faruki1


ABDULLAH ÇETİN FARUKİ el-MÜCEDDİDÎ [K.S.]

1936 -1999

 

 

 

 

 

Şah Husameddin     -k.s.-  ile halefi Muhammed Hazin    -k.s.-

 ***

Abdullah Fârûkî el-Müceddidî (k.s)'ye Göre Rüyâ

Muzaffer Yalçın

Buna göre, bir sâlikin gördüğü rüyâ ve seyr hâllerinin hepsi mürşidinin rûhâniyetinden yansımaktadır. Sâlik gönlünü mürşidine çevirmelidir ki, onun rûhâniyetinde kendi hâllerine vâkıf olabilsin. Böylece rüyâ ve seyr yoluyla mürşidinden kendisine yansıyan kemâlât, sâlike yön verecektir. Bunun için ise gördüğü rüyâ ve seyr hâllerini üstâdına anlatması gerekmektedir. Bunlar anlatıldığı zaman mürşid sâlike gereken tavsiyelerde bulunacak; onun seyr ü sülûküne yardımcı olacaktır. Böylece rüyânın seyr ü sülûkteki önemini anlamış oluyoruz.

Buna göre seyr ü sülûk, rüyâ ve râbıta arasında yakın ilgi bulunmaktadır. Mürşid-i kâmil, kendisine talebe olan kimselerin "rüyâ ve seyir hâllerine girerek" mânevî terbiyelerini yapar. Bunda râbıtanın da önemli bir rolü vardır. Râbıtada karşılaştığı ahvâl ile seyr ve rüyâ hâllerini mürşidine anlatan sâlik, önce fenâ fi'l-ihvan, ardından fenâ fi'ş-şeyh, ardından fenâ fi'r-Resûl ve en son fenâfillâh ve bekâbillah makamlarına erişir.

    Fenâ fi'r-Resûl makâmını anlatıken Hocaefendi'nin Resûlullah'ı rüyâda görmek konusuna da değindiğini görüyoruz. Bu makamda iken sâlik Resûlullah'ı sürekli rüyâsında görebileceği gibi, râbıta yoluyla da ona ulaşabilecektir.

...

Ayrıca rüyâ ve râbıta sonucu ulaşılan seyr hâlleri, sâdece kişinin şahsı için bir delil teşkîl etmektedir. Bunlar başkasına delîl olamaz. Bu bakımdan rüyâda veya râbıtada Resûlullah (s.a.v) ile bile görüşülse; burada müşâhede edilenler kimseye delîl teşkîl etmez.

...

Bu bakımdan Hocaefendi'nin bir müddet, sâdece sâliklerin Resûlullah'a bağlılığını ve şevklerini artırmak için müsâade ettiği Resûlullah (s.a.v) ile yapılan açık râbıtalara, işin bu vecheden kaymaya başladığını gördüğü an müsâade etmediğini, şâhit olan herkes bilmektedir.

    Hocaefendi'nin burada, İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'yle aynı tavra sâhip olduğunu görüyoruz. O da Mektûbât'ının 273. mektûbunda rüyâ konusunu genişçe ele almakta ve rüyâ ve seyr hâlleri konusunda aşırılığa nasıl kaçılabildiğini, bu konunun nasıl istismâra açık bir husus olduğunu veciz ifâdelerle ortaya koymaktadır.

 

 ***

Abdullah Çetin Fârûkî -k.s.-

 

Kitap Sevgisi

Okunmasını tavsiye ettiği kitaplar da vardır. Bir eserinde 'Sohbet ve Zikrullah Âdâbı' başlığı altında, zikirden önce okunmasını tavsiye ettiği eserler şunlardır: İmâm Nevevî'nin Riyâzü's-Sâlihîn, Münzirî'nin et-Terğîb ve't-Terhîb, Kütüb-i Sitte'ye dâhil hadîs kitapları, Geylânî (k.s)'nin Fethu'r-Rabbânî, İmâm-ı Rabbânî'nin Mektûbât, Mevlânâ'nın Mesnevî'si ile fıkıh ve akâid bilgilerini açıklayan ilmihâl kitapları... (1) Yine Ehl-i Beyt'in hayâtına dâir kitaplar okunmasını da tavsiye etmektedir. (2) Bu satırların yazarının hatırladıkları; İmâm Gazâlî'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn'i, Abdülhakîm Arvâsî'nin Râbıta-i Şerîfe'si, Kuşeyrî Risâlesi, Sultan Veled'in Maârifnâme'si gibi tasavvufî eserlerdir. Ayrıca Hocaefendi'nin iş yerindeki kitaplığından alıp okuduğum kitaplardan biri de Meral Maruf'un Hicret Günleri adlı Afganistan cihâdında sivil halkın Rus zulmüne karşı direnişini anlatan hatıralarıdır. Yalnız Hocaefendi İbn-i Arabî'nin kitaplarını okumayı herkese tavsiye etmez, ağır gelebileceğini söylerdi. Kendisine Fusûsu'l-Hikem'le ilgili yönelttiğim İbn-i Arabî'nin; 'Bu eseri Resûlullah (s.a.v) bana dikte etmiştir' şeklindeki ifâdesine göre, bu kitabın bir hadîs kitabı sayılıp sayılamayacağına dâir soruyu ise; sayılamayacağını, çünkü bunun keşf ile vârid olduğunu, keşfle ortaya konulan bilgininse, nakil ve rivâyetle ortaya konulan bilgi kadar kesinlik taşımayacağını söyleyerek cevaplandırmıştı.

