havvahanim


İSLAM'IN    "GÜLER"     YÜZÜ

İSLAM'IN GÜLERYÜZÜ

 Eva de Vitray-Meyerovitch
Şule Yayınları


Aristokrat ve Katolik bir aile içinde yetişti. Seçkin tabakaya mensup çocukların okuduğu okullarda eğitim gördü Profesör oldu. Birçok ülkenin pek çok üniversitesinde dersler, konferanslar verdi. Fransa'nın dünya çapında en saygın bilim ve araştırma kurumu, İlmi Araştırmalar Milli Merkezi'nde (CNRS), yönetici ve uzman olarak çalıştı. Bir gün İkbal'ı, onun aracılığıyla da Mevlana'yı keşfetti. O ikisi sayesinde İslam'a kavuşunca, araştırıcı, sorgulayıcı ruhu nihayet huzur ve sükuna erdi. Bu değerli hanımefendinin gerçeği arayışı anlatılıyor bu kitapta.

 

MEKKE

Eva de Vitray-Meyerovitch
Şule Yayınları

*

Eva de Vitray-Meyerovitch'in Tasavvuf ile ilgili iki kitabı...


 

İSLAM'IN GÜLER YÜZÜ

PROF.DR. EVA DE VİTRAY-MEYEROVİTCH

***

 

  “İkbal’in kitabını okuduktan sonra,İslam’a ilk adımlarımı attığım zaman, tahmin edersiniz ki kolay bir şey  değildi bu. Anglikan bir büyükanne tarafından Katolik mezhebinde yetiştirilmiştim. Kocam Yahudi idi. Delice bir şey yaptığım duygusuna kapılıyordum ve bana rehberlik edecek birisi  de olmadığı için bazen iyiden iyiye şaşırıp kalıyordum. Yaptığım dualarda şöyle niyaz ettiğim olurdu:”Bana ne yapmam gerektiğini sen söyle. Bana bir işaret gönder...’’Bu işareti ben, bir rüya görerek aldım. Rüyamda kendimi

kabre konulmuş gördüm ve bir tür kişilik ikileşmesiyle, kendi mezarımı kendim dışarıdan görüyordum. Hiç mi hiç görmediğim bir mezardı bu. Mezar taşımın üstünde  ise Eva adım Arapça veya Farsça bir yazıyla  yazılmıştı ve bu da   "Havva" şeklinde idi. Bu bana çok garip görünüyordu ve hem  uyuyor hem de

“Hadi  canım sende, ben ölmedim ki,” diyordum. Bundan emin olmak için de,  ayak parmaklarımı oynatıyordum. 

Uyandığımda, bana aynen şöyle denildiğini hatırladım:”Bak yavrum , sen bir işaret istedin,işte senin işaretin:Sen  Müslüman bir hanım olarak gömüleceksin.”

Bu rüyayı unuttum ve çok tabii bir şekilde İslam yoluma devam ettim. On beş sene sonra,İstanbul’a  ilk seyahatimi yaptım. Orada, birkaç yıl önce  UNESCO’ nun oluruyla ( sema yapmaları için ) Şehir Tiyatrosu’na  getirttiğim semazenlerden biriyle karşılaştım. Mesleği mimarlıktı,çünkü , biliyorsunuzdur elbette, keşişlere, rahiplere hiç mi hiç  benzemeyen Mevlevi  dervişleri, hayatlarını herkes gibi sürdürürler,aileleri ve meslekleri vardır. Bu dostum bana,” Madem  Mevlana ile bu kadar ilgileniyorsunuz, şimdi müze durumundaki seki bir Mevlevi tekkesinde yürüttüğüm çalışmaları gelip görseniz”dedi. Oraya gittim. Moloz ,çöp ve paslanmış demir yığınları üzerinde yürümek zorunda kaldım. Ahbabım  yürüyüp geçmeme mecburen yardımcı oldu ve bütün bunları birlikte tırmanıp aştık. Avlu duvarlarını çevreleyen büyük demir parmaklıklar kırılmıştı. Bir çeşit avlunu ta dip tarafında işçilerin restore etmekte oldukları küçük bir köşk vardı. İtiraf edeyim, biraz endişeliydim,üstelik çoraplarımın yırtılmamasını ve bileğimin bükülmemesini düşünüyordum ki bir anda sanki kalbim durdu. Tam önümde,bana rüyamda gösterilmiş mezar taşını gördüm. Bunun tıpatıp aynısıydı,üzerinde sadece bir isim eksikti. . Mimara,”Bu garip mezar taşı da ne? Diye sordum. Bana onun bir kadına ait  mezar taşı olduğu cevabını verdi. Ve ilave etti:” Biz  burada, hayatta iken  Mevlevi dervişi olan ve buraya gömülmek isteyen kadınların mezarlarını gün yüzüne çıkarmaya çalışıyoruz. Bu mezarlık asırlarca kendi haline bırakılmış. Kabirlerin üzerlerini kaplayan toprakları buldozerle atıp,çiçekleri ekeceğiz.” Birkaç sene  sonra , bu mezar taşı üzerindeki Havva ismi,artık tamamen resmi bir şekilde benim adım oldu. Hacca  niyet ettiğim zaman ,Ezher Üniversitesi’nden izin belgesi almaya gittim. Karşıma tanıdığım bir profesör çıktı,bana ,”Müslüman  olduktan sonra hangi adı aldınız?”diye sordu. Kendisine Müslüman adımın olmadığını söyledim. O bana bunu mutlaka edinmem gerektiğini ifade etti. Her şeyi öylesine kendi başıma  öğrenmiştim ki bu durumu hiç bilmiyordum. Şaşırıp kaldım ve kendisi buna bir çözüm buldu:”Şimdiki Eva  adınızı İslamileştirmeniz  kafi. Hemen   sonra bu, Kur’an’da geçen bir kelime “dedi. Böylece  Eva’dan, ben Havva oldum. Zaten Havva, rüyamda mezar taşımın üzerinde gördüğüm kendi ismimdi.” (S.55-56)

 

            “Yerli yersiz,ikide bir kullanılan şu “din değiştirme/ihtida”kelimesinden,doğrusu ben hiç hoşlanmıyordum. Çünkü  yeryüzündeki fertler kadar yollar vardır. Bazıları için bu, bir yıldırım çarpmasını andırır;bazıları içinse uzun zaman benim için söz konusu olduğu gibi,iki adım ileri bir adım geri şeklinde gerçekleşir. Sözgelimi, yıldırım çarpmışçasına Müslüman olan çok iyi arkadaşlarım var. Onlar Kahire’ye geldiklerinde, bir camiye girdiler ve kubbenin başlarına çöktüğü hissine kapıldılar. Niçin ikisi de birden hıçkırıklara boğulduklarını, onlar bugün dahi  söyleyebilecek durumda değillerdir. Onlar  ateşli Müslümanlar oldular. Diğer bazı dostlarım ise, daha çetin ve çoğu zaman da açıkçası çok zor bir güzergâh  takip ettiler. Hem zaten yolun ne önemi var. Asıl olan hedefe,ulaşmak.”(S.65)

 

            “Mevlâna’yı nasıl keşfettiniz?”

