murakabe


Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

Miftahü'l-Kulûb    Murakabe    Pendiyye   Vasiyet   Şartname

RİSALE-İ MURAKABE

 

(Murakabe Kitabı)

 

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

 

•     1801 -1863 yılları arasında yaşamıştır.

•    Kabri, İstanbul - Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergâhı'ndadır.

 

Terceme:  Abdulkadir  AKÇİÇEK

 

 

 

MURAKABE KİTABI

 

İÇİNDEKİLER

Giriş

Mukaddime

1.  BAB: Nefsanî Tarik

2.  BAB: Ruhanî Tarik

3.  BAB: Tarikat, Hilâfet, Tecelli

4.  BAB: Nefs - Sultanî Ruh

5.  BAB: İlâhî Tecelliler

TENBİH: Şeriat-Tarikat-Hakikat

HATİME: Tarikatlar

FAİDE: Kötü Huylardan Kurtulmak

 

 

Giriş

Rahman Rahim Allah'ın adı ile..

Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun. Salât ve selâm, Resulümüz Muhammed'e ve onun tüm âline olsun.

Şimdi..

Bu Fakir Muhammed Nuri Şemseddin Nakşbend, işbu değerli ri­saleyi; Yusuf suresinin 108. âyetinde, Allah-ü Taâlâ'nın buyurduğu : «Şöyle söyle: —  İşte yolum.. Basiret üzere Allah'a davet ederim. Ben nasıl böyle isem, bana tabî olanlar da böyledir. Allah'ı noksan sıfatlardan tenzih ederim; ben müşriklerden değilim.»

Emirle belirtilen ilâhî ihsanın tasdiki olarak yazmıştır. Bu ilâhî emri tutarak; Rasûlullah ile Hak yola davetçi bulunan evlâdıma irşad işini kolaylaştırmak için, bundakileri derleyip biraraya getirdim.

Bu risaleye şu ismi verdim :Risale-i Murakabe” (=Murakabe Risalesi)

Okunması, anlaması kolay olması için Türkçe açıklanmıştır.

Bu risale, şu şekilde düzenlenmiştir :

a)    Mukaddime..

b)    Beş bab..

c)    Bir tenbih..

d)    Hatime..

e)    Faide..

 

 

MUKADDİME

Konusu : Tarikat-ı aliyyenin usulünü beyan eder.

 

Değerli kardeş, bilmiş olasın ki..

Ruhanî tarik ile nefsânî tarik; iki imam olan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin tarikatıdır ki, Allah yoludur. Her ikisinin de soyu ter­temizdir. Onlar, cennet ehli gençlerinin efendileri, Ehl-i Sünnet'in gözbe­bekleridir; Allah, ikisinden de razı olsun.

Hak yol, bunların yoludur.

On iki tarikat, bunlardan zuhur etmiştir. İnşaallah, onların ayrıntı­ları, ikinci faslın altıncı nev'inde açıklanacaktır.

Sözü edilen tarikatlardan özellikle Halvetiye, Nakşiye ve diğerlerin­den tarikat piri çıkmış; Hak yolcusu salike kolaylık olması için, her bir usulü de göstermişlerdir. Ne var ki, hemen hepsinin varacağı yer bir­dir; cümlesinin gayesi de birdir.

Sonra, bunların usulleri, her ne kadar başka başka olsa dahi, git­tikleri yollar ikiye ayrılır. Onların birine : Nefsanî , diğerine de: Ruhanî.. derler.

“Nefsanî Tarik” denildiği zaman, nefsi terbiye ederek, gidenlerin yolları anlaşılır.

“Ruhanî Tarik” denilince de, ruha safiyetini kazandırarak gidenlerin yolu anlaşılır.

Her ikisi de Hak yoludur.

Allah-ü Teâlâ, Enbiya suresinin, 93. âyetinde şöyle buyurdu : «Hepsi de bize dönecekler..»

Bu emir doğrultusunda, bu tarikat sahiplerinin istedikleri ve vara­cakları yerleri birdir.

Nefsanî tarik, zordur; zira, onlar öncelikle nefsi terbiye ederler. Derler ki : “-Nefis terbiye edilmedikçe, ruh felah bulup ruhanî zevki tadamaz.”

Bunun için, nefsanî yolda bulunana, uzun zamanda Hakk’a ulaşmak nasib olur; çoğunun da ömrü yetmez. Bu yolun güç olmasının başlıca sebebi de budur. Meğer ki, bu yolda götüren mürşid, kâmil ve pek mü­kemmel ola.. Eğer mürşid böyle olursa, yolundaki müridi, bir nazarda Allah'a ulaştırmaya gücü yeter. Böyle olan zat ise, her asırda bir tane olur; iki olması mümkün değildir.

Ruhanî tarika gelince, bunda kolaylık vardır. Zira, bu yola girenler, öncelikle ruhu tasfiye ve tezkiye ederler. Ruh, asli temizliğini, safiyetini bulunca, nefs ister istemez, ruha tabi olur; her emrine itaat eder.

 

I . BAB

 

Konusu : Nefsanî tariki (yolu) ve onun şartlarını, mertebele­rini, zikir ve isimlerini,

her makamın işaretlerini yedi fasılda açıklar.

 

 

NEFSANÎ TARİK

 

I. FASIL : Nefsanî tarikin şartlarını açıklar.

Değerli kardeş, şunu bilmiş olasın ki..

Nefis yolundan giden değerli zatlar, nefsi yedi mertebeye ayırmış­lardır : Emmare, levvame, mülhime, mutmainne,. raziye, marziye, safiye..

İşbu anlatılan yedi mertebedeki nefsin, her birini bir isimle terbiye ederler.

Bu yoldaki zatlara bir Hak yolcusu salik gelip inabe edeceği zaman, başta ona on şart koşup aralarında bu şartlarda anlaşırlar. O şartlar, sırası ile şöyledir :

1.    Yalan söylememek..

2.    Gıybet etmemek ve iftira atmamak..

3.    Onun-bunun aleyhinde bulunmamak..

4.    Namazları vakitlerinde kılmak..

5.   Vakitlerinde kılamayıp kaçırdığı namaz, tutamayıp yediği oruç varsa, bunları kaza etmek..

6.    Cümle dostlardan ayrılmak, halvet halini sürdürmek ve erbain çıkarmak..

7.    Gayet az uyumak..

8.    Riyazete devam, etmek..

9.    Daima, nefsin arzu ettiğinin aksini yapmak..

10. Daima, kendisini ölmüş gibi görmek..

 

Hak yolcusu salik, bu şartları kabul ederse, o salike; istiğfar, salât ü selâm okumak emrini verirler ve elini tutarlar.

 

EMMARE NEFS

Bu vakitte, Hak yolcusu salikin nefsi; Yusuf suresinin 53. âyetinde buyurulan : «Nefis, bütün şiddeti ile kötülüğü emreder.» mana uyarınca, emmare nefistir.

Bu durumda bulunan Hak yolcusu salik, mürşidin şartlarına göre; zikrine devam eder. Sonunda kendisine, Rasûlullah Efendimiz manada zuhur edinceye kadar istiğfar ve salât ü selâmla meşgul olur; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Bundan sonra, o Hak yolcusu salike, kelime-i tevhid telkin eder­ler. Kelime-i tevhide, önceleri, Hak yolcusu salikin vereceği mana şudur : “Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.”

Buna göre, tevhidin tesiri ile, Hak yolcusu salik, olduğu yerlerde, devamlı kalbinden : “Allah'tan başka ibadet edilecek zat yoktur.” deyip gezer..

Ancak, bulunduğu yer, emmare nefis makamı olduğundan, işlediği masiyetler gözüne görünmez; kendisini yüksek makamda bir salik görür.

***

LEVVAME NEFS

II. FASIL : Nefs-i levvameyi, onun zikrini ve işaretlerini açıklar:

Bundan sonra, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı gelir; Hak yolcusu salikin nefs-i emmare sıfatından kurtulur; levvame ile değişir.

Emmareden, levvameye geçmiş olmanın işareti şudur : Hak yolcu­su salik rüyasında, yeşil çimenler, sahralar, ağaçlar, akar çeşmeler gör­meye başlar. Hak yolcusu salik, bu makama gelince, kendisine celâl ismi “Allah” telkin edilir:                                           

Levvame nefis makamında bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri, celâl ismi (Allah)  olur. Bu mübarek isminin tesiri ile, Hak yolcusu salik işlediği masiyetlere pişman olup istiğfar eder. Her an, nefsini ayıplayıp ağlar. Gözlerinin yaşı kaynar su gibi olup gayet acıdır.

Ancak, bu Hak yolcusu salikten ara sıra isyan hali çıkar. Ama, işlediği anda, pişman olur ve istiğfar eder. Sonra yine isyan eder. Levvame nefsin bir gereği olarak, o Hak yolcusu salik, kendisini levm edip ayıplamaktan kurtaramaz.

Levvame halinde nefis, daima emre boyun eğer durumdadır. İçten de bir zulmaniyettedir. Ah ederek, inleyerek yoluna devam eder. Açıkçası, okuduğu zikirden ve tefekküründen bir tad alamaz. Bu levvame makamında Hak yolcusu salik kelime-i tevhide :

“Allah'ın zatından başka bir gaye yoktur.” Manasını verir. Buna göre de, her bulunduğu yerde : “Allah'ın zatından başka bir gaye yoktur..” diyerek okur.. Zat (Allah) isminin ateşi kalbine tesir eder. O za­man veled-i kalb (kalb çocuğu) zuhur eder.

 

MÜLHİME NEFS

III. FASIL: Mülhime nefsi ve onun zikrini işaretlerini açıklar.

Bundan sonra Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı yardıma gelir; o da levvame nefisten kurtulur, müihime nefis ile değişir. Bunun oluşunun işareti odur ki: Hak yolcusu salik, rüyasında bağlar, bahçe­ler, ırmaklar görmeye başlar. Bazan da kuş gibi uçar. İşte o zaman, bu Hak yolcusu salike şu isim telkin olunur : Hu.. (O..)

Bu mülhime nefiste olan Hak yolcusu salikin devamlı zikri: “Hu..” ismidir. Kelime-i tevhide verdiği mana da şudur : “Allah'tan başka sevgili yoktur.”

Bu hale geldiği zaman salikin hali önce anlatılan on şartı, lâyık ol­duğu şekilde yerine getirmektir. Ettiği masiyetlere de, bir daha dön­memek üzere tevbe edip Allah'ın yasak ettiklerinden bütünüyle kaçmak. Allah'ın verdiği emirleri de yerine getirmektir. Emirleri tutmakta artık sebatlıdır. Aşk ateşi kalbinde yanmaya başlar. Ettiği zikrin lezzetini de duyar. Her an : “Allah'tan başka sevgili yoktur.” diye okur. Dost yüzünü gözler ve ağlar.

Bu vakitte Hak yolcusu salikin göz yaşı, ılık su gibidir; biraz da kekremsi olur.

Arkadaşları arasında bu salike sevgi duyulur; hakkında iyi düşü­nürler. ...

Zikrin ısısı, vücud iklimine tesir eder. Bu durumda, salikin cümle azası zikreder. Salik de. azasının zikirlerini işitir. Cümle mevcudatın zi­kirlerini de duyar. Kendisine, kabirdekileri görmek, kalbdekileri anlamak, içten geçenleri okumak yolu açılır.

Bundan sonra bu makamda: isimlerin tecellileri, fililerin tecellileri zuhur eder. Bunun işareti odur ki : Hak yolcusu salik ; rüyasında denizleri yürüyerek geçer, gider, kuş gibi havada istediği yere uçar.

Anlatılanlardan başka, biraz da nuranî berzahlar (tüneller) zuhur eder.

Hak yolcusu salik, bu mertebeye geldiği zaman, nefsi önüne çıkıp onu azdırmaya bakar. Açıkçası şöyle der :”- Sen, artık işini tamamladın. Büyük bir zat oldun. Bu mertebeye, binde bir salik dahi varamaz. Ama, Allah sana ihsan eyledi.”

Bunlardan başka, türlü sözler edip azdırmaya ve yoldan çıkarmaya çalışır.

Eğer Hak yolcusu salikin mürşidi kâmil olursa, o berzahlardan (tü­nellerden) alıp ötelere geçirir. Eğer mürşid kâmil olmaz ise, durum zor­dur; varlığa kapılıp helak olur.

Allah, bizi de, sizi de korusun.

İşte mülhime nefsin hali de budur.

***

MUTMAİNNE NEFS

IV. FASIL : Mutmainne nefsi, onun zikirlerini ve işaretlerini açıklar.

Değerli kardeş, bilmiş olasın ki.. .

Bundan sonra, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile Hak yolcusu salikin nefsi, mülhime durumundan kurtulur; mutmainne derecesi ile değişir. Böyle olmasının işareti odur ki : Hak yolcusu salik, denizleri yürüyerek geçe, istediği yerlerde kuşlar gibi uçarak gitmeye başlaya.. Bazan da, sema­lara çıkar; meleklerle sohbet eder. Bundan sonra Hak yolcusu salike, Hayy ismi telkin olunur.

Bu mutmainne nefiste bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri, H a y y ismi olur. Kelime-i tevhide vereceği mana ise, şudur : “Allah'tan başka mevcud yoktur.”

Bu makamda bulunan salik, hal itibarı ile gayet cömert olur. Açık­çası dost yolunda cümle mülkünü vermeye söz verir. Hatta : “Dost yoluna canını ver..” deseler, hemen boynunu uzatır. Şeyhine teslim olurken, yıkayıcı eline teslim olan ölü gibi olur.

Bu makamda, kalb yufkalığı hâsıl olur. İlâhî aşk, gün gün artar. Ne var ki, anasır perdesini geçemez, her an dost izini gözler “ahhh” edip inleyerek ağlar. Gözyaşı adeta su gibi akar.

Rüyasında göklere kadar çıkar; sidre-i müntehaya kadar varır. Me­leklerle sohbet eder.

Yeryüzünü de kaftan kafa gezer. Cümle mahlukatın ve mevcuda­tın kimini hali ile, kimini dili ile anlar; onlarla konuşur. Bunlar gibi daha çok keşif ve keramet zuhur eder.

Bütün bunlar birer büyük berzahtır ki: eğer Hak Yolcusu salik bun­lara kapılırsa; bir adım bile ileri gidemez: zulmette kalır. Allah, bizi de sizi de korusun. Eğer o gördüklerine iltifat etmeden : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.”

Cümlesini tekrarlayarak giderse, bundan sonra, yokluk murakabesi zuhur eder. Hemen ardından da, nurlu bir şekilde sıfatların tecellileri zuhur eder. Bazılarına bu tecellide; Fecr suresinin 27 - 30. âyetlerinin ihsanı olur : «Ey mutmainne nefis, Rabbına dön; hoşnut olarak, hoşnut olu­narak.. Kullarımın arasına gir; cennetime gir.»

Hak yolcusu salike hitap dahi zuhur eder.

Ancak, bazı kimselere, bu makamda şeytan zuhur eder. Kimine kür­sü üzerinde, kimine yerle sema arası bir yerde, kimine de yanan bir ateş içinde.. Onlara şöyle hitab eder : «Ben, en yüce rabbınızım.» (Naziat suresinin 24. âyetidir.) Daha başka sözler de söyler.. Mulhime nefste olduğu gibi, türlü azdırıcı sözler etmeye başlar.

Eğer bu makamdaki salikin şeyhi kâmil olursa, bu tehlikeli durumlardan kolayca kurtulur. Eğer şeyhi kamil değilse, Allah korusun, dalâ­lete düşüp helak olur.

***

RAZİYE NEFS

V . FASIL: Raziye nefsi ve onun zikirlerini, işaretlerini açıklar.

Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki.. Mutmainne nefs tehlikelerinden kurtulup Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ve keremi ile salik, raziye nefs sıfatına geçer.                             

Bu makamın işareti odur ki : Hak yolcusu salik, cümle mevcudatı, yok olmuş görür. Bir beyaz veya kızıl yahut daha başka bir renkli nur içinde kalır. Bazılarına, bu hal içinde; Rahman suresinin şu 26. 27. âyet­leri zuhur eder : «Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak; celâl ve ikram sa­hibi Rabbın yüzü kalacak..»

Bu âyet-i kerimedeki mana ihsan olunur, hitap zuhur eder. Bundan sonra, Hak yolcusu salike: “Ya Hakk” ismi telkin olunur. Raziye nefis makamında bulunan salikin devamli zikri, “Ya Hakk” olur. Kelime-i tevhide verdiği mana ise, mutmainne makamında olduğu gibi : “Allah'tan başka mevcud yoktur.” cümlesi olur. Salikin, bu makamdaki hali ise, gayet halim selim yumuşak başlı olmaktır. Cümle mahlûkat, bu kimsenin elinden ve di­linden emin olurlar. Halk arasında sevilir. Her nereye gidecek olsa, el­lerinde olmadan, kendisine tazim ederler. Kendisi ise, kaza ve kaderinde olan işlerin tümüne razı olur. Bir an dahi, Allah'ın rızasından, ayrılmaz. Dünya ve âhiret için olan cümle gayelerinden geçer : “Allahım, tüm gayem sensin, isteğim rızandır.” cümlesi, bu mertebede kendisine hal olur. Buna göre, bu mertebede olan Hak yolcusu salik, kendisine zuhur eden keşif ve kerametin cüm­lesinden geçer. Her gördüğü şeyden kendisine bir müşahede hali zuhur eder. Daima gezip durduğu yerlerde, kalbinden :

“Allah'tan başka mevcud, gaye, sevgili yoktur..” diye çağırır.

Ne var ki, Hak yolcusu salik, bu makamda ikilikten kurtulamaz. Her an ölümünü niyaz eder ağlar. Gözünün yaşı yine âdeta su gibi akar.

Bundan sonra, Hak yolcusu salike, Allah'ta yok olma hali zuhur eder; peşinden de Allah'ta var olma hali zuhur eder.. İşbu makam, hilâ­fet makamıdır.

Bundan sonra, nefis ve şeytanın şerlerinden emin olur : “Ben Hak, ben Hak” diye çağırır. Eğer mürşidi kâmil olursa, bu berzahtan (tünelden) dahi kurtarıp daha ileriye geçirir. Eğer mürşidi kâmil olmazsa, mahcu­biyette perdeli kalır.

Eğer daha önce, Fecr suresinin 27 - 30. âyetlerindeki: «Ey mutmainne nefis, Rabbına dön; hoşnut olarak, hoşnut olu­narak.. Kullarımın arasına gir; cennetime gir.» manalar zuhur etmemiş ise, bu makamda zuhur eder.

 

MARZİYE NEFS

VI. FASIL : Marziye nefsi ve onun zikirlerini ve işaretlerini açıklar.

Ey değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun..

Bundan sonra, Hak yolcusu salikin nefsi, raziye sıfatından marziye sıfatına geçip değişir. Bu geçişin işareti odur ki : Cenab-ı Hak ile, bir şekli olmadan müşahede hâsıl olur ve konuşma meydana gelir. Bunun için : “Sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi..” diye isim verilir. Bundan sonra salike : “Ya Kayyum” (Ey gökleri, yeri ve her şeyi tutan) ismi telkin edilir.

Marziye nefis makamında bulunan Hak yolcusu salikin devamlı zikri şu olur.: “Ya Kayyum” (Ey gökleri, yeri ve her şeyi tutan..) olur. Kelime-i tevhide verdiği mana ise, Muhammed suresinin şu 19. âyetidir :  «Allah'tan başka ilah olmadığını bil..»

Bu makamdaki Hak yolcusu salikin hali ise, pâk şeriatın emrine boyun eğmektir. Onun emrini yürütmektir. Her davranışı ve duruşu, Rasûlullah Efendimizin emrine boyun eğmektir.

«Allah'ın huyları ile huylarınızı güzelleştiriniz, Allah'ın güzel sı­fatlarına bürününüz.» Hadis-i şerifinin sırrına göre, Rasûlullah'ın sünnetini icra eder; Rasûlullah'ın güzel huyunu benimser. Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Bu makamda bulunan Hak yolcusu salikin kalbi gayet yufkadır. Mer­hameti, şefkati gayet çoktur. Kendisi, daima, Allah'ın huzurunda olur. Açıkçası : Raziye nefis makamında olan zat: Her an, her nefes müşa­hede üzeredir; kendisine isimlerin, fiillerin, sıfatların tecellileri ve zat müşahadesi zuhur eder. Allah'ın Zat’ına dalma hali dahi zuhur eder.

Hali anlatıldığı gibi olan değerli zatta; keşif, keramet, olağanüstü haller zuhur eder. Ama, kendisi, asla bu gibi şeylere değer vermez; bir an bile Allah'ın huzurundan ayrılmaz. Kendisinin güzel meclisine gelen konuklara karşı : «İnsanlara akıllarının alacağına göre konuşun..» emrine göre konuşur; ziyaretine gelenlere karşı da hallerine uygun sohbet eder. Eğer bu gelenler arasında kabiliyetli kimse varsa, o kim­senin içinde olan şeyi haber verir. Bu haber verişi de, onun teslimiyetini kuvvetlendirmek içindir.

Bu makamda bulunan zat, Allah'a hizmetle memurdur. Ya irşad va­zifesini yapar, ya da ülkeleri yönetir.

Kâmil sayılan Allah'ın velî kullarının cümlesi, marziye nefis makamındadırlar.

Bu makam, vahdet makamıdır. Herkes, bu makama ulaşamaz. Bu makamda bulunan değerli zatın davranışı ve duruşu : «Gözlerim uyur, kalbim uyumaz.» hadis-i şerifinin manası uyarınca, uyuması, ayık durması aynı olur. Hemen her halde ayıktır; huzurludur.

Açıkçası : Her halde, her anda, her nefeste, müşahede eder ve konuşur. Müşahede mertebesi, fena için­de bekadır.

Daha açığı :Ölmeden evvel ölünüz.” hadis-i şerifinin sırrına mazhar olmuş ve yokluk alanında, tam bir yokluk bulmuştur. «Fena bulup yok olunuz, sonra yok olunuz.» manasının sırrına zuhur yeri olmuştur. Sıfatların tecellisinde, Allah'­ın zatına dalıp gidenlerden olmuştur.

Bundan ilerisi, safiye nefis makamıdır. Bu makamda olan değerli zat ise, her asırda ya bir, ya iki, ya üç olur.

***

 

SAFİYE NEFS

VII. FASIL: Safiye nefis, safiye nefis makamını bulmayı başa­ran değerli zatın mertebelerini açıklar.

Ayrıca burada, bu yoldaki sulûkünü tamamlayıp : “-Fatiha” diyenlerin makamları, hilâfet makamları, irşad makamları, gavs-ü azam makamları, kutuplar kutbu makamları da, kısadan anlatılacaktır.

Ey değerli kardeş, bilinmelidir ki..

Safiye nefis makamında bulunan değerli zat; sıfatlarla beraber isim­leri de özünde toplamış, Zat tecellisine zuhur yeri olmuştur.

Açıkçası :Fena buldular (yok oldular), sonra yine fena buldular, sonra yine fena buldular; bundan sonra beka buldular (var oldular), sonra yine beka buldular, sonra yine beka buldular.» cümlesindeki mana sırrına göre; üçüncü derecede Allah'ta yok ol­muş, üçüncü derecede Allah'ta var olmuştur. Tecelli-i zatta dahi, Allah'ın zatına dalıp gidenlerden olmuşlardır.

Bu safiye nefsde bulunan değerli zatlar; daha önce de anlatıldığı gi­bi, her asırda üç tane olur. Şöyle ki :

 

a) İrşad kutbudur. Her ne kadar irşada memur olan Rasûlullah'ın -Allah O’na salât ve selâm eylesin- halifesi olsa dahi, irşad kutbu olan değerli zatlar, o hali­felerin cümlesinden üstündür.

İrşad kutbu olan zatın kendisi doğuda bulunsa, müridi de batıda bu­lunsa; bulunduğu yerden o müridini terbiye ve irşad eder; Allah'a ulaştı­rır. Bunlar için uzak, yakın aynıdır.

 

b)    Gavs-ü Azam. Bu zat da, bütün cihanı içine almıştır ve âlemde tasarruf sahibidir. Ama kutuplar kutbunun yanında ve emrinde bulunduğundan, tasarrufa karışmaz, daima kendi halinde olur.

 

c)     Kutuplar kutbu. Bu, bütün âlemi özünde toplamış, zamanında tektir; arifler sultanı­dır. Rasûlullah'ın esas halifesi de budur. Bu değerli zatın mübarek makamı hüviyette olduğu sebepten cümle yaratılmışlar ve varlıkların yiyip içmeleri, davranışları ve duruşları, kaza ve kaderleri; hâsılı, dünyada olup biten işlerin cümlesi tasarrufu altında olup dilemesi ile meydana gelir.

Safiye nefs makamı sahibi olmak, burada anlatılan üçlere hastır. Bu, değerli zatlar, aslî safiyetini bulmuşlar ve nefssiz olmuşlardır.

Bu manayı iyi anlamaya çalış.

«Kendini bilen, Rabbını bilmiş olur.» hadis-i şerifi, bu makamları anlatır. Zira, bu değerli zatları, akıllar idrâk etmekten yana âcizdir; anlayışlar da şaşkındır.

Bazı asırda, irşad kutupluğu, gavs-ü azam makamı, kutuplar kutbu ayrı ayrı birer zata ihsan olunur. Bazı asırda da bu üç ilâhî mertebe, tek zata ihsan olunur. Yani : Kutuplar kutbu olma, gavs-ü azam olma, hi­lâfet sırrının üçü de Allah'a bir hizmet olarak tek zata verilir.

***

Bu risalenin başından buraya kadar anlatılan nefis derecelerini bir daha gözden geçirelim. Şöyle ki :

a)    Emmare nefs: Bu nefs makamı, Hak yolcusu salikin ilk halidir.

b)    Levvame nefs: Bu nefs makamı ise, yine Hak yolcusu salikin ilk halidir.

c)    Mülhime nefs: Bu da, Hak yolcusu salikin orta derecesidir.

d)    Mutmainne nefs: Bu da Hak yolcusu salikin son halidir. Bu mutmainne nefis makamı; Hak yolcusu salikin son durağı. Al­lah'ın veli kullarının da ilk basamağıdır. Bundan sonrası. Allah'ın yardı­mına kalmıştır ki : Çalışmakla elde edilecek bir şey yoktur.

 

Açıkçası : Nefsaniyet yolundan yola çıkan Hak yolcusu salikin nef­si; mutmainneye varmadıkça, hiç bir şekilde vuslat sırlarını duyamaz.

Bu nefsaniyet yolundan giden Hak yolcusu salikin sulûkünü tamam­laması ve fatihasının okunması, bu mutmainne derecesinde olur. Ne var ki, bu dereceyi bulmak, uzun zaman alır. Eğer mürşid, kâmil olur da; Hak yolcusu salik de ona yıkayıcıya teslim olan ölü gibi teslim olursa.. durum değişik olur; herkes, kabiliyetine göre nasib alır : Kimi dört, ki­mi sekiz, kimi oniki, kimi onaltı, kimi de yirmi senede.. Hâsılı: Her bi­rine, kabiliyetleri ve tecelli durumlarına göre vuslat ihsan olunur.

Eğer mürşid kâmil olur da, Hak yolcusu salikte noksanlık olursa, o zaman otuz, kırk, elli, altmış sene sonra ancak, mutmainne nefse geçe­bilir. Bunun için, nefsaniyet yolundan gidenlerden pek çoğunun ömrü yetmemiş, yolda kalmışlardır.

Şayet mürid kabiliyetli, şeyhi de noksan olursa, bu mürid keşif ke­ramet tehlikesine düşüp varlık berzahında (tünelinde) kalır.

Bunun için Yüce Allah'a sığınalım..

e)    Raziye nefs: Bu da, hilâfet makamıdır. Açıkçası, raziye nefis makamına ulaşan bir Hak yolcusu salike hilâfet, bir hak olur.

f)    Marziye nefs: Burası da, irşad makamıdır; kutupluk makamıdır. Daha açığı : Mar-zıye nefis makamında bulunanlar. Rasûlullah'ın halifeleridir: Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bunların cümlesi, Allah'ın hizmetinde bulunurlar.

 

g)    Safiye nefs: Bu makama gelince; hilâfet sırrına sahib olanlara, gavs-ü azama, kutuplar kutbuna göredir ve bu üç üstün zata hastır.

Duâ makamında, Araf suresinin 43. âyetini okuyalım : Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet eyledi; eğer Allah bize hidayet eylemeseydi, biz kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık..»

 

 

2 . B A B

 

 

Konusu : Ruhanî tariki (yolu) ve onun şartlarını, mertebelerini,

her makamın zikirlerini, teveccüh usulünü yedi fasılda açıklar.

 

RUHANÎ TARİK

 

I. FASIL: Ruhaniyet tariki (yolu) şartlarını ve faydalarını açıklar.

Ey değerli kardeş, bilinmelidir ki..

Nefsaniyet yolu ve onda yola girenlerin halleri bundan önceki babda açıklandı. Ama, yolların en yakını, yolların en şereflisi, yolların en kolayı ruhaniyet yoludur. Bu da, Nakşbendiyye yolu olup burada açık­lanacaktır.

Ruhaniyet yolunda olan değerli zatların; Hak yolcusu saliki, ruh yo­lundan götürmeleri, Hak yolcusu salikler için büyük bir nimettir. Zira, burada asla mücahede yoktur. Çünkü, mücahede nefs tarafında olur. Bunlar nefse bakmadan, ruhu temize çıkarmaya çalışırlar. Ruh temize çıkıp aslına dönünce; nefis, bütün kötü huyları ile gelir ruha teslim olur. Ruh dahi nefsi esir eder, her emrine itaatkâr ve boynu eğik eyler. Bunun için, ruhanî yol, gayet kolaydır.

Bu ruhanî yolun büyük pirleri, ruhu yedi mertebeye ayırmışlardır; şöyle ki :

a)     Kalb..

b)     Ruh..

c)    Sır.. .

d)    Hafi..

e)    A h f a..

f)    Nefs latifeleri..

 g)    Külli lâtifeler..

 

Burada anlatılan latifelerde, birer nur işareti vardır. Ruh temize çı­kıp bu temize çıkması da gerçek oldukça, bu latifelerde nurlar zuhur eder. Sonunda ruh, külli latifelere varır. Bu makamda da tezkiye gerçekleşin­ce; ruh, vücud ülkesine şah olur. Bütün kötü huyları ile, nefs de gelir, ruha teslim olur. Ruhun, her bir emrine itaatkâr esiri olur. Her ne kadar nefs, ruhun esiri olsa da, yine de kötü huyları basına toplayıp türlü türlü hilelerle daima ruhun yolunu kesmeye çalışır. Ne var ki, ruh Hakk’ın ihsanı ile o hilelerin nefsten geldiğini bilir. Her ne taraftan önüne çıksa, durumu anlar : Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” der, zikri ile, fikri ile meşgul olur.

Ruhaniyet yolunda olan bir zata, bir Hak yolcusu salik gelip inabe etmek istediği zaman; eğer o zat, kâmil ve kemale erdiren bir kimse ise.. o gelen kimseye istihare emrini verir. Bundan sonra, adını ve ne iş yaptı­ğını sorar. Bu arada onun haline tavrına da bir göz atar.

Bundan sonra, Rasûlullah'a doğru teveccüh eder ve huzurda o gelen kimseyi adı ile, şekli ile anlatır; inabe vermek için izin ister. Rasûlullah Efendimiz de meleklere emir verir; o kimsenin ruhunu hu­zura getirtir. Onun için ezeldeki bilgiye göre vurulan mühürüne bakar. Eğer o gelen kimsenin bu tarikattan yana nasibi var ise, alnına : “Sadık”tır.. diye mührünü basar; eğer nasibi yok ise, yine alnına : “Yalancı”dır.. diye mührünü basar. Bundan sonra, o inabe etmek isteyen kimse, huzura geldiği zaman bakılır; eğer yalancı mührü ile mühürlenmiş ise, gönlünü alır, yumu­şaklıkla savar.

Eğer sadık mührü ile mühürlenmiş ise, o saliki, halvet ye­rine getirir, yüz yüze oturtur.

Bundan sonra, onun için, beş şartı yerine getirmesini emreder. O şartlar, sırası ile şöyledir :

 

1. Yalan söylememek..

2. Gıybet etmemek, başkalarının aleyhinde bulunmamak..

3. Abdestsiz gezmemek..

4. Beş vakit namazını vaktinde kılmak..

5. Kazaya kalan namazları ve oruçları varsa, tümünü kaza etmek..

 

İşte, Hak yolcusu salike ilk bildirilecek beş şart budur.

 

Bundan sonra, o Hak yolcusu salike; ölümü düşünmek, teveccüh, rabıta tarif edilir.

Eğer o Hak yolcusu salikin kabiliyeti kıt ise, kendisine biraz istiğ­far ile salâvat okuma emri verilir. Eğer o salikin kabiliyeti yeterli ise, he­men o anda zikir telkini yapılır. Yani : Salike, kalb yerlerini, inabe al­maya geldiği zat, hemen gösterir.

Zikir, kalbî olarak; o kimsenin istidadına göre lafza-i celâl “Allah” telkin edilir.

Bundan sonra, kâmil mürşid olan zat, o saliki karşısına alır; diz dize oturtur. Baş başa gelir, alnını alnına dayar. Bundan sonra, salikin haline bakar.

Eğer Hak yolcusu salikin halinde ilâhî sevgi, rabbani aşk, samedanî cezbe orta halli ise, onu çok güzel bulur. Salikin kalbini, kendi pâk kalbi­nin içine alır. İlâhî feyz çeşmelerinden bir çeşme açar, teveccühe memur olan meleklere de emreder ki : Salikin kalbinde bulunan haset, kin, kibir ve benzeri kötü huyların dağlarını Allah sevgisi külüngü ile darmadağın edeler.. Onlar da bu emri yerine getirmeye hemen başlarlar.

Ayrıca, masiva, dünya sevgisi ve benzeri karışık işler de, Allah sev­gisi ocağına atılır; aşk ateşi ile yakılır.

Bundan sonra, onun kalbini ilâhî feyzle yıkamaya başlar. Kendi güzel halinden o salike bir elbise giydirir.

Eğer salikin kalbinde olan Allah sevgisi ocağına ilâhî aşk ateşinden bir kıvılcım bırakıp yine kendi halinden bir elbise giydirdikten sonra an­latılan şekilde yıkar ise, o anda salikin hali değişir; kalbinde ilâhî aşk zuhur eder.

Eğer salikte, ilâhî aşkın ağır basması, cezbenin aşırılığı bulunursa, yine salikin kalbini kendi kalbinin içine alır. Allah sevgisi ocağında bu­lunan aşk ateşine sadakat, şefkat çeşmelerinden bir çeşme açar; o aşkın ateşini dindirir. Cezbe halini de salikten alır. Allah'ın inayeti ile, cezbe hali salikten gider.

Bundan sonra, yine ilâhî feyzle, yukarıda anlatıldığı gibi, salikin kalbini yıkamaya başlar; çünkü, cezbenin aşırılığı, saliki meczub eder.

Salikte cezbe ziyade olur ise, o salik cezbesinin harareti ile latifeleri göremez; aşk ateşinin ağır basması ile vuslat sırları zuhur eder; kendisi ilâhî bir meczub olur.

Eğer cezbeden ve ilâhî sevgiden yana hiç bir eser olmaz ise, o salik de, Allah sevgisinden bir koku alamaz ve tarikat-ı aliyyeden de bir şey duyamaz. Onun için kâmil mürşidler, hali olmayana hal ihsan ederler. Hali ziyade olanın da halini alırlar.

Ne var ki, anlatılan işleri yapabilmek, kemal sahibi ve kemale erdi­ren zatlara mahsustur. Bunlar da, kibrit-i ahmer gibidir. Bunlar, anlatı­lan usulde, saliklere daima teveccüh eder, feyz verirler..

***

LATİFELERİN ZİKRİ

 

II. FASIL: Yedi latife ve onların zuhuratını açıklar.

Değerli kardeş, bilinmelidir ki..

Hak yolcusu salik, bundan önceki fasılda anlatılan beş şarta devam etmelidir. Kendisine tayin olunan mürşidinin emirlerini ve uyarılarını dikkate almalıdır. Tam manası ile de teslim olmalıdır; tıpkı, yıkayıcı eli­ne teslim edilen ölü gibi.. Bundan sonra, zikir ve fikirle meşgul olursa.. Kısa zamanda o salikin kalbi, aslî sıfatını bulur.

Açıkçası odur ki : Anlatılan işleri yaptıktan sonra; Cenab-ı Hakk’ın ihsanı, mürşidinin güzel himmeti ile kalbindeki karışıklık, kötü zanlar yıkanır. Zikir nuru ile nurlanır, kalb çocuğu zuhur eder.

Bundan sonra ruha, aslî hil'atından kırmızı bir hil'at giysisi giy­dirilir.                             

Anlatılan işin alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik, zikir ederken bir kırmızılık yahut yanan ateş gibi bir şey görür. Güneş doğarken, ortaya çıkan kırmızılık gibi de olabilir.

Anlatıldığı gibi, kırmızıya meyilli bir renk zuhur ederse, o zaman salikin zikri ruha aktarılır. Yani : Kalbine okuduğu zikirden başka, ru­hun da yeri gösterilir; bir mikdar zikir de ruha telkin edilir.

Hak yolcusu salik, bu şekilde devam edip gider. Sonunda, ruh latifesi de aslına döner. O zaman, ruha da, asli hil'atından sarı bir hil'at giysisi giydirilir.

Bunun alâmeti odur ki; Hak yolcusu salik, ruhu için zikrettiği zaman, ruhun yerinde sarı bir renk görür.

Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, sırrına telkin olunur.

Bu durumda, sırrın yeri, Hak yolcusu salike haber verilir, önceki zi­kirlerden ayrı olarak, bir mikdar zikir de sırra telkin eder.

Hak yolcusu salik, bu zikrine devam eder ve sebatkâr olursa, o za­man sır da aslına döner. Bu durumda ruha, asıl hil'atından beyaz hil'at giysisi giydirilir. Bunun alâmeti odur ki; Hak yolcusu salik, sırrı için zikrederken, sırrın yerinde bir beyaz nur, yahut bir beyaz renk görür.

Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, hafiye aktarılır; kendisine hafi için zikir telkin edilir. Salike, hafi latifesinin yeri haber verilip ön­ceki zikirlerden ayrı olarak, bir mikdar zikir de hafi için yapılması telkin edilir.

Hak yolcusu salik de, bu hafi için telkin edilen zikre sebatla devam eder, zikrinde ve fikrinde olursa, hafi latifesi de aslına döner. Ruha da, aslî hil'atından yeşil bir hil'at giysisi giydirilir. Bunun alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik, hafi için zikrini edip giderken, hafi latifesinin yerin­den yeşil bir nur yahut yeşil bir renk görünür. Ta-Ha suresinin 7. ve 8. âyetlerinde buyurulan : «Çünkü o, sırrı da bilir; gizlinin gizlisini de.. O, öyle bir Allah'tır ki, ondan başka ilah yoktur.» Ayet-i kerimenin manası gereğince bu son anlatılan hafi zikri makamında bulunan Hak yolcusu salike, yakin ilmi hasıl olur.

Anlatıldığı gibi, yeşil nur ortaya çıkınca, Hak yolcusu salikin zikri ahfaya aktarılır. Hak yolcusu salike, ahfanın yeri tayin edilir, önceki zi­kirlerinden ayrı olarak, bir mikdar zikir de, ahfa için kendisine telkin edilir.

Hak yolcusu salik, öncekinden daha fazla, burada, zikir, fikir işinde devamlı ve sebatlı meşgul olursa Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile ahfa latifesi dahi, aslına döner. O zaman da, ruha aslî hilatından iki hil'at giysisi giy­dirilir. Bunun biri siyahtır; biri de beyaz.. Bunun alâmeti odur ki : Hak yolcusu salik ahfa için zikri ile meşgul olursa, kendisine bir siyah nur, bir de beyaz nur zuhur eder. Hak yolcusu salik, bunu görür.

Bundan sonra, Hak yolcusu salikin zikri, nefs latifelerine aktarı­lır. Nefs latifelerinin yeri, Hak yolcusu salike haber verilir, önceki zi­kirlerinden ayrı olarak, bir mikdar zikir de nefis latifeleri için telkin edilir.

Burası, fenafişşeyh (şeyhte yok olma makamıdır. Hak yolcusu salikte Allah sevgisi orta halli olur; fenafişşeyh (şeyhte yok olma) hali de burada zuhur eder. Yine bu makamda, Rasûlullah Efendimizi görür ve kendisi ile konuşur; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bazılarına bu haller, ahfa latifelerinde zuhur ettiği de olmuştur

Mürşid kuvveti ile: salik ruhta, sırda, hafide iken, bunlardan önce dahi kalb zuhur etmeden anlatılan hallerin zuhur ettiği olmuştur.

Hak yolcusu salikte Allah sevgisi yükselir; daima zikrin, fikrin zevki, ve şevki ile olur.

Eğer Hak yolcusu salikin sevgi hali ifratta veya tefritte (çok ileride veya çok geride) olursa, şeyhte yok olmak ve Rasûlullah’ı müşahade etmek murakabede veya daha sonra zuhur eder.

Zira sevginin ifratı ve tefriti, saliki oyalar ve işini erteler, geri bı­rakır. Eğer salikte Allah sevgisi, daha ziyade olur ise, o zaman da, cezbe­nin aşırısı zuhur eder. Bu durumda, Hak yolcusu salike Rasûlullah'ı gör­mek nasib olmaz; ilâhî bir meczub olup çıkar. Eğer Hak yolcusu salikte, Allah sevgisinden yana bir belirti olmaz ise.. kötürüm olur. Açıkçası : Hem latifelerden, hem de murakabe seyrinden yana habersiz olur.

Meğer ki, bu salikin mürşidi kâmil ola; zira, anlatılan hallerin cümlesi, kâmil mürşide göre eşittir. Yani : Sevginin ifratı ve tefriti onun için önem taşımaz, saliki vuslata erdirir.

Her neyse..

İşbu nefs latifelerinde Hak yolcusu salik devam edip gider ise, ne­fs latifeleri dahi aslına döner. Yine ruha, asıl hil'atından turuncu bir hil'at giysisi giydirilir. Bunun alameti odur ki: Hak yolcusu salik, nefs latifeleri için zikrini yaparken, o yerde kendisine turuncu bir renk görünür.

O vakitte, salikin zikri, külli latifelere aktarılır. Salike, külli latife­lerin yeri tarif edilir; bunun için kendisine bir mikdar zikir telkin olunur.

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, devam edip gider ise, külli latifeler de aslına döner.

Kalb latifelerinden, küllî latifelere varıncaya kadar; hemen her bi­rinde ruh tezkiye, tasfiye olur. Hemen hepsinde, tasfiye oluşu gerçeğe dayalı olduğundan, birer hil'at (rütbe veya özel giysi) ile latifeler ruha teslim edilmiş olur. Sonra, külli latifelerde dahi, ruhun tezkiyesi gerçek olunca, Hak yolcusu salikin alnının ortasına sadakat mührü ile mühür vu­rulur; vücud iklimine padişah olur. Sonra da, bütün latifeler kendisine teslim olurlar.

Bundan sonra, vücud ikliminin yönetimine başlar; zikrin harareti, vü­cuda bütün olarak tesir eder, cümle duygular, ruhla birlikte zikrederler. Onların zikirlerini, Hak yolcusu salik, bu ten kulağı ile işitir. Saliklerden bazısı, anlatılandan başkp, cümle varlıkların zikirlerini de bu ten kulağı ile işitir. Zira, İsra suresinin 44. âyetinde : «Hemen her şey, Allah'ı hamd ile tesbih eder.» buyurulan mananın gerçek aydınlığında bakılınca, cümle eşya teşbih ederler. Ne var ki, anlatılan makama yetişmeyen kimseler, bu tesbihi du­yamazlar. İşte, küllî latifelerin işareti de budur.

Bundan sonra nefis, vücud iklimine eğlenecek yer, karar edip kur­tulacak bir mahal bulamaz. İşin sonunda, cümle kötü huyları başına top­layıp gelir, ruha teslim olur; her emrine itaat etmeye başlar. Ama, nefs ve kötü huyları ruhun fırsatını kollarlar; onu düşürmeğe çalışırlar. Allah-ü Taalâ esirgesin ve korusun.

 

***

NEFY VE İSBAT İŞARETLERİ

 

III. FASIL: Nefy ve isbatı, onun işaretlerini açıklar.

 

“Nefy ve isbat” derken, şu kelime-i tevhid anlatılır : Lâ ilahe İllallah (Allah'tan başka ilâh yoktur..)

Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki..

Anlatılan işlerden sonra, Hak yolcusu salike, nefy ve isbat telkin edilir.

Yani : Kelime-i usuli olan kelime-i tevhid, Hak yolcusu salike tarif edilir.

İşbu makam, ilmel-yakin makamıdır. Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hakkı ilmel-yakin ile bilmek, bu makamda hal olur. Dolayısı ile, bundan sonra, Hak yolcusu salikin sevgisi günden güne artar. Daima “ahhh” edip in­leyerek, dost cemalini gözler. Aynel-yakin ve cemal müşahedesini ister.

İsimlerin tecellisi, fiilerin tecellisi dahi, bu makamda hal olur. Saliklerden bazısına, bu hallerin daha önce zuhur ettiği de olur.

Bu makamda bazılarına; kabirleri keşfetmek, kalbleri keşfetmek, ül­keleri keşfetmek, bunlara benzeyen meleklerin hallerine vâkıf olmak gi­bi şeyler zuhur eder. Ne var ki. burası büyük bir berzahtır; Hak yolcusu salike bir imtihandır. Eğer zuhur eden şeylere kapılıp onlara varlık verir ise : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” sözünde yalancı olur; vuslat sırlarını duyamaz. Meğer ki, o salikin mürşidi kâmil ola..

Bu durumlar, murakabeden sonra, Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak hallerinden sonra olursa, bir sakıncası olmaz. Zira, o vakit, Hak yolcusu salike Allah'ın ihsanı olursa, hiç sevgi olmadan, daima Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözler. Ruhanî yolun terakkisi kolay, nefsanî yo­lun terakkisi de gayet zor olduğu bu manadan ötürüdür.

Bu keşif ve keramet ihsanları, nefsanî yoldan giden Hak yolcusu saliklere, sülûk esnasında zuhur eder. Sülûklerini tamamlamalarının uzun zaman istemesi de bundandır.

Dersimiz olan kelime-i tevhidde Hak yolcusu salik devamlı ve sebat­lı olur, şeyhinin tarifine göre de şartlarına riayet eder, şeyhinin sözün­de gider ise, kelime-i tevhidde bulunan :

“LA” Yok.. Kelimesinin ateşi; Hak yolcusu salikte kalan masiva sevgisini, dün­ya ve âhiret sevgisini tamamen yakıp yok eder. Bundan sonra, Hak yolcusu salike, kayyumiyet ihsan olunur. O za­man salik : “LA”  Yok.. kelimesini söylediği zaman kendisini ve cümle mevcudları yok ol­muş görür. “Ancak Allah vardır..” cümlesini okuduğu zaman da, kendisini ve cümle mevcudları Hak ile kaim görür.

Nefy ve isbatın zuhuratına gelince.. Fussilet suresinin 53. âyetinde : «Onlara, âyetlerimizi ufuklarda ve nefislerinde göstereceğiz. Ta ki, onun Hak olduğu, kendilerine açık açık açıklansın..» buyurulan mana sırrının zuhur etmesidir. Bu manayı, ciddî bir şe­kilde anla..

***

IV. FASIL: Bu fasılda, şunlar açıklanır:

a)    Ahadiyet murakabesi ve onun zuhuratı..

b)    Rahmani, nefsanî, şeytanî sülûk tekmili..

c)    Hilâfet makamı..

d)    Bu münasebetle zikir tenzili..

 

Ey değerli kardeş, bilinmiş olsun ki..

 

MURAKABE

Bundan sonra, Hak yolcusu salike, murakabe telkin olunur. Bu mu­rakabe hakkında âyet-i kerime ve hadis-i şerifler vardır; onları alalım.

Allah-ü Taâlâ, Nisa suresinin 1. âyetinde şöyle buyurdu : «Çünkü Allah, sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.»

Allah-ü Taâlâ, Alâk suresinin 14. âyetinde şöyle buyurdu : «Hiç bilmez mi ki : Allah görür.»

Allah'ü Taâlâ, Beyyine suresinin 8. âyetinde şöyle buyurdu : «Allah onlardan razı olmuştur; onlar da Allah'tan razı olmuşlar­dır. Bu, Rabbından korkan içindir.»

Bu âyet-i kerimenin tefsirinde şöyle gelmiştir : Rabbını daima murakabe eden ve nefsi ile hesaplaşan içindir..

Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Rasûlullah Efendimizin hadis-i şerifleri de şunlardır : «İhsan odur ki, Allah'ı görür gibi ibadet edesin; sen onu görmesen de o seni görür.»  «Bir saatlik tefekkür, yetmiş senelik ibadetten hayırlıdır.» «İnsanın himmeti neyse, kıymeti de odur.» «Bir kimsenin Hicreti, Allah'a ve Resulüne ise, onun hicreti Allah'a ve Rasulü’nedir.»

Bu hadis-i şerif ve âyet-i kerimelerdeki işaret ve delâlet üzere Hak yolcusu salik; mürşidinin tarifine göre murakabe ile meşgul olup geceli-gündüzlü dost cemalini müşahede arzusu da terakki bulup murakabede zikre girmeden, tefekküre dalmadan oturduğu sırada, şeytan hemen her taraftan onun helakine çalışır.

Hak yolcusu salik, murakabede otururken; cümle mevcudatı yok ol­muş, kendisini de bütün halleri ile görür ise, yahut başka bir kimsenin durumu ile kendisini görür ise, bilmeli ki : Bu durum nefstendir.

Eğer Hak yolcusu salik; kendisini şeyhi gibi yahut Rasûlullah Efendimizin kıyafetinde görür ise, işbu halin adı şudur : Şeyhte yok olmak, Resulde yok olmak..

Yine Hak yolcusu salik; murakabesinde bağlar, bahçeler, ırmaklar, meyveler, güzel kızlar ve oğlanlar görür ise, bu durumda yine kendi kim­liğine bürülü olarak kendisini görürse, bu da nefstendir.

Yine Hak yolcusu salik; kendisini şeyhinin yahut Rasûlullah Efendimizin kıyafetinde görürse, bu arada gördüğü bağlar, bahçeler, meyveler, ruhanî cennet sayılır. O kızlar ve oğlanlar ise, huriler ve gılmanlardır.

Yine Hak yolcusu salik; murakabede otururken cümle varlık gözün­de ve gönlünde yok olur, ateşten veya nurdan bir kürsü üzerinde bir kimsenin oturduğunu, karşısında hesapsız meleklerin durduğunu görürse.. ama bu arada salik, kendisine baktığı zaman kendi kıyafetini ve başka­sının kıyafetini görürse, o kürsü üzerindeki ve onun karşısındakilerin hepsi şeytandandır. Hemen istiğfar etmek gerekir.

Ama anlatılan durumda; kendisini şeyhinin kalıbında veya Rasûlullah Efendimizin kalıbında görür ise, o gördüğü zat ya Cebrail, Mikâil, İs­rafil, Azrail'den biridir. Yine Hak yolcusu salik; murakabe halinde cümle varlıkları yok ol­muş görür, bu halde seslenme gibi bir şey işitir, bu seslenmede : «Ben, en yüce Rabbınızım..» (Naziat suresinin 24. âyetidir.)

Şeklinde bir hitab olursa, hemen salik, bu hitap esnasında kendisi­ne bakmalıdır. Eğer kendisini var bulursa, bu hitabı şeytandan bilmeli.. Zira, iki varlık bir yerde olmaz. Eğer bu hitaptaki tecelli Hak'tan gelmiş olsaydı; salikten yana bir belirti kalmazdı. Zira, bu babda şu mana ke­sindir : “Cenab-ı Hak, cismi silinen, ismi giden kimseye tecelli eder.”

Bu manaya göre; Hak yolcusu salik varken o hitap gelirse, şeytan­dan sayılır. Zira, o mel'unun türlü türlü hileleri vardır. Şöyle şeyler de söyleyebilir : “-Kulum, ben senden razıyım. Bundan sonra, emr-i maruf görevini yapmayı senden kaldırıp affettim. Cümle yasak işleri sana mubah eyledim. Bundan sonra, ne işlersen bağışlanmış saydım. Sen benim sevgilimsin..”

Bu şekilde türlü türlü ürkütücü sözler edip çoğu kimseleri helak de­nizine düşürmüş, helak eylemiştir. Bunlardan, Allah-ü Taâlâ'ya sığınmak gerek.

Şöyle bir şey sorulabilir :

—  Bu anlatılanları ayırd etmek, nasıl mümkün olur?. Buna cevab olarak, Maide suresinin 35. âyetinde duyurulan : «Ey iman edenler, Allah'tan çekinin; ona götüren vesileyi ara­yın. Onun yolunda çaba harcayın. Her halde iflah olursunuz»

Emir doğrultusunda, bu yolda iflah olup kurtulmak, kamil bir mürşid bulmakla olur. Bu incelikleri bilmek, kâmil mürşide kalmıştır Kâmil mür­şid olan, bu incelikleri bilir ve ona göre salike, gördüklerini yorumlar ve teselli eder. Bundandır ki: Hak yolcusu salike kâmil mürşidi aramak farz makamındadır.

***

V. FASIL: Yok olma murakabesinin sonunda meydana gelen müşahede ve tecellileri açıklar.

Değerli kardeş, burada anlatılacaklar da bilinmiş olmalıdır. Yok olma (ifna) murakabesi tabir edilen murakabede, Hak yokuşu salik otururken, kendisini ve cümle mevcudatı taa, zerreye varıncaya kadar tamamen yok olmuş görür ise, hemen bir beyaz, yeşil, kırmızı, sarı renklerden bir renkli nur kalır. İşte buna : Yok olma murakabesi nur tecellisi.. tabir edilir. Bazı kimselere, bu halde, şekli belli olmayan bir hitap dahi zuhur eder. Bu hitaplar, anlatılacak âyet-i kelimelerdeki gibi ola­bilir. Allahü Taâlâ, Mümin suresinin 16. âyetinde şöyle buyurdu : «Bugün mülk kimin?. Vahid Kahhar Allah'ın..»

Allah-ü Taâlâ, Rahman suresinin 26. 27. âyetlerinde şöyle buyurdu : «Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak; celâl ve ikram sahibi Rabbın yüzü kalacak..»

Allah-ü Taâlâ, Kasas suresinin 88. âyetinde söyle buyurdu : «Onun zatından başka, her şey helake yüz tutmuştur.»

Bu âyet-i kerimelerde anlatılan manalara dair bir hitap tecellisi kendisinde zuhur eden Hak yolcusu salikin Fatihasının okunması yerindedir. Zira, bir Hak yolcusu salikin son derecesi budur. Sonra, bu makam, Hak yolcusu salikin nihayeti, Allah'ın veli kullarının da bidayetidir. Zi­ra, bundan sonra, ilâhî tecelli için bir nihayet yoktur.

Yine Hak yolcusu salik; murakabede otururken, kendisi ve cümle var­lıklar gözünde ve gönlünde yok olur ve sonunda da Cenab-ı Hak ile kaim olarak zuhur ederse, hemen her şeyden de şekilsiz keyfiyetsin olarak mü­şahede zuhur ederse, bu tecelliye : Allah'ın varlığında yok olmak, Allah'ın varlığında var olmak.. (Fena fillah ve beka billah) tabir olunur. Bazılarına da bu tecellide, Fecr suresinin 27-30. âyet­lerinde duyurulan şu hitap gelir : «Ey mütmainne nefis, razı olduğun, razı olunduğun halde Rabbına dön. Kullarımın arasına gir. Cennetime gir.»

İşbu makam, hilâfet makamıdır; lâkin, Allah'ta var olmanın (bekabillahın) en alt derecesidir. Bundan ilerisi açıklanmıştır.

Hâsılı : İkinci, babdan buraya gelinceye kadar, anlatılan ruhanî yol, tarif ettiğimiz Nakşiye sülûk usulü, bu ahkâr kul Muhammed Şemseddin'in usulüdür ki; çok kolay ve yolların en şereflisidir.

Çünkü, Kur'an yolu­dur. «Bir kimse, Kur'an'ın gayrı ile yolunu bulmak isterse.. Allah onu saptırır.»

Açıkçası, Kur'an'dan başka bir şeyle hidayet arayan, dalâlete düşer. Allah, bizi de, sizi de korusun.

Bu ruhanî yol pirleri çok zuhur etmiş; herbiri de bir usul üzere git­miştir. Cümlesinin usulünden bu fakire ihsan olunan usul, bu yola giren­ler hakkında gayet kolaydır. Bu yol dile getirilip şöyle denilmiştir : “Tarik-ı Şemseddin” (Şemseddin Yolu)

Bu ruhanî yolda açıklanan usule göre istekli olan salik, istidadı ke­mal derecesinde olursa, üç, yedi, onbir, kırk günde; iki, üç, altı, yedi ayda; bir senede istidad ve kabiliyetine, mürşidin kudsî kuvvetine göre ve isteği üzere sülûkü tamamlamak nasib olur.

Eğer salikin istidadı eksik olursa, o zaman bir, üç, beş, on, onbeş, yirmi senede sülûkü tamamlamak nasib olur.

Ancak, mürşid, kemalli ve kemale erdirici bir durumda bulunur ve isterse istidadı eksik olan salike kudsî kuvveti cihetinden en kısa zaman­da sülûkü tamamlatır. Zira, kemal ehli olan mürşide göre eksik, tam olan­ların her ikisi de eşit değerdedir. Meğer ki, Hak yolcusu salike sülûkünü tamam ettirmeyi istememiş olalar; yahut salikin, kader sırrında nasibi bulunmaya..

