.suvari livası sağında Arab ordusu olduğu halde Kisvehye yaklaşıyordu.4.suvari fırkası Şeria yaylasında tâkip etmekte olduğu yolu bir hayli müşükülata uğrayarak geçebildi.Erdep ile elRametde de kuvvetli mukavemetlere mâruz kaldı.Daha sonra düşmanı Meziribe tard ettikten sonra Arap ordusuyla temas hasıl oldu. Arab ordusu 16/Eylülden 18/Eylül t^rihine kadar Deria civarındaki şimendöfer(tren) yollarına hasar verdikten sonra Havran üzerine yürümüşdü.Daha sonraları ordan çıkıp 4.Türk ordusunun kuzeye doğru ricatında Mağırakdan geçiş esnasında 4.Türk ordusu- nun üzerine hücuma geçip,top ve ağırlıklarını terketmeye onları mecbur etti.Çok geç- meden müdhiş bir süratle doğu istikametinde ilerleyip,Şam ile Deria arasında ki;Ga- zele istyasyonlarını zapt etti. Eylül ayının 27.günü Derianın 17mil kuzeyinde bulunan Şeyh Said de gizlenerek ri cat yoluna düşmüş Türklerin önünü kesti.Akşama kadar süren savaşın nihayetinde bir çok esir ile birlikte hayli mikdarda savaş malkzemesi ve top ile tüfenk elegeçirildi.4. ordunun ricat yolunu bu şekilde kırdıktan sonra Deriayı zapt ile Eylülün 28.günü de 4.suvari fırkasıyla elRametde temasa gelindi.Bahse konu svari fırkası sağ yanında Arab ordusu olduğu halde 4.ordunun döküntüsünü tâkiple Fransızların eski tren yolu
üzerinde Meziripden kuzeye doğru ilerledi.Böylece Eylülün 30.günü öğle vakti bin beşyüz kişilik bir Türk birliği Sahniyada 14.suvari livasının kucağına atıldı.Öğleden sonrada Avusturalya atlı fırkası Katana civarında düşmanın mukavemetini kırarak ak şam aşmaktayken Şamın kuzey ve kuzey batısında çıkış alanlarını tıkamış bulunuyor- du.ki bu sırada 5.suvari fırkası şehrin batı yönündeki varoşlarına vâsıl olmuştu.Teşrin evvel/Ekim ayının 1.günü saat 6da Çöl atlı kolordusuyla,Arab kuvvetlerini büyük bir şevk ve sürûrla Şama girdiler.
Şam şehrinde bulunan Türk ve Almanların toplanmasından sonra,lâzım gelen noktalara karakollar konarak,birliklerimiz çekildi.O sırada Avusturalya hafif suvari livası bir gün evvel firara kalkmış Türk birliklerini tâkibe koyulmuştu.
Çöl Kolordusunun Başarısı
General Allenbi;raporunun 23.maddesine yukarıda başlığı koyarak kaleme almış.De-mekte ki:
23-Esderaelon ovasıyla Cezrin vâdisi harekâtını tâkip eden,yâni Şam üzerine olan ileri harekâta Çöl atlı kolordusu tarafından yapılan iştirak pek çok zahmete katlanması saye- sinde pek kıymetli neticelerin elde edilmesine sebeb teşkil etmiştir.İleri harekâatın baş ladığı 26/Eylülde 45bin Türk ve Alman askerinden ibaret bir kuvvet,Şamda,ksmende ricat hâline geçmişti.Bu birlikler her ne kadar gayrimuntazam haldeyselerde yinede top
lanıp,harekâtımızı engelleyecek bir vaziyet almalarına müsaade edilmedi.4.Ordu artık-
larının perişan hâli ve 20bin kişinin esir düşmesi,zâten muntazam bir kuvvet hâline gel melerinin imkânını ortadan kaldırmıştı.
Suriye ve Filistindeki Türk ordularının geride kalanları 17bin kişiden müteşekkil olup
,bunlardan silahlı olanların miktarı 4bin kişiyi buluoyr bunlarda kuzey istikametinde gayrimuntazam bir surette firar yoluna düşmüşlerdi.
Şeklinde kalem oynata İngiliz general Allenbi;25.maddede de şunları ifade etmekte:
25-Bu zaferi tamamlamak için Rayak ve Beyrut üzerine ilerlemeğe karar verdim.Bey-utun sükûtu bana,Rayak ve Şama trten yolu ve kara yollarıyla bağlı ikinci bir pek ya- kın iaşe limanının istihsalini temin etmiş oldu.
Halep,Beyrut ve Şam tren yollarının telafi noktası olan Rayakta,yakılmış bulunan 30 adet tayyare enkazı bulunduğu gibi haylice hasar görmüş çeşitli savaş malzemesi vede bunları muhafaza eden anbarlar elimize geçti.
Beyrutun İşgâli
Teşrinevvel/Ekim ayının 3.günü,7.Mervit fırkası Hayfadan çıkarak sahili tâkiben Bey- rut üzerine yürüdü.Aynı ayın 8.günü söz konusu fırka Bbeyruta vâsıl oldu.Şehirdeki ahali tarafından büyük bir şevkle karşılandı.60 adedi subay olmak üzere 660 kişiyi esir aldık.Bunların hepsi Türktü.Bu sırada ise Fransaız donanmasına mensup harp gemileri limana girmiş bulunuyordu.
26-Teşrinevvel/Ekim ayının 9.günü atlı çöl kolordusuna Şamda bir fırka bırakarak Hu- musa doğru ilerlemesi için emir verdim.Aynı zamanda da 21.kolorduya sahil boyunca Trabluşam üzerine yapmakta olduğu ileri harekâtı devam ettirmesi emrini verdim.Zırh lı otomobiller Ekim 9da Baalbeki zapta muvaffak oldu.Türlerden de 500 kişiyi esir et mişlerdi.Harekete öncülük etmiş bulunan 5.suvari fırkası 10/Ekimde Baalbeke vâsıl oldu.Aynı fırka,Nehrileytani ve Orantes nehri vâdisini takip ederek Labvayı geçip,15/ Ekimde Humusa girdi.Böylece;Rayakdan itibaren 80 mil yol kat etmiş oluyordu.12/ Ekimde Humus tren istasyonu tahliye olunmuş ve düşman yakma yolunu seçmişti is-asyonu.
Trablusşam şehri,13/Ekim günü 21.kolorduya mensup suvari birlikleri ve zırhlı otomo biller tarafından işgal edildi.Hiç bir mukavemetle karşılaşılmadı.Trablusşamın işgali,
Humusdaki suvarimizin yardımları başda olmak üzere kolaylıkla sağlandı.
General Allenbi;raporuna şu başlıkla devam ediyor:
Humusdan Halebe
27-Humus ve Trablusşamı yoluna koyduktan sonra,Halebi en kısa ve yakın zamanda işgal etmeye karar verdim.5.Suvari fırkasıyla,zırhlı otomobil bataryaları elde bulunmak taydı.Şamdaki Avusturalya atlı fırkası Humusdan 100mil kadar uzak bir mesafede bu- lunuyordu.Bu sebeble hemen onlardan faydalanmak kâbil değildi.
Baalbekdeki 4.suvari fırkası salgın hastalık dolaysıyla pek zayıf düşmüş mutlak istira-hate muhtaçtı.Zaman pek nezaket arzediyordu.Bu vaziyet karşısında vazifenin yerine getirilmesi için 5.fırkanın kâfi geleceğini düşünerek onları işe memur ettim.Elimde bu lunan mevcud kuvvet Halebde 8bin silahlı kuvvet,ancak kuvve-i mânevileri kırılmış 20bin Türk ve Alman askerinin karşısına konacaktı.Öte yandan her taraftan gelen rapor ların muhteviyatında düşmanın trenlere binerek hergün büyük miktarda askerinin şehri terk ettiği bildiriliyordu.Gittikleri istikametin kuzey olduğunda bütün raporlar müttefik di.Çok geçmediki zırhlı otomobillerimiz hiç bir mukavemet karşısında kalmadan Ha-maya duhûl ettiler.Ertesi gün 5.suvari fırkamız istirahat sonrası ileri harekâta başladı. 22/Ekimde düşman artçıları Humus ile Haleb arasındaki arazide yer alan Han-ısabit
den bindikleri nakliye araçları vasıtasıyla çekildiklerinden bizim zırhlı otomobillerimiz de Han-ısabite geldiler.Burada bir kaç esir ile zırhlı otomobillerin Almanlara ait olanı ele geçirildi.Halebin 10mil güneyinde Han-ıtomanda dağıtılmaya muvaffak olunan bir düşman suvari birliğinden başka 24/Ekimde hiç bir düşmana tesadüf olunmadı.
5mil ileride zırhlı otomobillerle kuvvetli düşman dümdarı tarafından,ileri hareketlerine mümanaat edildiğinden suvarinin gelmesinin beklenmesine mecbur kalınmıştı.25/Ek-im öğleden sonra zırhlı otomobil kuvvetleri Hassa suvarilerinden 15.suvari livasıyla birleşdi.O akşam Arab ordusuna mensub bir müfreze Halebin doğu varoşlarına vâsıl olmuş ve ve düşmana pek büyük hasar verdirerek yoluna devam etmişti.
26/Ekim sabah erkenden zırhlı otomobillerle 15.suvari livası şehrin batı cihetinden do-laşarak düşmanı Haleb-Fatıma yolu üzerinde tâkip ederek,Heritanın güneydoğusunda karşı karşıya geldiler.
Türkler;2500 piyade,150 kılınç ve 8 adet toptan ibaretti.Mayzormızraklılarıyla,Çodpur alayının 2.suvari bölüğü,otomobiller,makineli tüfek bölüğü ve Çodpur alayına mensup- iki yaya suvari bölüğünün ateşi himayesinde olarak düşmanın sol cenahına taarruz etti- ler.Bir çok Türkler mızrakdan geçirildi.Fakat bu kuvvet zaferi sağlamaya yeterli olma- dı.Yardım almak üzere geri çekilmek zorunda kalındı.
Düşman dümdarı o akşam Halebin kuzeybatısında bulunan Deyrülcemâl mevkıine çe- kildi.5.suvari fırkası Haleb,Kilis ve Fatımiyeye giden yolları gözetlemeye devam ve tren yolunun birleştiği nokta olan Meslemeyeyi işgal etti.İskenderuna gitmek üzere Şamdan bir müddet önce yola çıkmış olan Avusturalya atlı fırkasının geleceği ana ka-dar beklemek zorunda kalındı.
İşbu kuvvetin gelemsinden evvel Ekim/31de öğle vakti Türklerle,müttefikleri arasın- da mütareke imzalanması üzerine savaşa son verildi.Bu arada 5.suvari fırkası Halebde 50 kişi kadar esir aldıktan başka 18adette top elegeçirdi.
Türkler ricatleri esnasında Haleb ve Meslemiyede demir yollarını tahrip ederek kabili tâmir yâni tâmiri mümkün 8 tane lokomotif ve yüz tane de vagonu geride bırakmışlar-dı.
300millik Zor Yürüyüş
General Allenbi raporunun bu satırlarında mühim bir ileri harekât hakkında şunları yaz makta:
Haleb şehri,eski cephemizden 300milden fazla tutan bir mesafededir.5.suvari fırkamız,
19/Eylül ile 26/Ekim târihleri arasında 500 millik bir mesafeyi aşmış,11bin esir alıp,52 tane topuda zapt etti.Bu zaman dilimi zarfında bahse konu 5.suvari fırkamız,mevcud as kerinin %21ni kaybetti.
28-19/Eylül ile 26/Ekim târihleri arasında;57bin esir alındı.Bunların 200ü zâbit,3500
ü küçük zâbit ve efrad.3700ü Alman ve Avusturyalıdır.(Burada mütercim esir rakamla rında fahiş bir hâta yapmış görünüyor.Şöyleki;37 gün içinde 57bin esirden söz ediliyor ve bu rakam 57bine varmak üzere sınıflandığında 3500 Türk,3700 de Alman ve Avus-turyalı deniyor.Bunların yekünü 7200e bâliğ oluyor.Geri kalan 49800 kişi er denmiyor böylece rakamların sağlıklı olmadığını söylemekten kendimizi alamıyoruz.m.h)Bunla- ra zamimeten 360 top ile üç Türk ordusunun techizat ve ağırlığı ele geçirildi.
İleri harekâtımızın seri ve sürekli olması hasebiyle ele geçen ganimetlerin hakiki mik-darını tâyin etmek henüz kâbil olamadı.Savaşların ilk üç safhası döneminde düşmanın telaşla terk etmek mecburiyetinde kaldığı savaş malzemesi ve harb teçhizatı 2500 mil kareden fazla bir alan içinde bulunmaktaydı.Ganimetlerin diğer bir bölümünü 200 ma-kineli tüfek,yük otomobilleri ve 468 adet yük arabası idi.Bunların büyük kısmı tâmir edildikten sonra kullanılabilecek haldedir.
Kumandanlar ve Birliklerin Hizmeti
29-yapılmış bulunan harekât-ı harbiye esnasında kumandanlar kendilerine tevcih edi-len vazifeleri büyük bir dikkat,üstün bir maharetle yerine getirdiler.Birliklerimizin bü tün sınıfları muharebe esnasında pek büyük sebat,şecaat ve liyakat gösterdiler.İngiliz, Fransız,Hindli ve bilumum müstemleke askeri yararlık sergilediler.Düşmanın aylarca zaman sarfıyla tahkim etmiş olduğu yâni kuvvetlendirdiği müdafaa hattını,piyademiz bir kaç saat zarfında yarmağa muvaffak oldu ki suvarimiz ancak bu sayede vazifesini ifa edebildi.Daha sonra yapılan ileri harekâtlarda arazinin gâyet arızalı ve çetin olması,
düşman dümdarlarının inatla yaptıkları mukavemetlerine rağmen piyadelerimiz vazife-sini ara vermeden yerine getirdi.Düşman dümdarlarının üstüne yaptığımız şiddetli taz- yikin altında,onların dağılmalarına ve peşinden gayrimuntazam bir halde suvarilerimi- zin kucağına düşmelerini sağladık.Çöl atlı kolordusu bu harb harekâtı karşısında 46bin-e yakın kişiyi esir aldı.
7.ve 8.Türk ordularının kesin bir şekilde mağlubiyetleri;haberleşmelerini ve birbirleri- ne ulaşmalarını tamamen ortadan kaldırmamız,firarlarına karşı gösterilen ustalık saye- sinde mümkün olabildi.Türklerin ve müttefiklerinin ileri harekâtımızı meşgul etme ve geciktirme temin için aldığı bütün tedbirler,suvari kumnadanlarımızın mâhirane idâre ve çok süratli şekilde hareket etmeleri sayesinde akim kalmıştır.Piyadelerimizin men- zilinden çıkan düşmanın tekrar toplanmak suretiyle ve bize karşı savaşa girme şansı ta nınmadı.Bu parlak işbirliği icraatda kendini gösterdi ki Fransız birliklerine dahi hisse isabet etmiştir.Avusturalya ve Yenizelanda atlı fırkası Şerianın doğusunda ara vermek sizin yapılan tâkip sâyesinde 4.Türk ordusunu parçalanmaya mecbur bıraktı.Maan garni zonunun hatt-ı ricatını keserek teslim olmaya mecbur bıraktı.Kaytorun kuvvetleri Şe-ria vâdisiyle Moap tepelerinde 10bin düşmanı esir aldı.
Hassa topçusu ve mühendisleri,piyade ve suvariye her türlü muaveneti ibraz ettikleri gi bi piyadenin sahil boyunca yaptığı taarruzda Amiral Caksonun yardımına tashih etmiş olduğu Deriyot ve Forster muhribleri pek yararlı muavenetde bulundular.Bütün savaşçı kıtalar bu muvaffakiyetden hissemend oldular.Üzerine düşen bütün vazifeleri yerine getirdiler.Bilhassa yeni birlikler savaşda büyük bir liyakat gösterdiler.Bu birlikler,Lej-yon Doryente mensup Ermeni birlikleri,Cezayir Avcıları,Kap kolordusuna mensup 1. Tabur,38.ve 39.batı Hindistan alayları ve bilahire Hind piyadelerinden teşekkül etmiş olan taburlardan ibaretti.
Filistin livası,hava kuvvetlerimiz ve Avusturalya hava kuvvetleri pek parlak başarılar elde ettiler.Onlar bu muharebelerde olduğu gibi,bir kaç ay evvelki muharebelerede iş-tirak etmişlerdir.Düşmanın hava kuvvetini zayıflatma ve tesirsiz kılma çalışmamız bü tün yaz devam etti.Bizim hava kuvvetlerimizin üstünlüğü Ağustos nihayetlerine doğru öyle bâriz surette kendini gösterdi ki ondan sonra ancak o da birkaç düşman tayyaresi uçmağa muvaffak olabilmişti.
Harekât esnasında birliklerimiz düşmanın hava taarruzlarından masun kaldığı gibi ken- di hava kuvvetlerimizi düşmanın ricatında kullanmağa muvaffak oldum.Hava kuvveti- mizin düşman harekâtı hakkında verdiği kıymetdar malumatdan son derece istifade edildi.
Arab Ordusunun Yardımları
Arab Ordusu harekât esnasında düşmanın ricat hattını kesmesiyle,suvarimle birlikte Şam üzerine olan ileri yürüyüş sırasında yardımlarda bulundu.Derianın kuzeyinde bulunan düşman birliklerinin evvela ricat yollarını kesip,üstlerine atılınca 4.Türk ordu suna ağır zayiat verdirdi.
Harekâtdan önce cephane ve malzemenin demir yollarıyla nakli pek büyük zorluklarla yapılabildi.Bilhassa bu malzemenin harekât esnasında birliklerine nakl ve tevziinde bü yük zorluklar vardı.Yolların bozukluğundan iaşe kollarının mâruz kaldığı her zorluk bertaraf ediliyordu.Yapmış olduğum ileri harekât sırasında çeşitli limanlara levazim çı-karmakda gösterilmiş olan yardımdan deniz kuvvetlerimize ve daha kuzeyde bulunan limanlar hakkında almış olduğum kıymetli rapor ve ihbarından dolayı Fransız deniz kuvvetlerine teşekküre mecburum.İtalya deniz kuvvetleri de üzerlerine tevdi edilen va zifeleri tamamiyle yerine getirdi.Harekât esnasındaki yardımlarıyla bize istifade fırsatı verdi.Mısır amele taburları ileri harekât esnasında birliklerimizin gerisini tâkip ederek büyük bir faaliyetle yolların tâmirini gerçekleştirdiler.19/Eylülde çeşitli amele bölükle
ri,asli cephemizin ilerisine geçerek yolları tâmirle meşgul oldular.
Deve nakliye kolları pek mühim ve faydalı işler gördü.Doğuda Ammana,kuzeyde Halebe kadar olan ordu aksamı arasında teati edilen muhabere vazifesi katiyyen ihlâl edilmeksizin cereyan etdi.İleri harekâtın süratle icrasından dolayı hasta ve yaralıların tedavileri hususu zorlaşmıştı.Bu müşkülat pek basit ve az bir gıda ile bir kaç günlük yü rüyüşden sonra haylice bîtab ve ertesi günü yürüyüşe katiyyen mecâli kalmıyarak arzı teslimat eden efradın sayısı gittikçe büyük mikdarda çoğalması yüzünden artmıştı.Sı-hiyyemiz bu hususda büyük yararlık ve fedakârlık ibrazdan geri kalmadı.
Lord Cenablarının en metbuu bir hadimi olmakla müftehir
Mısır Kuvay-ı seferiyesî başkumandanı General Allenbi
Bu bu raporun sonuna Allenbinin raporunda yer alan Osmanlı birliklerinin künyesine bakarak ,bahse konu muharebelerdeki komutanlarımızın isimlerini, "On Yıllık Savaş ın Kadrosu"adlı eserle târihe değerli bir hizmet vermiş bulunan Emekli Bnb.İsmet Görgülü Beyefendinin çalışmasından müstefid olarak aşağıya dercediyorum:
NABLUS MEYDAN MUHAREBESİ ÜST KOMUTA KADEMESİ

