YAZARLAR YAZARLARI ANLATIYOR-2

MILLER, CENDRARS’I ANLATIYOR


Sezai ARLI

 

Miller’a göre, Blaise Cendrars’la ilgili bilinmesi gereken ilk şey onun çok yönlü kişiliğidir. Aynı zamanda çok yazan, üstelik farklı konularda çok yazan bir yazardır Cendrars.

 

Cendrars’ın yaşamı 1001 Gece Masalları gibidir. Bu kadar renkli, macera dolu bir yaşam süren Cendrars, aynı zamanda bir kitap kurdudur. Çok sosyal ve girişken olan bu adam aslında bir yalnızdır. “Derin sezgilerin ve yenilmez mantığın adamı. Yaşamın mantığı. Yaşam, ilk ve başta gelen. Daima büyük harf ‘Y’ ile Yaşam. İşte Cendrars.” (1)

 

Onbeş veya onaltı yaşındayken Neufchatel’deki baba evini terkeden Cendrars’ın işgal yıllarında Aix-en-Provence’de saklandığı günlere kadarki seyahatleri ve serüvenleri başdöndürücüdür. Seyahatleri Marco Polo’dan daha uzun ve karmaşıktır. Miller için o, 1001 Gece Masalları’nın Sinbad’ı, sihirli lambanın Alaaddin’idir.

 

Cendrars, bu muazzam deneyimlerini kitaplarındaki karakterlere yansıtmış, yazdıkları efsane kalitesi ve gerçekliğine ulaşmıştır. Miller’a gore Cendrars, ‘yaşama ve yaşamın gerçeklerine tapan biri olarak günümüzün bir çok yazarından daha çok sözün ve eylemin ortak gerçeğine yaklaşmıştır.” (2)

 

“Cendrars, insanoğlunun tutum ve davranışlarının soruşturucusu ve kaşifidir. Kendisi de yaşamın göbeğinde, hemcinslerinin macerasının içindedir. Üstün ve acılı anlatımı ona ‘yaşamın öğrencisi’ payesi kazadırmıştır. Gerçek bir raportör olarak insanı kendisine ve dünyaya tanıtmıştır. İnsanın yüceliklerini, alçaklıklarını ve zayıflıklarını anlatmış; insanlığa dair olana saygımızı arttırmış; bilgimizi genişletmiştir. Dünyayı daha derinliğine anlamamıza ve sevmemize yardımcı olmuştur.”

 

“Onca seyahat, çalışma ve macera arasında okumaya daima zaman bulmuştur. Uzun seyahatlerde, Amazon’un derinliklerinde, çöllerde, vahşi ormanlarda, geniş ovalarda, trenlerde, tramvaylarda, uzun yürüyüşlerde, okyanus aşan gemilerde, Avrupa, Asya ve Afrika’nın büyük müze ve kütüphanelerinde kitaplara gömülmüş, arşivleri talan etmiş, nadir el yazmalarını fotoğraflamış ve bildiğim kadarı ile nadir olana, merak uyandırana düşkünlüğü nedeniyle değerli kitapları, yazmaları ve dökümanları bazen de çalmıştır.” (3)

Cendrars, bir yandan da bazı yazarları Fransızca’ya cevirmiştir. Bunlardan Portekiz’li yazar Ferrera de Castro (Foret Vierge) ve O.Henry’nin can yoldaşı, büyük kanunsuz Al Jennings dikkat çekicidir. Cendrars, ayrıca Al Capone’nun otobiyografisini de çevirmiştir.