    Kâdı İyaz'ın Şifâ-i Şerîf'i, Erzurumlu İbrâhim Hakkı'nin Mârifetnâme'si ve İmâm Kastalânî'nin Mevâhib-i Ledünniye'si de Hocaefendi'nin okuduğu, ara sıra sohbetlerde okuttuğu belli başlı klâsiklerdir. Bir Şifâ-i Şerîf okuması esnâsında, İslâm dünyâsında üç kitaba 'şerîf' unvânı verildiğini; bunlardan ilkinin Buhârî-i Şerîf, ikincisinin Şifâ-i Şerîf ve üçüncüsünün de Mesnevî-i Şerîf olduğunu vurgulamıştı.

    Şiir kitapları konusunda tercîhinin tasavvufî dîvanlar olduğunu söyleyebiliriz; kütüphanesinde de bulunan Alvarlı Mehmed Efe Hazretlerinin Hülâsatü'l-Hakâyık adlı dîvânına önem verdiğini biliyoruz.

Çok kitap mütâlaa eden, zâhirî bilgisini sürekli geliştirmeye çalışan bir sûfî olmakla birlikte kendisi aynı zamanda 'ledünnî ilim' sâhibi bir âlim idi. Nitekim ilim çeşitlerini konu aldığı bir makâlesinde zâhirî ilim-ledünnî ilim birlikteliğini şöyle vurgulamıştır:

    "İlm-i ledünnü kitaplarda bulmak zordur. Tefsîrlerin çoğu da âyetlerin ledünnî mânâlarını vermez. Fakat ledün ilmi tek başına yetmemektedir. Ledün ilmine de zâhir ilmi lâzımdır. Abdülazîz Debbağ Hazretleri diyor ki; "Eğer bir mürşidde zâhir ilme yoksa yere batır, bâtın yoksa yine batır". Ledün ilmi olmadan Kur'ân'ın çoğu âyetlerinin hakîkatini anlayamayız. Zâhirî ilim olmadan da olmaz. İkisinin birleşmesi lâzımdır.

...

Kaynak:
 


 

 

Abdullah Çetin Fârûkî el-Müceddidî (1936-1999) Hz. Ömerü'l Fârûk'(r.a)'un neslindendir. 1936 yılında  Siirt'te dünyaya gelmiştir. Dedesi Muhammed Hamdî Efendi, , aslen Siirt'in Varkanıs Köyünden Şeyh Fethullah Varkanısî (k.s)'nin akrabalarından Hasan Ağa ile Mahbûbe Hatun'un oğludur. Muhammed Hamdi Efendi, Diyarbakır Askerlik Şubesi reîsi  Albay Sâlih Efendi'nin kızı Nâzire Sûzan Hanım'la evlenmiştir ki  bu evlilikten doğan dört çocuktan ikincisi Abdullah Çetin Fârûkî'dir. Abdullah Çetin, adı; Fârûkî ise resmi soyadıdır. 

    İlköğrenimini Siirt'ten göçettikleri Bitlis'te tamamlamıştır. 1954 yılında Bitlis'ten Muş'a  göç ederler. Bu dönemde yani 1954-1957 yılları arası gördüğü manevi rüyalarla tasavvuf yoluna seyr ü sülük ederek İslam'a hizmet edeceği kendisine işaret edilmiştir…

    Hoca Efendi 1957 yılında askerliğini İzmir'de yaptıktan sonra, 1962 yılında ailece Muş'tan Malatya'ya hicret etmişlerdir. 
    Hoca Efendinin ilk evliliğinden iki evlâdı dünyaya gelmiştir. İlk hanımı vefat edince ikinci bir evlilik daha yapmış ve bu  evliliğinden de  iki evlâdı dünyaya gelmiştir.  

   Kurduğu Farukiyye  Vakfı başkanlığını da yürütüyor ve bu vakfın yayın organı olan Özlenen Fark dergisinin de baş yazarlığını yapıyordu.