            İkbal’in  hakkında uzun uzun konuştuğumuz o eserini okurken, Üstadım dediğim Mevlâna Celâleddin Rumi’den sürekli alıntılar yaptığını görünce oldukça meraklandım. Bu ismi daha önce hiç duymamıştım ve kendi kendime, “Bu adam da kim?” deyip duruyordum. Derhal Milli Kütüphane’ye Üniversite’nin  Şark Dilleri bölümlerine ve bu dallardaki eserleri bulunduran kütüphanelere koştum. Kendisinin 13.yüzyılda yaşamış bir mutasavvıf olduğunu öğrendim, fakat daha fazlasını bilmem zordu,çünkü Fransızca'ya tercüme edilmiş en ufak bir eser yoktu. Nicholson  tarafından İngilizce'ye çevrilmiş birkaç metin ile Almanca'ya  tercüme edilmiş birkaç şiirini buldum. Başka hiçbir şey, fakat okuduklarım bana öylesine çarpıcı geldi ki, bu hazineleri Batı' ya  tanıtabilmek için klâsik Farça diploması  almaya  karar verdim. Ancak bu üç senelik dil eğitiminden sonra, çalışmaya koyulabildim.

Ne kadar çok ilerlersem, keşfettiklerim beni o kadar çok şaşkına çeviriyordu. Mevlâna 13.yüzyılda yaşıyordu,yani Aziz Fransuva'nın (François) bir çağdaşıydı. Şiir, tabiat ,hayvan,yoksul...sevgisi gibi pek çok bakımdan ona benziyordu. Kurulu düzene uygun düşünceler taşıyan insanlar tarafından beğenilmediği oluyordu, çünkü fahişeleri teselli etmeye gidiyordu. Kendisinin tek görevinin uyuyan ruhları uyandırmak olduğunu söylüyordu. Muazzam şairane eserlerinin bundan başka bir gayesi yoktu. Şüphesiz en önemli eseri de, tam metin hâlinde   tercümesini yeni bitirdiğim ve başlı başına bir dünya olan  Mesnevî' dir.  Mevlâna, aynı zamanda büyük bir düşünürdür. Düşünebiliyor musunuz: Tâ 13. Yüzyılda, bir atomun kesildiğinde,içinde bir çekirdek ve çevresinde de dönen gezegenler olduğunu öğretiyordu. Bu atomların içinde bulunan olağanüstü enerjiden de kesinlikle haberdardı ve dünyayı kül edebilecek bir çarpmaya sebebiyet vermemek için çok dikkatli olunması gerektiğini ilân ediyordu...

            Çok daha olağanüstü olanı ve beni son derece hayran bırakan  yanı,şunları söylemesiydi:

"Kâinatın küçük bir köşesinde ibaret olan ( ve Ortaçağ' da zannedildiği gibi hiç de evrenin merkezi olmayan )bu minnacık Dünya gezegeninde,bütün insanlar yıldızların etkilerine maruzdurlar. Ay,          kadınların döllenmesine ve gelgitleri etkiler,güneş ise bitkilere tesir eder." Onun zamanında, Ay'ın  tesiri konusunda insanlar zaten sabit fikir sahibiydiler. Evet, fakat o buna ilavede bulunuyor,bakın size ben Farsça'dan kelimesi kelimesine tercüme edeyim:" Daha az bilinen husus,bu yeryüzündeki bir insanın en ufak  hareketi, henüz keşfedilmemiş galaksilere ait güneş sistemleri içerisinde kaydedilmiş olmasıdır. Ben bunu tercüme ettiğim zaman, kendime bir çimdik attım,acaba rüya mı görüyorum diye ve hemen hatırladım ki bir gün, Fas'ın Fes şehrinde,Olivier Costa da Beauregard ( Olivye Kosta dö Borögar) ile kahve içiyordum. Kendisi bana şöyle demişti."Aziz dostum, biliyor musun ,biz öncü fizikçiler,eğer bulup keşfektiklerimizi halka söylesek, bizi çıldırmış sanırlar. Mesela siz bir kahve fincanına dokunduğunuzda, Einsten bu hareketin diğer güneş sistemleri tarafından algılandığını ifade eder."Aynı şeyi Mevlâna'nın  13. Yüzyılda söylemiş olduğunu hatırlayarak küçük bir şok geçirdim.( S.66-68 )

 

            "Biz onun Mevlâna'nın öğrencileri tarafından katledilmiş olduğunu haklı olarak düşünebiliriz,"dediniz. Bunu neye dayanarak söylüyorsunuz? Bu uzun bir hikâye ve o kadar garip bir hikâye ki zaman zaman bunu anlatmakta tereddüt ediyorum. Size ilk önce Konya'daki Şems Camii'nden bahsetmeliyim. Hayır , o çok güzel olduğu için değil. Hem zaten, döneminin camii değil. İmdi,boş bir sandukanın  bulunduğu bu camide,tuhaf şeyler oluyor. 0 camiye,1969'da, ilk girdiğimde,kendimi öyle kötü hissettim ki, neredeyse bayılacaktım. Anlayamıyordum neden ve bayağı bir maddeci olduğumdan da kendi kendime, " Henüz sabah kahvaltımı yapmadım da ondan"dedim. Dışarı adımım atar atmaz,kendimi oldukça iyi hissedince çok şaşırdım. Defalarca tecrübe ettim ve her seferinde hastalığım nüksetti. Otele döne3rken yolda, tanıdığım Mevlevi dervişlere rastladım. Onlardan biri bana, "Benzin uçmuş,nereden geliyorsun böyle?"diye sordu. Az önce başıma geleni kendisine anlattım. O buna hiç şaşırmadı."Yaa ,demek öyle. Bilinen şeydir o,"dedi. Bana daha fazla bir şeyde söylemek istemedi.( S.73 )

