vasiyet


Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

Miftahü'l-Kulûb    Murakabe    Pendiyye   Vasiyet   Şartname

 

MİFTAHU’L-KULÛB

 

BEŞİNCİ  RİSALE

 

s. 385-397

 

RİSALE-İ  VASİYYETNAME

 

( Vasiyetname  Kitabı )

 

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

 

•     1801 -1863 yılları arasında yaşamıştır.

•    Kabri, İstanbul - Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergâhı'ndadır.

 

Terceme:  Abdulkadir  AKÇİÇEK

 

***

 

 

VASİYETNAME

 

Malum ola ki, aşağıdaki halisane vasiyyetimizin gereğini yerine getiren TARİK-i-MUHAMMEDİYYE saliklerini, Rabbim bir nefes rıza-yı ilahisinden ayırmasın, amin..

 

Tarikat-i-Muhammediyye'ye sülûk eden mü’min kardeşim:

Herşeyden önce; kavillerini, fiillerini ve hallerini şeriat-i mutahharaya tatbik gerekir. Zira, bir kimse üç şeyle mü’min olur:

 

1. Ehl-i sünnet itikadı

2. Dil ile ikrar etmek

3. Amel-i salihtir.

 

Bu üç şeyi, nefsinde cem'eden zatı, Cenab-ı Kibriya Kur'an-ı azimu’ş-şan’ında MÜ'MİN diye övdü ve adlandırdı.

 

Fakat, bunların aksi olarak, eğer itikadda bozukluk olursa MÜNAFIK, dilde bozukluk olursa KAFİR ve amelde bozukluk olursa FASIK denir.

 

Şeriatsız tarikat olmaz, buyurmaları bundandır.

Bundan sonra, salike Şeyhi tarafından verilen evrad ve ezkârı vaktinde eda etmesi, Ehlullah'ın şartlarını, teveccüh ve rabıtayı muhafaza eylemesi lazımdır.

Bütün mahluklara, ibret gözü ile bakmak uygun olur.

Mesela bir kimse güzel amelleri görülse, ona hased etmek şöyle dursun, belki hakikatte gıpta etmek dahi caiz olamayacağından, o kimsenin güzel amellerini artırması için, gıyabında dua edilmesi lazımdır.

Kaldı ki, bunun aksi olarak bir kimsede de, çirkin fiiller görülse, arkasından onu çekiştirmemek; Mevla-yı müte'al'den, Siyret-i-Muhammediyye üzere salahı temenni olunmak gerektir.

Kendisine, bir rü’ya-yı sadık veya buna benzer güzel bir hal teveccüh edince, bununla övünmemeli:

— Rabbimin ihsanıdır, deyip geçmelidir.

Allahu teala'nın rızasına aykırı bir şey zuhurunda da, hemen pişman olmalı, nefsine levm etmeli, tövbe ve istiğfarda bulunmalıdır.

Tarik-i- aliyye şeyhlerine rast gelinince, kendi şeyhine riayet ettiği gibi, saygı göstermekte kusur etmemeli ve talib-i-himmet olmalıdır.

Dergah-i-aliyyelerine rağbet olunsa, kendi  dergahına olan rağbeti gibi hürmet ve riayet etmeli, orada bulunan mü’minlerin tarikat kardeşi gözü ile kalplerini almalı ve hatırlarını hoş etmelidir. Onlarla birlikte Zikrullah ile meşgul olmalı, piran efendilerimizin ruhaniyyetlerinden feyiz almağa çalışarak aynı hürmet ve riayetle geri dönmelidir.

Bazi meclislerde, meşayih-i-kiram hakkında söz açıldığı zaman, onların iyi hallerini söylemeli ve kendilerini güzellikle anmalıdır.

Dervişlerine rastlanıldığı zaman, onlara şeyhlerine karşı muhabbetlerini artıracak sözler söylemeli ve teşvik etmelidir.

Bütün tarikatların, hepsinin bir olduğunu, hepsinin Hakk’ın rızasına ulaşmağa çalıştığını bilmeli, ayrı-gayri görmemeli, ilahi feyizlere mazhar olmağa gayret etmelidir.