Burada, mürşide düşen bir şey var. Hak yolcusu salik, sülûkünü ta­mamlayıncaya kadar, kendisine Rasûlullah Efendimizi -Allah O’na salât ve selâm eylesin- müşahede etmek müyesser olursa, pekâla.. Ama, bu müşahede tam hakkı ile olmalıdır. Eğer böyle bir müşahede olmaz ise : “Bu, sülûkünu tamamladı..” diyerek, ona verilen zikri mürşidi tenzil etmeye.. Yani : Zikrini azaltmaya..

Zira, salik yalnız cemal müşahedesi ile tek kanatlı kuş gibidir. Tek kanatlı kuş, nasıl uçamaz helak olursa, o salik dahi, bir uçuruma yuvarlanıp helak olur. Bundan dolayı, mürşid şeyhe düşer ki., bu gibi sa­likin zikrini ve fikrini tenzil edip azaltmaya.. Hatta, zikrinden ayrı ola­rak, her gün en az bir-iki saat kadar teveccüh emretmelidir. Taa, salik, Rasûlullah'ı müşahede edinceye kadar.. Allah O’na salat ve selâm eyle­sin. Şeyhin dahi, o salike Rasûl’de yok olmadan (Fena’fir-resulden) te­veccüh etmesi, lâzım ve elzem kabilindendir.

Eğer Hak yolcusu salik; sülûk esnasında Rasûlullah'ı müşahede ede­rek, sülûkünü tamamlamak kendisine nasib olursa, onun için şu tabir kullanılır : Zülcenaheyn.. Yani : İki kanatlı kuş gibi olur. Bu da, onun çok yüksek mertebelere uçup gitmesine işarettir.

***

TEVECCÜH

 

VI. FASIL: Hak yolcusu salike, şeyhinin nasıl teveccüh ede­ceğini açıklar..

Ey değerli kardeş, şu da bilinmelidir ki, Hak yolcusu salike, ilk başta teveccühe, şeyhte yok olmada (fena’fiş-şeyhte) başlamak gerekir. Taa, ahfa latifeleri salikte zuhur edinceye kadar bu şekildeki teveccüh sürdürülür. Ahfa latifeleri, salikte zuhur et­tikten sonra, salike olan teveccüh, Rasûl’de yok olmadan (fena’fir-rasul­den) başlar. Nefy ve isbata kadar bu teveccüh sürdürülür.

Salikte nefy ve isbat zuhur edip veya nefy ve isbat telkin olunduk­tan sonra, salike olacak teveccüh Allah'ta yok olmaktan (fenafi-llahtan) başlar. Taa, fatihası okununcaya kadar, bu şekilde teveccüh sürdürülür. Fatiha okunduktan sonra, teveccühe ihtiyaç kalmaz.

Burada anlatılan durum, Hak yolcusu salikin, orta halli olma duru­muna göredir.

Açıkçası, Hak yolcusu salikte, Allah sevgisi, ifrat ve tefrit derece­sinde olmaz ise, durum yukarıda anlatıldığı gibi olur. Orta halli salikin durumunu da şöyle açıklamak mümkündür :

Sülûkü esnasında ahfaya kadar şeyhini bulur.

Nefy ve isbata kadar Rasûlullah'ı müşahade eder; onunla konuşma ihsan olunur.

Murakabeye kadar ve murakabeden sonra da Allah ta yok olmak (fenafillah), Allah'ta var olmak (bekabillah), cemal müşahedesi ihsan olunur.

Ve, bundan sonra da, o salikin Fatihası okunur ve artık onun için teveccüh gerekmez.

Eğer Hak yolcusu salik, ahfaya kadar olan teveccühünde şeyhini bu­lamaz ise, o zaman, şeyhe düşer ki : Salik, kendi teveccühünde şeyhini görünceye kadar ona şeyhte yok olmadan (fenafiş-şeyhten) teveccüh ede..

Rasûl’de yok olmada (fenafir-rasulde) dahi, bu usule uygun hareket etmelidir. Hak yolcusu salik, nefy ve isbata kadar olan teveccühünde Rasûlullah'ı müşahede etmek müyesser olmaz ise, yine şeyhe düşer ki : Salik, kendi teveccühünde Rasûlullah'ı görünceye kadar, kendisine Rasul'­de yok olmaktan (fenafir-rasulden) teveccüh ede.. İsterse salik, muraka­beyi bulmuş olsun; taa, Rasûlullah'ı müşahede edinceye kadar, Rasûl’de yok olmaktan (fenafir-rasulden) teveccüh etmek gerekir.

Bazı salik, sülûkünü tamamlar; Fatihası okunur. Bu arada, mura­kabeyi ve müşahedeyi de bulur; lâkin Rasûlullah'ı göremez. İşte hali böy­le olan salike; taa, Rasûlullah'ı görünceye kadar, Rasul'de yok olmaktan teveccüh etmek lâzımdır.

Şeyhte yok olmak, Rasûl’de yok olmak, Allah'ta yok olma halleri birbirine zarf gibi olmuştur. Bu sebepten; şeyhte yok olmak zuhur etmez ise, Rasûl’de yok olmak da zuhur etmez. Rasûl’de yok olmak zuhur et­meyince, Allah'ta yok olmak da zuhur etmez.

Saliklerin bazısında; şeyhte yok olmak, Rasûl’de yok olmak halteri­nin zuhurundan önce, murakabe ve müşahede sırlarının zuhur etmesi ilâhî cezbenin ağır basmasından ileri gelir.

Üstte anlatılan manalara göre; Rasûlullah, salike zuhur edinceye kadar ona teveccüh lâzım olur. Zira, o hal içinde salik bırakılırsa, yâ meczub olur, yahut mertebesinden düşer. Böyle bir korku her zaman vardır.

Hak yolcusu salike; kalb latifeleri zuhur ettikten ve Rasûlullah'ı müşahede ettikten sonra, yine şeyhe düşer ki: Teveccühünü değiştirme­den, anlatılan tertibe göre teveccüh ede.. Ahfaya kadar şeyhte yok olmak­tan, nefy ve isbata kadar Rasûl’de yok olmaktan, murakabeye ve daha sonra da Allah'ta yok olmaktan teveccüh ede..

Yolunu anlatıldığı gibi izleyip giden salike, orta halli giden salike Fatiha okunduktan sonra, yani : İşi tamamlanıp duası olunduktan son­ra teveccüh etmek gerekmez.

 

VII. FASIL: I. fasıldan, VI. fasıla kadar ayrıntılı anlatılan­ları toplu açıklar.                             Değerli kardeş, bilinmelidir ki..

Kâmil bir mürşide gereken odur ki; bir salik kendisine gelip inabe etmek istediği zaman, o salike istihare telkin ede. Kendisi de, Rasûlullah Efendimizin iznini almaya çalışa.. Allah O’na salât ve selâm eylesin. Efen­dimiz tarafından her ne gibi bir işaret olursa, o işarete göre hareket ede..

Eğer Efendimizin üstün ruhsatı olursa, o salike inabe vere. Bu te­veccühte, saliki, karşısına alıp kendisine şeyhte yok olmaktan teveccüh ede. Bu teveccühte, salike ruhaniyetten kırmızı bir hil'at giydirmeli; son­ra da, ilâhî feyzden, salikin kalbine bir çeşme açıp oraya feyz akıta.. Böylece, salikin kalbini masivadan temizleyip Allah sevgisi ile doldura. Ahfaya kadar, bu şekildeki teveccüh, her hafta yapılmalıdır.

Bu makama kadar salik, şeyhte yok olmayı bulursa, bundan sonra salike, Rasul'de yok olmaktan teveccüh etmelidir. Bu teveccühünde sa­like Rasûl’de yok olmak şanında, yeşil bir hil'at giydirmelidir. Daha önce anlatıldığı gibi salik; nefy ve isbat, murakabe telkin olununcaya kadar Rasûl’de yok olmayı bulursa, bundan sonra salike, Allah'ta yok olmak­tan teveccüh etmelidir. Salike, Allah'ta yok olmaktan teveccühünde be­yaz bir hil'at giydirmelidir. Daha önce de anlatıldığı gibi, bu teveccühünü her hafta tekrarlar. Taa, salik, tam manası ile murakabeyi buluncaya ka­dar. Bundan sonra da, salikin Fatihası okunur.

Anlatılan düzende giden ve Fatihası okunan salike artık teveccüh gerekmez.

Burada durumu anlatılan salik, orta halli gittiği için, anlatılan ma­kamlarda, kendisine haftada birer kere teveccüh yeterlidir.

Eğer salik, müflis durumda ve Allah sevgisinden haberi yoksa., o zaman salik; gereğine göre iki günde bir kere, üç günde bir kere tevec­cühe muhtaçtır. Zira bu gibi salik : «İflas eden, Allah'ın güvencesi altındadır.» hükmüne göre, sık sık ihsana muhtaçtır. Meczup salikin durumu da böyledir. Ona da, sık sık teveccüh etmeli; onun cezbe halinin aşırılığını silip ilâhî feyzle kalbini temizlemelidir. Meczub salike teveccüh dahi çok zordur; dikkat etmek gerekir. Hem kendisinde bulunan cezbeyi almak, hem de ilâhî feyzle onun kalbini temiz eylemek gerekir ki bu kâmil bir mürşidin işidir.

Salik, ahfaya kadar kendi teveccühünde şeyhini bulamazsa., şeyhi ondan teveccühünü değiştirmemelidir. Taa, salik, teveccühünde tam ma­nası ile şeyhini buluncaya kadar..

Salik, murakabeye kadar olan teveccühünde Rasûlullah'ı bulamazsa., yine şeyhi, ondan teveccühünü kesmemelidir. Taa, teveccühünde, tam manası ile Rasûlullah'ı buluncaya kadar.. İsterse mürid, sülûkünü ta­mamlamış, murakabeyi, müşahedeyi bulmuş olsun; mutlaka Rasûl’de yok olmaktan yana teveccühe ihtiyacı vardır. Eğer ondan teveccüh kesilirse.. Muhammedi irfandan nasipsiz kalır; büyük bir uçuruma yuvarlanıp helak olmasından da çok korkulur .

Bazı salike, tecellisinin gereği olarak, kalb zuhur etmez, şeyhin mü­şahedesi zuhur eder. Buna : “Şeyhi buldu” diyerek, şeyhi Rasûl’de yok olmaktan teveccüh etmemelidir.

Daha önce anlatıldığı gibi, ahfaya kadar şeyhte fena bulmaktan yâ­na salike teveccüh etmeli ki: Teveccühü kemale ersin, içine yerleşsin ve meleke hâsıl olsun. Diğerlerini de buna kıyas edebilirsin.

İşin başlangıcında olan bir salik; Rasûlullah'ta yok olmayı, Allah'ta yok olmayı bulsa dahi, şeyhe düşer ki : Yine teveccühünü yerlerinde ya­pa.. Daha işin başlangıcında bu şekilde giden bir salik için; ziyade kuv­vet bulacağına, sonra da kemal bulacağına işaret vardır.

 

 

3. BAB

 

Konusu : a) Tarikatın ikmal edilmesi..

b)  Hilâfet ve irşad makamı..

c)  Üç fasılda ilâhî tecelli açıklanır.

 

I. FASIL: İsimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi, sıfatların tecel­lisi üç nevi olarak açıklanacak..

 

BİRİNCİ NEVİ : İsimlerin tecellisini açıklar.

Hak yolcusu salike, ilk başta zuhur eden isimlerin tecellisidir. Yüce Sübhan Hak, bir salike isimleri ile tecelli kıldıkta cümle lafız, kelime, ses­lerden işittiğini ve söylediğini Hak'tan işitir. Kendisi ve başkaları, işiten ve söyleyen bir âlet olur : “Bunların cümlesi Hak'tandır..” deyip öyle müşahede eder. İşbu duruma : “İsimlerin tecellileri..” tabir edilir.

 

İKİNCİ NEVİ : Fillerin tecellisini açıklar.

İsimlerin tecellisinden sonra, fillerin tecellisi zuhur eder. Cenab-ı Hak, fiili ile bir tecelli kıldıkta o salik, maklukatın tümünden her ne kadar fiil zuhur ederse, yapanlarını bir ağaç gibi görür; o fiilerin cümlesini Yüce Hak'tan müşahede eder : “Bunlarda kudret yoktur; hakikî fail Cenab-ı Hak'tır.” deyip o filileri Cenab-ı Hak'tan müşahede eder. İşbu duruma : “Fillerin tecellisi” tabir edilir.

İsimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi; sülûkün tamamlanmasına mah­sus bir durum değildir. Bazı salike, sülûk esnasında dahi zuhur eder. Ba­zı salike de, murakabe esnasında ve murakabeden sonra zuhur eder. Bun­ların hepsi de Allah'ın ihsanıdır.

 

ÜÇÜNCÜ NEVİ : Sıfatların tecellisini açıklar.

İşbu salike, fiillerin tecellisinden sonra, sıfatların tecellisi zuhur eder; bu sıfat tecellisi de üç kısımdır.

 

1.    KISIM : İlk nuranî tecelliyi açıklar.

Değerli kardeş, bilinmiş ola ki.. Hak yolcusu salik, murakabede yok olur, Arştan ferşe kadar her şey silinir; kendisinden ve görünenlerden bir eser kalmazsa., yeşil, kırmızı, beyaz, siyah, sarı renklerden bir renkte kendisini bir nur sarar, kendisi de onun içinde silinir.. İşbu duruma :Sıfatların nuranî tecellisi” tabir edilir. Bazılarına bu halde hitap dahi zuhur eder.

Bu mertebeler, saliklerin son derecesi olup Allah'ın velî kullarının ise.. ELİF-BA makamında başlangıç derecesi sayılır. Bu derecelere va­ran Hak yolcusu salikin Fatiha'sının okunması yerinde olur. Ancak, bir şartla : Hak yolcusu salik, kuvvetli olup bu mertebelere kadar Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimizi -Allah O’na salât ve selâm eylesin- müşahede etmiş olursa…

 

2.    KISIM : Allah'ta yok olmak ve Allah'ta var olmak (fenafillah ve bekabillah) halini açıklar.

Bu kısım üç derece üzerine açıklanacaktır. Şöyle ki :

a) Hak yolcusu salik, müşahedesinde başarılı olduğu sıfat­ların nurlu tecellisinden sonra kendisinde Allah'ta yok olmak zuhur eder. Cenab-ı Hak, sıfatları ile; o salike tecelli eder. Hak yolcusu salik, ken­disinden ve yaratılmışlardan zerreye varıncaya kadar her şey silinir.

Bunun peşinden de Allah ile var olmak zuhur eder. O zaman, bütün varlık­ları, kendisi Hak ile var olduğu halde müşahede eder.

b) Hilâfet makamıdır. İşbu tecellide, Allah'ta yok olmak ve Al­lah'ta var olmak zuhur eder. Bazılarına, bu halde, bütün varlıklar secde ederler. Fecir suresinin, 28. âyetinde Duyurulan : «Rabbına dön..» hitabı dahi zuhur eder; iki cihanın yönetimi kendine sunulur. Hilâ­fet makamı da budur.

   c) Bazılarına zuhur eden Allah'ta var olmak açıklanır.

Allah'ta yok olmaktan sonra, zuhur eden Allah'ta var olmak merte­besinde bulunan müşahede, salikin tecelli gereğine göre değişik olur. Bazı­sına ağaçlardan ve hayvanattan, bazısına meleklerden, bazısına da ken­dinden Allah'ta var olmak tesellisi zuhur eder. Bunların benzeri şeylerden de zuhur eder. Bir şekil, bir durum çizilmeden, bu türlü tecellilere : “Allah'ta var olmakla beraber, sıfatların tecellisi..” tabir edilir.

Bundan sonra, miraç dahi, salike zuhur eder. Bunda dahi, bir şekil ve bir durum çizilmeden, türlü türlü müşahede ve konuşma zuhur eder.

Burada anlatılanların cümlesi, .sıfatların tecellisinin ikinci derecesi­dir; Zat tecellisi değildir. Dua edelim : “Allah, bize ve size gönül açıklığı versin.”

 

3.    KISIM : Sıfatların tecellisinden, Zatî müşahedeyi açıklar. Değerli kardeş, şu da bilinmiş olsun ki.. Anlatılan durumlardan sonra olan, yokluk içinde yokluktur. “Yok oldular, sonra yine yok oldular..” cümlesinin hükmüne göre; Hak yolcusu salike, Cenab-ı Hak, ikinci derecede tecelli eylediği zaman, salikin kendisi yanar, kül olur. Külü dahi savrulur, kendisinden bir iz kalmaz.

Bu şekilde, tamamen silinip yok olmuşken; bu işin hemen ardından, kendisine bir Hakkanî giysi giydirilir. O halde, Allah'ın yarattıklarını gördüğü zaman; o yaratılmışların cümlesinde, hatta kendisinde Yüce Hakk’ın sıfatlarını müşahede eder. Bu şekilde bir müşahedeye erdiği zaman da, onlardan bir benzeri olmayan zatı müşahede eder. Gördüğü şeyler­den zerreye varıncaya kadar, bir benzeri olmayan Zat’tan başka bir şey görmez. Bazan bu müşahede ağır basar, dalgınlık hali zuhur eder; Yüce Hakk’ın zatında, kendisini dalıp gitmiş bulur. Bu durum için şu tabir kul­lanılır : “Sıfatların tecellisinden Zatî müşahede..” Bakara suresinin 115. âyetinde buyurulan : «Ne yana yönelirseniz, Allah'ın yüzü oradadır..» işarete göre; Allah'ın veli kullarına ihsan olunan ilâhî tecelliler, bu türlü tecellilerdir. Ama,  Zat tecellisi değildir.

**

 

KUTUPLARIN TECELLİSİ

 

II. FASIL: Kutuplara, Allah'ın, kâmil olan veli kullarına zu­hur eden Zat tecellisini üç nevi olarak açıklar.

BİRİNCİ NEVİ : Allah'ın kâmil olan veli kullarına; yokluk içinde yokluktan varlık içinde varlıktan indikten sonra zuhur eden şimşek gibi çakan Zat tecellisini açıklar.

Değerli kardeş, bilmiş olasın ki.. Adı geçen zatlar, yokluk içinde yokluktan sonra, üçüncü bir yoklukla yok olmuşlardır. «Yok oldular, sonra yok oldular, sonra yine yok oldular..»

cümlesinde bulunan yokluk işaretleri, bu değerli zatlara hastır.

Benzeri olmayan Yüce Zat, bunlara bütün yüceliği ile Zat tecellisi ey­ledikte; öyle bir yoklukla yok olurlar ki : Kendilerini dahi ararlar, ama asla kendilerinden bir iz bulamazlar. Yitik sahibi, yitiğini arayıp da bula­madığı gibi.. Bunun peşinden, Allah'ta yok olmak zuhur eder.

Varlık içinde var olduktan sonra, üçüncü bir varlıkla daha var olur­lar ki : «Var oldular, sonra var oldular, sonra yine var oldular..» manasına gelen hadis-i şerifi de bu mertebeye işarettir.

Bu mertebede, kendilerini ne kadar ararlarsa arasınlar; Yüce Allah'­ın Zat’ından başkasını bulamazlar.

Bu mertebede konuşma ve müşahede olmaz. Bazan kendilerine, tenez­zül zuhur ettiği zaman, şimşek gibi çakan zatî bir tecelli zuhur eder. Sö­zün özü şudur : “Hale dayalı bir şey, sözle anlatılamaz, bilinemez..”

İşbu durum, Zat tecellisinin ilk mertebesidir.

İKİNCİ NEVİ: Zat tecellisinin ikinci mertebesi olan Allah'ın Za­t’ına dalıp gidenler açıklanır.

Kıymetlim, şu da bilinmiş olsun ki..

Durumu anlatılan değerli zatlara, Zat tecellisinde yükselme olur; so­nunda Allah'ın Zat’ına dalıp gidenlerden olurlar. Bir şekil, bir durum çi­zilmeden Yüce Zat'ta öyle boğulurlar ki, asla kendilerinden haberleri ol­maz. Bu tecellide, iki hal zuhur eder :

a)    Celâliyet..

b)    Cemaliyet..

Celâliyet zuhur ettiğinde, kendinden habersiz olarak, kahır yönün­den tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder; bu tasarruf aynı anda olur. Meselâ, o hal içinde iken, bir kimseye : “Öl !..” demiş olsa, o kimse, o saatte ölür. Yine bir ölüye : “İznimle kalk..” diyecek olsa, o ölü, o saatte canlanır. Diğerlerini de buna kıyas ede­bilirsin. Her ne söylerlerse, o söyledikleri yerini bulur.

Cemaliyet halinin zuhurunda dahi, kendinden habersiz olarak; kerem, lütuf, ihsan yüzünden tasarrufa dair bazı alâmetler zuhur eder. Her ne şey için olursa olsun; ağzından söz çıktığı zaman, o şey var olur. O ka­dar ki; Bir harfi dahi boşa gitmez.

İşbu duruma, Zat tecellisinin ikinci mertebesi olan : “Allah'ın Zat’ına dalıp gidenler mertebesi” tabir edilir..

ÜÇÜNCÜ NEVÎ : Zat tecellisinin üçüncü mertebesi olan hayret makamını açıklar.

Kıymetlim, şu da bilinmiş olsun ki..

Bundan sonra, yine tecelli yükselir; hayret makamı zuhur eder. Bu öyle bir şeydir ki : Bir kimseye hayret makamı zuhur ettiği zaman, bir çöpü dahi, kaldırmaya gücü kalmaz, kaldıramaz. Bu durum :  “Hale dayalı bir şey, sözle anlatılamaz; bilinemez..” manasına göre; tarifi mümkün olmayan hallerdendir. Bu makamdan ilerisi de yoktur. Bu türlü Zat tecellisine zuhur yeri olan değerli zatlar, bazan yükselir, bazan da inerler. Zat tecellisinden inerlerse, kendilerine, şimşek gibi çakan Zat tecellisi zuhur eder. Eğer yükselirlerse.. Allah'ın Zat’ına dalıp gidenlerden olma hali zuhur eder. Bundan sonra da terakki ederlerse, hayret makamı zuhur eder. Ancak : “Bundan sonrası yoktur.” demek gibi bir mana çıkarılmasın; yanlış anlaşılmasın.. “Sülûk dereceleri, tarikat mertebeleri yok..” demekten murad, Rahman suresinin, 29. âyetinde Duyurulan : «O, her an, bir başka iştedir.» Mana icabı: “İlâhî işlere bir son var..” demek değildir.

Bundan sonrası, sözle anlatılamaz, tavsif edilemez. Hal kabilindendir ama, hal ile de, anlatmak, işaret etmek mümkün değildir; mümkün oldu­ğu tasavvur da edilemez. Bu mana :

“Fazilet sahibini, fazilet sahibi bilir.” cümlesi ile duyurulan incelikler arasındadır. Fussilet suresinin 35. âyetinde buyurulan : «Bana, büyük hazza sahib olanlardan başkası erdirilemez.» Mana gereğince; ayrıca, Sebe' suresinin 13. âyetinde buyurulan : «Kullarımdan, tam şükredenler pek azdır.» mana uyarınca, bu mertebelere ermek, yani: Zat tecellisine nail ol­mak, binde bir kişinin kârı dahi değildir; sırf Yüce Mevlâ'nın ihsanı ve keremidir.

Duâ makamında, Araf suresinin 43. âyetini okuyalım : «Allah'a hamd olsun ki, bunu bize hidayet eyledi; eğer Allah bi­ze hidayet etmeseydi, biz, kendiliğimizden bunun yolunu bulamazdık.»

 

***

 

 

 

RASÛLULLAH'I GÖRMEK

 

III. FASIL: Rasûlullah Efendimizi görmeyi açıklar; Allah O’na salât ve selâm eylesin..

Burada anlatılmak istenen mana şudur : Allah'ın velî kullarının, Hazret-i Rasûlullah'ı -Allah O’na salât ve selâm eylesin- görmeleri ve müşahede etmeleri, kendi hallerine ve te­cellilerine göredir. Bazılarının ayrılık durumu ağır bastığından, Rasûlullah'ı ayrılık yö­nünden müşahede eder. Kendisi ayrı, Rasûlullah da ayrı olarak, kendisi­ni dış yapısı ile müşahede eder ve konuşur; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Bazılarında işe, Rasûlullah'ı sevmek yanı ziyade olur. Görürken, ken­di durumunu, Rasûlullah'ın durumu görür; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Ayrıca Rasûlullah Efendimizi de, ikilik halinde görür ve karşılıklı konuşurlar. İşbu şekillere : “Rasûlullah'ın ruhani cesedi” tabir edilir. Yani : Müşahede ve konuşma hallerindeki Rasûlullah Efendimizin durumuna.. Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Eğer o kimse, sevgi işinde daha ileri giderse, kendisi, Rasûlullah'ta yok olur. Bu makamda, soru soran ve cevap veren kendisi olur. Bu görüş için : “Rasûl’de yok olmak” tabir edilir.

Hak yolcusu salikte cezbe zuhur eder ise.. Rasûlullah'ın cesedini mü­şahede edemez; Muhammedi nuru görür. Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bu durumda, Muhammedi nur, Zat nurunda boğulur, o hali ile Muhammedi nur müşahede olunur. Eğer salik, bu halde, kendisini görür de arada konuş­ma olursa, bunun için: “Muhammedi nuru müşahede” tabir edilir. Yine bu surette, salike hakikî cezbe zuhur eder ise, salik, Muham­medi nurda yok olur; Hak tecellisi zuhur eder. O zaman da, konuşma şekilsiz olur. İşbu tecelli için de şu tabir kullanılır : “Muhammedi sıfat, Zat müşahedesi.”

Anlatılan müşahedelerin hepsi, ruhaniyet yolundan olur.

Anlatılan ruhanî müşahedeler, bazan melekût kapısında olur. Eğer orada, diğer müminlerin ruhları da bulunuyorsa, durum budur. Zira, cümle müminlerin ruhları oradadır.

Bazan da Muhammedi kapıda olur. Ama, müşahede edilen yerde nebilerin ve velilerin ruhları da bulunuyorlarsa, zira, nebilerin ve velîlerin ruhları da oradadır.

Bazan da bu müşahede hakikat kapısında olur. Ama, bu müşahede miraç durumunda olursa. Çünkü, bütün velîlerin miraçları oradadır. “Melekût kapısı” dedikleri, arşı ayakta tutan sütunundadır. Orası : “Arşı taşıyanlar” tabir edilen meleklerin makamlarıdır. Onlar, ilâhî hizmeti görmekle emir almışlardır. Bunun için oraya : Ceberut âlemi.. tabiri dahi kullanılır. Sözün kısası : Melekût kapısı ve ceberut ale­mi, tek makama verilen isimdir.

Muhammedi kapı, arşın ortasıdır. Cümle nebilerin ve velilerin ruhları. orada o makamda olur. Rasûlullah'ın meclisi de bu makamdadır. Cümle ehlullah, Rasûlullah'ı o makamda müşahede ederler. Anlatılan ruhanî müşahede ve Rasûlullah'ın cesedi de bu makamda müşahede ederler. Rasûlullah'ın ruhanî cesedinin müşahedesi de, bu makamda olur.

 

Hakikat kapısına gelince, bu, arşın üstündedir. Bunun için : Lâhut âlemi.. tabir edilir. Bu makamda, hiç bir şey yoktur. Cümle ehlullahın ruhani miraçları o makamdadır. Bazıları refref ile, bazıları da cezbe ile bu makama varıp Yüce Hak ile, şekilsiz konuşurlar, müşahede ederler. Bu durumda, İsra suresinin 1. âyetinde buyurulan : «Noksan sıfatlardan münezzehtir o Allah ki; kulunu, bir gece Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksa'ya kadar yürüttü, öyleki : Onun çev­resini uğurlu bereketli kıldık..» mana sırrına göre, bu müşahede için : Ehlullahın (veli kulların) miracı, sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi.. ismi verilir.

Ancak, burada çok çok dikkat edilmesi gereken bir husus var; o da şudur : Olmaya ki, Yüce Mukaddes Hak, lahut âleminde sanıla ve Hakk’a mekân tesbit edile.. Böyle bir vehimden kesinlikle sakınmak gerekir. Çünkü, miraçtan murad, yüksek makama yükselip çıkmaktır.

«Allah-ü Taâlâ, bu gibi şeylerden yana tam bir yüceliğe sahiptir.» manası uyarınca, Allah-ü Taâlâ, mekân tutmaktan yana münezzehtir, özellikle bir yerde olmaktan, çıkmaktan, inmekten, düşüp kalkmaktan ve bunların benzeri tüm noksanlıklardan yana temizdir.

Anlatılan manalara daha açık olarak, Fussilet suresinin 54. âyetin­de şu işaret vardır : «Dikkat edin, o her şeyi çepeçevre kuşatandır.»

Her şeyi kuşatanı, bir şey nasıl kuşatabilir!. Burada, şöyle bir soru sorulabilir :

—  O halde, lâhut âlemine çıkılmasının sebebi nedir?.

Bunun için, İsra suresinin 1. âyetindeki şu mana ile cevap verebiliriz :

«Ona âyetlerimizden bir kısmını göstermek için.. Çünkü o, ger­çekten duyan ve gerçekten görendir.»

Bu manaya göre, Vacib'ül-Vücud (varlığı mutlak gerekli) Yüce Zat, pek keremli sevgilisine açık âyetlerini seyrettirmek için onu gece yürüttü ve miraç nasib eyledi. Ümmeti içinden onun gidişatında olan kullarına Efendimizin bereketi ile ruhaniyetten, Allah'ın bu türlü ihsanı gelir. Bu manayı, ciddiyetle anlamaya çalış.

 

4. BAB

 

Konusu : Nefis ile suitanî ruh; sülûkün başlangıcından,

sülûkün sonuna kadar ayrıntılara girilmeden iki fasılda açıklanır.

 

I. FASIL: Sülûkün başlangıcından, hayret makamına varınca­ya kadar nefis ile sultanî ruhun her bir sıfatta olan halleri, sebeb-i hik­meti, illetleri kemal yönü ile kısa, fakat faydalı bir şekilde açıklanacak.

Kıymetlim, şu da bilinsin ki..

Hak yolcusu bir salik, mürşide inabe ettiği zaman, anasından yeni dünyaya gelen bir çocuk gibidir.

Henüz sülûkün başında olması sebebi ile; o salik yaşlı bir ihtiyar ol­sa dahi, kendisini mürşide teslim edip dost yüzünü görmeye talib olması sebebi ile dünyaya yeni gelen masum bir çocuk hükmündedir. Bu durumu ile, teslim olduğu zatın, manevî çocuğu olur. Bundan sonra, sülûk esna­sında; masum çocuk nasıl büyürse, o da öyle büyür. Ama, onun büyü­mesi, masum çocuk gibi açıktan değildir; batındadır. Mürşidin himmeti ile, seyr ü sülûküne devam eder durur; bu durum, ehli olan kimselere göre bilinen bir şeydir.

Durumu anlatılan Hak yolcusu salik; sülûkünü tamamlayıp Fatihası okununcaya kadar, masum çocuk gibi sayılır, tarikatta kendisinin kusuru­na bakılmaz, affedilir.

Bu salik; tecelli ihsan olunup sülûkünü tamam etttiği zaman, ehlullah derecesine yeni adım atmış olur. O zaman, o salik, tarikatta ergen­lik çağına gelmiştir. Hakikatta ise, dünyaya yeni gelen masum çocuk gi­bidir. Bu durumunda, o kimseden tarikatta bir kusur görülse, sorumlu tutulur; hakikatta kendisinde bir kusur zuhur etse, sorumlu tutulmaz. Zira, hakikatta masum çocuk gibidir; velayet derecesine ilk adımını at­mıştır. Bu vakitte salik, henüz ehlullah mertebesindedir ki, Allah'a yakın; Allah'ta yok olmak, Allah'ta var olmak sırlarına aşina olmuştur. Bu ha­linde o salik, emmare, levvame, mülhime nefis makamlarının birindedir. Bunun için de çocuk hükmünü taşır, hakikatta oluşan kusurundan ötürü sorumlu olmaz. Zira, levvame, mülhime nefis makamında iken, hayvanî ruh, sultanî ruha teslim olmamıştır. Her an, her nefes; sultanî ruh ile nefs mücahede ve muharebe ederler.

Bazan olur ki, sultanî ruh üstün gelir; salike de murakabesinde nur tecellisi, fiiller tecellisi, sıfatlar tecellisi gibi tecelliler ihsan olunur.

Bazan olur ki, nefs, sultanî ruha üstün gelir. Bu durumda da, anla­tılan tecelliler zuhur etmedikten başka, o kimseden hakikat kusuru dahi zuhur eder. Ama bu çeşit kusurlar affedilir. Ama, bu halinde tarikat ku­suru işler ise, yine sorumlu tutulur.

Hakikatta : Kusur.. tabir edilenler, tarikatta bir şey değildir. Keza tarikatta : Kusur.. tabir edilen, işler de, şeriatta bir sakıncası olmayan şeyler kabilindendir. Şu bir gerçektir ki : Şeriatta küçük sayılan günahlar, tarikatta büyük günahlar arasındadır. Tarikatta büyük sayılan günahlar ise, haki­katta küfürdür. Bu sebeple hakikatta haram işler, tarikatta mubah sa­yılır. O kimseden, bu türlü mubah bir şey zuhur etse, çocukluk halinde olduğu için, bağışlanır; sorumlu değildir.

Nefsleri levvame, mülhime makamında iken, tarikatı tamamlayıp ehlullah zümresine katılsalar dahi, kendilerinde velayete adım basmak yoktur. Zira, böyle bir şey, mutmainne nefsi makamına mahsustur. Açıkçası : Ehlullah, velayet derecesine adım basamaz; taa, onun nefsi, mutmainneye adım basıncaya kadar.. Buna göre, mutmainne makamına adım basmayan ehlullah, hakikat yüzünde çocuk sayılır. Şeriattan, tarikattan sorumludur; ama hakikatta masum sayılır. Bunun hikmeti odur ki : Ken­disine velayete ayak basmak ihsan olunmadığı için, her ne kadar kusur vaki olsa dahi, cümlesi affolunur. Sebebi ise, nefsleri henüz mutmainne makamına varmadığı içindir. Zira, nefs, mutmainne makamına varmadıkça, sultanî ruha teslim olmaz.

Her an ve her saat; sultanî ruhla mu­harebe eder ki; sultanî ruhu aldatsın ve düşürsün. Bundan dolayı, ehlullah mutmainne makamına varmadıkça, kalbi mutmain olup ruhanî, safayı tam manası ile bulamaz. Bu yüzden çoğunlukla tereddüdden ve iç eğriliğinden kurtulamaz. Bu yüzdendir ki : Bir kimse, mutmainne makamı­nı bulmadıkça, velayete adım basamaz. Zira : Velî.. demek, Cenab-ı Hak tarafından, kendisine : “İstediğini yapar oldun..” izni demektir. Daha açık bir şekilde, kendisine şu hitap gelir : “Benim aşık, sadık kullarınla seni velî tayin ettim. Sana gelen kullarımı, ihsan eylediğim tarikattan sülûk ettirip Zat’ıma ulaştır.”

Bu yüzden bakılınca, nübüvvet ile velayet birdir, hem mutmainneye adım atmak ciheti ile, hem de mana ciheti ile..

Ehlullahtan biri, velayete adını atmadıkça, kendisine : “Kâmil” denmez; çocuk sayılır. Sebebi ve hikmeti ise, nefs tarafının sultanî ruha ağır basmasıdır. İlleti ise, mülhime, levvame nefs makamında ol­duğu içindir.

Nefsleri mutmainne makamında olan zatlar, velayete adım attıkları için, istediklerini yapanlardan sayılırlar. Bunlarda, zerre kadar hakikatta kusur bulunur ise, amel defterine yazılır.

Üstteki manaya göre; mutmainne makamında bulunan bir kimse, raziye makamına ayak basmadan âhirete giderse, yazılan ku­surlardan ötürü sorumlu olur. Bu da şöyle olur :

Kıyamet günü, Cenab-ı Hak, bunları mahşer halkının gözünden uzak bir yere çeker. Kendilerine, fililerinden zuhur eden durumları sorar. Me­selâ, şöyle buyurur : “Falan vakit, sen şunu işlemedin mi?. Falan vakit, sen bunu işle­medin mi?.” Böylece, onların ettiklerinin hepsini bir bir sorar. Onlar da, o işleri doğrular ve : “-Evet ya Rabbi..” diye cevap verirler. O vakit de, Cenab-ı Hak cümlesini affeder; azap görmeden cennete girerler.

Sorulacak bu sorunun ayrıntıları, ikinci faslın üçüncü kısmında açık­lanacaktır; burada kısadan anlatıldı.

Eğer mutmainne makamında vefat etmez de, raziyeye ayak basar­larsa, o vakit, onlara öyle bir hal ihsan olunur ki: Cenab-ı Hak tara­fından gerek nefse keder verecek bir mücahede, gerekse ruha sefa ve­recek bir ilâhî ihsan olsun; onlara göre eşittir.

Kendilerine bir mihnet ve meşakkat, belâ çeşidinden bir şey gelecek olsa; kesin olarak bundan ötürü kedere düşmezler. Kendilerine, safa ve­recek bir ilâhî ihsan zuhur eylese, buna da kesin olarak sevinmezler. Sa­fa ile keder .manevî katlarında bir olur.

O kadar ki, dünya cihetinden ve âhiret cihetinden hiç bir istekleri kalmamıştır; Allah'ın rızası yolunda ömürlerini tüketirler.

Anlatıldığı gibi, raziye makamına sahib olanların, geçmiş ve gele­cek günahlarını tamamen affeder. Bu manayı, Fetih suresinin 1. ve 2. âyetinde alalım : «Biz sana, açık bir fetih yolu açtık. Bu, Allah, senin geçmiş ge­lecek günahlarını bağışlaması içindir.»

Bu âyet-i kerimedeki mana, raziye makamında bulunana hal olur. Ne var ki, sonradan olacak noksanları affetmez, amellerinin yazıldığı deftere yazar: Ancak : “Bu hal ile âhirete gidince, o sonraki noksanlardan sorulur mu?” Denirse, şu cevap verilir : “-Sorulmaz..”

Bunun hikmeti de şudur : Cenab-ı Hakk’ın her bir emrine, her bir şeye, gerek lütuf, gerek mücahede; cümlesine boyun eğmiştir. Her birini, şeker helva bilmiştir. Ta­mamen razı olarak kabul etmiştir.

İşte anlatılan durumdan dolayı, raziye nefs makamında olanların her ne kadar gelecekteki noksanları yazılmış olsa dahi, yine de bu yüzden sorguya çekilmezler. Bunun hikmetine gelince; Cenab-ı Hak'tan kendileri­ne her ne türlü şey gelmiş ise, cümlesini rıza ile kabul etmişler ve kesin olarak Cenab-ı Hak'tan incinmemişlerdir. Hemen hepsini de hoşnut ola­rak kabullenmişlerdir.

Anlatılan raziye makamından sonra, o kimseye marziye sıfatı ih­san olunur. Bu durumda, o kimseden Cenab-ı Hak razı olur; raziye ma­kamında, kendisinin Cenab-ı Hak'tan razı olduğu gibi..

Cenab-ı Hak, o kulunun huylarından, hallerinden, işlerinden, cümle umumî ve özel durumlarından razı olur. Gelecekteki günahlarını affeder. Böylece, o kimse, geçmiş ve gelecek günahlardan yana bağışlanmış olur. Fetih suresinin 2. âyetinde duyurulan «Bu, Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlaması içindir.» Manası gereğince, kendisine, masumiyet hil'atı ihsan olunur. Buna göre, marziye nefis makamına sahib olan zatlar geçmiş ve gelecek günah­lardan sorumlu değillerdir. Zira, böyle olan zatlar, her an ve her nefes, Allah'ın huzurunda, Zat tecellisine tecelligâh olmuşlardır. Her nefeste, Cenab-ı Hakk’ın Yüce zatını müşahede edip konuşurlar. Yaptıkları hemen her işte, Cenab-ı Hak'tan izin almadıkça, o işe mübaşeret etmezler. Kar­deşleri arasındaki kelimelerini dahi, bir şekil vermeden izinsiz konuşmaz­lar. Bundan dolayıdır ki: Cenab-ı Hak, her an ve her nefeste onlardan razıdır. Kendilerine masumiyet giysisini giydirmiştir. Onlar da mal, ço­luk çocuk, vücud ve bunların benzeri şeylerden tamamen geçtikten başka, öbür âlemde cennette olacak ilâhî ihsanı dahi düşünmezler. Her an ve her nefes, Cenab-ı Hakk’ın rızasını gözlerler. Kendilerinde zuhur eden cümle yararlı işleri Cenab-ı Hakk’ın ihsanında yok edip eli boş, avucu açık, aciz naçiz, çaresiz olarak her an ve her nefes, Allah korkusu ile : “Güvencemiz sensin ya Rabbi, el-aman..” diye çağırırlar.

Bu anlatılandan daha ilerisi, safiye nefs makamıdır. Safiye nefs ma­kamında olan zatların makamı ise, hayret makamıdır. Bunların hallerini sözle tarif etmek mümkün değildir. Müşahedeleri ise, ruhanî miraçtır. Halleri, her an ve her nefes; Zat tecellisinde, Allah'ın Zat’ına dalanlardan olmaktır. Artık, kendi benliklerinden yana bir eser kalmamıştır.

Makamları, hayret makamı olduğundan, kendilerinin yüksek oldukla­rını bilirler.

Ancak, Hakk’ı müşahedeleri; raziye ve marziye makamı sahipleri gi­bidir.

Safiye makamı sahipleri, Yüce Zat’ta dalıp gittiklerinden; beşerî sıfat, kendilerinden alınmıştır. Enfal suresinin, 17. âyetinde duyurulan :  «Attığın zaman, sen atmadın; ancak Allah attı..» Manasının gerçekleştiği yer olmuşlardır. Onların bu halde huyları : «Allah'ın ahlaki ile ahlak sahibi olunuz; Allah'ın sıfatlarına bürününüz.»

Cümlesindeki sırra göre, Allah'ın huylarıdır. Kendilerinden zuhur eden emirler ve yasaklar, her ne olursa olsun, cümlesi kader sırrına gö­redir.

Hayrette oldukları için, kendilerini cümleden aşaği görürler. Cenab-ı Hak'tan izin almadan, bir çöpe dahi yapışmazlar.

Bu işin hikmet yanına gelince, kemal ehli olduklarındandır ki : Her bir şeyin künhüne ve hakikatına vâkıf iken, yine ilâhî emri gözetirler. Kendilerine : “-Şunu şöyle yap..” diye bir ilâhî emir zuhur etmedikçe, bir çöpü dahi hareket ettirmez­ler.

Açıkçası; bu safiye nefis makamında olan zatların huyları, işleri, cümle halleri: Şekilsiz olarak, Cenab-ı Hakk’ın Yüce Zat'ında olur. İnsan suresinin 30. âyetinde buyurulan : «Allah istemedikçe, siz bir şey isteyemezsiniz.» Sırrına mazhar oldukları için cümle halleri hakikata bir zuhur ye­ridir. Bunun için Hakk’ın harekete geçirmesi ile hareket eder, sakin tut­ması ile de sakin olurlar.

Bu fasılda sözün özü şudur : Dış yüzleri halk iledirler; iç yüzleri ise, Hakk ile.

***

 

NEFSİN MAKAMLARI

 

II. FASIL: Emmare nefis makamından, safiye nefis makamı­na kadar; nefis ile sultanî ruhun asılları, mertebe cihetleri, tecellileri ye­di kısım olarak açıklanacak..

 

EMMARE NEFİS

1. KISIM : Emmare nefsi açıklar..

Kıymetlim, bilinmiş olsun ki..

Nefsin mertebeleri arasında ilk başı emmare çeker. Emmare nefse sahib olanlar hayvan gibidirler; belki de daha zorludurlar. Zira, O kim­senin sultanî ruhu, emmare nefsin esiridir. Bu halde kaldıkları için de, pek çoğu, son nefesini imansız verir; sonsuzlara kadar cehennemde ka­lırlar. Bazıları da, son nefesini imanla verir; ama ettiklerinden ötürü, ce­zaya ve azaba lâyık ve müstahak olurlar.

HAYVANİ RUH — SULTANİ RUH

İşbu emmare nefis; cümle kâfir, münafık, fasık olanların nefisleri­dir ki, ona : Hayvanî ruh.. Adı verilir.

Anlatılan kimselerin hayvanî ruhları; sultanî ruhlarını, bütün bütün esir etmiştir. Onun için çokları, son nefeslerini imansız verir. Böyle bir şeyden Yüce Allah'a sığınırız.

CELAL - CEMAL

Üstte anlatılandan bilinmiş oldu ki: Âdemoğlunda iki ruh vardır. Onların birine : Hayvani ruh..Tabir edilir ki; bu Cenab-ı Hakk’ın celâl sıfatının tecellisidir. Diğerine de: Sultanî ruh..

Adı verilir ki; bu da, Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatının tecellisidir. Beden ülkesinde, bu iki padişahın birer veziri, birer de şeyh'ül-islâmları vardır. Bu vücud ülkesinde, yönetimlerini onlarla yaparlar.

 

AKL-I  MAAŞ  -  AKL-I   MEAD

Hayvani ruhun veziri, dünya işine bakan akl-ı meaştır. Herhangi bir durumda baş vuracağı yer ise, şeytandır. Danışma meclisini bunlarla kurar ve işini bunlara danışır.

Sultanî ruhun veziri ise, âhiret işini düşünen akl-ı meaddır. Şeyh'ül-islâmı ise, melektir. Danışma meclisini bunlarla kurar ve yapacağı işi bun­lara danışır.

Hayvani ruhun zevki yiyip içmek, giyinip kuşanmaktır. Zahirde in­sana her ne kadar lezzet verecek şey varsa, onların cümlesinden safa ve kuvvet bulur; sultanî ruhu alt eder.

Sultanî ruhun zevki ise; zikir, tefekkür, ibadet, ilâhî emirlere itaat edip onları yerine getirmek, ilâhî yasaklardan da kaçmaktır. Batında in­sana ve ruha lezzet veren ruhanî safaya dayanır ve ilâhî emirlere boyun eğer; bu şekilde hayvanî ruha üstün gelir. Sözün özü odur ki : Sultanî ruhun, hayvanî ruha üstün gelmesi, ilâhî emirleri yürütmekle olur.

İşte üstte anlatıldığı gibi, hayvanî ruh ve sultanî ruh; bu vücud ül­kesinde hükûmet tahtına kurulurlar. Birinin sıfatı, diğerine ters düşer. Biri, diğerine, bütün bütün zıddır. Bunun için de, daima muharebe ve mü­cadele ederler.

Hayvani ruhun aslı, kendi emmare sıfatıdır. Buna : Nefs.. İsmi verilir.

İşbu sıfat, Cenab-ı Hakk’ın celâl sıfatının zuhur yeridir. Daima, Cenab-ı Hakk’ın rızasına ters düşen şeylerden lezzet alır ve kuv vet bulur.

Sultanî ruhun aslı, safiye sıfatıdır. Buna : İnsan sıfatı.. Adı verilir. Bu sıfat da Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatının zuhur yeridir. Daima Cenab-ı Hakk’ın rızası yolundadır; bir adım bile bu yoldan ayrıl­mak istemez.

Anlatılan sebepten dolayı da, vücud ülkesinde birbirleri ile muharebe ederler.

İnsan vücudunda, sultanî ruh, hayvanî ruhu alt edemez; hayvanî ruh da kendi haline bırakılır ise, emmare sıfatında kalır. Giderekten de, sul­tanî ruhu alt eder. Bu sıfatın sahibi de hayvan gibi olur. Belki de daha alçak olur; dünyasını ve âhiretini yitirir.

Sultanî ruh, hayvanî ruhu kendi haline bırakmaz; her an onunla mücahede ve muharebe ederse, o vakit, hayvanî ruhu, ister istemez ken­disine bağlar. Her emrine itaatkâr ettiği zaman da, ilâhî emirleri yerine getirir.

Üstte anlatılan kimselerin felah bulacağı umulsa da, yine düşme­lerinden korkulur; zira nefsin hileleri çoktur.

Bu surette ilk anlatılan emmare nefis sahipleridir. Bunlar, tamamen dünya ehli kimselerdir. Zulmanî masiyetle kalbleri kararmıştır. Bunlara öğüt kâr etmez; pek çoğu da son nefesinde imansız gider.

İkinci surette anlatılanlar ise, emmare sıfatlı kimselerdir. Bunlar, âhiret ehli kimseler olup pek çoğu son nefeslerini imanla verirler. Ama, emmarede bulunup yasak işlerin bazılasından kaçınmadıkları için, ceza­yı ve azabı hak ederler.

Tarikat ehlinden emmare nefis makamında olan sülûk ehli; kesin ola­rak zikirden ve tefekkürden lezzet bulamaz. Her an ve her nefeste, iç sı­kıntısından, manevî tıkanıklıktan kurtulamaz. Çoğunlukla işleri yasak ar­dan olur. Kürsü dibinde ağlar; tıkanıklıktan kurtulamaz. Çoğunlukla iş­leri yasaklardan olur. Kürsü dibinde ağlar; köçek önünde oynar. Ken­disinden çıkan masiyet, kendisine iyi görünür; bunun için de ne tevbeye gelir, ne istiğfar eder. Eğer bir kimse, kendisine : “Sende kötü fililer var; tevbeye gel ve istiğfar et..” Diyecek olsa, ona buğuz eder ve düşman olur:  “Bende öyle fiiller yoktur.” Deyip o diyene düşman olur. Zikrinde ve fikrinde asla sebat yoktur. Bazan devamlı çalışır; bazan da kendisini bütün bütün nefsanî arzulara kaptırır gider.

Bazı kere ehlullahın himmeti ile, kendisine pişmanlık gelir; ettiği iş­lere tevbe eder, bağışlanmasını diler. Kendisini de cümle eşyadan alçak görüp : “El-aman..” diye çağırır..

Emmare nefs makamında bulunan bir salik, kâmil mürşid elinde olursa, onun kudsî kuvvetinin uğuru ile, kısa zamanda, levvame nefis ma­kamına geçer. Eğer mürşidi noksan olursa, o hal ile kalır; büyük bir uçuruma yuvarlanmasından da korkulur.

Hâsılı : Emmare nefis makamında bulunan bir salike, hiç bir şe­kilde vuslat nasib olmaz; hatta imansız gitmesinden bile korkulur.

Levvame nefis makamında bulunan salikin haline gelince, emmare nefis makamında olan kimsenin hali gibi; çoğunlukla, bundan da masiyet zuhur eder. Ama, hemen aklı başına gelir; tevbe eder, istiğfar eder, nef­sini de ayıplar. Sonunda yine dayanamaz, masiyet işler. Eğer böyle olan salikin mürşidi kâmil olur, yolu dahi ruhanî yol ise, o mürşidin kudsî kuvveti ile, bu salike, levvame nefis makamında iken vuslat ihsan olunur. Bu ihsan da, ruhanî yola mahsustur.

Az yukarıda şöyle anlatıldı:Emmare nefis.. Tabir edilen hayvanî ruh, Cenab-ı Hakk’ın celâl sıfatının tecellisidir; kendisinden çıkan her bir hal, cemal sıfatına ters düşer.

Sultanî ruh ise.. Cenab-ı Hakk’ın cemal sıfatının tecellisi olduğu se­bepten dolayı, hayvanî ruhtan razı değildir. Sebebine gelince, hayvanî ruhun kendi sıfatı, hayvan sıfatıdır. Bunun için de : Emmare nefis.. Tabir edilir. Sultanî ruhun asıl kendi sıfatı ise, insan sıfatıdır. Bunun için de ona : Safiye nefis.. Tabir edilir.

Anlatılanlara göre; bir kimse, hayvanî ruha tabi olur ve dünya işine yarayan akl-ı meaşın görüşünde hareket ederse, o kimse, hayvan sıfa­tına bürünür. Hatta hayvandan alçak olur. Çünkü, hayvana, ne sultanî ruh verilmiştir; ne de insan sıfatı ihsan olunmuştur.

Eğer sultanî ruha tabi olup âhiret işine yarayan akl-ı meadın görü­şünde hareket ederse, bu kimse, insanî sıfata bürünür. Hatta melekler­den daha şerefli olur. Bunun sebebi ise, kendisinde hayvanî ruh varken, ona uymayıp sultanî ruha tabi olmasıdır.

Buraya kadar anlatılanlardan bilinen odur ki : Her bir insanda, hayvanî ruhla, sultanî ruh iki padişah gibidir. Vücud ülkesinde, hükûmet tahtında otururlar. Hemen her bir hükümde, birbirlerine de ters düşerler.

Eğer sultanî ruh, hayvanî ruhun her bir emrine aykırı hareket ede­rek, her an onunla mücahede ve muharebe ederse, hayvanî ruh, derece derece, kendi yaratılışı olan emmare sıfatından geçer; levvame sıfatına bürünür. Hayvani ruhla, sultanî ruhun yaratılışı arasında yedi derece vardır.

Sultanî ruh, cümle kemal sıfatları ile sıfatlanmıştır; hayvanî ruh ise.. cümle kötü sıfatlarla, düşük huylarla ortaya çıkmıştır. Hayvani ruhun, cümle kötü huylardan kurtulmasına, sultanî ruhun halleri ile hallenmesine, sıfatları ile de sıfatlanmasına ve hayvanî ruhun, tıpatıp sultanî ruhun aynı olmasına yedi derece vardır. Her bir derecede, hayvanî ruh, bir mikdar kendi huylarından ve sıfatlarından geçer; sultanî ruhun ahlâkını alır ve sıfatına bürünür. O sıfatların her birinin bir adı vardır; meselâ : Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, marziye, safiye.. Bunlardan biri, hayvanî ruhun asıl sıfatı olur ki : Emmaredir; bu da anlatıldı. Onların biri de, sultanî ruhun asıl sıfatı olur ki : Safiyedir. Bu sıfatı, sözle açık­layıp bildirmek olmaz. Cenab-ı Kibriya, hangi kuluna ihsan buyurursa.. o değerli zat onu bilir.

Evet, böyle deyip dil tutuldu..

Bundan sonra, aralarında bulunan, diğer beş dereceyi açıklayalım.

 

LEVVAME NEFS

2. KISIM : Levvame ve onda olan saliklerin tecellilerini, müşahe­delerini, tenezzül (iniş) hallerinde olan murakabelerini, terakki (yükseliş) hallerini ve yok olmalarını açıklar.

Kıymetlim, şu da bilinmiş ola ki..

Cenab-ı Hakk’ın ihsanı yaver olup kâmil mürşidin himmeti ve kudsî kuvveti bereketi ile hayvanî ruh emmarelik sıfatından çıkıp levvame sı­fatına girdiği zaman; sultanî ruhun bir derece hükmü altına girer, emri­ne biraz ram olur. Bir mikdar, sultanî ruhun sıfatına bürünür. Kendin­den südur eden masiyetlere, pişman olmaya başlar. Ama, eline yine fır­sat geçerse, dayanamaz, yine masiyet işler.

İşbu levvame makamında sırf kâmil mürşidin kuvveti ile sülûkü ta­mam eden saliklerin müşahedeleri nur tecellisi ve nur müşahedesidir; ba­zısının da, nur tecellisi ve sıfatların müşahedesidir. Bu ilâhî ihsanlar ve bu tecelli; terakki halinde zuhur etmez, yalnız şeyhini görür. Belki de, Fahr-i Âlem Efendimizi müşahede eder; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Bu surette, onun tenezzülü levvame sıfatıdır; terakkisi ise, mülhime sıfa­tıdır.

O salik, terakki halinde teveccühüne oturduğu zaman; şeyhini ve Fahr-i Kâinat Efendimizi müşahede eder, huzur, lezzet alır. Murakebesinde ise, iniş tecellisi, nur müşahedesi, sıfatların müşahedesi zuhur eder. Tenezzül halinde, yani : İniş durumunda teveccühe oturursa, yine şeyhi­ni müşahede eder. Mümkün olduğu kadar da, Fahr-i Âlem Efendimizi de müşahede edebilir. Ama, terakki, yani : Yükseliş halindeki lezzeti bula­maz; ondaki gibi müşahede edemez. Ama, mümkün olan bir mikdar mü­şahede edebilir.

Hali terakki bulmadıkça da, murakabesinde hiç bir şekilde tecelli bu­lamaz. Zira, o vakit, salikin sıfat hali levvamedir; bu halde iken ona tecel­li olmaz. Çünkü, levvame sıfatı, emmareye yakın bir haldir; bazan pişman­lık gelir; bazan da tevbe istiğfar olur. Bazan da, masiyette bulunur. Bu­nun için, levvame sıfatında bulunan salike, bu sıfatta bulunduğu süre, hiç bir şekilde tecelli olmaz.

Bazı kere, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile; mürşidinin himmetini almayı başaran salikin hali terakki bulur. O zaman da, levvame sıfatından mül­hime sıfatına geçer. Bu durumda olan salike bir iç açıklığı gelir; ilâhî sevgi zuhur eder. Murakabesinde ise; nur tecellisi, nur müşahedesi, sıfatların müşahedesi zuhur eder.

Ama, henüz mülhime sıfatı kendisine hal ol­madığı için, yine inişe geçip levvameye döner. Bu nur tecellisinde olan zatların yok olmalarına şu isim verilir : Murakabe yok oluşu..