TASAVVUF İLMİNDEKİ YERİ VE SİLSİLELERİ

   1963 yılında babaları vefat ettikten sonra kendisini tamamen bütün varlığı ve benliği ile İslam dinini anlamaya ve yaşamaya adamış, Şeyh Muhammed Hazin (k.s)'in oğlu, hem de manevi yolunun devam ettiricisi olan ârif - i billâh, müçtehid, ilahi aşk bağlısı Alâaddin Fersâfi (k.s) Hazretlerine intisâp etmiştir. (Alâaddin Fersâfi (k.s) Hazretleri ve tasavvuf târihindeki yeri üzerine Ankara Üniversitesindeki R.Fevzi Kahtalı tarafından bilimsel bir araştırma yapılmış ve lisans tezi hazırlanmıştır.)

   Alâaddin  Fersafi , İslam'ı yaymak ve kalplere Allah sevgisini aşılamak için bütün Anadolu da ve Ortadoğu ülkelerini de içine alan geniş bir coğrafyada gezen, tanınan ve etkinliği olan son derece yaşlı olmasına rağmen gayret ve cehdini tükenmez bir enerji ile sürdüren müstesnâ bir zâttır.

    Alâaddin Fersâfi Hazretleri, Irak'ta Halepçe'ye bağlı Bağa köyünde ikamet eden, mânevi nazar ve hâlleri çok yüksek olan bir büyük veli olan Şâh Muhammed Ali Hüsâmeddin'in bağlısıdır.

    Onun bir ötesindeki halkada ise; Seyyid Abdülkâdir Geylâni (k.s) Hazretler'inden gelen bütün mübârek kolların Anadolu'ya yansıtıcısı olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdi Zülcenâhayn Hazretleri'nin hâlifelerinden Osman Siraceddin-i Tavili(k.s) Hazretleri bulunmaktadır. Şâh Muhammed Ali Hüsâmeddin Hazretleri bu zâtın torunudur.

    Bu silsile Abdullah Fârûki Hocaefendi 'nin vâris olduğu Hâlidi silsilesidir. Fakat o Nakşbendiyye tasavvuf okulunun farklı bir diğer silsilesine de vâris olmuştur ki , bu silsile Ömeri Müceddidi bir silsiledir bu silsilenin icâzeti, 1976 yılında Kayseri'de mukim olan ve İmâm-ı Rabbâni  torunlarından  Abdulhalil Mücedidi (k.s) tarafından kendisine tevdi edilmiştir. Bilindiği üzere İmâm-ı Rabbâni (k.s) Hz. Ömer soyundandır ve bu silsile sâdece Hz. Ömer soyundan olanlarca sürdürülmüş bir silsile olması bakımından tasavvuf tarihinde ayrıcalıklı bir yere sâhiptir.

    Abdülhâlil Müceddidi Hazretleri, Çin Türkistanı'ndaki zulümlerden kaçarak uzun bir yolculuktan sonra Türkiye'ye sığınan Doğu Türkistan'lılardandır. Kayseri'ye yerleştirilmişler ve burada irşad faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Doksan yaşını aşkın bir pir-i fâni olmasına rağmen, ders halkasını sürekli canlı tutar, evine misafir geldiğinde çocuklar dahil kapı dibinde oturarak ağırlar ve hizmetlerini bizzat kendisi yapardı.

    Bu muhterem zâd, Fârûkî Hocaefendi ile bir görüşmesi esnâsında kendisine ; "Biz akrabayız dolayısıyla Hz. Ömer'in de torunuyuz." demiş ve Hocaefendi'ye ders vermek istediğini söylemişti. Fârûkî Hocaefendi ise ; "Akraba olmak münasebetiyle size ölünceye kadar hizmet ederim. Fakat sizden ders almam mümkün değildir. Çünkü bizzat Peygamber Efendimiz(s.a.v)den mânen ders almış bulunuyorum…" diyerek mazeretini kabul etmesini ister.

    Bunun üzerine Abdulhâlil Müceddidi (k.s) Hazretleri, gözyaşlarını tutamayarak ağlamış, torunlarını ve bütün yakınlarını yanına çağırarak, Abdullah Fârûkî Hocaefendi'den kendilerine dua etmelerini istemiştir.

    Fârûkî Hocaefendi, bu olaydan sonra Hacca gitmiş dönüşte kendisini çeşitli hediyelerle ziyaret ettiğinde Abdulhâlil Müceddidi Hazretleri O'na şöyle demiştir:

    " Oğlum, Sen hacca gittikten sonra ceddimiz İmâm-ı Rabbâni Hazretleri iki defa gelerek bendeki icâzeti sana vermemi istedi ve senin için ; "O da benim oğlumdur ve benim yolumu tâkip ettirecektir dedi."