 

"çok cana yakın bir grupla, daha çok agnostik*olan bu üniversite öğretim üyeleriyle yola çıktım. İçlerinde Katolik bir de çift vardı ve bu çift ilk bakışta biraz gelenekçi görünmüştü. Şems Camii'nin önüne geldiğimizde hava çok güzeldi. Dışarıda tek bir ağaç yaprağı dahi kımıldamıyordu. Camiye girdik ve bir anda âdeta bir kasırgaya yakalandık,biraz la Canabiére ( Kanbiyer )**'de görülen şiddetli karayeli andırıyordu bu. O yana bu yana savruluyor,yalpalıyor,birbirimize tutunuyor ve ancak bu şekilde zor şer ayakta durabiliyorduk. Gerçekten insana ürküntü veren bir şeydi,çünkü tek bir pencere olsun açık değildi.   Pencereden dışarı baktım ve ağaçlarda en ufak bir kıpırtı dahi olmadığını gördüm. Bir zaman sonra ,uzun zaman Mevlâna müzesinin koruyuculuğunu yapmış ve Türkiye'de Kültür Bakanı olmuş olan iyi dostlarımdan birinden telefon aldım. Bana " Biliyor musunuz, Şems'in cesedini bulduk. Onun  camide araştırma yaptık ve toprağı yeterince derin kazınca bir iskelet bulduk olsa olsa onunkidir."dedi. Onun iskeletinin bulunduğu yerin tam üstünde bizi birbirimize yapıştırmış olan o inanılmaz kasırgayı hatırladım hemen. Sizde bilirsiniz, niçin öyle oldukları pek iyi bilinmeyen elektrik yüklü yerler vardır. Mesela Chartres ( Şartr ) katedralinin altında bulunan kuyu, Maharshi ( Maharşi )'nin  yaşadığı yer,( içinde Azize Madeleine ( Madlen)'nin yaşadığı mağra bulunan) Sainte-Baume (sent-Bom) dağı...Benim gibi kimseler için,oralara gitmek bazan zordur..."

 

            "size  bu konuda anlatacağım bir garip hikayem daha var. Bundan seneler önceydi, gerçek bir turist gibi ellerim ceplerimde,Konya'da geziniyordum. Bir yandan vitrinlere bakınıyordum. Derken, şu  oda kadar büyüklükte bir yere geldiğimde, nefesimin tam anlamıyla tıkandığını, gerçekten soluk alamaz hale geldiğimi hissetim. Kan  şekerim çok düşük olduğundan ,bayılıp düşmekten korktum, fakat ö birkaç metrekarelik yeri geçer geçmez,kendimi tekrar iyi hissettim. Emin olmam ve içimin rahat etmesi için, aynı yere geri döndüm ve aynı rahatsızlığı duydum. Bir zaman sonra, o aynı dost Kültüre Bakanı, bana, "Biliyor musunuz biz şimdi Şems'in  önce tuzağa düşürüldüğü , ardından da katledildiği yeri neredeyse kesin bir şekilde belirledik."dedi. Bana,çarşıdan pek fazla uzak olmayan o yeri tarif etti ve işte tam da orasıydı benim kendimi rahatsız hissettiğim yer. Üzerinde biraz düşünürsek, bunda şaşılacak hiçbir yan yok. Zannediyorum ki  hâdiseler yerli yerince kalıyor ve bazı trajik olaylar, cereyan ettikleri yere işaret koyuyorlar. Bu türden size sayısız örnekler verebilirim, üstelik böyle hâlleri yaşamış tek kişi ben değilim. ( S.74-75 )

 

            "Türkiye'de  " Sema" izleyip dönen ve hayal kırıklığına uğramış olan insanlar gördük. Onlar orada sema diye turistler için bir gösteri,bir halk dansı görmüşler.

Maalesef, böyle bir şey mümkündür. Bir gün, Konya'ya varır varmaz, bir "Sema" görmek için çok acele gittim. Âyin icra edilen yer ,neon ışıklarıyla  aydınlatılmış büyük bir spor salonuydu, girişte bazı insanlar coco-cola  içerken, bazılarıda prinçten yapılma yaldızlı küçük semazenler satmaya çalışıyorlardı. "Sema "ın kendisi her zamanki kadar güzeldi,ama canım, Sema bu değildi ki. İçim daraldı ve âyin bitmeden orayı terkettim.

            Odamdan içeri girerken, mevlânâ’ya hitaben kendi kendime, “Aslında , bu karikatür yerine başka bir şey seyretmeyi ne kadar isterdim” diye mırıldandığımı farkedince şaşırdım. Tam o esnada, telefon çaldı ve bana “hanımefendi, sizi arıyorlar” denildi. Beni aramalarının mümkün olmadığını, çünkü geldiğimi daha kimseye haber vermediğimi söyledim, fakat santraldaki  görevli ısrar etti ve karşıdakinin Doktor Eva diye aradığını söyledi. O zaman derviş dostlarımdan birinin sesini duydum: “ İnsan Semanın tam orta yerinde bizi bırakır da gider mi?” Ruhumun daraldığını söyledim, o da bana, “Âyini folklor gösterisine çevirmek bize haz mı veriyor sanıyorsunuz? Haydi gelin, sırf sizin için Sema edeceğiz” dedi. Böylece gecenin saat ikisinde bir Sema âyini seyrettim. Mevlâna’nın istediği kâinatın gerçek dansıydı bu, atomların ve gezegenlerin baş döndürücü dönüşünü yansıtan âyin işte bu idi.”(S.76)

 

            “Mevlâna’nın cihanşumüllüğü (dini birlikteliği) üzerinde çok duruyorsunuz.

            Evet, çünkü bu hususta Mevlâna’nın inanılmaz derecede modern olduğunu düşünüyorum. Çok net olarak bilmeden, benim arayageldiğim de budur: Bir toplamacılık, oradan buradan devşirmecilik olmayan bir dinî birliktelik. Çünkü biraz İslâm’dan, biraz Hristiyanlık’tan, biraz Budizm’den veya Hinduizm’den alıp bunlardan acayip bir karma yapmak her zaman kolaydır. Hakikî  dinî birlikteliğin, kat’iyyen böyle olmadığını ve her bir kimsenin kendi geleneği içinde sonuna kadar gitmesi gerektiğini düşünüyorum. O zaman, ancak o zaman, bizler merkeze ulaştığımızda, siz diğerleriyle buluşacaksınız.” (S.799

 

            “Çok doğru. Ben belki fazla entellektüelim, fakat Allah’ın nasıl olduğunu bilmekten âcizim. Onu zihnimde şekillendiremem ve böyle bir şey yapmayı da istemem. Ama bilirim ki, bilebildiğimiz veya hayal edebildiğimiz bütün şeylerin ötesinde bir Mutlak (Varlık) vardır. Bir sperma hücresinin Mozart veya Einstein ( Aynştayn) olabildiğini gördüğünüz zaman, bütün bu olup bitenlerin gerisinde bir zekânın var olduğunu düşünmeden edemezsiniz. Şu halde bir Mutlak (yaratıcı) vardır, fakat kendisini ya açıkça vurur veya duyurmaz.