Bunlar, fena bulup yok olmayı murakabe halinde buldukları için; daha açığı : Gerek levvame sıfatında, gerekse mülhime sıfatında bulu­nan salik, murakebelerden başka vakitte, kendisini ve cümle mevcudatı yok edemez. Bunun içindir ki, bunların fena bulup yok oluşlarına : Murakabe yok oluşu ismi verilir. Burada anlatılanı şöyle özetleyeyim : Levvamede, mülhimede olan salikin yok olmasına : Murakabe yok oluşu.. Denir; orada zuhur eden tecelliye de : Nur tecellisi, nur müşahedesi.. Yahut: Nur tecellisi, sıfatların müşahedesi., isimleri verilir. Bu tecellinin kalmasına ise : Allah'ın nuru ile kalmak.

İsmi verilir. Yine bu tecellinin, istiğrakına (dalınmasına) da :  Allah'ın nuruna dalıp gidenler..

İsmi verilir ki, bunların hepsi, ehli olanlarca bilinmektedir. Burada, şöyle bir soru sorulabilir :  Bir salik, levvamede veya mülhimede iken, o kimseden iç eğriliği ve tereddüd gidip kalb itminanı hâsıl olmadıkça; mutmainne nefis maka­mına ayak basmadıkça ne şekilde Cenab-ı Hakk’ın bu kadar tecellisine zuhur yeri olabilir? Evet, bunun için şöyle bir cevap verebiliriz :

Hak yolcusu bir salikin nefsi, mutmainne makamına ayak basmadıkça, iç eğriliği bütün bütün kalkmadıkça tecelli –nerede- onun koku­sunu bile alamaz.

Ruhanî lezzetten dahi habersiz olmak, ancak, nefsanî yola hastır. Bilindiği gibi onlar, önce nefsi terbiye ettikleri için, nefs mutmainne sıfatına bürünüp salike kalb itminanı gelmedikçe; onlara müşahede sırları, ruhanî safa, zikir tadı zuhur etmez. Ruhanî yolda olan salike gelince, ister levvamede, ister mülhimede olsun; anlatılan biçimde tecelli ihsan olunur. Bunlar, levvame sıfatında olan terakkilerinde, mülhime sıtatında bulunan tenezzüllerinde murakabeye oturdukları zaman, Cenab-ı Hak, ilâhî nuru ile tecelli eyler. O tecellide, Cenab-ı Hakk’ın ilâhî ihsanı yetişir, salikin nefsi, mutmainne sıfatı ile muttasıf olunca, kendi­sinden levvame ve mülhime halleri kalkar; kalb itminanı hali zuhur eder. İşte o zaman, kendisi ve cümle varlıklar, silinip gider; sadece, Cenab-ı Hakk’ın ilâhî nuru müşahede edilir. O nurdan da, ilâhî sıfat müşahede edi­lir. Bazılarına, bu tecellide hitap dahi zuhur eder.

Sonra o hal gider; ayıklığa kavuşur; önce kendi nefsi hangi sıfatta idiyse, yine o sıfata döner. Mutmainne hali, kendi makamı olmadığı için, ayık hale geldiği zaman, mutmainne hali gider, yine kendi sıfatının hali ile hallenir.

 

MÜLHİME NEFS

3. KISIM : Mülhime nefs, mülhime nefs makamında bulunan kimselerin, tevbelerinde sebatlı olduklarını; iç eğriliğinden halâs olama­dığının illetini ve tecellilerini, müşahedelerini, terakkilerinin de mutma­inne sıfatı olduğunu açıklar.

Değerli kardeşim, şu da bilinmelidir ki..

Mülhime sıfatında olan salikin hali, levvamede olan salikin hali gibi değildir. Nefsini ayıplayarak tevbeye gelip istiğfar ettiği günahın fırsatı eline geçtikte, kendisini tutamayıp işlemesi vukubulmaz. Zira, nefs, bir derece daha sultanî ruhun hali ile hallenmiştir. Sultanî ruh, Cenab-ı Hak­kin ihsanı ile, mürşidin teveccühü ile hayvanî ruha üstün gelir. Onun her tedbirini geri çevirerek, kendi hali ile bir derece daha hallendirmiştir. Bunun için salik, tevbe işinde sebatlı olur. İç eğriliğinden ve tereddütten kurtulur, ama kalbi mutmain olmaz. Bundan ötürü, çoğunlukla, manevî bir tıkanıklık olan inkıbaz içindedir. Bunun illeti de, teslimiyette sebatının bulunmayışıdır.

Bu mülhime sıfatında bnlunan salikin hal tenezzülü (inişi), levvamede bulunan salikin hal tenezzülü gibidir. Tecellisi dahi, levvamede açıklanan şekilde nur tecellisi ve sıfatların müşahedesidir.

Halin terakkisine (yükselişine) gelince, mutmainnedir. O hal zuhur ettiği zaman, salike kalb itminanı hâsıl olur. Teslimiyeti kuvvet bulunca da, hal tereddüdü kendisinden gider. O zaman da, murakabesinde; sıfat­ların tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Bir şekil olmadan, konuşma dahi zuhur eder. Bundan da, ruhanî bir safa gelir; iç tıkanıklığından kur­tulur.

Murakabe halinden sonra, ayık hale geldikte; her ne kadar kendi­sinden müşahede hali alınsa da, yine iç açıklığı ile, teslimiyette sebat üze­re olur. Ama, mutmainne hali kendi makamı olmayıp sultanî ruhun ağır basması ile zuhur ettiği sebepten, yine bir taraftan hayvanî ruh geldikte mutmainne sıfatından mülhime sıfatına döner.

Mutmainne hali, kendisine sıfat oluncaya kadar, bu salikin tenezzülü mülhime, terakkisi de mutmainne olur.

 

MUTMAİNNE NEFS

4. KISIM : Mutmainne makamını, mutmainne makamında olanla­rın şeriat emirlerinden sorumlu olduklarını, bütünüyle tereddütten ve iç eğriliğinden kurtulduklarının sebeb ve hikmetini açıklar.

Değerli kardeşim, bilinmiş ola ki..                         

Mutmainne sıfatında bulunan zatlar, halleri itibarı ile tereddütten, iç eğriliğinden kurtulmuş, tam manası ile teslim olmuşlardır. Kalb itminanı, kendilerine mülk olmuştur. İçten ve dıştan müşahede edip dinledikleri şeyleri tereddütsüz kabul ederler. Bu kabul ettiklerinde de sabittirler. İnandıklarına öyle inanırlar ki; cümle âlem bir olup : “O iş öyle değildir..” deseler, bunların dediklerine asla bakmazlar. Kesin olarak, kendile­rine bir şüphe gelmez, itikad ettikleri şeyde dururlar.

Bunun sebep ve hikmetine gelince, şöyle açıklayabiliriz : Sultanî ruhun mücahedesi, mürşidin teveccühü ile; hayvanî ruh, sultanî ruhun sıfatı ile bir derece daha sıfatlanır, o sıfatı da kendisine hal edinir.

Anlatılan sebepten ötürü, hayvanî ruh, öncekl huylarından geçer; sultanî ruhun güzel huyları ile güzel huy sahibi olur.

Bu zatların hal tenezzülleri, yine mutmainne olur. Bu halde iken, mü­şahedeleri, mülhime sıfatının terakki hali gibidir.

Bunlar, her ne vakit murakabeye otursalar, kendilerine tecelli ihsan olunur.

Bu makamın tecellisine, şu isim verilir : Sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi,.

Bu tecellinin, yok olma sayılan, fena haline ise : Sıfatlarda yok olma.. İsmi verilir. Var olma sayılan bekasına ise, şu isim verilir : Allah'ın sıfatlarında beka, Allah'ın zatını müşahede..

Bu makamın dalgınlığı sayılan, istiğrak haline ise, şu isim verilir : Allah'ın sıfatlarına dalmak, Allah'ın zatını müşahede.. Bu durumlar, ehli olan kimselerce bilinen şeylerdir.

Bu mutmainne sıfatına bürünen zatlar, her ne vakit murakabeye otursalar, anlatıldığı gibi, tecelli hâsıl olur; bir durum çizilmeden, konuş­ma yapılır.

Bu zatlara : Velî.. İsmi verilir. Dolayısı ile, cümle ehlullah, mutmainne makamına adım attıkları zaman, hakikatta buluğa ermiş olurlar.

Bu durum, daha önce, I. fasılda dahi anlatıldı. Orada da anlatıldığına göre; bu yola ilk giren bir salik, sülûkünü tamam edinceye kadar, tarikatta masum sayılır, kusuru affolunur; ettiğinden sorumlu tutulmaz. Taa Fatihası okunup sülûkünü tamam edinceye kadar şeriat yönünden zuhur eden kusurları sorulur; ama tarikat cihetinden zuhur eden kusur­larından dolayı sorumlu olmaz. Şeriatta buluğa ermiştir; ama tarikatta masum çocuk sayılır. Sülûkünü taman edip Fatihası okununcaya kadar tarikattan yana kusuru, affolunur, sorumlu tutulmaz. Bundan sonra salik, ehlullahın adım attığı yere adım attığı zaman, tarikatta dahi, buluğa ermiştir; ama hakikatta masumdur. Taa, mutmainne sıfatına ayak basıncaya kadar.. Bu durumda, şeriattan-, tarikattan yana kusurları için so­rumludur. Oralardaki kusurları ve isyanları, sevapları ve günahları ya­zan melekler tarafından yazılır; kıyamet günü de onlardan yana sorguya çekilir. Ama, hakikattan yana kusuru silinir, yazılmaz.

Her ne kadar sülûkünü tamam edip nur tecellisine zuhur yeri olmuş ise de; levvamede veya mülhimede olduğu için, mutmainne sıfatı kendisine hal olup kalb itminanı kendisine ihsan olunup kalbi safiyet bulmadıkça, o salik, hakikatta çocuk mertebesinde sayılır. Bu manayı anlatmak için, şöyle demişlerdir : Salikin sonu, ehlullahın başlangıç noktasıdır.

Anlatılan surette, bir salik sülûkünü tamamladıktan sonra, uygun olduğu şekilde, murakabe yok olmasına kavuşup kendisine nur tecellisi ih­san olunmazsa, o salikin haline : Sülük tekmili.. İsmi verilir; açıkçası : Ehlullahtan olmaz. Ehlullahtan olanlar dahi, mutmainne nefs makamına ayak basıp da o sıfat kendilerine mülk olma­yınca, onların hiç birine : Velî.. ismi verilmez. Zira, velayette adım atılacak yer, mutmainne sıfatı olup : Allah'ın rıza derecesi.. Demektir. Bundan ötürü, ehlullahın cümlesi, mutmainneye ayak bas­tıkları zaman, hakikatta ergenlik çağına gelmiş olurlar. Kendilerinden nok­sanlık halleri kalkar; kâmilliğin başlangıç halleri zuhur etmeye başlar.

Anlatılan hale gelen bir zatın düşmesinden artık korkulmaz. Zira, günbegün, onun kemali artar. Hayvani ruh dahi, sultanî ruha üç derece daha yaklaşır. Sultanî ruhun sıfatlarına bürünüp kendisine teslim ol­muştur.

Artık, her halde, sultanî ruh, üstün gelmektedir. Hayvani ruhu, ken­disine bağlamıştır. Cümle emrini de ona yaptırır. Bunun için, bu hale eren bir kimsenin düşmesinden korkulmaz; gün gün yüksek dereceler alma yolundadır.

Bir salik, mutmainne sıfatına bürünmedikçe; hali ne kadar ileride olursa olsun, yine de hakikatta çocuk mertebesindedir.  Defalarca anlatıldı ki : Böyle birinde kalb itmimanı yoktur; tereddütten ve iç eğriliğin­den, sair kötü huylardan kurtulamamıştır. Bunun için, çocuk hükmünde olup haklkattan yana kusuru sorulmaz; taa, mutmainne sıfatına bürününceye kadar.. Anlatıldığı şekilde, kendisine o güzel haller ihsan olun­duğu zaman, hakikatta dahi buluğa ermiş olur. Bundan sonra, kendisin­den şeriat, tarikat, haklkattan yana bir kusur zuhur edecek olursa o sa­atte, amel defterine yazılır. Enbiya suresinin 23. âyetinde buyurulan : «O, yaptığından sorumlu olamaz; ama onlar, ettiklerinden sorum­lu olacaktır.» Mana uyarınca, yaptıklarından bir bir sorguya çekilirler. Ancak, bunların sorguya çekilmeleri bir başka olur. Şöyle ki : Cenab-ı Kibriya, bu kullarını mahşer halkının gözlerinden gizler. Giz­li bir yere çekip orada, bir şekil olmadan, bir durum çizilmeden onların işledikleri kusurlarını bir bir sayar. Sonra da her birine şöyle buyurur : “-Ey kulum, dünyada iken, benim o kadar ilâhî ihsanım oldu ki; onlar sayıya hesaba gelmezler. Bu kadar ihsanım olmuşken, bu kusur­ları neden işledin?. Bilmiyorduysan, bilene sorman gerekmez miydi?.”

Bu hitab üzerine, cümlesi secdeye kapanırlar; derler ki : “-Evet ya Rabbi, bu kusurları biz işledik. Bir kimseden sorup işin hakikatini da öğrenmedik. İsyan bizimdir. Ya Rabbi, artık sen bilirsin. Şanına yakışanı yap.” Bunun üzerine, şu ilâhî hitap zuhur eder, Yüce Hak, kereminden şöy­le buyurur : “-Ey kullarım, sizi affettim. Gidin, makamlarınızda zevk edin, safaya dalın. Bundan sonra, sizin için korku ve hüzün yoktur. Varın, arş-ı âlâmda makamlarınıza oturun.” Bundan başka, daha nice nice iltifatlar zuhur eder.                                                               

Yunus suresinin, 62. âyetinde duyurulan: «Haberiniz olsun, Allah'ın veli kullarına korku yoktur; onlar mahzun da olmazlar.» Müjdeyi alırlar.

Ancak, bu ilâhî iltifat zuhur edinceye kadar, o öyle mahcub olurlar ki; anlatılması mümkün değildir : “Ehlullah masum değildir..” Demeleri de, bu manaya dayanır. Mutmainne sıfatına bürünen zat­ların, suyu üfleyerek içmeleri gereklr. Bu temsili anlatma, ziyade içtinabtan ve inkıyaddan kinayedir.

Âl-i İmran suresinin 54. âyetinde buyurulan : «Allah, mekredenlerin hayırlısıdır.» Mana doğrultusunda, Cenab-ı Hakk’ın ilâhî mekrini, akıllar ve fikirler idrâk edemez. Her makamda, kuluna, ilâhî bir imtihanı vardır; hikme­tinden sual olunmaz. Daima kullukta olmak gerekir. İlâhî emirler ne ise, onu yerine getirmelidir.

Mutmainne sıfatında olan zatlar, hakikatte ergenlik çağına gelmiş­lerdir; bu yüzden kendilerine velayet ihsan olunur.

Bunların iniş halleri, daha önce anlatıldı. Yükselişleri sayılan te­rakkilerine gelince, raziye sıfatında olur.

Bazı kere mürşidin himmeti ile kendisinin de çalışıp gayret etmesi ile Cenab-ı Hakk’ın ilâhî ihsanına zuhur yeri olur. Hayvanî ruh, sultanî ruha bir derece daha yaklaşır, teslimiyeti kuvvet bulur. Bu halde iken, Hak yolcusu salike; Cenab-ı Hakk'tan gelen gam, sürür, mücahede, safa, Cenab-ı Hak'tan gelen benzeri her ne şey varsa, cümlesine razı olur. Ama, bu rızası, zoraki bir rıza değildir. Kendisine zehir yedirseler, şekerli hel­va gibi yer, kesin olarak, kendisine bir isteksizlik gelmez, geleceğini de düşünmez. Geçim için kesin olarak elem çekmez; Cenab-ı Hakk’a tam ma­nası ile teslim olur. Daima, Allah'ın rızasını gözetir. O anda, kendisine : “Allah rızası için canını ver..” Deseler, o anda, boynunu uzatır durur. Dünya ve içindekilerden; âhiret ve içindekilerden zerre kadar maddî bir gayesi yoktur : Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” Sözünde, doğrudur.                                                                             

Kendisine, ihsan Olunan tecelli, yine sıfatların tecellisi, Zat’ın müşahedesidir. Ama, tenezzül halindeki tecelli ile, bu tecelli arasında çok fark vardır. Her ne kadar ikisi de, sıfatların tecellisi olsa dahi, yine fark çok­tur. Ehli olanlar, bu manayı anlarlar.

Bu makamda, bazı zatların hakikatları üstün gelirse, kendilerine Zat tecellisi zuhur eder.

Bu makamda bulunan zatların daimî olan halleri, nur tecellisi ve sı­fatların müşahedesidir.

Bu makamda bulunan bir kimse, gezip yürüdüğü yerlerde, oturup sohbet ettiği halde, isterse, nur tecellisi olur ve sıfatların müşahedesi zuhur eder. Her ne vakit murad edip murakabeye oturmuş olsa, anlatılan şekilde Zat tecellisi, sıfatlanın müşahedesi zuhur eder. Her ne vakit, Hazret-i Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimize ve diğer nebilere ve resullere, ev­liyaya ve kutuplara teveccüh eylese; hangisine teveccüh etmiş ise, ruhanî yoldan onunla görüşür, konuşur. Hangi ülkeye teveccüh eylese, o ülkeyi olduğu gibi görür. O yerde olanlara, ruhaniyette görüşüp sohbet eder; hallerine de vâkıf olur.

Melekût keşfi, ceberut keşfi, bunların benzeri keşifler ihsan olundu­ğundan başka, ruhani miraç dahi ihsan olunur.

 

Kalbleri keşfetmek, halleri keşfetmek bunlara göre daha kolay bir iştir.

Burada anlatılan sıfatlara bürünen kimseye, bir kimsenin kalbine vâkıf olmak, haline vâkıf olmak çok kolaydır.

Burada açıklanan vasıflar, mutmainne sıfatının terakki halleridir ki, o terakki de raziye sıfatıdır.

Bir kimseye, mutmainne sıfatı hal olduğu ve ondan da terakki ihsan olunduğu zaman; anlatılan durumlar, çoğunlukla zuhur eder. Bu sıfat, kendisine hal olmadığı zaman da, bazan iniş hali zuhur eder. O zaman, mutmainne sıfatına bürünür.

Üstteki cümleyi, şöyle özetleyebiliriz : Mutmainne sıfatı ile muttasıf olan zatlar, iniş hallerinde mut­mainne ile sıfatlanırlar; yükseliş hallerinde ise, raziye ile hallenirler.

 

5. KISIM :

RAZİYE NEFS

Raziye makamının sahiplerine sürür ile kederin eşit olduğunu, tenezzüllerini, terakkilerini, tecellilerini, bunlara ilâhî ihsan olan mahviyet hil'atını, iç zenginliğini açıklar.

Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki..

Burada anlatılacak raziye makamı sahipleri, gâh yükselişte, gâh inişte bulunup zikirlerine, fikirlerine sebatlı bir şekilde devam ederler. Bu durumlarını sürdürürlerse, hayvanî ruh, sultanî ruhun hali ile bir de­rece daha hallenir. Bunun oluşuna alâmet odur ki : Daha önce, hayvanî ruha kötü görünen, güç gelen şeyler, güzel görünmeye ve kolay gelmeye başlar. Bundan sonra, anlatılan tüm işler, kendisine hal olur; Cenab-ı Hak'tan kendisine ne gelir ise, hemen her gelene tam manası ile razı olur, yanında kederle sürûr eşit olur. Anlatılan sebepten ötürüdür ki; raziye sıfatına : Raziye.. İsmi verilmiştir.

Raziye sıfatı ile muttasıl olan zatların iniş halleri üstte anlatıldığı gibidir. Terakkileri ise, marziye makamıdır.

Bunun alâmeti de odur ki; kendisinin devam ve sebatı ile, mürşidinin güzel teveccühü ile, Cenab-ı Hakk’ın lütuf ve keremi ile kendisine her ne gelecek olsa o gelen şeylerin hemen hepsine razı olur. Her ne zaman bir ilâhî denemeye tabi tutulacak olsa : Bu, bize ilâhî bir ihsandır.. Deyip gönülden kabullenir. Onun böyle etmesi ile, Cenab-ı Hak ta­rafından tarifi olmayan bir şekilde, bir imtihan mührü ile mühürlenir; kendisine Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Bu müşahede halin­de kendisine şöyle buyurur : “-Kulum, ben senden razıyım, sen de benden razı mısın?.” Bu üstün hitaptan sonra, geçmiş günahlarının affedildiğini, bizzat kendisi müjdeler. Bu müjde verişinin belli bir keyfiyeti yoktur; zatına has bir durumdur.

Anlatılan terakki halinde ne kadar durabilirse.. hemen her gün mu­rakabesinde, kendisine Zat tecellisinin müşahedesi ihsan olunur. Geçmiş günanlarının bağışlandığı müjdesini de alır.

Ancak, bu anlatılan hal, kendisinde meleke durumunda olmadığı için, yine inişe geçip raziyeye dönebilir; bazan raziyede, bazan da marziyede olur. Gerek yükselişinde, gerekse inişinde bu makamda iken, kendisine bir başka hal daha ihsan olunur. Şöyle ki : Kendi tercihleri olmadan, raziye makamında olan zatlar, gelecekte olacak bir iş için hiç bir hayale dayalı ümide düşmezler. Geçmişte olup biten işler için de gama, kedere bo­ğulmazlar. İster dünya cihetinden olsun, ister âhiret cihetinden; hiç bir gayeleri kalmaz : Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır. Derler ki, bu deyişlerinde gerçekçidirler. Bundan başka, kendilerini, varını yetirip iflâs eder gibi, Allah'ın güvencesi altında görürler. Güven yurdunda, rıza kapısında : “Zatına güveniyoruz, el-eman..” Derler.

Bu raziye makamında bulunan zatlara, Cenab-ı Hak bir mahviyet rütbesi ihsan eder. (Yani : Hil'atı..) O rütbeyi giyen zat, ne kadar ilâhî iltifat zuhur ederse etsin; cümlesini ilâhî ihsan bilir. Kendisini de, bir taş veya bir ağaç gibi görüp şöyle der : “-Yaptığım zikirde ve fikirde, benden zuhur eden ibadet taatta, ba­na gelen ilâhî ihsanlarda asla bir girişimim yoktur. Bunların, hepsi, karşılıksız bir ilâhî ihsandır. Ben âciz, taş cinsi gibi birşeyim; hiç bir işe de yaramam. Bu ibadetleri yaptıran, bunca ihsanları karşılıksız veren Cenab-ı Hak'tır. Bu görünenler benim halim değildir; cümlesi, ilâhî ihsandır.”

Onların her biri böyle deyip varını yitiren bir müflis durumuna girerler. Tıpkı, zengin bir tüccar gibi, bir kırmızı altına muhtaç olur. Ak­ranı arasmda, emsali arasında, ne şerefi kalır, ne de itibarı.. İtimad edip dayanacağı bir şeyi de kalmaz. İşte hali anlatılan tüccar, eli eteği, her bir taraftan kesildikten sonra, ne hal kesb ederse, bu zatlara öyle bir hal, Allah tarafından hil'at olarak giydirilir.

İç âlemi ne kadar mamur olursa olsun, kendisine ne kadar ilâhî iltifat ihsan olunursa olunsun; her an, her nefes anlatıldığı gibi, ilâhî ihsanların zerresini dahi, kendisine mal edip görmez. Sanır ki : Bütün ibadeti si­linmiş, kendisi de masiyet deryasına dalmıştır. “El-eman” diyarında, rıza kapısının açılması için, devamlı : “-Zatına güveniyoruz, el-eman..” Diye yakarır, durur.

Dünya cihetinden olan özel ve genel işleri Cenab-ı Hakk’a ısmarlar. Bunun sonunda öyle bir iç zenginliği ile zengin olur ki : Anlatılması mümkün değildir. Meselâ : Ceplerinde darının tanesi bulunmasa, asla hatırlarına bir şey gelmez; bundan başka, gönülleri, bin kese altına sahip gibi durur. Bunun için : “Ehlullahın zenginlikleri..” Tabir edilir. Raziye sıfatı makamında olan zatlara, anlatılan hal bir meleke olur. Bu makamda, çok çok ilâhî iltifat vardır. Hatta, bazı zatlara, rıza kapısı açılır; Zat tecellisi dahi zuhur eder. Bu yoldaki, eğer kabiliyetli, ilticası ağır basan biri ise, mutmainne sıfatı makamında rıza kapısı açılır; bazan Zat tecellisi dahi zuhur eder. Ama, onunla hallenmediği için; gerek mutmainnede, gerek raziyede ol­sun; bazan terakki hallerinde rıza kapısından içeri girip Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Herhangi belli bir şekli olmadan : “-Kulum, ben senden razıyım, sen de benben razı mısın?.” Şeklinde ilâhî bir kitap ihsan olunur. Biraz da ilâhî iltifata nail olur.

 

6. KISIM :

MARZİYE NEFS

Marziye nefis makamına, alâmetlerini, masumiyet hil'-atını, derecelerini; bu makamda bulunanlara ihsan olunan ilâhî tecellileri, ilâhî iltifatları, terakkl hallerinin safiye makamı olduğunu açıklar.

Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki..

Anlatılan raziye halleri, bir zata meleke olup da Allah korkusunda ve mahviyette devamlı ve sebatlı olursa, kendisine ihsan olunan ilâhî imtihanlarda sadakat mührü ile mühürlenir ve öyle bir derece verilir ki : Cümle huyları imtihana tabi tutulup huyların en güzellerine sahip olur; bu yüzden herbir huyuna bir doğruluk mührü vurulur ve sonunda, masumi­yet hil'atı kendisine giydirilir.

Üstteki cümlenin daha açık ve özlü manası şudur : Hali anlatıldığı gibi olan zatın cümle huyları, işleri, sözleri, halleri Allah'ın rızasına uygunu olur; tüm emirleri yerine getirmek, kendisine bir hal olur. Hakk’ın tahriki ile davranır, O’nun durdurması ile de durur.

Anlatılan hallerin bir zata ihsan olunması, o kimsenin marziye sıfa­tına bürünmüş olduğuna delildir.

Böylelikle de, hayvanî ruh, sultanî ruhun hali ile bir derece daha hallenir; sultanî ruhun bütün görüşünü kabul eder ve her bir emrine gö­nül hoşluğu ile girer. Bu makamda, sultanî ruhla, hayvanî ruh birbirlerinden hoşnutturlar; aralarında düşmanlık, korku, ürkmek gibi bir hal kalmamış, birbirleri ile ülfet etmiş, birbirlerini sevmişlerdir.

Ve, bunların, birbirlerinden razı ve birbirlerinden hoşnut olmaları dolayısı ile, bulundukları bu makama : Marziye sıfatı makamı.. Demişlerdir.

Bu makamı bulmuş olmanın alâmeti odur ki; bu makamda bulunan kimseye, yükseliş halinde, anlatılan haller birer meleke olur. O kimseden devamlı zuhur eden bu hallerdir.

Durum anlatıldığı gibi olduğu zaman; Cenab-ı Hak o kimseye müekkel olan kiramen katibin meleklerin eilerinden bu zatın amellerinin ya­zıldığı defteri alır. Geçmiş ve gelecek, büyük-küçük, en küçük yanılma­ya varıncaya kadar cümle kusurlarını affeder. Masumiyet hil'atı giysisini de giydirir. O kimsenin iyiliğini ve kötülüğünü yazan meleklere de hitab ederek şöyle buyurur : “-Bunca zamandır, bu kulumun hizmetine sizi vermiştim. Şimdi, bu kulumdan ben razıyım; sizler de razı mısınız?.”  Bu hitab üzerine, onlar da şöyle şehadet ederler : “-Ya Rabbi, bizler bu kulunun hizmetine gireliberi, zerre kadar rızaya aykırı hareket etmedi; bizleri de üzmedi. Bunun için, ondan kat kat razıyız.” Onların bu şehadeti üzerine, Cenab-ı Hak, şöyle buyurur : “-Ey meleklerim, ben de, sizi o hizmetten kurtarıyorum. Bu kulum­dan ebedî rıza ile razı oldum. Siz de buna şahid olun.” Bundan sonra, o kimsenin diğer hizmetlerine müekkel olan melek­lerin cümlesine hitab ederek, ebedî rıza ile o kimseden razı olduğunu bildirir ve cümlesini buna şahit tutar. Bunun üzerine, o zattan cümle insan, cin, melek, hayvan, zahirde ve batında ne kadar varlık varsa, cümlesi de ebedî rıza ile o kimseden razı olurlar. O her kimse; zahirde elinden ve dilinden ve cümle işinden hiç bir kimse incenmez : «Müminler uyumludurlar, yumuşak başlıdırlar. Çekilen bir deve misalidir; bir yere bağlanınca boyun eğer. Sarp kaya üzerine çökertilme­si istense, çöker.» Hadis-i şerif indeki mana, onun için gerçek hal olur. Her kimin ya­nına varacak olsa; o, kendisine elinde olmadan saygı gösterir, ikram eder.

Daha sonra, Cenab-ı Hak, bizzat hiç bir şekilde anlatılamayan Yüce Zatı ile tecelli edip şöyle buyurur : “- Kulum, ben senden razıyım; sen de benden razı mısın?.” Bu türlü, ilahî iltifatla birlikte, o kimsenin günahtan arınmış bir masum olduğunu, bilinmeyen bir şekilde o kula müjdeler. Daha başka nice ihsanlar eyleyip rıza kapısından içeri alır; belli bir yerde Zat tecellisi ve Zat müşahedesi ihsan eyler.

Ve, o kul, anlatılanlar dışında daha nice nice ihsanlara zuhur yeri haline gelir.

İşaret edilen ilâhî ihsanların yolu açılıp marziye sıfatı kendisine me­leke olan zatlara, her günün teveccühünde rıza kapısı açılır. Belli makam­da; Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Orada, neler olduğu bilin­meyen sonsuz ilâhî sırların ihsanından başka, hemen her gün, günahtan arınmış bir masum olduğu müjdesi ihsan olunur; bilinmeyen bir şekilde bizzat bu yoldaki müjdeyi alır.

Bu makama sahib olanlar, her ne zaman isteyip teveccühe otursalar, anlatıldığı gibi ilâhî ihsanlara zuhur yeri olurlar.

Bunların ayık hallerinde, kendilerine gelen, sıfatların tecellisi ile Zat müşahedesi olur. Tıpkı, Hazret-i Ebu Bekir'in buyurduğu gibi; Allah ondan razı olsun : “-Her neyi gördümse, ondan önce Allah'ı gördüm.” Böylelikle, daima gezip yürüdüğü yerlerde, Cenab-ı Kibriya’nın ilâhî sıfatlarını müşahede eder. O ilâhî sıfatlar yolundan da, Yüce Zatı’nı mü­şahede eder.

Bu makamın sahipleri, her ne zaman isteseler belli bir durum çizil­meden, Cenab-ı Hak ile konuşurlar. Bu, ehli olan zatlara malumdur. Ni­tekim, bu manada şöyle demişlerdir : “Değerliyi, ancak değerli olan bilir.” Bunca, ilâhî ihsan, kendilerine hemen her gün gelirken, yine de, şu âyet-i kerimenin hükmünce, Cenab-ı Hakk’ın mekrinden emin olmazlar : «Allah'ın mekrinden güven mi duyuyorlar?. Halbuki, Allah'ın mekrinden, büyük bir zararı göze alan topluluktan başkaları güven du­yamazlar.»

A'raf suresinin 99. âyetinde buyurulan bu emir gereği; her an ve her nefeste, Allah'ın güvencesi altında bulunan bir müflis gibi kendile­rini ilâhî huzurda bulurlar ve ilâhî mekirden ötürü, sarsılıp heyecana ka­pılırlar, tir-tir titrerler : “-Zatına güveniyoruz, el-eman ya Rabbi..” Diyerek yakarırlar. Bunun için de, cümle dış hallerini pâk şeriata uy­gun hale getirirler. Zerre kadar da şeriattan ayrılmazlar. Kendilerinden, mubah çeşidinden zerre kadar bir şey çıkacak olsa; büyük günah çıkmış gibi ciğerleri yanar. Bu yüzden yakalarını yırtar, temenni ve niyaza ge­çerler.

Anlatılan hal, öyle bir haldir ki; Cenab-ı Hak tarafından hemen her gün, ne kadar masumiyetleri bildirilirse bildirilsin, ilâhî rıza, bizzat konuşma müjdesini ne kadar alırlarsa alsınlar, asla kendilerini güven için­de hissetmezler; Allah'ın mekrinden daha fazla korkmaya başlarlar. Zira, bu hal içinde bulunan zatlara güven duygusu muhaldir. Geçip gittikleri her bir makamda, bir başka korku vardır. Burada, insanın kemali de, kor­kusuna göredir.

Emmare mertebesinden başka; nefsin her bir mertebesinde, bir. baş­ka türlü korku vardır; meselâ : Taklit korkusu, cehennem korkusu, masiyet korkusu, rıza korkusu, Allah korkusu, kemal korkusu.. Bu isimler, yerine göre verilir.

Emmare nefis makamında korku yoktur. Bu sıfat makamında olan kimse, Cenab-ı Hak'tan emin olur; asla aklına korku gelmez. Bunun için­dir ki : Emmare makamında olanların pek çoğu, son nefesini imansız verir.

 

KORKULAR

 

Üstte anlatılan korku isimlerini sırası ile açıklayalım.

 

1. Taklit korkusu: Levvame sıfatında olanların korkusudur. Bu sıfatta olan kimseler, her ne kadar Cenab-ı Hak'tan korksalar da, güven duyguları, korkularından üstün gelir. Bu yüzden tevbelerinde sebat ede­mezler. Bazan son nefesi imansız verenleri de bulunur.

 

2. Cehennem korkusu : Mülhime sıfatında olanların korkusudur. Bu sıfatta olanların korkusu, güven duygularından ağırdır. Bunun için, bunlar tevbelerinde sebatlı olurlar. Ama, bu türlü korkudan Allah razı de­ğildir. Çünkü, bu türlü korku, cehennem azabından ve cennet arzusundan gelmektedir. Kaldı ki, bu türlü korku, ehlullaha da yakışmaz. Bundandır ki, ehlullah, son nefesin iyi kapanması için : “-Zatına güveniyoruz, el- eman ya Rabbi..” Diye yakarırlar. Bu mülhime sıfatında dahi, bazan nefsin hilesine kapılıp son nefesi­ni imansız veren olur. Nefslerimizin şerlerinden Allah'a sığınırız. Bu cehennem korkusuna : “Nefsanî korku..” dahi derler. Bu korkunun altında cehennem vardır; cennet arzusu da yoktur.

 

3. Masiyet korkusu : Mutmainne makamında bulunanların korku­sudur. Bu türlü korkudan dahi, Yüce Allah razı değildir. Zira, Allah'ta ve Allah için bir korku değildir; sırf masiyet korkusudur. Ama, mülhimede olduğu gibi, cennet arzusu bulunmayan, cehennem korkusu da değildir. An­cak : “İlâhî emirleri yerine getiremeyip giydirilen velayet kisvesini lekelendirirsem..” şeklinde bir korkudur. Aynı zamanda, masiyetten de çok sakınmak korkusudur. Bundan başka, Yunus suresinin 62. âyetinde Duyurulan : «Haberiniz olsun, Allah'ın velî kullarına korku yoktur; onlar mah­zun da olmazlar.» Mananın gerçeğine uymak kaydı bulunduğundan, bu korku dahi, Al­lah'ta ve Allah için değildir. Bu korkuyu duyan kimsenin, her ne kadar muradı, Allah rızasını elde etmek olsa dahi, anlatılan kayıtlar altında ol­duğundan, nefsini korumak için korku duymaktadır; bu türlü korkudan da Allah razı değildir.  Zira, korkunun, sadece Allah rızası için olması ge­rekir. Bu korku, kemal ehlinin de korkusu değildir; hatta kemalin ek­sikliğine bile işaret sayılır.

 

4- Rıza korkusu: Bu korku da, raziye makamında olan zatlara has bir korkudur. Bu zatlar : “Eğer Allah'ın rızasını bulamazsan halim neye varır?.” Diyerek korkarlar. Bu korku, mutmainne makamında olduğu gibi, hakikat kusurların­dan korkudur; kemal arzusu için değildir. Bunlar, cümle arzularından geçmişlerdir; gelecek için de bir emel beslemezler, geçmişin de derdine düşmezler. Cenab-ı Hak tarafından ken­dilerine gelen hemen her şeyi, gönül rızası ile kabul ederler. Bu halde iken de, bir kusur işleyip : “Cenab-ı Hak benden razı olmaz ise, halim neye varır?.” Diye korktukları için, bu türlü bir korku duyanların korkusuna :  “Rıza korkusu..” İsmi verildi. Bu korku da, Allah korkusu değildir. Zira, bu korkunun altında : “Rızada kusur edersem..” Kaydı vardır. Allah için, Allah'ta bir korku olmadığı için, kemal ehline has bir korku dahi değildir.

 

5. Allah korkusu : Bu da, marziye makamında olanların korkusu­dur. Dünya ve âhirete dair hiç bir arzuya dayanmadan korkarlar. Bu korkuya : “Allah korkusu” İsminin verilmesi de bunun içindir. Sebebi de : Maddî hiç bir kay­da tabi olmadan ve sırf Allah için olmasıdır.

Bu sıfatta bulunan kimselerden her an ve her nefeste Cenab-ı Hak razıdır; kendileri de; her nefeste Cenab-ı Hak'tan razıdırlar. Bunlara göre, sürurla keder eşittir; varlıktan yana, kendilerinde hiçbir eser kal­mamıştır. Al-i İmran suresinin, 14. âyetinde : «İnsanlara; kadınlardan, oğullarından, üst üste yığılmış altın ve gümüşten, salma güzel atlardan, sürüden, ekinden yana şehvet sevgisi süslendi.. Halbuki bunlar, dünya yararına şeylerdir.» Sayılan dünya yararına olan altı şeyin hiç birine karşı, içten sevgi­leri kalmamıştır. Bundan başka, âhirete ait bir gayeleri de kalmamıştır. Üstteki âyet-i kerimenin devamı olan : «Dönüşte bulunacak en güzel şey Allah katandadır.» Mananın sırrına mazhar olmuşlardır.

Bu zatlar, namazlarını, murakabe halinde ihsan olunan ilâhî tecel­liye bir. tecelligâh olarak eda ederler. Namaza başladıkları zaman; ken­dilerine Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Bu ihsan içinde namaz­larını kılarlar. Bu keyfiyet, onlarda meleke olmuştur. Hemen her gün, Allah'ın rızasına dair müjdeyi alırlar; hal böyle iken, Cenab-ı Hak'tan çok çok korkarlar; bu korku tarif edilemez. Ne var ki, bu korku dahi ke­mal manada değildir. Bunların korkularında, hiç bir kayıtları yoktur; Allah için, Allah'tadır. Ne var ki, içlerinden, daima, hallerinin yükselme­sini isterler; iniş hallerinden de çok korkarlar, bunun için tir-tir titrerler.

Bu korku, elde olmayan bir korkudur ki; marziye makamında olanlara giydirilen bir sıfattır. Bunun için, bu korku, Allah'ta ve Allah için­dir; ama kemal değildir. Bu manayı, ciddî bir şekilde anlamaya çalış.

 

6. Kemal korkusu : Bu türlü korku, safiye sıfatı makamında olan­lara ihsan olunmuştur. Bu korku, sözle anlatılamaz. Ancak şu kadarını anlatalım ki : Bu zatlara, doğu ile batı arasındaki mahlukatın yönetimi ihsan olunmuştur. Hemen her ilâhî iş, bunların ellerine teslim edilmiştir. Hal böyle iken, Cenab-ı Hak'tan izin almadıkça, bir çöpü dahi yerinden oynatmazlar. Hali anlatıldığı gibi, olan bir zata sorulacak olsa : “-Cenab-ı Hak'tan bu kadar korkuyorsun; bunun hikmeti, sebebi nedir?.” O kimse de, bu soruya cevap vermek için, içten ve dıştan o korku­nun sebebini düşünüp aramış olsa küçük büyük hiç bir sebep bulup da cevap veremez : “-Şu sebepten ötürü korkarım..” Diyemez. İşbu sebeptendir ki; safiye makamında olanların korkuları­na : “Kemal korkusu..” İsmi verildi.

Burada anlatılan altı çeşit korkudan başka dört dereceli daha kor­ku vardır; ama onları dille tarif etmeye ruhsat verilmemiştir. Ehli olan kimseler, onları bilirler. Nitekim, bu manada, Rasûlullah Efendimiz şöy­le buyurmuştur : «Ben, sizin en çok korkanınızım. Eğer bildiğim kadarını bileydiniz; az gülerdiniz, çok ağlardınız.» Bu hadis-i şerifin manası uyarınca, o korkuları anlayan anlar.

Marziye sıfatının yükseliş hali, safiye sıfatıdır ki; bu safiye sıfatı, kutuplar kutbuna, gavs-ü azamlara, hilâfet sırrına sahib olan zatlara mah­sustur.  Ancak, bazı asırda irşad ve tasarrufta olmayan bir iki zata, bazı asırda da üç beş zata ihsan olunur; bunlar da safiye sıfatına bürünürler. Bunlara : “Velilerin kâmilleri” Adı verilir. Safiye sıfatı ile muttasıf olanlar bahis konusu değildir; zira onların halleri çok ileridir. İnşallah yakında anlatılacaktır. Ancak marziye sıfatı sahibinin yükseliş hali safiye sıfatıdır. Bunlara marziye sıfatı meleke olunca, bazan terakki zuhur eder, safiye sıfa­tının en alt hali ile hallenirler.. Söylenmek istenen budur.

 

SAFİYE NEFS

7. KISIM : Safiye nefs makamı, onunla muttasıf olmanın hikmeti, beden ülkesinde hüküm ve hükûmetin cümlesi sultanî ruhun elinde oldu­ğunun sebebi ve hikmeti, bu makama sahib olan zatların tecellileri, hayret makamları açıklanır.

Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki..

Hayvani ruhun kendisine has olan yaratılış durumu, huyu suyu, em-mare sıfatıdır. Sultanî ruhun kendisine has olan yaratılış durumu ise, sa­fiye mukamıdır.

Üstteki durumlar, daha önce anlatıldı; burada tekrar anlatmaya gerek yoktur .

Hayvani ruh, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı, mürşidin himmeti, sultanî ruhun teşviki ile kendi yaratılış durumu olan emmare sıfatından geçer, sultanî ruh ile aralarında bulunan beş sıfatın her biri ile hallenir. Bu hal üzere giderken, marziye sıfatı olan beşinci sıfat da, kendisine hal olur.

Üstteki manayı biraz daha açık anlatalım. Anlatıldığı gibi, hayvanî ruh, kendi hallerinden tamamen geçip sul­tanî ruhun hali ile hallenip her bir emrine teslim olur. Bundan sonra ara­larında düşmanlık kalkar. Güven, uyuşma, sevgi hâsıl olur. Daha sonra, bu hale gelen zatlara, Cenab-ı Hak; hilâfet, gavsiyet, kutbiyet, kâmil velîlerden olmak durumlarından birini veya hepsini ihsan eder. Bu hal içinde, hayvanî ruha bir tecelli kılar. Bu tecellide hayvanî ruhun kendi sıfatlarının tamamı silinir; sultanî ruhun sıfatlarına bürünür. İşin başın­dan itibaren, bu hale gelinceye kadar, hayvaniyet sıfatlarından kalan izler dahi silinir; sultanî ruhun kendisine has olan insanlık sıfatına bü­rünür.

 

İNSAN-I KÂMİL

İşbu anlatılan büyük ihsana sahib olan zatlara şu isim verilir : “İnsan-ı kâmil..”

Bundan sonra, dünya işlerini yönetmeye yarayan akl-ı meaş dahi yanıp kül olur. Akl-ı meaşın vücud ülkesindeki görüşü, yönetimi kesilir; vücud ülkesinde içli-dışlı, sultanî ruhun öbür âlemi yönetmeye yarayan akl-ı meadı hâkim olur. Yönetim ve görüş, hüküm ve tasarruf akl-ı meadın olur. Bu anlatılan duruma : “Akıl..” Diye isim verilir. Sebebi de; vücud ikliminde cümle hükümlerin, cüm­le görüşlerin, tedbirlerin akl-ı mead tarafından yapılmakta olmasıdır.

Anlatılan hale gelen zatın kalbinde bulunan meleke duygusu onun halinden haberdar olmadıktan başka; kendi izini bile kaybeder. Bundan sonra, bir şeye de karışmaz, şaşkın ve başıboş olarak gezer durur.

Şeytan dahi, bu halleri gördükten sonra aciz ve çaresiz kalır. İster istemez, kendi boğazına ip takıp tam manası ile sultanî ruha teslim olur; her bir emrini yerine getirir. Artık, kesinlikle aykırı hareket etmez; hile yoluna sapmaya da gücü yetmez. Bazılarının şeytanı, bu makamda, İs­lâm dini ile müşerref olur. Ama, dabağat kabul etmeyen deri gibidir ki, sahibi öbür âleme geçtikten sonra, şeytanı mürted olur.

Özetle şöyle diyelim : Safiye sıfatı ile muttasıf olan zatların nefsleri, sultanî ruha kalb olur. Hayvanlık belirtilerinden kurtulur; insaniyet sıfatlarına bürünür­ler. «Velilerim kubbelerimin altındadır; bunları benden başkası bil­mez.» Kudsî hadisi uyarınca, durumu anlatılan zatların hallerine melek de­ğil; insan bile vâkıf değildir. Yüce Allah bildirirse, durum değişir.

Yenilen, içilen, giyilen şeylere; zikre, fikre dair cümle özel ve genel şeylere dair her ne varsa, vücud ülkesinde yürütülen işlerin tümü, akl-ı mead tarafından sultanî ruha Rabbani ilham olarak gelir. Sultanî ruh da, vücud ülkesinde ona göre hükmünü yürütür.

Bu duruma göre; safiye sıfatı makamında bulunan zatların sözleri, halleri, içli dışlı kendilerinden çıkan işleri, sözleri; akl-ı mead tarafından Rabbanî ilhamla olur. Bunun içindir ki: Dünya ve âhirete dair lezzet, lerden tamamen kesilmişlerdir. Yemek, içmek, giymek çeşidinden şey­leri; yerken, içerken, giyerken kendilerine kesin olarak zerre kadar mad­dî bir lezzet hâsıl olmaz. Dolayısı ile bunlara göre; lezzetli yemeği ye­mekle, lezzetsiz yemeği yemek eşittir. İnsanlar arasında makbul olan elbi­seyi giymekle makbul olmayanı giymek, yine onlara göre eşittir. Mesire yerlerinde gezip eğlenmekle, evlerinin bir köşesinde oturup kalmak, on­lara göre aynıdır. Diğer şeyleri de buna kıyas edebilirsin. Çünkü, her ne kadar maddî lezzet varsa, onlardan kesilip gitmiştir. Bunun sebebi ve hikmeti ise, kısaca şöyle anlatılır : Akl-ı meaş yanıp silinmiş, hayvanî ruh da sultanî ruha dönmüştür.

Âhirete dair işlerine gelince, onları da, Cenab-ı Hak, kendileri için hazırlamıştır. O güzel işlerin müjdesi kulaklarına geldiği zaman da, bir sevince kapılıp zerre kadar lezzet ortaya çıkmaz. Zira, her an, her ne­feste Allah'ın rızasını gözetirler. Çünkü, varlıklarını Cenab-ı Hakk’ın rı­zası yolunda harcamışlardır.

Daima ilâhî emri gözetirler. İlâhî emir ne yana doğru zuhur etmiş ise, ona göre o emri yerine getirirler. Kendilerinden en küçük bir hare­ket ortaya çıkmaz.

Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın ilâhî ihsanı ile; hakikat, marifet, ledün il­mine dair ne kadar ilâhî sırlar varsa, hepsine sahiptirler. Ama, kesin ola­rak, onları dile getirip o taraftan bir şey konuşmazlar. Meğer ki: “Kendi arkadaşlarından birine haber ver..” Şeklinde, onlara Cenab-ı Hak tarafından bir emir gele..

Onların kalbleri, ilâhî hakikatlerle doludur. Dilleri de, şeriata bağ­lıdır. Huzurlarına gelen kimselerin hallerine göre sohbet ederler. Meğer ki, hikmete dayalı bir şey ola da, hakikattan yana birinize bir şey duyuralar. Bu duyurduklarını da şeriat örtüsü ile örtülü söylerler.

Zahirde, duruşlarını ve davranışlarını iyiliği emretmek, kötülüğü ya­sak etmek emrine uygun tutarlar. Buna, uygun bir şekilde riayet edip her davranışlarını ve duruşlarını Fahr-i âlem Rasûlullah Efendimizin -Al­lah O’na salât ve selâm eylesin- emrine uygun tutup Rasûlullah'ın sün­netlerini yerine getirirler.

Kulluk sıfatını, uygun olduğu şekilde yürüten onlardır; zira, tam manası ile Rabb’ın kulu olmuşlardır. Bunlara, murakabe halinde zuhur eden tecelli, Zat tecellisi olup buna : “Şimşek gibi çakan Zat tecellisi (Tecelli-i berkı-i zatî..)” Adı verilir. Bu tecelli, safiye sıfatı makamında olan zatlara mahsus olup ehli bilir.

Marziye sıfatında olan zatlara murakabe halinde ihsan olunan Zat tecellisi, Zat müşahedesi ve Zat’a dalmak; bu safiye makamında olan zatların daimî halleridir. Zira, hayvanî ruh, sultanî ruha çevrilmiş, akl-ı meaş da yanıp silinmiştir. Vücud ülkesi dahi, şeytanın saldırısından kurtulmuştur. Yalnız akl-ı mead tarafından sultanî ruha gelen rabbani ilham ve samedanî ihsan ile vücud ülkesinde hüküm yürütülmektedir.

Safiye makamında olanlar için ayıkma hali yoktur. Bunlar, bir ben­zetme olmadan, daima müşahede halindedirler; konuşurlar.. Buna göre, mana şu demeğe gelir :. “Marziye ehlinin murakabe hali, safiye ehlinin ayık halidir.” Zira, safiye ehline, murakabe halinde tecelli-i berk (şimşek misali bir tecelli) ihsan olunur. Açıkçası bunlar :  «Ben, gizli bir hazine îdim.» Manasındaki sırra, bir tasdik yeri olurlar. Böylece, hakikatin hazi­nesi, marifetin de mahzeni olmuşlardır.

Bundan sonra bazılarına, ruhanî miraç dahi ihsan olunur. Tarif edi­lemeyen bir şekilde, ülfet dahi ihsan olunur. Bunların sayısı hesabı da yoktur. Onlar, beşerin akıl erdiremeyeceği şekilde olduğundan, yazılma­ sına ruhsat verilmedi. Bu manayı, cidden anlamaya çalış.

Üstte işaret edilen miraç, kutupların miracıdır; velilere ihsan olunan miraçla ölçülemez.

 

HAYRET MAKAMI

Bu safiye sıfatı makamında bulunanların, yükseliş hallerine : “Hayret makamı” ismi verilir.

Bu makamda da üç derece vardır. Şöyle ki :

a)    Hayret..

b)     Hayret içinde hayret..

c)     Hayret içinde hayret, hayret içinde hayret, hayret içinde hayret..

 

MAKAM-I  MAHMUD

Bunlardan ötesine : “Makam-ı Mahmud” adı verilir. O makam da, Fahr-i Âlem Rasûlullah Efendimize mahsus bir makamdır; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Nebilerden, resullerden, kutup velîlerden hiçbir zata o makam ihsan olunmaz. Ancak, Habib Ahmed Mahbub Muhammed'e ihsan olunmuştur.

Makam yönü ile, bundan ileri bir makam yoktur. Amma, ilâhî feyz­lere de bir son yoktur; her bir makamda, bir başka ilâhî feyz vardır ki, onun da sonu yoktur, ömürleri son buluncaya kadar; o büyükler, sayısız hesapsız ilâhî ihsanlara nail olurlar. Onları beşer aklı taşıyamaz.

Anlatılan son dört makamın her biri, diğerinden daha ileridir. On­ların altında nice ilahî feyzler vardır. Onlara nail olanların ömürleri son bulur; beka yurduna teşrif ederler; yine o ilâhî feyzlerin sonuna ula­şamazlar.

 

İçtim sevgiyi kadeh kadeh tattım;

Ne şarap tükendi, ne de ben kandım..

 

Şiirindeki mana uyarınca, ne ilâhî feyzler tükenir, ne de onların susuzluğu geçer. Onların ömürleri son bulup tükenir; ama Cenab-ı Hakk’ın ilâhî ihsanı son bulup tükenmez.

Bu makamlarda olan ilâhî ihsanları safiye makamında anlatılanlarla ölçün ki; o da kısadan anlatılmıştır. Onları beşerin aklı alamayacağı için, bundan daha fazla sözle anlatmak ruhsatı verilmedı; bu kadarı ile yetinildi. Zira : “Hal, sözle bilinmez.” Manası her zaman geçerlidir; anlamaya çalış.

 

 

5. BAB

Konusu : İlâhî tecelliler ve onunla İlgili şeyler..

 

Burada anlatılacak tecelliler, iki fasılda açıklanacaktır.

 

I. FASIL: Yüce Allah'ın kullarına ihsan buyurduğu tecelliyi iki kısımda açıklar.

I. KISIM : Dünyada iken, âdemoğluna takdir edilen ilâhî tecelli­leri açıklar ki, bu da altı nevidir.

 

1. Nevi: Bunun için şu isim verilir : Nur tecellisi, nur müşahedesi.. Bu tecelli, ehlullahın ilk hallerinde ihsan olunur. Daha çok, levvame sıfatı makamında bulunanlara ihsan olunur. Bu tecellinin yok etmesine (fenasına) da : Murakabe yok etmesi (fenası).. Tabir edilir. Zira, bunlar, murakabeden başka vakitte yok olmazlar. Bu da terakki (yükseliş) hallerine mahsus olup tenezzül (iniş) hallerin­de zuhur etmez. İstedikleri vakitte, bu hali bulamazlar; ancak terakki hallerinde zuhur eder. Bu tecellinin var etmesine de (bekasına da) şu isim verilir : Allah'ın nuru ile var olmak, Allah'ın ruhunu müşahede etmek..

Bunun istiğrakına (dalgınlığına) da şu isim verilir : Allah'ın nuruna dalanlar (müstağrakıyne fi nurillah), Allah'ın nu­runda müşahede edenler..

 

2. Nevi: Nur tecellisi, sıfatların müşahedesidir. Bu tecelli, mülhime sıfatında olan zatlara ihsan olunur. Bu tecellinin yok etmesine (fenasına) şu isim verilir : Allah'ın nuru ile yok olmak (fena bulmak). Bunlar da, bu yok oluş halini, murakabe yok edişinden başka yerde bulamazlar. Zira, bunların ayık halleri ya isimlerin tecellisidir; yahut fiil-lerin tecellisidir. Bunun için, ancak murakabe hallerinde yok olurlar (Fe­na bulurlar). Anlatılan yok oluştan sonra, nur tecellisi ve sıfatların müşahedesi zuhur eder. Bu tecellinin var edişine (bekasına) da şu isim verilir : Allah'ın nuru ile var olmak (beka bulmak); Allah'ın sıfatlarını müşahede etmek.. Bu tecellinin dalgınlığına (istiğrakına) da, şu isim verilir : Allah'ın zatına dalanlar, Allah'ın sıfatlarını müşahede edenler..

 

3. Nevi : Sıfatların tecellisi, zatın müşahedesidir. Bu tecelli dahi, mutmainne makamında olanlara ihsan olunur. Bu tecellinin yok etmesine (fenasına) şu isim verilir : Allah'ın sıfatlarında yok olmak.. Bunun daha açık manası şudur : Yok olmak içinde yok olmak..

Bu hal de, onlara murakabe hallerinde ihsan olunur. Ayık hallerinde ise; ya nur tecellisi, nur müşahedesi olur; ya da nur tecellisi, sıfatların müşahedesi olur. Böylece, murakabelerinde, anlatıldığı gibi yok olurlar. Bu türlü yok oluştan sonra da, sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi zuhur eder. Allah'ın sıfatlarında var olmak, .Allah'ın zatım müşahede etmek da­hi zuhur eder. Allah'ın zatına dalanların, Allah'ın zatını müşahede eden­lerin durumu da zuhur edebilir. Anlatılan yok oluştan sonra, bu tecellinin bir ihsanı olur ki : Onu eh­li olan bilir.

 

4. Nevi : Zat tecellisi, Zat müşahedesidir.

Bu tecelli, marziye makamında olan zatlara ihsan olunur. Raziyede olanlara da daha önce aulatıldığı gibi; sıfatların tecellisi, zatın müşahe­desi ihsan olunur. Ama, mutmainne makamında olduğu gibi değildir; ara­larında çok fark vardır; ilâhî iltifat daha çoktur. Zat tecellisi de değildir; bazı hallerinde Zat tecellisi zuhur eder. O zaman da, bunların ayık hal­leri, sıfatların tecellisi olur. Zat tecellisinin yok etmesine (fenasına) : Allah'ın zatında yok olmak.. İsmi verilir ki, şu hadis-i şerifin manasına uyar : «Fena buldular, sonra yine fena buldular, sonra yine fena bul­dular..» Bu fena (yok olma) hali dahi, murakabe halinde zuhur eder. Ayık halleri ise; sıfatların tecellisi, zatın müşahedesidir.

Eğer yükseliş halinde olurlarsa, murakabe halleri ile, ayık halleri eşit olur. Bu durumda, kendilerine her nefeste Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Ancak, murakabe hallerinde feyzler çoktur. Bu tecellinin var edışine de, şu isim verilir : Allah'ın zatı ile var olmak, Allah'ın zatını müşahede etmek.. Bunun dalgınlık haline (istiğrakına) da şu isim verilir : Allah'ın zatına dalanlar, Allah'ın zatında müşahede edenler.. Bundan ilerideki tecelliye şu isim verilir : Tecelli-i berk (şimşek gibi çakan tecelli).. Bu tecelli de, safiye sıfatı makamında olan zatlara hastır.