 

Kendi şeyhini veya başka şeyhleri inkar eden kimseleri, azarlamamalı, tatlı sözlerle hatırlarını hoş etmeli ve ayrıldıktan sonra bu gibi inkara dair sözlerin,bir hikmete dayandığını düşünmeli ve inkar edenlerin gıyabında hayır dua etmelidir. Rastlandığı zaman: — Bu, tarikatları inkar eder, diye düşmanlık beslememeli, selam vermeli ve hatırını sormalıdır. Çünkü, şeriat ehline hakaret nazarı ile bakmak, arif kârı değildir.

Bazı meclislerde, şeriat-i-mutahharadan vaaz ve nasihat arasında, söze karışmamalı, insaf ile dinlemeli ve icabını yapmağa gayret etmelidir. Kendisini, bütün mahlukattan aşağı görmeli, mahv-ı külli ile mahvolmalı ve daima böyle davranmalıdır.

Okuduğu tasavvuf kitaplarından veya kendi hallerinden bahseden kimselerin bu söz ve hallerinden şüphe uyanırsa, alimlere danışmalı, eğer şeriat kabul ederse ne ala, kabul etmezse kabul etmemelidir. Çünkü, şeriat tarikin nizamı ve esasıdır. Her veçhile şeriata arz olunmak gerekir. Yoksa, şeriat başka, tarikat başka sözü, noksan olanların sözüdür. Halbuki, Evliya'ullah'ın ekmelleri, irfan-i-Muhammedi ile sıfatlanmış, hallerini Kur'an’a tatbik etmiş ve Kur'an’dan hariç olan şeyleri reddeylemişlerdir.

Arifler sultanı, on sekiz bin alemin fahrı Muhammed Mustafa Sallallahu teala Aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerinin sünnet-i Nebeviyyesi’ne tabi olmak ve siyret-i aliyyesine sıkı sıkı sarılmak suretile tarik-i-müstakime gitmişlerdir. Yoksa, sapıklık yoluna gitmek ve bir taraftan da tarikat ehli olduğunu ileri sürmek, büyük bir hatadır. Allahu teala, sizleri ve bizleri korusun..

Binaenaleyh, tarikat-ı aliyyenin ayak kaydıran yerleri çok olduğundan Hal’inden habersiz olduğun sözü, bir KAL ile meydana getirmek ve ümmet-i-Muhammed'i yoldan çıkarmak, insan-i-kamil kârı değildir. Ehlullah bendesi olan zatlara, bu gibi şeyler uzaktır. Çünkü, onların işleri, mü’minleri Kur'an-ı azimu’l-burhan ile Hak tarikine muhabbet ettirmekten ve Allahu teala'nın rızasına döndürmekten ibarettir.

Tarikat kardeşleri arasında, alış-veriş işlerine ziyadesiyle dikkat etmek lazımdır. Çünkü, alış-verişten dolayı, birbirlerine gücenmeleri, feyizlerine engel olur.

Eğer, tarikat kardeşlerinden birisi dünyalık isterse, hemen dervişin durumunu şeyhine haber vermek ve o taraftan emin olmak gerektir. Yoksa, bunu saklamak, o dervişin sonunda tarikatten muhabbetini azaltır ve onu uzaklaştırır ki, Allahu teala'nın rızasına aykırıdır. Fakat: — Bu keyfiyyet şeyhimin gaibane malumu değil midir? Benden def'eylesin, demek hatadır. Zira, gaibi yalnız Allahu teala bilir. Bir de bildirdiği Evliya'ullah kulları bilir. Çünkü, evliya mutlaka gaibi bilir, hükmü caiz değildir. Bu sebeple, herşeyi açıkça ifade şarttır. İfadeye göre tabir ve teselli olacağı için, icab edeni yapmalıdır.

Tarikat-i-Muhammediyye'den feyiz almak hizmetledir buyurdukları, ancak Cenab-ı Vacib-ül-vücud’un ilahi emirlerine uymak ve nehylerinden sakınmaktır. Yoksa, tarikat hizmetle imiş  diye derviş olan zatlardan para ve hediyye istemek ve daima hizmetinde kullanmak değildir. Çünkü: «YÂR ol BAR olma!» buyurmuşlardır. Eğer, para ve diğer şeyleri isteyen Şeyhin halifesi veya dervişlerden birisi ise, hemen şeyhe bildirilerek def'olunması lazımdır. Çünkü, salikin zikrine ve fikrine engel olur.