            Kendisini açıkça duyurmazsa, sizin Budizm gibi bir dininiz olur. Böyle bir dinde, sürekli arınma yoluyla, bir merdivenin basamaklarını tırmanır ve yukarısında küçük bir fikir sahibi olmaya başlayabilirsiniz. Buddha, öğrencilerine ruhun ölümsüzlüğü üzerine sorular soruyor ve cevaplar veriyordu. Altı yaşındaki oğlu kendisine Einstein (Aynştayn)’ın izafiyet teorisinin ne olduğunu sorduğu zaman bir baba ne yaparsa, o da onu yapıyordu: “Bu meseleyi sen yüksek matematik okuduğun zaman konuşacağız.”Tıpkı  bu baba gibi, Buddha da tilmizlerine özetle, “Yeterli bir bilinç düzeyine eriştiğiniz zaman bundan tekrar bahsedeceğiz” cevabını veriyordu.

            Buna karşılık, ( Hz. Ibrahim’i ortak iman atası gören) üç Ibrahimî din, Allah’ın kendisini insana açıkça duyurduğunu kabul eder. Bu duyurma (yani vahiy), bize O’nun merhametli olduğunu öğretir. Fakat O Kendisini Çinliler’e, Hintliler’e veya Araplar’a birbirine taban tabana zıt bir şekilde duyuramaz. Zorunlu olarak O herkes için aynıdır.  O yüzden temel mesaj da aynıdır. Asıl olan da budur. Geriye kalanların hepsi, çeşitli şekillerde yorumlanabilen bir vahyedilmiş veri üzerinde derinlemesine düşünmekten ibarettir.”(S.105)

 

            “Benim oldukça dikkate değer bulduğum nokta, İslâm’ın ibadeti, kozmik ( evrenle, kâinattaki bütün varlıklarla  bütünleştiren) bir ibadettir. Bu ibadet mevsimlerle, ayla, güneşle... uyumludur. Kutsallaşan bir evrenle birleşip bütünleşmedir. İçinde bir bakıma Hristiyanlık’taki Pater’in karşılığı  olan Fâtiha’nın da yer aldığı namaz, oldukça kozmik bir duadır, çünkü bir ağaç misali ayakta, bir insan gibi diz çökmüş halde ve bir taş gibi secdeye kapanmış durumda dua edilir. Namazda, bütün kâinatı insan eline alır ve onu insanlık adına takdim eder. Fâtiha, ayakta okunan tek duadır, cemaatle söylenebilen de tek dua. Yeni doğmuş bebeğe ilk sesleniş, kulağına okunan ezandır. Ruhunu teslim etmek üzere olana son fısıldanan dua da Kelime-i Şehadet’tir. İslâm’da ibadet ve dua, hayatın hoş ve kötü hâl ve şartlarına eşlik eder. Namaz bitirildiğinde, baş iki yana çevrilerek barış ve Allah’ın rahmeti üzerinize olsun denilir ve bununla da bütün dünyaya bir tür barış çağrısı yapılır.

            Çölündeki bedevi, gölgelere bakarak namaz saatini bilir, Ramazan ayının gelişini ise hilâl belirler... O yüzden diyeceğim ki İslâm’da ibadet, kutsallaşmış bir kâinata tam bir uyum sağlamadır.”(S.108)

 

            “Müslüman olunmadan sûfi olunmaz, fakat sûfi olmadan Müslüman olunur. Bunun altını çizmek çok önemli, çünkü çoğu zaman, birazcık da manevi ırkçılık  yüzünden olsa gerek, Müslümanlar’ı berbat ve korkunç bulan kimseler hemen, “Ah! Sûfiler, onlar başka! Biz onları marjinaller ( toplum dışı yaşayanlar) olarak görüyoruz” diye ekliyorlar. Bu tıpkı, Azize Therese d’Avila (Terez d’Avila) Katolik’ti, fakat Hristiyan değildi demeye benziyor biraz. Sûfilik kesinlikle marjinal ( toplum dışı) değildir. Tasavvuf, İslâm çerçevesi içinde, yaşanmış bir içselleştirmedir.  ( dinin derûnileştirilmesi, dini emir  ve yasakların gönülden yaşanmasıdır). Şüphesiz çok büyük bir düşünce özgürlüğüyle birlikte... Zaten bu düşünce özgürlüğü, asıl  (salt) İslâm’ın temel niteliğidir.

            Eğer bir kural varsa, o da şudur: herkes Kur’ân’ı, sanki şu an kendisine vahyediliyormuş gibi anlamalıdır.”(S.112)

 

            Sizin konuşmanızı dinlerken, biz sık sık şeyh bin Tunis’in sözlerinin tadını buluyoruz. Prophetes d’aujourd’hui/ Bugünün Ermişleri kitabımız için kendisiyle görüşme yapmıştık. Onun çarpıcı etkisine ve evrensellik anlayışına hayran kaldık. Kendisini tanıyor musunuz?

            Tabiî, hem de uzun zamandır. Bana ondan bahsetme fırsatı vermenize memnun oldum, çünkü kendisine ve tarikatına karşı çok eskiden beri sevgim, derin saygım, hayranlığım ve hürmetim var. Bir gün bu tarikatın şeyhi olacağını hiç aklından geçirmemişti ve öyle görülüyor ki bunu kabul etmezden önce çok çetin anlar yaşadı. Kendisini gidip görmelerini söylediğim insanların hepsi de, onun parıltısına ve çok çarpıcı gönül yüceliğine hayran kaldı.”(S.113)

 

            “Fas’ta intisap ettiğim şeyhin tarikatı, Şeyh bin Tunis’inki ile çok yakından alâkalıdır. Onun için manevi yönde bir tavsiyeye ihtiyaç duyduğumda, zaman zaman, uzakta olan ve hiç Fransızca bilmeyen benim şeyhimden çok kendisine sorarım.