 

Birinci Dünya Savaşından kısa bir sure sonra onu yayıncı olarak görüyoruz. ‘La Sirene’ yayinevinin editörü olarak ilk defa 1868’de yazarı tarafından özel bastırılan ‘Les Chants de Maldoror’un (Maldoror’un Şarkıları) yeni baskısını (Kont de Lautreamont tarafindan yazılan bir manzum romandır-S.A) ona borçluyuz. “Her konuda olduğu gibi yenilikçi, daima kılı kırk yaran, adil ve isteklerinde kararlı olarak La Sirene’den onun editörlüğü altında çıkan her kitap bugün kolleksiyoncular için çok değerli bir parçadır.” (4)

 

Yazar hakkında bir çok olumsuz eleştiri çıkmıştır. Kitaplarının sinematik, sansasyonel, deforme, abartılı, cok uzun, gereksiz sözlerle dolu, form duygusundan uzak, çok fazla gerçekçi olduğu, veya anlattıklarının inanılmazlığı, vs… Miller bu konuda da şöyle diyor; “hepsini birarada değerlendirdiğimizde bu suçlamalarda bir nebze gerçeklik olduğuna eminim; ama unutmayalım sadece bir nebze! Bunlar profesyonel eleştirmenlerin, akademisyenlerin ve başarısız romancıların görüşlerini yansıtıyor. Bunlar ne kadar geçerli? Sinematik tekniğini ele alalım. Peki, sinema çağında yaşamıyor muyuz? Sansasyonelliği ele alalım. Gilles de Rais, Marquis de Sade, Casanova’nın Anıları’nı unuttuk mu? Hyperbole’a gelince, Pindar ne? Uzunluk ve gereksiz laf kalabalığı konusuna gelince, Jules Romain ve Marcel Proust’tan ne haber? Abartma ve deforme etmeye gelince, Rabelais, Swift, Celine’in yaptığı ne?”

 

“Evet, Cendrars aşırılıklarla doludur. Metinlerinin gövdesinden bir ur gibi çıkan parçaları vardır. Detour’ları, parantezleri, derkenarları, ki bunlar gelecek kitaplarının embriyonik özü ve ana temalarıdır. Kitaplarında büyük çiçek açmalar (efflorescence), pul pul dökülmeler (exfoliation) ve yine büyük çapta malzeme zayiatı vardır. Kendini kapıp koyverme zamanı gelince, kapıp koyverir. Kısacası, ne zaman hızlı ve etkili olmak istemişse, kısa ve bir bıçak gibi tam hedefe yönelmiştir. Bana gore kitapları onun sabit alışkanlık eksikliğinin yansımasıdır, daha doğrusu alışılmışın dışına çıkma yeteneğinin yansımasıdır. (Bir gerçek kurtulmuşluk işareti!). Bu kabaran paragraflarla Cendrars kendi okyanussal ruhunu açığa vurur. Shakespeare’in çılgınlığını, onun elemental patlamalarını es geçmiş kişiler olarak bu kozmik güzelliklerden korkacak mıyız? Urquhart aracılığı ile Pantagruel ve Gargantua’yı yutmuş kişiler olarak isimler, yerler, tarihler, olaylar katalogundan yılacak mıyız? Her dildeki en tuhaf yazarı –Lewis Carroll- yaratmış bizler, kelime oyunlarından, gülünç olandan, saçma olandan, konuşulmayan veya ‘telaffuzu imkansız olandan’ utanıyor muyuz? Cendrars, kesintisiz üç sayfa süren paragraflarından birini salıvermek üzereyken insan nefesini tutmak zorunda kalır. Bir adam? Derin denizlerin dalgıcı, bir balina. İnsanoğlunun balinası, kesinlikle.” (5)

 

Miller’a gore Cendrars, “yazarların yazarıdır”. “Hatırlarım, okulda bize örnek olarak daima Macaulay, Coleridge, Ruskin veya Edmund Burke’yi, hatta de Maupassant’ı gösterirlerdi. Niye Shakespeare, Dante, Milton demezlerdi, bilmiyorum. Hic bir öğretmen biz veletlerden birinin gün gelip yazar olacağına inanmazdı. Çünkü öğretmen de olsalar kendileri başaramamışlardı.”