Eğer, şeyhi tarafından istenirse, istenilen şeye bakmalı, verebileceğinden fazla ise, Hakk’ın buna rızası yoktur diye gizlice bildirmeyerek o istenilen şeyden ayrılmak lazımdır. Zira, mürşid olan zatlar, doğrudan doğruya Allahu teala için irşada memurdurlar. Onlar, Hakk’ın rızasına aykırı şeylerle müridi imtihan etmezler. Eğer, istenilen şey azsa, vermeli, arada sırada şeyhi tarafından salike işaret olunan hizmetleri hemen yerine getirmeli ve feyzini kesmemeğe çalışmalıdır.

Tarikat-ı Muhammediyye'ye salik olan ümmet-i-Muhammed, EMANETULLAH'tır. Emanete hıyanet ise, noksan kişilerin kârıdır. Kamillerden, böyle şeyler zuhur etmez. Onlar, müritlerine Hakk’ın muhabbetine dair şeyler telkin ve müritlerini irşad ederler.

Tarikat-i-aliyyede, tam bir tevekkül, teslim-i külli, tefviz-i umûr, kalp istikameti ve Haktan gayrı maksut ve matlup olamayacağından, nasıl olur da müritlerinden bir şey isteyebilirler?

İstenmeden gelen hediyye, her ne kadar kabul olunursa da, hediyye getirenle, getirmeyeni bir tutmalıdır. Hediyyeyi, kul vasıtasıyla veren Hak olduğundan, ziyadece dikkat lazımdır.

Rabbim, tevfik-i ilahiyyesine mazhar eyleye, amin..

Tarikat-ı aliyyede, hiç bir şey için emel beslememek ve daima Allahu teala'nın rızasına talip olmak gerektir. Bir kimse, seni medhederse o medhe asla değer vermemeli;

— Nakşı medh, nakkaşa racidir, diyerek zikirle ve fikirle meşgul olmalıdır.

Eğer, çekiştirirlerse çekiştiren kimseye düşmanlık beslememeli, çekiştirme konusu olan hususu nefsinde aramalı, gerçekten kendisinde böyle bir kusur varsa:

— Rabbim, bana kusurumu kullarının diliyle bildirdi, diyerek tövbe ve istiğfar etmeli ve kendisini çekiştirenin arkasından dua etmelidir.

Eğer, çekiştirme konusu olan kötü şey kendisinde yoksa, Cenab-ı Kibriya'ya teşekkürler ettikten sonra, o kimseye helal etmeli ve duada bulunmalıdır.

Çağrılan bir yere gittiği zaman, ev sahibinden vuku bulacak kusurlara gücenmemeli, bunu da bir hikmete yormalıdır.

Büyüklerin meclislerine çağrıldığı zaman, orada bulunan kimselere saygı göstermekte aşırı gitmekten sakınmalıdır. Bir başka meclise gidilince, daha önce bulundugu meclisi söylemek layık değildir. Olabilir ki önceki mecliste bulunanlara düşmanlık besleyenler dedikodu yaparlar ve buna da sen sebep olmuş olursun. Tarik ehline lazım olan, Cenab-ı Hakk’ın kullarını, su-i zanna sevkedecek şeylere sebep olmamaktır.

Tarik adabından bir husus daha vardır ki, daima hayra iletecek şeylere sebep olmaktır.

Bir kimse, diğer bir kimse hakkında su-i zan veya bir halini beyan ederse, hemen onu tasdik etmemeli, susmalı ve o zat hakkında şöyle niyazda bulunulmalıdır:

“-Ya Rab! Şu kulunun anlattığı hallerden, o adamda gerçekten varsa af buyur ve kendisini temiz ve güzel ahlaklar ile sıfatlandır. Eğer, o kimsede bu haller yoksa, hakkında su-i zan edeni bu hasedinden doğan kötü ahlakından kurtar.”

Alimler hakkındaki sözlerden dolayı düşmanlık beslememeli ve daha çok muhabbet etmeğe çalışmalıdır, ki onların makamı ULEMA makamıdır. Alimlere muhabbet, Hazret-i Rasûlullah'a muhabbettir. Hazret-i Rasûlullah'a muhabbet ise
Allahu zül-celal Hazretleri’nedir. Bir kimse, alimlere saygı göstermek için ellerini öpse, nice nice ilahi ihsanlara mahzar olur. Alimlere hakaret gözü ile bakmak, küfrü gerektirir. Halbuki, ARİF-i BİLLAH olanlar, küfürden uzaktır. Arif-i-billah olanlar, alimlere şöyle dursun, bir karıncaya bile hakaret gözü ile bakmazlar. Nerede kaldı ki, biz tarik ehliyiz, onlar alimlerdir, diyen kötü bakışlı kimselerin bakışlarından, hele kullarına noksan nazarlarından Rabbim korusun ve arif-i billah olanların nazarlarını tevfik buyursun, amin..

Bir mürşide bende olmayı isteyen mü'min kardeşimin, önce inabe edeceği zatı gereği gibi bakarak tecrübe etmesini, şer'i- şerife riayette, ittıkada, ahlakta, itikatta ve diğer hallerinde tarikat-ı Muhammediyye'ye, sünnet-i-Nebeviyye'ye ve siyer-i-Ahmediyye'ye tam ve eksiksiz uyup uymadığını araştırmasını ve buna çok dikkat etmesini tavsiye ederim. Bu şartları haiz bir mürşid bulduğu takdirde, ona hizmet ve riayette kusur etmemesini, bu hal ile aradan 40 sene geçse bile bıkmadan ve usanmadan zikrine ve fikrine devam etmesini, basireti açılmazsa ve tarikatten tad almasa dahi mürşid…e kusur bulmamasını ve kendi kusuru olarak kabul etmesini ve basiretinin açılmasını emel edinmemesini de hatırlatırım. Çünkü, emel salikin tarikine manidir. Kaldi ki, emel Allahu teala'nın rızası altına dönmekten ibarettir. Yoksa, emel basiret, keşif ve keramet değildir. Hele kerametin, Allahu zülcelal hazretlerinin ilahi keremi olduğu, ariflerin malumu bulundugundan bunu KAL ile ifade mümkün değildir.

Öyle ki, irfan-i-Muhammedi ve ahlak-i-Rabbani lazımdır. Fakat, salikten kerametin zuhurunda asla değer vermemeli, yine Allahu teala'nın rızasına talip olmağa çalışmalıdır.

Allahu teala, cümlemize müyesser eyleye, amin..
 

Bununla beraber, bir dervişin : “40 senedir basiretim açılmadı”, diyerek başka bir şeyhe intisap etmesi olmaz. Meğer, kendi şeyhi işaret ederek başka bir yere gönderirse, caizdir ki, bu hal Evliyaullah tarikinde sık sık vuku bulur. Bazan, birkaç şeyhten mertebeleri tekmil eden zatlar bulunduğu da, ehline malumdur.

Yoksa, bir şeyh haber alır almaz kendi şeyhinden izin almadan giderse, o salik feyiz alamadıktan başka, Ehlullah terbiyesine layık olur. Zira, o gittiği şeyhin feyzini, Allahu teala'dan gayrı kim ihsan edebilir? Öyle ise, hepsi Hakk’ın ihsanı olduğuna göre, bu konuda salike lazım olan, bulunduğu yerde istikamet ile feyzini Hakk’tan istemektir. Şeyhini yenilemekle, ilahi feyzler de yenilenmez. Nerede bulunursa bulunsun, Hak teala o kulun haline münasip ilahi ihsanlarını kesmez.. Böyle olan müritler, himmetlerini artırmalıdırlar. Ümit kesmek hatadır.
Hakk’ın rahmetinden ümit kesmek caiz değildir. 0 halde :

— Rahmetiyle herkesi nimetlendiren Allahu Zül-celal Hazretleri’dir, diye bulunduğu tarikatta çalışmalı, Rıza'ullah yolunu, aşmalı ve bir ayak önce Allahu tealanın rızası altına girmeğe uğraşmalıdır. Keşif, keramet ve müşahede arzusu hüner değildir. En yüce makam, irfan-i-Muhammedi elde ederek kulluk etmek, Rasûlullah'ın adabına riayet etmek, rızaya ve Esma'ya mazhar olduktan sonra, vahdet sırrından geçerek VAHDET-i VÜCUD ile TEVHİD-i ZAT'a ulaşmaktır. Fakat, vücuddan geçmedikçe, vücut ile bulunmaz. Zira, vücut denilen sey, Allahu teala'dan gayrı her şeyi Hakk’da ifna etmek, iki cihana muhabbetten ve belki cesed ve ruhtan da vazgeçmek ve ilgi kesmek ve :

 

Her şey, aslına rücu eder.

 

gerçeği gereğince, emanetlerin hepsini yerine teslim etmekten ibarettir.

Fakat, ölçüsü yine şeriat olduğundan, bu yolda bulunan kimselerin, şeriat ile harekete geçmeleri ve şeriat ile sükunet bulmaları gerekir:

 

Mürit, iradesi olmayandır.

veya:

Mürit, Allahu teala'nın muradıdır.

 

buyurulduğundan, Hakk’ın tahriki ile harekete geçer ve Hakk’ın teskin etmesiyle sakin olurlar ki, hepsi yerindedir.

Arifler sultanı, Seyyidimiz, Senedimiz, Efendimiz, Habibullah Sallallahu teala Aleyhi ve sellem Hazretleri,Kur'an-ı azimu’l-burhan ile himmetini tarik-ı mustakime ve ilahi hidayete davet buyurmuşlar ve Kur'an-ı azimu’ş-şan’dan hariç bulunana TARİK-I-DALALET demişlerdir. Cenab-ı Hakk’a vuslat da Kur'an-ı Kerim ile olduğuna göre, Kur'an’a tabi olmayan kimseden zuhur eden şeye İSTİDRAÇ ve Kur'an’a tabi olan mü'minden zuhur edene de, -ki Evliyaullah'tan zuhur eder- KERAMET ad verilmiştir.

Ayak kaydıran yerler, bunlar olduğundan bu yerlere çok dikkat etmek lazımdır. Bütün bunlar, Vacibu’l vücud’un kudret elleri altında bulunduğundan, dalalete yani sapıklığa meyledenlere CELAL hil'ati giydirir. Hidayete rağbet edenlere de CEMAL hil'ati giydirir. Onun, mülkünde benzeri ve ortağı yoktur. İnsana lazım olan, kulluk makamında istikamettir. Bütün vücudu ile hidayet yoluna gitmek ve her nefes EL-AMAN YARAB demek suretiyle korku ile rica arasında bulunmaktır. Eğer, korku tarafı galip gelirse aşkolsun. Eğer, rica tarafı galip ise, uyanık bulunmalı, her nefes şeriat mizanı ile kendisini ölçmelidir. Rabbim, bunu cümlemize tevfik buyursun.

Sözün kısası, tarikat-i-aliyye hakkında söylenilenler, ancak tarikat adabını beyan içindir. Yoksa, HAKİKAT-ı MUHAMMEDİYYE-yi,  MA'RİFET-i ZAT-I-İLAHİYYE'yi  ve HİKMET-i RABBANİYYE'yi dil ile tarif edebilmek imkansızdır. Çünkü, Şeriat ve tarikatın yeri dil olduğundan tercümanı KAL olur ve KAL ile eda daha kolaydır. Marifet ve hakikatin yeri de kalp olduğundan, tercümanı HAL'dir. Binaenaleyh:

Hal, kal ile bilinmez

buyurdukları budur. Şer'-i şerife aykırı marifetin itibarı bulunmadığı, ehlinin malumudur. Şer'-i şerife uygun olan ma'rifetin itibarı daha yüksek ise de, buna değer vermemeli, hepsini buna kıyas ederek dalalet tarikinden kurtulmalıdır. Allah u teala, bunu cümlemize nasip buyursun, amin..

Dervişin, yemek ve içmek konusunda da, uyanık bulunması tarikat adabındandır. Helalinden kazanmak ve helal lokma yemek, Allahu teala'nın emirlerindendir. Haram lokma ile, basiret açılmaz. Halbuki, şeriatte haram olan şeyler, tarikat ehli için küfürdür. Hele, hakikatte hiç yeri bulunmadığından, buna çok dikkat etmek gerekir.

Rabbim, Ümmet-i Muhammed'in rızkını, helalinden ihsan buyursun, amin...

 

Bir derviş, mürşidinden gördüğü iltifata aldanmamalı, daha fazla zikre ve fikre dikkat etmelidir. Azarlanırsa, buna da gücenmemesi ve daha fazla muhabbet etmesi gerekir. Mürşidi, bazan iç darlığı halinde bulunursa, huzurunda edep ile bulunmalı, ruhsat verince gitmelidir. Mürşid, keyifli ve neşeli olur, bazı latifeler anlatırsa, buna da aldanmamalı, zikir ve fikirle meşgul olmalıdır. Yoksa, mürşidinin iltifatlarına, latife olarak anlattıklarına aldanarak kamil insan haline gelindiğini sanmak, büyük bir hata olur. Bu gibi şeyleri üzerine asla mal etmemelidir. Umduğunun aksi zuhur ederse, tarikattan kovulmasına sebep olacağından, bu hususlara da çok dikkat etmek lazımdır. Çünkü mürşidlerin halleri daima ayni olmaz. Onlar, iç darlıklarından ve genişliklerinden uzak kalamazlar. Salike lazım olan, mürşidinin emirleri gereğince hareket etmektir. Onların emirleri, şeriate tamamen uyar. Yukarıda anlatıldığı gibi, mürşidlerden şer'e aykırı emirler zuhur etmeyeceğinden, bunları yerine getirmek, mürit için farzdır.

Müritler arasında YENİ DERVİŞ veya ESKİ DERVİŞ tabirleri de hoş değildir. Hepsine, Ümmet-i-Muhammed gözü ile bakılınca, eski veya yeni kalmaz.

Dervişler arasında BU HARİÇ veya ŞU DAHİL gibi sözler de yakışıksızdır. Bunun yerine BU MUHİB veya MUNİB tabirlerini kullanmak daha güzeldir. Munib olan yani bütün isyanları terk ederek hulus-u kalb ile Dergah-i-ilahiyye dönen ve teveccüh eden dervişe, şeyhi fazlaca sevgi gösterse, hikmete yormak lazımdır. Zira, mürşidin halleri meçhul bir sırdır. Mürşidin iltifatının sebebi ve müridin hali bilinmez. Mürşid ile mürit arasında ezeli bir anlaşma olduğundan, diğer müritlerin buna gıpta etmeleri caiz değildir.

Şuna da çok dikkat edilmelidir: Şeyhin fazlaca iltifat ettiği bir müride, dervişin de itibarı fazla olmamalı ve belki diğer arkadaşlarına göre ortalama bir iltifatta bulunmalıdır.

Tarikat-i-Muhammediyye'de batınla amel caiz olmadığından, zahiri şeriat-ı mutahharaya uydurmak lazımdır. Eğer batın ile amel mümkün olsaydı, ilahi saltanat diye bir şey kalmaz, herkes ya rü'yası ile, ya keşfi veya kerametiyle veya şeytan tarafından vuku bulan keyfiyyetlerle amel eder. birinin fikri diğerine aykırı olur ve hepsi dalalete düşerlerdi.

El-hamdü-Lillah, ilahi inayetine ve Rabbani ihsanlarına ki, Kur'an-ı azimu’l-burhan hepsini nefsinde topladığından KUR'AN adı verilmiştir. Aynı zamanda hakkı, hak olmayandan ayırdettiği için de FURKAN denilmiştir. Bundan dolayı, bütün piran efendilerimiz kuddise sırrahum hazeratı, Kur'an ile irşadı emir buyurmuşlardır. Kur'an-ı Kerim’e uymayan bir tarik, dalalet tariki olduğundan, hiçbir surette itibara layık değildir. Zira, Allahu teala'nın kovduğu İblis'tir. Bu hususta, diğer risalelerde geniş bilgiler verilmiştir.

Kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen tasavvuf kitapları okunmaya layık olmamasının sebebi şudur : Olabilir ki, sapık fırkalara mensup birisi tarafından, kendi batıl mezhebini yaymak için ileri sürdüğü bazı kelimeleri,okuyanlar bilmeyerek tasavvufa dair sözler olarak kabul ederler ve ehl-i-sünneti bilmeyerek kötülerler.

Özellikle günümüzde, bazı cahillerin, gelmiş geçmiş salihlere saygısızlıklarından dolayı, birini diğerine tercih eder görünmeleri, her ne kadar muhabbetlerinden ileri geliyorsa da, rûz-i cezada mahcub olmaları da muhakkak bulunduğundan bu şeyler, üzerimize lazım olamayan maddelerdir, belki de hikmete bağlıdır.

Allahu teala Hazretleri’nin kazasına mani yoktur: Zira,  mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bize lazım olan, teslim-i küll, ile teslim olmak, ilahi hikmetlerine karışmamak ve arif-i billah olmağa çalışmaktır. Yoksa, tarik davası değildir. Rûz-i cezada, o büyük hesap gününde hepsi meydana çıkacağından, boş ve yersiz davalar nafiledir.

Bunun için, Ehlullah'a tabi ve Evliyaullah'ın tarikine salik olan zatlara layık olacak şeyler değildir. Kaldı ki, piran efendilerimizin bazısını sevmek, bazısını sevmemek, hele kendi pirinden başka diğer tariklere muhabbetsizlik de caiz olmadığından, bütün pirleri ve Allahu teala'nın velilerini aynı muhabbetle sevmeli, saymalı ve fakat bu arada kendi Şeyhine daha yüksek bir değer vermelidir. Yoksa:

— Benim pirim, diğer pirlerden, benim Şeyhim de diğer Şeyhlerden daha yüksektir, davasında bulunmak, Ehlullah tarikine aykırıdır.

 

Tarikat-i-aliyyeye sülûkten maksadımız: AYN-I CEM, CEMü’l-CEM, HAKKA’L-YAKÎN, SIRR-I VAHDET, TEVHİD-i ZAT ile VAHDET-i VÜCUD olduğuna göre, hiç birisine ulaşamayacağımız lazım geleceğinden, artık TEVHİD-i ZAT'tan bahsetmek pek abestir. Arif-i billah olanlar, hepsini bir bilmişler ve öyle amel etmişlerdir.

Mürşide inabeden maksat, temiz ve güzel ahlak elde edebilmekten ibaret iken, pirlerin ve gelmiş geçmiş salihlerin öne alınması, geride bırakılması gibi boş şeylerle uğraşılması layık mıdır? Her birinin, Allahu teala indindeki kıdemlerini bilemeyeceğimizden ve İlmullah'a da hiçbir şekilde vakıf olamayacağımızdan, ancak bilinenlere tabi olmak, şeriate uymak ve hepsine muhabbet beslemek ve ruhani feyzlerinden feyzlenmek ve bir an önce İRFAN-I MUHAMMEDİYYE'ye nail olmak gerekir. Yoksa, onların hal ve şanları, Allahu teala'nın inayetiyle ehlinin malumudur.

Ey benim mü'min kardeşim:

Hazır fırsat elimizde iken, insafa gelelim. Hakka münacatta bulunalım, ümmet-i-Muhammed'e, milletimize ve memleketimize dua edelim. Hakk’ın kullarına hayır isteyelim, akıbetlerinin hayır olmasına duada bulunalım. Hiç kimseye inkisar etmeyelim, çünkü haramdır. Bize eza ve cefa edenlere, sabır ve iyilik edelim. Düşmana, bildirmeksizin ikramda bulunalım. Herkese hizmet edelim, sıkıntısına yardımda bulunalım. Mevla’nın hizmetinde kaim olalım ve kul haklarını sahiplerine verelim. Ölüm gelip çatmadan, Allahu teala'nın haklarını da yerine getirelim. Ana ve baba hukukuna riayet ve kendilerine hürmet edelim. Dünya malına düşmiyelim, fakirlere ve zayıflara ikram ederek, kalplerini alalım. Evlerimizde, hizmetimizde bulunanlara layıkı veçhile riayet edelim. “Onlar da, Allahu teala hazretlerinin kullarıdır” diye hatırlarını hoş edelim. Kibirlenmeyelim, zahmet çekmeyelim. Evladlarımıza, ilm-i hali, ehl-i sünnet akaidini, bununla ilgili diğer hususları ve Kur'an-i Kerim’i öğretelim.

 

Rabbim, cümlemize amel tevfik ve müyesser eylesin, amin… Ahir ve akıbetimizi hayreyleyip, iki cihanda hepimizden razı olsun.

 

Bu vasiyyetnamemizi okuyan kardeşlerim ve ümmet-i- Muhammed, kusurlarımızı af buyurup, hayır dua ile fakiri yad eylesin.

 

Amin, bi-hürmeti Seyyid-il-mürseliyn ve alihi ve ashabihi ecmaiyn.

 

 

 

 ***

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

MiFTÂH'UL - KULÛB

kitabını okumak için tıklayınız.

 

***

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

PENDİYYE

kitabını okumak için tıklayınız.

 

***

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

 

MURAKABE  KİTABI

kitabını okumak için tıklayınız.