Yakin ve Orta Dogu

YAKIN VE ORTA DOĞU’DA HARİTALAR DEĞİŞECEK Mİ?

 

S. ARLI

 

İkiyüz yıl önce Yakın ve Orta Doğu demek Osmanlı İmparatorluğu demekti. Budapeşte’den Aden’e, Oran’dan Basra’ya kadar uzanan toprakların tamamı ‘Memalik-i Ali Osman’ idi.


28 Mayıs 1812’de Rusya ile Osmanlı arasında imzalanan Bükreş Antlaşması ile Rusya’nın işgal ettiği Moldova (Bogdan) ve Wallachia (Eflak) voyvodalıkları ile Kırım ve Kafkasya’daki topraklar Osmanlı’ya iade ediliyor; ancak, Basarabya Rusya’da kalıyordu. Antlaşma’dan bir ay sonra Napolyon Rusya’ya savaş ilan edip Rus topraklarını işgale başlayınca II. Mahmud pişmanlık ve öfke ile Sadrazamını azlettiği gibi, barış görüşmelerini yürütenlerin de ‘kellerini vurdurdu’. Aslında Bükreş Antlaşması Osmanlı için tam bir zaferdi; Napolyon’un tehdidi altındaki Rusya’dan alınabileceklerin azamisi alınmıştı.


Ancak Osmanlı’nın 1683’teki İkinci Viyana Kuşatması yenilgisi ile başlayan ‘gerilemesi’ devam ediyordu. 1789 Fransız İhtilali ile aynı yıl tahta çıkan III. Selim’in başlattığı ‘ıslahat’ ya da modernleşme çabaları da durumu kurtarmaya yetmedi. Bükreş Antlaşmasından tam yüz yıl sonra 8 Ekim 1912’de Karadağ’ın Osmanlı’ya harp ilan etmesi ile başlayan Balkan Harbi sonunda Osmanlı İmparatorluğu, yine Bükreş’te 15 Ağustos 1913’te imzalanan bir Antlaşma ile Edirne’nin batısında kalan topraklarının tamamını ve başta Girit olmak üzere Ege adalarını kaybetti.


Kısa bir süre sonra başlayan ‘Harb-ı Umumi’ ya da Birinci Dünya Harbi sonunda mağlup olan Osmanlı, bu defa da Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki topraklarının neredeyse tamamını kaybetti. Elde kalan, 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Antlaşması ve bilahare Musul vilayetinin kaybı (1925) ve Hatay’ın ilhakı (1937) ile bugünkü Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki topraklar oldu.

 

***

Adına ‘Greater Middle East’ ya da ‘Büyük Orta Doğu’ denilen coğrafyada bugün 22 ülke var: Moritanya, Fas, Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Kuzey ve Güney Sudan, Israil, Filistin (Gazze ve Bati Şeria), Ürdün, Suudi Arabistan, Yemen, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Katar, Kuveyt, Irak, Suriye, Lübnan, Iran.

Bölgenin toplam yüzölçümü 13,500 kilometrekare (ABD: 9,269 kilometrekare; Avrupa- 25 ülke: 4,150 kilometrekare). Atlantik okyanusu, Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz, Arap Denizi ile çevrili bölgenin Aden Körfezi, Iran Körfezi, Umman Körfezi gibi ana deniz ulaşım arterleri var; Afrika ve Güney Amerika gibi kompakt kıtalara nazaran muazzam bir coğrafya. Bu coğrafyada olup bitenlerin Afrika, Avrupa, Orta Asya, Hint Altkıtası, Uzak Doğu ve Yakın Doğu ülkelerine etkileri biliniyor.

Bölgenin çöllerle kaplı geniş alanları olduğu gibi, Nil vadisi, ‘Fertile Crescent’ denilen Verimli Yarımay (Ürdün, Dicle ve Fırat nehirlerinin suladığı topraklar) ve latinlerin ‘Arabia Felix’ dediği Arap yarımadasının güney batısı gibi çok verimli ovaları da var. Üstüne üstlük, bu toprakların altında muazzam petrol ve doğal gaz rezervleri var.

Bu coğrafyanın, ilk insan yerleşimlerinin ortaya çıktığı bölge veya ‘medeniyetin beşiği’ olması tesadüf değil. Milattan 5000 yıl önce Sümer ve Mısır uygarlıkları bu bölgede ortaya çıktı. O tarihte Avrupa, ormanlar ve bataklıklarla kaplı çok soğuk ve sürekli yağışlı bir bölge olarak ıssız ve vahşiydi.

