ntosun1


MİR’ÂTÜ’L-KULÛB

MİR’ÂTÜ’L-KULÛB

[ YESEVÎLİĞİN İLK DÖNEMİNE ÂİD BİR RİSÂLE]

Dr. Necdet TOSUN *

                                                                       

 Hâce Ahmed Yesevî (ö. 562/1166-7) ve Yeseviyye tarîkatı hakkında neşredilen ilk derli toplu çalışma Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyâtında İlk Mutasavvıflar adlı eseridir. İlk baskısı 1919’da yapılan bu eser, kendisinden sonra Yesevîlik hakkında yapılan çalışmalara kaynaklık etmiştir. Köprülü, bu eserinin Ahmed Yesevî ve Yesevîlik ile ilgili bölümünde Hazînî’nin Cevâhiru’l-ebrâr min emvâci’l-bihâr adlı eserini temel kaynak olarak kullanmıştır. Ancak Cevâhiru’l-ebrâr’ın bulunduğu Beyazıt Umûmî Kütüphânesi Hâlis Efendi bölümünün İstanbul Üniversitesi Kütüphânesi’ne intikâlinden sonra eserin kaybolduğu zannedilmiş ve bu konuda araştırma yapanlar genellikle Köprülü’nün verdiği bilgilerle yetinmek zorunda kalmışlardır. Bilâhare Cevâhiru’l-ebrâr’ın yeri tesbit edilmiş[1] ancak bu tarihten sonra yapılan çalışmaların kaderi de pek farklı olmamış ve Yesevîlik araştırmaları Köprülü ile onun temel kaynağı olan Cevâhiru’l-ebrâr arasına sıkışıp kalmıştır. Bu konuda başka kaynaklar olabileceği düşüncesiyle yaptığımız kütüphâne araştırmasında, bugüne kadar bilinmeyen ya da pek kullanılmayan bazı kaynaklara rastladık. Yeseviyye araştırmalarına yeni bir canlılık getireceği ümidiyle, makâlemizde önce bu eserleri kısaca tanıtacak, ardından bir ilk dönem Yesevî risâlesi olan Mir’âtü’l-kulûb’un neşrini sunacağız[2].

1. Hüsâmeddîn Hüseyin b. Ali Sığnâkî (ö. 711/1311)[3].

en-Nihâye adlı fıkıh kitabıyla bilinen ve Halep’te medfûn bulunan meşhur Hanefî fakîhi Hüsâmeddîn Sığnâkî, Ahmed Yesevî’nin terceme-i hâlini ve menkıbelerini bir risâlede toplamıştır. Muhtemelen h. VII. asrın sonlarında kaleme alınan bu risâle, Yesevîlik ile ilgili en eski eserlerden biridir. Lemehât ve Huccetü’z-zâkirîn gibi eserlerde Sığnâkî’nin bu risâlesinden istifâde edilmiştir[4]. Risâle-i Hüsâmeddîn es-Sığnâkî’nin bir nüshası Taşkent’te Özbekistan Fenler Akademisi Şarkiyat Enstitüsü Kütüpnânesi’ndedir (nr. 11084, vr. 1b-3a). Farsça ve üç varak tutarında olan bu küçük risâlede, Ahmed Yesevî’nin (ö. 562/1166-7) Şeyh Şihâbeddîn Sühreverdî’den (ö. 632/1234) icâzet aldığı, Yesevî’nin sohbetiyle 12.000 pâdişahzâdenin velâyet makâmına ulaştığı gibi mübâlağalı ve tenkîde açık ifâdeler bulunmaktadır. Zîrâ Sühreverdî’nin h. 539 (1145)’te doğduğu düşünülürse[5], o henüz 23 yaşında bir genç iken Ahmed Yesevî’nin vefât ettiği ortaya çıkar. Yine de, kadîm bir risâle olduğu için istifâde edilecek birçok yerinin olduğu muhakkaktır.

2. Hazînî Ahmed b. Mahmûd (ö. 1002/ 1593-4’ten sonra).

Şimdiye kadar kaynaklarda Hazînî’nin hayâtıyla ilgili herhangi bir bilgiye rastlanamamış ise de, onun Cevâhiru’l-ebrâr’da kendisi hakkında verdiği bilgiler azımsanmayacak kadar mühimdir. Bu bilgiler, Cevâhiru’l-ebrâr’ı tanıtan Nihat Azamat[6] ve neşre hazırlayan Cihan Okuyucu[7] tarafından derlendiği için tekrârına gerek görmüyoruz. Hazînî’nin Cevâhiru’l-ebrâr hâricinde birkaç eseri daha vardır. Bunlardan şimdiye kadar pek istifâde eden olmamıştır:     

a) Menba‘u’l-ebhâr fî riyâzi’l-ebrâr: Türkçe olan bu eserin bulabildiğimiz tek nüshası İstanbul’da Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa, nr. 1425’te olup 1b-81b varakları arasındadır. İstanbul’da h. 995’te yazılan bu nüshada istinsâh kaydı olmadığı için müellif hattı olması dâire-i ihtimâldedir. Eser:

Bismillâhirrahmânirrahîm / Zât ve sıfât ile azîm ve kadîm

Zâtı irür müftetih-i kâinât / Fâtih-i ebvâb-ı hümâyûn cihât...

şeklinde bir şiirle başlar. Manzûm ve mensûr karışık bir eserdir. Müellifin, akrabâ ziyâreti için Buhârâ’ya gideceğini duyan İstanbul’daki bazı âlim ve sâlih zâtlar, ayrılık elemini teskîn için müelliften Yeseviyye ve Nakşbendiyye tarîkatlarının usûl ve âdâbına dâir bir eser kaleme almasını istemişler, bunun üzerine bu eser yazılmıştır (vr. 7b). Eserde, hicrî 9. asırda yaşamış bir Yesevî şeyhi olan Şeyh Mahmûd Halvetî Zâverânî’nin sülûk risâlesinden zikr-i erre hakkında bazı bilgiler aktarılır (18b-20a). Ayrıca Şeyh Seyyid Ahmed el-Beşîrî’nin meşâyıhın menâkıbına dâir yazdığı eserinden[8] Ahmed Yesevî’nin zikr-i erre hakkındaki bir sözü nakledilir (20a). Kemâleddîn Îkânî, Şeyh Hudaydâd, Ubeydullah Ahrâr, Ahmed Yesevî, Abdülhâlik Gucdüvânî gibi önde gelen Yesevî ve Hâcegân (Nakşî) meşâyıhının bazı menkıbelerine yer veren müellif, bir vesîleyle eserde Mâverâünnehr’den Hicâz’a, oradan da İstanbul’a geldiğini anlatmaktadır (58a-b).

b) Huccetü’l-ebrâr: Saîd Nefîsî bu eserin adını Mesnevî-yi Huccetü’l-ebrâr diye kaydeder[9]. Farsça manzûm bir eser olup bir nüshası Paris Millî Küphânesi’ndedir (Bibliotheque Nationale, Pers. A. F. 263, vr. 103b-173b)[10]. İstanbul’da h. 996 senesinde Sultan III. Murâd adına yazılmış olduğunu ve Yesevî meşâyıhından bahsettiğini bildiğimiz bu eseri tedkîk etme imkânı bulamadık. Aynı mecmûa içinde Hazînî’nin, Mevlânâ’nın Mesnevî’sinin başından üç beytin şerhi mâhiyetindeki Teselliyü’l-kulûb adında Farsça bir eseri ile (vr. 2b-84b), iki mersiyesi (vr. 85a-101a) de bulunmaktadır.

3. Muhammed Âlim Sıddîkî Alevî (ö. 1043/1633-4).

Daha ziyâde Âlim Şeyh diye bilinen bu zât, h. 972’de Taşkent’te doğmuş, h. 1043 senesinde Semerkand yakınlarındaki Alîâbâd’da vefât etmiştir. Babası Mü’min Şeyh, şeyhi Pirîm Şeyh’tir. Âlim Şeyh, Alîâbâd’daki tekkesinde uzun yıllar halkı irşâd etmiş olan bir Yesevî şeyhidir. Vefâtından sonra yerine halîfelerinden Hâce Abdürreşîd postnişîn olmuştur. Âlim Şeyh’in en meşhur eseri Lemehât’tır. Başka eserlerinin de olduğu anlaşılmaktadır. Halîfelerinden Hâce Fethullâh b. Abdülbâsıt Azîzegî Lemehât’a bazı ilâveler yapmış ve bu Tekmile-i Lemehât’ta Âlim Şeyh’in hayâtı ve menkıbelerini derlemiştir[11]. Müridlerinden biri olan Muhammed Şerîf el-Hüseynî (ö. 1109/1697-8) Huccetü’z-zâkirîn adlı eserinde bu tekmileden istifâdeyle Âlim Şeyh’in menâkıbına yer vermiş, halîfelerinden de bahsetmiştir[12]. Ayrıca Hâce Abdurrahîm b. Hâce Abdurrahman Hisârî’nin Tuhfetü’l-ensâb-ı Alevî adlı eserinde de Âlim Şeyh anlatılmaktadır[13].

Lemehât min nefahâti’l-kuds: Müellif bu eseri, Ahmed Yesevî’nin mânevî işâretiyle bir rüyâdan sonra yazmaya başlamış ve Sultan Muhammed Bahâdır Hân’a ithâf etmiştir. Farsça olan eser iki bölümden oluşur: Dibâceden sonraki birinci bölüm, cehrî zikrin câiz olduğuna dâir serdedilen âyet ve hadislerden oluşmaktadır (s. 7-38). İkinci bölümde ise Ahmed Yesevî’den başlamak üzere Yesevî silsilesindeki bazı meşâyıhın ahvâl ve menâkıbı anlatılır (s. 38-464). Ahmed Yesevî’nin anlatıldığı bölümde (s. 38-123) Sûfî Dânişmend’in ve İmâm Hüsâmeddîn Hüseyin Sığnâkî’nin (ö. 711/1311-2) Ahmed Yesevî’nin menâkıbına dâir yazdıkları eserlerden istifâde edilmiştir (s. 38-40, 48). Muhtelif yazma nüshaları bulunan Lemehât[14], ilk kez Taşkent’te neşredilmiş (1327/1909), ikinci baskısı ise Muhammed Nezîr Rânchâ’nın önsöz ve fihrist ilâveleriyle İslâmâbâd’da yapılmıştır (1406/1986)[15]. Âlim Şeyh’in ayrıca Risâle-i Menâkıb isminde bir eserinin daha olduğu nakledilmektedir[16].

4. Molla Muhammed Şerîf el-Hüseynî el-Alevî (ö. 1109/1697-8).

Meşhur bir Yesevî şeyhi olup 1026 (1617) senesinde doğmuştur. Önce Lemehât müellifi Âlim Şeyh’e, onun vefâtından sonra halîfelerinden Hâce Fethullâh’a, ve sonra Mevlânâ Hacı İsmâîl’e intisâb etmiş, bilâhare mânevî bir işâretle Hâcegân (Nakşî) meşâyıhından Mevlânâ Kemâl’in (Kemâleddîn) halkasına dâhil olmuştur[17]. Buhârâ’da Medrese-i Zergerân’a yakın olan tekkesinde hem Yesevî hem de Nakşî usûlünce irşâda devam etmiş olan Muhammed Şerîf, Buhârâ’da medfûndur[18].  

a) Huccetü’z-zâkirîn li-reddi’l-münkirîn: h. 1077’de kaleme alınan eser, bir mukaddime, üç makâle ve bir hâtimeden oluşur. Birinci ve ikinci makâlelerde cehrî zikrin cevâzına dâir âyet, hadîs ve ulemânın görüşleri nakledilir. Üçüncü makâlede ise Ahmed Yesevî’den başlayarak bazı Yesevî şeyhlerinin hayâtı ve menkıbeleri anlatılır (vr.90a-137b). Bu meyânda müellifin ilk şeyhi olan Âlim Şeyh ve onun halîfeleri de zikredilir (137b vd.). Eserin hâtimesinde tasavvufî âdâb ve ahlâka dâir bazı mektuplar yer alır (173a-203b).