    Bunun üzerine Abdullah Fârûkî Hazretleri O nun verdiği Müceddidi icâzetnâmesini kabul etmiş ve bundan sonra da "el-Müceddidi" nisbesini kullanmıştır. Bu unvan, Müceddidiyye koluna nisbetini belirtmektedir. Bu zât , ayrıca Hocaefendi' nin Seyyid Abdülkâdir Geylâni Hazretleri'nden aldığı mânevi icâzeti de tasdik ederek, bu kanaldan da kendisine icâzet vermiştir.

    1982 yılında mânevi bir işaretle Malatya'dan Ankara'ya hicret eden Hocaefendi , Hacı Bayram-ı Veli (k.s) Hazretlerinin doğup büyüdüğü Solfasol(Zülfadıl) semtine yerleşmiş ve vefat edinceye kadar buradaki külliyesinde irşad çalışmalarını sürdürmüştür.

    Hocaefendi, zâhirî ve mânevî icâzetlerine vâris olduğu Kâdiriyye, Nakşibendiyye-i Müceddidiyye, Nakşıbendiyye-i Hâlidiyye, Dessûkiyye, Bedeviye, Şâzeliyye, Mevleviyye ve Bayramiyye'den ders vermekte idi.

    Vâris olduğu silsileler, sağlığında basılmış bulunan İslam'da Zikir ve Râbıta adlı eserinin sonunda gösterilmiştir.

ÜVEYSİLİĞİ

    Alâaddin Fersâfî Hazretleri ile tanımış olduğu ve seyr ü sülûk ettiği tasavvuf yolunda verilen bütün emirleri ve görevleri titizlikle, aşk ve ihlâsla yerine getiren Abdullah Fârûkî aynı zamanda "Üveysî" idi.

    Üveysî olması dolayısıyla mânevi terbiye ve eğitimini Hz. Ali (k.v), Ehl-i Beyt (r.anhüm ecmaîn) ve Ricâl-i Gayb kanalıyla bilhassa Seyyid Abdülkadir Geylani (k.s)'nin mânevî nezâretinde ikmâl etmiştir.

    1965 yılında Fârûkî Hocaefendi'nin üstâdı Alâaddin Fersâfî Hazretleri bir Malatya ziyâreti esnâsında kendilerine misâfir olmuş, bu açılmıştır. Bu esnâda Hz. Ali(k.v)'yi bizzat müşâhede ederek Hz. Ali'de fenâ fi'ş-şeyh makâmına ermiş, hemen arkasından da Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz(s.a.v) müşâhede etmiş ve fenâ fi'r- Resûl makamına erişmiştir. Bu ahvâli üstadına anlattığında Alâaddîn Fersâfî de tasdîk etmiş ve; "Oğlum, yolun haktır ve gerçektir. Allah sana hesapsız ilim ve rahmet vermiştir. Bu yolda bütün gayretinle devâm et!" diyerek kendisini teşvîk etmiştir.

İLMİ

    Abdulkâdir Geylanî Hazretleri'nin mânevi işaret ve telkinleriyle hadîs ilmine aşk ve şevk ile eğilmişti. Hâfızasında birçok hadîs-i şerif metin ve tercümeleriyle birlikte mecmû idi. Kendisi hadîs ilmine büyük bir önem verdiği için, talebelerini de hadîs ilmine teşvîk eder, her sohbetinde mutlaka ezberden hadîs okutturur ve anlamlarını verdirirdi.

    Sohbet ve derslerinde fıkıh ve akâid ilmine de geniş yer verirdi. Talebelerinin ilimle iştigâl etmeye en az vakti olanlarına bile, zarûrî ilmihâl bilgilerini sohbet ve tekrar metoduyla öğretmiş ve onları bu konuda hassas olmaya teşvîk etmiştir. Kendisi Hanefî mezhebinden olmasına rağmen Hanefî fıkhı ile birlikte Şafiî fıkhı alanında da geniş bilgi sahibi idi. Ayrıca son yıllarda gündemi çokça meşgul eden ve tartışmalara sebep olan Cuma namazı, zuhr-i âhir, rü'yet-i hilâl, bîat, Resûlullah (s.a.v)'in ebeveyni gibi bâzı fıkhî-akaidî konularda kaleme aldığı risalelerle Müslümanları irşad fonksiyonunu son derece ilmî bir şekilde icrâ etmiş idi.

