Duanın en faziletlisi

    Duaların başı ve en faziletlisi şudur:

“Bizi dosdoğru yola ilet. Gazaba uğramış ve sapık olmayan nimet verdiğin kimselerin yoluna.” (Fatiha, 6-7)

Duaların en üstünü budur. Ve insanlara bu duayı okumaları farz kılınmıştır. Çünkü bu dua, kulun dini, dünyevi ve uhrevi maslahatını içeriyor.

Tevbe duası da öyle. Çünkü kula tevbe etmesini ilham eder.

Aynı şeyi istihare duası için de söyleyebiliriz. Çünkü burada kula bilmediği şeyi öğretmek ve kolaylaştırmak amaçlanıyor.

Bir örnek de peygamberimizin (s.a.v.) gece namazına kalkarken okuduğu şu duadır:

“Allah’ım! Cebrail’in, Mikail’in, İsrafil’in Rabbi. Göklerin ve yerin yaratıcısı. Görünmeyenin ve görünenin bilicisi. Sen, kulların arasında, ihtilaf edegeldikleri şeylerde hükmedersin. Hak hususunda ihtilafa düştüğüm şeyde, izninle beni gerçeğe ilet. Çünkü sen, dilediğini doğru yola iletirsin.” (Müslim, Salat-ul Musâfirin, 200; Nesai, Kıyamü’l-leyl, 12; İbnu Mace, İkame, 180; Ahmed, 6/156)

Buna aşağıdaki duayı da örnek göstermek mümkündür:

“Senden öylesine korkmamızı nasip et ki, bu korku, bizimle sana karşı günah işlememizin arasına girsin. Sana itaat etmemizi de nasip et ki, bununla senin cennetine kavuşalım. Bir yakini iman ver ki, dünya musibetleri bize basit ve önemsiz görünsün.” (Tirmizi, ed-Daavat, 79; Nesai, el-Kübra, 6/107; Suyuti, el-Camiu’s Sağir, 1505)

Bir de Hz. Ebu Bekir’den rivayet edilen yakin ve afiyet duası var.(Ahmed, 1/3)

Peygamberimizin (s.a.v.) şu sözü de buna bir örnektir:

“Allah’ım kalbimi ve niyetimi ıslah et, düzelt.”

Kur’an’da İbrahim ve İsmail peygamberin şu sözleri hikaye edilir:

“Bizi sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden de sana itaat eden bir ümmet çıkar.” (Bakara, 128)

Bu gibi duaların sayısı fazladır ve iman ve salih amel bahşetme hususunda kulun Allah’a muhtaç oluşunu içermektedirler. Bu muhtaçlık ve bu yardım isteme, arzu edilen şeyin gerçekleşmesinden öncedir. Şayet bu arzu, dua ile veya başka bir sebeple gerçekleşirse, bundaki Allah’ın nimet bahşedişine tanıklık eder. Dolayısıyla Allah’a şükretme ve kulluk sunma makamında olur. Bütün bunların Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gerçekleştiğinin, kulun gücü ve kabiliyetiyle gerçekleşmediğinin bilincine varır.

İbadette kader olgusunu gözlemlemek, en faydalı davranışlardandır. Bu olguyu bu bağlamda göz ardı etmekse, en zararlı davranışlardan biridir. Çünkü bu durumda kul, Allah’ın kendisine bahşettiği iman ve salih amel nimetini inkâr eden bir Kaderiyeci olur. Şayet inanç ve düşünce olarak Kaderiyeci değilse bile, hal ve davranış olarak Kaderiyecidir. Bu da kendini beğenmişliğe ve kibire yol açar. İşlediği amel üzerinde etkin güce sahip olduğunu iddia eder, amel işlediği için Allah’a minnet eder. Allah nezdinde ödülü kendi ameliyle hakkettiğinin iddiasında bulunur. Dolayısıyla, günah işlerken kulluğunun bilincinde olan ve günahını itiraf eden, ama kaderi gerekçe olarak ileri sürmeyen kimse, ibadetin menşeinin kendi gücü olduğunu, Allah’ın lütuf ve ihsanından olmadığını ileri süren bu adamdan daha iyi bir konumda olur. Dolayısıyla sözünü ettiğimiz bu günahkârlar, iman sahibi oldukları için, ibadet ehlinden olup böyle bir imandan yoksun olan kimselerden daha üstündürler.

Fakat, günah işlerken, asıl fail Allah’tır diye, günahı hiçbir şekilde üzerine almayan, ama ibadet ederken bunun menşeinin kendisi olduğunu düşünen kimse, mahlûkatın en kötüsüdür.

Her iki durumda da fail olarak kendini gören veya her iki durumda da fail olarak Allah’ı gören ve kendisi için bir günah tasavvur etmeyen kimse, sonuç olarak Kaderiyeciden daha kötü, Kaderiyeci de başlangıç olarak ondan daha kötü durumdadır. Bu mesele değişik yerlerde geniş olarak ele alınmıştır.

Comments