Eserin bir nüshası Süleymaniye Ktp., Reşid Efendi, nr. 372’de, 1b-203b varakları arasında olup Farsça’dır[19]. Bu nüsha 1206 (1791)’de Buhârâ’da Şâh Âlim Hâce tarafından istinsâh edilmiştir[20]. Eserde nakil yapılan bazı kitaplar şunlardır: Nevevî, Bustânü’l-ârifîn (31a); Âlim Şeyh, Lemehât (18b-19a) ve risâlelerinden biri (46a, 47b); Sûfî Dânişmend, Risâle (Ahmed Yesevî’nin menâkıbı) (92a); Hüsâmeddîn Hüseyin Sığnâkî, Risâle-i Müsâmeddîn es-Sığnâkî (Ahmed Yesevî’nin menâkıbı) (92a-92b, 95b, 97a); Mevlânâ Lütfullâh Türkistânî, İsmâil Ata’nın menâkıbı (101a, 102b); İshâk Hâce, Hadîkatü’l-ârifîn: İsmâil Ata’nın menâkıbıdır (100b); Hâce Fethullâh Azîzegî, Tekmile-i Lemehât: Âlim Şeyh’in menâkıbıdır (157a).

b) Tuhfetü’s-sâlikîn: Muhammed Şerîf’in diğer bir eseri olup önceki ile aynı mecmûada, 204b-246a varakları arasında bulunmaktadır. Farsça bir eserdir. Hem Yesevî hem de Nakşbendî tarîkatlarının usûl ve âdâbını konu edinir. Müellifin aynı mecmûada Dîvân’ı ile Gündüz ve gece evrâdına dâir eseri de mevcûddur. Bunların hâricinde birkaç eserinin adı Tuhfetü’z-zâirîn’de nakledilmektedir[21].

5. Seyyid Zinde Ali (ö. XII/ XVIII. asır).

Bu zât, Yesevîlikten Nakşbendîliğe geçen Hâce Mîr Azîzân el-Hüseynî’nin oğludur. Babasının şeyhi Muhammed Cân Karamânî’dir (ö. 1050/1640). Karamânî, Muhammed Emîn Dehbîdî’den (ö. 1006/1597-8), o da babası Mahdûm-i A‘zam Ahmed Kâsânî’den (ö. 949/1542) icâzet almıştır[22].

Semerâtü’l-meşâyıh: 1091 (1680) yılında tamamlanan ve Türk meşâyıhı hakkında bazı bilgiler ihtivâ ettiği bilinen bu eserin Taşkent’teki Şarkiyat Enstitüsü Kütüphânesi’nde iki nüshası bulunmaktadır (nr. 2619, vr. 48b-598b; nr. 1336, tümü 291 varak)[23]. Aynı müellifin, içinde cehrî zikri de savunan Zînetü’l-libâs adında bir eseri daha vardır[24]. Bu eserleri tedkîk etme imkânı bulamadık.

Bu eserler hâricinde, Hâce İshâk b. İsmâil Ata’nın Risâle’si[25]; anonim bir eser olan Hazret-i Pehlivân Ata aleyhi’r-rahmening Hikâyetleri,[26] Ebu’l-Muhsin Muhammed Bâkır b. Muhammed Ali’nin Tezkire-i Muhammed Bâkır[27] ve Nâsıruddîn b. Emîr Muzaffer Buhârî’nin (ö. 1324/1906’dan sonra) Tuhfetü’z-zâirîn (Buhârâ 1910)[28] gibi eserleri Yesevîlik hakkında araştırma yapanların istifâde edebileceği eserler cümlesindendir.

Tüm bu araştırmalardan sonra özetle şunları söyleyebiliriz:

1. Yukarıda bahsedilen eserlerin tedkîki ve neşri ile Yesevîlik araştırmalarının canlanacağı ve bu konuda yeni bilgilere ulaşılacağı muhakkaktır.

2. Uzun Firdevsî’ye nisbet edilen ve Abdülbâki Gölpınarlı tarafından neşredilen Vilâyetnâme: Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî adlı eserde Ahmed Yesevî’nin bazı menkıbeleri anlatıldıktan sonra: “Onun bu çeşit kerâmetleri çoktur, isteyen Menâkıb’ında okur” cümlesi bulunmaktadır[29]. Bu cümleye istinâden araştırmacılar, Ahmed Yesevî’nin menkıbelerini ihtivâ eden bir eserin yazılmış ancak bugün bunun kayıp olduğunu öteden beri söyleyegelmişlerdir[30]. Bu menâkıb kitabının (kitaplarının) kim tarafından yazıldığı hakkında herhangi bir bilgi de şimdiye kadar mevcud değildi. Yukarıda işâret edildiği üzere, artık  Ahmed Yesevî’nin menkıbelerini ihtivâ eden iki eserin olduğu anlaşılmış, bunların müellifleri ile birisinin yeri tesbît edilmiştir. Bu müelliflerden birisi, Ahmed Yesevî’nin halîfelerinden Sûfî Muhammed Dânişmend, diğeri ise Hüsâmeddîn Hüseyin b. Ali Sığnâkî (ö. 711/1311)’dir. Sığnâkî’nin yazdığı menâkıbın yerini biliyoruz. Sûfî Dânişmend’in yazdığı menâkıb ise şimdilik meçhûl. Ancak Lemehât’taki Ahmed Yesevî ile ilgili bilgiler (s. 48-123) temelde Sûfî Dânişmend’in yazdığı menâkıba dayandığı için, onun muhtevâsı hakkında elimizde yeterince bilgi bulunmaktadır. Hattâ Sûfî Dânişmend’in yazdığı Menâkıb-ı Ahmed Yesevî’nin muhtasar da olsa elimizde olduğunu söyleyebiliriz. Sûfî Dânişmend’in Ahmed Yesevî hakkında bir eseri daha vardır: Mir’âtü’l-kulûb. Birazdan bunun neşrini sunacağımız.

SÛFÎ MUHAMMED DÂNİŞMEND:

Nesebnâme’deki bilgileri göre, Sûfî Muhammed Dânişmend Zernûkî, Ahmed Yesevî’nin önde gelen halîfelerindendir. Şeyhiyle birlikte kırk defa halvete girmiş ve yine şeyhinin icâzetiyle Otrâr’a gidip tekke kurmuş ve kırk yıl irşâdda bulunmuştur. Sûfî Muhammed Dânişmend’in kabri Otrâr’dadır. Önde gelen halîfesi Süksük Hâce, onun ki de Evliyâ Melik’tir[31].

Reşahât’ta, Sûfî Muhammed Dânişmend hakkında şöyle denir: Hâce Ahmed Yesevî’nin dört halîfesinden üçüncüsüdür. Yıllarca irşâd makâmında bulunmuş ve halkı Hakk’a dâvet etmişlerdir. Hazret-i Îşân (Ubeydullah Ahrâr) buyuruyorlardı ki: Sûfî Muhammed Dânişmend, çok âlim, dînine bağlı ve muttakî bir kişi imiş. Hâce Ahmed Yesevî Yesi’ye gelip halkı cehrî zikirle meşgûl edince, Sûfî Muhammed Dânişmend onu bu işten menetmek düşüncesiyle evinden çıkmış. Ahmed Yesevî, onun kendisini îkâz için gelmekte olduğunu mânen keşfedip daha görüşmeden onda mânevî tasarruflarda bulunmuş ve görüşme esnâsında onun işini tamamlamış (mürid yapmış veya hilâfet vermiş)[32].

Hazînî’nin Cevâhiru’l-ebrâr’ında Sûfî Muhammed Dânişmend Zernûkî, Ahmed Yesevî’nin birinci halîfesi olarak gösterilir[33]. Ayrıca o, Ahmed Yesevî’ye muhâlefet ile soru sormak için gelen İmâm Mergazî’nin hâfızasındaki 1000 soruyu silen kişi olarak takdîm edilir[34].

Âlim Şeyh, Sûfî Muhammed Dânişmend hakkında benzer bir rivâyet nakleder. Ona göre soru sormak için gelen İmâm Merâğî’dir. Kerâmet göstererek onun zihnindeki soruları silen kişi Hakîm Ata, kitaplarındaki yazıları silen ise Sûfî Dânişmend’dir. Sûfî Dânişmend’in yazdığı Ahmed Yesevî Menâkıbı’ndan bazı nakiller de yapan Âlim Şeyh[35], onun kabrinin Yesi’ye dört fersah mesâfedeki Otrâr şehrinde olduğunu söylemektedir[36].

Muhammed Şerîf el-Hüseynî, İsmâil Ata’dan bahsederken şöyle der: “Şu konu kapalı kalmasın ki, Hz. Sultân İsmâil’in üç mânevî nesebi (intisâb ve icâzeti) vardır. Birincisini, Şeyh Mustafa (k.s)’dan almıştır ki ona bazıları Süzük Ata, bazıları da Süksük Ata diyorlar. Onlar Hz. Sûfî Dânişmend’den ve onlar da Hz. Hâce Ahmed Yesevî’den almışlardır”[37]. Bu rivâyetten, Sûfî Dânişmend’in halîfesi Süzük Ata’nın[38] asıl isminin Şeyh Mustafa olduğunu anlıyoruz. Âlim Şeyh gibi, Muhammed Şerîf de, Sûfî Dânişmend’in yazdığı menâkıb’dan istifâde etmiştir[39].

Nâsıruddîn Buhârî, Tuhfetü’z-zâirîn’de Sûfî Dânişmend’in Ahmed Yesevî’nin üçüncü halîfesi olduğunu, muttakî bir insan olup Otrâr’da Arslan Bâb’ın yakınında medfûn bulunduğunu söyler[40]. Oysa Ebû Tâhir Semerkandî, Semeriyye adlı eserinde onun Semerkand yakınlarında medfûn olduğunu, mezar taşında isminin açıkça görüldüğünü ve Lemehât’ta hayâtı hakkında geniş bilgi bulunduğunu söylemektedir[41]. Semerkandî, Sûfî Dânişmend adındaki başka bir şahsın kabrini, söz konusu şahısla karıştırmış olmalıdır. Ancak Sûfî Dânişmend’e isnâd edilen Mir’âtü’l-kulûb adlı eserde Ahmed Yesevî’nin (ö. 562/1166-7) yanısıra sık sık Necmeddîn Kübrâ’dan (ö. 618/1221) nakiller yapılmış olması, üstelik Zengi Ata’nın (ö. 656/1258-9) halîfelerinden Sadr Ata Risâlesi’nden bahsedilmesi bazı şüpheleri uyandırmaktadır. Zîrâ Sadr Ata, Ahmed Yesevî’den takrîben bir asır, Sûfî Dânişmend’den de yarım asır sonra (h. VII. asırda) yaşamış olması gerekir. Gerçi bu risâlede bahsedilen Sadr Ata’nın, Ahmed Yesevî’nin halîfelerinden biri ve kardeşi olduğu söylenen Sadr Şeyh olması da ihtimal dâhilindedir[42] ki o zaman mesele hallolur. Ancak Sadr Ata adıyla meşhur olan kişi Zengi Ata’nın halîfesidir.