    Son zamanlarda kaleme aldığı tasavvufî-ledünnî âyet tefsirleri de Özlenen Fark dergisinde yayınlanmış ve erbâbı arasında büyük ilgi görmüştü. 
    Hadis, tefsir, fıkıh, akâid ve tasavvuf gibi temel İslamî ilimlerde behre sâhibi olan Fârûkî, yazmış olduğu risâlelerini sağlığında kitaplaştırmış ve bunlara Farukiye Vakfı yayınlarının arasında bastırmıştır.

ZÜHD ve TAKVÂSI

    Hocaefendi'nin tasavvuf anlayışı, Kur'ân ve sünnete sıkı sıkıya bağlılık esasına dayalıydı. Kur'ânî yasaklardan şiddetle kaçınır, Kur'ânî emirleri titizlikle yerine getirir, bunları sünnetler ve nâfilelerle desteklerdi.

    Namazlarının vaktinde ve cemâatle kılınmasına büyük önem verir, kazâ namazı olanların sünnet namazlarda kazâya niyet ederek bir an önce borçlarından kurtulmalarını tavsiye ederdi. Yine vitir namazını ise sünnet olduğu üzere gecenin son vaktinde kılar ve etrafındakilere, mümkün mertebe böyle kılmalarını söylerdi.

    Hocaefendi ilk hac farîzasını 1971 yılında yerine getirmiştir. Daha sonra 1973, 74, 75, 76, 77, 82, 90, 92 ve 93 yıllarında da bu ibadeti yerine getirmiştir. Onun hac yolculukları bir kâfile hâlinde gerçekleşir, herkes bu kutsal hac yolculuğuna onunla birlikte çıkabilmek için can atardı. Bu yolculuklar, ibâdet ilim-irfan ve edeb eğitimi açısından dolu dolu geçer, bu ibâdet esnasında çeşitli ilim çevreleriyle tanışılır ve İslam dininin cihanşümûl kardeşlik anlayışının mübarek havası teneffüs edilirdi. Hocaefendi bu yolculuklarında dünyânın çeşitli ülkelerinden gelen Müslümanlarla güçlü bağlar kurmuş, kendisinden ders almak isteyenler olduğunda onlara istediklerini vermiştir. Zâten kendisi de bu ilim ve irfan yolunu, "Kapısı bütün insanlara açık olan Allah'ın bir sofrasıdır." şeklinde tanımlardı. O, fiilen ve mânen bu yolun hizmetçisi idi.

    Sünnetin de bir tür vahiy ürünü olduğunu kabûl eden Fârûkî Hocaefendi, farz ve vaciplere uyma konusundaki hassasiyetini, sünnetlere uyma konusunda da gösterirdi. Ayrıca edeb kaidelerine çok önem verir, sık sık "Edeb yâ Hû" şiârını dile getirerek, insanların anlayamayıp, tavır ve düşüncelerini tenkîd edenler dahi ondaki bu edeb güzelliğine hayrân olur, takdirlerini dile getirme mecburiyeti hissederlerdi. Çünkü o; "Rabbim beni edeblendirdi, ne güzel edeblendirdi" hadîs-i Nebevîsini, en güzel bir biçimde içine sindirmiş bir edeb âbidesiydi. Bu alanda Zâhirî ve Bâtınî Edebler adlı bir eser kaleme almıştır ki, fıkıh, sünnet ve tasavvufî ahlâk konularını câmidir.

    Fârûkî'nin çok önem verdiği sünnet ibâdetlerden biri de îtikaf ibâdeti idi. 1971'den îtibâren bu ibadeti hiç terketmemiş, ilk itikaflarından birinde, defâlarca mülâkî olduğu Resûl-i Ekrem (s.a.v)'den bizzat ders almıştı. Mânevî terbiyedeki önemli yeri bakımından talebelerine en çok tavsiye ettiği ibâdetlerden biri de îtikaf ibâdeti idi.

    Tesbîh ve zikir anlayışında salavâtın ayrıcalıklı bir yeri vardı. Çok salavât getirme ve bunu artırmaya büyük önem verir, âyet-i kerîmeyle Müslümanlara vâcip kılınmış olan bu duâ cümlelerinin önemini sık sık vurgulardı. Peygamberimiz(s.a.v)'in işâretleriyle hazırladığı bir salavât metni bulunması, bu alandaki hassasiyetini ortaya koymaktadır. Bu salavâta "Salât-ı Fârûkiye" adı verilmiştir. Zâten kendisi Pîrân hazerâtının da salavâtlarını ihtivâ eden bir salavât kitâbı hazırlamış, bunları haftanın günlerine göre tasnîf etmiş ve burada salavâtlara tercümeleriyle birlikte yer vermiştir. 