04.Ordu Komutanı Mareşal Liyman Von Sanders
07.Ordu " " Tuğ.gnl M.Kemal(Atatürk)



Osmanlının kahramanca direnişine rağmen Mustafa Kemal haini  yardımı!!!!!!!!!! ile Allenby Filistin`i işgal etti. Allenby`nin Kudüs`e girdiğinde ilk sözü:

– İşte, Haçlı seferleri bugün bitti! olacaktır.  

Bu işgal sadece İngiliz ordusunun başarısı değildi. 1917 Temmuz`unda Aaronsohn, General Allenby`nin Filistin`e gitmek için takip edeceği güzergah boyunca mevcut olan en iyi su kaynaklarını İngiliz ordusu mühendisine anlatmak için Sina`ya geçti. İngiliz ordusu çöl şartlarında kendilerine yol gösteren ve Türk ordusu hakkında bilgiler getiren Yahudi casusları sayesinde Türkleri Filistin`den ve Kudüs`ten atmayı başarmıştı. Meşhur casus Lawrence`i eleştirenlerin başında yine aynı gayeye hizmet eden Yahudiler gelmektedir. Yahudiler, Allenby`ye Türk ordusu hakkında verilen bilgilerin sadece onun tarafından(Lawrence) verildiğine itiraz ederler. Esasında bu bilgileri Allenby, Yahudi Haberalma Örgütünden(NILI) sağlamıştır. Amerika ile de bağlantısı olan bu örgüt, bütün Yahudilerin gönüllü yardımı ile hizmetlerini yerine getirmiştir.

Şimdi İngilizler Osmanlı`dan aldıkları yerlerde yeni devletler kurmakla meşguldü. 1. Cihan Harbi sırasında Osmanlı vatanından koparılarak kurulan ulus devletler için Weizman:

`Büyük Britanya`nın insiyatifi ve Amerika`nın onayı ile kurulan hür Ermenistan ve bağımsız Arabistan`la dostça ilişkiler içinde bulunan bir Yahudi Filistin`i Doğu`nun İslami-Turani hakimiyetine ölümcül bir darbe demektir.` diyecektir.  

Harbin bu acı sonucu milletler için yeni mukadderat oluştururken Cemal Paşa hatıralarına şunları yazacaktır: `İşte şimdi Umumi Harp bitti! İngilizler Şerif Hüseyin`in ihtilali sayesinde Filistin`de Türk ordusunu yenilgiye uğratarak Suriye ve Filistin`i bütünüyle işgal ettiler. Büyük Halife Hazret-i Ömer`in İslam mülküne güzel bir hediyesi olan mübarek Kudüs`ün bulunduğu Filistin topraklarını İngilizler sonsuza dek ellerinde bulundurarak burada bir Yahudi hükümeti taslağı meydana getirmek istiyorlar.`

Şüphesiz İngilizler savaş sırasında Türk ordusunu yenmelerinde büyük hizmetleri geçen milletleri karşılıksız bırakmayacaklardı. Filistin artık bir Yahudi yurdu haline gelirken Araplar da neredeyse her kabileye bir devlet düşecek biçimde birbirlerinden ayrılıyorlardı.

Kaynaklar

Hatırat, Cemal Paşa, Nehir yayınları, İstanbul, 2006 

Türk Ordusuyla Filistin`de, Alexander Aaronsohn, Selis kitaplar, İstanbul, 2003

(Bir Yahudi askerin 1. Dünya savaşı notları)

Yahudi Tarihi, Yusuf Besalel, Gözlem yayıncılık, İstanbul, 2003

Yahudi Devleti, Theodor Herzl, Ataç yayınları, İstanbul, 2007

Kutsal Topraklarda Casuslar Savaşı, İrfan yayıncılık, Heyet, İstanbul, 1995

Osmanlının Çöküşünde Arap Casusları, Riyad N. Er-Reyyis, Selenge yayıncılık, İstanbul, 2005 Çeviren: D. Ahsen Batur 

Irak Seferi ve Esaret, Esir İngiliz Generalin Kaleminden Kut`ül-

Türk e kefen biçenin ölümü korkunç olur


Hazırlayan: Yavuz MÜFTÜOĞLU

Yahudİ gönüllülere daha aktif görev verilmesi ve Filistin`de Yahudi devletinin kurulması için savaşmak amacıyla yaptığı yazışmalar ve İngiliz Hükümeti ile varılan anlaşma neticesi, Ağustos 1917`de, İngiliz Ordusu içindeki Yahudi Lejyonu resmen kurulmuş oldu. Lejyon, nihai olarak `Eretz-İsrael` için savaşmış olacaktı. Jabotinsky, İngilizler nezdindeki lobi faaliyetlerinde, Siyonist lider Weizmann`ın büyük desteğini görmüştü.

Yahudi Lejyonu, İngiliz Kraliyet (Tüfekli) Alayı`nın 38`inci Taburu olarak adlandırıldı. Lejyondaki Yahudiler`den çoğu Rusya doğumluydu ve İngiliz Ordusu`ndaki bu lejyonu, Rus Ordusu`ndaki benzer bir lejyona elbette tercih ederlerdi.

39`uncu (Tüfekli) Tabur olarak adlandırılan ikinci bir grup, David Ben-Gurion ve İzhak Ben-Zvi tarafından kurulan ve `Hehalutz` denilen öncü gruplardan meydana getirilmiş Amerikalı Yahudi gönüllülerden oluşuyordu. 40`ıncı (Tüfekli) Tabur ise Filistin`den çıkarılan Yahudiler`den oluşturulmuştu. Bu 40`ıncı Tabur, Birinci Dünya Savaşı`nın bitimine çok az bir süre kala kurulduğu gibi, savaşın sonuna kadar da aktif bir görev almadı.

Gerçek olan Filistin rüyasI

Yahudi Lejyonu, Birinci Dünya Savaşı`nın sonuna doğru, İngiliz Ordusu`na Filistin`in ele geçirilmesinde yardımcı oldu. Ancak ilk sıcak yardım, gizli Yahudi istihbarat teşkilâtından gelmişti. `Nili` adı verilen ve Aaronsohn Kardeşler tarafından kurulan bu teşkilat, Filistin`in güneyindeki Beerşeva`nın işgal edilmesine vesile oldu.

İngilizler, Aralık 1917`de de Kudüs`ü işgal edip `Kraliyet`e Noel hediyesi` olarak gönderdikten sonra, 38`inci (Tüfekli) Tabur`dan oluşan Yahudi Lejyonu Filistin`in kuzey bölgeleri ile bugünkü Ürdün ve Suriye sınırlarının kontrol altına alınmasında kullanıldı. İngiliz Ordusu için savaşırkan ölen bu Yahudi gönüllüler için kurulan askerî mezarlıklar, bugün dahi Filistin`in her yerinde bulunmaktadır. Bunlardan biri, İbrani Üniversitesi ve Hadassah

Hastanesi yakınındaki Scopus Dağı`ndaki mezarlıktır. Jabotinsky`nin İngiliz makamları nezdinde revizyona gidilmesi talebine rağmen Yahudi Lejyonu, 1921`de İngiliz yetkililer tarafından lağvedildi.