Bu tecellinin yok edişine (fenasına) da şu isim verilir : Hayret yok edişi.. Bu da murakabe halidır. Ayık hallerinde ise; Zat tecellisi, Zat müşahedesi gelir.Buradan anlatılacak beş kısım ilâhî tecellilerin cümlesine : Cemaliyet tecellisi.. İsmi verilir. Bunların karşılığı olarak, her birinin celâliyet tecellisi dahi vardır. Buna göre, ilâhî tecelli on kısım olur.

Ancak, Cenab-ı Hakk’ın cemali celâline üstün geldiği için, celâli ile tecelli kılmaz; cemali ile tecelli kılar. Fakat, bazı kullarına celâliyet te­cellisini bildirmek için, bir kere veya iki kere celâli ile tecelli ihsan eder. Bu da her velîye ihsan olunmaz; ziyade ilâhî iltifata sahib olanlara ihsan olumu*. Bu ihsan da, cemali ile celâli arasında bulunan ilâhî sırları bil­dirmek içindır. Anlatılan celâl ve cemal tecellilerinin ne şekilde müşahede edildiği sorulacak olursa : “Hal, sözle bilinmez.” Cümlesi ile cevap veririz. Zira, Cenab-ı Hak, mekândan ve şekilden münezzehtir; beridir. Bunun için de, sözle tarife ruhsat yoktur. Bunu da, ehli olan bilir. Bu manayı, ciddî bir şekilde anlamaya çalış.

 

TECELLİ SEBEPLERİ

5. Nevi : Burada, tecelli sebepleri anlatılacaktır.

Değerli kardeşim, safiye sıfatı makamının hali; Zat tecellisi ile Zat müşahedesidir. Bu makama sahib olanların halleri, iniş hallerindeki ayık­lık halleri olup sebebi ise, daha önce anlatıldığı gibi; hayvanî ruhun, sul­tanl ruh haline çevrilmesidır. Dünyayı yönetmeye yarayan akl-ı meaşın dahi, tamamen yanıp silinmesidir. Anlatılan sebepten ötürü, onlardaki hayvaniyet tamamen silinir; insaniyet sıfatına bürünürler. Dolayısı ile, her an ve her nefes, işaret edildiği gibi, Zat tecellisi ve Zat müşahedesi onlar için meleke olmuştur. Marziye makamı sahibinin hali dahi, sıfatların müşahedesi ile zat te­ceilisidir. Sebebine gelince; bunların dahi, hayvanî ruhları, sultanî ruhlarının hali ile hallenmesi ve kendi halinden tamamen geçmesidir.

Marziye makamına geçen zatlardaki hayvanl ruh, kendi isteği üe, sultanî ruhun her hali ile hallenmiştir; kesin olarak, kendisinde aykırı bir hareket bu­lunmaz. Marziye ehlinin inişlerindeki ayık hallerinde, sıfatların tecellisi, Zat’ın müşahedesi kendilerine meleke olmuştur.

Raziye makamında bulunanların dahi, inişlerinde ayık halleri, nur tecellisi sıfatların müşahedesidir. Bu şekilde bir tecelli de, raziye maka­mı sahibinin hali olur. Sebebine gelince; bu makamdakilerin hayvanî ruhları, sultanî ruhun her emrine kendı isteği ile ram olması ve Cenab-ı Hak tarafından kendisine her ne gelirse rıza ile kabul etmesidir. Bu tecelli de, bu makamdakilere meleke olmuştur.

Mutmainne makamında olan zatların hali dahi, nur tecellisi, nur müşahedesidır. Sebebine gelince; hayvanî ruhları, sultanî ruha alt olmuş­tur. İster istemez, tüm emirlerim benimsemiştir. Sultanî ruhun kendı halleri arasında bulunan tam tevekkül, hayvanî ruha hal olmuştur. Bu yüzden de tüm işlerini Hakk’a ısmarlamıştır; kendisine kalb itmimanı ih­san olunmuştur. Bunların inişlerinde, ayık halleri sayılan nur tecellisi, nur müşahedesi kendilerine meleke olmuştur.

Mulhime makamında bulunan kimselerin hali dahi, isimlerin tecellisi ile, fiillerin tecellisinin. Bunların da iniş hallerinde ayık haller, isimlerin tecellisi ile fiillerin tecellisinin. Sebebine gelince; hayvanî ruhları, sultanî ruhun hallerinden yalnız pişmanlığı kendisine hal edinip kötü işlerine na­suh tevbesi ile tevbe etmesi o kötü işi bir daha yapmamasıdır. Daima “ahhh” çekip inleyerek dost cemalini gözlediği için de; isimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi, ayık hallerinde kendilerine meleke olmuştur.

Levvame makamında olanların durumu, anlatılanlarla ölçülemez. Bu sı­fatın ayık halinde tecelli olmaz. Murakabede dahi, her zaman tecelli zu­hur etmez; bazan terakki halinde zuhur eder. Sebebine gelince; hayvanî ruh, sultanî ruhun hallerinden yana hiç bir koku almamıştır. Henüz emmarelik hali üzerindedir. Bu yüzden daima, sultanî ruhla mücahede ve muharebe eder. Üstün geldiği zaman, emmareliğini yürütür; alt olduğu zaman, kendisini ayıplar, ettiğine pişman olur. Bu pişmanlıkta dahi, se­batlı olmadığı için, levvame sahiplerinin ayık halleri iç tıkanıklığıdır; ah çekip inlemekten ibarettir. Bu yüzden de, kendilerine iniş hallerindeki murakabe durumlarında tecelli olmaz. Zira, bunlara tecelli olması, ancak yükselme hallerine mahsustur.

 

MURAKABE

6. Nevi: Her bir makamın inişlerinde olan murakabe halleri ile ayık hallerini; yükselişte ise, murakabe hali üe ayıklık hallerini aşağıdan yukarı açıklar. Şimdi.. Levvame ehli makamı sahipleri, tenezzül halinde murakabeye otur­dukları zaman, kendilerine terakki ihsan olunur. Bu durumda, mülhime sı­fatının hali zuhur eder; ya isimlerin, ya fiillerin tecellisi ihsan olunur. Mülhime makamında bulunanlar, yükseliş hallerinde murakabeye oturdukları zaman, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile mutmainne sıfatı hali zuhur eder. Böylelikle de hayvanî ruha tam tevekkül ihsan olunur. Bu ihsanın al­tında bulunan, nur tecellisi, nur müşahedesi zuhur eder. Ancak, bu te­celli, kendisine meleke olmadığı için; murakabeden çıktıktan sonra bu hal kayıp gider; kendisinin terakki hali olan mülhime hali zuhur eder. Bu oluşa : “Ayıklık hali (sahve)” ismi verilmiştir. Buna göre; levvamedekilerin iniş hallerindeki mu­rakabe halleri, yükseliş hallerindeki ayıklık hallerinin aynıdır.

Mülhime ehli dahi, iniş hallerinde murakabeye oturduğu zaman, Ce­nab-ı Hakk’ın ihsanı ile kendisine mutmainne hali ihsan olunur; nur te­cellisi, nur müşahedesi zuhur eder. Ayık hale geldiği zaman, yine mül­hime hali ile kalır. Bu makamdakiler, yükseliş hallerinde murakabeye otur­dukları zaman; Cenab-ı Hak, hayvanî ruha bir tecelli eyler, raziye halini ihsan eder. Bundan sonra, bütün işlere, iradesiz razı olur. Bu murakabe halinde ise, nur tecellisi, sıfatların müşahedesi zuhur eder. Ayık hale geldıği zaman da, bu tecelli kendi hali olmadığı için kayıp gider. Bu manaya göre; mülhime sıfatını taşıyan zatların iniş hallerindeki mura­kabe halleri, yükseliş hallerindeki ayık hallerinin aynıdır.

Mutmainne ehli dahi, tenezzül hallerinde murakabeye oturduğu za­man, mülhimenin yükselişi gibi yükselir, kendisine raziye hali ihsan olunur. Nur tecellisi, sıfatların müşahedesi zuhur eder. Terakki hallerinde mura­kabeye oturduğu zaman, yine Cenab-ı' Hak, hayvanî ruha bir tecelli kılıp o tecellide kendisini âciz çaresiz Allah'ın güvencesi altında bir şeye ya­ramaz görür. Ettiği ibadetleri silinmiş, kendisi de isyan deryasına dalmış gibidır. Elinde, eman dilemekten başka bir şeyi de kalmamıştır.  Bu hal ile, rıza kapısında : “Güvencemiz sensin, aman ya Rabbi..” Diye yakarır durur. Bu yakarışı sırasında, kendisine ilâhî ihsan ge­lir; sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi zuhur eder. Rıza kapısından içeri girdiği zaman da, içeride nice nice ilâhî ihsanlara sahib olur. Ama, ayık hale geldiği zaman, bu tecelli kendi hali olmadığı için kayıp gider. An­cak, ayık hali; nur tecellisi, sıfatların müşahedesi olur. Buna göre; mut-mainne ehlinin dahi, iniş hallerinde bulunan murakabe halleri, yükseliş hallerindeki ayık hallerinin aynıdır.

Raziye ehli dahi, iniş hallerinde murakabeye oturdukta, mutmainnede olan zatların yükseliş hallerindeki murakabelerinde ihsan olunan du­rum gibi, marziye hali ihsan olunur; sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi zuhur eder. Ayık hale geldikleri zaman da, raziye hali ile kalırlar. Yani : Nur tecellisi, sıfatların müşahedesi ile kalırlar. Yükseliş hallerinde mura­kabeye otursalar; Cenab-ı Hak, Yüce Zatı’ndan hayvanî ruha bir tecelli kılar. O tecellide de, hayvanî ruh, sultanî ruha çevrilir. Bundan sonra, kesin olarak, hayvaniyet eseri kalmaz, sultanî ruhun rengine boyanır. Kendisi de tamamen silinir; zerre kadar eseri kalmaz. O zaman da, safiye sıfatının ehli zatların hali zuhur eder; Cenab-ı Hak, Yüce Zatı ile şe­kilsiz benzersiz ihsan buyurup Zat tecellisi, Zat müşahedesi zuhur eder. Rıza ile, geçmişte işlediği günahlarının affı müjdesi verilir; nice nice ilâ­hî iltifatlar ihsan olunur. Ayık hale geldiği zaman da, yine o hal kaybolur. Yani : Safiye hali kayar, marziye hali zuhur eder. Raziye ehlinin tenez­zül hallerindeki murakabe halleri, terakki hallerinde bulunulan ayık hal­lerinin aynıdır. Bunun daha açık manası şu demeğe gelir : “İniş hallerinde ihsan olunan tecelliler, yükseliş hallerinde ayık iken de zuhur eder..”

Marziye ehli, iniş hallerinde murakabeye otursalar; raziyede olan zatların yükseliş hallerindeki murakabelerinde ihsan olunduğu gibi, safi­ye sıfatı ehli için anlatılan ihsan olur; Zat tecellisi, Zat müşahedesi zuhur eder. Bundan başka, her gün rıza kapısından girerler; özel bir yerde te­celli ihsan olunur. O zaman da, nasıl olacağı anlatılamayan bir şekilde geçmiş ve gelecek günahları affolunur; masumiyet kisvesi giydirilir ve sonsuz rıza ile müjdelenirler. Böylece, sonsuz ihsanların gerçekleştiği yer olurlar. Ayık hale geldikleri zaman da, yine marziye hali ile kalırlar. Terakki hallerinde murakabeye oturacak olsalar, Cenab-ı Hak, Yüce Zatı ile şekli anlatılamayan bir tecelli kılar. Bu tecellide de, hayvanî ruh, bütünüyle sultanî ruha döner; kimliğinden eser kalmaz.

Her huyu, sultanî ruhun huyuna çevrildiği gibi, kendisi dahi, sultanî ruha döner; araların­da zerre kadar fark kalmaz. O zaman da, hayret yok olması zuhur eder. Hemen peşinden de; Zat tecellisi, Zat müşahedesi zuhur eder. Nice nice ilâhî iltifata, sonsuz ilâhî sırlara vâkıf olurlar; yine safiye hali zuhur eder. Marziyede bulunan zatların iniş hallerindeki murakabelerinde ken­dilerine ihsan olunan halleri; yükseliş hallerinde olan murakabeden son­raki ayık hallerinin aynı olur. Böylece, inişin murakabesindeki ihsan olu­nan tecelliler, terakkinin ayıklığında dahi zuhur eder. Son anlatılan iki nevi tecellinin ikisi de bir anlaşılmasın. Şöyle ki :

BİRİNCİSİ : Safiye halidir ki, marziye ehlinin murakabelerinde ihsan olunur, inişlerinde, safiye ehlinin ayık hâlidir .

İKİNCİSİ : Marziye ehlinin terakki halindeki murakabelerinde ih­san olunan tecellidir ki; safiye ehlinin yükseliş hallerindeki ayık halle­ridir.

Anlatılan tecellilerin ikisi de her ne kadar Zat tecellisi ise de, araların­da çok fark vardır. İltifat yönü ile, sırlara vâkıf olma yönü ile, hal ciheti ile fark çoktur. Bu durum, ehline malumdur.

Safiye makamı sahipleri dahi, iniş hallerinde murakabeye oturduk­ları zaman; marziye makamında bulunan zatların yükseliş hallerindeki murakabelerinde ihsan olunan hayret yok olması zuhur eder. Bunun altın­da da, anlatıldığı gibi, ilâhî tecelli zuhur eder. Ama, ilahî feyzlere bir karar olmaz. Her ne kadar marziye makamı sahiplerinin terakki hallerin­deki murakabelerinde olan tecelli ile ölçmüş olsak da, aralarında çok fark vardır. Tecelli yönü ile beraberler ama, feyzler bakımından aralarında sayıya hesaba gelmeyecek kadar fark vardır. Çünkü, safiye makamı sahip­lerinin ayık halleri de Zat tecellisi, Zat müşahedesidir.. Keza murakabe halleri de Zat tecellisi, Zat müşahedesidir. Ancak, murakabelerinde zuhur eden yokluğa : Hayret yokluğu.. Tabir edilir. Bunun altında zuhur eden tecelliye ise : Şimşek gibi çakan zatî tecelli.. Tabir edilir. Bu türlü tecelli de, safiye ehli makamı sahiplerinin mu­rakabesine hastır; bunu da ehli olanlar bilirler. Terakki halinde hayret makamı zuhur eder; bu makamdan beyana ruhsat yolu yoktur. Bu ma­nada, anlatılan mikdar yeterlidir. “Hal sözle bilinmez.” Cümlesi, burada geçerlidir.

Anlatılanların sözünü bilmek, bu yolda kârın en azıdır. Fırsat elde iken, bu yolda çalışıp gayret sarf etmek gerek. Anlatılan durumları, ken­dine meleke etmeye bak. Sonra pişmanlık fayda vermez.

Bu dünya, imtihan dünyasıdır. Dünya adamlarına kanıp onların ren­gine boyanma. Gaflet uykusuna dalıp da, kendini cehennem ateşine at­ma. Zira, insan burada ne ederse, yarın öbür âlemde o ettiğini bulur. Ayarı­nı halis et; zira potaya koyup eritirler, çürüğünü atarlar. Para gümüşü olma, sırma gümüşü olmaya çalış. Gümüşlükte de kalmamaya çalış. Dünyada iken, altın olmaya gayret et. Mısır altını olma; İstanbul altını olmaya ça­lış. İstanbul altınlığında dahi kalma; yaldız altını olmaya gayret et. Fır­satı ganimet bilme; gün olur, seni de mihenke vururlar; ayarına göre kıymet takdir ederler : “İşte ayarın budur.” Derler. O vakit de, pişmanlık fayda vermez. “Ahhh” edip inlemek de seni kurtarmaz. Zira, yapılacak iş, dünyada yapılmalıdır.

Gaflet uykusunda uyuduğun yeter. Gafil, uyan, sonra pişman olur­sun.

 

CENNETTEKİ TECELLİ

II. KISIM : Cennette olacak ilâhi tecellileri açıklar.

Değerli kardeşim, bilesin ki..

Cenab-ı Hakk’ın, cennette kullarına ihsanı olan ilâhî tecellilere : Tecelli-i zamir. (İçten, gönülden tecelli.) Tabir edılir. Bu tecelliye nail olacak kullar; dünyada iken, içlerinde Cenab-ı Hakk’a her biri bir şekilde mana verip o manayı söze getiremez, içlerinde gizli bir vehim olarak durur. Herkesin zannı bir başkadır; biri diğerine benzemez. Cennet ehli cennete girdıği zaman, içlerinde gizli duran şekil her ne ise, o vehmine göre tecelli zuhur eder. Onlar da bu tecelliye : “-Evet, tamam..” Deyip tasdik ederler. Bu tecelliler de, belli vakitlerde zuhur eder. Ba­zılarına yılda bir kere, bazılarına da ayda bir kere zuhur eder. Bazılarına da haftada bir kere zuhur eder. Tarikat ehlinin, dünyada iken, vuslat nasib olmayanları, cennet ehlinin tecelli zuhuruna nail olanları gibidir. İsra suresinin 72. âyeti bu manayadır : «Bu dünyada âmâ olanlar, âhirette dahi âmâ olurlar.» Bu âyet-i kerimenin manası gereğince, onlara da içlerinden tecelli ihsan olunur. Ama, bunun farkı odur ki : Belli vakti yoktur. Her an ve her nefes, ihsan olunan tecelli ile müşahede ederler. Ama, vasıta ile.. Dün­yada iken, vasıtasız konuşmak, kendisine ilâhi tecelli ihsan olunan zatlara hastır. Cennet ehlinin durumunu da bununla ölçebilirsin.

 

Ehlullaha, Allah'ın veli kullarına olan tecelli, dört nevidir.

1. Nevi : Nur tecellisi, sıfatların müşahedesi.. Bu tecelli, dünyada iken kendisine nur tecellisi, nur müşahedesi ih­san olunan ve o hal ile âhirete göçen zatlara ihsan olunur.

 

2.  Nevi: Sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi.. Bu tecelli dahi, dünyada iken nur tecellisi, sıfatların müşahedesi ih-ihsan olunan ve o hal ile ahirete göçen zatlara ihsan olunur

 

3.  Nevi: Zat tecellisi, Zat müşahedesi.. Bu tecelli dahi, dünyada iken sıfatların tecellisi, zatın müşahedesi ihsan olunan ve hal ile âhirete göçen zatlara ihsan olunur.

 

4. Nevi : Zat tecellisi, hakikatin künhünü müşahede.. Bu tecelli dahi, dünyada iken kendisine Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunan zatlara hastır. Bunlar, Cenab-ı Hakk’ın Zat tecellisine dalar ve hakikati müşahede ederler.

 

Anlatılan dört nevi tecelliye sahib olan zatlara ihsan olunan tecelliler her an ve her nefestedir ki, onlar için ayıklık hali yoktur. Hemen her biri, kendi mertebelerine göre; anlatılan şekilde kendilerine has olan tecelli­lere dalar. Arada vasıta olmadan da konuşurlar. Vasıta ile konuşmak, cen­net ehli lie dünyada iken kendisine tecelli nasib olmayan tarikat ehline mahsustur. Bunlar, konuşmayı, mektupla veya melek vasıtası ile yaparlar. Bunun hikmeti ise, dünyada iken kendilerine vuslat nasib olmaması, ilâhî sırların kokusunu duymadıklarıdır.

***

EMMARE NEFİS

II. FASIL: Nefsin alâmetlerini, onları düzeltme çarelerini, her düşük sıfat sahibi, yüksek rütbe sahibinin aksi olduğunu yedi nevide açık­lar.

 

1. Nevi: Emmare nefsi açıklar.

Değerli kardeşim, bilmiş olasın ki.

Hayvani ruhun kendi yaratılış sıfatı; Yusuf suresinin 53. âyetinde buyurulan : «Ben nefsimi temize çıkaramam; çünkü nefis, bütün şiddeti ile kötülüğü emreder.» Mana uyarınca, emmaredir. Bu emmare sıfatına sahib olanlar, üç sı­nıftır. Bunların cümlesi: “Müslümanız..” Derler, ama taklitçidirler.

 

1. Sınıf: Bu sınıftan olanların halleri, iyilik cinsinden olan hiç bir şeyi, asla yerine getirmezler; yasak edilen şeylerin de cümlesini ya­parlar. “Biz gerçeği bulduk.” Diye, türlü türlü söz söyleyip tarikat-ı aliyyeye yalan isnadı atarlar. Hal böyle iken, kendileri, nefsin elinde esirdir. Kendi kendilerini cehen­neme atmışlardır. Bundan daha fenası odur ki : Kendilerinden çıkan çir­kin işleri, gayet güzel görürler; onlarla övünürler ve onlarla ferahlarlar. Bunlara ve benzerlerine kesin olarak nasihat kâr etmez. Bir tavsiyenln de faydası yoktur. İşin sonunda da son nefeslerini lmansız verirler. Böyle kimselerin tarikatlarına girmek caiz değildir. Bunların, tarikattan ha­berleri olmadıktan başka; şeriatta dahi sapıklığa düşmüşlerdir. Bu gibi şeylerden Yüce Allah'a sığınırız. Bunlar, öyle bir dereceye varmışlardır ki; dünya ehli bir taraf olup : “Yahu, bu ettiğiniz nedir?.” Deyip kötü işlerini âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerle tekzib ederek vaaz ve nasihat etseler, asla kulaklarına girip nasihat almazlar. Bunun sebebini ve hikmetini şöyle açıklayabiliriz :

Safiye makamında bulunan zatların hayvanî ruhları, sultanî ruhları­na dönüşmüştür. Bu yüzden hayvaniyet durumları, tamamen kendilerin­den gitmiştir. Sultanî ruhun rengine boyanıp sultanî ruhla, hayvanî ruh arasında kesinlikte ayrılık gayrılık yoktur. Bundan sonra, safiye sıfatı sahipleri, insaniyet sıfatına bürünürler.

Üstte anlatılan durum nasıl böyle ise, emmare sahipleri de öyle bir dereceye varmıştır ki : Sultanî ruh, tamamen hayvanî ruha dönüşmüştür. İnsanlık eseri, tamamen bunlardan silinmiştir. Safiye makamı sahibi hal­lerinin tam tersi bunlarda zuhur etmiştir. Bu yüzden de, hayvanî ruhla, sultanî ters manada, birbiri ile tek-vücud olmuştur. Kesin olaraktan da, aralarmda ayrılık gayrılık kalmamıştır. Safiye makamı sahiplerine ihsan olunan insaniyet sıfatı, bunlardan tamamen gitmiştir; yalnız hayvaniyet sıfatına bürünmüşlerdir. Bu yüzden de, kendilerinden ortaya çıkan kö­tü işlerini aralarında farz ayarında görürler; bununla da övünürler. Yeni yeni kötülükler etmeye gayret edip çakşırlar. Bu topluluğun şerrinden Yüce Allah'a sığınırız.

Anlatılan sıfatla yetmiş iki fırka ve cümle küffar muttasıftır. Ba­kara suresinin 7. âyetinde buyurulan : «Allah, onların kalblerine ve kulaklarına mühür basmıştır. Gözle­rinle perde vardır. Onlara büyük bir azab olacaktır.» Mananın gerçekleştiği yer onlar olmuşlardır. Bunlardan insafa gelip imanı kabul eden yoktur. Meğer ki, ilâhî hidayet yetişe..

 

2. Sınıf: Emmare sınıfının ikincisi de dünya ehlidir. Bunlar da 1. sınıftakiler gibi, ne iyi emri tutarlar, ne de yasaktan kaçınırlar; cümle haramı da işlerler. Ama bunlar, haramı helâl say­mazlar. “Haramdır..” Deyip işlerler. Derler iki : “Kırk gün günah işleriz, bir günde tevbe ederiz; Allah-ü Taâlâ ba­ğışlayıcı merhametlidir. Kulunun kusurunu affeder. Su bulanmayınca du­rulmaz. Gün olur, bunların cümlesine tevbe ederiz. Kalan ömrümüzü de ilâhî emirlerde tüketiniz. Şimdi gençliğimiz var; bu dünya neye dayanır ki.. Şimdi biraz cünbüş edip eğlenelim. Sonra ihtiyar olduğumuz zaman; tevbeye gelir, istiğfar ederiz. Haramı haram bilerek işlemek de küfür olmaz. Tevbesiz bile ölsek, bize azab etmek, Allah'ın şanına yakışmaz. Sen ne diyorsun; gün bugün, saat bu saattir. Sonunu düşünen bu âlemde bir şey yapamaz. Allah'ın bu kadar güzel vaadleri varken, bizi cennetten yoksun eder mi?. Haşa!.”

Böyle söyleyip birbirinin gönlünü alırlar. Türlü-türlü bozuk delil ileri sürerler. Müjdeye dair âyet-i kerimelerle, kendilerini avuturlar. Bu şekil­de cümle haram olan şeyleri işlerler; asla Allah korkusu içlerine girmez. Ettikleri habasete zerre kadar pişman olmazlar. İşledikleri haramlar, Keşişdağı kadar olsa, gözlerine zerre kadar görünmez. Bir fakire bir par­ça sadaka verecek olsalar; buna benzer küçük bir iyi iş etseler, o zaman, Cenab-ı Hak, kendilerine cennetin anahtarını teslim etmiş gibi övünür­ler. Sözün özü : İçlerinde zerre kadar ilâhî korku yoktur; Cenab-ı Hakk’ın azabından da emin olmuşlardır.

Bunun sebebini, hikmetini de şöyle açıklayabiliriz : Birinci sınıf nasıl safiye makamı sahiplerinin tersi ise, bunlar da raziye ve marziye makamı sahiplerinin tersidir. Onların hallerinin aksi ve karşılığı olmuşlardır. Raziye ve marziye makamı sahibi olan zatların hayvanî ruhları, sultanî ruhun huyunu benimsemiş ve onun huyuna girmiştir. Her emrine razıdır. Tam manası ile, sultanî ruha kendisini teslim etmiştir. Aralarından sakınmak ve düşmanlık kalkmıştır. Aralarında sevgi ile kay­naşma olmuştur. Kendi isteği ile hayvanî ruh, sultanî ruhun hali ile değiş­miştir. Kendisinde, hayvaniyetten eser kalmamıştır.

Anlatılan sebepten dolayı da, raziye ve marziye makamı sahipleri­nin geçmiş ve gelecek günahları affolunmuş, ebedî rıza ile müjdelenmişler­dir. Bu arada, masumiyet forması da, kendilerine giydirilmiştir. Hal böyle iken, ellerinde olmadan, kendilerine ilâhî korku ihsan olunmuştur. Bunlar, nasıl böyle ise, konu edilen ikinci sınıf zümre de tam bunların tersidir.

Şöyle ki : Sultanî ruhları, hayvanî ruha tam manası ile teslim olmuştur. Her bir emrine de, özel veya genel olarak razıdır. Aralarında düşmanlık kal­mamıştır. Birbirlerine güven duyarlar. Ülfet ve mahabbetle, sultanî ruh, kendi. huylarını hayvanî ruhun huyları ile değiştirmiştir. Sultanî ruh, hayvanî ruhun rengine boyanmıştır. Vücud ülkesinin yönetimini, tama­men, hayvanî ruhun görüşüne bırakmıştır.

İşte anlatılan sebepten dolayı; Cenab-ı Hakk’ın rahmeti, bu ikinci sı­nıftan uzaktır. Kalblerine öyle bir güven duygusu, düşürülmüştür ki : Raziye ve marziye makamı sahiplerindeki ilâhî korku kadardır..

Raziye ve marziye makamında bulunanlar, Cenab-ı Hakk’ın emrini tam manası ile yerine getirirler; razı olduğu işleri yaparlar. Bundan sonra da, ellerinde olmadan, sonsuz korkuya sahiptirler. Bunlar nasıl böyle ise, ikin­ci sınıfta anlatılanlar ise, rıza yoluna ters düşen işleri, anlatıldığı gibi yaparlar. Bu yüzden de, Allah tarafından kalblerine bir güven duygusu yerleştirilmiştir. Dolâyısı ile, kendilerinden çıkan haram işlere zerre kadar pişmanlık duymazlar. Bununla da kalmazlar; kendilerini, Cenab-ı Hakk’ın rahmet deryasına dalmış sanırlar.

İşte anlatılan sebepten ötürü, bu sınıftan; insafa gelip tevbe istiğfar eden pek nadirdir. Sanki bunlar, A'raf suresinin 79. ayetindeki mananın gerçekleştiği yerdir : «Yemin olsun; cinlerden ve insanlardan çoğunu, cehennem için yarattık. Bunların kalbleri vardır; ama, onlarla bir şeyi kavrayamazlar. Bunların gözleri vardır; ama, onlarla bir şeyi göremezler. Bunların ku­lakları vardır; ama onlarla bir şeyi duyamazlar. Bunlar hayvanlar gibidir­ler; belki bunlar daha da sapıktır. Bunlar, gafillerin taa, kendileridir.» Bu âyet-i kerimenin manası gereğince, bu ikinci sınıfa, vaaz ve nasi­hat edenlerin nasihatları kulaklarına girmez. Hatta, o vaaz ve nasihat eden­lere düşman bile olurlar. Bundan dolayı, bu sınıfın da pek çoğu, son ne­feslerini imansız kaparlar. Allah-ü Taâlâ'ya sığınırız; bu gibi hallerden bizi korusun.

 

3. Sınıf: Tarikat ehli olanların emmare nefis sahipleridır. Bunlar da, öncekiler gibi, iyiliğe sarılmaz, kötülükten kaçınmazlar. Ama, kendilerinden meydana gelen kötü işler için ah edip inlerler. Kendi hallerini güzel görmeyip şöyle derler : “Biz, ne külhanî (haylaz) adamlarız. Allah'ın emrini yerine getirip yasaklarından da kaçınmayız. Bizlm halimiz nereye varacaktır? Cümle iş­lerimiz, Allah'ın emrine ters düşmektedir. Bizden alçak, bu cihanda bir mahluk yoktur. Aman ya Rasûlullah, yardım sendendir..”

İşte böyle münacaat ederler; kendilerinin külhanî ve alçak olduk­larını ikrar ederler.

Ne var ki, bu münacaatları ve temennileri sadece dildedir. Kalb­lerinde asla pişmanlık ve ilâhî korku yoktur. Sadece kusurlarını bilir­ler; yine o kötü işlerini yaparlar. Bunlar da bu sıfatta iken, pişmanlık­la tevbe edip huylarını ve hallerini değiştirmezler.

Sebep ve hikmet olarak, bunların durumunu ters manası ile, mutma-inne sıfatı makaımındakilerle karşılaştırabiliriz. Şöyle ki:

Mutmainnede olan zatların hayvanî ruhları, sultanî ruha teslim ol­muştur. Vücud ikliminin yönetimini, bütün bütün sultanî ruhun görüşüne ve tedbirine bırakmıştır. Kendisi, bir köle gibi kalmıştır; hiç bir şe­ye karışmaz. Çünkü, sultanî ruha teslim olmuştur.

Bu üçüncü sınıfta anlatılanlara gelince, mutmainne sahiplerinin tersine hayvanî ruhları, sultanî ruha üstün gelmiştir. Sultanî ruh, ister istemez, hayvanî ruha teslim olmuştur. Vücud ikliminin tasarrufunu tamamen hayvanî ruha bırakmıştır. Kendisi de, nefsin eünde esirdir. Her ne kadar kendilerinin alçak ve edna olduklarını bilseler de, yine hiç bir şekilde ken­dilerine pişmanlık gelmez; tevbe ile istiğfar etmezler.

Bunlar, bu sıfatlarını değiştirmeden âhirete giderlerse, emmarelik hali üzerlerinde olduğundan, pek çoğu, imansız olarak son nefesini verir. Bu gibi şeylerden Allah'a sığınırız.

Bu emmare sıfatından kurtulmanın çaresine gelince.. şöyle açıklayabiliriz : «Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz.» Manasında buyurulan kudsî hadis-i şerifin emrine tutunup hemen kendisini hesaba çekmelisin. Bu manayı, biraz daha açalım.

Kim olursa olsun; kendisinden kötü fuller çıktığı zaman; hemen pe­şinden, Cenab-ı Hakk’ın azametini düşünmelidir. Onun alim (bilen) sıfatı dahi düşünülmelidir.

Bundan sonra, kıyamet günü meydana gelecek hesap, suâl, mizan, ce­hennem azaplarının şiddeti dahi düşünülmelidir. Cenab-ı Hakk’ın, kulları­na adil sıfatı ile hüküm buyuracağı, insanın kendisinde bulunan kötü fi­iller dahi iyi düşünülmelidır.

Ne kadar ağır olursa olsun, işlenen kötülüklere pişman olunmalıdır. İnsan, kendisinden kötü işleri bir daha işlememeye kesin olarak nlyetli ol­malı, tevbeye gelmelidir. İyi işleri yapmaya da, hemen başlamalıdır.

Sonra, yine tefekküre dalıp düşünmelidir. Ne kadar ağır gelirse gel­sin; âhiret korkusunu içinden çıkarmadan, ilâhî emirleri yerine getirmek­te ısrarlı olmalı ve çalışıp gayret temelidir.

Bu arada, yine nefis bir yolunu bulabilir; insanı, yine çeşitli ümitlere kaptırabilir. iyiliği bıraktırır; kötülüğü işletir. Böyle bir şey ortaya çık­tığı zaman, hemen kıbleye dönüp oturmalıdır. Anlatıldığı gibi tefekküre dalıp pişmanlıkla tevbeye gelmelidir. Bu tevbesinde de, herkesin ihlâslı ol­ması gerek.

Tevbe ederken : “Elime fırsat geçerse, yine işlerim.” Kaydı bulunursa, edilen tevbe makbul olmaz. Çünkü, bu gibi tevbe, münafık tevbesi olup makbul değildir. Bir kimse, ettiğine kesin olarak pişman olup bir daha işlememek kasdı ile tevbe ettikten sonra; nefis tarafının ağır basması ile o fiil tek­rar işlenirse, anlatıldığı gibi, yine tevbe etmelidir. Zira, tevbede : “Elime fırsat geçerse yine işlerim.” Kaydı bulunmadıkça, tekrar tekrar tevbe etmenin zararı yoktur. Pişmanlıkla tevbe etmek, bir kimseye hal oluncaya kadar, anlatılan şekil­de her günahın ardından pişmanlıkla tevbe etmelidir. Bu şekilde tevbe eden kimseye, kısa zamanda pişmanlıkla tevbe hal olur. Bu halin mey­dana gelmesinin alâmeti odur ki: Bir kimseden günah meydana gelir gelmez; hemen iradesiz pişman olur, işlediği masiyete de ciğeri yanarak gözlerinden yaş döküp pişman olur. Bu arada, nefsini de ayıplayıp tev­be istiğfar eder. Her günah zuhurunda, dikkat edip bakmalıdır : An­latılan şekilde elinde olmadan tevbe etmek, kendisinden zuhur ediyor mu?. Eğer zuhur ediyorsa, o vakit bilmiş olsun ki, levvame sıfatı ken­disine hal olmuştur. .

 

LEVVAME SIFATI

2. Nevi: Levvame sıfatını ve onun alâmetlerini, bu sıfat sahip­lerinin tevbelerinde sebatlı olmadıklarının sebebini, hikmetini açıklar.

Bu II. faslın yedi nevinin ikinci nevidir.

Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki., levvame sıfatı sahipleri iki sınıftır.

1. Sınıf: Bunlar için, şu tabir kullanılır : “Ehl-i ukba (âhiret adamları)” Bunların alâmetini de şöyle açıklayabiliriz : Bunlar, mümkün olduğu kadar, iyilik işlerini yerine getirirler; ya­saklardan kaçınmaya da gayret edip çalışırlar. Bazan suyu üfleyip içer­ler; sofuluğu kimseye vermezler. Bazı kere de türlü türlü hezeyan eder­ler; ama peşinden anlatılan pişmanlık zuhur eder, tevbeye gelip istiğfar ederler. Sonra yeri gelir, kendilerini tutamazlar; türlü türlü hezeyan eder­ler. Bunun sonunda da, anlatıldığı gibi pişman olup nefislerini ayıplarlar ve tevbe istiğfar ederler.

Bunlardan zuhur eden kötülüklerin cümlesi, emmaredeki gibi tama­men haram çeşidinden şeyler değildir. Emmare sahibi gibi, yasak işlerin tamamını işlemezler. Bazısından tevbe ile, istiğfarla kurtulmuşlardır; ba­zısını da, tevbeden sonra, dayanamaz, işlerler. Bu sıfatta, üç bölük kimse vardır. Şöyle ki:

a)    İlmi ile, amel etmeyen ilim sahipleridir .

b)    Zamanımızda : “Sufî” tabir edilen kimselerdir. Bunlar, sofuluğu kimseye vermezler. Ama el­lerine fırsat geçtikçe de, dayanamaz, bazı yasaklara dalarlar. Sonra, yi­ne pişman olurlar; nefislerini ayıplarlar.

c)    Bunlar da, kendilerine :

—  Dünya ehli..

Tabir edilen kimselerdir. Bunlar, vaaz ve nasihat meclislerinde ağ­lar, tevbeye gelir, istiğfar ederler. Sonra da, türlü türlü kötülükler işlerler. Fakat emmare sıfatındakiler gibi, Cenab-ı Hakk’ın affı ile kendilerini avut­mazlar; pişmanlıkla nefislerini ayıplarlar.

Bu levvame ehlinin, tevbelerinde sebatlı olmadıklarının sebebine, hikmetine gelince, şöyle anlatabiliriz : Bunlar, emmare nefis makamında iken, sultanî ruhları, nefse esir ol­muştu; her halini de, hayvanî ruhun haline uydurmuştu. Tam olaraktan da ona teslim olmuştu. Şimdi de, levvame sıfatına geldiler; sultanî ruh, esirlikten kurtuldu. Kendi yaratılış durumu, hayvanî ruhun yaratılış duru­mundan ayrıldı. Masiyetin peşinden pişmanlık çıkması da, bunun içindir. Ne var ki, henüz sultanî ruh, hayvanî ruha alt durumdadır; vücud ülkesinde hükmü pek geçerli değildir. Bunun için de, bu makamın sahipleri, tevbe­lerinde sebatlı olamazlar; tevbeden sonra, yine masiyet işlerler.

 

2. Sınıf: Tarikat ehlinin levvame durumlarıdır. Bunlar da, anlatıldığı gibi, tevbelerinde sebat edemezler. Ama, bun­ların masiyetleri, öbürleri gibi fiilî değildir; hale dayalıdır, öbürleri; şarap içmek, livata, zina. kulların hakkına tecavüz, rüşvet almak, bir şey elde etmek için yalan söylemek ve benzeri şeylerden hangi günah olursa olsun; bir sebebine göre işlerler.

Diyelim ki, bir içki meclisinde bulundular; oradakilerin hatırını kır­mamak için içerler. “Geçinecek durumda değilim.” Deyip rüşvet alırlar. “Yalan, söylemezsek, alış-veriş edemeyiz.” deyip yalan söylerler. Yahut, meclisteki cemaatı güldürmek için ya­lan söylerler.

İşte bunun gibi, bir masiyeti işlerken, onun için dıştan bir sebep bu­lup işlerler.

Bunlar için : Fiilî.. Denmesi de anlatılan sebebe dayanır.

Tarikat ehlinin asıl olan durumuna gelince, onu da anlatalım. Tarikat ehli bir kimse, bir mürşidin elini tuttuğu zaman; cümle ha­ram işlerden kaçınmak, cümle farz emirleri yerine getirmek için sözleşme yapmış olur. Bundan sonra mürşidi ona, fazladan bir miktar zikir ve te­fekkür görevi verir.

Anlatılan durumda bulunan kimse, eğer levvame sıfatında ise; mür­şidin himmeti ile, üstte anlatılan dünya ehli gibi, ukba ehli gibi zahirî sebeplere göre o masiyetleri işleyemez. Kâmil mürşidi ile de sözleştiği için, işleyecek olursa, bir sebebe dayanmadan işler. Meselâ, bir meseleyi : “Ayrıntıları ile anlatayım..” Derken, araya yalan karıştırır. Söz arasında, bir kimsenin gıybetini de edebilir. Bunlar gibi, duygularla ilgili olarak, sebepsiz yere kötü işler­de de bulunabilir. Açıkçası, elde olmadan masiyette bulunurlar.

Anlatılanlardan başka, kalble ilgili bazı masiyetler de işleyebilirler. Meselâ : Kin, kibir, haset ve benzeri şeyler gibi..

Aslında, bu türlü kötü huyların cümlesi, onlarda vardır. Bunları at­mak için de ettiklerine pişman olur, nefislerini ayıplar, ah ederek, inle­yerek tevbe ederler. Ama, anlatılan dünya ve âhiret ehli gibi tevbelerin-de durmaz, yine işlerler.

Ancak aralarında bir fark vardır; bunlar, kötü fiilleri işlemekten kurtulmuşlardır. Dünya ve ukba ehli gibi; kötü huylarının gereğini ye­rine getirdikten sonra, ellerine fırsat geçtikçe de, yapmazlar. Açıkçası : Dünya ve ukba ehli, hem kötü huylarının tevbesinde durmazlar; hem de kötü fiillerinin tevbesinde durmazlar.

Ama, tarikat ehli olanlar, kötü fiilleri işlemekten kurtulmuşlardır; sadece kötü huyları kalmıştır. Hasi­yetlerinin hale dayalı olması da bu yüzdendir.

Bunların tevbelerinde sebat etmeyişlerinin sebep ve hikmetine ge­lince, onu da açıklayalım.

Mürşidin elini tutup Rasûlullah'ın, Allah'ın cümle velî kullarının sayesi ile sayebân olmuşlardır. Mürşidinin güzel teveccühü, kendisinin çalışıp gayret etmesi, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile sultanî ruh kuvvet bul­muştur. Türlü türlü mücadele ile, hayvanî ruh, bir mikdar kötü huyla­rını bırakmış, kendisine bağlanmıştır. Böylelikle de, kötü huylardan kur­tulmuşlardır. Ancak, kötü huylarda, hayvanî ruhun yaratılıştan bir ala­cağı vardır. Bu bakımdan, sultanî ruhla, levvame sıfatı makamında hayvanî ruh hüküm işinde eşittir. Bu yüzden, zaman zaman hayvanî ruh üs­tün gelebilir. O zaman da, kötü huylar, sahibinden çıkar. Sultanî ruh üstün geldiği zaman da, ortaya bir pişmanlık çıkar. O zaman da, salik nefsini ayıplar.

Levvame sıfatından kurtulup mülhlme sıfatına geçmenin çaresine gelince, onu da anlatacağız..

Bunun için, levvame sıfatında bulunan kimseler için, rabıtaya devam etmek şarttır. Meselâ : Gezip oturduğu yerlerde daima şeyhine teveccüh etmelidir. Şeyhinin huzurunda durur gibi, şeyhinin elinden tutmuş, şeyhinin hırkasını üzerine giymiş gibi olmalıdır. Bu düşüncelerin han­gisi kendisine kolay gelirse, ona devam etmelidir. Gezip oturduğu yer­lerde, şeyhini hiç bir şekilde kalbinden çıkarmamalı; rabıtasını devam ettirmeye çalışıp gayret etmelidir. Daha sonra : «Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz.» Emrine göre, kendi kendini hesaba çekmelidir.

Bunun için de, gizli bir yere oturmalı; cümle huylarım ortaya dö­küp güzelce, insafla düşünmelidir. Kendisinde kaç tane kötü huy bu­lursa, cümlesinl ayrı ayrı yazmahdır. Sonra da, içlerinden birini bırakmak için kesin karar verip tevbeye gelmelidir. Sonra o kötü huy üzerinde ısrarla durup daima onun zıddı ile hareket etmelidir. Meselâ : Ki­birli ise, tevazua devam etmeli; gıybet etmiş ise, övüp sena etmeye bak­malı.. Diğerlerini buna kıyas edebilirsin.

Tüm kötü huyların bir zıddı iyi huy vardır. Tevbe ettiği huy han­gisi ise, onun zıddını bulup ona göre hareket etmelidir. Bir kimsede bir kusur gördüğü zaman, o kusuru kendinde görüp şöyle demeli : “Ey nefs, insan insanın aynasıdır. Eğer bu kusur bende olma­saydı, bu kimsede görmezdim. Kendi halimi, bu değerli zatın aynasında gördüm. Bu hal, benim halimdir. Ey nefs, haksız yere ona isnad edi­yorsun.” Böyle deyip nefsine çıkışmalı; bağışlanmasını dilemelidir. Bağışlan­ma dileğinde de şöyle demelidir : “-Ya Rabbi, kalbimden geçen bu küstahliğı sen bilirsin. Gizli sak­lıları, bilen sensin. Cümlemizi affet, bağışla. Güzel huylara büründür.” Böyle niyaz edip Yüce Hakk'tan korku üzere olmalıdır.

Gıybetini ettiği kimsenin gıybetinden de çıkmalıdır. Böyle böyle kötü huylar kendisinden gidip onların yerine güzel huylar gelinceye kadar zıddı ile amel etmelidir.

Nefsin, kötü huylarından geçip iyi huylara büründüğü şundan belli olur; meselâ : Bir yerde bir kimseyi kötülerler; oradakiler bu kötüle­meyi ne kadar sürdürürlerse sürdürsünler; o kimse, elinde olmadan onu övmeye devam eder. Onu övmeye gücü yetmese de, onu kötüleyenlere elinde olmadan Allah için kızar; sessiz durur.

İşbu anlatılan durum, kötü bir huy olan gıybetin; güzel huy olan övmeye döndüğünü gösterir. Birine beslenen kötü zannın, iyi zanna dön­mesi de aynı şekilde, iyi huya delâlet eder.

Bundan sonra, yazılan diğer kötü huya geçer. Ona bakıp anlatılan gibi, ona da tevbe eder; zıddı ile amel etmeye geçer. O da güzel huya dönüşünceye kadar zıddı ile amel etmeyi sürdürür.

Kötü huyların cümlesi, açıklandığı gibi, birer birer güzel huya dö­ner, bir daha anlatılan kötü huylar, kendisinden zuhur etmez ise, bi­linir ki: Mülhime sıfatı, o kimsede hal olmuştur.

 

MÜLHİME SIFATI

3. Nevi: Müihime sıfatını açıklar.

Bu, II. faslın yedi nevinin üçüncü nevidir.

Değerli kardeşim, bilinmiş ola ki: Bu sıfata sahib olanlar dahi, iki sınıf üzeredir.

1. Sınıf: İlmi ile amel eden âlimler, âbidler, zahidlerin bulun-dukları makamdır.

Anlatılan sıfatta olan kimselere cümlenin iyi zannı vardır. Zira bun­lar, dıştaki kötü fiillerini, güzel fiillere çevirmişlerdir. İyiliği yapıp ya­saktan uzak dururlar. Rasûlullah'ın sünnetini de yerine getirmeye çalı­şıp gayret ederler. Farzları, vacipleri, sünnetleri, müstehabları tamamen yerine getirirler; dışta fiile çıkarırlar. Yasaklardan da tamamen kaçınırlar.                                                                                                       

İşte, anlatılan sebeplerden ötürü herkesin anlatılan zatlara iyi zan­ları vardır. Dıştan onların hareketlerine bakın kendilerini zamanın kut­bu olarak görürler. Ama, in hallerini bilmezler ki: Kötü huylarla doludur.

Bunların kötü huylarının içte kalması, dışa çıkmaması için sebep ve illet şöyledir :

Cümle kötü huylar, hayvanî ruhun emri ile vücud ikliminden fiile çıkıp yerine getirilir. Bu âbid ve zahidlere gelince, kendi kendilerini ağır riyazete koymuşlardır. Bir gün yiyip bir gün tutmak sureti ile Davud orucu tutmuşlardır. Nefsin istediğini yememiş, istemediğini yemişlerdir. Bunların birini veya hepsini yapmış olabilirler. Diğer riyazet işlerini de bununla ölçebilirsin. Böylelikle, nefsin hoşlandığı ne kadar şey varsa onların cümlesini bırakmışlardır; hoşlanmadığı şeyleri de yapmışlardır. Bu yolda, türlü türlü mücahedeler edip nefslerini alt etmişlerdir.

Anlatılan sebepten dolayı, sultanî ruh, hayvanî ruhu alt etmiştir. Böylelikle vücud ülkesini kendi tasarrufu altına almıştır. Bu yüzden de vücuddan gelip ortaya çıkan işlerin cümlesiı Allah'ın rızasına uygun düşer.

Zira, vücud ikliminde kötü fiillerin cümlesi: havvanî ruhun emri ile açığa çıkar. Güzel fiillerin cümlesi de sultanî ruhun hükmü ile, tasar­rufu ile vücud ikliminde açığa çıkar.Cümle âbidlerin, zahidlerin kötü fiillerden kurtulup güzel fililere bü-rünmeleri anlatılan sebebe dayanır.

Kötü fiillerin cümlesi, hayvanî ruhun tabiatıdır ki, sen ona : “Huy..” ismini verebilirsin. Huy ise, canın altındadır :”Can çıkmayınca, huy çıkmaz..” Dersin. Ama sen bu sözü söyleme; söyleyeni de dinleme.. Zira, in­sana pek gerekli olan; dünyada iken, o kötü huyları çıkarıp yerine sul­tanî ruhun tabiatı olan güzel huyları koymaktır. Aksi halde gün gelir, mahcub olursun, özre de bahane bulamazsın. Allah'ın bir günü vardır, onun adına şöyle derler : “Nedamet (pişmanlık)..”

Güzelce düşün. Fırsat elde iken, bu kötü huyları çıkar at. Güzel huylara bürün. Sonra pişmanlık fayda vermez. Aklını başına topla. Sonra bu kötü huylar, yalnız ibadetle, nefse muhalefet etmekle, sade riyazetle iyi huya çevrilmez. Zira, kötü huylar hal kabilindendir; hayvanî ruhun kendi tabiatıdır. Onu bu huylardan vazgeçirmek, sultanî ru­hun tabiatı olan güzel huylara büründürmekten. aksine hareket edip mücahedelere girmekten başka zikir kılıcına da ihtiyac vardır. Bu da. ken­di kendine olmaz; kâmil mürşide muhtaçtır. Bunun için, bir kâmil mürşid bulup kendini ona tam mânâsı ile teslim et. Telkin ettiği zikir kılıcını da. nefsin helakini dileyerek hayvanî ruha her gün salla.. Böyle edersen, anlatılan kötü huylar, güzel huylara dönüşür. Sen de. ehlullah sıfatına girersin. ..

Hemen herkes, ilk iş olarak; sonucunu düşünmelidir. İnsan sonunu düşünmez ise, cahil hayvan olur.

2. Sınıf : Tarikat ehli olanların mülhime sıfatına bürünmelerini; mutmainne sıfatı ile muttasıf olmanın çarelerini açıklar.

Bu sıfata bürünen tarikat ehli, az önce anlatılan kötü fiillerden ta­mamen kurtulmuş, kötü huylardan da mümkün mertebe çıkmışlardır. Ama varlık berzahından (tünelinden) renkten renge girmekten, tered-düd ve eğri büğrü gitmekten kurtulamamışlardır. Bunun sebebine gelince; Cenab-ı Hakk’a işleri bırakıp tam manası ile teslim olmamalarıdır.

Bunun için, gelecek işin olmayacak ümitler besler; geçmiş için de gam çekip : “Halimiz neye varır?” Diyerek, on sene sonra olacak lüzumsuz şeyin derdini taşırlar. Bu­gün rızıklarını yerler : “Acaba sabaha halimiz nasıl olacak?” Diyerek derin derin düşünürler. Böyle olunca da. hal itibarı ile, Cenab-ı Hakk’ın Rezzak (rızk veren) sıfatını inkâr ederler. Kendilerinde şu yolda bir itimat yoktur ; Cenab-ı Hak, kendilerini şimdiye kadar ne aç bıraktı, ne de çıplak.. Bundan sonra da aç açık bırakmak onun şa­nına yakışmaz. Bu durumu kendi kendilerine söyleyin hiç bir şekilde te­selli bulamazlar.

İster zengini, ister fakiri olsun, heri aynı haldedir. Daima, geçmiş için gam çeker, gelecek için de olmayacak ümitlar beslerler. Bu sebep­tendir ki: Daima, içlerinde bir eğrilik, bir sıkıntıdan kurtulamazlar. Daima, renkten renge girer, tereddüd içinde olurlar.

Anlatılanlardan başka; dünya sevgisi, mâsiva sevgisi ve tabii şey­lere bağlılıktan kurtulamamışlardır. Dünya metaına meyilli oldukların­dan; zikirlerinde safa ve lezzet bulamazlar. Teveccüh ve murakabelerinde gayet sıkıdırlar.

Hallerinde de bir sebat yoktur. Bazan iç açıklığı gelir; ruhanî safadan bir parça tadarlar Bazan, da, anlatıldığı gibi iç tıkanıklığı gelir; renkten renge, girer ve tereddüde bürünürler.

Anlatılan işlerin sebebine ve hikmetine gelince, onu da şöyle açık­layabiliriz : Bu durumda olanlara sultanî ruh, hayvanî ruha üstün gelmiştir. Mürşidin himmeti ve zikrin şiddeti ve ateşi ile teveccüh ve murakabede ihsan olunan ilâhî feyzler gelmiştir. Bu arada, Hak yola giren salikin çalışıp gayret etmesi ile de, hayvanî ruh, ister istemez sıkılmıştır; artık çaresiz kalmıştır. Bu yüzden de, tabiatı olan kötü huyları, sultanî ruhun tabiatı ile değişmiştir. Vücud yönetimini, sultanî ruhun görüşüne bı­rakmıştır; artık hiç bir şeye de karışmaz. Hal böyle iken, yine de uslu durmaz; bir yandan sultanî ruhun önüne çıkar, önün yolunu kesmek için veziri olan akl-ı meaşı, başvurduğu yer olan şeytan ile danışma meclisi kurar. Dünya hilesi ile, sultanî ruhu düşürmek için dünya iş­lerinin her türlüsü ile önüne çıkıp vesvese verirler.

Anlatılan sebepten ötürüdür ki: Bu mülhlme sıfatında olan salik-ler. tam tevekkül ile Hakk’a tevekkül edip işleri Hakk’a bırakamazlar. Dolayısı ile, halleri daima anlatıldığı gibidir.

Bazan kendilerine sultanî ruh üstün gelir; o zamanı kendilerinde mümkün olduğu kadar tevekkül zuhur eder. O zaman da, teveccüh ve murakabelerinde bir nebze ruhanî safa duyarlar. Bu durum, onların te­rakki (yükseliş) halleridir. Bazan da, bir taraftan, hayvanî ruh, hile ile sultanî ruhu uğraştırır; terakki halinden düşürüp iniş. halini zuhur et­tirir.

Gelelim, mülhime sıfatından geçip mutmainne sıfatına bürünmenin çaresine: Bunun çaresi odur ki : Bu sıfat ile muttasıf olan kimseler, daima Allah'ın huzurunda olalar. Dalma gezip oturdukları yerde şöyle düşüneler : “Cenab-ı Hak, bana benden yakındır.” Dedikten sonra : «İhsan odur ki, Allah'ı görür gibi ibadet edesin; sen onu görmesen de o seni görür.» Hadis-i şerifindeki mana uyarınca, kendi kendine şöyle demelidir : “Her nereye varsam, basiret sahibidir; beni görür. Her ne konuşsam, semi sıfatının sahibidir; beni işitir. Onun için uzak yakın birdir. Sesli konuşmakla, kalbe gelen hatıra O’nun katında eşittir.”

Böyle deyip daima huzur ve huşû içinde bulunmalıdır : “Şu anda Allah'ın huzurundayım. Her ne kadar ben Cenab-ı Al­lah'ı görmesem de, şu anda o beni görüyor; halime vâkıftır. Benim görmeyişim, kendi benliğimdendir.” Böyle dedikten sonra, huzurla huşu ile kalbine bakmalı; Allah'ın huzurunda durmalıdır. Eğer bir yandan kendisine gaflet gelirse, he­men aklını başına toplayıp pişmanlıkla tevbeye gelmeli; istiğfar etme­lidir. Sonra da, anlatıldığı gibi, Allah'ın huzurunda durmalıdır. Eğer kalbine dünyalıktan yana bir şey gelirse ve ona sevgi duyarsa, yine ak­lını başına toplamalı ve kendi kendine şöyle demelidir : “Bu, Allah'ın bir mahlûkudur. Biz ise, yüce Hakk’ın yüzünü gör­meye talibiz.” Gece gündüz : «Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.» Deriz. Bize yakışır mı ki, Yaratan dururken, yaratılmışa sevgi bes­leyelim. Bu sözümüzde yalancı olmak bize yakışır mı?.

Cümle varlıklar, Cenab-ı Hakk’ın yaratması ile meydana gelmiştir. Onları sevmekten; Cenab-ı Hakk’a : “Ben seni sevmiyorum.” Demek manası çıkar. Çünkü, sevmek, ortaklık kabul etmez; iki kar­puz bir koltuğa sığmaz. Onun için, o şeyin sevgisini derhal kalbinden çıkarmalı; zikri ile, tefekkürü ile meşgul olmalıdır. Sonra yine kalbine : “Senin halin neye varır. Bu dünyanın ucu uzundur. Hastalık saf­lık bizim içindir. Biraz sonunu düşünmek gerek. Bu gençlik gider, ihti­yar olursun. O zaman da sana kimse itibar etmez. Köşebaşında dilencilik de sana yakışmaz. O vakit pişmanlığın da sana faydası yoktur. Dünya oldukça, her şey insana lâzımdır.” Şeklinde, kalbine yine bir taraftan hatıra gelirse, hemen cevabında şöyle demelidir : “Cenab-ı Hak, benlm rızkımı ezelden takdir etmiştir. Yemenin, içmenin, giymenin üçü de ecel gibidir; hiçbir şekilde değişmez. Her gün için, insanın nasibi ne ise onu bulur. Sırf istemek, yorgunluktur. Düşünmekle, çalışmakla fazla ve noksan olmaz. İş bir zihin yorgunluğundan ve kalbin kararmasından ibaret kalır.”