    Tasavvufî irşad metodunda zikir ibâdetinin önemli bir yeri vardır. O hem cehrî, hem de hafî zikri icrâ etmiş ve insanların mizaçlarına göre bu ibadetten faydalanmalarını sağlamıştır. Zikir halkalarını sohbet hadîs dersleriyle besler, bu meclislerde insanlar hem nefis terbiyesi, hem de bilgi zenğinliği elde ederlerdi.


Mücâdele aşkı:
    Son derece canlı enerjik bir yapıya sâhip olan Hocaefendi, Allah rızâsı için yorulmak nedir bilmez, irşad için sürekli kısa-uzun mesâfeli yolculuklara çıkar, insanlarla samîmî görüşür, araya bir engel koymazdı. Kendisiyle görüşmek isteyen herkese kapılarını açar, edebsiz davranışlar içine girenler olursa, onlara usûlü dairesince hadlerini bildirirdi.

İlim ve kitap sevgisi:
    Kendisi ledünnî ilme sâhip olmasına rağmen kitabî bilgiyi asla dışlamaz, "Zâhire aykırı olan her bâtın bâtıldır" fetvasınca hareket ederdi. Evinde geniş bir kitaplığı vardı ve sürekli yaptığı araştırma ve incelemelerinde temel ve kaynak İslamî eserlere mürâcaat ederdi. Bütün talebelerine bu tür eserleri kütüphanelerinde bulundurmalarını tavsiye eder, hadis, fıkıh, akâid, tefsir ve tasavvuf kitaplarını okumaya teşvik ederdi.

    O, İslam'ın aydınlığını, ihtişâmını ve güzelliğini kelimelerle ve kalemle ifade edilemeyecek şekilde kavrayan bütün gönül erlerinde olduğu gibi, bu târifi imkansız güzellikteki kurtuluş yolunu bütün insanlara var gücüyle anlatmaya ve yansıtmaya hayatını adamıştı.

İnsanlara davranış tarzı:
    Özellikle çocuklara ve gençlere babacan bir şekilde davranır, Sâlih gençleri kendi evladlarından ayrıt etmez, onlara bir baba şefkati gösterirdi. Özellikle ilim yolunda tahsil gören ve hâfız-ı Kur'ân olan gençlere sohbet meclislerinde özel bir yer verir, onları bilgilerini artırmaya, hıfzlarını güçlendirmeye teşvik ederdi. 

    Bilhassa İslâmî gerçeklerden habersiz ve ilgisiz bırakılmış genç kuşaklar, şefkat ve sevgisini fazlasıyla yönelttiği ve gözbebeği gibi değer verdiği kitleyi oluşturmuştur.


Tebliğciliği:
    Haksızlıklar karşısında hiçbir zaman ve hiçbir şekilde sessiz kalamaz, uğruna yaşanması gereken gerçeği her zaman cesaretle ifade ederdi. "Ölmeden önce ölürüz" buyruğunun sırrına erenlerden biri olarak gerçek anlamda dirilmenin ilâhî lutfuna erişen sâlih insanlara günümüzde yaşayan hârikulade bir örnek idi.

    O. bütün faaliyetlerini ; başarılarının ancak Allah'ın yardımı ile elde edilebileceğinin, Allah'ın yardımının da insanını bütün imkânlarıyla çalışıp çabalamasından sonra meydâna gelebileceğinin bilinci ile yürütmüştür. Bu faaliyetleri sonucu, birbirine düşman değişik ideolojilerin ön saflarında mücâdele eden yüzlerce genç, pek çok kimsenin imkânsız sayabileceği olağan üstü değişimlerle, hem İslâmî şuur ve inanca erişmiş, hem de "Allah yolunda kardeşler olunuz" emr-i ilâhîsine imtisâlen güçlü kardeşlik bağlarıyla birleşmişlerdir.

    Tebliğ konusunda sınır tanımazdı. Yapılması gerektiği ân, kim olursa olsun ve nerede olursa olsun bu görevini yerine getirir, bu konuda kınayanların kınamasından yılmazdı. Gerek İslâm dînini yanlış anlayan ve anlatan ilim kılıklı kimselere, gerekse İslâmî bakımdan yanlışlarını gördüğü siyâsîlere açık bir şekilde tavrını koyar ve onları uyarırdı. 

    Özellikle Resûlullah (s.a.v) konusunda konuşan hocalara karşı sert davranır ve sözleriyle uyarırdı. Nitekim, vefâtından hemen önceki dakîkalarda bir televizyon kanalındaki tefsir programına telefonla katılmış ve Resûl-i Ekrem Efendimizin hakkında yalan-yanlış görüşler serdedenlere karşı Duhâ Sûresinin ledünnî tefsîrini yaparak onları bu konuda aydınlatmaya çalışmıştı.

    Affedemeyeceği tek şey, İslâm'a ve Resûlullah (s.a.v) 'e karşı saygısızlıktı.