 

“Cendrars bir şeyi açıklıkla ortaya koydu ki biricik öğretmen ve tek örnek yaşamın kendisidir. Bir yazarın Cendrars’tan öğreneceği burnunun dikine gitmek, hayatın emirlerine uymak, başka hiç bir tanrıya değil, ama yaşama tapmaktır.” (6)

 

Miller’in bu yazının ana kaynağı olan “Yaşamımdaki Kitaplar” eserini yazdığı yıllarda (1956) Cendrars altmışdokuz yaşındadır. Aynı yıl La Gazette des Lettres’de çıkan bir yazıda Cendrars’ın önümüzdeki bir kaç yıl için bir düzineden fazla kitap yazmayı planladığı duyuruluyordu. Miller bu konuda da şöyle diyor: “Cendrars şu anda altmışlı yaşlarında, bir sekreteri yok, kitaplarını sol eliyle yazar (sağ kolunu savaşta kaybetmiştir-S.A) ama alttan alta huzursuzdur, sürekli seyahat etmek ve dünyanın daha fazlasını görmek tutkusundadır, ki gerçekte yazıdan nefret eder ve işini bir tür angarya olarak görür. Dört veya beş kitaba aynı anda çalışır. Hepsini bitirecektir, buna eminim. Dileğim uzun yaşaması ve bana ‘Archives de ma tour d’ivorie’ adı verilen ‘les souvenirs humains’ üçlüsünü (Hommes de letters, Hommes d’affaires, Vie des hommes obscures) okumak zevkini tattırması; özellikle de sonuncusunu…” (7)

 

Miller, Cendrars’ı anlattığı bu yazısının sonlarına doğru ondan bazı örnekler de veriyor. Örneğin, Cendrars’ın cephedeki yaşamı anlattığı ‘Un Nouveau Patron pour L’Aviation’dan şu paragraf:

 

“10 Mayıs’tan başlayarak yeryüzünü surrealism kapladı: kendini öyle sanan saçma-sapan şairlerin sürrealizmi değil, onlar bilinçaltına hitabettikleri için en fazla sou-realist (gerçekaltıcı-S.A) olabilirler, fakat bu İsa’nın işi, gerçeküstünün biricik şairi...”

 

Eğer dindar biri olsaydım, o gün hidayete ererdim…” (8)

 

Bir sonraki paragraftan şu beş cümle, Miller’ın aklından hiç çıkmamıştır:

 

“Hayır, 10 Mayıs’ta insanlık olanları anlamaya yeterli değildi. Tanrım! Yukarda, gökyüzü iki yanağı parlayan bir kıç ve güneş alev saçan bir anüstü. Ondan boktan başka bir şey yayılabilir miydi? Ve modern insanlık korkudan çığlık çığlıyaydı…” (9)

 

Miller, yazısını şu sözlerle bitiriyor: “… sana bir kere daha şapka çıkarıyorum. Önünde saygıyla eğiliyorum. Senin dengin olmadığım için kendimde seni selamlama yetkisini görmüyorum. Senin adanmışın, senin aşık müridin, senin der Ewigkeit’teki (sonsuzluk-S.A) ruhsal kardeşin olarak kalmayı tercih ederim.”

 

“Selamlarını daima ‘ma main amie’ (ellerini sıkarım dostum) diye bitirirsin. Senin uzattığın o sıcak sol eli ellerimin içine alır, zevkle, minnetle ve dudaklarımda sonsuz kutsama ile sıkarım.” (10)

 

------------------------------------------------------------------------------------------------

(1)              “The Books In My Life”, Henry Miller, A New Directions Book, New York, 1969, 14th Printing, s. 60.

(2)              Aynı yerde, s. 60

(3)              Aynı yerde, s. 61-62

(4)              Aynı yerde, s. 62

(5)              Aynı yerde, s. 66-68

(6)              Aynı yerde, s. 68-69

(7)              Aynı yerde, s. 69

(8)              Aynı yerde, s. 74

(9)              Aynı yerde, s. 75

(10)         Aynı yerde s. 80

--------------------------------------------------------------------------------------------------

 

HENRY MILLER

 

  

 

1891’de New York’da doğdu. Babası Alman göçmeni bir terzi idi. Yüksek öğrenim için New York Şehir Üniversitesine girdiyse de iki ay sonra okulu bıraktı. Kısa bir süre bir çimento şirketinda çalıstı. Arkasından, bütün Güneybatı Amerikayı ve Alaska’yi gezdi. 1913’de babasının terzi dükkanında çalısmaya başladı. 1917’de evlendi ve baba oldu.