 

Takdir-i Huda kuvvet-i bazu ile dönmez;

Bir şem'ayı ki, Mevlâ yaka, bir vechile sönmez..1

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Allah'ın takdir çarkı kol kuvveti ile dönmez; Hakk’ın yaktığı mum, üflemekle sönmez.

 

Buna göre, ezelde ne takdir edilmiş ise, belli vakitleri geldiği zaman zuhur eder. Dünya için gam çekmek, ahmaklığın taa kendisidir. Her iş, olacağı gibi olur. Senin fikirlenmen, kederlenmen yorgunluktan ibarettir. Böyle dedikten sonra; yine zikri ile, tefekkürü ile meşgul olmalıdır. Eğer yine bir hatıra zuhur ederse, ki edecek ve şöyle gelecektir : “Durum öyle olduğuna göre, Cenab-ı Hak, herşeyi ezelde takdir eyledi. Senin davranışın ve duruşun faydasızdır. Eğer bir şeyin gelmesi takdir olunduysa, senden de o yönde bir hareket zuhur eder. Öyle olun­ca, cümle işini Hakk’a bırak. Hiç bir şeye karışma; tam manası ile tes­lim ol. Allah katında senin merteben ne ise, o senin işlerinden zuhur eder. Neden boşuna zahmet çekiyorsun? Eğer kaderindeki sır şaki ise, said olmak muhaldir. said ise, şaki olmak muhaldir. Bunun için zah­metin boşunadır. Her işinde, tam manası ile teslim ol. Bu alem berzah­tır: bir seye karışma, istirahat et.” Böyle bir hatıra zuhur edince de, ona şu cevap verilir: “-Kul, kulluğunu yapmalı; zira bu dünya imtihan âlemidir. Ce­nab-ı Hak, kullarının halini ve mertebelerıni kendilerine bildirmek için dünyada cümle emirlerini ve yasaklarını kesin delillerle haber vermiş­tir. Razı olduğu şeyleri ve razı olmadığı şeyleri açıkladı. Bu dünyanın da, berzah âlemi ve imtihan âlemi olduğunu açıklayıp şöyle buyurdu : -Ey kullarım, siz rızamı elde etme yoluna girin. Rızıklarınızı ben veririm. Bu hususta bana tevekkül edin. Sizin rızıklarınıza kefilim.” Bu manada, nice nice âyet-i kerimeler gelmiş ve vaad buyurmuştur. Böyle olunca, kul kulluğunu yapmalı. Kula düşen, efendisinin emrini ye­rine getirmektir. Bunun için, dalma onun rızasını gözetip emrini yerine getirmeye çalışıp gayret etmeli.. Onun efendisi dilerse azad eder, dilerse çırak eder. Dilerse, kendisinin özel ve umumî işlerini ona teslim eder, bir şeye karışmaz. Dilerse, tedip ve azab eder. Kul, efendisinin kudret elin­dedir. Kulun, anlatılan işleri düşünmesi ahmaklıktır. Kula lâzım olan Mevlâsmın rızasıdır. Bu rıza, acaba ne ile elde edilir; onu düşünmelidir. Elbetteki Mevlâsının emrini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmak sureti ile olur.

Yoksa emrine tutunmayıp yasaklarından da kaçın­mayın : “-Ben, tam manası ile teslim oldum..” Deyip fiillerinden, ahlâkından türlü habis işler zuhur edince de : “-Ne yapalım takdirde varmış; çaresi nedir?” Diye türlü türlü büyük haltlar edip sonra da takdire bühtan atmakla bitmez. Cenab-ı Hakk’ın bir giinü vardır; o gün gelince, bu türlü bahaneler para etmez.” Dedikten sonra, yine zikri ile fikri ile meşgul olmalıdır.

İster dünyaya, ait olsun, ister âhirete ait olsun; bu türlü hatıralar zuhur ettiği zaman, o hatıraları bir kere şeriat terazisine vurup tartma­lıdır. Eğer şeriata uygun gelirse, pek güzel.. Eğer şeriata uygun düş­mez ise, anlatılanın zıddı ile cevap vermelidir. Yine kendi zikri ile fikri ile meşgul olmalıdır.

Zira, bu mülhime sıfatının durumu acaiptir. Zira, bu durumda, hayvanî ruhun hilesi pek çoktur. Daha önce de anlatıldığı gibi; hayvanî ruh. akl-ı meaş, şeytan üçlüsü yek vücud olup suret-i haktan görünürler. Tür­lü türlü hilelerle sultanî ruhun yolunu keserler; onu düşürmek için çok gayret edip çalışırlar. Ama, burada gereken, daima ayık olmaktır. Her ne türlü bir hatıra zuhur ederse, anlatıldığı gibi onu şeriat terazisine vurmalı; cevabını da ona göre vermelidir.

Hak yolcusu salik, anlatılan düzen içinde ve daima ayık olmalı. Bu şekilde nefsi ile mücahede ederse, kısa zamanda Cenab-ı Hakk’ın yar­dımı gelir; mutmainne sıfatı ihsan olunur. Mutmainne sıfatı da, ken­disine hal olur.

Mutmainne sıfatının bir kimseye hal olmasının alâmetine gelince, onu da anlatalım. Bunun alâmeti olarak, başka kötü huylar, iyi huy­lara dönüşür. Bundan başka, kendisine tam bir tevekkül ihsan olunur. Bundan sonra, dünya cihetinden gelen işlerini, tamamen Cenab-ı Hakk’ın kudret eline bırakır; tam manası ile teslim olur. Daha sonra, ken­disine bir zenginlik forması ihsan olunur ki : Kesin olarak gelecek için olumsuz bir ümide kapılmaz, geçmişin derdine de düşmez. Artık sabah olacak işi, akşamdan düşünmez : “Gün, bugündür; saat, bu saattir.” Deyip Hakk’ın verdiği ilâhî ihsana teşekkür etmeli ve kanaatkar ol­malıdır. Bundan sonra, cümle cihan halkı biraraya gelip : “-Yahu, bu senin ettiğin nasıl iştir?. Sonra pişman olursun.” Deyip türlü türlü nasihat etseler; zerre kadar onun itikadına bo­zukluk gelmez.

İşte, bir kimsede, anlatılan bu haller zuhur ederse, o kimsenin nef­si, mutmainne sıfatına büründüğüne delâlet eder.

Ey Cenab-ı Hakk’ın yüzünü görmeye talib olan, burada biraz nasihat edeceğim. Aklını başına toplayıp güzelce dinle ve düşün.

Levvame sıfatında, mülhime sıfatında bulunan kimselere; mürşid himmeti, kendilerinin çalışıp gayret etmeleri, Cenab-ı Hakk’ın ihsan ve inayeti ile nur tecellisi, nur müşahedesi gibi zuhurat olabilir. Nur te­cellisi, sıfatların müşahedesi gibi zuhurat da olabilir. Bazan da; sıfatların tecellisi, Zatın müşahedesi zuhur eder. Teveccühünde, Rasûlullah Efendimizle görüşüp konuşabilir; Allah O’na salât ve selâm eylesin. Mu­rakabede dahi, tecelli halinde durumu tesbit edilip anlatılmayan ilâhî hitab da zuhur edebilir.

İşte, anlatıldığı gibi şeyler zuhur ettiği zaman, sakın ha sakın; on­lara bel bağlamayasın. Her ne çeşit ilâhî tecelli zuhur ederse etsin: ne kadar ilâhî iltifat gelirse gelsin, onlara bakıp kendi kendine : “- İyice adam oldum..” Deyip kendini öyle sanmayasın. Zira, bu makam, cümle ehlullahın : “-Aman ya Rabbi, sana sığınırız..” Dedikleri makamdır. Allah bizleri de sizleri de korusun. Zira, bu­radan düşen, emmare makamına kadar gider.

Tarikattan tardedilip son nefesini imansız vermesinden çok korkulur. Sebebine gelince: Lev­vame sıfatında, mülhime sıfatında hayvanî ruh; fiillerinden ve huyların­dan tamamen geçip sultanî ruha bütün bütün tam manası ile teslim ol­mamıştır. Ancak, sultanî ruh ağır bastığı için, cümle fillerini, huylarını sultanî ruhun görüşüne bırakmıştır. Kendisi de, zikir kılıcının şiddetli ateşinden ötürü, vücud ikliminin bir yerine gizlenip kalmış olup orada bir şeye karışmaz. Bundan dolayı da, sultanî ruh, vücud iklimini tasar­rufu altına, almıştır. Anlatılan tecellilerin zuhur etmesi, ilâhî ihsanlara zuhur yeri olmaları bu yüzdendir; o haller, salike meleke olmamıştır.

Eğer bu ihsanlara aldanıp anlatılan çareleri boşlar da istirahata çekilirse.. O vakit, hayvanî ruh fırsat bulup akl-ı meaş ve şeytan ile da­nışma meclisi kurup bir taraftan sultanî ruhun önüne çıkar, türlü türlü hilelerle ayağını kaydırır. Hükümet tahtından da düşürür. Onun yerine de hayvanî ruh oturur. O zaman da durum, Hak yolcusu salikin kade­rine ve tecellisine bağlı bir keyfiyet alır. Eğer sultanî ruh, bu hali görüp şiddetli korkuya kapılır ve hayvanî ruha teslim olursa, emmare hali zuhur eder; Allah korusun. Bu durumda, sultanî ruh, nefsin esiri olur; insanlık sıfatı da tamamen kendisinden gider. Ve.. hayvanlık sıfatına girer. Böyle bir duruma düşmekten Allah'a sığınırız. Böyle bir duruma geldiği zaman da tarikat-ı aliyyeyi tamamen inkâr eder, tarikattan kovulur. Eğer bu hali görüp kendinde bir şecaat zuhur ederse, hayvanî ruha teslim olmaz. Yine mücahedeye ve muharebeye başlar.

Bundan sonra, levvame bahsinde anlatıldığı gibi tevbekâr olup is­tiğfar ederek nefsini ayıplamaya başlarsa, o zaman levvame halleri zu­hur eder. Anlatılan çarelere muhtaç olur; yeni baştan anlatılan kötü huylarını değiştirmek gerekir. Bundan sonra, yine hayvanî ruha üstün gelir; bir el vurması ile, hükûmet tahtını onun elinden alır. Yine vücud ikliminde hüküm sürmeye başlar. Anlatılan ihsanlara da yeniden zuhur yeri olur.

Madem ki durum anlatıldığı gibidir; bu işler başa gelmeden çaresi­ne bakmak gerekir. Zira, daha önce de anlatıldığı gibi, bu yer, çok kor­kulu yerdir; hayvanî ruhun burada hilesi çoktur. Bunun sebep ve hik­metine gelince hayvanî ruh, sultanî ruha bütün bütün teslim olup tüm, fiillerinden ve huylarından geçip sultanî ruha fiillerinde ve huylarında kendi isteği ile razı ve teslim olmamıştır. Ancak, sultanî ruhun ağır bas­masında , zikrin şiddetinden, teveccüh ve murakabenin feyz nurundan çok sıkılmış çaresiz kalmıştır. Bu yüzden de, ister istemez cümle işlerini ve huylarım sultanî ruhun görüşüne bırakmış, vücud ikliminde bir yere gizlenmiştir; hiçbir şeye de karışmaz. Bununla beraber, anlatılan kötü fiilleri ve huyları zerre kadar değişmemiştir. Bundan dolayı da, vücud ülkesinde güzel huyların yürürlükte olmasına hiç bir şekilde razı de­ğildir. Ama çaresiz ve kimsesiz kaldığı için, anlatıldığı gibi bir yere giz­lenmiştir; daima sultanî ruhun bir açığını yakalamaya bakar. Bu se­beptendir ki ; bu sıfata bürünenler, kendilerine kalb itminanı gelip bir türlü işlerini Hakk’a bırakamazlar. Daima tereddüd içindedirler; renkten renge girerler.

Şimdi, bu sıfatlara, bürünenlere, yani : Levvamede ve mülhimede bulunan kimselere düşen odur ki : Gerek Fahr-i Alem Rasûlullah Efen­dimiz tarafından, gerekse bizzat nasıl olacağı anlatılamayan Cenab-ı Hak tarafından anlatılan manada ne kadar tecelli-i ilâhî ve zuhurat olursa olsun; çok çok dikkat etmeli ve zerre kadar kendisine varlık vermemelidir.

Bu gibi kimseler, kendilerini şöyle bilmelidirler : Kurumuş bir ağaç­tır, o ağacın meyvesi yoktur ki, insanlar yesin; yaprakları yoktur ki, bir adam onun gölgesinde gölgelensin.

Bu yoldaki hemen herkes, kendisini anlatıldığı gibi bilmeli ve kendi kendine şöyle demelidir: “İşte ben öyle bir ağacım. Ne ilmim var, ne de amelim. Bir ame­lim yoktur ki : O amelimin altında ihsan olunan ilâhî feyzlerden bir kimse feyz ve menfaat bula. Dışta ağaçların meyvelerini bir insan ye­diği zaman, nefisleri safa bulur; cismanî tat bulur. Bunun gibi, ibadet ve taat altında ihsan olunan ilâhî feyzler de bir kimseye aksedince O kimsenin ruhu safa bulur; tadını alınca da, gönül açıklığı zuhur eder. Bu gibi şeyler de sende yoktur ki, onunla övünesin.” Hemen böyle deyip kendisini âciz çaresiz bir şeye yaramaz bulmalı. İsyan deryasında boğulmuş bilmeli. İki eli boş, Allah'ın güvencesinde bir müflis kabul etmeli. Her an, her nefes; rıza kapısının açılması için, aman diyarının kapısında : “-Güvencemiz sensin, el-aman ya Rabbi..” Deyip durmalıdır. Kendisinde zuhur eden ilâhî ihsanlara bakıp gü­zelce, insaf ederek, halini görmelidir.

Anlatılan durumda, eğer kendine varlık kokusu görünmüş ise, nefe­sine şöyle hitab etmelisin : “Ey nefis, sen kendini adam oldun, sayıyorsun?. Henüz senin sı­fatın emmare sıfatıdır; o, zerre kadar değişmedi. En alt mertebe, Ce­nab-ı Hakk’a işleri ısmarlamaktır; bunu dahi, kendine hal edemedin ki: kalb itminanı gele de tereddütten ve iç eğriliğinden, renkten renge girmekten kurtulasın. Bir kul, nasıl ihsan-ı ilâhiyeyi görüp temcid da­vulu gibi : “Ben ben.” Diyorsa, sen de öyle demeye kalkıyorsun. Beni de, benlik perdesine düşürmek istiyorsun.

 

Yeter oldu bu hicaba büründün;

Enaniyet libası ile göründün..
Soyun imdi, bu libastan beri ol;
Nice menzil kat eyleyüp insan ol..1

 

(1) Bu şiirlerin daha açık Türkçesi şöyledir :

Bu perdeye büründüğün, benlik giysisi ile göründüğün yeter. Bu giysiden soyun uzak ol; çokça yol alıp insan olmaya bak.

 

Böyle deyip geceli gündüzlü her nefeste müflisliğe sahib ol. Anla­tılan yolları dene; derdine çare ara. Rıza kapısının açılması için, her ne­feste, “aman” diyarında pişmanlıkla dur. Ciğerini kebab ederek, göz yaşını sel gibi akıt. Âciz çaresiz Allah'ın güvencesi altına giren bir müflis gibi ol. Her taraftan eli boşanmış, minareden aşağı düşen adamın temen­nisi nasıl olursa, bu sıfatlarla muttasıf olan kimselerin Cenab-ı Hakk’a temennisi ve münacaatları da öyle olmalıdır; hatta beş kat daha ziyade olmalıdır. Minareden düşen adamda, sadece ölüm korkusu vardır; iman­sız gitmek korkusu yoktur. Hatta şehid olma ümidi dahi vardır. Ama, bu sıfatlara düşen kimselere hem reddolma korkusu vardır; hem de son nefesi imansız verme korkusu.. Durum böyle olunca, bunların korkuları, öbürlerine bakarak beş kat değil; belki de on kat olmalıdır.

Sözün özü odur ki : İnsan, kendisinin hekimi olmalı.. Çünkü, sonra hekime muhtaç olur. Görmez misin ki : Zahirde bir kimse kendinin he­kimi olursa, o kimse, hekime muhtaç olmaz. Basuru olan kimseler, ken­dilerine dikkat edip yemek yerken, basurunu azdıran yemekten içmekten sakınacak olsalar, hekime muhtaç olmazlar. Ayrıca, basur hastalığından da kurtulurlar. Diğerlerini de buna kıyas edebilirsin. Hemen her hastalık bunun gibidir. Başından sebeplerine yapışılırsa; sonunda hekime ih­tiyaç duyulmaz. Amma, başında gafil davranılıp dış sebeplerine yapışıl­maz ise, sonra hastalıklar, vücudun her tarafına yayılır. Şiddetli sıkıntı vermeye başlar. O zaman da, hekime ihtiyaç duyulur. Türlü türlü acı ilâçlar tatbik edilir; hayli de zahmetler çekilir.

Kâmil mürşidler de gerçek hekimlerdir. Anlatılan çarelere başvu­rup huylarındaki ve işlerindeki illetleri; çalışıp gayret ederek, açıklan­dığı gibi ilâçları kullanır, o illetleri vücud ülkesine yerleşmeden atabilirsen yolun kolaylaşır. Gün gün, mertebeler alırsın. Sonsuz ilâhî ihsan­lara sahib olursun.

Ama gafil davranıp da, anlatılan hastalıkların atılmasını mürşidine bırakır : “-Benim elimden bir şey gelmez. Beni benden daha iyi bilir. Nasıl isterse yapsın razıyım. Boşuna çabalamak para etmez.” Deyip kilimin dört ucunu bırakırsan : “Hepsi şeyhin elindedir; nasıl bilirse öyle etsin..” Deyip anlatılan çarelere baş vurulmaz ise, o vakit, mürşid de onun haline bakar ve şöyle görür : “Kendisini nefse kaptırmış. Nefsin hilesine ve azdırmasına kanmış. Kilimin dört ucunu da bırakmış. Vücud ülkesi, nefsin yönetimine geç­miş. Anlatılan hastalıklar da birleşmiş.” Bu hali görünce bilir ki : Basur hastasının hastalığı nasıl vücudu­na yerleşip hekime muhtaç duruma gelmiş ise, bu kimse dahi, mür­şidin ilaçlamasına muhtaç duruma gelmiş.. Böyle olunca da, hastalığı­na göre ilâç verir.

Ancak, onların ilâçları Allah tarafından geldiği için, geri çevirmek mümkün değildir; zahirdeki hekimin ilâcını geri çevirmek mümkündür. Bu zatların verdikleri ilâçları, hiçbir şekilde geri çevirmek mümkün de­ğildir; zira Allah katından gelmektedir. Zehir olsa dahi, kullanılır; geri çevrilmez.

İlâç verme usulüdür ki : En düşük dozda olan ilâçları, en az has­talıklı olana verirler. Hastalık ağırlaştıkça, ilâcın dozu da yükselir.,Du­rumu, buna göre kıyas edebilirsin.

Hâsılı: Herkesin hastalığına bir başka türlü ilâçları vardır. O ilâcı verirler ki, o hastalık ondan gide. Hasta sağlığını buluncaya kadar, nice zorluklar çekilir. Bundan sonra, yavaş yavaş o ilâcı ondan alır, gönlünü hoş tutmaya bakarlar.

Şimdi, anlatılan durum güzelce düşünülmelidir. Anlatılan çareleri, insaflıca haline bakıp herkes kendine tatbik etmelidir. Ta ki, mürşidin ilaçlamasına ihtiyaç kalmaya..

Anlatılan çareleri dene; onlarla kötü huylarını iyi huylara dönüş­tür. Bunu, kendi kendine yap; yoksa, mürşidin ilaçlamasına dayanılmaz. Onlar, dayanılacak gibi değildir. Anlatılanları, ciddî bir şekilde anlamaya çalış.

 

4. Nevi: Bu, II. faslın yedi nevinden dördüncü nevi olup şu konuları işlemektedir :

MUTMAİNNE SIFATI

a)    Mutmainne sıfatı ve onun şartları..

b)    Rıza kapısı ile tevekkül kapısının farkı..

c)    Velayet mertebesi, velayet müjdesi, velayet melekesi..

Ayrıca, anlatılanların sebebi ve hikmeti ile raziye sıfatını almanın çaresi ve alâmeti açıklanacak..

Değerli kardeşim, şu da bilinsin ki..

Bu mutmainne sıfatı, velilere hastır. Bu sıfata bürünen zatlar, ve­layet ile, veraset ile müjdelenirler.

Velayet de, nübüvvet de daha önce anlatıldı; burada tekrar edilme­sine gerek yoktur.

Bu sıfat, sadece tarikat ehline mahsustur; zahidlerin, takva sahip­lerinin nefsleri, bu sıfata bürünemez, muhaldir. Onların en büyük ma­kamları, mülhime sıfatıdır; bir adım bile ondan öteye geçemezler. Sebebine gelince : Zühd ile takva ile nefs, mülhime yolunda anlatılan mikdar kemal bulabilir. Ondan öteye bir parmak dahi gidemez. Zira, mücahede ile nefs, ancak o kadar kemal bulabilir.

Anlatilandan ilerisi, mürşidin terbiyesine muhtaçtır. Görmez misin ki, dağlarda kendi kendine biten ağaçların meyveleri yenmez. Yense de lezzeti olmaz. Ham ahlat gibi, yiyenin boğazında kalır. Yahut hiç meyve vermez. Ama onları bir bahçevan yerinden çıkarıp kendi bahçesine eke­cek olsa, o hali ile bakıp yetiştirse, yahut başka meyvelerle aşılasa mey­ve ağacı olmaya başlar.

Haliyle bakımlı ağacın meyveleri, ilk hallerine nisbetle çok farklıdır. Hem de, sema ile semek (balık) arasındaki fark kadar..

Bahçevanın elinde yetiştiği için, yaban ağaçlarının meyveleri deği­şir. Ondan yiyenler, cismanî bir lezzet duyarlar. Eğer yabandan getirilen ağaç, aslında meyveli değilse, ona meyveli ağaçtan aşı yapar; aradan birkaç sene geçtikten sonra, o da öbürleri gibi güzel meyve verir.

Üstteki açıklamadan anlaşıldı ki: Zühd ve takva sahipleri, yabanda yetişen meyveli ağaçlar gibidir : “-Ben, zühd ile, takva ile Hakkı bulurum; kâmil mürşide muhtaç olmam.” diyen kimselerin işlerine bakıldığı zaman, görülür ki : Yaban ar­mudu, elması, vişnesi, kirazı gibidir. Bu türlü meyveler nasıl görünürse, zahidlerden amel sahipleri de öyle görünür.

Yabanî meyvelerin içi acı olur. Ondan yiyen kimseler acılıktan baş­ka bir tad alamazlar. Bunun gibi, zahidlerin, muttakilerin amelleri de zahirde güzeldir. Onların güzel amellerini görüp meclislerine gidenler ve onlardan yardım isteyen kimselere verdikleri nasihatler kendi halleri olmadığı için tesir etmez. Yabanî meyvelerin acılığı dışında bir lezzet de bulamazlar. Bunların meclislerinde nasihatlarını dinleyen adamlar, ayık hale gelmezler. Bundan başka iç halleri huzurda bulunan kimselere de geçer, iç sıkıntısı ile o meclisten kalkarlar. İşte, zühd ile takvanın en ileri makamı budur. Bunun için, onların, mutmainne sıfatından yana na­sipleri yoktur. Mutmainne sıfatı, yalnız tarikat ehline hastır.

Bu sıfatı hal edinmenin alâmetine gelince, daha önce de anlatıldığı gibi şöyle açıklayabiliriz :

Cümle işleri, güzel işlere dönüşür; uygunsuz huyları güzel huylarla değişir. Bundan sonra, kendinden bir istek olmadan bu sıfatın sahibi, Cenab-ı Hakk’a tam manası ile tevekkül eder.

Cenab-ı Hak tarafından kendisine bir hal ihsan olunur ki : O kimse, cümle zahirî işlerini Cenab-ı Hakk’a teslim eder; dünya yönünden gelen işleri düşünüp endişeye kapılmaz. Dünya yönünden olacak işler için gam çekmez. Cennet arzusu ve cehennem korkusu, iradeleri dışında kendile­rinden alınmıştır; bunlar için de, gam yemezler. Ancak ibadet ve taatı, Allah rızası için yaparlar. Bunlar, iyiliği emretmek, yasaklardan almak görevini de hakkı olduğu biçimde yerine getirirler.

Bu zatların, teveccüh ve murakabelerinden sonra, Allah ile huzurlu olmak, kendilerine hal olmuştur. Bir nefes dahi, gaflet üzere durmaz­lar; daima ayıktırlar.

Bu mutmainne sıfatına bürünen zatlara tevekkül kapısı açılır; murakabelerinde şekli anlatılamayan bir biçimde, kendilerine velayet müjdesi verilir.

Mürşidleri kâmil olursa, bazılarına rıza kapısı dahi açılır. Yunus sûresinin 62. âyetinde Duyurulan : «Haberiniz olsun; Allah'ın velî kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar, mahzun da olacak değiller.» Manası ile müjdelenirler. Ancak, bu sıfatta iken, rıza kapısının açıl­ması, bu âyet-i kerimenin müjdesini almaları henüz onların halleri de­ğildir. Sırf mürşidlerinin güzel teveccühü, Allah'ın inayeti iledir.

Rıza kapısı ile, tevekkül kapısı arasında fark vardır. Şöyle ki : Bir kimse, murakabe halinde iken, anlatılan kapı açılır; kendisi de içeri girince, belli bir yerde tecelli ihsan olunur. Bu âyet-i kerimenin müjdesi de zuhur ettikten sonra, o kapı bir daha zuhur etmez ise, o rıza kapısıdır. Ama, bu durum, kendisinin hali olmadığından, ilâhi ilti­fata nail olmak için; marziye makamına ayak basıncaya kadar ya bir kere, yahut iki kere, yahut üç kere açılır; kendisine tecelli ihsan olunur.

Eğer anlatılan kapı, tevekkül kapısı olursa, hemen her gece, mu­rakabesinde açılır; içeride kendisine tecelli ihsan olunur. İşleri Cenab-ı Hakk’a bırakmak, kendisine hal olduğu için, hemen her gece tevekkül kapısından içeri girer, belli bir yerde kendisine ilâhî tecelli ihsan olunur.

Ancak, rıza kapısının hal olması, marziye sıfatına mahsustur; marziye sıfatı kendisine hal olmadıkça, her gece zuhur etmez; bunun için her gece, kapının açılması, şekli anlatılamayan bir biçimde müjdelen­mek, muhaldir. Belki, mürşidin himmeti ile bir kaç kere zuhur edebi­lir; başka türlü olmaz.

Değerli kardeşim, bu durumu açıklamaktan gaye odur ki : Tevek­kül kapısı görüldüğü zaman, rıza kapısı sanılmasın. Zira, rıza kapısı, Cenab-ı Hakk’ın ebedî rıza ile razı olduğu kullarına hastır. Ebedî rıza ise, marziye sıfatına hastır.

İşte anlatılan sebepten ötürü, yalnız işleri Cenab-ı Hakk’a bırakmayı meleke eden zatlara rıza kapısının açılması zor iştir. Meğer ki, anlatıldığı şekilde, ilâhî bir iltifat ola.. Mülhime ehli için tevekkül kapısının durumu da böyledir.

Mülhimede olan zatlara terakki, hallerinde tevekkül kapısı açılır; sıfatların tecellisi zuhur eder. Bir kimseye böyle bir hal zuhur ettiği zaman, insafla kendi haline bakmalıdır : Acaba, işleri Cenab-ı Hakk’a bırakmak, kendisine meleke olmuş mudur?. Yoksa, hayvanî ruhun alt olmasından ileri gelen bir yükselme hali midir?. Bu durum, insafla ba­kıldığı zaman tayin edilir. Zira, mülhime sıfatında her ne kadar terakki hali zuhur ederse etsin; yine işleri Cenab-ı Hakk’a bırakmakta tam bir sebat olmaz; tereddütten ve renkten renge girmekten yana boş değildir, insafla bakıldığı zaman, bütün bunlar, olduğu gibi görülür; bilinir.

 

VELAYET MERTEBESİ

Kaldı ki, velayet mertebesinin bir müjdesi var; bir mertebesi var, bir de hal olması var.

Velayet mertebesinin müjdelenmesi, anlatıldığı gibidir. Mülhime sı­fatında iken, işleri Cenab-ı Hakk’a bırakmak hal olmaya yakınken, te­vekkül kapısı açılır. Bu sırada bir, iki, üç kere velayetle müjdelenmek zuhur eder.

Velayet mertebesine gelince; onu da anlatalım. Tevekkül kapısı he­men her gece zuhur eder. İlk zuhurunda, velayet rütbesi giydirilir. Bu mertebedekiler de, üstteki âyet-i kerime ile müjdelenirler. Velayet merte­besi, (kademi) budur.

Ancak, bu anlatılan, velayet hali değildir. Zira, velayet hali, daha önce, ayrıntıları ile anlatıldı.

 

VERASET HALİ

Veraset hali, masumiyet halidir. Masumiyet hali dahi, marziye ha­lidir. Bu sebepten ötürü, velayete ayak basan zatlara marziye sıfatı me­leke olmadıkça, velayet dahi meleke olmaz..

Marziye sıfatı, masumiyet halidir. Bu yüzden dört keyfiyet kendine meleke olmadıkça, bir kimse, marziye sıfatına bürünemez.

Velayete ayak basan zatlar için dört şart vardır; bu şartlar ken­disine meleke olmayan kimseye velayet de meleke olmaz. O kimse, an­cak, velayet mertebesinde kalır. Hem de velayetin ilk basamağında.. Bu­nun manası şudur : Kendisine velayet ihsan olunur; o yolda forma giy­dirilir, ama bu kimse masum değildir. Bu yüzden o kimseye düşer ki : Velâyet halini meleke edinmeye çalışıp gayret sarf ede.. Bu durum, lü­zumludan daha lüzumludur.

Anlatılan işlerin sebeb ve hikmetine gelince, onu da anlatalım.. Şöyle ki : Mutmainne sıfatı, işleri, Cenab-ı Hakk’a bırakmaktan ibarettir. Bu işleri Cenab-ı Hakk’a bırakmanın sebebini ve hikmetini anlatalım. Şöyle ki : Hayvani ruh, sultanî ruhu düşürmek için her taraftan türlü türlü hile ile önüne çıkar. O zaman, Cenab-ı Hakk’ın yardımı ile, sultanî ruh, durumu anlar, o hileleri geri çevirir. İşin sonunda, hayvanî ruhun cüm­le tedbirleri boşa gider; hemen her yandan, sultanî ruh, üstün gelir. Bu yüzden de, hayvanî ruh, âciz kalır, sultanî ruha bütünüyle teslim olur; hatta onun esiri olur. Vücud ülkesi dahi, hayvanî ruhun veziri olan akl-ı meaşın görüşünden ve tasarrufundan kurtulur. Bundan sonra geçerli olan, sultanî ruhun veziri olan akl-ı meadın görüşü ve tasarrufudur.

Anlatılan işler olup bittikten sonra, bu hallerin sahibinden bütün bütün tereddüd ve renkten renge girmek halleri gider; kendisine kalb itminanı hâsıl olur. İşleri Cenab-ı Hakk’a bırakmak da bir meleke olur. (Yani : Vazgeçilmez bir alışkanlık.)

Ne var ki, benlik berzahı, sevinci ile kederi bir bilmeme berzahı, dünya sevgisi berzahı atlatılmamış, atlatılma da hal olmamış bulundu­ğundan, bu makama sahib olanlar, namazlarını murakabe hali ile eda edemezler.

İşte velilere şart olan bu dört keyfiyettir ki : Bunlar bir kimsede meleke olup vazgeçilmez bir alışkanlık halini almayınca. Kendisine mülk olmaz ve masumiyet forması da giydirilmez. Açıkçası: Velayet forması giydırilir, ama masumiyet giydirilmez.

Anlatılanlardan başka, bir kötü huy daha kalmıştır. O. her ne kadar vücud ülkesinde geçerli değilse de, gizli bir yerde gizlenmiştir O huy da şu görüşü taşımaktır : “Kötü huylarım, iyi huylara, dönüştü.” Ama, bir geçit başında dikkat edilip bakıldığı zaman, o huyun içe­riden harekete başladığı görülür. Gizlice, bir yerden bas gösterir. On­lara velayet hal olmaması da bu yüzdendir; zira, kemalde noksanları vardır.

Üstteki durumun da sebebini ve hikmetini anlatalım; şöyleki : Hayvani ruh, sultanî ruha her ne kadar tam teslim olup sultam ruhun esiri olsa dahi, bunu kendi iradesi, isteği ile yapmamıştır. Sulta­nî ruhun ağır basması ile yapmıştır. İradesiz teslim ve esir olmuştur.

Anlatılan sebepten ötürü de, kendi tabiatının gereği olan huyları de­ğişmemiştir. Ancak, tam teslim olup esir olduğu için, vücud ülkesinde hükmü geçmemektedir. Bu yüzden de, tabiatının gereği olan huyları yürütememektedir. Böylece, kötü huyları kapalı kalmıştır.

İşbu sebepten ötürü, bir kimse ile mücadele ettikleri zaman bunlara dikkatle bakmalıdır: Hemen o huylar, bir-bir baş göstermeğe başlar­lar. Ama, hayvanî ruhun hükmü geçerli olmadığı için bir şey yapamaz. İlk hallerindeki gibi, o huyların hükmünü yürütemez, öfkesini yutar. O mücadele ettiği kimse ile ülfet edip sevişmeye başlar. Bundan ötürü­dür ki; levvamede ve mülhimede olan kimselerin düşmesinden korkulur, ama, velâyete ayak basanların düşmesinden korkulmaz. Ama, gerçekte, faziletli, seçilmiş bir kimse olmadığından; kendisine giydirilen velayet formasını koruyamaz, dünya çirkefi ile lekelendirebilir. Böyle bir şey ederse, kıyamet günü, mahcub olur; rüsvay olup utanır. Aldığı lekeler­den ötürü de sorguya çekilir, hesabı sorulur. Buna göre, velayete ayak basanlar : “Velayete ayak bastım.” Deyip böbürlenmemeli. Zira, bu durumda, ancak cehennem ateşinde azap görmekten kurtulmuşlardır; hesaba çekilmemek yoktur. Bunun se­bebi de; velayet halini, vazgeçilmez bir alışkanlık haline getirip meleke edemeyişi, ilk mertebeye ayak basıp kalışıdır. Durum böyle olunca, ve­layet haline adım attıktan sonra, onu kendine meleke edinmeye çalışıp gayret etmek, lüzumlunun da lüzumlusudur.

Gelelim mutmainne sıfatından geçip raziye sıfatına bürünmenin ça­relerine.. Şöyle ki: Öncelikle, yakin ilmi sırrını, kendisine, bu makama ulaşmak isteyen kimse meleke edinmelidir. Zira, bu sırra erip her nefeste Allah ile huzur­lu ve beraberlik sırrına ermiş olmak, bu sıfattaki zatlara vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştur; yani : Meleke.. Bundan sonra, Allah'ta huzur­lu olmaya çalışıp gayret etmeleri gerekir. Bunun için de, eşyanın tümü­ne bakıldığı zaman, birlik nazarı ile bakılmalıdır. Murakabe hali ile tefekküre de dalınmalıdır. Zira, bu sıfata bürünen zatlara; murakabelerin­de sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi hal olmuştur. İşte, murakabeden çıkıp ayık hale geldikleri zaman da, her nefeste o murakabedeki hali düşünüp cümle fiilleri düşünmeli, cümle işleri Cenab-ı Hak'tan görüp murakabelerinde ihsan olunan ilâhî tecelliyi ayık halinde de kendilerine hal edinmeye çalışıp gayret etmelidirler.

Bundan sonra, kendilerine bir taraftan ilâhî bir ihsan zuhur ettiği zaman, onunla sevinmemeli, kader sırrına yormalıdırlar : “Bu durum, ezelde bizlm için ilâhî bir takdir olmuştu. Şimdi tayin edilen zamanı geldi. Zahirî sebebi ile bize yöneldi. Sebebi veren de Hak, bu ihsanı veren de Hak..” Böyle dedikten sonra, dış sebebe olan kalbin itminanını kesmeli. Sonra da kendi haline bakmalı.. Bu arada, bir sevinç ortaya çıkarsa an­latılacak durumu düşünmelidir. Önce : «Her şey aslına döner..» Dedikten sonra, şöyle demelidir : “Bu işin dışına nasıl sevinebilirim?. Zira, cümle eşya toprak, su, hava ve ateşten ibarettir. Bunlarla sevinip avunmak ise, ahmaklığın taa, kendisidir. Sevinmek, sevgiden çıkar. Eğer bu olana sevgim olmasaydı, sevinç zuhur etmezdi,. Halbuki, anlatılan unsurlardan meydana gelen şeyleri sevmek ahmaklığın kendisidir; düşüklüktür.” Böyle dedikten sonra, o maddî şeyden sevgiyi kesip almalıdır. Se­vincin de önünü almak gerekir.

Beri taraftan kendisine keder verecek bir şey zuhur ettiği zaman; bunu da kader sırrına bağlamalıdır : “-Bu iş, Cenab-ı Hak tarafından bize gelen bir ilâhî ihsandır. Bu­nun altında çok büyük nimetler vardır. Bu gelen, ilâhî bir armağandır. Sabır gerekir, zira ben Yüce Hakk’ın Zat’ına aşıkım..” Dedikten sonra, kendi kendine şöyle çıkışmalıdır : “-Sen üstteki sözleri söylüyorsun; hiç aşık maşukundan gelen bır şeyi geri çevirir mi?. Haşa, zehir olsa dahi, şekerli helva gibi yer. Hal böyle iken, bu bir ilâhî imtihandır; altında nice nice büyük nimetler var­dır. Hem de akıllara gelmeyecek kadar..” İşte, anlatılan durumdakiler, anlatıldığı gibi söyleyip gönüllerini te­selli ile alıp sevinç ile kederi birleştirmeğe çalışıp gayret etmelidirler.

Sevinç ile kederin eşit kabul edilmemesi, Âl-i imran suresinin 14. âye­tinde duyurulan : «İnsanlara; kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş al­tın gümüşten, salma güzel atlardan, sürülerden, ekinlerden yana şehvet­ler dizisi sevgisi süslü gösterildi. Ama bunlar, dünya metaıdır.» Manada açık açık anlatılan, dünyanın altı çeşit metaına sevgiden doğar. O altı şeyi daha açık olarak, şöyle anlatabiliriz :

a)     Kadınlar..

b)     Çocuklar..

c)     Basılmış altın gümüş, her türlü para..

d)     Donanmış atlar..

e)     Sığır cinsi de dahil, her çeşitten sürü..

f)      Kokulu şeyler, bağlar, bahçeler, ekilen biçilen ziraat işleri..

 

        İşte bütün bu şeylerden yana, kalben sevgi bağını koparmak gerekir. Bunun ilâcı da anlatıldığı gibidir. Yani : Bu yolda olanlar, eşyaya vah­det (birlik) gözü ile bakıp onlara sevgi vermemelidirler. Bu altı şeyden hangisine sevgi zuhur eder ise, hemen ardından anlatılan reçeteyi uygu­lamalı, o sevgiyi gönülden söküp atmaya bakmalıdır; bunun için de çok çalışıp gayret etmek gerekir.

Bu makamdaki zatlara, sadece dünya sevgisi değil; âhiret sevgisi dahi feyz gelmesine engel olur. Bunun sebebi ve hikmeti ise, iki seygi-nin bir kalbde olmasının zor oluşudur.

“Kalb” adı ile anlatılan yer, Yüce Hakk’ın nazargâhıdır. Orada, ilâhî tecelli görülür. Böyle olduğuna göre; oraya ilâhî sevgiden başkasını koymamak gerekir. Oraya, ilâhî sevgiden başkası girerse, seni uğraştırır, ilâhî te­celliden yoksun eder.

Anlatılan sebeptendir ki; velîlere velayet makamına ayak basmak ihsan olunduğu zaman, anlatılan altı şeyin sevgisi, anlatılan reçetelerle gönülden sökülüp çıkarılmalıdır. Hatta, o manada kılcal damarları dahi sökmek gerekir. Ta ki : Gün gelip de onlardan filiz çıkmaya.. Dünya ve âhiret sevgisi, anlatıldığı gibi tamamen kesilip atılınca, sevinç ile ke­derin bir görülmesi gayet kolay olur.

Bir kimseye, bir yerden bir sevinç gelecek olsa, ya dünya işlerinden­dir; ya da âhiret işlerinden.. Sevinç işleri, bu ikisinin dışında değildir. Bir taraftan gelen şeylere karşı bir kimsede sevgi belirtisi olmaz ise, ken­disinde zerre kadar sevinç eseri zuhur etmez. Olmuş, ya da olmamış, ikisi de eşittir.

Keder dahi, anlatılan şeylerin elden gitmesindendir; yani : Dünyaya ve âhirete dair işlerin.. Keder ve sıkıntı, üstte âyet-i kerime ile tesbit edilen altı şeyden birinin gitmesinden zuhur ki, yine sevgiye bağlıdır. O elden giden şeye karşı sevgi olmasaydı; onların gitmesinden ötürü, hiç kimseye zerre kadar keder zuhur etmezdi. Bunu bir hikmete yorup : “Allah verdi; yine Allah aldı.” Derdi. Zikri ile, fikri ile uğraşır dururdu. Yukarıdan beri izah edilen durum anlatıyor ki : Sevinç ile kederin birleşmesi, dünya sevgisinin kesilip atılmasına bağlıdır.

Bundandır ki, velayet ayak basan zatlara; dünya ve âhiret sevinci­nin kesilmesi için, Allah sevgisi lâzım, hatta elzemdir. Bundan sonra, sevinç ile .kederi birleştirmek gayet kolay olur.

Raziye sıfatında bulunmanın alâmeti odur ki: İradesiz, anlatılan altı şeye karşı sevgi bağları, kesile.. Onların artmasından ve eksilmesinden ötürü, kalbe zerre kadar sevinç ve keder gelmeye..

Her anda, bir baş­ka mana işinde oluna.. Rahman suresinin 29. âyetinde Duyurulan : «Her an bir bir başka iştedir.» Mana uyarınca, onlara bir hal gelir. Bu âyetteki mana ile hallenirler. Bundan sonra, onlardan birine : “-Doğu ile batı arasını sana verdik. Seni padişah tayin ettik. Cüm­le âlem, senin hükmündedir..” Deyip cümle ülkelerin anahtarlarını ona teslim etmiş olsalar; kalbi­ne zerre kadar sevinç gelmez. Belki kederlenip : “-Beni meşgul eder; huzura engel olur.” Der.. Dünyanın anlatılan işlerinden başka, murakabe halinde onların biline tarifi imkânsız ilâhî lütuflar gelip çeşit çeşit âhiret nimetleri ile müjdelense dahi, yine zerre kadar kendisine sevinç vermez : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” Der ve bu cümlenin gerçekleştiği yer olur.

Anlatılanların aksi dahi zuhur edebilir. Yani: Gelmez, gider, öyle bir şey olduğu zaman da : “Allah verdi, Allah aldı; mülk Allah'ındır. Bizim zerre kadar birşeyimiz yoktur.” Der; iradesini kullanmadan, kendisine zerre kadar keder gelmez.

Anlatılanlardan başka, kendi bedenlerine bir keder isabet edecek olsa, ona da razı olurlar; tesllm olurlar. Her ne kadar zahirde mihnet ve meşekkat çekip o hastalığın giderilmesine teşebbüs etseler dahi, gönül­lerinden razı olurlar; bir hikmete yorarlar. Gerek hal ile, gerek söz ile, gerek vicdani olarak o hastalığın zorlu­ğundan ve zahmetinden şikâyet etmek, hatırlarına gelmez. İradesiz razı olurlar. Her ne kadar arkadaşlarının ve kendi gibilerin yanlarında hallerini anlatıp dursalar dahi, yine de gönüllerinden razı olurlar; anlattıklarına hikâye yollu anlatırlar.

Sözün özü odur ki : Bunlara öyle bir hal ihsan olunur ki; Cenab-ı Hak'tan isabet eden her şeye iradesiz teslim ve razı olurlar. İşte anlatılan rıza ile, Cenab-ı Hak'tan gelen işlere razı olan zatların nefisleri, raziye sıfatı ile muttasıf olduğuna delâlet eder.

 

RAZİYE SIFATI

5. Nevi: Raziye sıfatını açıklar.

II. sınıfın yedi nevinden beşinci nevidir.

Burada anlatılacak sıfatın ehli tek sınıftır.

Değerli kardeşim, şu da bilinmiş olsun ki..

Bu sıfat, yine velîlere hastır. Açıkçası, velayete ayak basar bas­maz, bu sıfata bürünmek muhaldir. Onun için, bu da tek sınıf olarak an­latılacaktır; iki olmaz. Bunun alâmetini de şöyle anlatabiliriz :

Bu sıfatta olan kimseye her ne gelirse gelsin; hemen hepsini de Ce­nab-ı Hak'tan görür. Acı ile tatlı ona göre eşit olur. Oyle bir rıza ile razı olur ki : Başına gelecek bir kazayı on sene önce Cenab-ı Hak kendisi; ne haber verecek olsa, onun giderilmesi için bir kere dahi : “ Aman ya Rabbi sana sığınırım.” Deyip onun geri çevrilmesini rica eylemez. Hemen, o kazaya razı olur bekler durur. Bu işin oluşundaki sebebi ve hikmeti de anlatalım. Şöyle ki: Hayvani ruh, sultanî ruhun eseri olmuştur. Sultanî ruh da onun elini ayağını zikir kemendi ile bağlamıştır. Teveccüh ve feyzleri ile onu göz hapsinde terbiye etmiştir. Böylelikle, hayvanî ruhun tabiatı olan öfke, kendisinden tamamen silinip atılmış ve sultanî ruhun tabiatı olan rızayı kendisine hal etmiştir. Teveccüh ve murakabenin feyz nuru ile gözleri nurlanmıştır. Şekli anlatılamayan bir manada ihsan olunan ilâhî hitapla da kulakları sağır olmuştur. Böylelikle kendi tabiatı olan masivadan lez­zet almak, dünya sevgisi kendisinden alınmıştır. Artık gözü, dünya me-taını kesin olarak görmez. Kulakları dahi, kesin olarak rızaya ters düşen sesleri işitmez.

Anlatılan sebepten ötürüdür ki; raziye sıfatı ile muttasıf olan zat­lardan dünyalık sevgisi tamamen alınır. Bu yüzden cismanî lezzetten koku duymazlar. Rızaya ters düşen işler de, kesin olarak kulaklarına ulaşmaz.

Meselâ bunlar, sazende ve hanende meclisinde bulunsalar; oradaki sazdan ve sözden zerre kadar, kendilerine cismanî lezzet zuhur etmez. Ancak, sultanî ruhun gözü görüp kulağı işittiği için, o mecliste mu­rakabe halleri zuhur eder; ruhanî bir safaya dalar giderler. Hülasa.. Bu sıfata bürünen zatlar, her bir şeye bakarken, gönül birliği içinde bakıp cümle işleri Cenab-ı Hak'tan görürler. Ama bu durum, hale da­yalı bir şeydir; sözle yapılacak bir şey değildir. Eğer bir hale sahib ol­mayan kimse : “Onları taklid ederim..” Deyip işe başlayacak olursa, aşağıların da aşağısına kadar gider. Zira, hal, taklid edilecek bir şey değildir. Bu manayı anla.

Zira, bu zatların ayık halleri, sıfat tecellisi ve Zat müşahedesi olmuş­tur. Bunun için, onlarda dünya sevgisinden yana bir belirti kalmamıştır; sevinçle keder, onlara göre eşit duruma gelmiştir.

Cümle işleri Cenab-ı Hak'tan gördükleri için, bütünlük ifade eden rıza, kendilerine vazgeçilmez bir alışkanlık olmuştur. İşin asıl sebebi de budur.

Ne var ki bunlar, henüz varlıktan kurtulup bütünlük ifade eden ma­nada mahviyeti kendilerine hal edinememişlerdir. Dolayısı ile, kendile­rinde kötü huyların kokusu bulunur. Daha açık tabiri ile şöyle diyelim :

— Varlık tamamen silinip kötü huyların tamamı, güzel huylara dö­nüşüp güzel huyların da tamamı hal olmamıştır.

Anlatılan sebepten ötürü de, sıfat-ı mutmainnede bulunan zatlar gibi; fiillerinden ve işlerinden dolayı sorguya çekilirler.

Böyle oluşun sebebini ve hikmetini de diyelim; şöyleki : Hayvani ruh, sultanî ruhun terbiyesi ile bütünlük ifade eden rızayı kendisine hal edinmiştir.

Kötü huylara gelince, bunların başı varlıktır. Cümle kötü huylar ondan zuhur eder. Varlık ise, hayvanî ruhun kendi tabiatıdır; cümle kö­tü huylar, bu sıfatın içinde saklıdır. Dolayısı ile, varlık tamamen silinip yokluk hal olmadıkça; anlatılan kötü huyların tamamının yok olup güzel huylara dönüşmesi muhal iştir. Varlığın da yokluğa dönüşmesi ise.. hayvanî ruhun marziye sıfatına geçmesine bağlıdır.

Durum anlatıldığı gibi olunca, bu raziye sıfatı dahi, durulacak yer değildir. Zira bu sıfatta iken, âhiret yurduna göç edilecek olsa, mutmain-ne benzeri hesapsız kurtulmak olmaz. Ancak, cehennem ateşinden kurtul­mak vardır.

Gelelim raziye sıfatından geçip marziye sıfatını hal edinmenin reçeteli ilâcına.. Şöyle ki :

Raziye makamında olan zatlara; aynel-yakin sırrı, vazgeçilmez bir alışkanlık olan meleke olduğundan, her nefeste Allah'ın zatında huzurda Cenab-ı Hakk’ı, açıklanması zor bir şekilde yakin gözü ile müşahede ey­lemek, kendilerine meleke olmuştur. Bundan sonra da, Hakk’al-yakin sırrını kendilerine hal edip her nefeste Allah huzurunda olmaya çalışıp gay­ret etmeleri gerekir.

Raziye sıfatına bürünen zatlara; çoğunlukla terakki hallerindeki murakabelerinde Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur.

Üstteki tecelliyi, ayık hallerinde, manevî iniş hallerinde, hatta alıp verdikleri her nefeste tefekkür ederler.

Anlatılan manâya göre, bu makamda bulunan herkes; kendisine ve cümle mevcudata baktığı zaman, Zat tecellisi ve Zat müşahedesi tefekkür edilir. Bu durumda o kimse, kendisini cümle yaratılmışlardan ve cümle mevcudattan alçak ve onlardan daha küçük görmeye çok çalışıp gayret eder. Böyle etmesi de, lâzımdır; hem de lâzımın lâzımı.

Anlatılan şekilde her nefeste, Allah huzurunda bulunmalı. Hemen her­kes, kendi haline de dikkat etmeli. Eğer kendisine, bir taraftan varlık ko­kusu zuhur ederse; bir kimsede, kötü huy, düşük işler gibi şeyler görür­se, hemen kendi haline dikkat etmelidir. Bu durumda, kabahatli bulduğu kimseye karşı kendisini üstün görürse; hemen murakabedeki tecelliyi düşünmelidir. Bundan sonra da, gördüğü kötülüğü, bir hikmete yorma­lıdır. Kendisinin iyi halini de ilâhî bir ihsan bilmeli : “Eğer Cenab-ı Hakk’ın ilâhî ihsanı olmasaydı, benim halim bundan daha kötü olurdu. Benimle bu kimse arasında zerre kadar fark yoktur. O neyse, ben de oyum. Hemen her şey, bir şeyden ibarettir. Ancak, bende olan ilâhî ihsan olup o da sırf lütuftur. Benim, zerre kadar bunda dahlim yoktur. Eğer bu ilâhî ihsan bende olmasaydı, benim halim bundan daha düşük olurdu. Aman ya Rabbi, sana sığınırım.” Dedikten sonra da, kendisinde zuhur eden varlığı, ihsan deryasına atıp yok etmelidır. Bu yolda yapılacak diğer işleri de bununla ölçebilir­sin.

Bu makamdaki herkes, insafla kendi haline bakıp durumu kavramalıdır : “Varlık..” Dedikleri keyfiyet tek şeydir; bilinir. O da kendisini üstün görmektir. Ne kadar kötü huy varsa, hepsi varlıktan zuhur eder. Varlık, tamamen silinip mahviyet hali vazgeçilmez bir alışkanlık olmadıkça, iyi huyların kötü huylara dönüşmesi muhal iştir. Sebebi, hikmeti ise, anlatıldığı gi­bidir.

Varlık, hayvanî ruhun kendi sıfatıdır. Cümle kötü huylar da, o sı­fatın tabiatında yatar. Mahviyet dahi, sultanî ruhun kendi sıfatıdır; cümle güzel huylar da o sıfatın tabiatıdır.

İşte anlatılan sebepten ötürü, varlık tamamen gidıp mahviyet hali vazgeçilmez bir alışkanlık olmadıkça, anlatılan kötü huyların iyiye dö­nüşmesi muhal iştir. Bunun için, varlık kadar vücud ikliminde büyük bir hastalık yoktur. Nitekim, Fahr-ı Alem Rasûlullah Efendimiz, bu manayı bir hadis-i şerifinde şöyle açıklamıştır : «Varlığın öyle bir günahtır ki, hiç bir günah onunla boy ölçüşemez.» Rasûlullah, gerçeği dile getirmiştir; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Bütün kötü işlerin anası şarap (alkollü içki) içmek olduğu gibi, cümle kötü huyların anası da, varlık olmuştur. Bunun için, anlatıldığı gibi, bu makamda bulunan kimse, haline dikkatle bakmalıdır

Allah huzu­rundan bir an dahi ayrılmadan, hakkal-yakin sırrını vazgeçilmez bir alışkanlık haline getirmek için çok çalışıp gayret etmelidir. Bu, çok gereklidir.

Varlık, ayrılıktan zuhur eder. Birlikle bakıldığı zaman, ayrılık kal­maz ki, varlık olsun. İşte, hastalığın reçeteli ilâcı.. Ciddî bir şekilde anla­maya çalış..

Anlatıldığı gibi, reçeteli ilâçlar kullanılırsa, kısa zamanda kullanan kimseye öyle bir hal ihsan olunur ki: Her neye bakacak olsa, bir iste­ğe bağlı olmadan, hakkal-yakin sırrı kendisine vazgeçilmez bir alışkan­lık olur. Ayık halleri dahi Zat tecellisi, Zat müşahedesi olur. Bu durumda, hangi şeye bakarsa baksın; elinde olmadan hiç bir şeyi kendisinden al­çak göremez; hatta kendisini cümle şeyden daha alçak, daha düşük, Al­lah'ın güvencesine sığınan bir müflis görür. Bundan sonra, kendi görüşü­ne göre, kendisi şöyledir : Mahvolup gitmiş, elinde aman dilemekten baş­ka bir şeyi kalmamış, her nefeste Allah'ın huzurundadır ve çok korkarak : “Aman ya Rabbi, sana sığınırım..” Der durur.. O kadar ki, tarifi mümkün değildir. Bilinmesi için şunu da anlatalım : Bu makamda bulunan zatların kendileri, hemen her gün için, sonsuz rıza ile müjdelenip bitip tükenmeyen ilâhî iltifatın uygulandığı yer ol­muşlardır. Durum anlatıldığı gibi iken, ellerinde olmadan kendilerine bir korku giydirilmiştir.

Bunca ilâhî ihsanlar, anlatılan korkunun altında silinmiştir. Ama, ilâhî imtihan sayılan mekirden emin olmamışlar, bunun için de daima : “-Aman ya Rabbı, sana sığınırız.” Der dururlar. Üstteki anlatılan korkuya şu isim verilir : “Veraset.” Bir garaza, bir karşılığa göre gelmemiştir; hal çeşidinden bir şeydir. Hali anlatıldığı gibi olan birine : “-Cenab-ı Hak'tan bu kadar çok korkuyorsun. Halbuki, her gün ebedî rıza müjdesi sana gelmektedir.Geçmiş ve gelecek günahların da ba­ğışlandıktan sonra sonsuz ilâhî ihsanların da yeri olmuşsun. Öyle ise, sen­deki bu korku ne haldir?” Diye sorulacak olsa, bir türlü başlangıç sebebini bulup açıklayamaz. Bu korkuya : “Veraset” İsminin verilmesi de, anlatılan sebebe dayanır.

Velayet, kendilerine meleke olan kullara, bu korku ihsan olunur ki : Cenab-ı Hakk’tan bu zatlara büyük bir nimettir. Mahviyet, bu korkunun altındadır; kemal dahi bu mahviyetin altındadır. Ebedî rıza dahi, bu ke­malin altındadır. Anlatılan veraset korkusu, umumî mahviyet, insaniyet kemali, ebedî rıza dörtlüsü, birbirine zarf ve zarfın içindeki olmuşlardır; ama hepsini korku içine almıştır.