Resûlullah aşkı, sünnet bağlılığı ve Ehl-i Beyt sevgisi:
    O, son derece güçlü Resûlullah aşkı, sünnet bağlılığı ve Ehl-i Beyt'in İslâm dînindeki gerçek yerini kavratma şuuruyla, bid'at ve hurâfelere karşı tavrını gönlünde birleştirmiş nâdîde bir Allah dostuydu. Ehl-i Beyt'e bağlılığını sohbetlerinde sık sık dile getirir, onların adı anıldığı zaman sevgi ve vecdle coşkuya kapılırdı. Ehl-i Beyt sevgisini ve bağlılığını yansıtan Ehl-i Beyt ve On iki İmamlar adlı bir eser kaleme almıştır.


***

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda Abdullah Fârûkî el-Müceddidî, yüreği sevgi ile dolu cesur bir dâvetçi, insanlara ümit aşılayan mücâhid, ilmiyle âmil ihlâslı bir âlim ve kelimenin tam anlamıyla seçkin bir yol gösterici olarak anılacaktır.

VEFÂTI
    Abdullah Fârûkî el-Müceddidî Hocaefendi 11 Aralık 1999 tarihinde Cumartesi'yi Pazara bağlayan gece vefât etmiştir.

    Daha önce bir kalp ameliyatı da geçirmiş olan Hocaefendi,yukarıda söz ettiğimiz televizyon programına telefonla katılıp Resûlullah (s.a.v)'e hem de kendisine yapılan seviyesizce sataşmalara daha fazla dayanamayarak bir kalp krizi geçirmiş, hastaneye kaldırılmışsa da kurtarılmayarak Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur.

 

 

 

 

 

Alaaddin Fersafi      -k.s.-

" 1963 yılında Alaaddin Efendi ile buluşma gerçekleşti. Alaaddin Efendi'nin nazarı ile inkılab tecelli etmişti. Bu ateşle yanıp tutuşan Efendi, hızlı bir çalışma performansı göstererek kendini tamamen dine adadı ve tasavvuf anlayışıyla tarikat halkalarında kısa bir zamanda olağanüstü haller zuhur etmeye başladı..."

 

Abdullah Çetin Fârûkî -k.s.-

Mürşid-i Kâmil

Emre Tanırgan

    63 yaşın yüze yansıyan çizgilerine bakınız. Ubudiyetin sağladığı güzellikten başka ne görebilirsiniz? Teslimiyetten başka...Hayırhahlıktan başka... Dizginlenmiş bir nefsin durgunluğundan başka. Havf ve recadan başka. Mahviyetten başka. itminandan başka.... Rızadan başka....muhabbetten başka...

    O nurani vecihte engin bir kalbin, durulmuş bir ruh dünyasının yansıması vardır. Sanki gölgesiz bir sima, hiçbir gizlisi saklısı olmayan, saydam bir deniz, içine atıldığında doyasıya kulaç atabileceğiniz bir dünyanın kapısı sanki...

    Hani Hz. Ebu Bekir (r.a), irtihali anında Rasulullah'ın yüzüne bakıyordu ve; "Hayatında da güzeldin, ölümünde de güzelsin" diyordu ya…. Sanki o cennet parçası sima, parça parça dağılıyor ümmetinin güzel insanlarının vechine...

    Bu yüz, Rabbi ile ilişkilerini selamete erdirmiş bir ruha bağlıdır. Kullukta karar kılmış, nefsin öncülük edebileceği tüm iddialardan soyunmuş...

    "Radiyallahu anhüm ve radu anh" sırrına ermiş bir gönül...

    Efendi Hazretleri'nin sohbetlerinde, yazılarında, sözlerinde ve hayatında öyle derin bir Allah ve Resul bağlılığı vardı ki; "Allah güzeldir, güzel olanı sever"' hadis-i şerifi mucibince, duvardaki saatin eğri durmasından bile rahatsızlık duyar, hemen gider, onu kendi elleri ile düzeltirdi.

    Bir gün Konya'da bir abimizin evinde iken, Allah'ın ism-i Celal'i bir tablo yapılmış, vitrinin en alt kısmına yerleştirilmişti. Bana; "Kalk oğlum, onu al ve vitrinin en üst yerine güzelce yerleştir!" demişti.

    Allahu Azimüşşan'ı manevi yatında en üst mertebede tuttuğu gibi, zahirinde de, evinde de, işinde de ve gittiği her yerde her zaman en üst mertebede tutmuştu.

    Efendi Hazretleri'nin bu güne kadar yüzünde bir kırılma emaresini hiç görmedim. Kırılma, yani içteki acının, öfkenin ve buğzun dışavurumu ...