Bu durumda iki ihtimal vardır: 1. Bu risâle Ahmed Yesevî’nin halîfelerinden Sûfî Dânişmend tarafından yazılmış ya da şifâhen anlatılmış, bilâhare müridlerince bazı ilâveler yapılarak kayda geçirilmiştir. 2. Bu risâle Sûfî Muhammed Dânişmend adında başka bir zât tarafından te’lîf edilmiş olabilir. Nefahâtü’l-üns’te Necmeddîn Kübrâ’nın halîfelerinden Baba Kemâl Cendî’nin menâkıbı anlatılırken, onun Cend’e gelip Ahmed Mevlânâ’yı terbiye ettiği ve icâzet verdiği nakledilir. Ahmed Mevlânâ’nın kardeşi Muhammed Dânişmend de ağabeyinin halîfelerinden Şeyh Bahâeddîn’in terbiyesinde yetişmiş ve icâzet almıştır[43]. Muhtemelen h. VIII. asırda vefât eden bu Kübrevî şeyhi Muhammed Dânişmend’in Yesevîlik ile ilişkisi olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak o dönemlerde bu iki tarîkatın birbiriyle yakın ilişkiler içinde oldukları bilinmektedir[44]. Bu zât da Kübrevîliğin yanısıra Yesevîliğe intisâb etmiş ve bu risâleyi kaleme almış olabilir. Ancak elde yeterli bilgi ve delil olmadığı için bu sâdece bir ihtimâldir ve kanâatimizce birinci şıktaki ihtimal daha kuvvetlidir. Ancak her iki ihtimâlde de eserin h. VIII. asır ya da öncesinde yazıldığı anlaşılmaktadır. Cevâhiru’l-ebrâr’ın h. X. asırda yazılmış olduğunu düşünürsek, Mir’âtü’l-kulûb’e “kadîm bir Yesevî risâlesi” diyebiliriz.

MİR’ÂTÜ’L-KULÛB:

Bu eserin bilinen tek nüshası İsveç’in Uppsala şehrindeki Üniversite Kütüphânesinde, 472 numaralı mecmûa içinde 158b-177a varakları arasında olup Çağatay Türkçesi ile yazılmıştır[45]. Toplam 534 varak olan bu mecmûa 1249/1833 senesinde istinsâh edilmiştir. Mecmûadaki diğer belli başlı eserler şunlardır: Sûfî Allahyâr, Meslekü’l-muttakîn; Salâh b. Mubârek Buhârî, Enîsü’t-tâlibîn ve uddetü’s-sâlikîn; anonim, Nesebnâme-i Hâce Ahmed Yesevî ve Nesebnâme-i İsmâîl Ata; İshâk b. İsmâil Ata, Risâle; Abdullah Dihlevî, Risâle; Reşahât ve Muhammed Pârsâ’nın Tahkîkât’ından birer bölüm; Ahmed Kâsânî, Vâkı‘a-i Hakkâniyye[46].

Mir’âtü’l-kulûb, Ahmed Yesevî’nin tasavvufî görüşlerini derlemek gâyesiyle yazılmış bir eserdir. Ancak eserde Necmeddîn Kübrâ ve Sûfî Muhammed Dânişmend’in görüşleri de nakledilmektedir. Sûfî Dânişmend’in Ahmed Yesevî’den şifâhî olarak naklettiği sözler, bilâhare Sûfî Dânişmend’in müridlerince derlenmiş ve bu eser meydana gelmiş olabilir ki tasavvuf târihinde zaman zaman görülen bir durumdur. Eser üç bölümden oluşmaktadır: Şerîat, tarîkat ve hakîkat. Birinci bölümde İslâmî ve tasavvufî ahlâk, ikinci bölümde tarîkat âdâbı, üçüncü bölümde ise mârifetullah konularına temâs edilir. Eserde, irşâda ehil olmayan kişilerin şeyhlik iddiâsında bulunmaları şiddetle tenkîd edilmiştir. Mir’âtü’l-kulûb, gerek Yesevîliğin ilk dönemine âid bir risâle oluşu ve gerekse Sadr Ata Risâlesi gibi o döneme âid bazı Yesevî eserlerine temâs etmesi sebebiyle önem arzetmektedir. Eserin dil ve üslûbu da, Çağatay edebiyatı üzerine araştırma yapanlar için ayrıca önem arzedebilir. Ancak bu konu bizim ihtisas sahamıza girmediği için onu erbâbına havâle ediyoruz. 

Bu eserden şimdiye kadar istifâde eden olmamıştır. Fuad Köprülü İlk Mutasavvıflar’ı yazarken bu eseri hiç duymamış, İslâm Ansiklopedisi’ne yazdığı Ahmed Yesevî maddesinin bibliyografyasında Le Monde Oriental (XXII, 1-3, Uppsala 1928) dergisinden istifâdeyle Mir’âtü’l-kulûb adında bir eser olduğuna işâret etmiş[47] ancak gördüğümüz kadarıyla ne o, ne de ondan sonra Yesevîlik üzerine araştırma yapanlar bu eserden istifâde etmemişlerdir.

Eserin, önce Çağatay Türkçesi ile yazılmış olan asıl metnini, ardından günümüz Türkçe’sine uyarlanmış şeklini takdîm edeceğiz. Metinde geçen âyet, hadis ve kelâm-ı kibâr türündeki Arapça ibârelerin imlâsında bâriz hatâların oluşu, müstensihin Arapça bilmediği şeklinde yorumlanabilir. Neşirde bu hatâları büyük ölçüde düzelttik. Çağatayca metni ise genelde aynen muhâfaza ettik. Meselâ metinde “gerekir” anlamındaki kelime bazen kerek, bazen de kirek şeklinde yazılmıştır ki her iki imlâ da doğrudur, bunlar muhâfaza edilmiştir. Ancak teknik zorluklardan dolayı transkripsiyon işâretleri kullanılmamış, bunun yerine küçük uyarlamalar yapılmıştır. Meselâ Arapça ve Farsça kökenli kelimelerdeki uzatmalar gösterilmiş, “hemze” düz apostrofla, “ayn” ters apostrofla, sağır kef “g” harfi ile, “gayn” ise “ğ” ile ifâde edilmiştir.

Mir’âtü’l-kulûb’un İsveç’ten getirilmesinde yardımlarını esirgemeyen hocalarım, M. Ü. İlâhiyat Fak. öğretim üyeleri Mehmet Ali Sarı ve İrfan Gündüz Beylere, ayrıca Çağatayca metni gözden geçiren İstanbul Ün. Ed. Fak. öğretim üyesi Kemal Eraslan Bey’e teşekkürü bir borç biliyorum.

* * * 

MİR’ÂTÜ’L-KULÛB

[SADELEŞTİRİLMİŞ METİN]

Orijinal Metin Transkripsiyonu için  linke tıklayınız.

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

Hamd, işiten ve bilen Allâh Teâlâ’ya mahsustur, yaratıcı ve cömert olan Allah’ı tesbîh ederiz.

Yani bil ve haberdâr ol ki, bu mübârek risâleyi derleyen (kişi) şerîatın delîli ve tarîkatın ehli yani Mevlânâ Sûfî Dânişmend’tir. Âriflerin sultânı, vera‘ (takvâ) ehlinin rehberi, yeryüzünün kutbü’l-aktâbı olan Hâce Ahmed Yesevî rahmetullâhi aleyh’in sözlerini, bu aziz Sûfî Muhammed Dânişmend (nakledip) anlatırlar. Bu risâlenin yazılmazının sebebi şu idi ki, tüm sûfîler, sabah ve akşam belki sürekli zikir halkasında doğru bir hâl içinde iken, günlerden bir gün Hz. Sultân’a (Ahmed Yesevî’ye): “Şeyhlik ve müridlik hakkında ve bu yüce silsilenin sülûk (usûlü) ve tarîkatı konusunda bilgi verseniz, sizden sonra ehl-i tarîkata hâtıra kalır”, diye arzettiler. Sonra bu risâleye Mir’âtü’l-kulûb adı verildi yani Gönüllerin Aynası. Her kim aynaya baksa yüzünü görür ve gayb aynası olsa onu da (gaybı da) görür. Binâenaleyh her kim bu kitabı okusa ve kendi kusurunu görüp bilse, onu telâfîye çalışıp tevbe ve istiğfâr ile benliğinden geçse, ümit edilir ki Allah Teâlâ o kusur ve günâhı afveder. Her  sâlik ki bu risâleyi okusa veya okuyandan dinleyip amel etse, kalp gözünü açsa, onsekiz bin âlemdeki acâyip ve gariplikleri görse, kıyâmette -inandık ve tasdîk ettik- Celâl sâhibi (Allah Teâlâ) ile buluşup keyfiyetsiz olarak onun yüzünü görse, (bu) hiç acâyip ve garip (bir hâl) olmaz. Ancak Ondan (Allah’tan) yardım dileriz.

Muhabbet, yakıcı ateş ve şevk diyerek bu Mir’âtü’l-kulûb risâlesini üç bölüm üzerine binâ ettiler. Zîrâ Hak Teâlâ, “kullarım bana yaklaşsın”, deyip din ve İslâm yolunu bahşetti. O yola üç isim verdi. Birinci şerîat, ikinci tarîkat, üçüncü hakîkat. Bu sebeple (bu risâle) üç bölüm üzerine binâ edildi. Ve dahi (Hak Teâlâ Kur’ân’da) kelâmı içinde şöyle zikretti: Allah Teâlâ’nın kelâmı: “(İbrâhim aleyhisselâm dedi ki:) Ben Rabbim’e gidiyorum, O bana doğru yolu gösterecek[68]. İbrâhim (a.s): Şüphesiz Rabbim beni doğru yoluna sevk etti, dedi. Yani bu yoldan maksad, İslâm yoludur. Ama Hak Teâlâ’nın yolu, şu delil ile üç yoldur: İslâm dîni Allah’a giden yoldur. Başlangıcı şerîat, sonu hakîkat ve ikisi arasında tarîkat (vardır). Ve dahi Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) haber verir ki: Her işte şerîat, tarîkat ve hakîkat vardır. Müridlikte de böyledir. Şerîatta ilim ve ameller, tarîkatta kalplerin açılması ve hâl, hakîkatta ise Hak Teâlâ’nın cemâlini müşâhede ve buluşma vardır. Hz. Peygamber (s.a) der ki: Şerîat benim sözlerim, tarîkat fiillerim (işlerim), hakîkat ise hâlimdir. Sultânü’l-ârifîn (Ahmed Yesevî) der ki: Şerîat, zâhiren uzuvlarla amel etmek; tarîkat, kalp ile amel etmek; hakîkat ise sır (kalbin içindeki cevher, gönül) ile amel etmektir.

[BİRİNCİ BÖLÜM: Şerîat Hakkında]

Sultânü’l-ârifîn der ki: Kendisine uyulan önder insanlar üç kısımdır: Şerîat önderleri âlimler ve pâdişahlardır, tarîkat önderleri şeyhler ve sûfîler, hakîkat önderleri de ârifler ve Hakk’a yakın olan şeyhlerdir. Eğer âlimler ve pâdişahlar şerîatta emredilene uyup yasaklanandan sakınır ve başkalarına da (bu emir ve yasakları anlatıp) emrederlerse doğru yoldan şaşmazlar. Onlara uyanlar da şaşmazlar. Eğer bu şartlarla birlikte olmazlarsa, şerîat yolundan saparlar. Şeyhler ve sûfîler riyâzat ve çile çekip gönül âlemlerini açsalar, yetmiş makamdan geçip gâib ruhlar ve meleklerle sohbet etseler, bu tür şeyh ve sûfîler tarîkat yolundan sapmazlar. Su tür büyüklere tâbi olanlar da sapmazlar. (Ama onlar) bu şartlarla birlikte olmazlarsa tarîkat yolundan saparlar, onlara uyanlar da saparlar. Hakk’a yakın olan kullar ve şeyhler, hakîkaten Allah’tan başka herşeyden vaz geçip gönüllerini sırra ulaştırırlarsa maksadlarına erişip hakîkat yolundan sapmazlar. Onlara tâbi olanlar da sapmazlar. Eger bu şartlar içinde bulunmazlarsa hakîkat yolundan sapıp gâye ve maksada ulaşamazlar. En iyisini bilen Allah’tır.

Yani Sûfî Muhammed Dânişmend, buna bakarak derler ki: Meselâ Hicaz bölgesinin pâdişahı, Hıtay bölgesinin pâdişahına elçi (heyeti) gönderse, o elçi yolu bilmese, (içlerinden) biri başkan olup yola koyulsalar, (başkan) doğru yoldan sapıp şaşırır ve dolayısıyla elçi de şaşırır. Eğer o kılavuz, gördüğü yolu şaşırmasa, kılavuza uyanlar da sapmazlar. Derviş veya şeyh olan kişiler, yolu bilen kılavuza benzerler. Onlara uyanlan da kılavuz tutan insanlara benzerler.