            Diğer bütün sûfiler gibi, kendisi de, Cezayir’de taassubun yükseldiğini görmekten dolayı çok üzgündür herhalde. Sûfilerin bu aşırı hareketlerle ilişkileri nelerdir?

 

Sûfiler, mutaassıplardan hiçbir zaman hoşlanmamışlardır. Zaten onlar, “kurulu düzene uygun düşünenler” tarafından çoğu zaman zulme uğramışlardır. Tıpkı diğer dinlerin mistikleri gibi. Aziz jean de la Croix ( Jan dö la Kruva) hapse girmedi mi?

Şeyh bin Tunis ile ilk defa karşı karşıya gelirken, karşımızda uzun bir entari giyinmiş, sakallı bir ihtiyar beyefendi bulmayı bekliyorduk. Genç ve çok modern bir adamla karşılaştık.

Kendisi gerçekten nurlu, sakin ve aynı zamanda da doğru, zamana ayak uydurmuş biridir. Çocuklar hem dinlerini hem de bilgisayarı birlikte öğrensinler diye Kur’an’ı bilgisayara geçirmiştir. Oldukça ileriyi gören, basiretli biridir. Ben kendisine İslâm’a girmek isteyen pek çok dostumu takdim ettim ve o, her seferinde, çok fazla acele etmemeleri konusunda ısrarla durdu. Onlara sürekli olarak, “Ne yaptığınızdan emin olun ve ancak bilinçli olarak bu işe girişin” diye tekrarlıyordu.

Ara sıra beni efkâr bastığı zaman -ki bereket versin pek sık olmaz-, birden kendi kendime, “şeyh bin Tunis Paris’te olsaydı da, bir taksiye atlayıp ziyaretine gitseydim” dediğimi farkederim.”(S.114)

 

“Bize kutsal savaştan, Batılılar’ı çok fazla korkutan şu meşhur “cihad”dan bahsedin.

Bu bir yanlış anlamadır. Cihad, mücadele etmek manasına gelir ve İslâm’daki sahih anlamıyla bu mücadelenin günahlarımıza karşı, bizzat kendimize karşı yapılması gerekir. Şu halde söz konusu olan, derûnî bir mücadeledir.

Bir seferden dönerken hazreti Peygamber, bir gün sahabilerine şöyle söylemiştir:

“Biz küçük savaştan dönüyoruz. Şimdi günaha karşı büyük savaş vermemiz gerekecek.”

İşte cihad budur. Onu, bahsettiğiniz kutsal savaş şekline büründürenler siyasilerdir. Dinler maalesef, azizler, ermiş kişiler tarafından çekilip çevrilmiyor. Duruma hakim olan ve dini kullananlar çoğunlukla siyasilerdir. Topraklar fethetmek veya iktidarlarını artırmak istediklerinde, bunun kutsal bir savaş olduğunu söylerler. Fakat kutsal savaş düşüncesi sadece Müslümanlar’a ait bir düşünce değildir.

Kendinizi Tahran’da olup bitenleri gören sıradan bir Fransız’ın yerine koyun. Bugün insanların pek çoğu, bir Müslüman tehlikesinin var olduğu izleniminde.

Güzel de, daha önce bir Batı sömürgeciliğinin gerçekleştiğini ve bunun da bir etme bulma dünyası olduğunu unutmamak lâzım. Cezayirliler değildi Fransa’ya gelen, aksine Mağrip ülkelerini  (Fas, Tunus, Cezayir’i), ardından da Çinhindi’ni istilâ edenler Fransızlar olsu. Aztekler’i, Mayalar’ı,İnkalar’ı soykırıma tabi tutanlar ve büyük medeniyetler olan bu medeniyetleri yıkıp yok edenler yine Avrupa’lılar olmuştur. Ya Afrika’ya yaptıklarımıza ne dersiniz? Üstelik bütün bunlar yakın zamanlarda olan hadiselerdir. Rusya’da toprak köleliğinin  kaldırılışı daha geçen yüzyıldır. Bakıyorum da bizler batı’da, çok rahat bir şekilde kendimizi sütten çıkmış ak kaşıklarmışız gibi görüyoruz.

Ben yobazları sevmem, İran’da yapılmış olanlardan da hoşnut değilim, fakat dikkat etmek gerekir ki bu yine de bir etme bulma meselesidir. Ben Şah döneminde İran’a gittim ve gördüm: Pek hoş değildi.”(S.129)

 

“Bir defasında başıma çok garip bir hâdise geldi. Bir gün, Kahire Üniversitesi’nde görev yaptığım sırada, tanımadığım bir şeyhten bir telefon geldi. Bana, “Gelecek Cuma boş musunuz?” diye soruyor ve “Tell hazan (Héli-opolis/Helyopolis) Camii’nde size ihtiyacım vardı,” diyordu. Tell hasan (Héli-opolis/Helyopolis), Kahire’nin güzel bir banliyösündür, Neuilly* (Nöyi)’yi andırır biraz. Orada büyük bir cami vardır, Cuma namazından sonra burada bulunmam gerekiyordu.

Tam zamanında kapının önüne geliyorum ve görevli kadınlar girişinin nerede olduğunu soruyorum. Bana önce, “Şu tarafa” diyor, ardından da, “Fakat hamımefendi, sizi erkekler girişinde bekliyorlar” diye ekliyor. Ayakkaılarımı yeniden giyiyor, geldiğim yeri tekrar katediyor ve yere oturmuş iki yüz civarında erkek topluluğunun önüne varıyorum. Cuma namazı yeni bitmişti. Küçük sehpanın önüne oturmuş, kırçıl sakallı, tanımadığım bir şeyh vardı. “Aa! Profesör hanım, gelin yanıma oturun,” dedi. Kendisine ne yapmak için diye sordum, bana bunu az sonra görüp öğreneceğimi söyledi. Benden ne istediğini anlamadığım için şaşkın ve tedirgin bir şekilde oturdum. Nihayet söze başladı ve bana şöyle dedi:

“Efendim, sizin gelmenizi arzu ettim, çünkü aralarında bazılarının kızların eğitim görmesine karşı olduğu bütün bu adamlar, bir yandan çoluk çocuğuna annelik ederken, diğer yandan üniversite öğretim üyeliği yapan bir Batılı kadının, tahsil yoluyla İslâm’a nasıl ulaşabildiğini görüp bilsinler istedim. Onun için, şimdi siz bize katetmiş olduğunuz bu yolu anlatır mısınız?