    Sohbetlerinde; "Allah'a yeterince kul olamadık!" demişti. Kemal sıfatlarında dolaşan bir Allah dostu için bunu anlamak mümkün. Sanki sıratın üstünde yürüyormuş gibi bir hayat yaşayanlar için, Rabbini gücendirmeyi şah damarının kesilmesi ile eş tutanlar için bu durum anlaşılabilir.

    Böylesine güzel bir yaşantı, insan için kemal çizgileri olsa da, yine de kendi kozası içinde yaşamış ve kanatlanıp aslı dünyasına uçmuş bir kelebeği andırabilir.

    Mürşid-i kamilde bir başka derin boyut daha vardır. Bir bakıma onu farklı bir misyonla donatan boyut... İrşad eden ve başkalarının kemal yolculuğuna rehberlik eden boyut... Bir gönül mürebbisi, kalp münşii, ruh mîmarı

    Kendi kişiliğini aşan ve başkalarının sorumluğunu yüklenen bir görev... Peygamber'den emanet kalmış bir görev... Yüreği yüz binlerce, on binlerce gönül erinin yükünü taşıyacak ölçüde sağlam olanların kuşanacağı bir sorumluluk.

    "Efendim, kalbimi size emanet etmek istiyorum, ona Allah rızası için yol gösterir misiniz?"

    Bu ifade ile size el uzatan, yürek uzatan birisine ne dersiniz? Başınızı alıp kaçar mısınız, sorumluluğundan korkup?. Ruhun ince kıvrımlı yollarında, nefsin uçurumlara çeken çağrılarında, yan yana yürüyüp onu can havliyle sırtlanma ve taşıma iradesi gösterir misiniz? Yoksa benim derdim bana yeter diyerek kendi halinizle mi meşkul olursunuz?

    Mürşid, insanları Allah için zimmetleyen insan demektir. Huzurda bir akit söz konusudur. Gören, bilen, duyan ve bize şah damarımızdan daha yakın olan, huzurunda bir ahitleşme... Gel beraber yürüyelim vuslata doğru. Müridin gözü, kulağı, hisleri olma... Onu yüklenme bir bakıma...

    Bir çobandan işittim, şöyle demişti: "Sorumluluğunu bilen bir çoban, yaralı kuzuyu yolda bırakmaz, heybesine koyar ve onu köye getirir."

    Benim mürşidim de öyledir. Yaralanırsak yolda bırakmaz bizleri, yüreğine koyar ve yaralarımızı sarar.

    Bir gün Malatya'da idik. Efendi Hazretleri dedi ki: "Yarın Elazığ'a gideceğiz." Oraya vardığımızda dergah içinde bir dervişler topluluğu yoktu. Sadece bir kişi vardı ve Efendi Hazretleri o insana şöyle diyordu: "Oğlum, senin için geldim buraya, seni çok özledim." Anladım ki el ele tutuşup manen zimmetlediği bizleri, içlerinde taşıyorlardı.

    Sizinle ahitleştiklerinde sanki bir hizmet eri oluyorlardı. Sizi Allah'ın emaneti olarak değerlendiriyorlardı.

    İnsanların kemal yolculuğuna rehberlik eden mürşid-i kamiller, böyle bir görev idraki içindedirler.Köy köy dolaşmak ve kardeşlere hizmet etmek, 60 yaşlarında bir insanın hasreti olmuştu.Annelerin çocukları cami avlularına bıraktıkları, sevgileri aşkların bir gecelik zamanlara sıkıştığı, gönüllerin öz kardeşlikleri bile içine sığdıramayacak kadar daraldığı bir zamanda. On binlerce insanı Hak rızası için kalbinde yer ayırmak nasıl bir ruh kudreti gerektirir? Nasıl bir aşk? Nasıl bir yürek?

    Üstelik sadece yürekte saklamak değil; düşeceği, kalkacağı yolun engellerini işaret etmek, uyarmak ve yaraları sarmak. Resulullah (s.a.v)'den beri bir bayrak yarışı gibi devam ettirilen sonsuz yürüyüşün devamını sağlamak...

    Cenazesinde binlerce kişi gözyaşlarıyla şehadet etti. Güzelliğine, nezaketine, en son "Canı Canan dilemiş vermemek olmaz ey dil ' diyerek yol aldı Rabbine; rıza kervanına katıldı.

    Malını, mülkünü, evladü iyalini, hayatını, sevgilerini, her şeyini Allah için kılmıştı, sonun da kendi varlığı için. "inna lillahi ve inna ileyhi ra- ciun" diyerek yol aldı Hakk'ın katına.

"Ve's-selamu ala men itte- bea'l-hüda."
 
Kaynak: