Kulun dilemesi Allah'ın dilemesine bağlıdır

     Burada yüce Allah’ın iki türlü dilemesi olduğu ortaya çıkıyor.

1 - Biri kendi rabbani dilemesi,

2 - Biri de kulun dilemesi.

Aşağıdaki ayetlerde Allah, kulun dilemesinin, Allah’ın dilemesinin bir uzantısı, Allah’ın dilemesine tabi olduğunu açıklıyor:

“Şüphesiz ki bu bir öğüttür. Artık dileyen rabbine bir yol tutar. Sizler ancak rabbinizin dilemesi sayesinde dileyebilirsiniz. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” (İnsan, 29-30)

“O, herkes için, sizden doğru yolda gitmek isteyenler için bir öğüttür. Alemlerin rabbi Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz.” (Tekvir, 27-29)

Başka bir yerde de şöyle buyuruyor:

“Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır; sarp ve sağlam kalelerde olsanız bile! Kendilerine bir iyilik dokunsa, bu Allah’tan, derler; başlarına bir kötülük gelince, bu senden, derler. Hepsi Allah’tandır, de. Bu adamlara ne oluyor ku bir türlü laf anlamıyorlar. Sana gelen iyilik Allah’tandır, başına gelen kötülük ise nefsindendir.” (Nisa, 78-79)

Bazı insanlar, bu ayetlerde geçen iyilikler ve kötülüklerle ibadetler ve günahların kastedildiğini sanarak gereksiz bir tartışmaya giriyorlar. Bir grup:

Bunların tümü Allah’tandır, derken, bir başka grup:

İyilikler Allah’tan ve kötülükler de kişinin nefsinden kaynaklanıyor, diyorlar. Elbette her iki grup da ayeti yanlış anlıyor.

Çünkü bu ayette geçen iyilikler ve kötülüklerden maksat, nimetler ve musibetlerdir.

Aşağıdaki ayette olduğu gibi:

“Belki dönerler diye onları iyiliklerle ve kötülüklerle sınadık.” (Araf, 168)

Bollukla ve zorlukla imtihan ettik, denedik.

Yukarıda örnek olarak verdiğimiz ayetin anlamı münafıklarla ilgilidir. Çünkü onlara, zafer, rızık ve sağlık gibi bir iyilik isabet ettiğinde:

Bu, Allah’tandır, derlerdi. Başlarına bir darbe, hastalık veya düşman korkusu gibi bir musibet geldiğinde ise:

“Ey Muhammed! Bu sendendir, bunun sebebi sensin.” diyorlardı. İnsanların bize düşman olmasına neden olan bu dini sen getirdin. Onun yüzünden bunca felaket başımıza geliyor.

Yüce Allah bunlara cevap olarak şöyle buyuruyor:

“Bu adamlara ne oluyor ku bir türlü laf anlamıyorlar.” (Nisa, 78)

Sen, onlara marufu emretmekten ve münkeri nehyetmekten başka bir şey yapmadın. Eğer sana:

Zafer, sağlık ve rızık gibi bir nimet isabet ederse, bu, Allah’tandır. O, Allah’ın sana bahşettiği bir nimettir. Şayet başına, yoksulluk, zillet, korku ve hastalık gibi bir musibet de gelirse, seni nefsinden, günahlarından ve hatalarındandır.

Nitekim yüce Allah bu hususa değişik yerlerde şöyle işaret etmiştir:

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir.” (Şura, 30)

“İki katını düşmanlarınızın başına getirdiğiniz bir musibet kendi başınıza geldiği için mi? Bu nasıl oluyor?, dediniz. De ki: O, kendi kusurunuzdandır.” (Al-i İmran, 165)

“Elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse, işte o zaman insan pek nankördür!” (Şura, 48)

Dolayısıyla, insana günahlarından ve hatalarından ötürü bir musibet isabet ederse, nefsine bu haksızlığı yapan yine kendisidir. Tevbe edip mağfiret dilerse, Allah, ona her kederden bir çıkış yolu, her darlıktan bir kurtuluş penceresi açar. Ummadığı yerden onu rızıklandırır.