Velî olan zatlara ihsan olunan korku eşit değildir; herbirinin tecel­lisine göredir. Bazısındaki korku ağır, bazısındaki korku hafif olur. Bu da, kader sırrına göre bir keyfiyettir. Nekadar olursa olsun, bu kulla­rına mahsus bir armağandır. Mahviyetleri korkularına göredir; korkusu çok olanın, mahviyeti de çok olur. Korkusu az olanın, mahviyeti de az olur. Mahviyet altındaki kemal durumu da böyledir. Ebedî rızanın durumu da aynıdır.

Bundan anlaşılmış oldu ki; bu dört keyfiyetin başı korkudur. Kor­ku ne kadar ihsan olunmuş ise, kalan üçü de o kadar ihsan olunmuştur.

Anlatılan manadan ötürüdür ki, bütün velîlerin halleri bir değildir. Kimi çok yüksek, kimi orta, kimi daha alttadır.

Her velîye has olmak üzere, Cenab-ı Hakk’ın bir rızası vardır; o rı­za da, o velînin kemaline göredir. O kemal dahi, onun mahviyetine göre­dir. O mahviyet dahi, onun korkusuna göre zuhur eder.

Anlatılan dört şey, bir birini izler; ulanır. Birinin diğerinden fazla veya eksik olması muhaldir. Anlatılan korku için : “Veraset” İsminin verilmesinin hikmeti, onun garazsız-ivazsız hiç bir sebebe dayanmadan gelmesidir. Kayıtlardan bir kayda da bağlı değildir. Allah için, Allah uğrunda olduğu içindir.

Kalan üç şeyi de özünde toplamıştır. Bu sebepten ötürü, bu korku hangi velîye vazgeçilmez alışkanlık olan me­leke olursa, onun altında üç keyfiyet de ihsan olunur; masumiyet for­ması da giydirilir.

Her makamda, bir başka korku vardır. Ama, her birinin altında bir başka gaye olduğundan, Cenab-ı Hak, onlardan razı değildir.

Yokluk cihetinden emmare makamı, marziye makamı gibidir. Emma-re makamında hiç korku yoktur; marziye sıfatında ise, hiç güven yoktur.

Varlık cihetinden dahi, ters manada emmara sıfatı marziye sıfatı gibidir. Emmare sıfatında nasıl tam olarak benlik varsa, marziye sıfatın­da dahi, tam olarak mahviyet vardır.

Levvame sıfatında bulunan korku takliddir; zira kalıcılığı yoktur. Bazan işlediği masiyetlere o sıfatın sahibi pişman olur; tevbeye gelir is­tiğfar eder. Bazan da Allah'ın rahmet sıfatına güvenir. Böyle bir korku, asla sahibine fayda vermez; çünkü mukallid korkusudur. Bunun sebebi de anlatıldı.

Mülhimedeki korku ise, unsurların korkusudur; cennet arzusundan ve cehennem azabı sebebi ile zuhur eder. Bu unsurların korkusuna : “Nefsanî korku” Adı verilir. Böyle bir korkudan Allah razı değildir. Ancak, sahibini cehennem ateşi azabından kurtarmaya sebeb olur.

Mutmainne korkusu da, velayet korkusudur. Bu türlü korku, bun­dan öncekine göre beğenilir. Zira bunda, cehennem korkusu, cennet arzu­su yoktur; sırf hesaba çekilme korkusu vardır. Yani : “Anlatılan dört şartı kendime meleke edinemezsem, halim nice olur?.” Diyerek, bu makamın sahibi korkar. Bundan ötürü, bu korkuya : “Velayet korkusu, mahcubiyet korkusu..” İsmi verilir. Bu türlü korku, her ne kadar beğenilir ise de, Cenab-ı Hakk’ın rızasına uygun değildir. Mahcubiyetten zuhur ettiği için, unsur­larla kayıtlıdır. Bu korku, nefsanîdir; sırf Allah rızası için değildir. An­cak, bu korku, sahibini mahcubiyetten kurtarmaya sebeb olur.

Raziye sıfatında meydana gelen korku dahi, mutmainne gibi, beğenilir.

Yine de mahcubiyetten gelir, unsurlar kaydında zuhur eder. Allah için, Allah uğruna olmadığı için, bu dahi rızaya uygun değildir. Ancak, marziye sıfatını hal edinmeye sebeb olur.

Her makamda olan korku için bir sebeb vardır; o sebepten ötürü zuhur ettiği için de, hiç biri rızaya uygun değildir. Ancak, rızaya uygun olan korku, marziye sıfatındaki korkudur. Bu da, o sıfatı, kendilerine vazgeçilmez bir alışkanlık sayılan meleke edinen zatlara mahsustur. Zi­ra bunlarda, unsurların kayıt korkusu, mahcubiyet korkusu yoktur. Hiçbir sebebe dayanmayan; Allah için ve Allah uğrunda bir korkudur. Bu­nun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklayabiliriz :

Hayvani ruh, sultanî ruhun elinin altındadır. Anlatıldığı gibi, daima göz hapsinde terbiye görür. Kendi tabiatı olan öfkesi, sultanî ruhun hoş­nutluğuna dönüşmüştür. Bundan sonra sultanî ruh ona çok önem verip iyi­leşmesine gayret etmiştir. Her nefeste, kendi hali olan mahviyetle, hayvanî ruhun benliğini yalana çıkarmıştır. Murakabesinde ve teveccühünde ihsan olunan ilâhî sevginin aşk ateşine, hayvanî ruhun sıfatı olan var­lığı atıp yakmış, külünü dahi göğe savurmustur. Kendi sıfatı olan mah­viyeti de, hayvanî ruha giydirmiştir.

Bundan sonra, hayvanî ruh, öyle bir hale ulaşır ki; kendisine Allah ta­rafından bir korku ihsan olunur. Bu korkunun sebebini de bulamaz. Ken­di sıfatı olan varlıktan arta kalan benliği korku ateşinde yakıp yok eder. Sultam ruhun sıfatı olan mahabbeti de kendisine hal edinir. Bundan son­ra, sultanî ruhla aralarında düşmanlık kalmaz. Sultanî ruhun sıfatına büründüğü için kendi tabiatı olan kötü huylar tamamen silinir; sultanî ruhun tabiatı olan güzel huyların cümlesine bürünür.

Bundan sonra, kendi sıfatı olan benliği değişince hakkal-yakin sırrı kendisine meleke olur; vahdet deryasına dalar. Kendi tabiatı olan kötü huylardan arta kalan hallerin cümlesi de güzel huya dönüşür. Benlik kal­maz ki, o kötü huylar da kala.

Anlatılan sebepten ötürü, bu sıfatla muttasıf olan zâtlardan, Cenab-ı Hak, anlatıldığı gibi razıdır. Bunlar, her gün, ebedî rıza ile müjdelenirler. Zira, onlardan rızaya ters düşen şeyin zuhur etmesi muhaldir. Sebebi de, anlatılan manaya dayanır.

Emmare sıfatı, marziye sıfatının zıddıdır. Emmare sıfatında olan­larda asla korkaklık yoktur. Onlarda, Allah korkusundan eser dahi bu­lunmaz. Bunun için, Cenab-ı Hak'tan tam manası ile emin olmuşlardır. Dolayısı ile benlikle muttasıf olmuşlar; Cenab-ı Hakk’ın manevî katında cümle yaratılmışlar arasında zelil ve hakir duruma gelmişlerdir, özel­likle, Cenab-ı Hakk’ın rızasından uzak oldukları için, ilâhî gazabın gerçek­leştiği yer olmuşlardır. Bu yüzden, hemen her gün, cehennem azabı ile türlü türlü elim azapla müjdelenirler. Bunlarda, özellikle şu dört sıfat bu-lunur : Güven, benlik, hakaret, öfke.. Bunlar, zıd manası ile, marziye sıfatında bulunan zatların halleri gibidir. Bu yüzden, güven duygusu, bun­larda ne kadar olursa, benlik de ona göre zuhur eder. Hakaretle, ilâhî gazab da ona göre gelir. Bu sıfattakilerin de, cehennemdeki azapları eşit değildir; her birinin azabı, kendi haline göredir.

 

Emmare ile marziye arasında dört sıfat vardır. Her sıfatta olan kor­ku ne kadar olursa, o sıfatla muttasıf olanların korkusu da ona göre olur.

Anlatılan sebepten ötürü, levvamede kemalin eseri yoktur; çünkü mahviyetin eseri yoktur. Bunun sebebi de, korkularında sebatlı olmayış­larıdır. Dolayısı ile Allah'tan uzak olup son nefeslerini imansız vermele-rinden korkulur.

Mülhimede dahi, korku sabit olmadığından, bir dereceye kadar ben­lik gider; bir nebze mahviyet duyulur. Ama, bu korkunun altında cennet cehennem olduğundan tam manası ile olacak rıza halinden nasip yoktur.

Mutmainnede olan korku, velayet korkusu olduğundan benlik bir de­rece daha gider; yerine o derecede mahviyet hal olur. Bu yüzden de bun­ların murakabeleri sıfatların tecellisi, Zat müşahedesidir. Ayık halleri ise, nur tecellisi ve sıfat müşahedesi olur. Ama, bu korkunun içi, mahviyete ve kemale dönük olduğundan, bunlar dahi, tam rızadan yana nasipsiz olurlar.

Raziye korkusu da anlatıldığı gibidir. Ancak, bir kere daha benlik gitmiş, onun yerine mahviyet zuhur etmiştir. Bu yüzden, bazı muraka­belerinde Zat tecellisi olur. Ayık hallerinde ise, sıfatların tecellisi, Zat müşahedesi olur. Ama bu korkunun da özü kemale dönük olduğundan; bu makamdakiler de tam rızadan yana nasipsizdirler..

Anlatılan dört dereceyi, hayvanî ruh kendisine hal edince, kendi sı­fatı olan benlik, her birinde bir parça silinir. Bu yüzden o benliğin altın­da bulunan kötü huylardan da mümkün olduğu kadar kurtulur; onlar, iyi huylara dönüşürler; Bu sebepten de, ihsan olunan ilâhî feyzler zuhur eder. Ama, hayvanî ruhun arta kalan benlik sıfatı tamamen mahviyete dönüşüp altında bulunan kötü huylar tamamen güzel huylara dönüşmez.

Bunun için de, bu makamdakiler, yine tam manası ile olacak rızadan ya­na nasipsizdirler. Zira, tam manası ile olacak rıza, marziye makamında bulunan zatlara hastır. Bunun sebebi, daha önce anlatıldı, ama yine de an­latalım. Şöyle ki :

Hayvani ruh, sultanî ruhun sıfatını kendisine hal edinmiştir. Tabia­tını dahi, onun tabiatına dönüştürmüştür. Bundan dolayı da, hayvanî sı­fat, insanî sıfatla değişmiştir. Tam olan rıza da, o zaman vazgeçilmez bir alışkanlık olan meleke halini almıştır. Cümle kötü huylar, hayvanî ru­hun sıfatı olan benlikle Allah tarafından denemeye tabi tutulmuş, her birine sadakat mührü vurulmuştur. Bundan sonra da, ona masumiyet forması giydirilir.

İşte Âdem aleyhisselâmın yaratılması, bizim de bu berzah âlemine gönderilmemizden ilâhî arzu, anlatılan güzel sıfata bürünmektir. Yoksa, her birimiz, kendi nefsinin arzusu yolunda gezip tozması için değildir. An­cak, Allah'ın tayin ettiği bir gün vardır; her şey, o günde bilinir.

Her adamda, iki ruh vardır. Onların birine : “Hayvanî ruh” İsmi verilir. Bu ismin verilmesinin sebebini de açıklayalım; şöyle ki : Cümle canlılar, hayvanî ruhla canlanmışlardır. Diğerine de şu isim verilmiştir : “Sultanî ruh” Sebebine gelince, cümle melekler, bununla canlanmışlardır.

Eğer bu canlılar, hayvanî ruha tabi olup emmâre sıfatında kalırlarsa, insanken hayvandan alçak olup türlü azaba müstahak olurlar. Bunun sebebi ise, melekler sıfatını hayvanlar sıfatına değiştirmiş olmalarıdır.

Eğer sultanî ruha tabi olup mertebeleri tamam ederlerse, yani : Marziye sıfatı ile muttasıf olurlarsa, sonsuz sayıda melekler ona köle olurlar. Anlatıldığı gibi de, bitip tükenmeyen ilâhî tecellinin gerçekleştiği yer olurlar.

Anlatılan işlerin oluşmasının sebebini, hikmetini de şöyle açıkla­yabiliriz :

Hayvani ruh, derece derece terbiye edilerek, sultanî ruhun sıfatı ile muttasıf edilir. Bundan sonra, hayvanî ruhun, hayvanî sıfatı tamamen gider, sultanî ruhun insanlık sıfatı hayvanî ruha meleke olur.

İşte bu makamdakiler böyle ettikleri için, melekler onlara köle olurlar, sonsuz ih­sanların da gerçekleştiği yer olurlar.

Anlatılan sebepten ötürü, hemen herkese, insani sıfatla muttasıf ol­mak, aynen ve tek tek farzdır. Cümle âdemoğullarının bu sıfata bürün­meye kabiliyeti ve istidadı vardır. Onu elde edemeyişleri,, ancak ahmak­lıklarından ileri gelir. Böyle olunca da, özür beyan etmek, bahane bul­mak faydasızdır. Fırsat elde iken anlatılan düzen içinde reçeteli ilâçları. kullanmaya çalışıp gayret etmek lüzumlunun da lüzumlusudur. Ancak,. bu ilâçlar kullanılırken, gayret edip bu yolda önemli adımlar atılırken, içte işe yabancı bir emel beslenmemeli.. Zira, yabancı bir emel ihsan olu: nacak ilahı feyzlerin yolunu keser; bir adım dahi ileri gidememeye sebeb, olur. Zira zikirler, tefekkürler, Allah rızası için olmamış; mertebe almak, kemale ulaşmak için olmuştur. Böyle bir durum, tarikatta haramdır; ha-kikatta küfürdür. Çünkü, ibadete müstahak olan yalnız Cenab-ı Hak'tır İçle anlatıldığı gibi emeller olunca, onlar put olur: öyle bir emelin var­sa, onlara tapmış olursun. Sonra da ;  “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” Sözünde yalancı olursun. Çekilen emekler de hep boşuna olur. Bu­nun için, hangi makamda olursa olsun; o makamın reçeteli ilâçlarını ku­llanırken, garazsız, bir karşılık beklemeden Allah için, Allah uğruna kul­lanılması gerekir.

Bu reçeteli ilâcı kullanan kimse de, kendisine ayrıca dikkat etmelidir ki : Yaptığı ibadetlerin altında rızadan başka bir şey bulunmaya.. Bu tertibe göre gayret edilirse, kısa zamanda mertebeler alınır; marziye sıfatına da bürünülür. “-Nicedir böyle çalıştım, tad alamadım.” Diyerek, kader sırrına bağlanıp terk etmemek gerek. “Yine de kusur bendedir..” Diyerek, gayretle sebatla çalışmalıdır. Eğer bir taraftan hatırına gelirse ki : “Bunca zamandır çalışıyorum, bir fayda görmedim. Eğer kader sırrında olaydı, sen de arkadaşların gibi ilâhî ihsanlara yer olurdun. Şimdi boş yere çabalama. Bir parça dinlenmeye bak; iş olacağına varır.” O zaman verilecek cevap şudur : “Biz dünyaya istirahat edip dinlenmeye gelmedik. Ancak, Allah rızasını elde etmek için geldik. Allah rızasını elde etmek ise, çalışmakla olur. Bugün vermez işe, yarın verir, kul, kulluğunda olmalıdır. Bana kader sırrı gerekmez. Kader, sırrı Allah'ın ilmidir. Onu düşünmek de bize, lâzım, değil.. Aşık olana lâzım olan maşukun kendisidir; ahmak olan, evinin delisidir.” İşte verilen bu cevaba göre; ilâhî yüze aşık olanlar, aşıkı oldukları Zat’ın rızasını elde etmeye çalışır gayret ederler; bir an ve bir nefes bile dinlenmek istemezler. Ettikleri taat ve ibadetten Yüce Zat'ın rızasından ve kendisinden başka bir şey ummazlar. Geceli gündüzlü “ahhh” edip ciğer­lerini kebab ederler. Kader sırrını da düşünmezler. Dünya ve âhiret sal­tanatını da istemezler. Geceli gündüzlü şevk yüzünü gözleyip “ahhh” çekip inlerler. Bunlar, dost yoluna vücudlarını verip canlarını feda etmişlerdir.

Ey yalancı aşık, bir mikdar çalışıp biraz lezzet duymayınca da. kader sırrına bağlanıp istirahata çekilirsin. Söze sıra gelince de : “Ben Yüce Zat'ın yüzüne aşıkım.” Dersin. Aşık olan hiç rahat mı ister? Ettiği ibadetten kemal mi bekler?.

 

İnsafa gel insafa gel insafa;

Yazık, verdin ömrünü israfa..

Şiirindeki mana uyarınca, anlatılanlar güzelce düşünülmeli; insafla da hareket edilmeli. Zira, sonradan pişmanlık fayda etmez.

 

Fırsatı gani­met bilenin sonu iyi gelmez. Kula lâzım olan, efendisinin rızası yolunda bulunmaktır. Yoksa, efendisinin ihsanına göz dikip : “Ha bugün verecek, ha yarın verecek..” Diyerek gözleyip durmak, erkişinin kârı değildir.

Hâsılı.. Bu üstün tarikata teslim olup bir kâmil mürşidin elini tutan kimse­lere lâzım olan odur ki : Başta, tam manası ile teslim olalar. Şeyhe bu şekilde teslim olduktan sonra, onun her emrini yerine getireler. Sülûkün başlangıcından, taa, sülûkün nihayetine kadar ve sülûkte mertebeleri ta­mamlayıncaya kadar çeşitli boş, ümitlere kapılıp yorulmaktan çok sakınıla.. Zira, yersiz ümit ve emelin sonu nerelere vardığı anlatıldı. Bu.yolda yorgunluk da emelden, boş ümitten çıkar. Zira, Allah için ve Allah uğ­runa yapılan ibadetten yorgunluk gelmez. Yorgunluk bulunan ibadetin içinde ya mertebeleri kat etmek vardır; ya da keşif-keramet arzuları.. Buna kıyasla diğer istekleri de sayabiliriz. Bunların hepsi birer boş emel olup o emele sahib olan kimse, kendi kendinin yolunu keser. Çektiği emek de bir fayda vermediği gibi, kendisine bir tenbellik gelir; zikrini de bırak­masına sebeb olur.

Bunun için, sülûkün başından taa, sonuna kadar hiç bir şekilde boş ümitlere kapılmak olmamalı; zira, noksan kalmaya sebeb olur. Her ma­kamın da bir emeli vardır. Hangi makamda olursa olsun; zikirden fikir­den bir şey bekleyip oranın boş ümidine bağlanmamalıdır. “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” Deyip bulunduğu makamın ehli olmak için çarelerini uygulamalı ve ona göre çalışmalıdır. O zaman da, yapılan zikirler, murakabeler, tevec­cühler, yalnız Allah rızası için olur. Bunun için de, kısa zamanda, mertebeler alınır, daha önce de anlatıldığı gibi, marziye sıfatına bürünülür. Böy­lelikle, marziye sıfatına bürünmenin alâmetleri, hal olarak sahibinde zu­hur eder. Ama bu kere, bu sıfata bürünmenin mutmainnede olduğu gibi, bir müjdesi vardır; bir de hali.. Müjdesini şöyle açıklayabiliriz : Bu makamdaki raziye sıfatında iken; mürşidin himmeti, kendisinin de çalışıp gayret sarfetmesi ile halinde yükselme olur. Bu halinde biraz ilâhî iltifat gelir. Bu arada geçmiş günahları affedilir; kendisine makamı­na yakışan bir forma giydirilir ve marziye sıfatına geçmekle de müj­delenir.

Ancak, anlatılan duruma bir varlık verip : “Artık marziyeye ayak bastım.” Diyerek oraya tam ayak basıldığı sanılmaya.. Zira, bu durum, yüksel­me halidir. Mürşidin himmeti ile gelen bir ilâhî ihsandır. İniş hali ortaya çıktığı zaman, o hal gider; yine raziye hali ortaya çıkar.

Marziye hali öyle bir şeydir ki: önce de anlatıldığı gibi, benlik ta­mamen alınır; varlıktan eser kalmaz. Hatta, tüm kötü huylardan yana da bir belirti kalmaz. Böyle olunca, hemen her gün, rıza kapısından içeri gi­rilir. Oraya girene, belli bir yerde bizzat şekli anlatılamayan bir manada Zat tecellisi ve Zat müşahedesi ihsan olunur. Yine şekli anlatılamayan bir manada yüce hitaba, sonsuz ihsanlara zuhur yeri olur. Bu arada, ma­sumiyet forması da giydirilir; geçmiş ve gelecek günahları affa uğrar. Ebedî rıza müjdesini de alır.

Bu kimselere, murakabe hallerinde her gün anlatılan şekilde bizzat, şekli anlatılamayacak şekilde bu ihsanlar zuhur ederse : “Aşk olsun.” Deriz. Biz de o zaman şehadet ederiz ki : O zata, marziye sıfatı vaz­geçilmez bir alışkanlık olan meleke olmuştur. Aksi halde hiç bir şey olmaz.

Üç beş gün, anlatılan şekilde zuhurat olur; sonra da kesilirse, ya­hut üç beş günde bir kere olursa, yine ilâhî iltifattır; mürşid himmeti ile ihsan olunmuştur. Marziye melekesi, değildir. Zira, vazgeçilmez bir alış­kanlık olan melekede ara verilmek olmaz : “Meleke..” Dedikleri, işin başından beri aynı düzende durur. Onda artma olur, ama eksilme olmaz.

 

6. Nevi: II. faslın altıncı nevi olan burada, şunlar anlatılacak­tır :                                            MARZİYE SIFATI

a)     Marziye sıfatı, şartları, hallerinin sebebi, hikmeti..

b)     Bu sıfatta bulunanlara ihsan olunan kemalât..

c)     Tarikat-ı aliyyenin on iki olması..

 

Değerli kardeşim, burada anlatılacak olanlar da bilinmelidir.

Her sıfatın bir mihenki vardır; hem dışı için, hem de içi için.. Dışın mihenki, o sıfatta bulunan kimsenin haline dayalı huylarıdır. Onun huyları anlatılan şekilde kötüden iyiye dönüşmedikçe, o sıfatın, sa­hibine hal olması olur şey değildir.                                   

İç mihenkine gelince, yine anlatıldığı gibi, her sıfatta murakabe ha­linde ve ayık halinde ilâhî tecellinin gelmesidir. Bu tecelliler, yerlerinde anlatıldı; hangi sıfatta neler olacağı bildirildi.

Bir kimse, anlatılan tecellinin gerçekleştiği yer olsa dahi, her gece kendisine o yolda ihsanlar gelse dahi, yine kendisini boş bırakmamalıdır. Her nefeste varlık durumunu gözden geçirip kendi kendisini imtihana ta­bi tutmalıdır.

Zira, zahirde bir fidanı bahçeye diktikten sonra bakımı yapılmazsa, akşam-sabah suyu verilmezse, kökü toprakta yerleşip her tarafa kök salamaz. Bir sene kadar, onun suyuna ve toprağına bakılmaz ise, o fidan kurur; çekilen emekler de boşa gider. Ama o fidana bir sene kadar ba­kılırsa, toprağın içindeki kök kuvvet bulur, etrafa damarlar salar; top­rağı kaplar. O zaman da, çeşit-çeşit meyveler verir. Bundan sonra bakı­mı yapılmasa da, toprağa yerleştiği için kurumaz, meyve vermeye devam eder.

Üstteki misal, marziye sıfatı içindir. Bir kimseye, marziye sıfatı hal olduktan sonra ve içten-dıştan anlatılan durumlar ihsan olunduktan son­ra : “Allah'a hamd olsun, marziye bize hal oldu..” Deyip gelişmesi için verilecek ilâç kesilmemelidir. Kendisinin çalışıp gayret etmesi, mürşidinin himmeti ile Cenab-ı Hak, onda bulunan ben­liği silmiş, mahviyet fidanını onun kalbine dikmiştir. Bu fidan, üstteki misalde anlatıldığı gibi; yerleşip vücud iklimine kök salması, damarları­nın da vücud iklimini sarması tamam olmadıkça anlatılan fidanın kuru­ması gibi, mahviyet fidanının kurumasından, yerine benliğin gelmesinden korkulur. Ancak, anlatılan fidanın bir sene kadar toprağına, suyuna ba­kıldığı gibi; mahviyet fidanına da bakılmalıdır. Gelişmesi için, anlatılan ilâçları, bu makama çıkan kullanmalı ve daima kendi kendini imtihana tabi tutmalıdır. Bir sene kadar onun bakımı yapılırsa, o zaman mahvi­yet fidanı vücud iklimine kök salar; damarları da etrafa yayılır. O vakit, meyveler de vermeye başlar.. Açıkçası : Kötü huylar tamamen silinir; vücud ülkesinden bir inadeye tabi olmadan güzel huylar zuhur etmeye başlar.

Ancak, üstteki ifadeden şöyle bir mana anlaşılmasın : “Bir senenin tamamında güzel huylar meleke olur..” Marziye sıfatı hal olduğu anda, buna sahih olan kimsenin kalbine mahviyet fidanı dikilir. Yani : Varlığın, benliğin silinmesi fidanı.. O za­man da, cümle kötü huylar değişir. O kimse, güzel huylara bürünür. Ama, anlatıldığı gibi bu fidana bakım yapılmazsa, kuruması ve meyvele­rinin çekilmesi gerektiği gibi; iyi huyların da tekrar kötü huylara dönüş­mesinden korkulur.

Anlatılan sebepten ötürü; marziye sıfatı kendilerine hal olan zatla­ra düşen odur ki : Bir sene kadar kendilerini varlık imtihanına tabi tutalar. Eğer bir yandan bir varlık duyarlarsa, anlatılan çareleri uygulayıp onu söküp çıkaralar.

Meselâ, bir yere gittikleri zaman kendilerine dikkat etmelidirler : Kendilerine tevazu gösterilince nasıl oluyor; gösterilmeyince nasıl olu­yor? Bu durumlarda içlerinden neler geçtiğine, neler zuhur ettiğine bir bakalar.

Eğer tevazudan hoşlanmak, tevazu edilmemekten de kederlenmek çıkıyorsa, o zaman bu sıfatın sahibi bilsin ki : Henüz varlık kokusu git­memiştir.

Diğer işleri de bununla ölçmeli, varlık eseri gidinceye kadar, kendi­sini imtihana tabi tutup çarelerini araştırmalıdır. Ta ki, ihsan olunan mahviyet meleke ola.. Vücud iklimini de sara; meyvesi de bir iradeye tabi olmadan ortaya çıka.. Böyle olunca, fidanın kurumasından korkul­madığı gibi, mahviyet fidanın kurumasından dahi korkulmaz. Bu manayı cidden anlamaya çalış. Hemen her sıfatın zahirî imtihanı böyle olur.

Mutmainne sıfatında, işleri Cenab-ı Hakk’ı bırakmakla imtihan olun­malıdır. Sevinç ile kederi imtihana tabi tutmalı.. Her ikisi de, sahibine eşit gelip hal oluncaya kadar her nefeste dikkat etmelidir. Allah tarafın­dan kalbe dikilen fidan anlatılan ilâçlarla tedavi edilmelidir. Böyle edil­meli ki: Sonradan meyveleri görüle..

***

KÂMİL MÜRŞİD ARAMAK

Ey bu yola talib olan, sana nasihatlerim var; dinle.. Burada anlatılan güzel şeylerin sözünde kalma; halini kendine hal etmeye bak. “Söz ( kal)” Dedikleri, lakırdıdan ibarettir; mahcubiyet durumudur. Dünyada iken, bakır gibi tangır tangır söylersin; sözüne bakan da: “Bu, bir kulağı delik zata benzer.” Diyerek sana iltifat eder. Sana itibar edip tevazuda bulunur. Ne var ki, bu durum, âhirette kesinlikle fayda vermez. Kul aldanır, ama Al­lah aldanmaz.

Söz, dıştan geçerlidir. Söz sahibi, dünyada ve insanlar arasında an­latıldığı gibi itibar görüp şöhret bulur. Ahirete gidince de çetin azaba müstahak olur. Sözü söylemeyi bilip haline geçmeye yeltenmeyen kimse, yalnız sözde kalır; âhirette ise, iki eli boş olur. Böyleleri, öbür âlemde türlü türlü azaba hak kazanırlar.

Mana anlatıldığı gibi olunca; sözünü hal, halini de meleke edinmeye çalışıp gayret eyle; ta ki, iki cihanda da değer kazanasın.

Şöyle bir şey diyebilirsin : “Bu zamanda kâmil mürşid nerede?. Ben onu nerede bulayım?” İşte bu söz de, nefsin ve şeytanın azdırmasıdır. Zira, kâmil mürşid, her asırda en az beş-on tane bulunur. Sen niyetini temiz tutmaya bak. Onlar temizdir; temiz niyetle onları aramak gerekir.

Hemen her uygunsuz işine tevbe ile istiğfar et; gece gündüz Cenab-ı Hakk’a şu niyazda bulun : “Ya Rabbi, bu çaresiz kulunu kâmil mürşide kavuştur.” Böyle edersen, mutlaka duan makbul olur. Ya manada sana gösterir, kâmil mürşidinin yerini bildirirler. Yahut bir vesile ile seni kâmil mür­şidin huzuruna gönderirler.

Oraya gidildiği zaman, sana mürşid olduğu bildirilen zatın davranış­larına ve duruşlarına dikkat etmelisin. Kâmil mürşidin hali, Miftah'ül-Kulûb adlı kitabımızda anlatıldı. O kitab okunmalı; kâmil mürşidin alâmetleri bilinmelidir.

Bundan sonra, o zatın meclisinde bulunmalı ve haline bakmalıdır. Eğer onun hali, yazdıklarımıza uygunsa, hemen ondan kabul edilmeyi is­temek gerekir. Eğer kabul ederse, kabul edilen kimse, kendisini ona tam manası ile teslim etmeli; onun emirlerine göre dikkatle, çalışmalıdır.

Unutmamalı ki : Salikin feyzi, mürşidin sözüne bağlıdır. Mürşidin emri yerine getirilirse, en kısa, zamanda süyr ü sülûke girip bu yolu tamamlamak kolay olur.

Bundan sonra, bu kitaba dikkatle bakılıp okunmalıdır. Hemen her­kes, insafla bakıp kendisinin hangi sıfata bürünmüş olduğunu bilmelidir. Sonra da, yine mürşidin sözüne uygun hareket ederek, hizmetinde sebat­lı olmalıdır. Bulunduğu sıfatın iyiye dönüşmesi için, anlatılan çarelere başvurmalıdır. Böyle yapan kimseye, bulunduğu sıfatın daha ilerisin­deki sıfatın halleri zuhur eder. Bir sıfata geçtikten sonra da, o sıfatın imtihanı ile de, kendisini o sıfata geçen kimse denemeye tabi tutmalıdır. Taa, o sıfatın halleri, kendisinde hal oluncaya kadar. Böyle olursa, o sı­fatın fidanı, vücud ikliminde kök salıp yerleşir. Tam yerleşinceye kadar da o çareleri bırakmamalıdır.

 

SAFİYE SIFATI

Böyle böyle, anlatıldığı gibi, marziye sıfatına bürünüp bu sıfatın dahi halleri o sıfattakine hal oluncaya kadar çalışıp çabalamak, lüzum­lunun da lüzumlusudur.

Bir sıfat, bir kimsede hal olup mahviyet fidanı vücud iklimini sardık­tan sonra; anlatılan koruma çareleri de hal olur, kendiliğinden zuhur eder. O zaman, artık çalışıp gayret etmeye de gerek kalmaz. Bundan ötürü, bu makama ulaşan zatlar, masumiyet forması giyerler. Hemen her gün de, ebedî rıza müjdesini alırlar. Bunun sebebi ve hikmeti de, da­ha önce anlatıldı; burada tekrara hacet yoktur

Marziye sıfatından ilerisi, safiye sıfatıdır, bu sıfat da Allah vergisidir; çalışmakla meydana gelmez. Zira, sırf Allah'ın ihsanıdır. Kader sırrına bağlı bir durumdur. Daha önce şöyle anlatılmıştı: “Safiye sıfatında bulunanlar. her asırda üç beş zattır; daha fazla olması muhal iştir.” Bunun için de, bu sıfat çalışmakla elde edilemez. Zira, resullerin ayak bastığı makamdır; onların mertebesidir. Çünkü, her asırda bir resul gel­miştir. Şimdiki halde ise; Rasûlullah Efendimiz -Allah O’na salât ve se­lam eylesin- hürmetine, geçen asırlardan her birinde ne kadar resul ol­duysa, şimdiki asırlarda dahi, her birinin varisi olarak bir velî zuhur eder: “Kutuplar kutbu” Adı ile anılır.

Allah tarafından ona ruhsat verilir; doğuyu batıya hükmeder. Dışta ne zuhur edip yürütülürse.. onun dilemesi ve uygun bul­ması ile zuhur eder; yürütülür. Böyle bir kimse, Allah'ın halifesidir, re­sullerin varisidir, Resullah Efendimizin de vekilidir.

 

DÖRT HALİFE VE VEKİLLERİ

Bir tanesi üstte anlatıldığı gibidir; diğerine ise : “En Büyük Gavs” (Gavs-ü Azam) İsmi verilir. Bu da Hazret-i Ebu Bekir'in vekilidir: Allah O’ndan razı olsun.

Diğer birine de şu isim verilir : “Hilafet Sırrı” (Sırrı-ı Hilâfet) Bu dahi, Hazret-i Ali'nin vekilidir.

Anlatılanlardan başka; tasarrufsuz, irşad vazifesi olmadan, bazı asır­da iki, bazı asırda dahi dört zat bulunur. Bunlara : “Ehlullahın Kâmilleri” (Kümmeliyn-i Ehlullah) Tabir edilir. Bunlar da safiye sıfatı ile muttasıf zatlardır. Bunlar, Hazret-i Ömer'in ve Hazret-i Osman'ın vekilleridir; Allah ikisinden de razı olsun.

Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Fahr-i Kâinat Efendimizin mutlu asrında kendisi Makam-ı Mahmud'da idi. Dört halifesi de, safiye sıfatı ile muttasıf bulunuyorlardı. O vakit. Cenab-ı Hak ilâhî bir vaad buyurup şöyle hitab eyledi : “Habibim, senin ümmetin arasında, senden sonra her aşırda, senin hürmetine resullerin mertebesinde bir kimse zuhur eder. Bu, sana da vekâlet edecektir.” Bu ihsan üzerine, Rasûlullah Efendimiz şu temennide bulundu :

“Ya Rabbi, bana dört arkadaş ihsan eyledin; vekilime de aynı şe­kilde ihsan eyle..”

Cenab-ı Hak, bu temenniyi kabul buyurdu. Bunun için de, her asır­da anlatıldığı gibi, o kadar değerli zat, safiye sıfatı ile muttasıf olurlar.

Hazret-i Ömer ile, Hazret-i Osman'ın her asırdaki vekillerinin irşada ve tasarrufa karışmamalarının sebebi ve hikmetini de anlatalım. Şöyle ki :

Anlatılan dört halife efendilerimizin kabiliyetleri ve istidadları baş­ka başka idi. Birinin durumu diğeri ile eşit değildi. Birinin gittiği yoldan öbürü tad alamazdı; ilâhî feyz bulamazdı. Bunun için de, Fahr-i Alem Efendimiz, her birine bir başka sülûk yolu göstermişti. Şimdi oniki tari­kat olduğu gibi; o vakit de Cenab-ı Hakk’ın emri ile Fahr-i Alem Efendimiz dördüne dört ayrı tarikat göstermişti; dördünü de o yollardan Al­lah'a ulaştırmıştı.

Sonra, Fâhr-i Alem Efendimiz âhirete taşındı; Allah O’na salât ve selâm eylesin. O’nun yerine de Hazret-i Ebu Bekir halife oldu. Kendi yo­luna göre, ashaptan kabiliyeti ve iktidadı olanları irşad eyledi.

 

HAZRET-İ ÖMER'İN VE HAZRET-İ OSMAN'IN TARİKATI

Hazret-i Ebu Bekir'den sonra, yerine Hazret-i Ömer halife oldu. Ken­di tarikatı güç olduğundan, Hazret-i Ebu Bekir'in yoluna girmeyi gös­terdi.

Ondan sonra da, Hazret-i Osman hilâfet makamına geçti. O da Hazret-i Ömer gibi, kendi tarikatını göstermedi; Hazret-i Ebu Bekir'in yoluna girmeyi gösterdi.

Ondan sonra da, Hazret-i Ali Efendimiz halife oldu. Hazret-i Ebu Bekir'in yolunda gidenleri, yine o yoldan geçirip teselli etmeye çalıştı. Yeniden kendisine bağlananları da, kendi tarikatına alıp irşad eyledi.

Anlatılan sebepten ötürü, Hazret-i Ömer ile, Hazret-i Osman'ın ta­rikatı kayboldu. O tarikatlardan kimse irşad olmadığı için, şimdi de on­ların vekilleri tasarrufsuz ve irşadsız olarak kendi tekliklerinde olurlar.

 

TARİKATLAR

Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Rasûlullah Efendimizin za­manından Ebu Müslim'in zamanına gelinceye kadar tarikat-ı aliyye iki idi: Biri gizli, biri açık.. Bunun sebebi ve hikmeti ise, anlatıldığı gibi idi.

Rasûlullah Efendimiz, gizli zikri, önce Hazret-i Ebu Bekir'e telkin buyurdu; O’nu irşad eyledi. Sonra da, Hazret-i Ali Efendimize dahi telkin buyurup bir süre çalıştırdı. Ama, Hazret-i Ali bir lezzet bulup tarikattan feyz alamadı. O vakit, Rasûlullah Efendimiz Cenab-ı Hakk’a niyaz eyledi. Bu niyazın peşinden Hazret-i Ali, Hazretti Ömer, Hazret-i Osman hak­kında ilâhî emir geldi : “Habibim, onların dördünün de kabiliyeti başka başkadır. Birinin gittiği yoldan öbürü gidemez. Onların tecellilerinin gereği budur.”

Böylece, her biri için, ayrı bir yol öğretti. Rasûlullah Efendimiz de, Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile, öğretilen yolları, ayrı ayrı herbirine telkin, buyurup irşad eyledi.

Sonraları, ikisinin tarikatından başka yere diğer ashab irşad olun­madı. Hazret-i Ebu Bekir ile, Hazret-i Ali'nin yolundan sülûk gösterilir. Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile irşad olanlar olurlardı.

 

ON İKİ TARİKAT ,

Bundan sonra Ebu Müslim'in vaktinde oniki tarikat çıktı. Bunun sebebi ve hikmeti ise, Rasûlullah Efendimizin soyundan oniki imamın gel­mesi idi. Bunların dördü, Hazret-i Ebu Bekir yolundan sülûk gördü; se­kizi de Hazret-i Ali'nin yolundan sülûk gördü. Yani: Dördü, Hazret-i Ebu Bekir'in tarikatı ile irşad oldu; sekizi de Hazret-i Ali'nin tarikatı ile irşad oldu,

Bu sülûkten sonra da, dört halife gibi istidad ve kabiliyet itibar ile herbirinin tecellisi başka başka idi. Bu yüzden, Cenab-ı Hak, her biri­ne şekli anlatılamayan biçimde, bir başka tarikat gösterdi. Onlar da kendi yakınlarına telkin buyurup sülûk yolunu gösterdi. Ama zahirde açığa vurmaz, kendileri sülûk gördükleri tarikattan görünürlerdi. Zira, o zaman, nazik bir zamandı: “-Bunlar, Ebu Bekir tarikatında, İmam-ı Ali tarikatından ilerle­diler. Sonra da tarikat icad ettiler. Tarikat-ı Muhammediyye'den ayrılıp batıl yola saptılar..” Denilip halk arasında bir fesada sebeb olmaması için, kendilerine has yolları dıştan açıklamazlardı.

İşte anlatılan sebepten ötürü, o vakit, anlatılan iki tarikattan başka vuslat yolu yoktu.

Sonradan cehalet zamanı geldi. Ebu Müslim'in çıkışına kadar mümin muvahhid olan kimseler mağaralarında, hücrelerinde ibadet taat eder, hallerini kimseye açmazlardı. Sonra Ebu Müslim çıktı. Kitaplarda da ya­zıldığı gibi, şeriat-ı mutahhara yayıldı; doğuyu-batıyı tuttu. O zaman da fasık, facir, münafık olanlar dağılıp perişan oldular ve yenik düştüler

Bundan sonra anlatılan imamlardan her birinin tecellisinde bir pir çıktı; oniki tarikat da göründü.

Cehri (açık zikirli) tarikatlardan ilk zuhur eden Kadiri tarikatıdır Bu tarikat. aslında İmam-ı Hüseyin'in tarikatıdır.. Allah O’ndan razı olsun Babası Hazret-i Ali'nin gittiği yoldur. Allah O’ndan razı olsun. Bu tarikat­tan yedi tarikat çıkmıştır.

 

Ruhanî (gizli zikirli) tarikatlardan ilk zuhur eden ise, Şah-ı  Nakşbend’in tarikatıdır. Bunun tarikatı da, İmam-ı Hasan'ın tarikatıdır; Allah O’ndan razı olsun. Bu da, Hazret-i Ebu Bekir'in girdiği tarikat idi. Ruhanî yol­dan zuhur eden pirler, Nakşbend tarikatından sülûk görüp hilâfetten sonra, adı geçen imamların hangisinin tecellisinde bulunduysa, Cenab-ı Hak, şekli belli olmayan bir manada, tecellisinde bulunduğu imamın tari­katını tarif edip şu emri verdi: “Kullarımı, bu tarikata göre irşad eyle; Zat’ıma ulaştır.” Bu emri alınca da, kendisine tarif edilen emre göre; biat eden kim­seler, o tarikat usulüne göre telkin yapıp irşad eder.

Bu şekilde zuhur eden oniki tarikatın hafiden (gizli zikirli tarikat­tan) zuhur eden önce; Nakşbend tarikatından bir mürşidin elinde irşad oldu. Kendisine hilâfet verildikten sonra, hangi imamın tecellisinde bu­lunduysa., anlatıldığı gibi o imamın tarikatını canlandırdı.

Cehriden (açık zikirli tarikattan) zuhur eden pirler dahi, önce; ceh­ri tarikat mürşidlerinden birinin elinde irşad oldu. Kendisine hilâfet ve­rildikten sonra da, tecellisinde bulunduğu imamın tarikatını canlandırdı.

Anlatıldığı şekilde, on iki imamın tecellisinde oniki pir zuhur etti; anlatılan oniki imamın tarikatı da bu şeklide açığa çıkıp canlandı.

 

TARİKAT KOLLARI

 

Anlatılan on iki tarikattan başka, ruhanî tarikattan ve nefsanî ta­rikattan pirlerin ortaya çıkması ile tarikatlar çoğalmıştır. Ama, o çoğa­lanlara : “Tarikat” ismi verilmez. Bu ismi alanlar, anlatılan oniki imamın tarikatını can­landıran pirlerin tarikatlarıdır. Diğerlerine şu isim verilir : “Kol” Zira bunların kimi halvetiyeden, kimi Nakşiye’den, kimi de başka ta­rikattan ayrılmıştır. Hakk yola giren salike kolaylık olması için, ilâhî ruh­satla her biri, bir usul gösterip o yoldan saliki Hakk’a ulaştırmışlardır. Anlatılan sebepten ötürüdür ki, bu oniki tarikattan başkalarına : “Tarikat” İsmi verilmez, şu isim verilir : “Kol”.

Bunun sebebini ve hikmetini ise, şöyle açıklayabiliriz :

Oniki pir, oniki imamın tarikatını canlandırıp onların gidişatına uygun hareket ettikleri için, kendilerine : “Pir” İsmi verildi. Kalanlarına da, bunlardan ayrıldıkları için : “Pir” İsmi verildi; bu da ilâhi ruhsatla usul gösterdikleri içindir. Tarikat­larına da  “Kol” denildi; bu da, anlatılan oniki tarikatın birinden ayrıldıkları içindir..

Sözün özü şudur : Bunların cümlesi Hakk yoludur; cümlesi Yüce Hakk’ın Zat’ına ulaştırır. Cümlesinin gayesi ve varacakları yerleri dahi birdir.                     

Ancak, bizim tuttuğumuz bu tarikat-ı aliyye onlarla bir değildir. Pirlerinin zuhuru da çoktur; zira, cümle insanların tecellileri de bir de­ğildir. Bu yüzden de, bu tarikat-ı aliyye, Cenab-ı Hak'tan kullarına bü­yük bir nimettir. Hangi tarikat, hangi kulun tecellisine uygun gelirse, hangisinden lezzet alırsa, o tarikata girip kolayca :  «Kim nefsini bilirse, gerçekten Rabbını bilen odur.» Hadis-i şerifindeki mana sırrına yer olsun.

Bu kadar pirlerin gelmesi, tarikat-ı aliyyenin kol-kol ayrılması, an­latılan hikmete dayanır.

Bunlardan birinin gittiği tarikat başka, öbürünün gittiği tarikat başka değildir. Tarikat-ı aliyyenin cümlesi birdir; cümlesi de doğru yol­dur. Rasûlullah Efendimizin gittiği yoldur, tarikattır; Allah O’na salât ve selâm eylesin.

Hiç biri başka sayılmaz; cümlesinin gayeleri, varacakları yerleri birdir. Ancak, bazısının tarikatı kolaydır; Hakk yolcusu salik, oradan kısa zamanda gayesine erer

Bazısının şartları da ağırdır. Hakk yolcusu salik, böyle şartları ağır olan tarikatta mihnet ve meşakkat çeker. Aradan geçen uzun zamandan sonra muradına erer.

Tarikat-ı aliyye şu anlatılacak misaldeki duruma benzer; şöyleki : Halil İbrahim aleyhisselâm, emir alıp Mekke-i Mükerreme'deki Kabe binasını kurdu. Sonra da, onun ziyareti için emir verildi; şu anda yedi iklimin dört köşesinden insanlar gelip ziyaret ederler. Bazılarının bulunduğu yer oraya yakın olduğu için, kendilerine kolayca ziyaret etmek nasib olur. Bazılarının bulunduğu yer de oraya uzaktır. Uzun zamanda, hayli zorluk çektikten sonra kendilerine, ziyaret nasib olur.

Allah katında bunların haclarının makbul olması aynıdır; ama ihsan olunan ecirleri bir değildir. Uzak yerden gelene bir kerede verilen ecir; yakın yerden gelene verilen ecir iki defada ihsan olunur.

Bunun gibi, Cenab-ı Hak, kullarını Zat’ına davet eyledi; bunun için de pirler gönderdi. Kendi Zat’ının yollarını da açıkladı. O yolların her bi­ri için bir mürşid gönderip kullarına rehber eyledi. Bu duruma göre; her bir yoldan, mürşidin yol göstermesi ile salike vuslat ihsan olunur.

Ancak, Mekke-i Mükerreme misalinde olduğu gibi; bazı tarikatın usu­lü ruh yolu olduğundan, Kabe-i Muazzama’ya yakındır. Kısa zamanda, bir meşakkat çekmeden vuslat nasib olur. Bazı tarikatın yolu da nefs yoludur; bu yüzden de Kâbe-i Muazzama'ya uzaktır. Türlü türlü mücahede zahmeti çekerek, aradan uzun zaman geçtikten sonra vuslat nasib olur, Mekke-i Mükerreme'yi ziyaret eden hacılardan cümlesinin haccı bir düzeyde makbuldür. Bunların da sülûkü tamamlandıkta kendilerine ihsan olunan ilahî tecellileri bir kat; ama Mekke-i Mükerreme'ye uzak yoldan gelenin ecri, uzak yoldan gelenin ecrine nisbetle iki kattır.

Üstteki misalden şöyle bir mana çıkarabiliriz :

Nefs yolundan giden kimseye vuslata erdiği zaman, hayvanî ruhu­na mutmainne sıfatı hal olur. Bunun düşmesinden de korkulmaz. Çalışır­sa, daha ileriye gider. Çaılşmaz ise, olduğu yerde kalır.

Ruh yolundan giden kimseye gelince, istidadı varsa, Mekke'den Me­dine'ye gider gibi, kısa zamanda, nefs yolundan gidenlerin mertebelerini alır geçer. Ama, hayvanî ruhu, ya levvame ile ya da mülhime ile muttasıftır. Bu sebeple, bunların düşmesinden, korkulur. İnşallah, bunların ayrıntıları aşağıda gelecektir.

 

Hasılı : Bu tarikatların cümlesi de Hak yoludur; vuslat yoludur. Hangisine girilse, oradan Allah'ın zatına ulaşılır. Cümlesi, hac misalinde anlatıldığı gibidir.

Ama, birtakım habis herifler var ki, taç ve hırka giyinip kendilerini dıştan ehlullaha benzetirler. Ama gidişatta dehrî olmuşlardır. Bizim bun­larla işimiz yoktur. Çünkü, onların piri Azazil (Şeytan) olup yolları da cehennemdir. Bizim sözümüz ehl-i sünnet olanlaradır.

Anlatılan tarikatların her birinden nice nice velî kutuplar gelmiştir; halen de gelmektedir. Kıyamete kadar, her asırda sayısız ehlullah-veliy­yullah vardır. Onların bulunmadığı hiç bir vakit olmaz. Taa, Mehdî çıkıp âhirete teşrif edinceye kadar, anlatılan zatların yeryüzünden eksik ol­maları muhal iştir. Ama, şöyle bir şey diyebilirsin : “Şimdi öyle bir vakittir ki; şeyhi de, dervişi de, uleması da cüm­lemiz dünya ile meşgulüz. Böyle bir zamanda veliyyüllah mı olur?” Böyle dediğin için, büyük hatada bulunmuş olursun. Zira : «Alimler peygamberlerin varisleridir.» Hadis-i şerifini, yalana çıkarmış olursun. Bu hadis-i şerif, zahir âlim­ler hakkında gelmemiştir. Zahir âlimleri sırf nahiv, mantık, meani ve benzeri resmî ilimleri bilirler. Bunun için de, hadis-i şerifte övülen bun­lar olamazlar. Zira, mananın hakikatına vâkıf değillerdir.

Asıl âlim odur ki : İlmel-yakin sırrı kendisine hal ola. Daima Allah huzurunda huzurlu, huşu içinde ibadet edenlere : “Alim” ismi verilmiştir. Yoksa sadece zahirî ilimle tahta başına geçip : “Rasûlullah şöyle buyurdu…” diyerek, ibareye mana vermek sureti ile ilmel-yakın sırrını bulmak ve âlim hükmüne girmek muhaldir. Zira ilmel-yakin sırrı, yalnız dıştaki ilimle vücuda gelmez. Şeriatı bilip onun emirleri ile amel ettikten sonra; tarikatı da bilip onun emirlerini de yerine getirip amel etmek gerekir. Eğer dış ilimle ermek mümkün olsaydı; bu, mezhebimizin başı İmam-ı Azam için olurdu : “Eğer iki sene olmasaydı, Nu'man helak olurdu..” Demezdi. Aynel-yakin sırrı ile, hakkal-yakin sırrını da buna göre hesab eyle.

Mehdinin vefatına kadar her asırda yukarıda da anlatıldığı gibi, mutlak vekil, Rasûlullah'ın varisi olan  “Kutuplar kutbu” Adında bir veliyyullah vardır. Bir de, Gavs-ü Azam vardır. Bir de Sırr-ı Hilafet vardır. Bunlardan başka: üçler, beşler, yediler, kırklar vardır. Bunlardan başka da, sayıya gelmeyecek kadar nihayetsiz veliyyullah vardır. Onların hesabını ancak Allah bilir. Bunların cümlesi de, peygamberlerin varisleri olmuştur.

Geçmiş asırların herbirinde ne kadar peygamber bulunduysa, şimdi de, her asırda onların varisi olarak, onlar kadar velî vardır. Ehlullahı da bunlarla kıyas edebilirsin. Senin kalbine gelen : “Müminin hatırına gelenler, müminin aynasıdır.” Hükmüne göre, onlar senin halindir. Yanil : Düşündüklerindir. Eğer halin yüksek olsaydı, âleme velî gözü ile bakardın : “Şimdi dünyada veli yoktur.” Demenle onlar yok olmazlar. Ancak, senin inkârın sana perde olur; hem de kalın perde.. Bununla da benlikten kurtulamazsın.

 

Bir şiir :

 

Bırak inkârı dilden ey sofi;
İçirsünler sana şarab-ı safi..
Gider inkârını, oldem mest olursun;
Hicabın ref olup yan görürsün.1

 

(1 ) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Ey sofu, dilinden inkârı bırak ki, sana saf şarabı içirsinler.

İnkârını giderdiğin anda, mest olursun; perden de kalkar, yarı görürsün.

 

SAFİYE SIFATI

7. Nevi: Safiye sıfatını açıklar.

Bu, ikinci faslın yedi nevinin yedinci nevidir.

Değerli kardeşim, burada anlatılacak olanlar da bilinmiş olmalıdır. Safiye sıfatı makamında olanların rengi yoktur. “Suyun rengi, kabının rengidir.Hükmüne göre suyun rengi yoktur; hangi kaba konursa onun ren­ginde görünür. Bunun gibi, safiye sıfatı makamında olanların rengi yok­tur. Her kim ile görüşürlerse, o kimsenin halinden görünürler.

Fasıkla görüşürlerse, o fasıkın halinden görünüp onun uygunsuz işlerinin iyileşme çarelerini uygun biçimde anlatırlar. O fasık kimse de, onların meclislerinden kalktığı zaman insafa gelir pişman olur; meğer ki kalbi mühürlenmiş ola.

Bakara suresinin 7. âyetinde Duyurulan : «Allah, onların kalblerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerin­de perde vardır. Onlara ağır azab olacaktır.» Mana hükmüne girmiş ise, ona nasihat kâr etmez. Eğer zerre ka­dar imanı varsa, kendisine edilen nasihatlar, günün birinde canlanır; bü­tün kötü işlerinden tevbeye gelip istiğfar eder.

Bunların meclisine, sufî gidişatında biri gelirse; onun halinden gö­rünürler; ondan bir adım ileride görünmezler. Eğer onun tarikat-ı aliyyeden nasibi varsa, bu makamdaki kimse, sufî gidişatına girer. Kolaylıkla, tarikatı övmeye dair biraz vaaz ve nasihat zuhur eder. O kimse de bu övgüye hayran olup kalır. O kadar ki : Meclisinden kalkmak iste­mez. Bu makamdaki zatı, kendisinden ileri görmez :         “Bu da bizim gibi.. Sufilerden biridir.” Deyip ona çokça sevgi duyar.

İşte anlatıldığı gibi, bu zatlar, kiminle görüşürlerse, o kimsenin ren­gine boyanırlar. Onun gidişatından baş gösterirler. Ulema ile ulema, sa­lihlerle salih, sufi ile sufi, sefih ile sefih, derviş ile derviş, velî ile velî olurlar. Her kimin meclisine gelirlerse, onun rengine boyanırlar. O kimsenin haline uygun söz ederler. Sözleri bir garazdan yana olmaz, iradesiz ve şekli anlatılamayacak biçimdedir. Bu yüzden de, herkesin haline uygun sohbet ederler. Hiç kimse onların haline vâkıf olmaz.

Ancak, kendilerine mahrem olan yakınlarına Cenab-ı Hakk’ın ihsanı ile şekli anlatılamayacak biçimde bildirilir. Bu zatların değerini, ancak anlatılan yakınları bilir.

Bu durumun sebebini ve hikmetini de şöyle anlatalım :

Safiye sıfatına bürünen zatların hayvanî ruhları, sultanî ruha tam manası ile dönüşmüştür. Hayvaniyet izi de tamamen gidip yalnız insanlık sıfatı ile sıfatlanmışlardır.

Üstteki mana, kemal bahsinde açıklanmıştı. Bunun için, her an ve her nefes, Allah'ın Zat’ına dalgındırlar. Bunlar için ayık hal yoktur. Ken­dilerini asla görmezler. Zira, tam manası ile mahviyete geçmişlerdir. Bu yüzden kendilerinden gelen söz, Zat’ladır; anlatılacak bir şekli de yoktur. Bundan dolayıdır ki : Meclislerine gelen kimselerin halleri kendilerine akseder; o halden görünürler. O gelen kimsenin kader sırrına uygun söz ederler. Bu da, onların iradesine bağlı değildir; şekli de yoktur, sırf Rabbani bir ilhamdır.

Bu sıfata bürünen zatların vasfedeni ve öveni Allah'tır. Onlar, bu dünyada klbrit-i ahmerdir.

Bunlar, her asırda üç yerde zuhur ederler. Hangi yerde oldukları da belli değildir, bilinmez, meğer ki Allah bildire. Şu da bilinmelidir ki.. Bu zatlardan birine intisab edilip teslim olunsa, ama tam manası ile.. ne kadar fasık, facir, müfsid olursa olsun; her ne emir verilirse, tereddüt etmeden kabul edip yerine getirir ise, mutlaka cümle kötü işlerinden ge­çirip kendisini kemal ehli eyler. Bunda ne şek vardır, ne de şüphe.. Meğer ki, intisab eden kimse; teslim olmasında ve emri yerine getirmekte kusur etmiş buluna.. Zira, onların arzu ettikleri şeylerin cümlesi kadere bağlı bir şeydir. Bu yüzden, onların murad ettiklerini yapmak muhal iş­tir. Ama, teslimiyette emri yerine getirmek şarttır. Şart yerine gelme­yince, şarta bağlı şeyin ele geçmesi muhal iştir. Bundan dolayı Hak yol­cusu salike ilk gereken şey, yıkayıcı elindeki meyyit gibi teslim olmaktır; bu da lüzumlunun lüzumlusudur.

Bu safiye sıfatında olan kimseleri; Âdem aleyhisselâm devrinden beri gelen halkın cümlesi anlatıp haklarında kitaplar yazmış olsalar; um­man denizden bir damla, güneşten bir zerre kadar övmüş olurlardı.

 

HAYRET MAKAMI

Bu zatlardan ilerisi, hayret makamı sahipleridir. Onların halinin ne olduğunu da bunlardan kıyas edebilirsin.

 

Bir şiir :

Bir kulun kim meddahı Allah ola;

Kim kadir ki, ol ana meddah ola..

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Eğer bir kulu Allah övmekte ise; kimin gücü yeter ki, o kulu övmeye kalkışa.

 

Bu manayı ciddî bir şekilde anla..

 

 

TENBİH

 

 

Konusu : Şeriatta mubah olan tarikatta küçük günah,

tarikatta küçük günahın hakikatta büyük günah,

hakikatta büyük günahın marifette küfür olduğunu

ve tarikatta olan savurganlığı açıklar.

 

 

Değerli kardeşim, bilmelidir ki.. İnsan için derece üçtür; şöyleki :

a)    Şeriat..

b)    Tarikat..

c)    Hakikat..

Tarikat, hakikatin bahçesidir, tarikat, sağlam bir kale içinde bir bahçedir. Şeriat, o bahçenin kapısıdır. Hakikat ise, o bahçede bulunan türlü türlü gülistan ve türlü meyve ağaçlarıdır. Ne bu bahçenin bir sonu var; ne de oradaki ağaçların sonu var. Onun kalesi çok sağlamdır. Bir kimse, kuş olsa dahi, oraya girmesi muhaldir; ancak kapısmdan girmeye ihtiyacı vardır. Bu bahçenin kapıcısı, lânetli şeytandır. Bir kimse, eksikli bir mürşidin elini tutup da bahçenin kapısına var­dığı zaman, şeytan ona şöyle söyler : “-Eğer sen bu kapıdan içeri girersen, çok zahmet çekersin; mura­dına nail olamaz, şeriat perdesinde kalırsın. Halbuki, şeriat ebrarın işidir. Sen de Hakk’a aşıksın. Şeriatta kalıp abdestle namazla uğraşmanın âlemi yoktur. Cümlesi Hakk'tan ibarettir. Kimden kime ibadet edeceksin. Birine haram, diğerine helâl dersin. Bu ayrılıktan geçmeyecek misin? Cümle şey, Hakk’tan ibarettir. İyi-kötü yoktur; helâl-haram yoktur. Bu deyimlerin hepsi perdeden ibarettir; ebrar zümresinin işidir. Yüce Hakk’ın yüzüne aşık olan, canının istediğini yiyip içmeli; herşeye tek nazarla bakmalı. Hiçbir şeyi ayrı görmeyip cümleden dost yüzünü müşahede etmeli; cümbüşe bakmalı..

Bunlara benzer daha başka şeyler de söyler. Oraya gelen herkesi, bir taraftan nefsin istidadına göre azdırır. Nefs de, anlatılan işleri akla yakın görüp razı olur. Şeytanın yardımına da sevinir. Bundan sonra, şeytana uyan kimseyi oradan alıp bir çukura yuvar­lar; bin parça ederler. Açıkçası : “Tarikatı bulayım.” Derken, şeriat dahi elinden gider; dünyasını da âhiretini de berbat eder.

İşte anlatılan sebepten ötürü, salike kâmil mürşid aramak, lüzum­lunun da lüzumlusudur. Zira, kâmil mürşidler, bahçenin bahçıvanları­dır. Şeytan da, o bahçenin kapıcısı olduğundan, bahçıvanların hizmetçi­leri durumundadır. Bundan ötürüdür ki : Kâmil müridlerıne şeytan saldıramaz. Şeriattan ayırıp sapıklığa düşüremez. Ancak, ilk hallerinde, kendilerine biraz vesvese verebilir. Bu da her salike göre değildir; teslimi­yeti zayıf olanlara göredir. Teslimiyeti kuvvetli olan salikin semtine dahi şeytan uğrayamaz ki, vesvese versin. Şeyhlerinin himmeti bereketi ile teslimiyeti kuvvetli salikler şeriat kapısından girer; tarikat bahçesini seyrederler. Sülûklerini de tamamlar; o bahçenin güllerini koklarlar. Velayet makamına da ayak basıp hakikat ağaçlarını görürler. Raziye sıfatına da büründükleri zaman, o ağaçların altında türlü türlü ilahî feyzlerle gölgelenirler. Marziye sıfatına da büründükleri zaman, o ağaçların türlü türlü mey­velerini yiyip sonsuz ilâhi ihsanlara yer olurlar.

Anlatılacak dört keyfiyet, birbirine bağlıdır; birini bulamayınca, öbürünü bulmak muhal iştir. Şöyle ki :

Şeriatı bulamayınca, tarikatı bulmak mahaldir.

Tarikatı bulamayınca, hakikati bulmak muhaldir.

Hakikati bulamayınca, bunun ötesinde olan marifeti bulmak muhaldir.

 

Durum anlatıldığı gibi olunca, zerre kadar şeriattan ayrılmaya., gel­mez. Zira, şeriattan ayrılan, tarikattan koku duyamaz.

 

Bir şiir :

Şeriattır cümle işlerin başı;
Şeriatsız tarikat şeytan işi..
Tarikat ehlinde yok ise şeriat;
Anın şeyhi şeytandır ol dem mutlak..1

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir:

Bütün işlerin başı şeriattır; şeriatsız tarikat, şeytanın işidir.

Tarikat ehlinde şeriata uymak yoksa; hemen onların şeyhi şeytan olur.

 

Üstte anlatılan şiirdeki manaya göre; bir kimseden türlü türlü ola­ğanüstü haller zuhur edip kuş gibi uçsa dahi, o kimsenin şeriat işine bak­mak gerekir. Eğer o kimsenin şeriattan bir noksanı bulunur ise, bilmiş olun ki : O kimse tarikattan koku almamıştır; ondan meydana çıkan du­rumlar ise, riyazet kuvveti ile gelen istidraçtır.

Anlatılan hal, keşişlerde dahi bulunur. Riyazet kuvveti ile, keramet benzeri şeyler ortaya çıkar. Bununla kerametin farkı, sahibindeki şeriat­la ameldir. Zira, ateş ile nurun da görünürde bir farkı yoktur. Ancak, ateş yakar: nurda ise, yakıcılık yoktur. Nur, yalnız bir aydınlıktan ibaret­tir. Ateş ile nurun ayırd edilemeyişi, dışta görünen aydınlık sebebi ile­dir. Ateş, Cenab-ı Hakk’ın celâl sıfatı olduğu için yakar. Nur ise, Cenab-ı Hakk’ın yalnız cemal sıfatı olduğundan, aydınlıktan ibarettir.

Anlatılan misal açısından bakılınca; dışta keramet ile, istidracın far­kı yoktur. Ama, bunun mihenki şeriattır. Durumu iyi kavramaya çalış.

Şeriat dedikleri, şeriat yoludur; hakikat yoludur. Şeriatın emirlerini yerine getirdikten sonra da, şeriat emirlerini parlatarak o yola girilirse, sonunda hakikat bulunur. Hakikatı bulan kimse de, ilâhî marifete nail olur. Sadece şeriatla hakikat bulunamayacağından, şeriattan hakikata, giden yolun, adına : “Tarikat” ismi verilmiştir. Tarikat, şeriattan ayrı bir şey değildir. Vuslat yolu olduğundan; sultanî ruhu temize çıkarmak, hayvanî ruhu terbiye etmek için şeriattan bazı şartlar alınmıştır. Bundan sonra bir tertib yapılmış, adına: “Tarikat” ismi verilmiştir. Bu yeni tertibe göre ve şarta göre :

Şeriatta mübah sayılan, tarikatta küçük günah sayılır. Hakikat ehline göre de, anlatılan mübah, büyük günah sayılır. Aynı günah, marifet ehli katında ise, küfürdür.

Anlatılan duruma göre; tarikat ehli bir mübah iş yapsa, bu mübah iş, şeriat ehlinin küçük günahı ayarındadır. Ya affa uğrar, yahut ceza görür, öyle bir mübah iş, hakikat ehlinden çıkacak, olsa, şeriattaki büyük günah sahipleri gibi, hesaba ve azaba müstahak olur. Onlar gibi, bunlar da, kıyamet günü, hesaba çekilirler ve mahcub olmaya müstahak olurlar.

Şeriatta kâfir olanlar, vaad edilen cennetten uzak olurlar; cehenne­me girmeyi de hak ederler. Hakikat enlinden de, o ayarda bir günah çık­tığı zaman, dünyada iken, vaad edilen tüm mertebelerden ve daha ötesin­den, hatta ilahî marifetten uzak olur, mahcubiyet ateşinde yanar kalırlar.

Bir velî, velayet mertebesine ayak bastıktan sonra, şeriatta mübah olan bir şey kendisinden çıkar ve bu çıkan şey de kendisine daimî hal olursa, o zat, raziye sıfatından ve marziye sıfatından uzak olur. Bunlardan sonra olacak ilâhi marifetten yana nasipsiz kalır. Velayetin ilk basama­ğından da ileri gidemez. Dünyada iken bu halde kalır. Ahirette dahi, mertebeleri tamamlayıp masumiyet sıfatına bürünemez. Bu yüzden de, mahcubiyet ateşine yanar, ettiklerinden ötürü de hesaba çekilir.

Burada şöyle bir soru sorulabilir : “Şeriatta mübah olan bir şeyin tarikatta küçük günah, hakikatta büyük günah, marifette küfür olması nasıl olur?” Bunun için şöyle bir cevap verilebilir : “Şeriatta, aç olan bir kimseye, yenilecek ve içilecek şeylerin hepsi mübahtır. Şeriat ehli, yemekte ve içmekte gaflet üzere olsalar, bir sakın­cası yoktur. Ama tarikat ehlinin yemelerinde ve içmelerinde gaflet üzere olmaları küçük günahtır. Uyurken, gezerken, alış-verişte ve benzeri şey­lerden ne kadar mübah varsa, cümlesini yerine getirmekte ayık olmak mutlaka gereklidir.

Tarikat ehli kimseler, sülûku, ister tamamlasınlar, isterse tamamla­masınlar; madem ki bir mürşidin elini tutmuşlar, cümlesi ehlullah hükmündedir. «Ameller ancak niyetlere göredir; herkese niyetindeki şey var­dır.» Hadis-i şerifinde ifade edilen mana gerçeğine göre, cümlesi ehlullah hükmündedir. Bunun için, onların daima halleri ayık olmaktır. Her nefes­te, kendi derecelerine göre; daima huzurlu olmaları gerekir. Mübah işleri yaparken, Cenab-ı Hakkı unutup gafilce o işleri yapmak zuhur ederse, küçük günahları işlemiş olurlar.

Hakikat ehli de, üstte anlatılana benzeyen küçük günah işlemiş olabilir..

Yine aynı misalde anlatılan manaya benzeyen bir şey daha anlata­lım. Şöyle ki:

Hakikat ehli velayet basamağında olduklarından, bunların da daimî halleri, her nefeste kendi mertebelerine göre ilmel-yakin, aynel-yakin, hakkal-yakindir. Bunlar, bu hallerinde mübah işleri yaparken, gafil olur­larsa, büyük günahları işlemiş olurlar. Bu yüzden de, âhirette hesaba çe­kilirler ve mahcubiyet ateşinde azap görürler. Dünyada iken, kendilerine vaad edilen tarikat mertebelerini tamamlamak nasib olmaz ve bunun öte­sinde bulunan ilâhî marifetten de uzak olurlar. Bunun sebebi de gafilce hareketleridir.

Burada şöyle bir soru daha sorulabilir : “Hakikattan ileri olan marifet nedir?” Bunu, şöyle açıklayabiliriz : “Biri. Allah tarafından yaratılan hir marifettir: tarikatın da öte­sindedir. Bu türlü marifet, ehlullah halidir. Biri de, hakikatin ötesindeki marifettir. Bu ezel ilmi ve kader sırrı ile ilgili bir keyfiyettir. Bunun için : “Ledün ilmi” (hakikatın özü) ismi verilmiştir. İşte bu marifet, hakikatin ötesindedir. Bütün mer­tebeler tamamlandıktan sonra olan ilâhî bir ihsandır ki, buna her velî sahib olamaz. Sebebi de eksik kalmasıdır.”

İşte anlatılan manalara göre; şeriattaki küçük günahlar tarikatta büyük günah olur, hakikattâ ise küfürdür.

Şeriatta küçük sayılan günahlar bilinmektedir. Onların biri tarikat ehlinden çıksa, Yüce Hakk’ın zatına talib ve ehlullah hükmünde olduğu için, o küçük günah amel defterine büyük günah olarak yazılır. Şayet tevbesiz âhirete giderse, hesaba ve cezaya müstehak olur.

Bir kimse, dünyada iken, küfür işlerse, âhirette cennetten uzak olur; cehennem ateşine girmeyi hak eder.

Tarikatta olan bir kimse, dünyada iken küçük günahları işlerse, kendisine vaad edilen ilâhî tecelliden uzaklaşır; uzaklık ateşinde yanma­yı da hak eder.

Şeriatta mübah olan bir şeyle amel eden, ilahî marifetten uzak olur. Şeriattaki küçük günahları işleyen dahi, ilahî hakikati anlamaktan yana uzak olur. Burada, şöyle bir şey diyebilirsin : “Benden küçük günahlar zuhur ediyor. Bazan gıybet, haset mey­dana geliyor; bazı gün de ilâhî tecelli zuhur ediyor. Fahr-i Alem Rasûlullah Efendimizi de bu hal içinde görüyorum; nasıl oluyor?” Bunun cevabını sana bildirmek isterim. Sen, Al-i İmran suresinin 54. âyetinde buyurulan : «Onlar, hile yoluna saptılar; Allah da, onların hilelerine karşılık verdi. Allah, hilekârlara karşılık verenlerin hayırlısıdır.» Mananın hükmü altına girmişsin. Sende zuhur eden durum, bu ma­naya göredir. Mekre uğramışsın; Allah'ın ınekrine akıl ermez. Sende mey­dana gelen bu durum iki şeyden ibarettir; şöyle ki :

a) Mürşidin kâmil ise, onun hürmetine Allah-ü Taâlâ sana mühlet vermiştir.

Belki insafa geleceğin ümidi ile, mürşidin duâsının bereketi ile Cenab-ı Hakk, sana mühlet vermiştir. Bu durumda, senden zuhur eden günahlar, tecelliye engel olmaz. Bu da, yine mürşidin himmeti ile olur; ilâhî ihsandır. Ama, fırsatı ganimet bilip o günahlarda ısrar edersen, sonra mürşidin de senin haline bakar, insafa gelmeyeceğin anlaşılır ise, seni gönlünden çıkarır. O anda da, sana ihsan olunan tecellilerden uzak olur­sun. Tam bir ziyan içinde sonsuzlara kadar kalırsın.

bBu da : “İdbar” dedikleri ilâhî bir mekrdir. Cenab-ı Hakk, seni sana bırakmıştır. Dünyada iken kabahatini yüzüne vurmaz: tecelli ihsan eder. İstediğin şeyler de meydana gelir; zuhur eder. Ama bu, senin hakkında ilâhî bir nimet değil, ilâhî bir cezadır. Bunun sebebine gelince; dünyada iken, rızasından uzak olan kullarına istediklerini verir ki: Ahirette azapları daha şiddetli ola. Çünkü, bu yolda küçük günah işleyenlerin hakikat kokusunu almaları muhaldir. Zira, şeriatta küçük sayılan günahlar, hakikatta küfürdür.

Burada anlatılandan bilinmiş oldu ki : Tarikat ehli, hakikat ehli, bu iki şeyden çok sakınmalıdırlar. Yani : Mübah cinsinden şeylerden, özellik­le küçük günahlardan sakınmak, çok lüzumludur.

Hemen her nefeste, davranışların, duruşların cümlesine dikkat et­meli; her bir sözü söylemeden evvel düşünmelidir. Şeriatta, tarikatta, hakikatta aykırı bir yanı yoksa.söylenmeli; aksi halde durulmalı.. Hemen her bir iş, buna göre kıyas edilmelidir.

Eğer bu yoldaki bir kimseden küçük günah zahur eder ise, derhal, kendisinden, küfür meydana gelmiş gibi, pişman olmalıdır. Göz yaşı ile bağrını kebab edip bir daha öyle bir günahı işlememeye kesin söz ver­melidir. Kesin olarak, zuhur eden ilâhî ihsanlara aldanıp tenbellik zuhur ettiği zaman : “Allah pek merhametlidir.” deyip güven duygusuna kapılmamalıdır.

Zira, anlattığımız ilahî me­kr, böyle böyle başlar. Yani : Hem hata işlemek, hem de güven duygusuna kapılmakla..

Geçmişte kalan cümle enbiya ve evliya, Cenab-ı Hakk’ın ilâhî mekrinden : “-Aman ya Rabbi, sana sığınırız..” deyip durmuşlardır. Kendilerinden bir parça güven duygusu çıksa.. o güven duygusu korkuya dönüşünceye kadar gece gündüz : “-Acaba ne gibi bir kusur işledik?. “ diyerek, Cenab-ı Hak'tan temenni ve niyazda bulunmuşlardır. Zira, bir kimsenin, Cenab-ı Hakk’a ne kadar yakınlığı varsa, o kadar korkusu artar; Cenab-ı Hakk'tan ne kadar uzak olursa, o kadar kendine güveni artar. İşte Allah'ın velî kullarının mihenki ve miyarı budur.

Allah'ın veli kulu olan değerli zatlar, kendilerinde ilâhi iltifatlara bakarlar; ama bunun için bir sevince kapılmazlar. Korkuları, güven duy­gularından üstün gelirse, o zaman, Cenab-ı Hakk’ın ihsanına şükür eder­ler; ilâhî mekrden bir parça emin olurlar. Zira, Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur:  «İzzetime celâlime and içerim ki; bir kuluma dünya korkusu ile âhiret korkusunu, dünya güveni ile âhiret güvenini birarada vermem. Eğer o, dünyada iken, bana karşı kayıtsız şartsız bir güven içine girerse, kullarımı biraraya getirdiğim gün, ona korku veririm. Eğer o, dün­yada iken benden korkarsa, kullarımı biraraya getirdiğim gün, onu gü­ven içinde tutarım.» Bu manaya göre; Cenab-ı Hak, bir kulun kalbinde; iki korkuyu ve iki güven duygusunu birarada yaratmaz.  Bunun için de, dünyada güven içinde olanlar, âhirette korkarlar; dünyada iken korku içinde olanlar da âhirette güven içinde olacaklardır. Bu manayı anlamaya çalış.

Başta dedik ki:

—  Şeriatta büyük günah sayılanlar, tarikatta küfürdür.

Bunu da açıklayalım; şöyle ki: Tarikatta olan kimselerden büyük günah zuhur ederse, onlar, tari­kattan uzaklaşır. Her birinin bin sene ömrü olsa, bu bin seneyi de gece namaz, gündüz oruçla geçirse, tarikat-ı aliyyeden zerre kadar koku ala­maz; alması da olacak iş değildir.

Bunun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklayalım : Şeriatta küfür sayılan bir günah, sahibini cennetten uzak eder. Ta­rikat-ı aliyyede olanlar ehlullah hükmündedir. Şeriat ehlinin büyük gü­nahları, tarikat-ı aliyyeye girenlere göre küfürdür. Küfür ehli nasıl cen­netten uzak olursa, bunlar da tarikat-ı aliyyeden uzak olurlar; kokusunu dahi alamazlar.

Anlatılan hale düşenler, sözle geçinir, serabı su sanırlar; halbuki se­raptır. Burada şöyle bir şey diyebilirsin : “Falan kimse, cümle haram işleri yapıyor. Gözünü kapadığı zaman da. Doğudan-batıdan haber veriyor; kendisine türlü türlü tecelliler ihsan olunuyor.”

Bunun cevabı da şudur : “O kimse bilmelidir ki; gördüğü şeyler ilâhi kerametler çeşidinden değildir. Bunun adına : İs t i d r a ç.. “ derler. Papazlarda zuhur eder; lânetli şeytanın hilesi; fesat tuzağı­dır. Çünkü, şeriattan bir parmak ayrılan, tarikattan doğu ile batı arası kadar ayrılır; uzak olur. Anlatılan sebepledir ki : O kimselerin şeyin şeytandır; kendilerin­de ortaya çıkan şey de istidraçtır. Bu da, daha önce açıklanan ateşle nur misalidir; şeriatle ayırd edılir.

Bu eserin yazarına alt bir şiir :

 

Kebair ehline olmaz fütuhat;

Tarikattan edna meratib mutlak..1

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Büyük günah işleyenlere gönül açıklığı gelmez; tarikatta en düşük mertebeye dahi ermek olmaz.

 

Bu manaya göre, o kimseler, ateşi nur sanıp ziyanda kalmışlardır.

 

TARİKATTA SAVURGANLIK

 

Gelelim tarikattaki savurganlığa.. Bunu da açıklayalım.

 

Değerli kardeşim, şunu da bilmiş olasın ki..

 

Şeriatta savurganlık, doyduktan sonra yemektir. Tarikat ehlinin, savurganlığı ise, doyuncaya kadar yemektir. Ehlullahın savurganlığı ise.. Allah ile huzurda olmadan yemektir. Allah'ın velî kullarının savurganlığı işe kayıtsız-şartsız bir güven içinde yemektir.

Cümle işlerde savurganlık bu şekilde anlaşılıp kıyas edilebilir.

Şeriatta, giyim işinin savurganlığı, haddi aşan bir giyim içine girmek­tir. Tarikatta ise, yeterinden fazlasını giymek savurganlıktır. Ehlullaha göre; giyilen bir şeye ayrı değer vermek, giyilenleri ayrı ayrı görüp sev­mek, savurganlıktır. Allah'ın velî kullarına göre giyimde savurganlık, kayıtsız şartsız giyilene güvenip sevmektir.

Dünya metaı sayılan cümle eşyanın savurganlıkları, burada anlatılan­larla ölçülmelidir; hepsi bu şekildedir.

Şeriattan konuşanın savurganlığı, lüzumsuz sözü söylemektir. Tari­katta ise, gerekeni söylemektir. Zira tarikat ehline, lüzumsuz olanı de­ğil; lüzumlu olanı dahi, bir zaruret olmadan söylemek gerekmez. «Çok söz, kalbi öldürür..» Emri açıktır. İşte anlatılan sebepten ötürü, Cenab-ı Hakk’ın zatına aşık olanlar, onun rızasını düşünüp ona uygun söz söylerler. Tarikat usulünde, şeriata dair konuşmaya rahsat vardır; kalanı savurganlıktır. Ehlullaha göre, Allah ile huzurda olmadan konuşmak, savurganlıktır. Uykunun durumu da anlatıldığı manadadır.

Şeriatta sekiz saatten fazla uyumak savurganlıktır. Tarikatta dahi altı saatten fazla olursa savurganlık olur. Bundan başka, tarikatta olan yatacağı zaman, abdestli ve teveccüh üzere yatmalıdır. Tarikat ehlinin uy­kusu için, anlatılan üç şart vardır. Bunlar eksik olursa, o gece uyku, savurganlık olur.

Savurganlığa gelince, haramdır. Tarikatta haram olan bir şey ise, hakikatta küfürdür. Böyle bir şey yapan kimse de, hakikattan uzak olur.

Ehlullaha göre, Allah ile huzurlu olmadan uykuya yatmak, savurganlıktır.

Allah'ın veli kullarına göre, Allah'ın zatında huzura dalmadan uykuya yatmak, savurganlıktır. 

İşte şeriattaki bütün mübah işler, tarikatta, hakikatta haram olma­ya kadar varır. Nitekim, ayrıntıları yukarıda anlatıldı. Ciddi bir şekilde anlamaya çalış.

 

HATİME

 

Konusu : Tarikatlar arasında şüphe uyandıran:

“Her tarikatın sonu, Nakşbendiyye tarikatının başlangıcıdır.”

Cümlesinin yorumu..

Ruhanîdeki her latifenin; nefsanîde her sıfatın aynı olduğu ve yedi latifeye verilen isimleri açıklar.

 

Değerli kardeşim, burada anlatılacaklar da bilinmelidir.

“Her tarikatın sonu, Nakşbendiyye tarikatının başlangıcı”  denilmiştir. Bu cümleden murad olan manayı şöyle açıklayabiliriz : “Ruhanî yoldan gidenler, ilk hallerinde marziye sıfatı ile muttasıf olurlar; nefsanî yoldan gidenler, ancak son mertebelerinde bu sıfat ile muttasıf olurlar. Böylece, öbürlerinin ilk mertebede bulduğu kemali, bun­lar, en sonunda bulurlar.”

Diyerek, cümlenin dışına bakıp yanlış anlaşılmasın. Bunun manası başkadır. Şöyle ki : “Ruhanî yolda olan zatlar, Hakk yolcusu sanki, ruh yolundan götürür­ler. Bu yüzden nefse bakmakdan; sultanî ruhu, tezkiye ederler.”

 

NEFSANÎ YOLDAN GİDENLER

Nefsanî yolda olan zatlara gelince, bunlar, nefsi terbiye ederler. Çünkü, Hak yolcusu salik, bunların eline düştüğünde hayvanî ruhu, sul­tanî ruhuna nazaran üstün durumdadır. Vücud ikliminde, sultanî ruhun hükmü geçmemektedir. Vücud ikliminln tasarrufu, hayvanî ruhun elindedir. Bu durumda, sultanî ruhu, alt olmaktan kurtarıp vücud ikliminin tasar­rufunu sultanî ruha teslim etmek yolundadırlar.

Kendilerine, Hak yolcusu bir salik geldiği zaman, öncelikle, geçmiş günahlarından sorarlar. Bunun hikmeti ise, şudur : Hastanın hastalığı bilinmedikçe, hekim ilâç vermez; bu zatlar da işinin ehli hekim duru­mundadırlar. Bunun için de, Hakk yolcusu salikin geçmiş günahlarını sorar; kalb illetine göre ilâç verirler.                               

Hakk yolcusu salikin şehvet tarafını üstün bulurlarsa, zikirden, fikir­den sonra ağır riyazet emrini verirler. Eğer hatıralar tarafını, (nefsin azdırıcı sözlerini) üstün bulurlarsa, erbain çıkarma emrini verirler.

Diğerlerini de, üstteki ile kıyas edebilirsin.

Zahir hastalıklarında nasıl her birinin ayrı bir ilâcı varsa, batın hastalıklarında ise, her birinin yine ayrı ayrı ilâcı vardır.

Hak yolcusu salikin geçmiş günahlarından sormaları; hastalığı an­layıp ona göre çaresini emretmek içindir. Bunlar, nefsi terbiye ederler. Nefsin hastalığının ilâcı ise, onun hoşuna gitmeyen şeylerdir. Bu şekilde, onun nefsini alt eder, tabiatı olan kötü huylarını da bıraktırırlar. Her sıfatta, nefsin tabiatının birinden geçirir; sultanî ruhun sıfatına bürün­dürürler. Hak yolcusu salik, bunun sonunda marziye sıfatı ile muttasıf olur. Ondan, hayvaniyet sıfatı tamamen kalkar; insaniyet sıfatına bü­rünür.

Anlatılan yoldan gidenler için, bir daha geriye dönmek muhaldir. Zira, her sıfatta bulunan sultanî ruhun tabiatını; hayvanî ruhları, ken­disine hal etmiş; böylelikle kendileri de anlatılan sıfatlara bürünmüşler­dir. Bunun için, bunların düşmelerinden korkulmaz.

Ancak, anlatılan durumun meydana gelmesi, uzun zaman ister. Bu yüzden, çoğunun ömrü yetmemiş yolda kalmışlardır.

 

RUHANÎ YOLDAN GİDENLER

Gelelim ruhanî yoldan götüren zatlara. Bunlar, Hakk yolcusu salike kolaylık olması için, nefsi kendi haline bırakır; ruhu temize çıkarmaya bakarlar.

Sultanî ruhun, hayvanî ruha üstün gelmesi; vücud ikliminde hük­münün geçerli olması ve böylece, vücud iklimini tasarrufu altına alması için; sultanî ruha teveccüh, kalb zikri ile yardım ederler. Bu arada, hayvanî ruhu kendi haline bırakırlar. Onun terbiyesi ile uğraşmazlar.

İşte anlatılan sebepten ötürü; kendilerine inabe etmeye gelen bir Hakk yolcusu salikten, geçmişte işlediği günahları sormazlar. Bunun se­bebini de şöyle açıklayabiliriz :

Hayvani ruhu kendi haline bırakırlar; nefsi alt etmesi için, sultanî ruha yardım ederler. Sultanî ruhun bu alt etmesi ile, nefs kendisini gizler; cümle uygunsuz işlerinden ve sözlerinden vazgeçer.

Anlatılan sebepten dolayı, Hakk yolcusu salike, geçmişte işlediği gü­nahları sormazlar; hemen tarikat usulünü telkin ederler.

Bu telkin ile, Hakk yolcusu salik, tam manası ile teslim olur; yıka­yıcı eline teslim edilen bir ölü durumuna girer ise, kısa zamanda, şey­hinin teveccüh bereketi, kalb zikrinin harareti ile sultanî ruh, hayvanî ruhu alt eder. Bunun üzerine hayvanî ruh, vücud ikliminde hükûmet tahtını bırakıp vücud ikliminde bir yere gizlenir.

Bu yüzden, Hak yolcusu salikin kalbine bir mikdar da, korku dü­şer; bütün kötü işleri iyi işlere dönüşür. Cümle kötü işlerden tevbe ile döner, istiğfar eder. Tamamen iyi işlerle amel etmeye başlar.

Anlatılan hal, nefsanî yolda, Hakk yolcusu salike mülhime sıfatında hal olur. Ruhanî yolda ise bu, levvame halidir.

Hakk yolcusu salik, anlatılan usulde zikrine, fikrine devam eder; kendisine telkin edilen şartları uygularsa, bundan sonra teveccühte ih­san olunan ilâhî feyzin nurundan, zikir kılıcının ateşinden korkan hay­vanî ruh, bir mikdar daha gizlenir. Tabiatı olan tereddüt ve renkten ren­ge girmekten geçer, ondan yana kalbe hatırlatma olmaz.

Bundan sonra, sultanî ruha, kırmızı nurdan bir forma giydirilir. Bu­nun alâmeti de Hakk yolcusu salikin kalbinde görünür. Bu keyfiyet, Hak­k yolcusu salikin; taklid yollu imandan kurtulduğunun işaretidir. Bu yoldan; hayvanî ruhun tabiatlarından birinin sessiz kaldığı, sultanî ruhun tabiatında ise, tahkik-i imanın gerekleri vücud ikliminde yürüdüğü işareti verilmiştir. Hakk yolcusu salik, bu makamda renkten renge girmekleri. tereddütten kurtulmuş: hakiki imanla şeyhine işlerini ısmarlamıştır.

Üstte anlatılan, nefsanî yoldaki salike mutmainnede hal olur. Ru­hanî yolda olan da, bunu levvame sıfatında iken bulur.

Bundan sonra hayvanî ruh, sultanî ruhun bir mikdar daha ağırlı­ğını duyar; biraz daha kendisini yok edip gizlenir. Bundan sonra, sul­tanî ruha sarı nurdan bir forma giydirilir. Bunun alâmeti, Hak yolcusu salike, ruh tarafından görünür. Böyle olunca, sultanî ruhun ağır basmasından ötürü, hayvanî ruh, kendisini biraz daha yokluğa çekip giz­lenir. Bu da, Hakk yolcusu salikden benliğinin gitmesine, cümle işlerini Cenab-ı Hakk'tan müşahede ettiğine delalet eder.

Bu anlatılan durum, nefsanî yolda mutmainne halidir. Levvamede ise, bu hal levvame sıfatında zuhur eder.

Bundan sonra, sır yerinden beyaz bir nur zuhur eder; salike görü­nür. O zaman yine sultanî ruhun ağır basmasından ötürü: hayvanî ruh. Bir miktar daha siner. İster istemez de sultanî ruhun her emrine teslim olur; asıl işaret edilen mana budur.

Hakk yolcusu salik, her sıfatta mürşidin yardımı ile hayvanî ruha üstün gelir. O sıfatın halini de, ister istemez, zorla hayvanî ruha giy­dirir; böylece Allah tarafından tezkiyeye uğrar. Bu tezkiyesinde hayvanî ruh, kendi tabiatını; bulunduğu tabiattaki sultani ruhun tabiatına dönüştürür.

Anlatılan durum gerçekleştiği takdirde; sultanî ruha bir forma giy­dirilir. Bunun alâmetini gördüğü zaman, hayvanî ruh, o sıfatın halini kabul eder. O vakit, bu sıfat, salike hal olduğunun işareti verilir. Sır nuru ile, bu durumun salike görünmesi, tam manası ile şeyhine teslim olduğuna işarettir.

Anlatılan hal, nefsanî yola göre mutmainne sıfatı halidir. Ruhanîyyede ise, levvame’de zuhur eder.

Bundan sonra, sultanî ruhun ağır basması ile, hayvanî ruh, biraz daha gizlenir; sultanî ruhun tabiatı olan istikameti kabul eder. İster istemez sultanî ruhun her emrini sebatla yerine getirir. O zaman, sul­tanî ruha, yeşil bir forma giydirilir. Bunun alâmeti de, o nuru, salikin hafi yerinden müşahede etmesidir. Bunun görünmesi de, salikte devama ve sebata işarettir..

Bu anlatılan dahi, nefsanî yolda mutmainnede hal olur; ruhanî yol­da ise, levvamede bulunur. Bundan sonra, bir derece daha sultani ruh, hayvanî ruhu alt eder. Hayvani ruhun artık tahammülü kalmaz ; ister istemez sultanî ruhun cümle emrine çaresiz kaldığı için razı olur. Böyle olduktan sonra, sul­tanî ruha, siyah nurdan bir forma giydirilir. Salik. bunun alâmetini ahfa yerinden müşahede eder. Bundan bilinir ki: Salike, Cenab-ı Hakk ta­rafından acı tatlı ne gelirse tereddütsüz razı olacak..

Bu hal, nefsanî yolda olanlara raziye sıfatında hal olur. Ruhanî yolda dahi, yine levvamede bulurlar.

Bundan sonra, yine sultanî ruh, bir mikdar daha ağır basar. Böyle olunca da, hayvanî ruh ve dünyalık işlere yarayan akl-ı meaş tamamen görüşlerini ve tedbirlerini şaşırır; vücud ülkesinde gizlenip hiç bir şeye karışmazlar. Bu durumda, sultanî ruha turuncu nurdan bir forma giy­dirilir. Bunun alâmeti, Hak yolcusu salike nefis latifesi tarafından gös­terilir. Bunun işareti ise, salikten tamamen Hakk’ın zatından başka şey­lerin sevgisinin gitmesi ve : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır.” sözünde gerçekçi olmasıdır.

Bu anlatılan, nefsanî yolda raziye halidir. Ruhanî yolda ise, yine levvamede zuhur eder.

Bundan sonra, Hakk yolcusu salike, küllî letaif telkin edilir. O vakit, zikir vücud iklimine tesir eder; salikin cümle azası zikir okumaya baş­lar. Salik bu zikri, ten kulağı ile de işitir. Bazılarına bu makamda, cümle mevcudatın zikri dahi açılır. Onların zikirlerinden; kimini hal dili ile, kimini kal dili ile işitir.

Bütün olanlar delâlet eder ki : Artık vücud iklimi tamamen nef­sin elinden kurtulmuş, sultanî ruhun tasarrufu altına girmiştir. Cümle kötü huyları da, güzel huylara dönüşmüştür.

Anlatılan son durum, nefsanî yolda olanlara, marziye sıfatında hal olur. Ruhanî yolda olanlara ise, levvamede iken zuhur eder.

Nefsanî yoldan giden zatlar, nefs yolundan gittikleri için, yedi sı­fatın her birinde, bir isimle nefsi terbiye ederler. Salikin aldığı sıfatı, nefs kendi rızası ile kabul eder. O sıfat, nefsin hali olduğunu salikin manasından müşahede ederler. Bundan sonra da, salikin zikrini değiştirirler. Açıkçası : Salike, levvamede iken, mülhime hal olduğunu, o sı­fatla da muttasıf bulunduğunu salikin manen zuhuratından anlayıp zik­rini değiştirirler. Bu usule göre; Hakk yolcusu salike, mertebelerini ta­mam ettirirler.

Ruhanî yoldan giden zatlar, nefsi terbiye etmeksizin, sultanî ruha yardım ederek saliki götürürler. Bunun için de, yedi sıfata karşılık, yedi letaif açıklamışlardır. Her latifenin hali ve alâmeti; anlatıldığı gibi salike göründüğü zaman, o latifeye karşılık, hangi sıfat ise, o sıfatın hali salikte zuhur eder. Bundan sonra, salike bir mikdar daha zikir verir­ler; bulunduğu latifeden daha ileri latifenin yeri salike gösterilir. Ön­ceki zikirden başka, o yere has olmak üzere bir mikdar daha zikir tel­kin edilir. Salik bu zikre devam ederse, sultanî ruha bir mikdar daha yardım gelir; hayvanî ruha bir derece daha üstün olur. Bundan sonra hayvanî ruhun tahammülü kalmaz; o latifenin karşılığı olan sıfatın ha­lini ister istemez kabullenir. O vakit, anlatıldığı gibi, Allah tarafından sultanî ruh tezkiye edilir; kendisine bir forma giydirilir. Bu forma gi­yilişi, o sıfatın salike hal olduğuna işarettir.

Anlatılan tertibe göre; Hak yolcusu salikin nefsi, levvame sıfatın­da iken sultanî ruha yardım gelir. Her latifede, bir mikdar zikir ekle­nerek sultanî ruh, hayvanî ruha üstün edilir. O bulunduğu latifenin sı­fatı; aşk ateşinin şiddetli harareti, zikrin harareti, teveccühte ihsan olunan ilâhi feyzin nuru sebebi ile ister istemez kendisine hal olur.

Anlatıldığı yoldan küllî letaif zuhur ettiği zaman, salikten marziye hali zuhur eder. Hal böyle iken, salikin nefsi, o sırada henüz levvame sıfatı ile muttasıftır; ama kendisi, marziye sıfatının yolunu tamamla­mıştır.

İşte anlatılan manadan ötürüdür ki : “Her tarikatın sonu, Nakşbendiyye tarikatının başlangıcıdır.” diye anlatıldı. Yoksa, ruhanî yoldan salikin nefsi, sülûkünün baş­langıcında; nefsanî yoldan giden kimsenin sonunda büründüğü marziye sıfatı ile muttasıf olması muhal iştir. Ancak, ruhani yoldaki zatlar, nef­si, sultanî ruhla terbiye ettikleri için, sultanî ruhun ağır basmasından an­latıldığı gibi, her latifede zikrin eserleri zuhur ettikçe, o latifenin karşılığı olan sıfatın halini kabul eder. Daha kendisi levvame sıfatında iken, marziye sıfatı ile muttasıf olur. O sıfatın hali de, salikte zuhur ettiği için :  “Her tarikatın sonu, Nakşbendiyye tarikatının başlangıcıdır.” denildi..

***

 

 

YEDİ LATİFE

 

Gelelim, yedi letaife verilen isimlerin veriliş şeklini açıklamaya.. Yedi letaiften beşi şunlardır : Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa.. Beş letaif, bu şekilde anlatılır. Altıncıya gelindiği zaman, onlara : “Nefs letâifi” tabiri kullanılır. Bunun hikmeti sorulursa, biraz ayrıntılara girerek şöyle açıklayabiliriz : Nefs letaifinin mahalli, akl-ı meaşın mekânıdır. Hayvani ruhun da. akl-ı meaşın görüşüne göre vücud iklimini yönettiği için, o yere : Nefs letâifi tabir edildi.

 

Cenab-ı Hak, hiçbir şeyi açığa çıkarıp meydana dökmeden, cümle varlıklar gizli bir örtü içinde idi. O anda, Yüce Zat'ının cemal tecellisin­den sultanî ruhu akl-ı mead ile yaratıp var eyledi. Yine, Yüce Zat'ının celâl tecellisinden hayvanî ruh ile akl-ı meaşı yaratıp meydana getirdi. Bundan sonra, cümle varlıklar : “Kün” (Ol…)  hitabı ile zuhura geldi; aşikâr oldu. Cümle ruhlar: “Rabbınız değil miyim?” divanına toplandılar. Aradan nice zaman geçtikten sonra da, Hazret-i Âdem'in kalıbı yaratıldı. O zaman da, sultanî ruhla, hayvanî ruha : “Âdem'in kalıbına gir.. “ şeklinde ilâhî emir zuhur etti.

O zaman, sultanî ruha altı renkli, ilâhi nurdan altı forma giydirildi. Bu formalar içinde, sultanî ruh güzel huylara büründü. Bütün güzel huy­lar, giydirilen formalarda gizli idi; sultanî ruha giydirilince de, cümle güzel huylarla muttasıf oldu.

Anlatıldığı gibi, celâliyet sıfatının tecellisinden de, zulmanî olarak bir forma dahi, hayvahî ruha giydirildi. Cümle kötü huylar da, o giy­dirilen şeyin içinde saklı idi. Bunun için de, hayvanî ruh, cümle kötü huylarla muttasıf oldu.

Bundan sonra anlatılanlar, ilâhî emre uyarak, Âdem'in kalıbına gir­di; Âdem de bu şekilde canlandı. Anlatılanlardan bilinene göre : “Cenab-ı Hak, ruhları yaratmış, bir yere koymuş, sonra da o yer­den getirip Âdem'in kalıbına koymuş, böylece Âdem hayat bulmuş.” diye, yanlış bir mana anlaşılmasın. Çünkü ruh, İsra suresinin 85. âyetinde şöyle anlatıldı: «Sana ruhtan sorarlar; şöyle söyle: Ruh, Rabbimin işleri cümlesindendir.»

Bu manaya göre de, ruh hakkında çok sözler edildi. Cümlesi de, gerçeği bilmekte aciz kalmışlardır. Ancak, Cenab-ı Hakk’ın bildirdiği kul­ları bilirler; onlar da açıklamazlar. Anlatmaya kolaylık olması, okuyan kimselerce de mümkün mertebe kolay anlaşılması için, böyle yazılmıştır.

Sonra.. Âdem canlandı; kalıpla ruh birleşti. Tek vücut, tek cihet oldular. Akl-ı mead ile sultanî ruhun vücud ikliminde hükûmet etme yerleri kalb oldu. Daha önce de anlatıldığı gibi; sultanî ruhun, akl-ı mead veziri oldu; kalbdeki hükûmet tahtına oturdular. Anlatıldığı gibi, hayvanî ruha dahi, akl-ı meaş vezir oldu. Vücuda fayda vermek için, hayvanî ruh da kalbe yerleşti. Âkl-ı meaş dahi, Âdem'in iki kaşının arasında mekân tuttu. Beyinde olan güçlerle hayvanî ruha, dünyaya alt islerin cümlesini öğretti. Hayvani ruh dahi, on­ları yürütmek üzere vücuda hükmetti.

Bundan sonra, sultanî ruhla birbirine karşı hükûmet etme işinde muhalefet çıktı; aralarına düşmanlık girdi. Zira, hayvanî ruh, akl-ı meaşın yönetimine göre asla Allah'ın rızasını gözetmez; kendi tabiatı olan emmarelikle vücud ikliminde hükmeder.

Sultanî ruha gelince, o da, akl-ı meadın yönetimi altında, kesin­likle dünya işlerine karışmaz. Vücud ikliminde Allah'ın rızasına göre hükmeder. Kendi tabiatı olan safiye sıfatına hayvanî ruhu çekmek için çalışır. Aralarında zıdlık düşmesi de bu yüzdendir.

Bir kimse, bulûğ çağına gelinceye kadar, hayvanî ruhu ile sultanî ruhu eşittir. Bir çocuk dünyaya geldiği zaman; cismi nasıl küçükse, onun akl-ı meaşı ile, akl-ı meadı da noksandır. Ama, hayvanî ruhla sul­tanî ruhta noksanlık yoktur. Çocuğun vücudu her ne kadar küçük olsa da. sultanî ruhla hayvanî ruhu kemaldedir. Ruhta, büyümek, küçülmek olmaz; büyüyen çocuğun vücududur.

Ruh, ezelî ilimde, yaratıldığı gibi çocuğun vücuduna ihsan olunur; çocuk hayat bulur. Vakit tamam olduğu zaman da, ilahî emirle dünyaya gelir. Çocuğun, çocukluk halinde, büyük adamlar gibi rahat durmayıp çabalayıp oynaması, kalıp noksan, ruh da kemalli olmasındandır. Eğer, hayvanî ruhla, sultanî ruh gibi: akl-ı mead ile akl-ı meaş dahi eksiksiz olarak ihsan olunsaydı; çocuk, kendi kendisini helak ederdi. Her şeye aklı erip icraya kudreti olmadığı için, mizacında hiddet zuhur eder; he­lâk olurdu. Bunun için, Cenab-ı Hak, çocuğun vücuduna göre; akl-ı mead ile, akl-ı meaş ihsan eyledi. Çocuk, yavaş yavaş büyürken; akl-ı mead ile, akl-ı meaş dahi yavaş yavaş büyür. Bulûğ çağında, ikisi dahi ke­mal bulur. Artık tedbir ve tasarrufa güçlü olduklarından, o vakit, cümle şeriat hükümlerini yerine getirmekle yükümlü olur.

O zamana kadar, sultanî ruhla, hayvanî ruh; vücud ülkesindeki hükûmet tahtında, eşit haklara sahip olurlar. Bunun sebebi ve hikmeti ise; akl-ı mead ile, akl-ı meaşın noksan olmaları, hayrı ve şerri hak­kıyle anlayamamalarıdır. Bu yüzden de, sultanî ruhla, hayvanî ruh bu­lûğ çağına kadar, hükûmet tahtında eşit durumdadırlar; birbirleri ile mücahede ve muharebe etmezler. Bulûğ çağından sonra; akl-ı meaş, dünya yönünden gelen şeylerin cümlesini olduğu gibi idrâk eder. Hayvani ruha da, lezzet ve safa bulacağı şeyleri öğretmeye başlar. O vakit, hayvanî ruh da, öğrendiklerini vücud ikliminde yürütür; ona göre hükmeder.

Anlatılan şekilde, akl-ı mead dahi, kemal bulur; Allah'ın rızasını sultanî ruha öğretir. Sultanî ruh dahi, hükmünü o şekilde yürütür.

Bundan sonra, daha önce aralarındahi eşitlik durumu, zıddına çev­rilir; vücud ikliminde fitne kopar.

Bundan sonraki durum, o çocuğun cüz'î iradesine bağlıdır. Eğer hayvanî ruha tabi olursa, sultanî ruhu nefse esir olur; vücud iklimi de tamamen hayvanî ruhun tasarrufu altına girer. O kimse de, emmare sı­fatı ile muttasıf olup kalır.

Eğer çocuk, bulûğ çağında cüz'î iradesi ile sultanî ruha tabi olur ise; sultanî ruhun vücud iklimindeki hükmünü makul bulur, onu yürüt­me hususunda iradesini kullanırsa, o zaman, vücud ikliminin tamamı sultanî ruhun yönetimine girer. O kimsenin de, yaptığı işlerinden hep iyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak durumu zuhur edip yürür.

Ancak., bütün bu olanlara rağmen, sultanî ruhun hükmü geçerli olsa dahi, hayvanî ruhun huyları düzelip güzel huylara dönüşmez. Zira, kötü huyların iyi huylara dönüşmesi; bir mürşid-i kâmile tam teslim olmaya muhtaçtır. Çünkü, sultanî ruhla, hayvanî ruh, cümle işlerinde, huyla­rında taban tabana zıd duruma düşmüşlerdir. Bu yüzden, sultanî ruh, hayvanî ruha ağır basarsa, hayvanî ruhu, işleri olan cümle yasaklar­dan çeker, iyilik emrini vücud ikliminde yürütür. Ama, hayvanî ruhu, tabiatı olan cümle kötü huylardan geçirip kendi tabiatı olan güzel huy­lara büründürmeğe gücü yetmez.

İşte, anlatılan manadan ötürü, cümle insan, bulûğ çağından sonra, bir kâmil mürşide muhtaçtır.

Daha önce de anlatıldığı gibi, kâmil mürşid; ya nefsi terbiye yolu ile, ya da sultanî ruha yardım etmek sureti ile, hayvanî ruhu cümle kötü huylarından geçirir ve cümle güzel huylara büründürür. Bunun için mürşidsiz olan kimseler, ne kadar sofu mizaçlı olurlarsa olsunlar, ancak kötü fiillerin cümlesinden kaçar, cümle güzel huylara da bürünürler; ama bun­lar için kötü huyu, iyi huyla değiştirmek muhaldir.

Anlatılan sebepten ötürü, mürşidsiz olan kimseler, ya levvame sı­fatında, ya da mülhime sıfatında kalıp o sıfatlara bürünmüşlerdir. Bu yüzden, bir çocuk, bulûğ çağına geldiği zaman cüz'î iradesi ile sultanî ruha tabi olsa dahi, yine de kâmil mürşide ihtiyacı vardır.

Bunu daha açalım; şöyle ki :

Eğer hayvanî ruha tabi olursa, anlatıldığı gibi, emmare sıfatına bü­rünür kalır. İşlerinin ve huylarının da tamamı, bütün davranışları Al­lah'ın rızasına aykırı olur. Zulmete girer, hayvanlık sıfatında kalır. Eğer cüz'î iradesi ile sultanî ruha tabi olursa, anlatıldığı gibi; işlerinde iyiliği yapmak, kötülüğe engel olma durumu ortaya çıkar; ama kötü huylarla muttasıf olup kalır. Bunun sebebi, yukarıda anlatıldı.

Bu manaya göre; vücud ikliminde sultanî ruhun güzel huyları yü­rümez; hayvanî ruhun kötü huyları yürür. Dolayısı ile, hayvanî ruha giydirilen zulmanî forma vücud iklimini sarar; ortalığı zulmet kaplar. O zaman, sultanî ruha giydirilen altı formanın nurunu bu formanın zulmeti kaplar. Böylelikle güzel huyların cümlesi, sultanî ruhun formasın­da saklı kalır. Vücud ikliminde de, sadece kötü fiiller yürür.

Anlatılan duruma düşen kimsenin huyunun değişmesi muhal iştir. İsterse kendisi, asrının eşsiz görünen kimsesi olsun. Mutlaka kâmil mür­şide ihtiyacı vardır.

Mürşidsiz olan bir kimse, kâmil mürşid bulur; kendisini ona tam manası ile teslim eder ve yıkayıcı elindeki ölü gibi olursa, o zaman, yukarıda anlatılan manalar çerçevesinde : Zikrin harareti, mürşidin gü­zel himmeti, teveccühte ihsan olunan ilâhi feyzin artması ile nefsin ta­kati kalmaz. Bundan sonra, vücud ikliminde bir yere gizlenir. Bu yavaş yavaş da olsa ister istemez, takatsiz kaldığı için kendi sıfatı olan levvamede iken mülhime, mutmainne, raziye, marziye sıfatlarına geçer. Bu sıfatların halini istemeden kabul eder; onlardan biri ile hallenir. Hallendiği sıfatın huyları da vücud ikliminde zuhur eder. O zaman, sultanî ruha giydirilen formalardan biri yenilenir; sultani rııha yeniden giydi­rilir. Tek tek hallendiği diğer sıfatlarda dahi durum budur; Hakk yolcu­su salik, bunu yerinde müşahede eder.

Anlatılan tertibe göre; nefs latifelerine kadar mümkün mertebe sultanî ruhun ağır basması ile, nefs kendi kötü huylarını bırakır. Raziye sıfatına kadar sultanî ruhun güzel huylarını hoşlanmasa da kabul eder. Vücud ikliminde de, nefsin kabul ettiği sıfatın halleri zuhur eder.

Allah'ın zatından başka sayılan masiva sevgisi ve benlik nefsin kendi emmare sıfatı durumundadır.

Ahfa latifesi zuhur ettikte; raziye ile kendisine edilen ezaya, cefaya karşı koyamadığı için razı olup raziye halini de kabul eder. Ancak, ma­siva sevgisi ve benlik kalır.

Bundan sonra, nefs latifelerine de zikir telkin edilir. O zaman da zikir hararetinin şiddeti; akl-ı meşın tedbirini ve tasarrufunu dağıtıp perişan eder. Akl-ı meaş dahi bunun üzerine hayvanî ruh gibi bir yere gizlenir, hiç bir şeye karışmaz. Böylelikle altıncı formanın dahi yenilenmesi zuhur eder; yerinde salike görünür. Bu duruma geldikten sonra masiva sevgisi de silinir; onun yerini Allah sevgisi alır.

 

Şu anlatılacak husus dahi bilinmelidir. Nefs latifelerine kadar olan letaif yerlerine : “Kalb, ruh, sır, hafi, ahfa..” ismi verilmiştir. Bunun hikmetini şöyle açıklayalım : Bu latifelerin belirtileri salike göründüğü zaman; vücud ikliminde hayvanî ruhun huyları kendi içinde saklı kalır. Bu arada sultanî ruhun huyları da yürürlüğe girer. Bunun böyle olmasına da bu latifelerin açıl­ması işarettir. Buna göre, bu isimlerin verilmesi, durum tesbiti içindir.

Nefs latifelerinin yeri, akl-ı meaşın tedbir ve tasarruf eylediği yer­dir. Akl-ı meaş o, yerden dünyaya ait işlerin usulünü ve sevgisini hayvanî ruha öğretir. Salikte bu nefis latifelerinin açılması ile, vücud iklimi akl-ı meaşın görüşüne göre yönlendirilmekten ve onun tasarrufundan kurtulur. Masiva sevgisi de. Allah sevgisine döner. İşbu değişikliğe işaret olduğundan, bu latifelere de : Nefs latifeleri adı verilmiştir.

                                                        

Bundan sonra salike, nefy isbat zikri telkin edilir. Yani : “Lâ ilahe İllallah” (Allah'tan başka ilâh yoktur.) Kelime-i tevhidi.. Bu kelime-i tevhiddeki (LA) nefy olup (İLLAL­LAH) dahi isbattır. Hak yolcusu salik, hergün bir latifenin zikrini okuduktan sonra tel­kin olunan nefy - ispata başladığı zaman, kelime-i tevhidin başındaki (LA) ile nefsin arta kalan benliği nefy ateşi ile yanar; kül olur. O vakit, sultanî ruh, kendi tabiatı olan mahviyete (yokluğa) hükmeylemeye fırsat bulur; nefse de mahviyet hükmünü verir. Bu durumda, nefs ruha ait olduğundan, dava etmeye gücü yetmez; verilen hükmü kabul eder. Salikte dahi, kayyumiyet parçası zuhur eder.

Bundan sonra salike murakabe telkin edilir. Her gün, zikrini, nefy-isbat vazifesini yerine getirdikten sonra telkin olunan murakabeyi icra eyledikte hayvanî ruh, zikir kılıcının şiddetinden vücud iklimini sultanî ruha bırakır; sultanî ruhun her emrine de razı olur. Bu şekilde kendisi de bir şeye karışmadan dururken, keliıne-i tevhidin nefy ateşi dahi üze­rine havale edilir, arta kalan benliği de yanar; sultanî ruhun mahviye­tini de kabul eder. O bu halde iken, Kahhar isminin tecellisi zuhur eder; bu tecellide dahi, hayvanî ruh tamamen silinir; sultanî ruha dönüşür. O yok olur; yalnız sultanî ruh kalır.

Böyle olunca, Hak yolcusu salike, nur tecellisi zuhur eder. Bu hal dahi, nefsanî yolda marziye halidir. Ruhanî yolda, yine levvamede zuhur eder. Yani : Anlatılan hal..

Nefsani yoldan marziye ile muttasıf olan zatlara, her nefeste Zat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Bunun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklayabiliriz :

Onlar, nefsi terbiye ederek gelmişlerdir. Her bir sıfatın halini ne­fs, kendi rızası ile kabul eder; sonra da kendisine hal ederek marziye sıfatına girer. Onlara, marziyenin hal olması, işte bu sebebe dayanır. Zat tecellisi, Zat müşahedesi halleridir; her nefeste zuhur eder.

Ruhanî yolda nefs, levvame. ile sıfatlanıp dururken; sultanî ruhun ağır basması ile nefs gizlenir. Sultanî ruhun halini de istemeyerek, sul­tanî ruhun ağır basması ile kabul eder. Hemen her halini, zorla sultanî ruhun haline dönüştürür. Böylelikle de, kendi tabiatları olan huyları gi­dip nefsaniye yolunda olduğu gibi, anlatılan sıfatların halleri kendisine hal olmaz. Sadece sultanî ruhun ağır basmasından ötürü, kendisini giz­liye çekip mahviyeti kabul eder. Bu yüzden de, teveccüh ve murakabe­lerinde anlatıldığı gibi, nur tecellisi ve nur müşahedesi zuhur eder. Manevî halleri ise, isimlerin tecellisi, fiillerin tecellisi olur. Bunun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklayabiliriz :

Kendisi levvame sıfatındadır, sultanî ruhun ağır basması ile de giz­lenmiştir. Vücud ikliminin yönetimine de karışmaz. Bundan ötürü, he­nüz nefis levvame sıfatında iken, sultanî ruhun teşviki ile marziye haline razı olur. Böylelikle de, anlatıldığı üzere, ruhanî yolda olan Hakk yolcusu saliklere her sıfatın hali zuhur ederek, levvame sıfatında iken mertebeleri tamamlarlar. Ancak bu hale; nefsanîye, yolunda olduğu gibi, marziye sıfatı, nefsin hali olmadığı için : Tekmil-i sülûk (sülûku tamamlamak).. ismi verilir.

Tarikat ehli olanlar, ehlullah olmanın başlangıcındadırlar. Şunun için ki : Nefs yolundan gidenler, bu makamda mertebelerini tamamlarlar. Çünkü, marziye sıfatı, nefislerinin hali olmuştur.

Ruhanî yoldan gidenlere gelince, onlar bu makamda yolu tamamla­yıp ehlullah zümresine katıldıkları halde; nefsleri levvamedir. Bu halde kendileri marziye mertebesini aldıkları için, ehlullah yoluna daha yeni  “-Bismillah” deyip girmişlerdir.

İnsanın kemal bulması nefs ile olacaktır. Nefs, anlatılan sıfatlarla sıfatlanıp marziye sıfatı kendisine hal olmadıkça bir kimsenin, hayvanî sıfattan kurtulup insanlık sıfatına girmesi muhaldir. Bundan dolayıdır ki : Ruhanî yoldan sülûkü tamam eden salikin, sülûktan sonra düşme­sinden ziyade korkulur. Zira nefs, kendi tabiatı olan huylarından, ter­biye edilerek her sıfatta rızası ile kendi halini, sultanî ruhun o sıfattaki haline dönüştürerek marziye sıfatı ile sıfatlanmış değildir. Kendi hali levvame iken, sultanî ruhun ağır basması ile kendisini mahviyete çek­miş, marziye halini de kabul etmiştir. Bu şekilde gelişen durum, ken­disine gayet ağır gelmiştir. Bu yüzden, daima sultanî ruh tarafından, hile ile suret-i haktan görünüp onu düşürmeyi ister.

Anlatılan sebepten dolayı; ruhanî yolda olan bir salik için, sülûkunu tamamladıktan sonra, mutmainne ile sıfatlanıncaya kadar düşme­sinden çok korkulur. Zira, hayvanî ruh; sultanî ruhun ağır basmasından, teveccühte ihsan olunan ilâhî feyzin ziyadeliğinden, zuhur eden aşk ateşinin şiddetli hararetinden ötürü kimsesiz kalıp kendisini mahviyete çekmiştir. Bu yüzden de, anlatılan haller Hak yolcusu salikte zuhur etmişti. Sülûktan sonra ise, muhabbet kesilir, önceki gibi zikrini, fikrini devamlı yürütemez ve huzurunu gaflete dönüştürürse.. İşte o zaman : Hayvani ruh, bir fırsatını bulup dünya cihetinden bir keyfiyetle meş­gul edip kalbini türlü hatıralarla doldurur.

Durum anlatıldığı gibi olduğu zaman; Hak yolcusu salik gafil bulunur, durumu kavrayamaz ise, yavaş yavas kendisini, hayvanî ruh bü­yük bir uçurumdan yuvarlar. Hükümet tahtını da sultanî ruhun elinden alır. Artık vücud ikliminde, kendisi hükmetmeye başlar.

Bundan sonra durum, Hakk yolcusu salikin tecellisine bağlı kalır. Ya ihsan olunan halleri yitirip yine levvame sıfatında kalır; yahut lev­vamede dahi duramaz; emmareye kadar iner. Bu keyfiyet, iki şey dı­şında değildir; şöyle ki :

 

a)     Levvame halinde kalır. Burada kalırsa, yine anlatılan halleri bulacağına ümit edilir. Bu duruma düştüğü zaman, kendisine bir kapanıklık zuhur eder. Teveccühte ve murakabedeki ilâhî ihsanları kaybeder; kesinlikle ruhaniyetten bir lezzet alamaz. Ancak, bu kimsenin nefsi, levvame sıfatında olduğundan, daima kabahati kendisinde bulur, nefsine çıkışır. Sonunda insafa gelir, pişmanlıkla şeyhine teslim olur; eski usulüne göre çalış­maya başlar. Böyle edince, yine şeyhin himmeti ile önceki derecesini bulur. Her sıfatın hali ile nefsi sıfatlanır. Levvame halinde kalıp o hal ile, âhirete göçer. Bu durumda dahi, onun için merdudiyetten korkulmaz.

b)     Levvame sıfatında duramayıp emmareye düşmesi.. Böyle bir duruma düşünce de, Allah korusun; kendisine olan ilâhî ihsanlara : “Evham kabilinden şeylermiş.” der; tarikattan uzaklaşmış olur. Böyle bir şeyden, Allah-ü Teâlâ'ya sığınmak gerek..

Anlatılan sebepten ötürü, mürşide gereken odur ki; salik, sülûkunu tamamladıktan sonra, yani : Latifelerin müşahedesi, murakabe yok ol­ması, nur tecellisi zuhurunda; Rasûlullah'ı keşfetmek zuhur eylemez ise.. o salikin tamamlama Fatiha'sı okunmadan durula.. Bu gereklidir; zira yalnız nur tecellisi ile salik, tek kanatlı kuşa benzer. Nasıl bir kuş, tek kanatla uçamaz helak olursa, bu salikin helak olmasından da çok korkulur. Bunun için, salikin tecelli tarafı ne kadar kuvvetli olursa olsun: Rasûlullah'ın keşfi zuhur edip konuşmak ihsan oluncaya kadar, salikin tamamlama Fatihası okunmadan durulmalıdır. Hak yolcusu salikin sülûkü tamamlandıktan sonra; mürşide düşer ki, salike şöyle söyleye : “Çocuğum. sen şöyle bir zanna kapılmayasın : - Ben, sulûkumu tamamladım. Benim işim tamam oldu. Artık şeyhe ihtiyacım kalmadı. Zira, sülûk ehlinin sonu, ehlullah haline girmenin başlangıcıdır. Sen şimdi, ruhaniyet yolundan tarikatı tamamladın; ehlullahın mertebesine vardın. Ancak, senin nefsin simdi levvame sıfatlıdır. Bunun için, tari­katı tamamladın; marifete : -Bismillah.. dedin.. Şimdi öncekinden daha, çok çalışmak gerekir. Zira, bu yer, çok korkulu bir yerdir. Burada, cümle ehlullah : -Aman ya Rabbi, sana sığınırız.. diye çağrışırlar. Bu yerden düşenin parçası bulunmaz. Nefsin hile­sine de akıllar ermez…” Böyle dedikten; sonra, çok nasihat edip mülhime sıfatına geçme yollarını emir vermelidir.

Bundan sonra, o salikin zikrinden sormalı; eğer onun zikri dört binden fazla ise, bu zikri biraz düşürmelidir. Teveccüh ve murakabe hususunda dahi, çok tenbihte bulunmalıdır.

Sülûkunu tamamlayan bir salike; en az bir saat teveccüh, bir saat de murakabe şart gibidir. Zira salik, sulûkünü tamamlayıncaya kadar; ezel ayrılığı ateşi aş­kının şiddetli sıcağı ile her latifenin açılısında bir nebze “Yâr”ın vuslatın­dan haber alır. Böyle oldukça, aşk daha da şiddetlenir. Vuslat tamam ol­duğu zaman, ayrılık vuslata çevrilir. Bundan sonra aşk sükûnet bulur; sadece cüz'i bir sevgi kalır. Bu vakit, nefsin fırsat kolladığı vakittir. Bunun için de salike teveccüh ve murakabe çokça emredilmelidir. Nefs, sultanî ruha alt olmuşken, aşk ateşinin sükûnet bulması ile kuvvetle­nir, hile yoluna başvurabilir. Böyle bir durum meydana gelmeden, çokça teveccüh ve murakabe emredilmelidir. Mülhimeye geçme yolları ve ça­releri de anlatılmalıdır.

Bundan sonra da arayı boş bırakmamak gerekir. Daima, o salikin halinden sormak icab eder. Eğer düşüş görülür ise, aralıktan haline teveccüh edip ona nasihatta bulunmalıdır. Mutmainne hal olup bizzat sözle anlatılamayan bir şekilde velayet müjdesi kendisine ihsan olunun­caya kadar saliki; bu tertibe göre terbiye etmelidir.

Zira, Hakk yolcusu salikler, Allah'ın birer emanetidir. Durumları, şeyhlerinden sorulacaktır.

Amma, sözümüz, kâmil salike göredir. Hali eksikli olan salik, şeyh­ten sorulmaz.

Bundan sonra, eğer o salikin hilâfete kabiliyeti var ise; kendisine velayet sırrı müjdelenmeli, hilâfet tacı, hırka-i saadet, gayret kemeri ihsan oluna.. Zira, mutmainne sıfatı ile sıfatlanan salike; kabiliyeti var­sa, hilâfet lâyıktır. Çünkü; tecellisi Allah ile var olmak (bekabillah), hali ilmel-yakîn, işleri Cenab-ı Hakk’a ısmarlamaktır. Böyle bir salikin düşmesinden de korku yoktur.

Eğer hilâfete kabiliyeti yoksa, kendisine sadece, velayet müjdesi verilmelidir. Sonra da, her sıfatın elde ediliş çarelerini emretmelidir. Bu arada, halinden de sormak gerekir. Zuhuratına göre de, halini yorum­layıp teselli etmelidir.

Marziye sıfatı ile sıfat alıncaya kadar, her salikin şeyhine ihtiyacı vardır.

Şeyhine dahi düşer ki : Müridi marziye sıfatını alıncaya kadar, her sıfatın çarelerini göstererek terbiye ede..

Velayet müjdesinden sonra, salike şöyle demek gerekir : “Bu durum, henüz bir şey değildir. Giydirilen forma, velayet müj­desi formasıdır. Peygamber varisi olduğuna işarettir. Geçmişteki pey­gamberlere, bu makama geldiklerinde peygamberlik ihsan olunur. Şimdi bizler de, Fahr-i Âlem Efendimiz hürmetine bu sıfatla sıfat aldığımız zaman, sözle anlatılması zor olan bir forma giydik. Yunus suresinin 62. âyetinde buyurulan : «Haberiniz olsun, Allah'ın veli kullarına korku yoktur; onlar, mahzun da olmazlar.» Mana ile müjdelendiğimiz; Efendimizin : «Ümmetimin âlimleri, İsraloğullarının peygamberleri gibidir.» Hadis-i şerifi ile : «Alimler, peygamberlerin varisleridir.» Hadis-i şerifine, mutmainne sıfatında tasdik yeri oldu. Bundan do­layı da, tevekkül forması giydirilir; üstteki âyet-i kerime ile müjde­leniriz. Şöyle bir mana anlaşılmasın : “Biz, işimizi bitirdik. Âyet-i kerime ile de müjdelendik. Bundan sonra, bizim için korku yoktur..” Kesinlikle böyle bir anlayışa kapılmamalıdır. Zira, korku şimdiden sonradır. Haklkatta bulûğa erdik; velayete : -Bismillah..

Dedik.. Bundan sonra, suyu üfleyip içmek gerek.” Böyle dedikten sonra; daha önce anlatılan şeriatta büyük günahın tarikatta küfür olduğunu, şeriatta küçük günahın hakikatta küfür olduğunu, şeriatta mübahın marifette küfür olduğunu güzelce salike söylemek gerekir. Velayetin şartları da güzelce tenbih edilmelidir. İşleri Cenab-ı- Hakk’a ısmarlamak, kendisine hal olduktan, sonra; dünyalık işlere sevgiyi kalben kesmek, sevinç ile kederi bir bilmek usullerini ve çarelerini güzelce salike anlatıp tenbih etmelidir.

Bundan sonra, Hakk yolcusu salik; raziye sıfatına büründüğü za­man, yine şeyhine gerekir ki; onu sırren müjdeleyip şöyle diye : “-Şimdi velayet hal oldu; ama mertebeler tamam olmadı. Bu giy­dirilen forma; velayet hali, nübüvvet eseri müjdesidir. Velayetin hal ol­duğuna, bundan sonra da masumiyet ihsan olunacağına işarettir. Ama, bu hal de, kemalde eksikliktir. Bu halde kalmak, cehalet ve mahcubi­yettir. Yani : Esas manadan yana perdeli olmaktır.” Böyle dedikten sonra, mertebelerini tamamlamadan âhirete göçen velilerin kıyamet günü mahcub olacaklarını anlatmalıdır. Bundan sonra, umumî manada nasihat etmelidir. Sonra bütünüyle, velîlerin vuslatları­nı, aynel-yakîn sırrını, hal olmuşsa hakkal-yakin sırrını emredip marziyeye geçme yollarını ve çarelerini anlatmalıdır.

Bundan sonra, Hak yolcusu salik, marziye sıfatı ile sıfatlanıp ma­sumiyet forması giydirilinceye kadar; yine şeyhi daha önce anladığı gibi, onun halini yorumlamaya ve avutmaya bakmalıdır.

Hak yolcusu salike, masumiyet forması giydirildikten sonra da, yine şeyhine düşer ki; ona marziye halini müjdeleye -ki bu giydirilen ma­sumiyet forması mertebelerin geçişi tamam olduğuna işarettir- şöyle diye : “Geçmiş ve gelecek günahların bağışlandı; hayvaniyet sıfatın, in­saniyet sıfatına dönüştü, insaniyet sıfatına büründüğüne de işarettir.” Böyle dedikten sonra, geniş kapsamlı nasihat ede.. Altı ay kadar yahut bir sene kadar, yine salikin halini yorumlaya ve kendisini teselli etmeye baka.. İçten ve dıştan aralıkta imtihan edip halini yoklaya..

Altı ayın bitimine, bir senenin bitimine kadar salikteki mahviyet aynı düzeyde durur, bir iniş zuhur etmez ise, bilinsin ki : Ona marziye sıfatı hal olmuştur.

Bundan sonra, o müridin artık şeyhe ihtiyacı kalmaz; onun şeyhi bizzat şekli anlatılamayacak kadar yüksek manada Cenab-ı Hakk olur.

O vakit, kendisi de bir kâmil mürşid olur; Rasûlullah'ın verdiği ruh­satla, Cenab-ı Hakk’ın kullarını irşad etmek için kendisine kudret ihsan olunur. Elini tutan Hakk yolcusu saliki, irşad edip Cenab-ı Hakk’a ulaş­tırır.                         

Bir kimse, kâmil mürşid olamaz; taa, marziye sıfatına bürününceye kadar.                   Anlatılan manadan ötürü, eksikli mürşidin elini tutan salikler, ta­rikattan nasipsiz olup hakikattan yana da ziyanda kalmışlardır.

Bunun içindir ki; mutmainne sıfatı, peygamber varisi makamı ol­duğundan, kabiliyeti olan zatlara hilâfet verilmesi yerindedir. Hilâfet­ten sonra da, anlatıldığı gibi, anlatılan çareleri deneyerek, terbiye ede­rek, Hak yolcusu salikin halini yorumlayıp teselli etmek gerekir. Bu makamda iken, şeyhinin himmeti ile, sayesinde irşada kudreti vardır. Ama, şeyhi âhirete teşrif ettikten sonra; kendisi kemalde eksik oldu­ğundan, elini tutan salikleri irşad edemez, hemen kendisini kurtarmış olur. Bu mana dolayısı iledir ki: Geçip giden büyüklerimizden cümle veliyyullah; gerek ruhanî yoldan, gerekse nefsanî yoldan cümlesinin müridleri, marziye sıfatına ulaşmadan her ne kadar kendilerine hilâfet ve­rip irşada memur eyledilerse de, ellerine icazet verip onları kendi hal­lerine bırakmazlardı. Taa, marziye sıfatı, onun hali oluncaya kadar.. Bu­nun sebebini ve hikmetini de şöyle açıklarlardı : “Bizden sonra, noksan kalır; irşad işine yaramaz..” Burada, şöyle bir şey diyebilirsin : “Geçmişteki pir efendilerimiz, bir bakışla saliki Yüce Allah'a ulaş­tırır; kendisine hilâfet verirlermiş!.” Bunun için şöyle deriz : ”-Evet, sözünde doğrusun. Bu durum, ruhanî yoldan giden bir salikin haline benzer. Nefs, levvamede iken, bir bakışta marziye haline ge­çirip onu Allah'a ulaştırırlardı. Ama, kendisine : -İşin tamamdır.. deyip hilâfet vermezlerdi. Bundan sonra, onu terbiye ederek, mer­tebeleri tamamlamayı, kendisine hal ettirirlerdi.”

Sözün özü odur ki : Nefs, terbiye olmadıktan sonra; kendi tabiatını sultanî ruhun tabiatına dönüştürüp anlatılan sıfatlara bürünmesi olmaz iştir.                                             

Ancak, ruhanî yolda, kolaylık vardır. İlk elde, nefsin terbiyesine kalkışılmaz. Sultanî ruha yardım edilir, bu yoldan da nefs alt olur. Anlatıldığı gibi de nefs levvamede iken, marziye halini zorla ona giydi­rirler. Sülûkun tamam olmasından sonra da, her sıfatın iyileşme çarelerini deneye-deneye terbiye ederek, mücahede etmeden; yiyerek-içerek, dostları ile konuşarak, dünya cihetinden gelen cümle işlerini yerine ge­tirerek en kısa zamanda mertebeleri tamamlattırırlar.

Sözü edilen çareleri deneyerek, tarif edilen reçeteli ilâçları kullana­rak; yine tarif edilen yoldan teveccühlerini ve murakabelerini sürdürüp zikre-fikre devamlı çalışan saliklerin; halk arasına karışmalar, yemeler. içmeler, dünya cihetinde olan yararlı işler, zerre kadar feyzlerine engel olmaz. Sülûkü tamam ettikten sonra da. mertebeleri tamamlar. marziye sıfatına bürünürler. Bunun sebebini de şöyle anlatmak mümkündür : Önce sultanî ruha yardım ederek nefs alt edilir. Daha önce, sul­tanî ruh alt iken, her sıfatın iyileştirme çaresi kullanılarak, sultanî ruh hâkim duruma geçer. Nefs, baştan alt olduğundan, durumu kabul edip geri çeviremez, iyileşme çarelerini kullanır. Yavaş yavaş kendi tabiatı, sultanî ruhun o sıfattaki tabiatına çevrilir; o sıfatın hali ile de hallenir.

Anlatılan sebepten ötürü, ruhanî yoldan giden salikler; mücahedesiz olarak, kısa zamanda mertebeleri tamam ederler.

Nefsanî yola gelince, uzun zamanda, türlü türlü mücahede ile sü­lûku tamamlar, mertebeleri alırlar. Bunun sebebi de, ilk elde nefsi ter­biye etmeleridir. Şöyle ki : Hak yolcusu salik, ilk halinde ya levvame sıfatındadır, yahut emmare sıfatında.. Bu ikisinin dışında değildir.

Nefs, anlatılan sıfatın hangisinde ise, sultanî ruha üstün gelir; vücud ülkesi de onun yönetimindedir. Nefsi alt etmek, hükûmet tahtını elinden almak, sultanî ruha teslim etmek için; salike : Riyazet ve erbain (kırk) çıkarma hükmü verirler. Türlü türlü nefse ağır gelen; zor olan neler varsa, onları salike yerine getirmesi için emrederler; yaptırırlar. O vakit de, nefis perişan olur; kimsesiz kalır; sultanî ruh da hükûmet tahtını onun elinden alır, kendisi hükûmet etmeye başlar.

Anlatılan biçimde her sıfatın halini, hayvanî ruha; riyazet kuvveti ile, türlü mücahede ile hal ettirirler. Sülûku, mertebeleri tamam edip marziye sıfatını da alıncaya ka­dar; cümle sıfatların halini, hayvanî ruha hal ettikleri için, bunların düş­mesinden korkulmaz. Yani : Nefsanî yoldan giden bu zatların.. Ancak, bu zatların bu yola ilk girişlerinde manen keşfe dair bazı şeyler riyazet kuvveti ile ortaya çıkar. Bunlara varlık verirlerse, bir adım dahi ileri gidemezler; büyük bir çukura yuvarlanır kalırlar.

Anlatılan sebepten ötürü, bunların ilk halleri, ruhanî yoldakilerin sonlarıdır. Şöyle ki :

Ruhanî yoldan giden salikler; sülûklerini tamam ettikten sonra teveccühlerinde ve murakabelerinde başka başka şeyler açılır, onları gö­rürler. Nefsanî yoldan gidenler de, bunu başlangıç hallerinde bulurlar.

Bunun sebebine ve hikmetine gelince; türlü türlü mücahede ile, ri­yazetle nefsi terbiye etmeleridir. O zaman nefs zayıflar, bedenleri mad­dî güçten düşer. O zaman da, bedendeki alçaklık, yüksekliğe alt olur. Bunun için de cisimleri cism-i latif olup uykuları, uyumakla uyanıklık arası bir şeydir.

Şu da bilinmektedir ki; vücud ikliminde dört unsur vardır; bun­ların terkibinden meydana gelmiştir. Bunların ikisi yüksekliği (ulvîyi), diğer ikisi de alçaklığı (süfliyi) gösterir.

Yüksekliği ifade eden şunlardır : Ateş, hava.. Alçaklığı ifade eden de şunlardır : Toprak, su.. Vücud iklimi, bu dört unsurdan mürekkeptir.

Ciğer, daima körük gibi hareket eder; dışarıdan havayı çeker. Bu hava, ciğerin hareketi ile, vücud ülkesinde uçar, sonra yine dışarı çıkar. Böyle bir devr-i daim ile, vücudda bulunan cümle âletler, havanın devri ile hareket ederler. O hareketten, vücudda bulunan ateşe yardım gelir; vücudda önce sıcaklık zuhur eder. Bu hava, vücuddaki suya karışınca da kan olur.

Yenilen şeyler de, midede erir; posa halinde dışarı atılır. Kalan sa­fisi ise vücuda kuvvet ve et olur. Bundan dolayı, vücudda bulunan top­rakla suya, daima yenilen ve içilen şeyler yardım ederler.

Hava ile ateş dahi, ciğerin hareketi ile dışarıdan içeri, içeriden dı­şarı devroldukça, vücudda bulunan hava ile ateşe yardım gelir.

Anlatılan dört unsur, itidalli birbirine denk olursa; ne yüksekliği ifade edenler görevlerini yapabilirler, ne de alçaklığı ifade edenler.. İti­dalli, birbirine denk dururlar.

Nefsanî yolda olan zatlar, nefsi riyazetle terbiye ettikleri için nefs terbiye olur; toprakla suya da yardım gelmediğinden dört unsurdan yüksekliği ifade edenler, alçaklığı ifade edenlere üstün gelir. Bu üstün gelişten de vücud ikliminde bir letafet zuhur eder. Bu yüzden de, ilk halinde salike mükâşefeye dair bazı şeyler zuhur eder. Ancak, riyaze­tin kuvveti sebebi ile gelmiştir. Ehlullah arasında kötü sayılan bir du­rum olup : “Hayz-ı rical” ismi verilmiştir. Büyük bir uçurumdur; saliki yolundan almaya sebeb olur.

Ruhanî yoldan giden salikler ise, riyazetsiz gittikleri için, vuslat­tan sonrası, mutmainne sıfatı ile sıfatlandıktan sonra her birinin ha­line göre : Raziyede, marziyede, safiyede muttasıf oldukları sıfatın ha­line uygun olarak anlatılan keşif, teveccühlerinde ve ayık hallerinde kendilerine ihsan olunur. Allah'ın velî kullarının kerameti budur; buna : “Keşf-i rical” tabir edilir. Cenab-ı Hak tarafından kullarına ikram olunduğundan, çok beğenilen bir şeydir.

Nefsanî yolda, işin başında nefsi terbiye ettikleri için,; nefsleri mutmainne sıfatına girmedikçe, onlar için sülûkü tamamlamak muhal iştir. Çünkü : Nefs, rızası ile mutmainne sıfatına girmeyince, sultanî ruha kendi isteği ile teslim olamaz. Bu sebepten; salik, işleri Cenab-ı Hakk’a ısmarlamayı hal edinip tereddüt ve renkten renge girmekten kurtulma­dığı için levvamede ve mülhimede kendisine hiç bir şekilde vuslat nasib olmaz. Zira, vuslat ancak mutmainneye mahsustur. Bunun içindir ki : Nefsanî yoldan giden Hak yolcusu salik, mutmainnede sülûkü tamam­lar; nur tecellisi, nur müşahedesi yahut nur tecellisi, sıfat müşahedesi ihsan olunur.

Anlatılan hal, ruhanî yoldan giden salike; levvamede ihsan olun­duğu için : “Nefsani yolun sonu, ruhanî yolun başlangıcı..” denilmiştir. Ama, vuslat ciheti ile.. Keşif keramet ciheti ile de; ruhanî yolun sonu, nefsanî yolun başlangıcıdır. Zira, nefsanî yoldaki­ler, riyazet kuvveti ile, başta da anlatıldığı gibi keşif kerameti ilk hal­lerinde bulurlar. Ancak, iyi sayılmayan bir durumdur. Büyük bir uçu­rumdur ki; Hak yolcusu saliki yolundan alır, muradına nail olamama­sına sebeb olur.

Gaye, Yâr ile beraber olup perdesiz cemalini görmektir; O’nun ver­diği ihsanlara aldanıp manadan perdeli kalmak değildir. Bunun için, Hak yolcusu salike, başlangıç hallerinde zuhur eden şeyler büyük bir teh­like sayılır. Pekçoğu bu ilk zuhurata aldanıp murada eremeden kalırlar. Buna hayz-ı rical ismi verilip şöyle denilmiştir : “Hayz-ı rical, ehlullahın düştüğü bir uçurumdur.” Bunlar, ehlullahın : “-Aman ya Rabbi, bunlardan sana sığınırız.” dedikleri şeylerdir. Bunlara sahip olup kalan kimseleri yollarından alır. Bu işleri özet olarak şöyle sıralayabiliriz : Kabirdekilerin hallerini keşfetmek, ülkeleri keşfetmek, kalblerindekini keşfetmek, melekût âle­mini keşfetmek, musibetleri gidermek, arzuları yerine getirmek.. Bu öl­çüde daha başka şeyleri de sıralayabilirsin.

Bunlar gibi her ne kadar keşfe dair şeyler varsa, zuhur ettiği za­man, bir kimse kendisine : “Kemal ehli oldum.” deyip halka evliyalık taslamaya kalkarsa, kendisini büyük bir uçu­ruma atmış olur; dünya ve ahiretini berbat eder, mahcubiyette kalır. Zira, bu haller papazlarda dahi vardır.

Riyazet kuvveti ile daha önce de anlatıldığı gibi; dört unsurdan ateş ile havanın ağır basmasından vücud ikliminde bulunan yükseklik, alçaklığa üstün gelir. Bu üstün gelişten, vücudda latiflik zuhur eder. Bu yüzden de, anlatıldığı gibi, vücudda türlü türlü şeyler zuhur eder.

Anlatılan durumda salike düşer ki; kesin olarak onlara varlık ver­meye, kendisini de hiç mertebesinde göre : “Allahım, tüm gayem sensin; isteğim rızandır..” diyerek, zikri ile fikri ile meşgul ola..

Taa, kendisine mutmainne sıfatını hal edinceye kadar.. Bu arada sıfat tecellisi, Zat müşahedesi zu­hur edip aynel-yakin sırrına uygun hale gelinceye kadar..

Bu arada, kendisinden zuhur eden şeylerden çok çok sakınıp kork­malıdır : “Kadınların aybaşı halleri, kendilerini namazdan, oruçtan uzak ettiği gibi, bu haller dahi bizi Cenab-ı Hakk’ın vuslatından uzak ederse, halimiz nasıl olur?” diyerek, geceli-gündüzlü “ahhh” edip inleyerek gözyaşı dökmek gere­kir. Ta ki, Cenab-ı Hak, bu büyük uçurumdan geçirip mekândan cihet­ten beri olarak sözle anlatılamayan Yüce Zatı’na ulaştıra.. Bundan sonra, ne kadar keşif, keramet cinsi şeyler zuhur ederse etsin; veliyyullah ke­rametidir. Sahib olanların feyzine zerre kadar engel olmadıktan başka, belki de feyzin artmasına sebeb olur. Zira, aşık, maşukuna ulaşmadan önce; maşukun aşıka verdiği ihsanlar aşıkı denemek içindir : “Bir göreyim, cemalime mi aşıktır; malıma mı aşıktır?.” diyerek aşıkın gerçek aşık olup olmadığını anlamak ister. Bunun için de, türlü türlü mal ihsanı gelir. Eğer aşık, ihsan olunan türlü türlü hediyelere aldanıp kabul eyler ise, aşıkın yalancı olduğunu anlar. Bun­dan sonra değil cemalini, eteğinin ucunu dahi göstermez. Bu hediyeler, aralarında büyük bir perde olur. Aşık dahi, maşukunun vuslatından na­sipsiz kalır.

Eğer aşık, bu gelen hediyelerle asla sevinmez; getiren adama türlü sitemler edip : Hediyeleri kabul ettiğini, esas gayesinin de vuslat oldu­ğunu, kendisinin gece-gündüz huzursuz olduğunu; mektuba yazıp maşu­kuna gönderdiği zaman, maşuku o mektubu alıp mütalaa eder. Kendi­sinin gerçekten aşık olduğunu anlar; sadece kendisini değil, ruhunu ve cümle mülkünü aşıka teslim eder. İşte o zaman, aşık, maşuka ulaşır; maşukun cümle malı-mülkü aşıkın olur.

 

Bir şiir :

Aşık-ı sadık isen sana yeter rü'yet pes;

Aşık-ı kâzib isen var keramet ara gez..1

 

(1) Bu şiirin daha açık Türkçesi şöyledir :

Gerçekçi aşıksan sana maşuku görmek yeter; yalancı aşıksan, gez, keramet ara.

 

Eğer zuhur eden şeylere aldanıp kendi kendine : “Adam oldum. Maşukum benden hoşnut olmasaydı; bu ihsanları bana göndermezdi.” diyerek zuhur eden keşiflere aldanıp sevinen, üstteki misalde an­latıldığı gibidir. Kendisine gelenler, ilâhî bir imtihan içindir; denenir. Kulunun muradını bildiği halde; özür, bahane bulmaması için bu şekilde dener. Zahirdeki aşıka, maşukundan denemek için gelen hediyeler, ma­şuku ile kendi arasında büyük bir perde, sadece elinde kalan hediye ol­duğu gibi; Yüce Hakk’ın Zat’ına aşık olanlar dahi, keşif-keramete alda­nırlarsa… Cenab-ı Hakk ile kendi aralarında perde olur. Keşif bataklı­ğında kalır, kıyamet günü de necasete beslenmiş olarak gelirler.

Ancak, gerçek aşık gibi hediye çeşidi zuhur eden şeylerden ötürü, gayet kederlenip : “-Benim gayem bu değil; bilirsin. Ben, yerlerdeki göklerdeki şey­lerden haberdar olup zahirde şöhret bulmak istemem. Benim istediğim ancak Sen’sin. Senden başkası bana gerekmez…” deyip geceli gündüzlü “ahhh” edip inler.

İşte hali son anlatılan aşık gibi olan salikleri, Cenab-ı Hak, büyük tehlikelere düşmekten korur. Yüce zatına ulaştırır.

İşte o zaman, gerçek aşık, denemeden sonra maşukuna ulaşır; ma­şukun da cümle varı aşıkın olur. İşte anlatılan misalde olduğu gibi, gerçek salikler, vuslattan sonra, Yüce Mukaddes Hakk’ın Yüce Zat’ında mahvolurlar; ilâhî sırların cümlesi kendilerinin mülkü olur. Zira, esas fayda, padişaha yakın olmaktır. Pa­dişaha yakın olduktan sonra, hizmetinde de bulunduğu için cümle sır­larına vâkıf olur. Eğer hizmetinde gerçek manada bulunur da kendisini padişaha sevdirirse.. Kendisini sadr-ı azam edip cümle varını teslim eder; hiç bir şeye de karışmaz. Bu manayı ciddî bir şekilde anla­maya çalış.

 

Burada şöyle bir şey sorulabilir : “-Nefsanî yoldan giden zatların, mertebelerin tamamlanmasına ka­dar, ondan sonra da sonuna kadar zuhuratları manen mi olur, yoksa başka bir şekilde midir?” Bunun için şöyle bir cevap verebiliriz : “-Bu zatların zuhuratı, sülûku tamamlayıp mutmainne sıfatı ken­dilerine hal oluncaya kadar manendir; Rasûlullah'ın keşfi, ilâhî tecelli dahi manen zuhur eder.”

Buna göre, her birinin istidadı kadar kabirlerin keşfi, kalb keşfi, riyazet kuvveti ile bir mikdar zuhur eder. Sülûktan sonra da, sıfat tecellisi, Zat müşahedesi ihsan olunur. Bundan sonra uy­kularında sıfat tecellisi, Zat müşahedesi olur. Ayık hale geldikten sonra; ruhanî yolun ayıklığı gibi, nur tecellisi, sıfat muşahedesi olur. Yine ruhani yoldakilerin hali gibi, halleri de ilmel-yakin olur.

Raziye sıfatında ise, yine ruhani yolun ayıklığı gibi nur tecellisi, sıfat müşahedesi olur.

Marziye sıfatında ise, yine Ruhanî yolda olduğu gibi, uykularında Zat tecellisi, Zat müşahedesi olur. Uyandıkları zaman, yine ruhanî yol­dakiler gibi bazan sıfat tecellisi, Zat müşahedesi; bazan Zat tecellisi, Zat müşahedesi zuhur eder. Halleri dahi, yine ruhanî yolda olduğu gibi, hakkal-yakindir.

Safiye hali ve hayret makamı bunlarla ölçülmelidir.

Ruhanî yolda olan zatlara her sıfatın hali hal oldukta, murakabe­lerinde ve ayık hallerinde ne gibi hal zuhur eder ise, nefsanî yolda olan zatlara dahi sülûkten sonra olan aynıdır. Ancak, ruhanî yolda olan murakabe hali, uyku halinde zuhur eder.

Nefsanî yoldan gidenler, mertebelerin tamamlanmasına kadar, ri­yazeti terk etmezler; bu riyazetle gittikleri için de uykuları gayet ha­fiftir. Onlar, uyurken vücutlarında bir pire hareket etse, o pirenin ha­reketinden uyanırlar. Bunun için bunların uykuları, ruhani yoldakilerin murakabeleri gibi olur. Bundan başka, herbir halleri, sülûkten sonra, ru­hanî yoldakiler gibidir; asla aralarında fark olmaz. Ancak, sülûklerinin başlangıcı, nefs yolundan olduğu için, anlatıldığı gibi, salikleri için biraz mücahede vardır.

Bunun için de, sülûkleri­nin tamamlanması, uzun zamana muhtaçtır.

Hâsılı.. Oniki tarikatın birbirlerine aykırı olmasının sebebi ve hikmeti yu­karıda ayrıntıları ile açıktandı.. Yollarının ayrı ayrı olması sülûk esnasındadır; sülûkten sonra cümlesinin halleri birdir.

Ancak, bunların birbirlerinden ayrı görünmeleri, saliki terbiye için­dir. Yoksa, her birinin yolları ayrı ayrı olduğu gibi, varacaktan yerler de ayrı ayrı değildir. Tıpkı: Hacılar gibi.. Her biri bir yerden gelir; Mekke-i Mükerreme'de birleşirler. Cümlesinin gayesi, duruşları ve davranışları, Mekke-i Mükerreme'ye girdikten sonra tek düzendedir. Bunun gibi, bu tarikatlar da sülûktan sonra tamamen birleşirler; aralarında zerre kadar fark kalmaz. Tek dil, tek vücud olurlar. Bunun için, salikler arasında : “Bu ruhanî imiş; bu nefsanî imiş..” diye, ayrı ayrı görmek yerinde değildir. Cümlesi, Hak yoludur. Cüm­lesinin gayeleri ve varacakları yerleri birdir.

Salike asıl lâzım olan, kâmil bir mürşide gidip onun elini tutmak­tır. Yoksa : “Bu Mevlevi imiş, bu Halveti imiş..” diye ayrı ayrı görmek lâzım değildir. Hangi tarikatta kâmil mürşid bulursan, o zatın elini tutup tam manası ile teslim ol. Verilen emri de ne şekilde olursa olsun; kabul et. Bunları da, ondan sonra yerine ge­tirmeye çalışıp gayret etmek gerekir. Onun yolundan da ayrıca anlatmak caiz değildir. Zira onların cümlesi, birdir. Ayrı bakan, kendısini ayırmış olur. Böyle bir görüşe sahib olmak, feyze engeldir; yolda kalmaya da sebeb olur.

 

NASİHAT

Ey din kardeşim; sana nasihat edeceğim.

Yalnız zahir ilmi ile yetinme; şeriat dairesinde kalma. Zira, zahir ilmi ile zamanın eşsiz adamı olsan, cihanda bir benzerin bulunmasa, kendiliğınden türlü türlü virdler, zikirler, riyazetlerle türlü türlü mücahede edip geceyi namazla, gündüzü de oruçla geçirsen, hiç bir nefesini boşa gidermeyip Allah'ın rızasını yerine getirsen; yine de şeriattan bir adım ileri gidip tarikattan koku alamazsın.

Çünkü, şeriatın yolu cennettir; kendisine sahib olanları cennete gö­türür. Bu şeriatın rehberi de, zahir âlimleridir. Bir kimse, zahir âlimle­rini kendisine rehber edınip de ondan itikadını öğrenmez ise, iyiliği em­redip kötulüğe de engel olsa, ömrünü de bu yolda tüketip şeriata aykırı hiç bir harekette bulunmasa, o kimsenin imanı mukallid imanıdır. Bunun sebebi ise, itikadını ulemadan öğrenmediği içindir; bu yüz­den de delilsiz yola çıkmış olur. Delilsiz yola giden de, yolunu sapıtıp büyük bir uçuruma yuvarlanıp helak olur. Ne silâhından ne de merke­binden bir fayda gelir. Canını telef edip gider. Hali anlatılanlar dahi, itikatlarından bir şeyi yanlış öğrenmiş, cehennem yoluna girmişlerdir.

Ömürleri son buluncaya kadar bir âlimden itikatlarını öğrenip dü­zeltmezlerse; işin sonunda imansız nefes verilir. Yolu sapıtan kimseye atından ve silâhından bir fayda gelmeyeceği gibi; bu kimselere de ibadet­lerinden ve taatlarından asla bir fayda gelmez. Belki ebedî cehennemde kalırlar.

Şeriatın rehberi nasıl âlimler ise, tarikatın rehberi de kâmil mürşidlerdir. Tarikat, şeriatın içinde bir yoldur. Şeriat cennet yolu olduğu gibi: tarikat dahi Hakk yoludur, rehberi kâmil mürşidlerdır. Bunun için, şe­riat ilminden sonra, tarikatı bilmek gerekir. Çünkü, şeriat zahir ilmi­dir; tarikat ise, batın ilmidir. Şeriatın rehberi zahir âlimleri olduğu gibi: tarikatın rehberleri de kâmil mürşidlerdir, bunlara : “Batın âlimleri” ismi verilmiştir.

Şeriat rehberlerinden, zahir ilmi elde etmeden kendı kanaatına göre amel eden kimsenin : “Cennet yolu” diyerek, cehennem yoluna saptığı gibi; yalnız şeriat ilmi ile kalıp tarikat rehberlerinden birini kendisine delil etmedikçe, yolunu bulması muhaldir. Açıkçası : Şeriattan bir adım dahi ileri gidemez. Ama şeriatı bilip amel ettiği için, cennet yolundan çıkıp cehennem yoluna sapmaz. Ancak, şeriat dairesinde kalır ki : Hakikattan habersizdir. Daha açığı : İnsanlık sıfatını, hayvanlık sıfatı ile değiştirip hayvan sıfatı ile kalırlar.

İlmi ile âmel eden biri : “Mürşidsiz olarak, zahir ilmi ile batın ilmini ele geçirdim..” diyen kimse şuna benzer : Büyüklerden biri gecenin karanlığında bir yere gider. O gittiği yerin yolunu da bilmez. Ama, o kadar gurur­ludur ki : “-Beni bir bilmez sanmasınlar..” deyip malına ve çevresine güvenir. Pek çok da ışıklar yakıp yola çıkar. Belki yakılan ışıkların aydınlığı ile yolundan yanılmaz; bir teh­likeye de düşmez; ama dünyayı dolansa, aradığı yeri bulmaz. Zira, mut­laka o yere gidıp gelen bir delile ihtiyacı vardır. İşbu misâl zahir âlimi için bir misâldir. Zahirdeki ilmin kuvveti ile : “Ben hakikati bulurum.” deyip mürşidsiz olarak yola çıkarsa, delilsiz yola çıkan o büyük kimse gibi olur. İlim ışıklarını yakıp türlü türlü mücahede ile işlediği amellerini kendisine yol arkadaşı eder. Yola çıktığı zaman, gerçi ilmin ışığı ile gittiği yolu görüp hendeklere, korkunç yerlere düşmekten ko­runur, yolunu da kaybedip bir tehlikeye düşmez. Ama arzu edilen hakikattan yana da bir iz bulamaz. Faydasız bir gayrete girmiş ve çek­tiği emekler de boşa gitmiş olur.

Zira, Cenab-ı Hak, hakikati bir yere gizlemiştir. Dört yanı da, se­malar kadar hendektir. Bu zahir ilmi kuvveti ile hakikati arayanlar; gelseler gelseler bu hendeğe kadar gelebilirler. Bu hendeği gördükleri zaman da : “Bu yol bu kadarmış..” deyip geri dönerler. Açıkçası, çok çok gerilerde kalırlar. Yahut, hendeğin dört yanını dolaşır kalırlar.

İşte, şeriatle, hakikata sülûk edenlerin en ileri halleri bu misaldeki gibidir. Amma., elinde şeriat ilmi de bulunmayıp şeriatsız olarak zamanı­mızda, eksikli mürşidin elini tutup :  “Hakikati bulduk.” diyenlerin ellerinde şeriat feneri de olmadığı için, anlatılan hende­ğe varmadan karanlıkta kalır; bir kuyuya düşüp helak olmuşlardır. Zira, Hakikat yolu, gecenin karanlığından daha karanlıktır. Fenersiz olarak, ayağın basıldığı yeri görmek olmaz iştir. O yolun feneri de şeriattır.

Bu yolda, anlatılan hendeğe varıncaya kadar daha nice hendekler ve nice kuyular vardır; onları akıllar almaz. Hesapsız yırtıcı canavarlar vardır; onları saymakla bitirmek mümkün değildir.

Zahir alimlerin anlatılan hendeklere kadar gitmeleri, ilim meşalesi sayesindedir. Şeriatsız olarak eksikli mürşid ile giden belki bir adım at­madan helak olur. Ama, bu gibilerin ellerinde fenerleri de olmadığı için, büyük bir tehlikeye düştüklerini de bilmezler : “Hakikati bulduk..” diye övünürler.

Şeriatle amel eden, hakikat yüzünden de eksikli olan mürşide inabe edenin durumuna gelince.. Şeriatle amel ettiği için, elinde şeriat feneri vardır. O fener ile salikin elini tutup yolun tehlikelerinden sakındıra sakındıra hakikatin çevresinde bulunan hendeğe kadar, kendisine inabe eden saliki getirir. Oraya varınca da salike : “İşin tamamdır..” deyip kendisine hilâfet verir. Halbuki salik, o sırada hakikattan habersiz durumdadır. Ancak olsa olsa, tarikat usulünü bilmektedir. İşte anlatıldığı gibi olanlar da. kâmil mürşide ulaşamadıkları için, hakikattan yana yoksun kalmışlardır. Ancak. mürşidleri şeriatle amel ettiği için; cehennem yoluna sapmamış, cennet yolunda kalmışlardır. Zira tarikat yetmişüç tanedir. Bunu : «Ümmetim, yetmiş üç partiye ayrılacaklar.» Hadis-i şerif uyarınca, icabet ümmeti, yetmişüç partiye ayrılmıştır, bu hadis-i şerifin devamı olan:  «Biri hariç, hepsi cehennem ateşindedir.» Mana uyarınca, yetmiş ikisi cehennem yoludur; biri de cennet yolu­dur.

Allah, kendisine salât ve selâm eylesin; Rasûlullah Efendimizden, o bir parti sorulduğu zaman şöyle buyurdu : «Ben ve ashabımın izlediği yoldur.»

Bu hadis-i şerifte; şeriata, tarikata, hakikata işaret vardır, ehli olan bilir.

Daha açığı, yetmiş üç tarikatın biri cennet yoludur : “Hakikat” dedikleri de bu yolun ötesindedir. Tarikat, şeriatın içinde bir yoldur ki ; Ona girenleri, hakikata ulaştırır. Bu yolun da sadece şeriatle bulun­ması muhal iştir. Çünkü, Cenab-ı Hak onu şeriatın içinde gizlemiştir.

Anlatılan sebepten ötürü; yalnız şeriatla mürşidsiz gidenler; şeriatle amel eden, hakikatte eksikli mürşidle gidenler anlatılan hendeğe ka­dar gelirler. Orada kalırlar; hakikat yolunu göremezler. Oraya gidip gelen bir zata teslim olarak kendilerine delil edinmek sureti ile her emrine razı olamadıkları için, şeriat dairesinde kalırlar. Ama anlatılan sapık parti­dekiler gibi : “Hakikati bulduk.” diyerek, cehennem yoluna sapıp helak olmazlar. Ellerinde şeriat fe­neri olduğu için cennet yolundan çıkıp cehennem yoluna girmezler. Bu­nun içindir ki : Şeriattan düşen cehenneme gider: tarikattan düşen şe­riatta kalır. Bu manayı iyi anla.

Durum anlatıldığı gibi olunca; güzelce düşünülmeli, önce, şeriat emirlerine göre amel etmelidir. Bundan sonra bir kâmil mürşid arayıp buldukta, kibrit-i ahmere sahip olmuş gibi, cümle genel ve özel işleri ona teslim etmelidir.

Onun sözünü Rabbani bir ilham bilip : “Hakkımızda ilâhî emirdir.” diyerek, onun emirlerini yerine getirmeye çalışıp gayret etmelidir. İşe bu şekilde önem verilirse, mürşid olan zat dahi, kendisine mürid olanın elinden tutup şeriat feneri ile önüne düşer. Anlatılan sapıklık yolla­rından sakındıra sakındıra anlatılan hendek başına kadar getirir. Şeriatın içinde gizli ve ince olan tarikatı gösterir. İşte o yol ile, o hendekten geçirip hakikata ulaştırır : “Kâmil mürşid olanın yolu kolay olur..” dedikleri işte budur. Zira, mürşid olan, önce kendisi kâmil bir mürşidin elinde sülûkunu tamamlayıp mertebeleri almıştır. Bundandır ki : Bu yolun her usulünü bilir; bu bildiği ile de amel eder. Bunun için de, Hak yolcusu saliki, kolay yolu ile Allah'a ulaştırır. Bu sebepten Ötürü, salike kâmil mürşid bulmak, ömrü oldukça da : “Bulayım..” diyerek, cümle memleketi aramak farz-ı ayndır. Zira, bu dünya im­tihan âlemidir. Bu dünyaya gelmekten gaye ise, Zariyat suresinin 56. âyeti ile şöyle anlatıldı : «Cinleri de, insanları da bana ibadet etmeleri için yarattım.» Bu âyet-i kerimenin son lafzını: “Beni bilsinler.” diye tefsir edilmiştir. Bu dahi, mertebeleri tamamlayıp marziye sıfatı ile muttasıf olmakla olur. Yani : İnsanın, dolayısı ile yaratıldığı şey, marziye sıfatı ile muttasıf olmaktır. Böyle bir şeyin olması da, kâmil mürşide muhtaçtır.

 

Bunun için ömrün son buluncaya kadar kâmil mürşid arayıp bulunca : “-Bu Mevlevî imiş, bu Bedevi imiş, yok bu Halveti imiş..” deyip bu gibi kısır döngü ve renkten renge girip ayırım yapmaktan çok çok sakınmak gerekir. Hangi tarikattan bir mürşid bulursan : “Cümlesi birdir; istedikleri Hak'tır..” deyip tarif edildiği gibi, tam manası ile teslim olmalı, emrini de ye­rine getirmelisin. Aksi halde yolunu kaybeder; dağ başında kalırsın. Der­sen ki: “-Kâmil mürşidi nereden bileyim?” Sana şu cevabı veririm : «Ameller, ancak niyetlere göredir.» Hadis-i şerifindeki mana gereğince, cümle ameller halis niyetle olur. İşin özü vücuda halis niyetle gelir; zira amel niyete dönüktür. Niyet halis olursa, amel dahi, Yüce Hakk’ın dergâhında makbul olur. Bu iş de böyle­dir.

Halis niyet ile kâmil mürşid arayan kimselere Cenab-ı Hak, bir ve­sile ile, kâmil mürşidi ihsan eder; mürşid elde ettirir. Meğer ki halis niyet olmaya.. Kimde ki aşkın nişanı vardır; bu onu, sonunda maşuka kavuş­turur. Bu manayı anlamaya çalış.

 

 

FAİDE

 

Konusu : Kötü huylardan kurtulmak için bazı tavsiyeler.

 

Bir kimse, kötü huylardan kurtulup güzel huylara girmek isterse; burada anlatılacak üç ahlâkî esasa sahip çıkmalı, bunları kendisine me­leke edinmelidir. Yani : Vazgeçilmez alışkanlık hahne getirmelidir.

Anlatıldığı gibi yapan kimsedeki kötü huylar, güzel huylara dönü­şür. O kimse, aynı anda marziye sıfatı ile muttasıf olur. Zira, burada an­latılacak üç ahlâkî esasa : “Ümmül-ahlâk” tabir edilir ki, cümle güzel huyların anasıdır: en güzel huylar bu üçünden zuhur eder.

Her kimde, bu güzel huylar bulunursa, ona müjde olsun ki : Güzel huyların cümlesi ile sıfat almıştır. Onları, sırası ile anlatalım :

 

BİRİNCİSİ : Mahviyettir. Yani : Benliği silip yok olmak..

Bu arada, kendisini cümle eşyadan aşağı görüp tam bir mahviyetle yok olmaktır.

 

İKİNCİSİ : Kabahati, suçu örtmektir.

Bir kimsenin işlerinde ve huylarında ufak-tefek kabahati görülürse o kusuru bir hikmete yormalıdır. Ona buğzetmeden, düşmanlık göster­meden hal ile, söz ile o kimseyi o kusurdan geçirmek için elden gelen ne ise yapılmalıdır. Bunu yapacak olan kimse, kendisini o kimseden aşağı görüp ortaya çıkan kusuru da bir hikmete yorup kusur sahibini o işten vaz­geçirmeye çalışmalı, gayret etmelidir.

Anlatıldığı gibi edilirse, Allah'ın izni ile sebeb olunur, o kimse de o kusurdan zerre kadar kurtulursa, sebeb olan kimse, zerre kadar kendisine varlık vermemelidir. O kusurdan vazgeçmeyi, Yüce Hakk'tan görmelidir.

Bir kimsenin, anlatılan kusuru bu şekilde bıraktırmak elinden gelmez ise, gördüğü zaman da, zerre kadar içine toz kondurmamalıdır. Yine o gördüğü kusuru bir hikmete yormalıdır. Yine de, kendisini o kusur sahibin­den aşağı görmelidir.

 

ÜÇÜNCÜSÜ : Dünya sevgisidir.

Dünyanın geçici eşyası olan cümle şeyleri, Yüce Hakk’ın sevgisinin altında görmeli; onun sevgisini her şeyin üstünde tutmalıdır.

Yaratılmışlardan, mevcud şeylerden birine sevgi duyulduğu zaman; onun oluşunda, Yüce Hakk’ın üstün sanatı görülmelidir. Bu yoldan Yüce Hakk’ın Zat’ına sevgi duyulmalıdır. Sadece, bir yapılmışa sevgi duyarsan; o şeyi kendine put edinmiş, Yüce Yaratan’ı bırakıp yaratılmışa tapmış olursun. Halbuki sevgi ortaklık kabul etmez.

Bu yüzden her ne şeye sevgi duyulursa duyulsun; ondaki Yüce Hakk’ın güzel sanatını görmelidir.

O sevdiğin şeyi vahdet deryasına daldırıp aynel-yakin sırrı ile Yüce Hakk’ın Zat’ına içten sevgi duymalısın. Bu manayı da ciddî bir şekilde anla.

**

Bu eserin yazarına alt bir şiir :

 

Eğer Aşık isen zahid, Huda'ya;

Bırak mülk-i vücudun bahr-ı LÂ'ya..

Atıp kendin bu deryaya eden gark;

Göçer pervaz urup birden Huda'ya..

Soyunup ol enaniyetten ol dem;

Misal-i zerre mahv'olunca Âdem..

Dalarsa mahviyet deryasına kul;

Ulu sultan olup Hakk’ı görüp ol..

Arada kalmaz ağyarın vücudu;

Visali Hakk’a bulunca o kul yol..
Eğer bilirse sende bir kusur var;
Onu setr edip asla kılmaz izhar..
 Hakk’ın kudret yedinde olduğunu;
 Kamu eşyanın anlar etmez inkâr..
 Verir hikmete cümle gördüğünü;
Hem eşyadan tutar alçak özünü..
Ki Zat-ı Hakk'ta mahv'olan kim ola;
Görür cümle Hakk imiş yalvaranı..
Edenlerde cemal-i Dost’u rüyet;
Kalır mı masivadan hiç mahabbet..
Görür mü didesi ağyar artık;
Nasib oldukta çün dost ile vuslat..
Kişi benliğini mahv'eyleyince;
Adem ikliminin şahı olunca..
Bilir hakkal-yakin sırrını ol dem;

Kamu ahlâkını tebdil edince..
Kuru dava sanup etme teenni..
Çalış ihlâs ile eyle temenni..
Bulursun Hakk rızasın mahviyette;
 Sana meftuh olur ilm-i ledünni..
Görüp unsur-u libası içre zahid;
 Bilir herkes gibi Nurî de âbid..
 Eder halk ile zahir ihtilafa;
Velî batında agâh-ı müşahid..1

***

 

 (1) Bu şiirlerin daha açık Türkçesi şöyledir :

Zâhid, Allah'a aşıksan; varlık gemisini denize sal.. Kendisini bu denize atıp boğan; birden kanat açan Allah'a uçar.. Soyunur benlikten hemen; insan zerre misali olunca-. Kul mahviyet denizine dalarsa; ulu sultan olur. Hakkı da görür-Arada yabancılar varlığı kalmaz; ama, kul Hakk’a ulaşma yolunu bulunca.. Sende bir kusur olduğunu bilirse; onu örter, asla açıklamaz.. Bütün eşyanın, Yüce Hakk’ın' elinde olduğunu anlar, inkâr etmez-Cümle gördüğünü bir hikmete yorar; eşyadan daha aşağı tutar kendisini.. Kim Hakk’ın zatında mahv'olursa; cümle eşyadan yalvaranın Hak olduğunu görür. Dostun cemalini görenlerde; onun zatından başka şeylere sevgi kalır mı? Artık onun gözü hiç yabancı görür mü; ama dosta kavuşmak nasib olursa. Ama, insan benliğini silince; yokluk ülkesinin şahı olunca Bütün huylarını iyiye dönüştürünce de; hakkal-yakin sırrını o zaman bilir.

Bu işi, kuru dava sanıp yavaş hareket etme; ihlâsla çalış iste. Hakk’ın rızasını mahviyette bulursun; sana ledün ilmi de açılır. Bu, unsur giysisisinin içinde zahid görür ki : Nuri'nin yolu da herkesinki gibi. Dışta halka karışıp görüşür; ama içte ayıktır, müşahede ehlidir.

 

 

Hadid suresinin 3. âyetinde buyurulan : «Evvel, âhir, zahir, batın odur; o, her şeyi bilir.»

Mana uyarınca, bu risalede şeriata uygun olarak tarikat, hakikat, ma­rifet açıklandı.

Kaf suresinin 37. âyetinde buyurulan : «Hiç şüphe edilmeye ki, bunda anılar vardır. Ama kalbi olana, ku­lağa geldiği zaman huzurlu bulunana..» Mana işaretleri, basiret sahiplerine bol bol yeter. Doğru yolda susa­yan gerçek aşıkları doyurur, mizaçlarında ilâhî feyzin güzel kokusu kıya­mete kadar baki kalır.

 

Tatfif (Mutaffifin) suresinin 25-28. âyetlerinde buyurulan : «Onlara mühürlü halis şaraptan içirilecek. Onun sonu misktir. Gü­zellik için yarışanlar, bunun için yarışsınlar. Ona tesnimden katılmıştır. O bir kaynaktır ki, yakınlığı bulanlar içerler.»

 

işaretince, sülûklarının başlangıcından sonuna kadar ve ve sülûkun sonundan mertebeleri tekmil edinceye kadar her tarikte mürşide ve müride lâzım olan usûl, şartlar ve zuhuratın hepsi beyan olunarak, Allahu teala’nın yardımı ile bitirmek müyesser oldu.

 

 

MURAKABE  KİTABI

 

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

 

İÇİNDEKİLER

Giriş

Mukaddime

1.  BAB: Nefsanî Tarik

2.  BAB: Ruhanî Tarik

3.  BAB: Tarikat, Hilâfet, Tecelli

4.  BAB: Nefs - Sultanî Ruh

5.  BAB: İlâhî Tecelliler

TENBİH: Şeriat-Tarikat-Hakikat

HATİME: Tarikatlar

FAİDE: Kötü Huylardan Kurtulmak

 

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

MiFTÂH'UL - KULÛB

kitabını okumak için tıklayınız.

 

***

Muhammed Nurî Şemseddin Nakşbendî [K.S.]

PENDİYYE

kitabını okumak için tıklayınız.