Arapça’mın pek iyi olmadığını söyledim, bunun üzerine benden İngilizce konuşmamı ve kendisinin tercüme edeceğini söyledi. Böylece nereden nereye ulaştığımı anlattım ve sekiden indiğimde bütün o insanlar elimi sıkmak istediler. Fevkalâde güzeldi. Eminim, benim bu kısa sohbetim sırasında, bu erkeklerden bazıları çocuklarından beri besledikleri peşin hükümlerin içlerinde eriyip gittiğini gördüler.”(S.138)

 

İslâm’da, ruhlar bedenlerden önce vardır, o yüzden de ruhlar (geçmişi) hatırlarlar. Tam şu lehte, (yani iki yaratılış arasındaki) unutma vardır. Size söylemiştim Kur’ân, insanın unutkan olduğu, sadece Allah’ı değil, gerçekte kendi kendisini bile unuttuğu konusunda çok sık durur. Her şey, tarifi icabı, kendiliğinden olması gereken bir bilinçlenmeye doğru gidiyor. Böylece de karşımıza o zamansızlık, o imtiyazlı an kavramı yeniden çıkıyor.

            Şu halde zikir, hatırlamak için yapılıyor, değil mi?

Haklısınız. Kur’ân’da Allah, “beni anın (zikredin) ki, Ben de sizi anayım” (Bakara, 2/152) buyurur. Demek ki, zikir, bir hatırlamadır. Zihin işletilmeyerek, bol tekrar yoluyla hatırlama yoluna gidilir. Hindular’ın mantralar, katolikler’in tespihler veya Ortodokslar’ın Rus hacısının duasıyla yapmakta oldukları da zaten budur.”(S.146)

 

            “Şeyh bin Tunis bize, sűfi olmak , sürekli olarak Allah’ı hatırlamaktır, diyordu.

            Çok doğru, bu hatırlama (anma,zikretme) kavramının üzerinde ne kadar dursam azdır. Bir bakıma, İslâm’da Allah’a karşı işlenen günah’ın (‘ın adı), gaflettir.

            Mesela, insan namaz kılarken yanıldığında veya vergilerini yada cevabını vermediği mektubu düşünmeye daldığında, unutma (sehiv) secdesi denilen ek bir secde yapmak zorundadır. Gerçekten de bu, gafletimizden dolayı bir af dilemedir. Bu gaflet, bu unutma kavramı, temel bir kavramdır. Tevrat’ı, İncil’i veya Kur’ân’ı  okuduğunuzda, sizin kolunuzdan çeken ve size, “Uyan! Uyuyorsun! Gafil gafil dolaşıyorsun!” diyen biri vardır. Aslında bu husus oldukça basittir. Çünkü bir müslüman için mümin lmak, Allah’a meleklerine, peygamberlerine, vahiylerine (peygamberleri aracılığıyla gönderdiği kitaplarına) ve ahiret günene inanmaktan ibarettir. Hepsi bu kadardır. Bütün mesele budur. Geriye kalanların hepsi, âyin ve ibadetlerdir.”(S.147)

 

            “Ve bir Hakikat şehidi. Şunun bunun hoşuna gitsin diye mesajı yumuşatmayı reddetti ve bunun için onu öldürdüler.

            Şüphesiz. Biliyorsunuz, Hazreti İsa ve Hazreti Meryem, Müslümanlar için çok önemli kişilerdir. Zannedildiğinden çok daha değer verilir onlara. Hatta İran’da, bir kız çocuğu yaramazlık yaptığı zaman, kendisine, “Hazreti Meryem’i üzeceksin yavrum” denilir.

            Pek çok ortak yönümüzün olduğunu söylemekte haklıymışsınız.

            Elbette. Kendisinden daha önce de bahsettiğim manastır başrahibi’nin bana söylediği şu sözü hiç unutmam: “Ne mutlu ki, hepimiz aynı şeyi söylüyoruz.” Bu, son derece doğru bir tespit. Mistikleri, mutasavvıfları okuyun, göreceksiniz ki, derinlerde, temellerde, kendilerinin bağlı oldukları kurumların (dinlerin) ötesinde, hepsi de aynı tecrübeyi yaşıyorlar.”(S.151)

 

            “üstadlarınızdan pek az bahsettiğinizi gözlemliyorum. Fas’ta bir şeyhinizin olduğunu bildiğimi sanıyorum.

            Doğru, fakat kendisinden bahsedilmesini istemiyor. Kendisi güçlü bir mütefekkirdir ve pek çok müridi vardır. Bana çok şey kazandırdı, fakat daha fazla bir şey söyleyemem.

            Hiç olmazsa bize, araştırmanızda büyük bir rol oynamış olan Louis Massignon (Lui masinyon)’dan bahsedebilirsiniz.

            Bana son derece büyük katkıları olmuş bir insandır. Üstelik de her sahada. İlk İkbal tercümeme önsöz yazarak beni şereflendirmiş büyük bir âlimdir. Hiç bilmediğim pek çok hususu anlamamda bana yardım eti.

            Onunla ne zaman tanıştınız?

            İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminin hemen ardından. Size daha önce söylediğim gibi, (Alman işgaline) direniş dönüşü, C.N.R.S.’e (Bilimsel Araştırmalar Milli Merkezi’ne) girdim. Dört yıl boyunca çok hasta oldum, çok vahim, şifa bulmaz bir kansızlık çektim. Her halde bütün savaş boyunca açlıktan gebermiş olduğum için. Işte bu esnada Massignon’u (Masinyon’u) buldum.

            Olağanüstü bir adamdı. Kendisinin İslâm’ı bu kadar iyi bilmesine rağmen ihtida etmemiş olmasına, islâm dünyasında insanların her zaman son derece hayret ettiğini biliyorum. Aslında o, bütün dogmatizmlerin ve teolojilerin ötesinde mistik bir insandı. Brötanyalı idi ve biraz gizemli işaretler dünyasında (insandan insana, ölüden diriye, diriden ölüye karşılıklı işaretlerin gönderildiği bir âlemde) yaşıyordu.