Sûfî Muhammed Dânişmend der ki: Hangi şeyh yetmiş makamdan geçmeden şeyhlik ve önderlik iddiâsında bulunsa iddiâsı bâtıl (geçersiz) olur. Nidâ ederler ki: “Ey bâtıl iddiâda bulunan! Sana tâbi olanlar bâtıl ve bozuk (yoldadırlar)”. Tâbi olan mürid ve arkadaşlarının da günahları, o sahte şeyhin boynuna olur.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Bazı insanlar “şerîatla yürüyorum”, bazıları da “hakîkatla yürüyorum” deyip iddiâda bulunur. Şerîatla yürüdüğünü iddiâ edenlere mü’min ve müslüman derler. Tarîkatla yürüyenlere şeyh, sûfî ve zâhid derler. Hakîkatla yürüyenlere de ârif, âşık ve muhib derler. Bu yolda yürüdüğünü iddiâ edenlerin mânevî hâl sâhibi olmaları gerekir. Eger (kişinin) mâneviyâtı ve iddiâsı düzgün olursa, Hak Teâlâ onu dost edinir. Eğer mâneviyâtı düzgün olmayıp iddiâsı yalan olsa -bundan Allah’a sığınırız- böyle bir kimse Allah Teâlâ’nın düşmanıdır. Allah Teâlâ’nın kelâmı: O gün, yalanlayanların vay hâline[69]. Hz. Peygamber (s.a) yine şöyle buyururlar: Yalancı, Allah’ın düşmanıdır. Bu yolda yalancılıkla yürüme, dürüstlükle yürü ki iddiâya mâneviyât gereklidir. Mâneviyât size gerekir, ama herşeyin mânâsını kendi yerinde (ve konumunda) açıklanacak inşâallah.

Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: Şerîat sözlerim, tarîkat fiillerim ve hakîkat hâllerimdir. Dediler ki, şerîat benim söylediğim sözdür, tarîkat benim yaptığım işlerdir. Peygamber (s.a), şerîat benim söylediğim sözdür demekle yetindi, tarîkat söylediğimdir demekle yetinmedi, yaptığım işlerdir dedi. Bunun cevabı (izahı) şöyledir: Demişlerdir ki: Hz. Peygamber mirac gecesinde Mevlâ ‘azze ve celle ile vâsıtasız olarak doksan bin konuda sözleşti. Otuz bini şerîatla, otuz bini tarîkatla ve otuz bini hakîkatla ilgili idi. (Hak Teâlâ’dan) fermân geldi ki: Şerîat sözlerini bütün mü’min, kâfir ve fâsıklara (herkese) anlat. Tarîkat sözlerini dileyen ve isteyenlere anlat, ama hakîkatı aslâ söyleme.

Sultânü’l-ârifîn Hz. Hâce Ahmed Yesevî buyururlar ki: Şerîat, uzuvlarla yani zâhirle amel etmektir. Uzuvlarla (bi’l-erkân) kelimesinden maksad, farz, vâcib, sünnet ve edeblerin tümü olur. Ama şerîatla yürürüm deyip iddiâda bulunanlar, müslüman (diye) adlandırıldılar. İddiâlara mâneviyât gerekir. O mâneviyât da şudur ki, Hak Teâlâ’nın emri kullarına iki şekilde olur: Emredilen iyi işler (farz) ve yasaklanan kötü işler (haram). Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten menedersiniz[70], buyurdu. Mü’min ve müslüman diye adlandırılanlar, tüm emredilenleri yerine getirip yasaklananlardan sakınsalan, şerîatta iddiâları doğru, mü’min ve müslümanlıkları da dürüst olur. Hak Teâlâ’nın hakîkî kulları olurlar. Allah Teâlâ’nın kelâmı: Allah, inananların dostudur, onları karanlıktan aydınlığa çıkarır[71]. Eğer (insan) emredileni yerine getirmez, yasaklanandan sakınmaz ise, mü’min ve müslümanım diye iddiâsı yalandır ve kendisi yalancıdır. Emredilen şudur ki, dîne uygun olan herşeyi kabul etmek ve başkalarına da onu emretmek. Yasaklanan şudur ki, küfür, nifâk, şüphe, şirk, kendini beğenmek, gösteriş yapmak, zulmetmek, haram yemek, yalan söylemek, gıybet yapmak, zinâ etmek, içki içmek, uyuşturucu bitki (beng) yemek ve mü’minlere haksız yere zulmetmek. Bütün bunlar yasaklanmıştır.

Sizden biriniz bir kötülük gördüğünde onu eliyle değiştirsin, eger gücü yetmiyorsa diliyle (müdâhele edip karşı çıksın), ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle (öfke duysun) ki bu îmânın en zayıf şeklidir. Bir kişi nehyedilen bir kötülüğü yapıyor olsa, ona engel olmak gerekir. Eğer eliyle gücü yetmese diliyle, diliyle gücü yetmese gönlüyle o kişiye düşman olsun (ki bu sonuncusu) îmânın zayıflığındandır. Eğer mü’min o (kötülüğü) görüp engel olmasa, onu yapanın günahına ortak olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuşlardır: Kâfirliğe rızâ göstermek kâfirliktir, günâha rızâ göstermek de günahtır.

Şeyh Hasan Basrî (r.h) der ki: Hızır (a.s)’ı görme düşüncesi gönülden silinince, işte o zaman şerîat tamam olur. Hulâsa adlı kitapta nakledilir ki: Kalbinde hardal tânesi kadar kibir bulunan kişi Cennet’e giremez. Yani kalbinde küçük bir tâne kadar kibir olan kişi Cennet’e giremez. Ve dahi ehl-i ma‘rifet şöyle derler: Kibirli, kendisini başkalarından üstün gören kişidir. Kibirli insan, kendisini başkalarından üstün görür, işte böyle kişiler Cennet’e giremez. Peygamber (s.a) buyurdular ki: Cimri, mü’min de olsa Cennet’e giremez; cömert, kâfir de olsa Cehennem’e girmez. Yani cimri, mü’min de olsa Cennet’e giremez; cömert, kâfir de olsa Cehennem’e girmez.

Şeyh Cüneyd Bağdâdî (r.h) derler ki: Tüm âlimler korku ile ümit arasındadırlar. Hak Teâlâ’dan: Tüm kullarım cehennemlik, sâdece birisi cennetliktir, diye bir fermân gelse, cennetlik ben olacağım diye ümîd etmek gerekir. Eğer: Birçok kul cennetliktir, sadece biri cehennemliktir, diye bir fermân gelse, cehennemlik ben olmayayım, diye düşünüp tasalanmak gerekir. Yani korku ile ümit arasında olmak gerekir.

Sûfî Muhammed Dânişmend, Sultânü’l-ârifîn’den nakleder ki: (Bir kimsenin) şerîatı tamam olmadan tarîkat yoluna girmesi (doğru) olmaz. (Kişi) benlikten geçip yokluğa (fenâ) erişse, dünyâyı terk etse, sonra tarîkata girse (câiz) olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) buyurdular: Ölmeden önce ölünüz. Peygamber doğru söyledi.

İKİNCİ BÖLÜM: Tarîkat Hakkında

Allah Teâlâ buyurdu: Doğru yola yönelerek İbrâhim’in dînine uy[72]! O gün, ne mal, ne de oğullar fayda etmez. Ancak Allah’a temiz bir kalp (kalb-i selîm) ile gelenler fayda görür[73].

Hz. Hâce Ahmed Yesevî şöyle buyurdular: Allah Teâlâ, o Hazret (s.a)’e emretti ki: İbrâhim’in doğru dînine tâbi ol! Ve yine emretti ki: (Siz de) onun doğru dînine tâbi olunuz. Hz. Muhammed Mustafâ (s.a), kâinâttaki herkesin (ve herşeyin) önderi idiler. Biz seni, ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik[74].

İbrâhim’in dînine uyun demekte hikmet nedir? Cevap: Allah en iyisini bilir, hikmet odur ki, İbrâhim (a.s)’ı “atanız” diye zikretti. Oğul, ataya tâbi olur. Pekiyi, İbrâhim (a.s)’ı “atanız” diye zikretmesinin hikmeti nedir? Cevap: İbrâhim (a.s)’dan önce tarîkat verilmedi. İlk tarîkat İbrâhim (a.s)’a verildiği için “atanız” dedi. Haberde nakledilir ki: Ruhların anası, Muhammed (a.s)’dır ve cesedlerin anası Âdem (a.s)’ın cesedidir. Tenler (bedenler) atası, Âdem (a.s)’ın tenidir, demişler. En iyisini bilen Allah’tır. Hz. Muhammed (a.s)’ın rûhundan önce ruh yaratılmadı ve dahi Âdem (a.s)’ın zâtından önce beden yaratılmadı. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a)’in rûhu ruhların atası oldu. Âdem (a.s)’ın bedeni de bedenlerin atası oldu.

Allah Teâlâ yüce kelâmında şöyle zikretti: O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulur)[75]. Yani kıyâmet günü mal, mülk, oğul ve kız fayda etmez. Ancak (kişi) kalb-i selîm ile Allah’a ulaşırsa, o (kalp) fayda verir. Müfessir şeyhler arasında kalb-i selîm konusunda fikir ayrılığı çoktur. Ama Mevlânâ Sûfî Dânişmend (r.h) Hâce Ahmed Yesevî’den şöyle nakleder: (İnsanda) kalb-i selîm olmadıkça tarîkata girmesi câiz olmaz. Herkim dört deryâdan geçse, kalb-i selîm olur. Birinci dünya deryâsı, ikinci halk deryâsı, üçüncü şeytan deryâsı, dördüncü nefs deryâsı. Bu deryâlar için gemi gerekir, gemisiz geçilmez. Birinci, dünya deryasının gemisi zühd, yiyeceği kanâat, âlimi (veya bilgisi) horlanıp küçümsenmek, gemisinin demiri sabırdır. İkinci halk deryâsı, onun gemisi ümîdi kesmek ve uzlet, gemi demiri ayrılık, oturuşu halvettir (yalnızlık). Üçüncü Şeytan deryâsının gemisi zikir, yiyeceği tesbîh, demiri korku ve ümit, oturuşu muhabbettir. Dördüncü nefs deryâsı, gemisi açlık ve susuzluk, yiyeceği aşk, demiri zevk, oturuşu şevktir. İşte bu deryâlardan geçen kimse tarîkat yoluna lâyık olup kalb-i selîm elde eder[76]. Bu deryâlardan geçmeden ve yürünecek bu yolları kat etmeden (bir kişi) tarîkat yoluna adım atsa, o ahmaktır. Böyle kişiye tâbi olanlar da ahmaktır. Nitekim Peygamber (s.a) şöyle buyurdular: Ahmak benim düşmanımdır. Yani ahmak benim düşmanımdır.

Ve dahi bilmek gerekir ki, Rasûlullah (s.a) buyurdular: Tarîkat, benim fiillerimdir. Yani yaptığı işleri. Gecelerde aslâ uyumazlardı. Zikir ve tesbîhten bir ân bile uzak kalmazlardı. Sadece gündüz öğle vaktinde kaylûle uykusu yaparlardı. Rasûlullah (s.a) buyurdular: Gözlerim uyur ama kalbim uyumaz. Yani göz uyur ve gönül uyumaz. Yemeği az yerdiler. Bir rivâyette Hz. Peygamber (s.a) yetmişüç dindaşı ile birlikte oniki batman yemek yemişlerdi. Mugîre b. Şu’be (r.a) dedi ki: Peygamber, bir gece ayakları şişinceye kadar namaz kıldı. Kendisine denildi ki: Niçin böyle yapıyorsun, oysa senin geçmiş ve gelecek tüm günahların bağışlanmıştır. Nebî (s.a) buyurdu ki: Çok şükreden bir kul da olmayayım mı? Mugîre adlı sahâbe der ki: Peygamber (s.a) her gece şafat atıncaya kadar ibâdet ederlerdi ki, mübârek ayakları şişti. Sahâbe (r.a) dediler ki: Yâ Rasûlallâh! Hak Teâlâ, sizin geçmiş ve gelecek tüm amellerinizi bağışladığını söylüyor. Niçin kendinize meşakkat ediyorsunuz? Rasûlullah (s.a) buyurdular ki: Ey ashâbım! Benim gibi yetim Muhammed’i, Rabbim, “dostum ve habîbim” diye zikretti. Onun şükrânesi olarak itâat ve ibâdet ediyorum.