 

1920-24 yılları arasında bir telgraf şirketinde çalıştı. Daha sonra ailesini terk ederek bir Broadway dansçısı olan June Mansfield Smith’le yaşamaya başladı. Bu ilişki Miller’in ilk iki kitabı “Moloch” ve “Crazy Cock” ve daha sonra yazdığı “Sexus”, “Plexus”, “Nexus” üçlemesinin ilham kaynağı olmuştur.

 

Miller 40 yaşına kadar  ciddi olarak yazmaya başlamamıstır. 1930’da Paris’e gitmiş ve dokuz yıl boyunca orada yaşamıştır. Bu dönemde revaçta olan gerçeküstücü akımdan ve bu akımın temsilcilerinden Celine’den etkilenmiş, Lawrence Durrell ve Anais Nin’in de bulunduğu edebiyat çevresi içinde yer almıştır. Miller, bu dönemde yayımlanan ve bugün klasik sayılan iki kitabı Tropic of Cancer (Yengeç Dönencesi) (1934) ve Tropic o Capricorn (Oğlak Dönencesi) (1936) ile üne kavuşmuştur. Otobiyografik özellikler taşıyan ve o günlerin Paris ve New York’unun bohem yaşamını anlatan bu kitaplar 1961 yılına kadar ABD’de - sansür yasası yüzünden - yayımlanamamıştır. Miller’la June ve Anais Nin arasındaki üçlü aşk ilişkisi Anais Nin’in ünlü günlüğüne ve 1990’da vizyona giren “Henry and June” filmine konu olmuştur. Bu dönemde Miller, Lawrence Durrell ve Anais Nin’le birlikte “The Booster” adlı dergiyi de cıkarmıştır. Miller’in bu dönem eserleri arasında yazarın Brooklyn’de geçen çocukluk yılları anılarına dayanan “Black Spring” (1936) ve 1939’da Yunanistan’a yaptığı geziden mülhem “The Colossus of Maroussi” (1941) de vardır.

 

Miller, II. Dünya Savaşının patlak vermesi ile birlikte ABD’ye döndü ve yaşama veda ettiği 1980 yılına kadar California’da yaşadı. 1957’de Ulusal Edebiyat ve Sanat Enstitüsü üyeliğine seçildi.

 

Olağanüstü renkli bir yaşamı olan Miller 1967’deki beşinci evliliğini Tokyo’da “Tropic of Cancer” adlı bir gece kulübü işleten genç bir Japon kabare şarkıcısı ile yapmıştı.

 

 

BLAISE CENDRARS

 

1887’de İsviçre’de Neuchatel yakınlarındaki Chaux-de-Fonds’da doğdu. Asıl adı Frederic Louis Sauser’dir. 15 yaşındayken baba evini terkederek kendisine seyahat imkanı sağlayan bir mücevher tüccarının yanında çalışmaya başladı. Yaşamı boyunca sürekli seyahat etti. Kendi ifadesine gore, gençliğinde Çin, Moğolistan, Sibirya, İran, Kafkaslar ve Rusya’yı gezdi. Daha sonra da ABD, Kanada, Güney Amerika ve Afrika’yı gezdi.

 

1910’da Paris’e giderek Fransız vatandaşı oldu. Burada tanıştığı ünlü şair Guillaume Apollinaire’den ve seyahatlerinden etkilendi. Fotoğrafik görüntüler, temalar ve yansımalar içeren bir üslup geliştirdi ve bunu 1913’de yayınlanan “Prose du Transsiberien et de la Petite Jeanne de France” (Sibirya Ekspresi ve Fransa’nın Küçük Jeanne’ı İçin Düzyazı) başlıklı uzun şiirinde yansıttı.

 

Aralık 1914’de savaşa katıldı ve bulunduğu Somme cephesinde 1915 Şubat’ındaki kanlı Champagne çarpışmalarında sağ kolunu kaybetti ve terhis oldu.

 

1918’de Jean Cocteau’nun tanıştırdığı zengin bir kadın olan Eugenia Errazuriz’le yaşamaya başladı. Bu dönemde Cendrars’ı Montparnasse’daki sanatsal yaratıcı faaliyetin önemli bir parçası olarak görüyoruz. Çağdaşları ve arkadaşları arasında Picasso, Modigliani, Hemingway, Henry Miller, Georges Braque, Apollinaire ve benzerleri vardır.

 

Savaştan sonra Fransa, İtalya ve ABD film endüstrisi ile içiçe oldu. 1925’den sonra şiir yayınlamaya son verdi ve kısa öykü ve romana yoğunlaştı.

 

1920’de yayınladığı L’or (Altın) John Stutter adlı bir İsviçre’li öncünün California’daki ‘altına hücum’ yıllarında büyük bir servete kavuşması ve sonunda yoksulluk içinde ölmesinden esinlenen bir romandır. Bir söylentiye gore bu eser, Stalin’in başucu kitabı olmuştur.  Bu kitap, yarı otobiyografik romanı ‘Moravagine’ ile birlikte yazarın kendi iç dünyasını keşfinin öyküsü olarak değerlendirilmiştir. Moravagine türkçede de yayınlanmıştır. (Can Yayınları, İstanbul, 2005).

 

İkinci Dünya Savaşı yıllarının işgal altındaki Paris’inde (1940-1944) Cendrars, Gestapo’nun fişledikleri arasında ‘kendisini Fransızca ifade eden Yahudi yazar’ olarak yer almıştır. Bu yıllarda küçük oğlu Fas’ta Amerikan uçaklarına rehberlik yaparken feci bir kaza sonucu hayatını kaybetmiştir.

 

1945’te yayınladığı ‘L’homme foudroye’ (Şaşkın Adam)’da  Cendrars, Birinci Dünya Savaşı siperleri, çingenelerle gezici tiyatro maceraları, Güney Amerika bataklıklarını araba ile geçme girişimi arasında gidip gelerek, yaşamından renkli sayfalarla gezi fantezilerini birleştirir. “Hayaletler tarafından tutsak alınmış değilim. Geride bıraktığım küller, yaşamın görüntüsünü veren kristaller içerebilir. Benim öğrenmek istediğim de buydu. Ve o nedenle yazıyorum.”

 

Cendrars, ‘Paris Grant Prix du Literature’ ödülünü aldıktan bir kaç gün sonra 21 Ocak 1961’de ‘öğrencisi’ olduğu yaşama veda etti.

 

Altmışdan fazla kitap yazmış bulunan Cendrars’ın başlıca eserleri şunlardır:

 

-         Les Paques a New York (1912)

-         La Prose du Transsiberien et de la Petite Jeanne de France (1913)

-         Sequence (1913)

-         Profound Aujourd’hui (1917)

-         J’ai Tue (1918)

-         La Panama ou les Aventures de Mes Sept Oncles (1918)

-         La Main Coupee (1918)

-         L’or (1925)

-         Moravagine (1926)

-         Les Confessions de Dan Yack (1927)

-         Antarctic Fugue (1929)

-         Une Nuit dans la Foret (1929)

-         Comment les Blancs sont d’anciens noirs (1930)

-         Rhum-L’Aventure de Jean Galmot (1933)

-         Holywood, la Mecque du Cinema (1936)

-         Histories vraies  (1937)

-         La vie dangereuse (1938)

-         D’outremer a indigo (1940)

-         L’homme foudroye (1945)

-         La Femme et le Soldat (1946)

-         Emmene-moi au bout du monde! (1953)

-         Du monde entier au coeur du monde (1957)

-         Trop, C’est Trop (1957)

-         A L’aventure (1959)

 ----------------------------------------------------------------------------------------------------------

 (*) İlk olarak Yalınayak Edebiyat dergisinin Aralık-Ocak 2007 tarihli sayısında yayınlanmıştır.

 

 

BACK TO HOME PAGE