Günah işlemek zehir yemeye benzer. Bir kimse zehir yediğinde ya hastalanır veya ölür. Hastalanan, acı duyan, azab çeken ve ölen kendisidir. Bunların tümünün yaratıcısı da Allah’tır. O kişi zehir yediğinden dolayı hastalanır. Zehir yemekle nefsine zulmeden kendisidir. Eğer faydalı bir ilaç ve panzehir içerse, Allah onu sağlığına kavuşturur.

O halde günah işlemek zehir içmek; faydalı bir ilaç içmek de işe yarar bir tevbeyle pişmanlık duymak gibidir.

O halde kul, her durumda Allah’a muhtaçtır. Allah fazlı ve rahmetiyle ona tevbe etmeyi ilham eder. Kul tevbe edip Allah’a dönünce, Allah da onun tevbesini kabul edip ona yönelir. Kul Allah’tan bir şey isteyip O’na dua edince Allah duasını kabul eder.

Nitekim bir ayette şöyle buyurmuştur:

“Kullarım beni sana sorarlarsa, bilsinler ki, ben yakınım. Dua ettiği zaman dua edenin duasını kabul ederim. Öyleyse bana icabet etsinler, bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” (Bakara, 186)[

Hayır ve şer hususunda hiçbir iradeye sahip olmadığını söyleyen kimse yalan söylüyor.

Allah’ın dilemesi olmadan hayır ve şer dilediğini söyleyen kimse de yalan söylüyor.

Aksine, insanın kendi serbest seçimiyle işlediği her hayır ve şerle ilgili bir iradesi vardır. Ama bütün bunlar, Allah’ın dilemesi ve kudretiyle olur. Öyleyse buna da şuna da inanmak gerekir. Emir ve yasaklara, ilâhî vaad ve tehditlere inanmak, hayrı ve şerriyle kadere iman etmek, kul’a isabet edenin ondan şaşmayacağına, ondan şaşanın da ona isabet etmeyeceğine kanaat getirmek buna bağlıdır.

İşlediği günahlara kaderi bir kanıt olarak ortaya süren kişinin bu kanıtı çürüktür. Kaderin arkasına sığınıp onunla kendini mazur gösteren kimsenin bu mazereti makbul değildir. Bunlar sapıktırlar. Nitekim bir alim şöyle demiştir:

“Sen, ibadet etmek gerektiğinde kaderci, günah işleme hususunda da Cebriyecisin. (Kaderimde yoktur diye ibadet etmiyorsun. Kader beni zorluyor diye günah işliyorsun) Hangi yol heva ve hevesine uyuyorsa onu izliyorsun.”

Bu gibi insanlar, bir zalimin zulmüne uğradıklarında, hatta sıradan bir insan onlara istemedikleri bir şey yaptığında, karşılaştıkları şey hak dahi olsa, kaderde vardır diyerek o insanı mazur görmeye yanaşmazlar. Bilakis, hak veya batıl mutlaka bir karşılık verirler. Oysa eğer kader kendileri için bir gerekçe, bir kanıt oluyorsa, bunlar için de olmalıdır. Eğer bunlara olmuyorsa, kendileri için de kanıt olmamalıdır. Bunlar hevalarına uygun ve yaratıcılarına isyan niteliğini taşıyan davranışlar bağlamında kadere kanıt diye sarılırlarken, insanların kendilerini inciten ve zulüm niteliğini taşıyan hareketleri söz konusu olduğunda ise, kaderi akıllarına dahi getirmezler.

’min ise, bu bağlamda tam aksi bir tutum içindedir. İnsanlardan incitici bir hareket görünce, kadere bakar, sevabını Allah’tan umarak sabreder. Bir kötülük işlediğinde ise, tevbe eder, mağfiret diler.

Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Sabret; şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Günahın için bağışlama dile.” (Mü’min, 55)

Mü’min insan, musibetler karşısında sabreder; günahlardan ve kusurlardan dolayı da mağfiret diler.

Münafık ise, aksi bir tutum sergiler. İşlediği günahtan dolayı bağışlama dileyeceğine, kaderi bahane eder. Başına gelen musibetler karşısında da sabretmez. Bu yüzden dünya ve ahirette mutsuz olur. Mü’min ise, hem dünyada hem de ahirette mutludur.

Allah doğrusunu herkesten daha iyi bilir.