Bundan sonra Mevlâ ‘azze ve celle fermân buyurdu: Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt[77]. Yani ey Muhammed! Seni eziyet için yaratmadım. Gece ortasında itâat et. Arttırma ve (fazla) yapma. İşte bu fermân buyrulduktan sonra Hz. Muhammed Mustafa (s.a) geçenin üçte birini ibâdet ile geçirmeye başladılar. Ve seninle olanlardan bir grup[78]. Yani (Hak Teâlâ) o tâife ki, seninle olsa yani sana bey‘at edip senin gibi amel etseler, onlar da senin gibi gecenin üçte birini uyanık durup itâatla geçirsinler diye fermân buyurunca, Peygamber (s.a) böyle yaptı ve ashâbına da öyle (ibâdet) yapmalarını emretti. Ashâb da öyle yaptı. İşte ey sâdık mürid ve tâbi olan dost! O hazret (s.a)’in fiil ve amellerini bunca anlattık. Eğer ümmet isen, ona tâbi olup çaba ve gayret sarfet! Yalancı olma ki: Yalancı, Allah’ın düşmanıdır, dediler.

Mevlânâ Sûfî Dânişmend dediler ki: Hâce Ahmed Yesevî lutfedip buyururlar: Tarîkat. kalp ile amel etmektir. Yani tarîkat, gönül ile amel etmektir ve gönül âlemi gözünü açmaktır. Nitekim Hz. Muhammed Mustafa (s.a) bu konudan şöyle haber verirler: Allah Teâlâ’nın nur ve zulmetten yetmiş bin perdesi vardır. Eğer bu perdeleri açsaydı, baktığı herşey yanardı. Şüphesiz, Tanrı ‘azze ve celle’nin nurdan ve karanlıktan yetmiş bin hicâbı vardır. Eğer bunları açsa, gözünün nûru her nereye ulaşsa kesinlikle onu yakardı.

Ve (ayrıca) âlem-i kübrâ (büyük âlem) ve âlem-i suğrâ (küçük âlem) vardır. Gözle görünmeyen nesneler âlem-i kübrâdadır. Ama ehl-i tasavvufa göre, kişinin gönül âlemi açılsa onsekiz bin âlemi apaçık görür, tıpkı âlem-i suğrâda göründüğü gibi. Ama gönlü açmak için sert çile çekmek gerek. Mevlâ ‘azze ve celle Kur’ân’da şöyle haber verir: Bizim uğrumuzda cihad edenleri (gayret sarfedenleri) elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz[79]. Rasûlullah (s.a) buyurur ki: Ölmeden önce ölünüz. Şeyh Hasan Basrî (r.h) der ki: Şeyh Bâyezîd Bistâmî’ye kadar tüm şeyhler altmış günde bir lokma yemek yerler, bu altmış gece gündüzde uyumazlardı. Tanrı’yı zikredip göz açıp kapayıncaya kadar bile olsa zikirden ayrı kalmazlar, sonra gönül âlemleri açılırdı. Şeyh Bâyezîd Bistâmî (r.h)’dan Hâce Ahmed Yesevî’ye kadar diğer şeyhler kırk günde bir lokma yemek yediler ve kırk gece gündüz uyumadılar. Uyuyup zikirden uzak kalmadılar. Sonra gönül âlemleri açıldı. Hakîm Süleyman (k.s) kırk gün böyle yaptı. Mahmûd Hâce (r.h) yirmidokuz gün ve Zengi Ata (r.h) ondokuz gün böyle yaptılar.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Gönül âlemi açılmadıkça şeyhlik yapmak ve mürid edinmek doğru olmaz. Şeyh Ahmed Yesevî der ki: (Bir kişi) yetmiş makâmdan geçmeden şeyhlik iddiâsında bulunsa o hemen kâfir olur. Sadr Ata Risâlesi’nde nakledilir ki: Bir kişi gönül âlemi açılmadan Gavs ve Gavslar[80], Hızır ve İlyâs başta olmak üzere gayb erenleri ile sohbet etmeden ve onlardan icâzet almadan şeyhlik iddiâsında bulunsa yalancı, bidatçı ve Şeytan’dır, demişler. Eğer bir kimse bu adı geçen gayb erenleri ve ruhlarından icâzet alıp şeyhlik makâmında mürid ve dostlarıyla halvete otursa, böyle şeyhi gayb erenler terbiye edip tarîkatı öğretirler ve ona yardımcı olurlar. Ayrıca mürid ve dostları da bu halvetten vecd ve feyz elde ederler. Bu hâle sekr makâmı derler. O makâmda sâlike bazı şeyler zuhûr eder. Gayb makâmından ne gelse buna tecellî eder veya şeyh denen kişi müridin üçyüz altmış damarından hangisinin râzı, hangisinin râzı olmadığına vâkıf olur. İşte, şeyh denen kimse müridi terbiye edip murâdına ulaştırabiliyorsa, onun mürid edinmesi câiz ve uygun olur. Eğer müridi maksada ulaştıramıyorsa, mürid edinmesi câiz olmaz. Kıyâmet gününde hesap yerinde cevap vermesi gerekir. (Şeyhlik yapması câiz) ve helâl olsa hesap; haram olsa azap görmesi gerekir. Ama gönül âlemi açılsa ve yetmiş makâma ulaşsa, o gönül Mevlâ ‘azze ve celle’nin nazar ettiği yer olur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a) buyururlar: (Hak Teâlâ) sizin sûretlerinize bakmaz ama kalplerinize bakar. Ve yine şöyle buyururlar: Mü’minin kalbi, Rahmân’ın Arş’ıdır ve mü’minin kalbi Rahmân’ın evidir. Hz. Peygamber (s.a) lutfedip böyle buyurdular.

Hz. Dâvûd (a.s) Hakk’a yalvarıp dedi ki: İlâhî! Dünyâda pâdişah denen kulların var ve onların hazîneleri var. Pekiyi, senin hazînen nerdedir? Mevlâ ‘azze ve celle’den fermân geldi: “Ey Dâvûd! Benim hazînem, mü’min kullarımın gönülleridir. Dünyâda pâdişah denen kullarım hazînelerine zaman zaman bakarlar. Yâ Dâvûd! Ben o gönül hazîneme hergün üçyüz altmış kere bakarım”. Binâenaleyh, bu özellikteki gönül belki Kabe’den daha üstün olur, onun için Kabe’yi Hz. İbrâhim binâ etti, gönlü ise Rabbü’l-celîl binâ etti. Bu görünen Kabe’ye tüm yaratıklar nazar eder ama gönle (sadece) Hak Teâlâ nazar eder.

İşte o önder (şeyh) ki, bu özellikteki gönül âlemini açsa ve yetmiş makâmdan geçse, onun şeyhlik yapması kabûl edilir. Eğer bu özellik olmadan önder olsa yalancıdır. Böyle şeyhten sakınmak gerekir. Gönül âlemi açılmış olan bir mürşid-i kâmilin nazarı müridin üzerine düşse, o mürid bayılıp yıkılır. Nitekim Hz. Mûsâ sır makâmında Sînâ Dağı’nda Tanrı’nın zâtî tecellîsine erişince dağ parça parça oldu ve eriyip aktı. Mûsâ (a.s) bunu görüp bayıldı. Sonra Tanrı ‘azze ve celle kelâmında haber verir ki: Allah Teâlâ’nın kelâmı: Rabbi o dağa tecellî edince onu paramparça etti, Mûsâ da baygın düştü[81].

Hz. Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Müridin bayılmasının üç şekli (ve izahı) vardır: Önce cezbe hâli, ikinci vecd hâli, üçüncü şeyhin nazarı hâlinden (bayılır). İlki bidat, ikincisi sünnet, üçüncüsü vâcib ve aynı zamanda itâattır. Cezbe şudur ki, (mürid) Tanrı ‘azze ve celle’nin lutfu, rahmeti ve huzûruna yakın olayım deyip yıkılır (bayılır). Bu bidattır. Vecd hâli şudur ki, Tanrı ‘azze ve celle’nin kelâmı veye zikri gönle tesir edip tatlılık ve lezzet taşar, (mürid) tâkat getiremeyip yıkılır. Bu sünnettir. Üçüncüsü ise (mürid), şeyhin nazarına tâkat getiremeyip yıkılır. Bu vâciptir. Şeyh Muzaffer Deryâyî (r.h) şöyle dedi: Hızır (a.s) ile yedi yıl yürüdüm (arkadaş oldum). Sordum ki: Ey Hâce! Dâvud (a.s)’ın meclisinde bulundunuz mu ve sözlerinden işittiniz mi? Hızır dedi ki: Evet işittim. Sözleri ism-i zât (Allah) idi. Zevk ve şevk hâlinde Allah Allah deyince, mecliste hazır bulunanlardan bir dostuna hâli tesir etti, nâra atıp yıkıldı ve aklı başından gitti. Dâvud (a.s) dedi ki: Bu kişiyi sürüyüp deryâya salın! Eğer bunun nâra atışı ve bayılıp yıkılışı doğru (ve samîmî) ise deryâdan kurtulur. Eğer yalan (ve sahte) ise kurtulmaz. Hemen o kişiyi deryânın yanına getirdiler, o vakit deryânın suyu kurudu. Dâvud (a.s) bunu görüp nâra attı ve kendisini minberden attı.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) dedi ki: (Kişi) yetmiş makamdan geçse, ondan sonra nâra atıp yıkılmaz ve kendine zarar vermez. Şeyh Ahmed Yesevî nakleder ki: Yetmiş makamın ilmini bilmek gerek, ondan sonra Mevlâ ‘azze ve celle’den yardım gelirse (yüksek) makâma ulaşır. Mevlânâ Sûfî Dânişmend der ki: Keşfu’l-kubûr (kabrin içindekileri görmek) ve keşfu’l-kulûb (kalbin içindekileri görmek) bu makamlar cümlesindendir. Bunlar (diğer makâmlardan) daha küçük olanlardır. Bu kıyâs ile (bu şekilde), bir kimse yetmiş makâmdan geçse, sonra şeyhlik makâmına oturup mürid edinmesi, zarûret hâlinde adak alması ve ihtiyaç hallerinde velîlik hâli makamından haber vermesi ve (kerâmet) göstermesi câiz olur ve kabul edilir. Böyle yetmiş makamdan geçmeden ve gönül âlemini açmadan bir şeyh mürid edinse ve (şeyh gibi) davransa bu câiz olmaz. Böyle bir şeyh ........... varsa, dînine zarar ve îmânına tehlike getirir.

Şeyh Necmeddin Kübrâ der ki: (Müridden) hediye almanın şartı şudur: Kulun verdiği az çok her ne olursa olsun, onu fakir, yoksul ve muhtaçlara vermek gerek. İkincisi, az ve çoğu denk görmek gerek. Üçüncüsü, (şeyh bu hediyeyi) kendi âile efrâdına vermemelidir. Ayrıca o hediye şühpeli ise hiç almamalıdır. (Hediye veren) kula duâ edip Tanrı’dan emirlerine uymada doğru yol nasîb etmesini dilemelidir.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Yetmiş makamdan geçen ve gönül âlemini açan önderin, ihtiyaç ve zarûret olduğunda velîlik ve kerâmetten haber vermesi câizdir. Hz. Peygamber’den kâfirler mucize isteyince zarûret ve ihtiyaç hâlinde mucize gösterdiler. Onun için derler ki: Peygamber (s.a) buyurdular: Söz, fiil ve hâlleri yönünden, kavmi içindeki şeyh, ümmeti içindeki peygamber gibidir. İşte mürid, böyle bir şeyhe bağlansa bu uygundur. Ve böyle bir şeyh, inkârcı ve münâfıklara doğru yolu göstermek için kerâmet gösterse bu câiz olur.