            Kocam yanı başımda enfarktüsten birkaç saniye içinde öldü. Yere eğildi, çocuklarla oynadığını sandım ve düştü. Çaresizlik içinde, ilk önce Massignon’a (Masinyon’a) telefon ettim. Bir zaman sonra, onu evinde, kocamdan bahsederken kendisine, “Ebedi hayata inanmak güzel bir şey, peki ama hiç değilse bir tebessümle karşılaşacak mıyız? Diye sordum. Bana şu cevabı verdi: “yavrucuğum ( bana hep böyle derdi, çünkü benim tam babam yaşındaydı), annem öldüğünde, ben de tam aynı soruyu kendi kendime sordum. Bir gün bağdat’ta, annemi düşünerek geziniyordum, derken bir erkek çocuk yanıma gelip bana bir güvercin teklif etti. Orada bu güvercinlere ‘hakkı’denilir, çünkü ‘Hakk’ Gerçeklik, yani Allah demektir ve güvercinler ‘Hakk, hakk, Hakk’ diye öterler. İşte bu küçük çocuk bana güvercinini verdiğinde, bunun ben annemin cevabı olduğunu düşündüm.”

            İtiraf etmeliyim ki ben böylesi işaretlere karşı duyarlı değilim, fakat Massignon (Masinyon)’unki gibi bir ruh için, bu gönderilmiş bir işaretti. Zaten dine dönüşünün kökeninde de bu tür bir vaka vardır. Bunu Parol donnée / Verilmiş Söz kitabında anlatır. Agnostik iken, Maspéro ile Arapça öğrenmişti. Bu durum çok tabiî olarak onu, askerliğini yapması gerektiğinde, Irak’a götürdü. Orada, ordunun coğrafya servisi (haritacılık bölümü ) için arazi ölçüm ve çizelgeleri yapmakla görevlendirildi.

            1914 yılları civarıydı. Kendisini casus diye yakalarlar ve idama mahkûm olur. Mahzen gibi bir yere nasıl kapatıldığını, orada gelip kurşuna dizmelerini nasıl beklediğini anlatır, hem de çok güzel anlatır. Hava deliğinden, bir ırmağın yansımasını farkediyordu, Dicle miydi, yoksa Fırat mıydı, artık bilmiyorum. Pek bir şeye inanmadığını söyleyen Massignon (Masinyon), kısa zaman önce ölmüş olan annesini düşündü ve daha önce hayat hikâyesini yazmış olduğu Hallac-ı mansur’a seslendi yüksek sesle: “Hallac, kurtar beni!” O sıradaki halini şöyle anlatır: “O anda kendimi çok küçük ve Allah’ın kudreti karşısında bir çöl tilkisi gibi tir tir  titrer hissettim.” O kendini tam bu hâlde hissede dursun, hücresinin kapısı vurulur ve kendisine serbest olduğu müjdesi verilir. Çünkü evlerinde kaldığı insanlar onun lehine şahitlik etmişler, üstelik de bunu, o çalkantılı dönemde, hayatlarını tehlikeye atarak yapmışlar.

            Bütün hayatı boyunca, o hâdiseden ötürü, her Allah’ın günü kendisini heyecan içinde hissetti. Kendi hayatları pahasına onu kurtarmış olan bu insanların sembolleştirdikleri o ev sahibi düşüncesi kafasından hiç çıkmadı... Hasılı, Massignon (masinyon) kökenindeki Katolikliğe dönmesine dönmüştü, ama öte yandan İslâm tasavvufunu da çok iyi biliyordu. O yüzden de, bütün hayatını o ev sahibini düşünerek geçirdi. Hazreti İsa’nın insana misafir olduğu düşüncesi onun için çok önemli idi. Sosyal ve siyasal meseleler karşısında açıkça tavır koyan bir adamdı. Nitekim Cezayir’e hareket eden ilk tankın önüne yatmıştı. Ayrıca hesabî olmayan, kendi çıkarını düşünmeyen bir adam... bana bayan massignon (Masinyon) anlattı. İkinci Dünya Savaşı sırasında, iyi bir anne olarak kendisi, beş çocuğunun ve kocasının karnını doyurabilmek için, otostop yoluyla Bretagne (Brötany)a gidip erzak alıp geliyordu ve kocası, o evde yokken, evdeki bütün bu yiyecekleri gelen gidene dağıtıyordu.”(S.154)

 

            “İslâm’a girmek istediğimde de, ben doğruca ona gittim. O da beni, Strasbourg’daki piskopos dostuna gönderdi. Daha sonra kendisine ihtida ettiğimi söyledim, o ise bundan hayli heyecanlandı. Çok keskin bir zekâsı vardı, aynı zamanda da cevaplarını bazen bir dağınıklık intibaı verecek kadar diğer malûmat yığını içinde boğuyordu. O dönemde 40 yaşındaydım. Sürekli olarak bana, “Ne zaman isterseniz gelin” diyordu, fakat aşırı derecede çalıştığını bildiğim için cesaret edemiyordum. Görüşebilmek için birtakım bahaneler arıyor, ona şu veya bu meseleyi anlamadığımı söylüyor ve beni bu konuda aydınlatmasını istiyordum. Bunun üzerine benimle iki saat kadar konuşuyordu. Kendi kendime, çok ilgi çekici ama benim soruma cevap vermiyor diyordum. Ertesi gün, onun bana son derece makul bir şekilde cevap vermiş olduğunu bir anda hissediyordum. Sadece, onun bana söylemiş olduklarının bütünü içinden cevabı çekip çıkarmak gerekiyordu. Bir işaretler (intersignes) âleminde yaşayan insanlar çoğu zaman böyledirler. Biraz garip, acı çekmeyi seven bir Hristiyanlığı yaşıyordu. Belki de Allah’ı çaresizlerin yoksulluğu arasında bulmuş olduğu içindi. Istırap çeken İsa, onu apayrı bir şekilde cezbediyordu. Son derece sade bir hayatı vardı. Bedene eziyet için kıl gömlek giyiyordu ve zaman zaman kendini kırbaçladığı oluyordu.

 

            Bunlar size hiç uygun gelmiyordu.

            Hiç, fakat ben bunları, onun ölümünden sonra, kendisi hakkında yazılmış bir tezi okuyarak öğrendim. Onda her şey, oruç ve dua yoluyla, başkalarının bedbahtlıklarına ortak olma, onların dertlerini paylaşma idi. Büyük ihtimalle onun için, çarmıha gerilerek öldürülen Hallac-ı Mansur’a böylesine ilgi duydu.”(S.156-157)

oldu?

            “Sizin için bu nasıl oldu?

