Zenginlik ve Demokrasi

ZENGINLIK VE DEMOKRASI

S. ARLI

Ünlü iktisatçı Daron Acemoğlu, 5 Haziran 2013 tarihli The New York Times’da Taksim Gezi Parkı gösterilerini konu alan “Kalkınma Türkiye’de Demokrasiyi Garanti Etmeyecek” başlıklı bir yazı yazdı. Profesor Acemoğlu’nun yazısı, beklendiği gibi Türk kamuoyunda ve yurtdışında geniş ilgi uyandırdı.

Acemoğlu’nun yazdıkları özetle şunlardı:

-      A.K.P hükümetlerinin son 11 yılda sağladığı istikrarlı ve hızlı ekonomik büyüme Türk demokrasisinin sınırlarını genişletmede etkili olamadı. Başbakan Erdoğan’ın otoriter yönetimi altında yargı bağımsızlığı yok edildi, basın-yayın organları sindirildi, muhalefete hoşgörü gitgide azaldı. Nitekim CNN International Taksim’den bütün dünyaya canlı yayın yaparken CNN Türk penguenlerle ilgili bir belgesel yayınlıyordu.

-      Birkaçyüz göstericinin Taksim meydanında başlattığı bu barışçı gösteri, Türk demokrasisinin geleceğini belirlemeye aday. Çünkü demokrasi seçimlerden ibaret değil. 19. Yüzyılda İngiltere’de gerçekleeşen sokak gösterileri yoksulların seslerini duyurmalarına ve Muhafazakar Partinin alternatifi olarak İşçi Partisinin siyaset sahnesine çıkmasına yol açtı. Taksim’de başlayan gösterilerin bir anda bütün Türkiye’ye yayılması ve kitleselleşmesi, kendilerini dışlanmış hisseden toplum kesimleri ile genç kentlilerin seslerinin duyulmasına yol açacak.

Acemoğlu’nun yazısının geniş ilgi uyandırması tesadüf değildi.

ABD’nin önde gelen arastırma kurumu The Massachusetts Institute of Technology (MIT)’de iktisat profesörü olan Acemoğlu, Harvard’dan siyaset bilimci James Robinson’la birlikte kaleme aldığı “Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty” (Ülkeler Niçin Başarısız Oluyor: Güç, Zenginlik ve Yoksulluğun Kaynakları) adlı kitabında (Crown Publishers, USA, 2012) kalkınma ile demokrasi arasındaki birebir ilişkiyi 15 yıllık bir araştırmanın sonunda etraflıca ortaya koydu. Yazarlara göre ülkelerin kalkınmışlığının nedeni ne kültür, ne iklim, ne coğrafya, ne de doğru politikanın ne olduğu konusundaki bilgisizlikti.

Ekonomik başarının temelinde insan yapısı siyasi ve ekonomik kurumlar vardı. Kapsayıcı (inclusive) ekonomik ve siyasi kurumları geliştirmeyi başaran milletler kalkınıyor; buna karşılık dışlayıcı/sömürücü (extractive) kurumları olan ülkeler yoksullaşıyordu.

Kapsayıcı kurumlar mülkiyet hakkını garanti altına alan, serbest rekabeti ve fırsat eşitliğini sağlayan, yeni teknolojileri ve yaratıcılığı (innovation) teşvik eden kurumlar olarak tanımlanıyor. Kapsayıcı kurumlar, diğer kapsayıcı kurumları destekleyerek ve onlardan da destek alarak, çoğulcu bir anlayışla siyasi gücün geniş dağılımını sağlamalı; ancak mülkiyet hakkı, kanun hakimiyeti ve kapsamlı bir piyasa ekonomisini emniyet altına almak için de belirli bir siyasi merkezileşmeyi de sağlamalıdır.

Dışlayıcı kurumların hakim olduğu ülkelerde fırsatlar ve güç küçük bir azınlığın elinde toplanmıştır.

Acemoğlu, bir mülakatında tezlerinin çekirdeğini oluşturan görüşünü şöyle açıkladı: “Her yurttaşının yaratıcılık, teşebbüs ve gelişme potansiyelini açığa çıkaran, güçlendiren ve koruyan kurumları oluşturmayı başaran ülkeler ilerliyor; oluşturamayanlar geri kalıyor. Örneğin komünist sistemin çökmesinin ardından Doğu Avrupa ülkeleri kalkınırken, Gürcistan ve Özbekistan geri kaldı; İsrail ilerlerken Araplar geri kaldı; Kürdistan kalkınırken Irak’ın diğer bölgeleri geri kaldı. Bütün mesele kapsayıcı kurumlarda.”

Yazarlara göre tarihin bize öğrettiği ders şudur: Eğer siyasi sisteminiz doğru değilse, ekonominiz de doğru olmaz. Bir başka deyişle, demokrasinin olmadığı yerde ekonomik ve sosyal kalkınma olmuyor. Acemoğlu’na göre bunun bir istisnası gibi gösterilmeye çalışılan Çin’in sağladığı ekonomik büyüme sürdürülebilirlikten uzak. Çünkü ekonomik gelişmenin temelinde yaratıcılık (innovation) var; Çin’in otoriter tek parti rejiminde ise bu mümkün değil.

Adam Smith ve Milletlerin Zenginligi

Aslında konu eski.

Siyasi ekonomi ya da ekonomi politiğin kurucusu olarak bilinen Adam Smith 1776 yılında yayınlanan “An Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of the Nations” (Milletlerin Zenginliğinin Niteliği ve Nedenleri Üzerine Bir Araştırma) adlı kitabında devletin varlık sebebi ve rolünü ‘mülkiyetin güvence altına alınması, gerçekte zenginin fakire karşı korunması, bir başka deyişle mülk sahiplerinin  mülk sahibi olmayanlara karşı korunması’ olarak açıklamış; bir taraftan ‘görünmez el’ kavramı ile piyasa ekonomisini savunurken, öbür yandan devletin ‘çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi almak suretiyle karlı olmadığı için kişiler ve özel şirketler tarafından yapılamayacak olan yollar, köprüler, kanallar ve limanlar gibi eserleri sağlaması; patent hakkını güvence altına almak suretiyle yaratıcılığı teşvik etmesi, tekellere karşı küçük sanayicileri koruması; genel eğitimi sağlaması; dini kurumları desteklemesi gerektiğini savunmuştur. Smith’e göre devletin ücretler ve emtia fiyatlarını belirlemeye kalkması, gerçek hayatta işlerliği olmadığı için doğru değildir.

Marksist-Leninist, ‘kapitalist zümreyi alaşağı edecek olan proletaryanın diktatörlüğü altında özel mülkiyetin, dolayısıyla eşitsizlik ve yoksulluğun ortadan kaldırılması, ekonomik ve sosyal gelişmenin önünün açılması ve sonuçta sınıfsız, devletsiz, çalışanların demokrarisi’ öngörüsü gerçekleşmedi. Ancak, ‘insanlık tarihinin en etkili şahsiyetlerinden biri’ olduğu kabul edilen Marx’ın etkisi ve işçi sınıfının 19. ve 20. yüzyıllardaki destansı mücadelesinin günümüz sosyal demokrasilerinin, sosyal devlet ve özgürlükçü, katılımcı, çoğulcu demokrasi anlayışının gelişmesindeki rolü inkar edilemez.

Günümüzün en gelişmiş demokrasileri olarak bilinen İskandinavya ve Batı Avrupa  ülkeleri ile Anglo-Sakson demokrasilerinin gelişmesinde Marksist ideolojiden etkilenen siyasi parti ve liderlerin ciddi katkısı olmuştur.

Devlet, demokrasi, kalkınma (refah) ve özgürlük arasındaki ilişkiler günümüzde de yakıcı konular.

Ünlü siyaset sosyoloğu Seymour M. Lipset (1922-2006), Jason M. Lakin’le birlikte kaleme aldığı “The Democratic Century” (Demokratik Yüzyıl)’de demokrasiyi, bütün yetişkinlerin oy kullandığı ve birden çok partinin yarıştığı (contested elections) seçimlerle temsilcilerini seçtikleri rejim olarak tanımlıyor. Ancak sistemin başarılı olabilmesi için güç dağılımını sağlayan kurumlara ihtiyaç var. Bunlar da yarışan siyasi partiler, bağımsız sivil toplum ve federal düzenlemeler olarak sayılıyor. Yazarlar gerçek bir demokrasinin kurulmasında kültürün de önemli olduğuna dikkat çekiyorlar.

Yazarlara göre Kuzey Amerikada (ABD ve Kanada) başarılı olan demokrasinin Güney Amerika’da başarısız  olmasının nedenleri arasında ekonomik eşitsizlik, yaygın yoksulluk, gecikmiş sanayileşme ve yetersiz liderlik yanında bölge halkının kültüründe yarışma, farklı görüşlere ve muhalefete hoşgörü, müzakere ve uzlaşmanın olmaması da var.

Ne kadar refah, o kadar özgürlük

“Kişi başına milli geliri Arjantin’in 1975 yılındaki geliri olan 6055 Doların üzerinde olan hiç bir ülkede demokrasi yıkılmamıştır. 1951 ile 1990 yılları arasında fakir ülkelerdeki 54 demokrasi çökerken, zengin ülkelerdeki 31 demokrasi 762 yıldır ayakta. Zengin ülkelerdeki demokrasilerden bir tanesi bile çökmedi; savaşlara, isyanlara, skandallara, ekonomik ve siyasi krizlere rağmen ayakta kaldılar.”

Bu satırlar “Why Democracy Survives in Affluent Societies?” (Niçin Zengin Toplumlarda Demokrasi Ayakta Kalıyor?) başlıklı bir bilimsel makaleden. (Adam Przeworski, 2001)

Aynı makaledeki verilere göre kişi başına milli gelirin 1000 Doların altında olduğu ülkelerde demokratik bir rejimin yaşama olasılığı en fazla 6 yıl, 1001 ile 3000 Dolar arası ülkelerde en fazla 18 yıl, 3001 ile 6055 Dolar arasındaki ülkelerde en fazla 46 yıl. Kişi başına milli gelirin 6055 Doların üstünde olduğu ülkelerde ise ilelebet ayakta.

Neden böyle, yoksullar demokrasi istemiyor mu yoksa?

Evet, istemiyorlar.

Martin Gilens’in ABD’deki birçok kamuoyu yoklaması ve seçim sonucu üzerinde yaptığı araştırmanın sonuçları çarpıcıydı: demokrasi genellikle zenginlerin tercihleri doğrultusunda politikalar üretiyor ve uyguluyordu. Bu, her zaman zenginlerin lehine politikalar anlamına gelmiyordu. Zira çoğu politika üzerinde zenginler, orta tabaka ve yoksulların mutabakatı vardı. Ancak zenginlerle orta tabaka ve yoksulların anlaşamadığı durumda zenginlerin tercihleri ağır basıyordu. Zenginler ekonomik ve sosyal politikalarda daha az devletçi. Zengin de fakir de asgari ücretin artmasından yana. Fakirler işsizlik aylığının arttırılmasından yanalar, ancak daha çok eşcinsel karşıtılar ve terörizmle mücadele adına ifade özgürlüğünün kısıtlanmasına daha az karşı çıkıyorlar.

Aslında demokrasiye yönelik süreci sadece ekonomik kalkınma ile sınırlamayan, bunu sanayileşmeye paralel olarak gelişen sosyal değişikliklerle birlikte bir bütün olarak ele alan ve ‘moderleşme’ kavramı ile açıklayan bilim adamları çoğunlukta. Bu görüşe göre, moderleşme sürecinin başlaması ile birlikte etkileri yaşamın bütün veçhelerine sirayet ediyor; mesleki uzmanlaşma, kentleşme, eğitim düzeyinin yükselmesi, ortalama yaşam süresinin uzaması, cinsiyet ayrımcılığının ortadan kalkması, bireyin güçlenmesi, çevreye duyarlık, azınlık haklarının gözetilmesi ve hoşgörünün güçlenmesi, dindarlık-otoriteye boyun eğme-milli gurur gibi kavramların zayıflaması, buna karşılık ifade özgürlüğü ve karar alma süreçlerine katılımın güçlenmesi ve hızlı ekonomik büyüme bunlardan bazıları.

Bütün bunlar sosyal yaşamı ve siyaseti dönüştüren güçlü bir etki yaratıyor ve uzun vadede gerçek bir demokrasinin güvencesi olan demokratik siyasi kurumların ortaya çıkmasına yol açıyor.

Bu süreçte ekonomik gelişmenin en canalıcı rolü oynamasının nedeni, ekonomik gelişme sonunda ortaya çıkan geniş orta sınıfın demokrasinin asıl dayanağı olarak görülmesidir. Ekonomik güvenceye kavuşmuş, iyi eğitimli, kendine güvenen, sorgulayan, kendini ifade eden, toplumu ileriye doğru dönüştürme motivasyonu olan ve ülke yönetimine ağırlık koymaya istekli bu insanlar gerçek bir demokrasinin güvencesi olan özgürlükçü, çoğulcu, sıradan yurttaşı güçlü kılan siyasi ve sosyal kurumları talep eden, oluşturan, koruyan asıl güç olarak görülüyor.  

Gerçek demokrasi

Soğuk Savaşın sona ermesi ile birlikte özellikle ‘seçim demokrasisi’ (electoral democracy) olarak tanımlanan demokrasi şekli bütün dünyaya yayıldı. ‘Seçim demokrasisi’, ‘melez demokrasi’ (hybrid democracy), ‘otoriter demokrasi’ (authoritarian democracy) olarak tanımlanan demokrasi şekilleri özgürlükçü olmayan, kitlelerin katılımını kısıtlayan, azınlık haklarının gözetilmediği, hukukun üstünlüğünün sağlanamadığı, yolsuzlukların önelenemediği, dolayısyla da etkin olmayan demokrasiler olarak tanımlanıyor.

Demokrasinin özü sıradan yurttaşı güçlü kılmasıdır. Gerçek ve etkili bir demokrasi, sadece sosyal ve siyasi hakların kağıt üzerinde varlığı ile değil, bu haklara uygulamada ne ölçüde saygı gösterildiği ile kendini gösteriyor. Ifade özgürlüğü önemli bir mihenk taşı. Bütün yerleşik demokrasilerde ifade özgürlüğü güçlü bir değer olarak var.

Dünya Bankası ve Freedom House verilerine göre günümüzün en gelişmiş demokrasileri Batı Avrupa’da (26 ülke, 489 milyon nüfus, %85’i özgür, basının %70’i özgür), ikinci sırada Amerika kıtası (36 ülke, 943 milyon nüfus, %71’i özgür, basının %38’i özgür), üçüncü sırada Asya-Pasifik (43 ülke, 3,9 milyar nüfus, %44’ü özgür, basının %5’i özgür), dördüncü sırada Merkezi-Doğu Avrupa ve Avrasya (33 ülke, 408 milyon nüfus, %28’i özgür, basının %15’i özgür) var. Beşinci sırada Sahra-Altı Afrika (50 ülke, 901 milyon nüfus, %13’ü özgür, basının %3’ü özgür), son sırada ise Orta Doğu (20 ülke, 395 milyon nüfus, %2’si özgür, basının %0’ı özgür) var.

 Freedom House’a göre kişi başına milli geliri 10’730 Dolar olan Rusya konsolide otoriter bir rejimle yönetilen ve özgür olmayan bir ülke. Bu ülkede basın özgür değil, internet ise kısmen özgür. İran’da kişi başına milli gelir 4’520 Dolar, ülke özgür değil. İsrail’de kişi başına milli gelir 28’930 Dolar ve ülke kısmen özgür. Türkiye’de ise kişi başına milli gelir 10’410 Dolar, kısmen özgür, basın ve internet kısmen özgür.

Demokrasimizin geleceği

Türkiye’nin kişi başına milli geliri, A.K.P’nin iktidara geldiği 2002 yılında 2’619 Dolar iken 2012 yılında 10’673 Dolara çıkmıştır. (Mahfi Eğilmez, Para & Borsa, 3.2.2013)

Soner Çağaptay’a göre A.K.P’nin 2002 yılından beri izlediği başarılı ekonomik politikalar Türkiye’yi G20 üyesi yapmış ve tarihinde ilk defa orta sınıfın çoğunluğu oluşturduğu bir topluma dönüştürmüştür. (The Middle Class Strikes Back, The New York Times, 5.6.2013)

Ancak, demokrasinin dayanağı olan orta sınıf şimdi A.K.P’nin izlediği baskıcı, dışlayıcı siyaset ve yönetim anlayışına karşı çıkıyor.

“Apolitik olduğu sanılan, çoğu orta sınıf kökenli üniversite öğrencisi, gösterilerde organize edici güç olarak ortaya çıktı. Seyyar klinikler kurdular, tutuklananlara avukatlık hizmeti verdiler, yaralılar için anında yardım hatları oluşturdular. Bütün bunlar Türkiye’nin geleceği ile ilgili ipuçları içeriyor; bu öğrenciler A.K.P’nin iktidara geldiği 2002 yılında ilokuldaydılar ve ondan başka bir siyasi parti görmediler. Seslerinin duyulmasını istiyorlar; bunun için çevreciler, ulusalcılar, eşcinseller, Aleviler, Kürtler ve laik liberallerle birlikte sokakları doldurdular. Başka türlü biraraya gelmesi zor bütün bu gruplar A.K.P’nin eli ağır yönetim anlayışını reddettiler.”

“Bütün bunlar, ekonomik gelişmenin daha fazla demokrasi getireceğini öngören modernleşme teorisinin Türkiye’de de gerçekleşeceğine ilişkin sürecin başladığını gösteriyor. Gerçekten de orta sınıfın çoğunluğu oluşturduğu ülkelerde toplum geri dönülmez bir şekilde çeşitlenerek demokratikleşmekte, bireyin ve azınlıkların haklarını da koruyan uzlaşmacı, gerçekten demokratik bir yönetimin temel taşını oluşturmaktadır.”

***

Demokrasimizin geleceğinden umutlu olmamız için çok neden var.

---------------------------------------------------------------------------------------------------

Ilk defa Mesele dergisinin Agustos 2013 tarihli 80. sayisinda yayinlanmistir.


BACK TO HOMEPAGE

Comments