Sûfî Muhammed Dânişmend der ki: Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed Yesevî (r.h)’dan şöyle işittim ki: Mürid, bir şeyhe intisâb ettikten sonra gidip başka bir şeyhe intisâb etmesi (uygun) olmaz. Ama şâyet bu şeyh (hakîkî) mürşid değilse ve müridi maksada ulaştıramıyorsa, mürid de başka şeyhe gidip hizmet etse ve o mürşid sâyesinde murâdı hâsıl olsa bu câiz olur. Ama şeyhten izin almak gerekir. Şu deyim meşhurdur: İcâzet bir kişiye, hizmet bin kişiye. Şeyhin, müridine emir ve tavsiyelerde bulunması, onu makamdan makama ulaştırıp yükseltmesi vâcibtir. Müridin de, şeyhin emrettikleriyle amel etmesi gerekir. Haberde gelir ki: Peygamber’e yüklenen, sâdece açık-seçik duyurmaktır[82]. Peygamber, Tanrı Teâlâ’nın emrini nasıl ümmetine ulaştırdıysa, şeyh de Tanrı emrini müridlerine öyle ulaştırır ki onları (yüksek) makama ulaştırsın. Muhammed Mustafa (s.a) gece gündüz ümmeti hakkında kaygılanıp beşbin defa ağladığı gibi, şeyh olan kimse de gece gündüz yalvarıp müridin murâdına ulaşmasını diler. Nitekim Tanrı Teâlâ fermân buyurur: Allah Teâlâ’nın kelâmı: Her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş (sâlih amel) yapsın[83]. Yani şeyhten emretmek, müridten yapmak; Mevlâ’dan lutuf, şeyhten himmet (mânevî yardım). Bunlar yerine gelirse, mürid murâdına ulaşır.

Derler ki: Şeyhin küfrü, müridin îmânıdır. Bunun mânâsı şudur: Yetmiş makamdan geçip gönül âlemini açan şeyhe bir mürid intisâb etse, o şeyh, bu makâmı müride öğretip göstermek için bu yüce makamdan aşağıya dönse, bu şeyhin küfrüdür. Bu küfre îmân getirmez (?), o, müridin îmânıdır. Veya o şeyhle müridin hâli şuna benzer ki, bâliğ olmamış (küçük) oğlana annesi nasıl şefkatle davranırsa, şeyh de müridi merhamet ve muhabbetle öyle terbiye eder.

Yine (asıl) maksada geldik. Eğer şeyh, (hakîkî) mürşid olsa ve müridi maksada ulaştırsa (uygundur). Eğer müridi murâdına ulaştıramıyorsa şeyhlik makâmında oturması câiz olmaz. Şeyh, müridin elini tutsa (mürid edinse), din için edinir. Eğer dünya için mürid edinirse bu yanlış (ve fâsid) olur, câiz olmaz. Bu sebeple Hz. Muhammed Mustafa şöyle buyururlar: Dünya sevgisi tüm günahların (hatâların) başıdır. Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: İntisâbın (şeyhe bağlanmanın) şartı şudur: Eğer şeyh zengin, mürid fakir olsa, müridin nafakası şeyhin üzerine vâcip olur. Eğer şeyh fakir olup mürid zengin olsa, şeyhin nafakası müridin üzerine vâcip olur.

Sûfî Muhammed Dânişmend, Şeyh Hasan Basrî’den nakleder: Sohbet üç türlü olur: Birincisi kîl u kâl ile şerîat konusunda; ikincisi hâl, velîlik, himmet ve olgunluk ile tarîkat konusunda; üçüncüsü sır (gönül) ve hâl ile hakîkat konusunda sohbet. Binâenaleyh şerîat, tarîkat ve hakîkat sahibi olanlara gereken şey, tevâzû ile riyâzat (perhiz) ve çile çekip duâ ve niyaz ederek, inkârcı, münâfık ve yoldan çıkmışları doğru yola sokmak ve tevbe ettirmektir. Eğer tevbe etmezlerse, Allah Teâlâ tevfîk (ve hidâyet) verinceye kadar sabretmektir. Nitekim Peygamber (s.a) şöyle haber verir: Tevfîk, büyük (ve önemli) bir şeydir, sâdece azîz (değerli) kula verilir.

Baba [Maçin?] Risâlesi’nde şöyle derler: Şerîat, tarîkat ve hakîkat sâhibi diye adlandırılan kimselere gereken, doğru yoldan sapıp yolunu kaybeden sohbet (tartışma) ehlini doğru yola getirmek için teşvik edip onlara tevbe tavsiye etmektir. Şeyh, o yolunu kaybetmiş insan için hidâyet diler, üç gün üç gece onun için duâ eder. Eğer bu süre içinde doğru yola girmezse beş gün riyâzat ve çile çekmesi gerekir. Eğer beş günde de tevbe etmezse yedi gün böyle yapması gerekir. Bu kıyas ile kırk güne kadar çile çekip yanlış yolda olanları doğru yola getirmelidir ki şeyhlik onun için câiz olsun.

Eski şeyhler derler ki: Derviş üç şeyi sürekli vird edinmelidir: Birincisi açlık ve susuzluk, ikincisi uykusuzluk, üçüncüsü zikr-i hafî yani kalp ile zikir. Bu üçünü beraberce yapmak gerkir. Eğer biri eksik olsa derviş murâdına erişemez. Yani oruç gününü bu şekilde geçirmek gerekir. Önce, günde bir lokmanın yarısını yemek ve zikirden bir an bile uzak kalmamak için bir gece gündüz uykusuz kalmak gerekir. Bu bir gece gündüz uyanık kalmadan sonra, üç günde bir lokma taâm yeyip üç gece gündüz uyumaz ve zikirden gâfil kalmaz. Bu üç gün uykusuzluktan sonra kötü ruhlar görünmeye başlar. Mürid onlara hiç iltifât etmemeli. Sonra beş günde bir lokma yemek yeyip beş gün uyumaz. Sonra gönlünün toz, bulanıklık ve zulmeti görünmeye başlar. Sonra her yedi günde bir lokma taâm yeyip yedi gece gündüz uyumaz, göz açıp kapayıncaya kadar bile zikirden gâfil olmaz. Bundan sonra keşfu’l-kulûb (kalpleri okuma) makamı açılır. Sonra bu usûl ile dokuz gece gündüz uykusuz kalır. Bundan sonra keşfu’l-kubûr (kabrin içindekileri görme) makamı açılır. Sonra onbir gece gündüz uykusuz kalır, keşf-i ervâh-ı tayyibe (iyi ruhları görme) makamı açılır. Sonra onüç günde bir lokma taâm yeyip gece gündüz uykusuz kalsa, keşfu’l-melâike (melekleri görme) makamı açılır. Sonra onbeş gece gündüzde bir lokma taâm yeyip gece gündüz uykusuz kalsa, keşf-i zü’l-celâl (Hak Teâlâ’yı müşâhede) açılıp murâdı hâsıl olur. Eğer böyle onbeş günde maksadı hâsıl olmasa, kırk günde hâsıl olur. Eğer kırk günde hâsıl olmasa altmış günde elbette hâsıl olur. Eğer bunda da hâsıl olmasa üçyüz altmış gün gece böyle (perhiz) yapmalıdır. Eğer (yine) murâdı hâsıl olmazsa, kendi kusurudur. Kendi kusuruna bakıp tevbe istiğfâr edip duâ ve yalvarış ile meşgul olmalıdır. Ama Hak Teâlâ’nın vaadinden ümitli olmak gerekir ki: Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz[84]. Eğer bu dünyada hâsıl olmasa âhirette hâsıl olur deyip korku ve ümit içinde itâat ve ibâdetle meşgul olur.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) ve Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed Yesevî (r.h) derler ki: Gönül âleminin kusuru çoktur. Bulanıklıkları da şunlardır: Dünya sevgisi, hırs, hased, öfke, düşmanlık, isyan, unutkanlık, kendini beğenme, riyâ ve gösteriş yapma. Bu tür yasaklanan şeylerden biri müridin gönlünde bulunursa, o maksadına ulaşamaz. Mürid olup murâdına ulaşmak isteyen, seven olup sevdiğini arayan kimseler gönül âleminin kirlerini yok edip perhiz ile çile çekseler, ayrıca şeyh yardım ve Mevlâ Teâlâ inâyet etse, o zaman murâdları hâsıl olur. Allah Teâlâ’nın kelâmı: Uğrumuzda çaba sarfedenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz[85]. Hz. Peygamber (s.a) de şöyle buyururlar: Herşeyin bir zekâtı vardır. Bedenin zekâtı da açlık ve susuzluktur. Böyle perhiz ve çile ile gönül âlemini açanların şerefi ve bereketi sâyesinde, Allah Teâlâ günahkârların günâhını afveder.

Şeyh Muzaffer Deryâyî (r.h) şöyle dedi: Yedi yıl Hâce Hızır (a.s)’ın sohbetinde bulundum. Gavsların Gavsı, Hızır, İylâs ve Kutub başta olmak üzere tüm gayb erenler, abdâllar ve evtâdlar hepsi şöyle deyip duâ ediyorlardı: İlâhî! Emrini tutmayan, tâat ve ibâdet etmeyen, Peygamber (s.a)’in sünnetine uymayan, günah ve fesad içinde yürüyen kullarına hidâyet ve tevbe nasîb eyle! Yine şöyle duâ ediyorlardı: İlâhî! Belâ, sıkıntı ve türlü eziyetlerle mübtelâ olan kullarına acıyıp eziyetlerini def et! Ve onların duâları kabul olup yoldan sapmış olanlar doğru yolu buluyorlardı. İşte ey derviş! Bil ki, tüm peygamberler, velîler, yaşayan, ölmüş, gâib ve hâzır tüm seçkin kullar duâ ile meşgul imişler. Bu konudan Peygamber (s.a) şöyle haber verir: Sâlihler olmasaydı, zâlimler helâk olurdu.

Şeyh Şiblî (r.h) der ki: Velînin, velî olduğunu bilip bilemeyeceği konusuda şeyhler arasında fikir ayrılığı vardır. Bazıları: Velî olduğunu bilebilir, der. Bazıları ise: Bilemez, der. Zîrâ şu hadis buna delâlet eder: Kubbelerimin altında öyle velîlerim vardır ki, onları benden başkası bilemez. Peygamber (s.a) de şöyle buyurur: İhlâslılar da büyük bir tehlike içindedirler. Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Alâmet olunca (kendisinin) velî olduğunu bilebilir. Bazıları, dokuz, bazıları kırk, bazıları yedi ve bazıları da üç alâmet ile velî olduğunu bilebilir dediler. Eğer alâmet üçten az olursa o kişi velî olamaz. Birincisi, o kişide dünya sevgisi olmamalıdır. İkincisi, açlık ve susuzlukla nefsini öldürmüş olması gerekir. Üçüncüsü geceleri uyanık olması gerekir.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Az yemek, çok kanâat etmek, az uyumak, çok uykusuz kalmak, az konuşmak, çok zikretmek ve diri (aktif) olmak gibi alâmetler bir kişide olsa, ümid edilir ki o velîlerdendir. Şeyh diye adlandırılan ve tarîkat yolunda yürüyoruz diye iddiâ edenler, (eğer) yetmiş makamdan geçip, gönül âlemlerini açıp, gayb erenler, şeyhler ve ruhlardan icâzet alırlar ve tarîkatta iddiâları doğru olursa, şeyhlik makamına oturmaları câiz olur. En iyisini bilen Allah’tır.

[ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:] Hakîkat Hakkında

Emrolunduğun gibi dosdoğru ol[86]! Hakîkat benim hâllerimdir. Şeyh Ahmed Yesevî (r.h) dedi ki: Hakîkat, gönülle amel etmektir. Peygamber (s.a), Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!, âyetinden korkup, Doğru yola yönelerek İbrâhim’in dînine uy[87]! âyeti ile amel etti. (Hakk’a) miracı buldu, yetmiş bin makamdan geçti ve Hz. Peygamber (s.a)’e yetmiş makamda âyet geldi. Allah Teâlâ’nın kelâmı: Onlar için yetmiş kez af dilesen de, Allah onları aslâ affetmeyecek[88]. Bu âyet, yetmiş makama işâret eder. (Hak Teâlâ) yetmiş bin hicâbı, yetmiş makam içine koydu. Yetmiş makamı da yedi yakîn (kesin ve gerçek bilgi) içine koydu. Bunlar isme’l-yakîn, resme’l-yakîn, ilme’l-yakîn, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn, hakîkat-ı hakka’l-yakîn ve Allâh-ı Hakka’l-yakîndir. Bu yedi yakîni de mücâhede (çaba ve çile) ile koydu ki: Uğrumuzda çaba sarfedenleri elbette yollarımıza ulaştıracağız[89]. Mücâhedeyi de Hak Teâlâ’nın inâyeti (lütfu ve yardımı) içine koydu. Allah Teâlâ’nın kelâmı: Ancak sana ibâdet eder ve ancak senden yardım dileriz[90] diye fermân gelince Peygamber (s.a) Hz. Mevlâ ‘azze ve celle’den inâyet dileyip mücâhede etti. Yetmiş bin makamı geçti, hakîkata girdi ve onun varlığını gördü. Gönül miracı yaptı. Beden miracı da ondan haber verir: Allah Teâlâ’nın kelâmı: Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (Muhammed) kulunu Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübârek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir[91].

Bilesin ki, Hz. Peygamber, miracda Rabbu’l-izzet’e varıncaya kadar elli mertebe aştı. 1. Akıl, 2. Onun (Teâlâ) varlığını bilmek, 3. Onun kâinâttan önce var olduğunu bilmek, 4. Onun bâkî olduğunu ve yok olmayacağını bilmek, 5. Diri olduğunu ve ölmeyeceğini bilmek, 6. Âlim olduğunu bilmek, 7. Kâdir olduğunu bilmek, 8. İşitici olduğunu bilmek, 9. Gördüğünü bilmek, 10. Dilediğini bilmek, 11. Fâil (iş yapan) olduğunu bilmek, (12. metinde eksik), 13. Emredici olduğunu bilmek, 14. Benzerinin olmadığını bilmek, 15. Doğurmadığını ve doğurulmadığını bilmek, 16. Onun yerine geçecek birşeyin olmadığını bilmek, 17. Hikmet sâhibi olduğunu bilmek, 18. Doğru sözlü (samîmî) olduğunu bilmek, 19. Hiçbir şeye ihtiyacının olmadığını bilmek, 20. Peygamberler gönderdiğini bilmek, 21. Kalpleri ülfet ettirdiğini söyleyen olduğunu bilmek, (22. metinde eksik) 23. Kabirlerden diriltenin O olduğunu bilmek, 24. Onun, iyilik yapanları fiillerinden dolayı sevdiğini bilmek, 25. Kulların günâhlarını affettiğini bilmek, 26. Âdil olduğunu bilmek, (metinde eksiklik ve yanlış yazımlar var), sonra niyet, sonra sabır, sonra yakîn, havf, recâ, hayâ, hilm, şerh (kalbin açılması), tasdîk, îtikad, ihlâs, istiâne (yardım isteme), temkîn, kabûl, tevekkül, tefvîz (işleri Allah’a havâle edip râzı olma), zühd, nasîhat, şefkat, velâyet, ilim, kerâmet ve rahmet (mertebeleridir). (Hz. Peygamber) bu mertebeleri aşınca niyetine ve maksadına ulaştı. Hak Teâlâ’dan tüm ikramları gördü. Öyle ki gönül ve gönül sâhibi (peygamber) için hiç bir perde kalmadı. Lutuf ve şevk yakınlığı ile Hakk’a iki yay mesâfesinden daha yakın oldu. Bu, (vuslata) eren önceki mutasavvıfların görüşüdür.

Sûfî Muhammed Dânişmend, Sultânü’l-ârifîn Hâce Ahmed Yesevî (r.h)’dan nakleder ki: Mukarreb olup Hakk’a yakınlık makamında duran kişi, Hak Teâlâ’nın cemâli ile müşerref olur. Nitekim Peygamber (s.a): Gönül gözümle cemâli müşâhede ettim, dedi ve beden (baş) gözüyle görmedim, dedi. Mevlâ Teâlâ şöyle haber verir: Allah Teâlâ’nın kelâmı: Fakat (o kul Allah’a) yakın olanlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm Cenneti vardır[92]. Ama inkârcı ve münâfıklar şöyle dediler: (Böyle) mirac nasıl olur, yedi kat göğü bir saatte kat etmek, onun ilginçliklerini görmek, Cennet’i seyredip ilginç yerlerinde dolaşmak, ayrıca Arş, Kürsî, Levh ve kalemi görmek, vâsıtasız doksan bin kelâm konuşmak ve kurbet makâmında durup cemâl-i ilâhîyi müşâhede eylemek, bu işler imkânsızdır, dediler.

Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) der ki: Bu yolda sabır ile murâda ulaşan kişi hakkında Allah kelâmı şöyle haber verir: Ancak sabredenlere mükâfâtları hesapsız ödenecektir[93]. Rasûlullah (s.a) de şöyle buyurur: Sabır, Allah Teâlâ’nın hazînelerinden bir hazînedir. Onu ancak velî kuluna bahşeder. Şeyh Necmeddin Kübrâ (r.h) şöyle dediler: Şerîatta belâya sabretmek, tarîkatta belâya şükretmek ve hakîkatta belâdan tad almak gerekir.

Hz. Hâce Ahmed Yesevî’den çok önceleri, (Âdem aleyhisselâm’a) şerîat verildi. Sıra İbrâhim (a.s)’a gelince tarîkat verildi, Muhammed Mustafa (s.a)’e gelince hakîkat verildi. O zaman Peygamber (s.a) münâcâtta bulundu: İlâhî! Bu hakîkatla yürümek zordur. Ümmetlerim bu yolla amel edemez, âsî olurlar, deyince Allah Teâlâ fermân buyurdu: Senin ümmetlerine şerîatı, tarîkatı ve hakîkatı verdim. İsterlerse ikisinden yürüsünler. Ama ey Muhammed! Hakîkatı (herkese) söyleme, ârif ve âşık olanlara açıl (söyle). Çünkü bu anlatılmayacak sır ilmidir, dil ile anlatma, dedi.

Hakîkatla yürüyorum deyip iddiâ edenler ve Hakk’a yakın şeyh diye adlandırılan kimseler, bu hakîkat konusunda anlatılan yetmiş makamı geçip, yetmiş bin perdeyi aşıp hakîkata girse ve Rasûlullah (s.a)’in gördüklerini görseler, (o zaman) mânevî hâlleri düzgün ve iddiâları doğru olur. Hakk’a yakınlık ve şeyhlik onlara câiz olur. Ama hakîkat konusunda anlatılan yetmiş makamı geçmeden, yetmiş bin perdeyi aşmadan ve Hz. Peygamber (s.a)’in gördüklerini görmeden, bir kimse “ben Hakk’a ulaşıyorum” diye iddiâda bulunsa, iddiâsı yalan, kendisi yalancı ve Tanrı’ya düşman olur. Nitekim buyurdular: Yalancı, Allah’ın düşmanıdır. Nebî (a.s) buyurdu: Her iddiânın bir mânâsı (içeriği ve özü) vardır. Mânâsı olan kişi doğru, olmayan ise yalancıdır. İnsanlara öyle bir zaman gelecek ki iddiâ çok ama mânâ (ve mâneviyât) az olacak. Kim bir şeyi iddiâ eder ama karşılığını bulundurmazsa, o yalancıdır. Peygamber doğru söyledi.

Kutbu’l-aktâb Hâce Ahmed Yesevî ve Tabakât meşâyıhı (Tabakâtu’s-sûfiyye adlı eserdeki ilk dönem sûfîleri) şöyle demişlerdir: Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhûr edecek ki, Şeytan aleyhi’l-la‘ne onlardan ders alacak ve onlar Şeytan’ın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. Müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştıramayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sâhibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harâb olacak. Küfür ile îmânı farklı görmeyecekler, âlimleri sevmeyecek ve onlara iltifât etmeyecekler. Ehl-i Sünnet ve cemâatı düşman görüp ehl-i bidat ve dalâleti sevecekler. Kötülüklerini öne çıkarıp Hak Teâlâ’dan iyilik umacak ve şeyhlik iddiâsında bulunacaklar. Ama şeyhlik işini de kötü yapıp müridlerin kapısında (veya istekleri doğrultusunda) yürüyecek. Bu haldeki kişi, müride şeyhlik yapmamalı ve ondan bir şey almamalıdır. (Ama) mürid birşey vermezse, o zorla alacak. Eğer o aldığı nesneyi lâyık olan kişiye ve yoksula vermeyip kendine ve âilesine sarf ederse, it ölüsü yemiş gibi olur. Eğer o taraftan alıp yese veya kıyâfet giyse, o giysi üzerinde (omuzunda) olduğu sürece, kıldığı namaz ve tuttuğu oruç Allah Teâlâ dergâhında makbûl olmaz ve yediği her lokma için Cehennem’de üçbin yıl azap görür.

Sultânü’l-ârifîn şöyle derler: Bizden sonra böyle bir bidatçıya kim pîr deyip hizmet etse kâfir ve mel‘ûn olur. Böyle bir kimsenin yaptıklarını ilim yerine (bedeline) tutmak ve bidatını sünnet yerine tutup helâl görmek, tüm bunlar şerîatta küfür, tarîkatta reddedilmiş ve hakîkatta usanılmış işlerdir. Ayrıca Hâce Ahmed Yesevî (r.h) dediler ki: Vay o kişilere ki böyle şeyhlere el uzatıp mürid olurlar. Kendilerini azâba atarlar. Şüphesiz azâbım şiddetlidir[94].

Ey Derviş! Şeyhlik dâvâsında bulunan kimsenin, kırk yıl bir mürşid-i kâmilin hizmetinde bulunmuş, çile çekip ondan icâzet almış olması gerekir. (Aksi takdirde) onun mürid edinmesi ve hediye alması haram ve bâtıldır. Şerîata aykırı iş yapan kişi dinden çıkar, tarîtata aykırı iş yapan da merdûd olur, reddedilir. Ve her kim tevbe etmeden dünyâdan göçerse Cehennem’de azap görür. Bundan Allah’a sığınırız.

Hikâye: Günlerden bir gün Şeytan aleyhi’l-la‘ne, Hızır (a.s)’a dedi ki: “Bilesin ki, ben mü’minlere günâhı kolaylaştırırım, namazı terketmek, dînen şuç işlemek ve dünyevî arzulara heves gibi konulara onları teşvit eder özendiririm. Kalplerini bozarım ama onlar kendilerini başkalarına sâlih, zâhid ve müslüman olarak gösterirler. Hakîkatta Mevlâ Teâlâ katında münâfık olurlar, benim arzum da hâsıl olur”. Hızır (a.s) dedi ki: Bu sözleri Şeytan’dan işittim ve Rasûlullah (s.a)’e söyleyince efendimiz çok ağladılar ve şöyle buyurdular: Ey Hızır! Bunun çâresi şudur: O mel‘ûn kul, mü’minin gönlüne bozuk düşünceleri salar. Mü’min sünnet ve farz namaz arasında kelime-i temcîdi çok okusun. Ardından şu duâyı okusun: Ey Allah’ım! Lâ ilâhe illallah Muhammedü’r-rasûlullâh kelâmı hürmetine, şirk, nifak ve bedbahtlığın saâdete gâlip gelmesi hâllerinden sana sığınırım. Müşrikler beğenmese de, (Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’i), bütün dinlerden üstün kılmak üzere hidâyet ve hak din ile gönderdi.