Nİlİ Cemİyetİ

Yahudilerin harp anındaki en büyük icraatlarından biri de, Sina-Filistin-Suriye Cephesinde İngilizler adına casusluk yapmalarıydı. Filistin`in her yerinde, Aleksander Aronsohn`un öncülüğünde Yahudi aydınlar tarafından kurulan Nili Cemiyeti, İngiliz İstihbarat Örgütüne gönüllü olarak çok önemli casusluk faaliyetinde bulunuyordu. İngilizlerin Filistin Cephesi Başkomutanı Allenby, giriştiği hareketlerin başarıyla neticelenmesinde bu cemiyetin hayati önemdeki istihbaratlarından büyük ölçüde faydalanmıştı. Görgü şahitlerinden General Cevat Rıfat(Atilhan) yakalanan çok sayıda Yahudi casusun Şam`a sevk edilip Divan-ı Harb`te yargılandığını belirtmektedir. Medine Müdafii Fahreddin Paşa da, hatıralarında bu olaydan şöyle bahsetmektedir: `Lawrens, bizim nereden ve ne zaman geleceğimiz hakkında bilgiyi, geceli gündüzlü muhabere halinde bulunduğu Yahudi casuslarının merkezi halindeki İngiliz makamlarından alarak hareket ediyordu.`

Mondros ve Siyonİstler

Siyonistlerin de burada sözünü ettiğimiz gayretleri sonucunda, Osmanlı Birinci Dünya Savaşı`ndan mağlup çıkmış ve 1918`deki Mondros ateşkesi ile fiilen dağıllma sürecine girmişti. Filistin`de ise, Milletler Cemiyeti`nin kararıyla, İngiliz manda idaresi kurulmuş; başına da İngiliz vatandaşı Yahudi Siyonistlerden ve Balfour`un mimarlarından Herbert Samuel atanmıştı. Weizman`ın sevincine diyecek yoktu: `Onu bu mevkiye biz getirdik. O, bizim Samuel`imizdir.` William Ziff, `2 bin yıl sonra Filistin`e gelen ilk Yahudi yönetici` ifadesiyle tarif ettiği Samuel`in gelişini Yahudilerin `yeni bir Musa sevinci ve çılgınlığıyla karşıladıklarından` söz etmektedir. Artık İsrail`in inşası için hiçbir mani kalmamış; her türlü şart ve zemin en elverişli bir kıvama getirilmişti. Bütün bunlar da gösteriyor ki, Osmanlı`nın Yahudiler`e yaptığı unutulmuş ve arkadan vurulmuştur.

Arıburnu Muharebesi

Daha önce yabancı kaynaklardan ve Anzakların anılarından yapılan aktarmalarla nasıl başlandığı ve ilk günleri açıklanan Arıburnu`ndaki Anzak Kolordusunun Nisan`da yaptığı çıkarmanın temel amacı önce, Kabatepe ile KüçükArıburnu arasındaki kumsallık bölgeye çıkmaktı. İlk aşamada Conkbayırı- Kocaçimentepe çizgisi denetim altına alınıp, oradan

Maltepe bölgesi ele geçirilecek, böylece, Kuzeyde`ki Türk kuvvetlerinin Güneyde, Seddülbahir bölgesindeki Türk birliklerine yardımı engellenmiş olacaktı. 25 Nisan sabahı savaş gemilerinin, Türk mevzilerini sürekli vuran koruyucu ateş altında, Anzak Kolordusu`nun

1.Tugayından 1500 kişilik ilk hücum dalgası, çıkarma botlarının bir şekilde kuzeye kayması sonucu, saat 05.00`te, Kabatepe bölgesi yerine Arıburnu kesimine çıkmak zorunda kalır.

Anzak`ların saygıyla andıkları koy

Bu noktada kıyı gözetlemesi yapan bir Türk takımının direnişine karşın, karaya çıkan Anzak birlikleri belirli bir noktaya kadar ilerler. Diğer taraftan, Bigalı`da bulunan ordu yedeği 19. Tümen, 24-25 Nisan gecesi Conkbayırı yönünde tatbikat yapmakta idi. Gün ağarırken, Arıburnu yönünden top seslerinin gelmesi üzerine, 19. Tümen Komutanı Yarbay Mustafa Kemal, bir çıkarma yapıldığını anlayıp durumu Ordu Komutanına bildirir, ancak bir yanıt alamaz. Durum çok kritiktir. Mustafa Kemal, kıyıda çok zayıf gözetleme ve koruma birlikleri olduğunu düşünerek ve geniş bir sahile

yayılmış olan 27. Alayın da, ağır kayıplar verdiği haberini alınca, düşmanın Conkbayırı-Kocaçimentepe çizgisi ve uzantısını ele geçirmesi durumunda, onarılamayacak durumlarla karşılaşacağını kavrar. Ordudan emir gelmemiş olmasına karşın girişimi ele alıp tüm sorumluluğu yüklenerek, 57.Alayı bir batarya ile Kocaçimentepe yönünde harekete geçirir. Kendisi de durumu izlemek üzere Conkbayırı`na çıktığında,, Arıburnu kesiminden bazı askerlerin çekilmekte olduklarını ve düşman birliklerinin de bunları izlediklerini görür.

Bu haber 4508 defa okundu

2009-05-02 Ortadoğu

 




Suriye–Filistin Cephesinin çöküşü

Sona doğru yaklaşan Birinci Dünya Savaşının şiddetli çatışmalara sahne olan Suriye–Filistin Cephesinde, 19 Eylül 1918 günü İngilizlere karşı kesin ve feci bir mağlûbiyet yaşadık.

Fransızlarla İtalyanların da yardım ettiği İngiliz kuvvetlerine karşı feci âkıbetin yaşandığı yer Beyrut yakınlarındaki Nablus şehri civarıdır.

Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen bu savaşta, Osmanlı ordular grubu kumandanlığı el değiştirmiş, Alman Falkenhayn'ın yerine Liman Von Sanders getirilmişti. İngiliz kumandanı ise Allenbey'dir.

İngilizler'in maksadı Şam'ı zapt ederek savaşı bitirmektir. O esnada bütün Suriye isyan hâlindedir. Bölgedeki Arap kuvvetleri, özellikle İngilizlerin uzun yıllardan beri sürdürdüğü casusluk faaliyetleri sonucu, Osmanlı aleyhine dönmüş vaziyette idiler.

Meşhur İttihatçı Cemal Paşanın da o esnada bulunduğu Filistin–Suriye Cephesinin çökmesi sonucu, Ortadoğu'da Osmanlı yerine Batı devletlerinin hâkimiyetine yol açılmış oldu.

Bu savaşlardaki mağlûbiyetler esnasında görev yapan Alman generalleri bir yana bırakalım. Çünkü, onlardan çok fazla bir yararlılık beklentisi içinde olmamalıydık.

Peki, ya oradaki Arap düşmanı İttihatçı subayların durumuna ne demeli?

Bölgede yıllardır en üst düzeyde ve en yüksek bir selâhiyet içinde görev yapan kişi, meşhur İttihatçı Cemal Paşadır.

Cemal Paşa, Arap beldelerinde görev yaptığı süre içinde, neredeyse bütün kabileleri Osmanlı'nın aleyhine çevirmekle meşgul oldu. Kabile mensuplarından, hatta bir kısmı aşiret reislerinden olmak üzere, sayılamayacak kadar çok insanı acımasızca cezalandırdı. Cezaların çoğu idam (kurşuna dizme) şeklindeydi.

En ufak bir şüphe ve zan sebebiyle de öyle cezalandırmalarda bulundu ki, savaşın sonlarına doğru gelindiğinde, neredeyse Osmanlı'ya düşman olmamayan bir tek Arap kabilesi kalmamıştı.

Cemal Paşanın yanı sıra, aynı coğrafyada, ayrıca Fevzi Paşa, M. Kemal ile Albay İsmet de vazife yaptı.

Ancak, onların görev sorumlulukları altındaki bölgelerde de, hiçbir iyileşme emaresi görünmedi. Hatta, umumî manzara daha beter bir hale geldi.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, İttihatçı subaylar, 402 senedir Osmanlı hakimiyeti altındaki bu Arap beldelerinin elden çıkmaması için ciddî hemen hiçbir varlık göstermemişlerdir.

Hatta, bir kısmı buraların elden çıkması için adeta muarız kuvvetlerle işbirliği içine girmişlerdir.

Bakalım, tarih mahkemesi karanlıkta kalan bu dönemi bir gün lâyıkıyla aydınlatabilecek mi?

Suriye–Filistin Cephesinin kaybedilmesinde en büyük sorumluluk Cemal Paşanın. Ancak, onun günah ortağı durumunda daha başka İttihatçı zorbalar da var.

19.09.2009

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr 













Arşivi Kaybolan Savaş Sina- Filistin- Suriye Cephesi

Murat Çulcu
Kastaş Yayınları;
İstanbul, 2009, 14 x 20 cm, 365 sayfa, Türkçe, Karton Kapak.
ISBN No: 9752821156



Formularbeginn


 

Formularende





Osmanlı orduları, Birinci Dünya Savaşı sırasında en ağır yenilgiye; Sina-Filistin-Suriye Cephesi'nde uğruyordu.

Kanal Seferi ile başlayan 'Çöl Harekatı'; Birüssebi-Gazze savunma hattının çökmesi ile birlikte 'bozguna' dönüşüyordu.

Nablus, Yafa, Kudüs, Şam, Halep, Hatay birbiri ardına düşmanın eline geçiyor; saldırganlar Osmanlı Ordusu'nu kovalayarak Adana'dan Anadolu coğrafyasına giriyorlardı.

İstanbul'daki yönetim 'mütarekenin ağır şartlarına' kayıtsız şartsız boyun eğiyor; Osmanlı İmparatorluğu'nun şanlı tarihi 'onulmaz bir hizmetle' sonlanıyordu.

Ne var ki; böylesine yaşamsal derecede önem taşıyan 'Çöl Harekatı'nın' tarihsel belgeleri, bozguna uyrayan ordularla birlikte yok oluyordu. Kimi kayıtlar düşmanın eline geçiyor, kimileri imha ediliyordu... Bir kısmı da Türklerle birlikte savaşan ve yenilen Alman personeli tarafından Almanya'ya götürülüyordu. 




Sina ve Filistin Cephesi

Vikipedi, özgür ansiklopedi

Git ve: kullan, ara

Sina ve Filistin Cephesi

Osmanlı Cephesi, I. Dünya Savaşı

Turkish howitzer 10.5cm leFH 98 09 LOC 00121.jpg
10,5cm FH 98/09 topu (Harcia, 1917)

Bölge

Sina ve Filistin Sina ve Filistin

Sonuç

Sevr Antlaşması

Taraflar

Ottoman flag alternative 2.svgOsmanlı Devleti

Flag of the United Kingdom.svgBritanya İmparatorluğu

Kumandanlar

Cemal Paşa

Sir John Maxwell
Archibald Murray
Henry George Chauvel
Philip Chetwode
Charles Dobell
Edmund Allenby

Güçler

350.000

400.000

Kayıplar

300.000

100.000

 

[göster]

g  t  d

Sina ve Filistin Cephesi

 

 

1. Kanal2. KanalRomaniMagdhabaRamallah1. Gazze2. GazzeBirüssebi3. GazzeKudüsMegiddo

 

Konu başlıkları

[gizle]

Dördüncü Ordu [değiştir]

1915 [değiştir]

Daha çok bilgi için: Birinci Kanal Harekâtı

Daha çok bilgi için: İkinci Kanal Harekâtı

1916 [değiştir]

Daha çok bilgi için: Romani Muharebesi

Daha çok bilgi için: Magdhaba Muharebesi

1917 [değiştir]

Daha çok bilgi için: Ramallah Muharebesi

Yıldırım Orduları Grubu [değiştir]

1917 [değiştir]

I. Dünya Savaşı sırasında Filistin Cephesinde Osmanlı Ordusu'na bağlı helyograf ekibi (Huj, 1917)

İtilaf kuvvetlerinin elin geçen Osmanlı siperinin yanında oturan Britanyalı asker (Lut Gölü sahilinde, 1917)

Kanal'dan Birinci Gazze Muharebesine kadar

Filistin cephesi (güz, 1917)

Mustafa Kemal daha işin başından beri Falkenhein'ı açık bir şekilde eleştirmekte, Alman subaylarının önünde onun plânlarını tenkit etmekteydi. Bu hususta Cemal Paşa, M.Kemal'i destekliyor ve Filistin cephesi komutanı olarak da, tıpkı onun gösterdiği sebeplerden dolayı Bağdat projesine şiddetle karşıydı. Eldeki kuvvetleri Halep ile Şam arasında toplamak ve duruma göre nereye kuvvet gerekli ise oraya sevketmek istiyordu . Neyse ki, Falkenhein kurmay subaylarından önemli bir kişilik sahibi olan Binbaşı Franz von Papen'in yerinde vermiş olduğu nasihatleri sayesinde, fikrini değiştirmeye başlamıştı. Filistin cephesinde von Papen'le yaptığı bir gezi sırasında tehlikeyi görebilmişti. İngilizler taarruza geçerse Osmanlı mevzilerini yarıp, Filistin ve Suriye'yi geçerek Bağdat'la bütün ulaşım yollarını kesebilirdi. Böylece von Falkenhein, ün peşinde koşmak yerine, tedbirli davranmayı daha münasip görerek, Bağdat seferini şimdilik tehir etmişti .

Böylece, 1917 yılının yaz ayları her iki taraf için de bir hazırlık devresiydi. Hazırlıklarını daha erken tamamlayan İngiliz Generali Allenby, 27 Ekim 1917 sabahı Gazze'nin bombardımanı ile taarruza geçti.

Daha çok bilgi için: Birinci Gazze Muharebesi, İkinci Gazze Muharebesi ve Üçüncü Gazze Muharebesi

Bu taarruzda kara topçusuna, denizden de İngiliz ve Fransız gemileri yardım ediyordu. Aynı gün akşamı ise, Osmanlı cephesinin sol kanadını düşürmek için, Beer-Şeba üzerine hücum etti.

Daha çok bilgi için: Birüssebi Muharebesi

31 Ekim akşamı Birüssebi İngilizlerin eline geçmişti. Böylelikle Osmanlı cephesi tehlikeli bir duruma girmişti. Bunun için 5 Kasım'da Gazze boşaltıldı ve 7 Kasım'da İngilizler Gazze'yi ele geçirdiler.

Bundan sonra ise, Osmanlı kuvvetleri çekilmeye, İngiliz kuvvetleri de ilerlemeye başlamıştı. İngilizler 15 Kasım'da Yafa'yı da ele geçirince, Osmanlı kuvvetleri de Kudüs'e doğru çekilmeye başlamışlardı. Kudüs'te kuvvetli bir savunma hattı meydana getiren Osmanlı kuvvetleri Allenby'in taarruzunu durdurmuşlardı. Bunun üzerine Allenby hareketini yavaşlatıp, malzemesini ve kuvvetlerini topladıktan sonra, 8 Aralık'ta Kudüs'e karşı taarruza geçti ve 9 Aralık 1917 günü Kudüs'ü düşürdü.

Daha çok bilgi için: Kudüs Muharebesi (1917)

Böylece Ekim ayının son günlerinde 110.000 kişilik bir kuvvetle başlayan İngiliz taarruzu Kudüs'ü ve bütün Filistin'i kaybetmemize neden olmuştu . Daha önce Lloyd George, Allenby'den İngilizlere Noel hediyesi olarak Kudüs'ü almasını istemiş ve o da almıştı. Diğer bir husus da, Allenby burayı almakla Osmanlıların maneviyatına acı bir darbe indirmiş oluyordu. Ayrıca Mekke ve Bağdat'tan sonra Kudüs, düşman eline geçen üçüncü mukaddes şehirdi .

1918 [değiştir]

Kudüs'ün düşmesinin ardından İtilaf kuvvetlerine teslim olan Osmanlılar; Kudüs Belediye Başkanı Hüseyin Efendi (Hussein Salim al-Husseini), Kraliyet Kara Kuvvetleri 60. London Tümeni'nin London Alayı 19. Tabur 2. Bölüğe bağlı çavuş Sedwick ve Hurcomb ile görüştü, 9 Aralık 1917 sabah saat 8:00)[1]

Kudüs yakınında Zeytin Dağı ve Scopus Dağı yamaçlarında Avustralya süvari birliklerinin kampı (1918)

Diğer taraftan General Allenby hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1918 yılının Şubat'ından itibaren Filistin cephesinde tekrar faaliyete geçti. Böylelikle Lût gölünün kuzeyindeki Jericho'yu 21 Şubat 1918'de ele geçirdi. Bundan sonra ise, İngiliz cephesinin sağ yanı Şeria nehri vadisine dayanmış oluyordu. Bu durum, Hicâz'daki Osmanlı kuvvetlerinin tek ulaşım yolu olan Hicâz demiryolu için tehlikeliydi. Gerçekten Emir Faysal komutasındaki Arap kuvvetleri Akâbe körfezinden kuzeye doğru ilerleyerek, adı geçen demiryolunu ele geçirmek için çalışıyordu. Bundan dolayı, Allenby esas faaliyetini batıya yani Amman istikametine çevirip, Arap kuvvetleriyle birleşmeyi düşünüyordu .

Osmanlı komutanlığı bu tehlikeli durumun farkına varmış ve sert bir savunma yapmaya karar vermişti. Bu sırada, Kudüs yenilgisinden dört ay sonra, 25 Şubat 1918'de Falkenhein'ın görevine son verilerek, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına Liman von Sanders atanmıştı . Bu göreve atanırken Liman von Sanders'in Enver Paşa'dan bazı istekleri olmuştu. Bu istekler; Irak'ta bulunan 6. Ordu'nun Yıldırım Orduları Grubu emrinden çıkarılması, ayrıca Kurmay Başkanı Kâzım Bey ile 5.Ordu Karargâhındaki bazı Osmanlı subaylarını da yanında götürmek istediğini bildirmiş ve bu istekler de Enver Paşa tarafından kabul edilmiştir . Alman İmparatoru'ndan henüz muvafakat cevabı gelmediği için Liman von Sanders Filistin'e hareketini birkaç gün geciktirmişti. Daha sonra durumun Sanders'e telgrafla bildirileceği haberi üzerine 24 Şubat akşamı İstanbul'dan ayrılarak, cepheye ancak 1 Mart günü ulaşabilmiştir . Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına yeni atanan Sanders, birliklerini teftiş ederek, kendine göre yeni düzenlemeler yapar. 7. Ordu karargâhını Nablus'tan Amman'a nakledilmesine karşı çıkarak, tekrar karargâhını Nablus'a almak ister ve 7. Ordu komutanı Fevzi Paşa ile karargâhını da Nablus'a geri çağırır. 3. Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey'in karargâhını da giderek, onunla da görüşür ve durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlar.

Öte yandan hazırlıklarını tamamlayan Allenby, 8-12 Mart 1918 tarihlerinde Osmanlı cephesini yararak kuzeyde Nablus'a yürümek istediyse de, beklemediği kadar sert bir mukavemetle teşebbüsten vazgeçti. Bundan sonra ise Amman'a doğru gitmek isteyen Allenby, 21 Mart'ta Şeria nehrini geçerek, 26 Mart'ta ise Amman yakınında bulunan El-Salt'ı zaptetti. Bir haffta süren çetin muharebelere rağmen Amman'daki Osmanlı savunmasını kıramayınca, 1 Nisan'da çekilip tekrar Şeria nehrine geldi .

Bunların yanı sıra Emir Faysal birlikleri Nisan sonunda ancak 2.000 Osmanlı askerî tarafından savunulan, güneyde Hicâz demiryolu üzerindeki Maan'a saldırmış, fakat geri püskürtülmüştü. Bunun üzerine Allenby, 30 Nisan'da Amman'a karşı ikinci bir harekete geçmek istedi. El-Salt ve Tel-İmrin civarında yapılan dört günlük muharebelerde İngilizler ikinci defa geri püskürtülerek, tekrar Şeria nehrine çekildiler. Allenby'nin bu iki başarısızlığından da İngiliz kayıtlarında hiç bahsedilmemiştir .

Nisan (1918) ayındaki yenilgiler üzerine İngilizler, Mayıs ayından sonra Filistin cephesinde faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmışlardı. İngiliz kuvvetlerinin 160.000 civarında, Osmanlı kuvvetlerinin ise 40.000 civarında olmasına rağmen Allenby gayet kuvvetli bir savunma karşısında kalmıştı. Bundan dolayı tekrar hazırlanmak gereği duydu. Diğer bir konu ise havaların ısınmasıydı. Ayrıca Almanya batı cephesinde taarruza başlamıştı. Batı cephesini takviye etmek üzere İngilizler, Filistin cephesindeki birliklerin bir kısımını bu cepheye kaydırmışlardı .

Diğer taraftan Nisan ayı içerisinde Yıldırım Orduları İngilizlere karşı taarruza da geçmiş, fakat bu taarruzdan beklenilen bir netice alınamamıştı. Zaten Araplar cephe gerisinde İngilizlerin lehine çalışıyorlar, demiryolu köprülerini İngilizlerin verdikleri vasıtalarla tahrip ediyorlardı .

Bir süre sonra, Sultan Mehmet Reşat ölmüş ve yerine kardeşi Vahidüddin padişah olmuştu (5 Temmuz 1918). Padişah Vahidüddin, M.Kemal Paşa'yı İstanbul'a çağırmış ve memlekete dönen M.Kemal Paşa ikinci defa olarak 7. Ordu Komutanlığına tayin edilmişti.

Daha çok bilgi için: Megiddo Muharebesi (1918)

Megiddo Muharebesi (1918)

Bundan sonra General Allenby, 30.000 kişi olarak düşündüğü Osmanlı kuvvetlerini yenmek maksadıyla, bu defa 460.000 kişilik bir kuvvet hazırlayarak, Yafa'nın kuzeyinde ve kıyı bölgesinden saldırıya karar vererek, kuvvetlerinin dörte üçünü burada toplamıştı . Bu hazırlıkları sezen ve İngilizlerin 19 Eylül sabahı saldırıya geçeceğini tahmin eden 7. Ordu komutanı M. Kemal, durumdan Sanders'i haberdar ettiği halde, ciddiye alınmamıştı. Böylece sadece kendi birliklerini hazır bir duruma getirmişti. 18 Eylül akşamı M.Kemal, gerekli önlemleri almış olduklarından emin olmak için, emrindeki iki Kolorduya komuta eden arkadaşları İsmet ve Ali Fuat'la telefonlaştı. Daha telefonu henüz kapatmıştı ki, İngiliz topçu bombardımanının ilk sesini duydu . Böylece İngilizler 19 Eylül 1918 günü büyük bir taarruza başlamışlardı. Osmanlı kuvvetleri bu saldırıya karşı zaman zaman çetin bir direnme göstermelerine rağmen, çekilmeye başladılar . Bu saldırılara M.Kemal Paşa' nın 7. Ordusu dayanırken, 8. Ordu cephesi ise yarılmıştı. Bunun üzerine de 7. ve 4. Ordular çekilmeye başladılar. Bu çekilme sırasında bile M.Kemal at sırtında düşmanla teması kesmeyerek, en son eratının yanında ve içinde bulunarak, ordusunu güzel bir düzen içerisinde geri çekmişti. Diğer yandan isyancı Arapların, Osmanlı ordusunu vurmaları buraların çok çabuk çökmesine sebep olmuştu. Arap yarımadasında, Araplardan sadece İmam Yahya'nın yönetimindeki Yemen, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı kalmıştı . İşte bu asilerden Emir Faysal kuvvetleri de güneyden ilerlemekteydi. Bundan sonra 25 Eylül'de Amman düşmüş ve 30 Eylül'de İngiliz kuvvetleri Şam yakınlarına kadar gelmişlerdi .

Fakat aynı gün Şam'ı savunacak komutanın ayrılıp gitmesi ve askerlerinin dağılması nedeniyle Şam elden çıkmıştı . Ayrıca Fransız ve İngiliz kuvvetleri denizden de donanma yardımı alarak, 8 Ekim'de Beyrut'a girdiler . Bundan sonra Yıldırım Ordularının Halep'te toplanması kararlaştırılmıştı .

Bu çekilme esnasında 7. Ordu da komutanının güçlü şahsiyetinin, sevk ve idaresi altında düzenli bir şekilde, düşmanı karşılayarak, şiddetli taarruzların önünde ezilmeden ve tertibatını bozmadan çekilmekteydi. M.Kemal, İngiliz baskısından dolayı değil, 7. Ordunun sağ kanadını koruyan 8. Ordu kalmadığı için çekilmekteydi. Kuşatılmaktan kaçınmak gerekiyordu. Böylece M.Kemal'in doğusundaki 4. Ordu da kuzeye doğru geri çekilmeye başlamışt. Bu çekilmenin yanı sıra M.Kemal, Halep'te düşmanla ve asi Araplarla yaptığı son muharebeyi de kazanmış ve düşmanın ilerlemesi 26 Ekim 1918'de sınırımızda tamamıyla durdurulmuştu. Bu sırada M.Kemal Paşa Suriye'yi savunmanın gereksizliğini derhal anlamıştı. Ona göre asıl savunulması gereken Anadolu idi. Bu sebeple emrindeki orduyu Halep'in 5 km. kuzeyine çekerek, Toros geçitlerini savunma hazırlığına başladığı bir sırada 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütârekesi imzalandı.

Kayıplar [değiştir]

31 Ekim'den 9 Aralık'a kadar yapılan muharebelerde ayrıca Osmanlılar 12.000 kişi de esir vermişlerdi. İngilizler ise 18.000 kişi kaybetmişlerdi. Kudüs'ün elden çıkması üzerine Cemal Paşa Suriye'den ayrılarak İstanbul'a dönmüş ve Bahriye Nazırlığı'na devam etmişti .

Bu yenilgiden sonra da Enver Paşa'nın emri üzerine Falkenhein, 26 Aralık'ta karşı bir taarruza teşebbüs ettiyse de, bu durum 5.000 askerimizin kaybedilmesinden başkaca da bir işe yaramamıştı. 1917 yılının sonuna gelindiği zaman, Filistin'de İngiliz cephesi kıyıda Yafa'nın kuzeyi ile Kudüs'ün biraz kuzeyi arasında uzanan bir hat üzerinde bulunuyordu . Bu sırada bizim Filistin cephesindeki kuvvetlerimiz 36.000 kişiden ibaretti. İngiliz kuvvetleri ise, 550.000 kişiydi. Ayrıca araç ve gereç bakımından da İngilizler bize göre çok üstündü .

Osmanlı Ordusu Savaş Düzeni

İtilaf Kuvvetleri Savaş Düzeni

Yıldırım Orduları Grubu

Daha çok bilgi için: Megiddo Muharebesi (1918)

Allenby'nin kuvvetleri

  • 21nci Kolordu (Korgeneral E. S. Bulfin) - Şaron ovasındaki baş hücumu
    • 60ncı Tümen
    • 7nci Hint Tümeni
    • 75nci Tümen
    • 3ncü Hint Tümeni
    • Britanya 54ncü (Doğu Anglia) Tümeni
  • Fransız Levant müfrezesi (piyade ve süvari karma tugayı) - bağımsız
  • 20nci Kolordu (Korgeneral Philip Chetwode) - ikincil hücum
    • 10ncu Tümen
    • 53ncü Tümen
  • Chaytor birliği- doğu kanadı
    • Anzak Atlı Piyade Tümeni
    • (Hint) İmparatorluk Hizmeti Piyade Tugayı
    • Batı Hint ve Yahudi Piyade müfrezesi {Yahudi Lejyon 38nci ve 39ncu taburlardan ibaretti (Kraliyet Avcıları}
  • Çöl Atlı Kolordusu (Korgeneral Henry Chauvel) - ilerleme gücü
    • 4ncü (Hint) Atlı Piyade Tümeni
    • 5nci (Hint) Atlı Piyade Tümeni
    • Avustralya Atlı Piyade Tümeni
    • Zırhlı müfreze
    • 7nci Hafif Arabalı Devriyesi
  • Arap Kuzey Ordusu (Emir I. Faysal, T. E. Lawrence)

Kaynakça [değiştir]

  1. ^ ABD Meclis Kütüphanesi

 

Sina ve Filistin Cephesi Savaşları(1917-1918)Tarih: 12 Ekim 2008 13:44 

 

 

Yeniçeriler

 

 

Kayıt: 08 Şubat 2007 16:37

İleti: 343

Konum: istanbul  Mustafa Kemal daha işin başından beri Falkenhein'ı açık bir şekilde eleştirmekte, Alman subaylarının önünde onun plânlarını tenkit etmekteydi. Bu hususta Cemal Paşa, M.Kemal'i destekliyor ve Filistin cephesi komutanı olarak da, tıpkı onun gösterdiği sebeplerden dolayı Bağdat projesine şiddetle karşıydı. Eldeki kuvvetleri Halep ile Şam arasında toplamak ve duruma göre nereye kuvvet gerekli ise oraya sevketmek istiyordu . Neyse ki, Falkenhein kurmay subaylarından önemli bir kişilik sahibi olan Binbaşı Franz von Papen'in yerinde vermiş olduğu nasihatleri sayesinde, fikrini değiştirmeye başlamıştı. Filistin cephesinde von Papen'le yaptığı bir gezi sırasında tehlikeyi görebilmişti. İngilizler taarruza geçerse Osmanlı mevzilerini yarıp, Filistin ve Suriye'yi geçerek Bağdat'la bütün ulaşım yollarını kesebilirdi. Böylece von Falkenhein, ün peşinde koşmak yerine, tedbirli davranmayı daha münasip görerek, Bağdat seferini şimdilik tehir etmişti .

 

Böylece, 1917 yılının yaz ayları her iki taraf için de bir hazırlık devresiydi. Hazırlıklarını daha erken tamamlayan İngiliz Generali Allenby, 27 Ekim 1917 sabahı Gazze'nin bombardımanı ile taarruza geçti.

 

 

Bu taarruzda kara topçusuna, denizden de İngiliz ve Fransız gemileri yardım ediyordu. Aynı gün akşamı ise, Osmanlı cephesinin sol kanadını düşürmek için, Beer-Şeba üzerine hücum etti.

 

 

31 Ekim akşamı Beer-Şeba İngilizlerin eline geçmişti. Böylelikle Osmanlı cephesi tehlikeli bir duruma girmişti. Bunun için 5 Kasım'da Gazze boşaltıldı ve 7 Kasım'da İngilizler Gazze'yi ele geçirdiler.

 

Bundan sonra ise, Osmanlı kuvvetleri çekilmeye, İngiliz kuvvetleri de ilerlemeye başlamıştı. İngilizler 15 Kasım'da Yafa'yı da ele geçirince, Osmanlı kuvvetleri de Kudüs'e doğru çekilmeye başlamışlardı. Kudüs'te kuvvetli bir savunma hattı meydana getiren Osmanlı kuvvetleri Allenby'in taarruzunu durdurmuşlardı. Bunun üzerine Allenby hareketini yavaşlatıp, malzemesini ve kuvvetlerini topladıktan sonra, 8 Aralık'ta Kudüs'e karşı taarruza geçti ve 9 Aralık 1917 günü Kudüs'ü düşürdü .

 

 

Böylece Ekim ayının son günlerinde 110.000 kişilik bir kuvvetle başlayan İngiliz taarruzu Kudüs'ü ve bütün Filistin'i kaybetmemize neden olmuştu . Daha önce Lloyd George, Allenby'den İngilizlere Noel hediyesi olarak Kudüs'ü almasını istemiş ve o da almıştı. Diğer bir husus da, Allenby burayı almakla Osmanlıların maneviyatına acı bir darbe indirmiş oluyordu. Ayrıca Mekke ve Bağdat'tan sonra Kudüs, düşman eline geçen üçüncü mukaddes şehirdi .

 

 

1918

 

Diğer taraftan General Allenby hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1918 yılının Şubat'ından itibaren Filistin cephesinde tekrar faaliyete geçti. Böylelikle Lût gölünün kuzeyindeki Jericho'yu 21 Şubat 1918'de ele geçirdi. Bundan sonra ise, İngiliz cephesinin sağ yanı Şeria nehri vadisine dayanmış oluyordu. Bu durum, Hicâz'daki Osmanlı kuvvetlerinin tek ulaşım yolu olan Hicâz demiryolu için tehlikeliydi. Gerçekten Emir Faysal komutasındaki Arap kuvvetleri Akâbe körfezinden kuzeye doğru ilerleyerek, adı geçen demiryolunu ele geçirmek için çalışıyordu. Bundan dolayı, Allenby esas faaliyetini batıya yani Amman istikametine çevirip, Arap kuvvetleriyle birleşmeyi düşünüyordu .

 

Osmanlı komutanlığı bu tehlikeli durumun farkına varmış ve sert bir savunma yapmaya karar vermişti. Bu sırada, Kudüs yenilgisinden dört ay sonra, 25 Şubat 1918'de Falkenhein'ın görevine son verilerek, Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına Liman von Sanders atanmıştı . Bu göreve atanırken Liman von Sanders'in Enver Paşa'dan bazı istekleri olmuştu. Bu istekler; Irak'ta bulunan 6. Ordu'nun Yıldırım Orduları Grubu emrinden çıkarılması, ayrıca Kurmay Başkanı Kâzım Bey ile 5.Ordu Karargâhındaki bazı Osmanlı subaylarını da yanında götürmek istediğini bildirmiş ve bu istekler de Enver Paşa tarafından kabul edilmiştir . Alman İmparatoru'ndan henüz muvafakat cevabı gelmediği için Liman von Sanders Filistin'e hareketini birkaç gün geciktirmişti. Daha sonra durumun Sanders'e telgrafla bildirileceği haberi üzerine 24 Şubat akşamı İstanbul'dan ayrılarak, cepheye ancak 1 Mart günü ulaşabilmiştir . Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına yeni atanan Sanders, birliklerini teftiş ederek, kendine göre yeni düzenlemeler yapar. 7. Ordu karargâhını Nablus'tan Amman'a nakledilmesine karşı çıkarak, tekrar karargâhını Nablus'a almak ister ve 7. Ordu komutanı Fevzi Paşa ile karargâhını da Nablus'a geri çağırır. 3. Kolordu Komutanı Albay İsmet Bey'in karargâhını da giderek, onunla da görüşür ve durumun hiç de iç açıcı olmadığını anlar.

 

Öte yandan hazırlıklarını tamamlayan Allenby, 8-12 Mart 1918 tarihlerinde Osmanlı cephesini yararak kuzeyde Nablus'a yürümek istediyse de, beklemediği kadar sert bir mukavemetle teşebbüsten vazgeçti. Bundan sonra ise Amman'a doğru gitmek isteyen Allenby, 21 Mart'ta Şeria nehrini geçerek, 26 Mart'ta ise Amman yakınında bulunan El-Salt'ı zaptetti. Bir haffta süren çetin muharebelere rağmen Amman'daki Osmanlı savunmasını kıramayınca, 1 Nisan'da çekilip tekrar Şeria nehrine geldi .

 

Bunların yanı sıra Emir Faysal birlikleri Nisan sonunda ancak 2.000 Osmanlı askerî tarafından savunulan, güneyde Hicâz demiryolu üzerindeki Maan'a saldırmış, fakat geri püskürtülmüştü. Bunun üzerine Allenby, 30 Nisan'da Amman'a karşı ikinci bir harekete geçmek istedi. El-Salt ve Tel-İmrin civarında yapılan dört günlük muharebelerde İngilizler ikinci defa geri püskürtülerek, tekrar Şeria nehrine çekildiler. Allenby'nin bu iki başarısızlığından da İngiliz kayıtlarında hiç bahsedilmemiştir .

 

Nisan (1918) ayındaki yenilgiler üzerine İngilizler, Mayıs ayından sonra Filistin cephesinde faaliyetlerini durdurmak zorunda kalmışlardı. İngiliz kuvvetlerinin 160.000 civarında, Osmanlı kuvvetlerinin ise 40.000 civarında olmasına rağmen Allenby gayet kuvvetli bir savunma karşısında kalmıştı. Bundan dolayı tekrar hazırlanmak gereği duydu. Diğer bir konu ise havaların ısınmasıydı. Ayrıca Almanya batı cephesinde taarruza başlamıştı. Batı cephesini takviye etmek üzere İngilizler, Filistin cephesindeki birliklerin bir kısımını bu cepheye kaydırmışlardı .

 

Diğer taraftan Nisan ayı içerisinde Yıldırım Orduları İngilizlere karşı taarruza da geçmiş, fakat bu taarruzdan beklenilen bir netice alınamamıştı. Zaten Araplar cephe gerisinde İngilizlerin lehine çalışıyorlar, demiryolu köprülerini İngilizlerin verdikleri vasıtalarla tahrip ediyorlardı .

 

Bir süre sonra, Sultan Mehmet Reşat ölmüş ve yerine kardeşi Vahidüddin padişah olmuştu (5 Temmuz 1918). Padişah Vahidüddin, M.Kemal Paşa'yı İstanbul'a çağırmış ve memlekete dönen M.Kemal Paşa ikinci defa olarak 7. Ordu Komutanlığına tayin edilmişti.

 

Bundan sonra General Allenby, 30.000 kişi olarak düşündüğü Türk kuvvetlerini yenmek maksadıyla, bu defa 200.000 kişilik bir kuvvet hazırlayarak, Yafa'nın kuzeyinde ve kıyı bölgesinden saldırıya karar vererek, kuvvetlerinin dörte üçünü burada toplamıştı . Bu hazırlıkları sezen ve İngilizlerin 19 Eylül sabahı saldırıya geçeceğini tahmin eden 7. Ordu komutanı M. Kemal, durumdan Sanders'i haberdar ettiği halde, ciddiye alınmamıştı. Böylece sadece kendi birliklerini hazır bir duruma getirmişti. 18 Eylül akşamı M.Kemal, gerekli önlemleri almış olduklarından emin olmak için, emrindeki iki Kolorduya komuta eden arkadaşları İsmet ve Ali Fuat'la telefonlaştı. Daha telefonu henüz kapatmıştı ki, İngiliz topçu bombardımanının ilk sesini duydu . Böylece İngilizler 19 Eylül 1918 günü büyük bir taarruza başlamışlardı. Osmanlı kuvvetleri bu saldırıya karşı zaman zaman çetin bir direnme göstermelerine rağmen, çekilmeye başladılar . Bu saldırılara M.Kemal Paşa' nın 7. Ordusu dayanırken, 8. Ordu cephesi ise yarılmıştı. Bunun üzerine de 7. ve 4. Ordular çekilmeye başladılar. Bu çekilme sırasında bile M.Kemal at sırtında düşmanla teması kesmeyerek, en son eratının yanında ve içinde bulunarak, ordusunu güzel bir düzen içerisinde geri çekmişti. Diğer yandan isyancı Arapların, Osmanlı ordusunu vurmaları buraların çok çabuk çökmesine sebep olmuştu. Arap yarımadasında, Araplardan sadece İmam Yahya'nın yönetimindeki Yemen, Osmanlı İmparatorluğu'na bağlı kalmıştı . İşte bu asilerden Emir Faysal kuvvetleri de güneyden ilerlemekteydi. Bundan sonra 25 Eylül'de Amman düşmüş ve 30 Eylül'de İngiliz kuvvetleri Şam yakınlarına kadar gelmişlerdi .

 

Fakat aynı gün Şam'ı savunacak komutanın ayrılıp gitmesi ve askerlerinin dağılması nedeniyle Şam elden çıkmıştı . Ayrıca Fransız ve İngiliz kuvvetleri denizden de donanma yardımı alarak, 8 Ekim'de Beyrut'a girdiler . Bundan sonra Yıldırım Ordularının Halep'te toplanması kararlaştırılmıştı .

 

Bu çekilme esnasında 7. Ordu da komutanının güçlü şahsiyetinin, sevk ve idaresi altında düzenli bir şekilde, düşmanı karşılayarak, şiddetli taarruzların önünde ezilmeden ve tertibatını bozmadan çekilmekteydi. M.Kemal, İngiliz baskısından dolayı değil, 7. Ordunun sağ kanadını koruyan 8. Ordu kalmadığı için çekilmekteydi. Kuşatılmaktan kaçınmak gerekiyordu. Böylece M.Kemal'in doğusundaki 4. Ordu da kuzeye doğru geri çekilmeye başlamışt. Bu çekilmenin yanı sıra M.Kemal, Halep'te düşmanla ve asi Araplarla yaptığı son muharebeyi de kazanmış ve düşmanın ilerlemesi 26 Ekim 1918'de sınırımızda tamamıyla durdurulmuştu. Bu sırada M.Kemal Paşa Suriye'yi savunmanın gereksizliğini derhal anlamıştı. Ona göre asıl savunulması gereken Anadolu idi. Bu sebeple emrindeki orduyu Halep'in 5 km. kuzeyine çekerek, Toros geçitlerini savunma hazırlığına başladığı bir sırada 30 Ekim 1918 tarihinde İtilaf Devletleri'yle Mondros Mütârekesi imzalandı.

 

 

31 Ekim'den 9 Aralık'a kadar yapılan muharebelerde ayrıca Osmanlılar 12.000 kişi de esir vermişlerdi. İngilizler ise 18.000 kişi kaybetmişlerdi. Kudüs'ün elden çıkması üzerine Cemal Paşa Suriye'den ayrılarak İstanbul'a dönmüş ve Bahriye Nazırlığı'na devam etmişti .

 

Bu yenilgiden sonra da Enver Paşa'nın emri üzerine Falkenhein, 26 Aralık'ta karşı bir taarruza teşebbüs ettiyse de, bu durum 5.000 askerimizin kaybedilmesinden başkaca da bir işe yaramamıştı. 1917 yılının sonuna gelindiği zaman, Filistin'de İngiliz cephesi kıyıda Yafa'nın kuzeyi ile Kudüs'ün biraz kuzeyi arasında uzanan bir hat üzerinde bulunuyordu . Bu sırada bizim Filistin cephesindeki kuvvetlerimiz 36.000 kişiden ibaretti. İngiliz kuvvetleri ise, 110.000 kişiydi. Ayrıca araç ve gereç bakımından da İngilizler bize göre çok üstündü .

 

 

----------------Megiddo Savaşı (1918) [AYNI CEPHEDE BİR DİĞER SAVAŞ]----------------

 

Megiddo Savaşı (Nablus Hezimeti, Nablus Yarması), I. Dünya Savaşı'nda İngilizler karşısında Osmanlı Ordusunun yenilgi ile sonuçlanan muharebesi.

 

Yıldırım Orduları Grubu'na (7. ve 8. Osmanlı Ordusu) karşı savaşan Orgeneral Sir Edmund Allenby komutasındaki İngilizler Filistin içlerine girdi ve 9 Aralık 1917'de Kudüs düşmüştü.

 

 

1918 yazında Filistin'de Osmanlı-İngiliz Cephesi, Ürdün'den Yafa'ya kadar uzanıyordu. İyice küçülmüş olan üç Osmanlı ordusundan ikisi cephenin batısında, biri de doğusunda bulunuyordu. Osmanlı ordularına komuta eden Liman von Sanders doğudan bir saldırı beklediğinden bu kesime ağırlık vermeye başladı. Böylece Allenby 19 Eylül'de cephenin batısında 1'e 10 üstün kuvvetlerle Osmanlı savunma mevzilerini söktü. Açılan yolda hızla ilerleyen süvari birlikleri kıyı şeridinden hızla geçtikten sonra, iç kesime yönelerek kuzeydeki çekilme hatlarını kestiler.

 

 

23 Eylül'de Padişah VI.Mehmet (Vahdettin) kendisinin gözde kumandanlarından Mustafa Kemal Paşa'ya Fahri Yaver Hazreti Şehriyari (Padişah'ın Onursal Yaveri) payesini vederek moral vermeye çalıştıysa da pek faydalı olmadan ricatını sürdürdü. Doğuda da geriye çekilmeye başlayan Osmanlı birlikleri Hicaz Demiryolu'na bağlı hatları tutan Arapların baskınlarıyla karşılaştılar.

 

Mustafa Kemal Paşa İngiliz Süvari Tümeni'nin ilerlemesini durdurmaya çalıştıysa da 1 Ekim'de Şam'ı kaybederek 11-13 Ekim tarihlerinde Halep'teyken Padişah'ın Başyaveri Albay Naci (Erdeniz) Bey'e 'çok gizli' telgraf çekerek mütareke için müracaat etmesini ve Furgaç Ahmet İzzet Paşa'nın yeni kabinesinde Fethi (Okyar), Tahsin (Özer), Rauf (Orbay), İsmail Canbulat, Azmi Beyler ile Şeyhülislâm Mustafa Hayri Efendi (Ürgüplü) ve Mustafa Kemal'in kendisinin de yer almasını önerdi.

 

 

Fakat Mustafa Kemal Paşa bir müddet sonra 25 Ekim'de Halep'ten de çekilmek zorunda kaldı. Hatta 26 Ekim'de Bağdat Demiryolu'nun çatal noktası olan Müslimiye İstasyonu'nu da kaybederek İstanbul istikametiyle Irak Cephesi'nde bulunan Ali İhsan Paşa komutasındaki 6.Ordu arasındaki bağlantının kesilmesine yol açtı.

 

38 günde 560 km. ilerleyen İngilizler, 5 bin kayıp vererek 75 bin tutsak aldığını iddia etmektedir.

 

 

Bu yenilgi, bir yandan dolaylı olarak Musul'un kaybına sebep oldu, öte yandan da Mustafa Kemal Paşa'nın İskenderun ve Antakya üzerindeki ısrarlı tutumunun kaynağı olmuş ve daha sonra bu bölgelerin Hatay olarak anavatana kavuşmasını sağlamıştı.

 

 

 

Nablus Hezimetinde yer alan Osmanlı Ordusu birlikleri:

 

 

Yıldırım Orduları Grubu

(Müşir Otto Liman von Sanders Paşa, Kurmay Başkanı: Albay Kâzım Bey (İnanç))

 

 

4.Ordu (Ferik Mersinli Cemâl Paşa (Mersinli))

4.Ordu Menzil Müfettişliği Albay Münip Bey (Özsoy)

8.Kolordu (Albay Yasin Hilmi Bey = Arap:Salman el-Haşimi)

48.Fırka (Albay Âsım Bey (Gündüz) = Esir)

Umman Mürettep Fırkası (Albay Hüseyin Nurettin Bey (Özsu))

2.Kolordu (Albay Galatalı Şevket Bey)

24.Fırka

3.Süvari Fırka (Albay Esat Bey)

7.Ordu (Mirliva Mustafa Kemal Paşa (Atatürk))

3.Kolordu (Albay İsmet Bey (İnönü))

1.Fırka (Albay Hans Guhr Bey)

11.Fırka (Albay Kâzım Bey (Sevüktekin))

20.Kolordu (Mirliva Ali Fuat Paşa (Cebesoy))

26.Fırka (Yarbay Mehmet Hayri Bey (Tarhan) = Esir)

53.Fırka (Yarbay Reşat Bey (Çiğiltepe) = Esir)

8.Ordu (Mirliva İsmail Cevat Paşa (Çobanlı))

22.Kolordu (Albay Refet Bey (Bele)) Topçu Müfettişi: Yarbay Mehmet Sabri Bey (Erçetin) = Esir

7.Fırka (Yarbay Nasuhi Bey = Arap)

20.Fırka (Yarbay Veysel Bey (Özgür))

46.Fırka (Yarbay Şefik Bey (Özüdoğdu) = Esir)

Asya Kolordusu (Albay Gustav von Oppen Bey)

16.Fırka (Albay Rüştü Bey (Sakarya))

19.Fırka (Albay Sami Sabit Bey (Karaman) - Esir)

Sonradan oluşum: 43.Fırka (Yarbay Osman Nuri Bey (Koptagel))

 

 

 

1917-1918 de Cephenin İtilaf devletleri savaş düzeni

 

Allenby'nin kuvvetleri

 

21nci Kolordu (Korgeneral E. S. Bulfin) - Şaron ovasındaki baş hücumu

60ncı Tümen

7nci Hint Tümeni

75nci Tümen

3ncü Hint Tümeni

Britanya 54ncü (Doğu Anglia) Tümeni

 

 

Fransız Levant müfrezesi (piyade ve süvari karma tugayı) - bağımsız

 

 

20nci Kolordu (Korgeneral Philip Chetwode) - ikincil hücum

10ncu Tümen

53ncü Tümen

 

 

Chaytor birliği- doğu kanadı

Anzak Atlı Piyade Tümeni

(Hint) İmparatorluk Hizmeti Piyade Tugayı

Batı Hint ve Yahudi Piyade müfrezesi {Yahudi Lejyon 38nci ve 39ncu taburlardan ibaretti (Kraliyet Avcıları}

 

 

Çöl Atlı Kolordusu (Korgeneral Henry Chauvel) - ilerleme gücü

4ncü (Hint) Atlı Piyade Tümeni

5nci (Hint) Atlı Piyade Tümeni

Avustralya Atlı Piyade Tümeni

Zırhlı müfreze

7nci Hafif Arabalı Devriyesi

 

 

Arap Kuzey Ordusu (Emir I. Faysal, T. E. Lawrence)

 

 

Başlıca Kaynaklar

Ahmet İzzet Pascha, Denkwürdigkeiten des Marschalls Izzet Pascha, Kösler, Leipzig, 1927.

Ahmet İzzet Paşa, Feryadım, C.I-II, Nehir Yayınları, İstanbul, 1992.

Erkilet, Hüseyin Hüsnü Emir, Yıldırım, Gemelkurmay Basımevi, Ankara, 2002.

Gündüz, Âsım, Hatıralarım, Kervan Kitapçılık, İstanbul, 1973.

Lawrence, T.E., Revolt in the Desert, Doubleday, Garden City, 1927.

Lawrence, T.E., Seven Pillars of Wisdon - a Triumph, Alb. Bonniers, Stockholm, 1946.

Liman von Sanders, Otto, Fünf Jahre Türkei, Verlag von August Scherl, Berlin 1919.

 

_________________

Bedenim Türk Devletine, kanım Türk bayragına,varlıgım Türk budununa feda olsun

 

 

 

 

Sayfa başı     

 

Haci_ilbey   İleti başlığı: Re: Sina ve Filistin Cephesi Savaşları(1917-1918)Tarih: 12 Ekim 2008 14:05 

 

 

Yeniçeriler

 

 

Kayıt: 08 Şubat 2007 16:37

İleti: 343

Konum: istanbul  Yenilgileri yazmak zordur bizler için… “Tarihimizin şeref levhaları” arasında kalan o karanlık günleri eşelemek, acı gerçeklerle, göz göre göre yapılan hatalarla yüz yüze gelmek, çoğu zaman hazmı zor, tadı acı mı acı, üstelik yan etkisi çok fazla bir ilacı almaya benzer. Genellikle tarihimizdeki başarısızlıkların nedenlerinin incelenmesi akademik, dar çerçeveli tartışmaların konusudur. Bu arada sürekli tekrar edilen, düşünmeyi dumura uğratan sloganlar da söylenir durur. “Araplar bizi arkadan vurdu” ya da “Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık!” vs. gibi… Üstü örtülen , nedenleri anlaşılmayan, araştırılmayan her yenilgi o ülkenin geleceğine ait bir kapıyı örter aslında… Askeri ya da siyasi bir başarısızlıktan iyi ders alındığı, nesillere iyi anlatıldığı takdirde çok daha fazla ders çıkarılabilir. Batı literatüründe askeri ve siyasi başarısızlıklarla ilgili çalışmalar çok daha dikkat çeker. Örneğin Çanakkale Savaşı ile ilgili yabancıların (daha doğrusu kaybedenlerin !) eserleri bizimkiyle karşılaştırıldığında bir hayli fazladır.

 

İçinde bulunduğumuz dönem sanki bu anlayış değişiyor gibi… Tarihe artan ilgi “niçin” sorularını da beraberinde getirdikçe birbiri ardına nitelikli araştırmalar, saklı kalmış anılar birer birer ortaya çıkıyor.

 

“Tarihin Sarıkamış Duruşması” adlı çalışmasından tanıdığımız Dr. Ramazan Balcı’nın “Osmanlı’yı Yıkan Cephe - Filistin” (Nesil Yayınları-2006) adlı kitabı da yakın tarihimizin acı gerçeklerinden birisine ışık tutuyor, Osmanlı Devleti’nin sadece Filistin’den değil tarih sahnesinden fiilen çekilmesine yol açan bir yenilginin perdelerini aralıyor.

 

Dr. Balcı çalışmasında öncelikle Osmanlı Devletinin savaşa girmesi ve cihad ilanından sonra Suriye ve Filistindeki “sancak-ı şerif’in” açıldığı günleri anlatıyor. “Mısır Akınına koşup giden birlikler arasında Osmanlı coğrafyasını temsil eden bütün unsurlar vardı. Arnavut bölüğü, Kürt taburları, Urban müfrezesi, Arap alayları, Ermeni birliği, Mevlevî taburları, Kadiri bölükleri, Çerkes gönüllüleri, Dürzi takımları ve Anadolunun askerliği peygamber ocağı sayan ulu gönüllü Mehmetçikleri hep aynı sevdaya gönül vermişlerdi. Sancak hepsinin gözünde birlik demekti, düzen demekti. Onun dalgalandığı yerde namusları emniyetteydi, hukukları korunurdu”.(s. 24) Kanal Harekâtı tamamen Almanların isteği doğrultusunda planlanmış, İngilizleri Süveyş kanalı üzerinden vurmayı amaçlayan bir seferdi. Ocak 1915′de Sina çölünde yaklaşık 350 kilometrelik mesafeyi boydan boya geçen 30.000 kişilik Osmanlı Ordusunun kavurucu sıcağa ve her türlü imkansızlıklara rağmen gerçekleştirdiği destansı yürüyüş, kitapta çok çarpıcı şekilde anlatılıyor. Balcı’ya göre Süveyş Kanalının öbür yakasındaki İngiliz mevzilerine Şubat 1915′de yapılan ve ağır kayıplarla sonuçlanan Kanal Harekâtının halka ve askerlere anlatılış şekliyle ordu komutanlarının planları arasında farklılıklar var. Özellikle harpten sonra yayınlanan anılar; harekâtın Mısır’ı ele geçirmekten çok, İngilizlere Süveyş kanalı boyunca güvende olmadıklarını hissettirmek için yapıldığını ortaya koymuş, Kanal Harekâtı Çanakkale savunmasının bir dereceye kadar tamamlanmasına imkan sağlamıştı. (s. 55)

 

Balcı çalışmasında aynı zamanda, günümüzde de çok tartışılan bir konuyu gündeme getirerek yıllardır tekrarlanan, hiç sorgulanmadan kabul edilen bir olgu olarak kabul ettiği Arap isyanını irdeliyor. İngilizlerin özellikle Bedevi Arap kabileleri, ya da Mekke Emiri Şerif Hüseyin gibi sempatizanları üzerinden ayrılıkçı hareketleri körüklediğini belirten Balcı, İttihat-Terakki politikalarının Araplar üzerindeki olumsuz etkilerini İngilizlerin her fırsatta kullandığını belirtiyor. Buna en çarpıcı örnek de, iktidarı elinde tutan İttihat Terakki Partisinin Enver Paşa ve Talât Paşa ile birlikte triumvirasından biri olan bölgedeki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın birçok Arap aydınını ihtilal hazırlığı içerisinde olmakla suçlayarak divan-ı harbe verip sonrasında 6 Mayıs 1916′da Şam’da idam ettirmesi. Gerçekten de söz konusu idamlar Türk-Arap ilişkilerinde ciddi bir kırılmaya yol açmıştı. Özellikle Cemal Paşa’nın Bab-ı Ali’den gelen tepkilere ve isnad edilen belgelerin tartışmalı olmasına rağmen (-ki bu belgeler tamamen savaş öncesine aitti ve ileri sürülen suçlamalar 1913 başlarında ilan edilen genel affın kapsamına giriyordu) bu idamları gerçekleştirmesi her kesimden tepki çekmişti.

 

Bütün bu olumsuzluklara rağmen başta Filistin olmak üzere hiçbir Arap vilayetinde toplu isyan görülmemişti. İngilizler “Arap İsyanı” adı verilen çapulcu hareketini Şerif Hüseyin ve etrafına toplanan bedevilerle yönettiler. Ağustos 1918′de İngilizlerin Filistin cephesindeki son büyük harekata başlamalarının hemen öncesinde Arap isyancıların son gücü topu topu 8000 kişilik 2 tümenden ibaretti. Oysa sadece Filistin bölgesinde 1 milyona yakın Arap nüfus yaşıyordu. Balcı’ya göre bu rakamlar “Arap isyanı” adı verilen olayın siyasi nedenlerle büyütüldüğünün açık bir göstergesiydi.

 

Cephane eksikliği, susuzluk, iaşe tedarikindeki birçok aksaklık ve teknik imkansızlıklara rağmen Gazze-Telşeria-Birüssebi hattında bulunan Osmanlı Ordusunun Gazze Muharebelerindeki başarıları her türlü övgüye değerdi. Ancak bölgedeki dengeler, İngiliz General Admound Allenby’nin 28 Haziran 1917′de başa gelmesinden sonra değişecektir. Batı cephesindeki başarılarıyla göz dolduran Sir Allenby, İngiliz Başbakanı Lloyd George’a, Filistin’e karşı düzenlenecek büyük bir harekâtla Kudüs şehrini miladi yılbaşında hediye olarak sunmak istediğini açıklayacaktı. (s.117)

 

İngilizlerin böyle bir harekata çok iyi hazırlandıkları anlaşılıyor. Allenby ulaşım, su ve gizlilik olarak belirlediği 3 sorunu en kısa zamanda halletme yoluna gitmiş, demiryolu hatlarını uzatmış, aldatma amaçlı boş askeri kışlalar inşa ettirmiş, çok sayıda su kuyusu kazdırmış, özellikle Yahudi kökenli casuslardan büyük ölçüde yararlanmıştı. Buna karşılık Osmanlı Ordusu komuta kademesinde özellikle Cemal Paşa ile Alman General Falkenhayn arasında yaşanan anlaşmazlıklar kaçınılmaz sonu beraberinde getirecekti. Allenby’nin ordusu söz verdiği gibi Noel’den önce muzaffer bir edayla Kudüs’e girmiştir. (9 Aralık 1917) Kudüs’ün düşmesi Osmanlı Devleti için kaçınılmaz sonun başlangıcıydı.

 

Filistin’in elde kalan kısmını savunmak için kurulan Yıldırım Orduları Komutanlığı’na General Liman Sanders’in atanması çok fazla bir şeyi değiştirmeyecekti. Çanakkale Savaşını kazanmış Osmanlı 5. Ordusu’nun komutanı olan Liman Paşa bir kere daha hatalı savunma stratejisiyle gündeme gelecek, Filistin’in geride kalan üçte birini düz bir cephe hattıyla savunması felaketle sonuçlanacaktı. Sorun sadece hatalı plan değildi elbette. Balcı’ya göre gece gündüzlü devam eden çarpışmalarda çok yıpranmış, doğru dürüst bakım yapılmamış, her türlü ikmal olanaklarından yoksun bırakılan kıtaların elverişsiz arazi şartlarında zaman zaman yeterli topçu desteğinden de mahrum bir durumda çok üstün düşmana karşı taarruzlara sevkedilmesi bir çok yerde ağır kayıplara yol açmıştı. Öyle ki kağıt üzerinde ordu adıyla anılan birlikler neredeyse tümen mevcuduna inmiştir. Türk birliklerinin bu şekilde cömertçe harcanması, savaşın sonunu etkileyecekti.

( s. 175)

 

Ramazan Balcı’nın bu saptaması aslında Birinci Dünya Savaşı’nın geneline uygulanabilir. Müttefik kabul edilen bir ülkenin komutanlarına emanet edilen bu ülkenin evlatları Çanakkale’den Galiçya’ya, Sarıkamış’tan Filistin’e bir çok cephedeki hatalı taktiklerin, planların kurbanı olmamışlar mıydı?

 

_________________

Bedenim Türk Devletine, kanım Türk bayragına,varlıgım Türk budununa feda olsun

 

 

 

 

Sayfa başı     

 

emden   İleti başlığı: Re: Sina ve Filistin Cephesi Savaşları(1917-1918)Tarih: 12 Ekim 2008 19:12  

 

 

Albay

 

Kayıt: 01 Eylül 2006 19:43

İleti: 5089

Konum: astana  acı günlerdi bizim için.von kressin ve liman paşanın hatıratlarını öneririm.

 

_________________

su gibi olmalıyız herşeyden aşağıda ama kaya gibi kuvvetli.(siyu kabilesi) 

 

Yıldırım savaşı (1/2)Wapedia

v

Wiki:

Yıldırım savaşı, (Alm. Blitzkrieg, okunuşu → Blitzkırig) II. Dünya Savaşı'nda Almanların savaş doktrinidir. Doktrinin amacı hızlı ve ani saldırılarla, düşmanın düzenli bir savunma kurmasını engelleyip sonra da hızlı bir şekilde yok etmektir. I. Dünya Savaşı'nda uygulanan siper savaşı yöntemine karşı geliştirilmiştir. Tankların, uçakların ve zehirli gazların gelişmesiyle siper savaşları terkedilmeye başlanmış daha çok hareketli savunmaya geçilmiştir. Almanların bütün savaş araçları bu doktrin üzerine üretilmiştir.

Blitzkrieg doktrinin başarılı olabilmesi için dört önemli koşul vardı: iyi arazi, iyi hava desteği, iyi lojistik[kaynak belirtilmeli] ve iyi eşgüdüm. Sovyetlerde arazinin karlı ve çamurlu, lojistik desteğin de sıkıntılı olması yüzünden başarısız olan doktrin, batı cephesinde ise hava üstünlüğünün kaybedilmesi ve eşgüdümün azalması yüzünden başarısız olmuştur.

Konu başlıkları:
1. I. Dünya Savaşı'nda "Cephelerin Kilitlenmesi"
2. Uygulama
3. İkinci Dünya Savaşı'na Etkileri
4. Sınırlandırıcılar ve Karşı Önlemler

Bu maddedeki veya maddenin bir bölümündeki bazı bilgilerin kaynağı belirtilmemiştir.
Ayrıntılar için maddenin tartışma sayfasına lütfen bakınız.
Maddeye uygun bir biçimde kaynak ekleyerek Vikipedi'ye katkıda bulunabilirsiniz.

1. I. Dünya Savaşı'nda "Cephelerin Kilitlenmesi"

I. Dünya Savaşı'nda hakim askeri doktrin, düşman savunma hatlarına direkt olarak taarruz ederek cephe hattının genelinde düşman kuvvetlerinin imha edilmesi şeklinde formüle edilebilir. Bu saldırı tekniği kabaca, topçu bataryalarının bir Hazırlık ateşinin ardından piyade taarruzu şeklinde uygulanıyordu. Hazırlık ateşiyle yıpranmış düşman siperlerinin, düşman ateşi altında dalgalar halinde ilerleyen piyadelerce ele geçirilmesine çalışılmaktaydı.

Ne var ki, silah teknolojisindeki gelişmelerle atış gücü artan ateşli silahlar, özellikle de seri atış yapabilen makineli tüfekler, bu piyade dalgalarının ilerleyişini etkisiz hale getirmiştir. I. Dünya Savaşı'nın deneyimlerinde, karşılıklı olarak ard arda girişilen bu piyade taarruzları, yoğun düşman ateşi altında eriyip gitmiş, cepheler kilitlenme noktasına gelmiştir.

Ayrıca zaman zaman düşman tarafından ele geçirilen siperlerin, savunma sisteminde yarattığı krizlerle başa çıkabilmek için, derinlemesine bir savunma sistemi de geliştirilmiştir. Böylece ön taraftaki savunma hatlarının gerisinde de tahkimatlar yapılmış, siperler kazılmıştır. Taraflardan biri, düşman hatlarını yardığında derinlemesine ilerleyemiyor, ardındaki savunma sistemlerine çarpıyordu.

I. Dünya Savaşı'nın sonlarında denenen yeni bir silah, cephelerin kilitlenmesini açabilecek bir anahtar olma umudu vaad etmiştir, Tank. Zırhlı olması, piyadeye oranla çok daha hızlı ilerleyebilmesi, üstelik paletleri dolayısıyla her türlü arazi yapısında ve yüksek ateş gücünü taşıyabilecek bir platform olmasıyla son derece etkili bir silah olarak ortaya çıkmıştır tank.

Nitekim Edmund Allenby komutasındaki İngiliz Ordusu, bu taktiği ilk kullanan askeri kuvvet olarak Liman von Sanders komutasındaki Yıldırım Orduları Grubunu 18 Eylül 1918'de tank ve uçak desteği ile 1. Dünya Savaşı'nın Sina ve Filistin Cephesinde Nablus Hezimetine uğratmıştır. 23 Eylül 1918'de Mustafa Kemal Paşanın komutanlığa gelmesi dahi "yıldırım savaşı" taktiğini uygulayan İngiliz ordusunun 1 Ekim 1918'de Şam'ı, 18 Ekim 1918'de Hama ve Humus'u, 25 Ekim 1918'de ise Halep'i almasını durduramamış; Osmanlı İmparatorluğu 31 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesini imzalayarak yenilgiyi kabul etmek durumunda kalmıştır.

Yıldırım Savaşı doktrininin temelinde işte bu deneyimler yatmaktadır. I. Dünya Savaşı sonrasında birkaç İngiliz askeri kuramcı, başta Fuller ve L. Hart, yepyeni bir strateji üzerinde, "Zırhlı Savaşı" konusunda çalışmalar yayınlamışlardır. Askeri çevrelerde bu çalışmalara hemen hemen hiç ilgi uyanmamış, kuşkuyla bakılmıştır. Fakat Almanya'da bu çalışmalar dikkatlice incelenmiş, geliştirilmiş ve sonuçta Yıldırım Savaşı'nın doktrini oluşturulmuştur.

2. Uygulama

Yıldırım Savaşı doktrini, iki temel prensip üzerine inşa edilmiştir. Bu prensiplerden biri tankların birincil savaş aracı olarak kullanılmasıdır. Askeri çevrelerde o yıllardaki genel kabul gören prensibe göre tanklar, piyadeyi destekleyici bir unsur olarak kabul edilmektedir. Bu prensibe göre tanklar, piyade birliklerine dağıtılmakta, muharebe sırasında piyadenin ilerlemekte zorlandığı noktalarda düşman direncini kırmak, piyadenin ilerlemesini kolaylaştırmak yönünde kullanılması benimsenmiştir.

Yıldırım Savaşı'nın bu prensibinde ise, tankların düşmanı yenilgiye uğratacak asıl güç olarak kabul edilmesi esastır. Diğer deyişle tank birlikleri, birincil savaş aracıdır, diğer tüm savaş araçları, piyade dahil, tank birliklerinin harekatını desteklemekte kullanılacaktır. Bu amaçla avcı-bombardıman uçakları, taarruz hattında derinlemesine operasyonlar düzenlemektedirler. Düşmanın direnme odakları, özellikle tank birlikleri için tehlikeli olabilecek tanksavar ve top bataryaları hedef alınır. Kuşkusuz kara ve deniz topçusu da bu operasyonlara katılacaktır.

Tankı bu şekilde kullanabilmek için kuşkusuz piyade birliklerine dağıtmak yerine, toplu olarak muharebeye sokulabilecek tarzda, zırhlı birlikler oluşturulması gerekmektedir. Nazi Almanyası, Yıldırım Savaşının bu prensibini hayata geçirebilmek için Panzer (Zırhlı) Tümenler oluşturma yolunu izlemiştir. Bu panzer tümenleri, bünyelerinde kendi hava unsurlarını, topçu ve tanksavar birliklerini de içerirler.

Yıldırım Savaşının diğer prensibi ise düşman hatlarında sağlanan yarmaların, düşman kuvvetlerini kuşatmak ve imha etmek yönünde sürdürülmemesidir. Bu işi, panzer tümenleri bünyesindeki piyade birlikleri üstlenecektir. Tank birlikleri ise ileri harekatlarını sürdürmelidirler, düşman arazisinde elden geldiğince derin bir yarma gerçekleştirerek, düşmanın savaş mekanizmasının tümüyle işlemez hale getirilmesine çalışılmalıdır. Bu amaçla tank birlikleri ileri harekatlarını sürdürerek düşmanın ikmal merkez ve hatlarına, iletişin merkez ve hatlarına, karargahlarına yönelik taarruz etmelidirler.

Bu şekliyle Yıldırım Savaşı, düşman kuvvetlerinin savaş alanında imhasına değil, düşmanın savaşı devam ettirme azmi ve olanaklarının tahribine yönelir, direkt değil, dolaylı bir stratejidir.

3. İkinci Dünya Savaşı'na Etkileri

3. 1. Polonya ve Fransa, 1939-1940

Nazi Almanyasının 1 Eylül 1939 günü başlattığı Polonya Seferi, Yıldırım Savaşının denendiği ilk gerçek çatışmalar olmuştur. Panzer tümenleri, farklı kollardan Polonya topraklarına saldırmışlardır. Seçilen taarruz hatları, sınırın hemen gerisinde konuşlanmış Polonya ordularının teyet bölgeleridir. Hava unsurlarının yoğun desteği altında derinlemesine yarmalar gerçekleştiren panzer tümenleri, Vistül nehrinin batısında Polonya birliklerinin büyük bir bölümünü kuşatmış, ikmal ve takviye olanaklarını kesmiştir.

Polonya Seferi'nin stratejisi aynen Fransa Seferinde de uygulansaydı aynı parlak başarıyı getirmeyebilirdi. Polonya birliklerinin, topraklarını savunmak yerine, ilk saldırıda karşılık vermek amacıyla sınıra yakın konuşlandırılmış olmaları, Polonya ordusunda zırhlı birliklerin çok yetersiz olması, Nazi ordularının bu parlak başarısında etkili olmuştur.

Her şeyden önce Majino Hattının varlığı, harekat alanını ciddi biçimde sınırlamaktadır. Öte yandan Fransa topraklarında konuşlanmış olan İngiliz Yurtdışı Sefer Kuvveti'nin varlığı da önemli bir direnmenin olmasına yol açacaktır. Nazi orduları açısından bir diğer olumsuzluk ise İngiliz ve Fransız tanklarının, o tarihlerdeki Alman panzerlerine oranla daha etkili silahlar olmasıdır.

Fransa Seferinde Yıldırım Savaşının uygulanış biçimi, tüm bu olumsuzlukları ortadan kaldırmıştır. General Guderian'ın Yıldırım Savaşıyla ilgili tekniği, müttefik ordularını ikiye ayırmış ve büyük bir bölümüyle kuşatmıştır.

3. 2. Doğu Cephesi, 1941-1945

Sovyetlere yönelik Blitzkrieg uygulamasının en büyük amacı geri çekilen sovyet askerlerinin ve tanklarının geniş sovyet topraklarında yeniden toplanmasını önlemekti. Bunun için, dört ana koldan Sovyet topraklarında ilerleyen panzer birlikleri, Sovyet birliklerinin geri çekilme hattını kesiyor, geriden gelen Alman piyade birlikleri ise Kızıl Ordu birliklerini yok ediyordu.

1941 yılı Doğu Cephesinde, kışına gelindiğinde Almanlar hala Sovyetlere karşı kesin bir başarı kazanamamışlardı. Yoğun kış şartlarında yolların çamurlanması hem birliklerin ilerleyişini yavaşlatıyor hem de lojistik desteğin sekteye uğramasına yol açıyordu. Rusya'da Yıldırım Savaşının hızı, Fransa ve Polonya Seferlerindeki gibi olmamıştı. Söz konusu ülkelerde asfalt yolların yaygın olması Alman birliklerinin harekatı açısından çok yararlı olmuştu. Rusya'da ise büyük ölçüde stabilize yollar, yağışlı mevsimlerde çamur deryasına dönmüştür.

Rusya'da Yıldırım Savaşının kesin bir başarıyı kısa sürede sağlayamaması, Alman panzer tümenlerinin, Batı Avrupa koşullarına uygun organize edilmiş olmasında yatar bir bakıma. Panzer tümenlerindeki tüm motorize unsurlardan sadece tanklar paletlidir. Diğer motorize unsurlar, tüm nakliye araçları, top arabaları, lastik tekerleklidir. Çamur deryasına da dönüşmüş olsa yollara bağımlı olan bu araçlar, tüm tümenin ilerleme hızını kestiği gibi muharebe gücünü de olumsuz etkilemiştir.

1942'de Moskova Savaşı'nda Alman birlikleri ilk kez yenildi. 1942 yazında Hitler bu kez Sovyetlerin güneyine Stalingrad'a saldırılmasını emretti. İlk başlarda Blitzkrieg taktiği ile Sovyetlere ağır kayıplar verdirildi ama Sovyetlerin başarılı direnci ve ikmal hatlarında sıkıntı doğmasından dolayı Almanlar yenildi ve Doğu Cephesinde Alman Orduları Savaşın sonuna kadar hep geri çekilmeye başladı.

4. Sınırlandırıcılar ve Karşı Önlemler

4. 1. Çevre

Yıldırım Savaşı ile özdeşleşen konsept, yani zırhlı birlikler ile düşman hattında derin yarıklar açma, geniş alanlı kıskaçlar ve toplu saldırı, geniş ölçüde arazinin ve havanın durumuna bağlı idi. Hızla ilerlemenin mümkün olmadığı zamanlar, zırhlı birlikler ile gerçekleştirilen yarma operasyonları yapılmıyor, yapılsa da başarısızlıkla sonuçlanıyordu. Yıldırım savaşı için ideal arazi; düz, sağlam, doğal veya yapay bariyerin/engelin olmadığı, kara ve demir yollarının bulunduğu yerlerdir. Engebeli, ormanlık, bataklıklı, şehir içi gibi arazilerde ise zırhlı araçlar yakın dövüşte piyadelere karşı yetersiz kalıyor ve tam hızına ulaşamıyordu. Ayrıca birliklerin çamurda veya aşırı kar yağışında ilerleyemediği zamanlar oluyordu. Topçuların görüş alanı ve hava desteği de doğal olarak hava durumuna bağlı idi. Yine de not etmek gerekir ki, kötü arazi koşullarında bile, yapılacak bir saldırıda düşman üzerinde sürpriz etkisine ulaşılabilirse, arazinin dezavantajları önemsiz kalıyordu. Fransa Seferi sırasında, Alman Yıldırım Saldırısı, Fransa'ya Ardenler üzerinden yapıldı. Bu dağlık ve sık ormanların bulunduğu arazinin savunması, Almanların düzinelerce tankına rağmen, görece kolay olmalıydı. Ancak, Fransızlar tam da arazinin geniş ölçekli (özellikle de tanklar için) bir saldırıya izin vermeyeceğini düşündükleri için, bölgede Wehrmacht'ın kolaylıkla üstesinden geldiği hafif bir savunma gücü bırakmayı tercih ettiler. Almanlar, Fransızların, bu taktiği engelleyeceğini düşündükleri ağaçları devirerek ormanda hızla ilerlediler.

4. 2. Hava Üstünlüğü

Savaşın ilerleyen yıllarında, Müttefik hava üstünlüğü Almanlar için büyük bir engel oluşturmaya başladı. İlk yıllardaki Alman başarılarına hava üstünlüğü, kara birliklerinin rahat hareketi, yakın hava desteği ve keşif uçuşları eşlik etmişti. Ancak, Müttefiklerin, esas taktiksel başarılarına orantısız bir şekilde, uçaklarından o kadar korkuluyordu ki, Overlord Operasyonu sırasında Alman vasıtalarının mürettebatları, hava aydınlıkken toplu bir şekilde hareket etmekten çekinir hale gelmişlerdi. Aynı şekilde, batıdaki son Alman Yıldırım Harekatı olan Wacht am Rhein Operasyonu, Müttefik uçaklarının kalkış yapamayacağı kötü hava koşullarında başlatıldı. Bu şartlarda, Alman komutanların "zırhlı fikirleri"ni istedikleri şekilde gerçekleştirmeleri zordu.

4. 3. Karşı Taktikler

Yıldırım Savaşı, I. Dünya Savaşı sonrasında pek çok ülke tarafından geliştirilen statik savunma doktrinlerine karşı oldukça etkiliydi. Yıldırım Harekatını alt etme çabalarının başlangıç tarihi 1939'daki Polonya Seferi'ne kadar gider. Polonyalı 10uncu Motorize Süvari Tugayı'nın komutanı, General Stanislaw Maczek, tecrübelerinden faydalanarak Yıldırım Savaşı taktiğinin kullanımı, etkisi ve bu taktiğe karşı alınabilecek olası önlemlerin yer aldığı detaylı bir raporu Fransız ordusuna sunmuştu. Ancak Fransızlar bu raporu önemsemediler (Alman ordusu tarafından zarfı açılmamış bir şekilde bulunmuştur). Maczek daha sonra, Müttefik zırhlı birlik komutanlarının en başarılılarından biri haline gelmiştir.

1940'daki Fransa Seferi sırasında, De Gaulle'nin 4üncü Zırhlı Tümeni ile İngiliz Seferi Güçlerinden, 1inci Ordu'nun Tank Tugayı'na ait birlikler, Alman kanatlarına yoklama saldırıları yaptılar. Aslında yaptıkları şey, ilerleyen zırhlı birlik hattının arkasını zorlamaktı. Hitler'in, Alman ilerleyişini durdurmasında bu bir etken olmuş olabilir. Bu tip saldırıların yanı sıra, Maxime Weygand'ın Hedgehog Taktiği, ileride Yıldırım Savaşı'na karşı koymak için kullanılacak temel taktikler oldular; derin oluşturulmuş savunma hatları, anti-tank silahlarına yoğunlaşma, düşman saldırısının kanatlarına güçlü direniş uygulama ve bunları takip eden merkezi bir karşı saldırı ile düşman ilerleyişini tamamen durdurma. Yarma harekatının kanatlarını tutmak, düşman hücumunu kanalize etmek için çok önemliydi. Ve kanatlarda doğru yerlere yerleştirilmiş topçular, düşmana ağır kayıplar verdirilmesini sağlıyordu. 1940 yılında Müttefiklerin bu stratejileri geliştirip uygulayacak yeterince deneyimleri yoktu, ki zaten Fransa ağır kayıplar vererek teslim olmak zorunda kalmıştı. Ancak sonraki Müttefik operasyonları şekillendirilmiş oldu. Kursk Savaşı'nda Kızıl Ordu, derinlikli savunma, geniş mayın tarlaları ve kanatlarda oluşturulan inatçı direniş ile bunun bir örneğini sergilemiştir. Bu sayede, Alman orduları ilerlemelerine rağmen, savaş güçlerini yitirmişlerdir. Mortain'de, 1944'ün Ağustos ayında, Amerikan ve Kanadalı birlikler sağlam bir savunma ve karşı saldırı ile Falaise'de oluşturulan açıklığı kapatmayı başardılar. Ardenlerde ise Bastogne, St Vith ve diğer yerlerde uygulanan hedgehog savunması, ardından Amerikan 3üncü Ordu'nun karşı saldırısı başarıya ulaşmıştır.

Bir Amerikan doktrini olan çok sayıda, hızlı tanksavar kullanımı pek uygulanmamıştır, çünkü 1944 yılında toplu haldeki Alman zırhlı saldırılarına pek rastlanmıyordu.

Bunun dışında, anti-tank ve uçaksavar türü silahları çokca kullanan bir rakibe karşı, Yıldırım Harekatı yetersiz kalmaktadır, özellikle de Yıldırım Taktiğini kullanan taraf yeterince hazırlık yapamamışsa. Bunun bir örneği, Yom Kippur Savaşı'nın başlarında görülebilir. RPG ve AT-3 Sagger füzelerini kullanan Mısırlı piyadeler, İsrail'e ağır tank kayıpları verdirmişlerdir. Ayrıca SA-6 Gainful füzeleri ile de İsrail Hava Kuvvetleri'ne muazzam kayıplar verdirilmiştir. Bu tip silahlara karşı İsrail'in doğru düzgün bir karşı önlemi bulunmuyordu. Ancak radikal bir doktrinsel ve taktiksel değişiklikten sonra İsrailliler, Mısır hatlarını yarıp savaşı kazanabildiler.

 


Suriye–Filistin Cephesinin çöküşü

 

 

 

Sona doğru yaklaşan Birinci Dünya Savaşının şiddetli çatışmalara sahne olan Suriye–Filistin Cephesinde, 19 Eylül 1918 günü İngilizlere karşı kesin ve feci bir mağlûbiyet yaşadık.

 

Fransızlarla İtalyanların da yardım ettiği İngiliz kuvvetlerine karşı feci âkıbetin yaşandığı yer Beyrut yakınlarındaki Nablus şehri civarıdır.

 

Nablus Meydan Muharebesi olarak tarihe geçen bu savaşta, Osmanlı ordular grubu kumandanlığı el değiştirmiş, Alman Falkenhayn'ın yerine Liman Von Sanders getirilmişti. İngiliz kumandanı ise Allenbey'dir.

 

İngilizler'in maksadı Şam'ı zapt ederek savaşı bitirmektir. O esnada bütün Suriye isyan hâlindedir. Bölgedeki Arap kuvvetleri, özellikle İngilizlerin uzun yıllardan beri sürdürdüğü casusluk faaliyetleri sonucu, Osmanlı aleyhine dönmüş vaziyette idiler.

 

Meşhur İttihatçı Cemal Paşanın da o esnada bulunduğu Filistin–Suriye Cephesinin çökmesi sonucu, Ortadoğu'da Osmanlı yerine Batı devletlerinin hâkimiyetine yol açılmış oldu.

 

Bu savaşlardaki mağlûbiyetler esnasında görev yapan Alman generalleri bir yana bırakalım. Çünkü, onlardan çok fazla bir yararlılık beklentisi içinde olmamalıydık.

 

Peki, ya oradaki Arap düşmanı İttihatçı subayların durumuna ne demeli?

 

Bölgede yıllardır en üst düzeyde ve en yüksek bir selâhiyet içinde görev yapan kişi, meşhur İttihatçı Cemal Paşadır.

 

Cemal Paşa, Arap beldelerinde görev yaptığı süre içinde, neredeyse bütün kabileleri Osmanlı'nın aleyhine çevirmekle meşgul oldu. Kabile mensuplarından, hatta bir kısmı aşiret reislerinden olmak üzere, sayılamayacak kadar çok insanı acımasızca cezalandırdı. Cezaların çoğu idam (kurşuna dizme) şeklindeydi.

 

En ufak bir şüphe ve zan sebebiyle de öyle cezalandırmalarda bulundu ki, savaşın sonlarına doğru gelindiğinde, neredeyse Osmanlı'ya düşman olmamayan bir tek Arap kabilesi kalmamıştı.

 

Cemal Paşanın yanı sıra, aynı coğrafyada, ayrıca Fevzi Paşa, M. Kemal ile Albay İsmet de vazife yaptı.

 

Ancak, onların görev sorumlulukları altındaki bölgelerde de, hiçbir iyileşme emaresi görünmedi. Hatta, umumî manzara daha beter bir hale geldi.

 

Sonuç olarak diyebiliriz ki, İttihatçı subaylar, 402 senedir Osmanlı hakimiyeti altındaki bu Arap beldelerinin elden çıkmaması için ciddî hemen hiçbir varlık göstermemişlerdir.

 

Hatta, bir kısmı buraların elden çıkması için adeta muarız kuvvetlerle işbirliği içine girmişlerdir.

 

Bakalım, tarih mahkemesi karanlıkta kalan bu dönemi bir gün lâyıkıyla aydınlatabilecek mi?

 

 

 

Suriye–Filistin Cephesinin kaybedilmesinde en büyük sorumluluk Cemal Paşanın. Ancak, onun günah ortağı durumunda daha başka İttihatçı zorbalar da var.

 

19.09.2009

 

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr 





r






   
Engineering Docs

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Curabitur non mauris in felis pulvinar malesuada. Aenean semper blandit nisl sed ornare. Nulla a nunc justo, eu scelerisque enim. Suspendisse consectetur est id ante porta id congue leo euismod. Maecenas rhoncus dictum orci molestie scelerisque. Donec fermentum lacus nec nulla porttitor facilisis. Nunc non leo quam, id ullamcorper mi.

Executive Docs

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Curabitur non mauris in felis pulvinar malesuada. Aenean semper blandit nisl sed ornare. Nulla a nunc justo, eu scelerisque enim. Suspendisse consectetur est id ante porta id congue leo euismod. Maecenas rhoncus dictum orci molestie scelerisque.

Finance Docs

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Curabitur non mauris in felis pulvinar malesuada. Aenean semper blandit nisl sed ornare. Nulla a nunc justo, eu scelerisque enim. Suspendisse consectetur est id ante porta id congue leo euismod. Maecenas rhoncus dictum orci molestie scelerisque.

HR Docs

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Curabitur non mauris in felis pulvinar malesuada. Aenean semper blandit nisl sed ornare. Nulla a nunc justo, eu scelerisque enim. Suspendisse consectetur est id ante porta id congue leo euismod. Maecenas rhoncus dictum orci molestie scelerisque.

Marketing Docs

Lorem ipsum dolor sit amet, consectetur adipiscing elit. Curabitur non mauris in felis pulvinar malesuada. Aenean semper blandit nisl sed ornare. Nulla a nunc justo, eu scelerisque enim. Suspendisse consectetur est id ante porta id congue leo euismod. Maecenas rhoncus dictum orci molestie scelerisque.