Felsefecilerin kaderle ilgili görüşü

     Felsefeciler arasında da yukarıdaki düşünceleri savunanlar vardır.

Örneğin İbn-i Sina, kader sırrına şahit olununca artık olumsuzluklardan dolayı kınanma durumunun ortadan kalkacağı kanaatindedir. Razi de bunu onaylar.

Bilindiği gibi Razi, salt Cebriyecidir.

Kısacası, bu anlayış, halkın geneli şöyle dursun, ilim ve ibadet ehlinin önde gelenlerinin arasında dahi son derece yaygındır. Fakat, İslâm diniyle çelişen bir anlayış olduğunu da belirtelim.

Bunlardan biri şöyle diyor:

“Hızır’ın yaptıklarından dolayı kınanmamasının nedeni, kader hakikatini gözlemleyen bir konumda olmasıydı...”

Bunların şeyhlerinden biri şunları söyleyebiliyor:

Yetmiş peygamberi öldürseydim dahi hata etmiş olmazdım... Bir başkası dilinin döndüğünce şunu demeye getiriyor:

Bir kimseye, bir fiili işlemesi takdir edilirde o da bu fiili işlerse, bundan dolayı kınanmaz. Eğer bir başkasının amacına muhalefet edeceği takdir edilmişse, bu başkası onunla mücadele eder. Bunlardan güçlü olanı diğerini alt eder. Kader kime yardım etmişse, doğru davranış onundur. Galip olduğu için. Yoksa ortada bir hata zaten yoktur.

Bunlar ‘vahdet-i vücud’ fikrini savunan ‘birlikçiler’dir. Diyorlar ki:

Varlık birdir. Ama bir kısmı bir kısmından daha üstündür. Daha üstün olan, berikinin rabbi olmaya hak kazanır. Şunu da diyorlar:

“Firavun: “Ben sizin en yüce Rabbinizim.” (Naziat, 24) derken, doğru söylüyordu.”

Bu, mülhit felsefi tasavvufçu sapıklardan oluşan birlikçi bir grubun görüşüdür. Et-Telmesani de bunlardan biridir. Birlikçilik (Tanrı-eşya birliği) görüşü genel olarak vahdet-i vücud olarak isimlendirilir. İbni Arabi et-Tai, Konyalı arkadaşı (Sadrettin Konevi), İbni Seb’in ve İbni Farid gibi şahıslar da bu görüştedir. Ancak ceza ve ahiret konusunda aralarında görüş ayrılıkları vardır. Ayrıca “varlık zatın dışında bir şey midir, değil midir?” hususunda da farlı görüşlere sahiptirler. Birçok açıdan sapmış olan bu gibi kimselerin en büyük sapıklıkları, yaratıcının varlığı ile yaratılmışların varlığı arasında bir fark görmemeleridir.

Kader sırrını müşahede etme meselesine gelince, buna cevap olarak şunu söyleyebiliriz:

Allah her şeyin yaratıcısı ve sahibidir. Kader, Allah’ın kudretidir. Nitekim İmam Ahmed şöyle demiştir:

Allah, olan her şeyin takdir edicisi, planlayıcısıdır... Ama bu, ilâhî emir ve yasak gerçeğini, vaad ve tehdit olgusunu, bazı fiillerin kişiye yarar sağladığını, bunlar aracılığıyla nimete kavuştuğunu, bazı fiillerin kişiye zarar verdiğini, bunlar aracılığıyla azap gördüğünü ortadan kaldırmaz. Biz, varlıklar arasında, ilâhî meşiyet, rububiyet menşeli oluş ve bütün işlerin bu noktadan neşet edişi açısında ortak bir nokta olduğunu inkâr etmiyoruz. Ancak ilâhî hikmet, emirler, işlerin sonu açısından bir farkın olduğunu vurguluyoruz. Çünkü güzel akıbet takvanındır, muttaki olmayanların değil.

Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur:

“Yoksa biz, iman edip de iyi işler yapanları, yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Veya Allah’tan korkanları yoldan çıkanlar gibi mi sayacağız?” (Sad, 28)

“Öyle ya, teslimiyet gösterenleri, günahkârlar gibi tutar mıyız hiç?” (Kalem, 35)

Böyle olduğuna göre aradaki farkın hakikatı şudur:

Bazı şeyler insana uyumludur; onun için yararlıdır, bunlar aracılığıyla lezzet alır. Bazı şeyler de insanın karşıtıdır; onun için zararlıdır, ona acı verir. Böylece aradaki fark, lezzet ve acı arasındaki farka, bu ikisinin sebeplerinin farklılığına gelip dayanıyor. Bu farkı duyularla, akılla ve şeriat aracılığıyla algılamak mümkündür. Önceki nesiller ve sonraki nesiller bu noktada birleşmişlerdir. Hatta hayvanların dahi bunun farkında oldukları söylenebilir. Daha doğrusu bütün mahlûkatta böyle bir özellik vardır. Güzelliklerle kötülükler arasındaki farkı vurguladığımızda, bu, aynı zamanda güzellik ve kötülük/çirkinlik arasındaki fark olarak da belirginleşir. Çünkü farklılık neticede buraya dayanıyor.