Bunun (vesvesenin) mânâsı şudur: Şeytan, namaz içinde vesvese verse, namaz kılanın gönlü istikrarsız olup birçok şeyi düşünür, rükû, secde, tesbîhler ve namazın tüm şartlarını yerine getiremez, riyâdan daha beter bir yola sapar ve tüm tâatı geçersiz olur. İşte namaz kılan kişiyi böyle bir hâl kuşatırsa şu kelime-i temcîdi çok okusun: Allahım! Bizi koru, utandırma, riyâdan ve hevâya uymaktan koru, rızân ve rahmatinle hâlis olarak tâatına muvaffak eyle, ey merhametlilerin en merhametlisi.

Eğer deseler ki: Nur kaç kısımdır? Cevap olarak de ki: Üç kısımdır. Birincisi nûr-i zât, ikincisi nûr-i sıfât, üçüncüsü nûr-i hâk (toprak nûru). Nûr-i zât, Allah Teâlâ’nın nûrudur. Nûr-i sıfât, Hz. Muhammed Mustafa (s.a)’in nûrudur. Nûr-i hâk, insanoğlunun bu dünyada gördüğü mülk nûrudur.

Eğer deseler ki: Şerîat îmânı, tarîkat îmânı ve hakîkat îmânı nasıl olur? Cevap olarak de ki: Şerîat îmânı, kelime-i tayyibe (Lâ ilâhe illallâh) okumak; tarîkat îmânı, Allah Teâlâ’dan korkmak ve hakîkat îmânı, dürüstlük (ve samîmiyet) ile Hak Teâlâ’ya yönelmektir.


*    İLAM Tasavvuf Araştırmacısı.

 

DİPNOTLAR:

 

[1]     1953’te bir makâle neşreden Zeki Velidi Togan eserin kaybolduğunu duyurmuş (Togan, s. 523), 1977’de Fakr-nâme’yi neşreden Kemal Eraslan, önsözde eserin İstanbul Ün. Ktp., TY, nr. 3893’te bulunduğuna işâret etmiştir (Eraslan, “Fakr-nâme”, s. 45).

[2]     Yesevîlikle az çok alâkalı bazı eserlere Fuad Köprülü tarafından yeri geldikçe temâs edilmiş (meselâ: Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 44-46, dipnot: 38-41; a. mlf. “Ahmed Yesevî”, s. 211, 213), bilâhare bunlar Mustafa Kara Bey tarafından biraz geliştirilerek bir liste hâline getirilmiştir (Kara, II, 42-47). Bu makâlede, o listede olmayan eserlere temâs edilerek bir nevî zeyl yazılmış olacaktır. 

[3]     bk. Bağdatlı, I, 314.

[4]     İleride bu eserlere temâs edilecektir.

[5]     Münzirî, III, 380-381.

[6]     Azamat, VII, 432.

[7]     Okuyucu, s. V-IX.

[8]     Seyyid Ahmed Beşîrî’nin (ö. 862/1458) özellikle Üveysî meşâyıhına yer verdiği söylenen Heşt Hadîka adında bir eseri Taşkent’teki Şarkiyat Enstitüsü Kütüphânesi’ndedir (nr. 1477). Bk. Semenova, III, 271.

[9]     Nefîsî, I, 407.

[10]    Richard, I, 274.

[11]    Bu Tekmile, Menâkıbu’ş-Şeyh Muhammed Âlim Azîzân adıyla da bilinmekte olup bir nüshası Medîne-i Münevvere’deki Ârif Hikmet Kütüphânesi’nde bulunmaktadır (nr. 902/107). Ancak bu kütüphânenin bir süre önce Ravza-i Mutahhara’nın Bâbü’s-selâm cihetinde bulunan Melik Abdülazîz Kütüphânesi’ne taşındığı söylenmektedir.

[12]    Âlim Şeyh için bk. Muhammed Şerîf, Huccetü’z-zâkirîn, vr. 137b-157b; Râkım, vr. 233b; Semerkandî, s. 116; Buhârî, s. 135; Storey, I/2, s. 983; Münzevî, XI, 893-4.

[13]    Tuhfetü’l-ensâb-ı Alevî’nin bir nüshası Taşkent’teki Şarkiyat Enstitüsü Kütüphânesi’ndedir (nr. 1459). bk. Semenova, III, 340-1; Bâbâhânov, s. 93.

[14]    Storey, I/2, s. 983; Semenova, III, 354; Münzevî, XI, 893-4.

[15]    Lemehât’ın bin nüshasını bana hediye eden azîz dostum M. Nezîr Rânchâ Bey’e teşekkürü bir borç biliyorum.

[16]    Akimuşkin ve dğr., I, 282.

[17]    Muhammed Şerîf, Huccetü’z-zâkirîn, vr. 168a-b.

[18]    Buhârî, s. 97; Togan, s. 525-6.

[19]    Bir başka nüshası, İstanbul Ün. Ktp., FY, 658 numarada kayıtlıdır.

[20]    Diğer bir yazması Taşkent’te Şarkiyat Enstitüsü’ndedir (nr. 4164). bk. Semenova, III, 353. Diğer bir nüshası için bk. Akimuşkin ve dğr., I, 152.

[21]    Buhârî, s. 97.

[22]    Nakşbendiyye’nin Kâsâniyye kolu bu zâta nisbet edilmektedir.

[23]    bk. Semenova, I, 133, III, 353; DeWeese, “The Mashâ’ikh-i Turk and the Khojagân”, s. 203-4.

[24]    Semenova, III, 354.

[25]    İsveç, Uppsala Üniversitesi Ktp., nr. 472, vr. 177a-218. Tasavvufî âdâbla ilgili olup dört bölümden oluşan bir eserdir. Müellif Hâce İshâk hakkında bk. Âlim Şeyh, Lemehât, s. 142-143.

[26]    Bir nüshası Taşkent’teki Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi’ndedir. bk. Urunbaeva-Epifanovoi, VII, 405. Hicrî VIII. asırda yaşamış olan Pehlivân Mahmûd Ata ile Bahâeddîn Nakşbend arasında geçen bir hâdise için bk. Âlim Şeyh, Lemehât, s. 283-5.

[27]    Bir nüshası Taşkent’teki Şarkiyat Enstitüsü Kütüphanesi’ndedir (nr. 1846, vr. 1b-380a). bk. Semenova, III, 317. Nefahâtü’l-üns’e bazı Türk meşâyıhının ilâve edilmesiyle meydana gelmiş bir eser olduğu söylenir.

[28]    Esâsen bu eserdeki bilgiler Seyyid Ahmed Hâce Nakîb’in Fevâyid-i Müntehabe adlı eserinden nakledilmiş ve Türk meşâyıhı hakkında mufassal mâlûmât isteyenlerin Künûzü’l-etkıyâ adlı esere bakmaları tavsiye edilmiştir. bk. Buhârî, s. 85. Fevâyid-i Müntehabe ve Künûzü’l-etkıyâ’nın yerlerini şimdilik bilmiyoruz, bk. Semenova, I, 94.

[29]    Vilâyetnâme, s. 15.

[30]    Vilâyetnâme, s. 105-6 (Gölpınarlı’nın notu); Ocak, s. 68-69.

[31]    bk.Mevlânâ Safiyyüddîn, s. 50-51. Sûfî Muhammed Dânişmend’in adı Yesevî’nin hikmetlerinde de geçer, bk. Eraslan, Dîvân-ı Hikmet’ten Seçmeler, s. 180.

[32]    Safî, I, 20-21. Reşahât’ın Farsça tahkîkli neşrinde bulunan bu rivâyet, Osmanlı döneminde yapılan tercümesinde yoktur. Çünkü o tercümede farklı (eksik) bir nüsha esas alınmıştır. Fuad Köprülü, çalışmalarında bu tercümeyi esas aldığı ve Lemehât, Tuhfetü’z-zâirîn gibi diğer bazı kaynaklara ulaşamadığı için Sûfî Muhammed Dânişmend hakkında Cevâhiru’l-ebrâr’ın verdiği bilgilerle yetinmiş ve: “Sûfî Muhammed Dânişmend hakkında diğer hâl tercemesi kitaplarında hiçbir kayıt yoktur”, demiştir. bk. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 34 (dipnot: 17).

[33]    Hazînî, Cevâhiru’l-ebrâr, vr. 38b.

[34]    Hazînî, Cevâhiru’l-ebrâr, vr. 40a-40b, 50a-50b. Ayrıca bk. Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 38, 89.

[35]    Âlim Şeyh, Lemehât, s. 38-40, 48-123.

[36]    Âlim Şeyh, s. 129-130.

[37]    Muhammed Şerîf, Huccetü’z-zâkirîn, vr. 99a.

[38]    “Süzük”, söz ve kelâm analamına gelir, “süksük” ise atın yoldan sağa sola sapmasıdır. bk. Kadri, III, s. 141, 150.

[39]    Muhammed Şerîf, Huccetü’z-zâkirîn, vr. 92a. Huccetü’z-zâkirîn’i tedkîk eden Z. V. Togan, orada Sığnâkî’nin yazdığı Ahmed Yesevî hakkındaki menâkıbtan yapılan nakli yanlış anlamış, “îşân” zamirini yanlış yere bağladığı için bu menâkıbın Sûfî Dânişmend hakkında olduğunu ileri sürmüştür. bk. Togan, s. 526.

[40]    Buhârî, s. 86.

[41]    Semerkandî, s. 111.

[42]    Mevlânâ Safiyyüddîn, s. 48-49.

[43]    Câmî, s. 435-6; DeWeese, “Bâbâ Kamâl Jandî...”, s. 79-81, 92-93.

[44]    Köprülü, İlk Mutasavvıflar, s. 36 (ve dipnot: 19), 73-74.

[45]    Zetterstéen, I, 307.

[46]    Zetterstéen, I, 305-313.

[47]    Köprülü, “Ahmed Yesevî”, s. 215.

[48-67 arasındaki dipnotlar orijinal metin transkripsiyonu ile ilgili olduğundan ilgili sayfaya nakledilmiştir.

[68]    Sâffât, 37/99.

[69]    Mürselât, 77/15.

[70]    Âl-i İmrân, 3/110.

[71]    Bakara, 2/257.

[72]    Nahl, 16/123.

[73]    Şuarâ, 26/88-89.

[74]    Enbiyâ, 21/107.

[75]    Şuarâ, 26/88-89.

[76]    Bu rivâyetin bir benzeri Lemehât’ta şöyle geçer: ... Dünyâ denizlerinin gemisi zühd, tâat ve kanâattır. O geminin demiri sabırdır. Rüzgarı töhmet, gıybet ve iftirâdır. Halk deryâsının gemisi, halktan ümidi kesmek ve onlardan tamamen uzak kalmaktır... Gemiye rüzgar esince, rüzgarın şerrinden kurtulmak için demir atar. bk. Âlim Şeyh, s. 74-5.

[77]    Müzzemmil, 73/1-3.

[78]    Müzzemmil, 73/20.

[79]    Ankebût, 29/69.

[80]    Metinde böyledir.

[81]    A‘râf, 7/143.

[82]    Nûr, 24/54.

[83]    Kehf, 18/110.

[84]    Zümer, 39/53.

[85]    Ankebût, 29/69.

[86]    Hûd, 11/112.

[87]    Nahl, 16/123.

[88]    Tevbe, 9/80.

[89]    Ankebût, 29/69.

[90]    Fâtiha, 1/5.

[91]    İsrâ, 17/1.

[92]    Vâkıa, 56/88-89.

[93]    Zümer, 39/10.

[94]    İbrâhîm, 14/7.

---------------------------------------