            Uzun zamandır haccetmek istiyordum, fakat çok sevdiğim bir hanım arkadaşım durmadan bana tek başıma gidemeyeceğimi söylüyordu. Kendisinin de tam bu sırada hacca gitmeye hazırlanan bir kız ve erkek yeğeni vardı, fakat henüz izin almamışlardı. Çünkü Mısır’da da döviz problemi vardı, o kadar ki bunun için belediye başkanlığından müsaade almak gerekiyordu. Belediye ise ancak ilk defa gidecekler için bu izni veriyordu. Benim izin almaya ihtiyacım olmadığı için, dostlarıma sürekli telefon ederek onların hayatını kendilerine zehir ediyor, izinlerin hâlâ çıkmadığını görmekten de kahroluyordum. Bir akşam, çok huzursuz bir şekilde yatağa yattım ve Allah’a, “Bu haccı gerçekten yapmam gerekiyorsa, gerekeni yap!” diye yakardım. Uykuya daldım ve rüyamda hiç tanımadığım bir adam gördüm. Mısırlılar gibi siyah beyaz çizgili bir elbise giyinmişti. Bana nazikçe gülümsedi ve “Hoşgeldin. Sen Medine’ye gideceksin,” dedi.

            Kendisine homurdanarak, “Fakat Medine’ye gidemiyorum” dedim. Bana tekrar gülümsedi ve “gidiyorsun elbette, gel Medine’ye,”dedi. Kendi kendime hayırdır inşallah, bu da ne demek acaba diyordum ki telefon çaldı. Benim o hanım arkadaşımın yeğeniydi. Bana, “Tamam! Biz izni aldık. Vizenizi almak için hemen Suudi Arabistan büyükelçiliği’ne koşun” dedi.”(S.160)

 

            “Kâbe’nin etrafını dolaştınız mı? (Kâbe’yi tavaf ettiniz mi?)

            Tabiî, yedi defa. Meşhur tavaftır bu. Sizi temin ederim, o müthiş kalabalığın orada yavaş yavaş döndüğünü görmek heyecan verici, etkileyici bir şeydir. O sırada Rilke’yi düşündüm: “Allah’ımın çepeçevresinde, dönüyordum bütün zaman süresince.”

 

            Sizin için haccın doruk noktası ne oldu?

            Arafat’taki son büyük toplanma. Orada, gün doğumundan gün batımına kadar dua edilir. Orası, her yandaki tepeleriyle büyük bir ovadır. Bunlar Sienne (Sien) şehri arazisi rengindeki tepelerdir, beyazlara bürünmüş onca insan tarafından kaplanmışlardır ki o tepeleri karlar altında sanırsınız. İnsanlar buralardan gitmeye başlayınca sanki karlar erimeye başlamış gibi olur...

 

            Medine’ye gittiniz mi?

            O, haccın ikinci kısmıdır. Medine’yi çok sevdim. Daha önce size söylediğim gibi, orası bana Konya ile Assie (Asiz) şehirlerini hatırlatır.”(S.163)

 

            “İşte artık ben Mescid-i Nebevi’de, Peygamber Camiî’inde idim. Hazreti Peygamberi’in kabrine yaklaşıp bakmak istiyordum. Kendisine yakarmak için değil,  çünkü O’na yakarılmaz, fakat kabrini mümkün olduğu kadar yakından görmeyi arzu ediyordum. Haşin ve kaba bir muhafız vardı. Elindeki iri sopayla, insanların fazla yaklaşmasını engelliyordu. O adam bizi kabir etrafında dolaştırırken, Mısırlı dostum profesör hanım kendisine, “Bırakın da geçsin, o Fransız!” dedi. Muhafızın yüz hatlarının dehşet içinde gerildiğini gördüm. “Bir Fransız bayan hacda!”diye bağırdı. Dimdik onun gözlerinin içine baktım ve onun duyacağı şekilde, Arapça olarak, Peygamberimiz’e “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ rasûlallah!/ Salât ve selâm Senin üzerine olsun ey Allah’ın elçisi!” diyerek salâvat getirdim. Bir anda, muhafız elindeki sopayı yere bırakıverdi, hemen elimden tutup beni Peygamberimiz aleyhisselâm’ın kabrinin demir parmaklıklarına yapıştırdı ve kendiliğimden ayrılıncaya kadar beni orada öylece bıraktı.

 

            Görüyorsunuz işte, rüyanızda görmüş olduğunuz adam, size Medine’ye gideceğinizi müjdelemekte haklıymış.

            Ah ne dersiniz, çünkü bu hususta en az onun kadar şaşırtıcı bir hâdise başıma geldi.

            Rüyamda görmüş olduğum o adam, oldukça alelâde, ufak tefek, çenesinde kırçıl sakalı olan bir beydi. Efendim, ben haccımı yapmış ve o kişiyi neredeyse unutmuştum. Bir kaç sene sonra Mısır’da, yarı âmâ bir şeyhle iyi bir ahbaplık kurdum. Kendisi katarakt ameliyatı olunca da sırf onun yanı başında olayım diye Paris’ten kalkıp gittim. Hastahanede narkozdan uyanınca bana, “Nihayet, kızcağızım, seni görebileceğim” dedi.

            Kahire dönüşü, sık sık onun zaviyesine giderdim. Bir gün, duvarda asılı bir tablo gözüme ilişti, üzeri öylesine tozla kaplıydı ki daha önce hiç dikkatimi çekmemişti. Orada bulunan ve benim gibi Ezher Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan bir mürid, şeyhe bu tablonun ne olduğunu sordu. Şeyh tabloyu getirdi, üfleyerek üzerindeki tozları kaldırdı ve o anda sanki kalbim durdu. Bu kişi, tastamam, rüyamda görmüş olduğum adamın resmiydi.

            Mürid, şeyhe bunun kim olduğunu sordu ve şeyh, “Çok zarif bir adamdı. Kendisi, Medine’deki Peygamber Camiî’nin muhafızı idi. Bundan on sene önce vefat etti” dedi.

            Demek ki bana rüyamda göründüğünden hemen az önce ölmüştü. İşte insanın gördüğü rüyaları hatırlaması bunun için önemlidir. Bu rüya için, evet...Biliyorsunuz, iki tür rüya vardır: Tuhaf olanlar ve uzaklardan gelenler.”(S.164-165)

 

            “Sizin sevdiğiniz İslâm’da bu, değil mi?

            Evet. Sizinle benim anladığım şekliyle İslâm’dan, Şeyh bin Tunis’in, sûfi dostlarımın,belli bir zihin ve kalp açıklığına sahip olan bütün o insanların yaşadıkları ve anladıkları İslâm’dan biraz bahsetmeye çalıştım.(S.166)