***


Birinci Dünya Savaşı sırasında Araplar, İngilizlerle birlikte Osmanlı’ya karşı savaştılar. İngilizler, Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’e Osmanlı İmparatorluğunun tüm Arap vilayetlerini kapsayan bağımsız, birleşik bir Arap krallığı, hatta Halifelik vaadettiler. Bu krallığın bünyesinde Müslümanların kutsal mekanları Mekke ve Medine ile birlikte Verimli Yarımay’ın iki önemli şehri Bağdat ve Şam da bulunacaktı. Diğer vaadler arasında bağımsız bir Kürt devleti ve ‘vaad edilmiş topraklarda’ Yahudiler için bir anayurt da vardı.

Zaferle birlikte bu vaadler unutuldu. Birleşik bir Arap krallığı yerine biri İngilizlerin (Irak ve Filistin), diğeri de Fransızların (Suriye ve Lübnan) mandası altında ayrı yönetimler oluşturuldu. Sevr Antlaşmasında kurulacağı belirtilen bağımsız Kürt devleti ise bir daha hiç gündeme gelmedi. Yerine getirilen tek vaad ise Filistin’deki İngiliz manda yönetimi altında Yahudiler için bir anayurt yaratılması oldu.

Böylece, başta Kürtler olmak üzere, Lübnan Hristiyanlarının, Kuzey Afrika’daki Berberlerin, Sudan Hristiyanlarının ve Irak’ta nüfus coğunluğunu oluşturan Şiilerin, Wilson prensipleri gereği kendi yönetimlerine kavuşmaları mümkün olmadı.

Sudan Hristiyanları, savaştan aşağı yukarı yüz yıl sonra ve yıllarca süren çatışmalar, can kayıpları, kıtlıklar ve göçlerden sonra, uluslararasi toplumun müdahalesi ile 2011 yılında yapılan referandum sonucunda kendi bağımsız devletlerine kavuştular. (Güney Sudan, 9 Temmuz 2011). Irak’taki Şii coğunluk ise, yıllarca katliamlara, baskılara, zorla göçertmelere maruz kaldıktan sonra, nihayet Saddam’ın 2003’te ABD ve müttefiklerinin müdahalesi ile iktidardan uzaklaştırılması sonucunda bugünkü demokratik Irak’ta yönetim gücünü elinde bulunduran unsur haline geldi.  

Lübnan Hristiyanları ise, Fransız manda yönetiminin 1920’de kurduğu ve 1943’te bağımsızlık verdiği Lübnan devleti içerisinde diğer etnik ve dini gruplarla (Sunni Araplar, Şii Araplar, Druziler, Nusayriler) birlikte yer aldılar. Ancak, 70’li yıllarda bu ülkeye yönelik Filistinli göçü, arkasından gelen iç savaş (1975-90) ülkeden Batıya yoğun göçlere, özellikle de Hristiyan nüfusun azalmasına neden oldu. İç savaş sırasında Arap Birliği kararı ile Lübnan’a giren Suriye birlikleri uzun mücadeleler, gösterilerden sonra nihayet Nisan 2005’te Lübnan’dan çekildiler. Lübnan’da yıllardır süregelen politik istikrarsızlık özellikle Hristiyanlar ve Druziler bakımından güvensizliğe, her an ortaya çıkabilecek baskı ve katliam korkusuna yol açmaktadır.

Berberlerin Kuzey Afrika topraklarındaki yaşamlarına dair 4000 yıl geriye giden veriler biliniyor. Arapların 8. yüzyılda Kuzey Afrikayi işgal etmeleri ve buralarda müslümanlığın yayılmasından sonra başta Mısır, Libya, Fas ve Cezayir olmak üzere bir çok ülkede Arap azınlık yönetimleri oluştu. Örneğin Cezayir’de nüfusun %99’u Berber olmasına rağmen, bunların ancak %15’i kendisini Berber kabul edip siyasi ve kültürel haklar talep ediyor. Fas’ta kendilerini Berber kabul edenlerin oranı %40; Berber’lerin toplam nüfus içerisindeki oranı çok daha yüksek olmasına rağmen şehirlerde yaşayan, Arapça bilen ve daha iyi yaşam şartlarına sahip olanlar kendilerini Arap olarak kabul ediyorlar. Kırsal kesimdeki Berber çocuklarının eğitim almak için Arapça öğrenme mecburiyeti eşitsizliğe yol açıyor. Fas’ta, eski ve yeni sömürgecilerin dilleri Arapça ve Fransızca resmi dil olarak tanındığı halde yerel halkın dili Berber lehçeleri resmi dil olarak kabul edilmiyor. Yıllardır süregelen mücadele sonunda Ocak 2010’da üç ana lehçede yayın yapan ilk TV istasyonu kuruldu. Devlet ve eğitim dili olmadıkları için 2500 yıllık alfabesi bulunan bu lehçeler bir türlü yazı dili statüsüne yükselemiyor.


Mısır’da nüfusun %10’unu oluşturan Hristiyanlar (Copt, Kıpti) Orta Doğu’daki en büyük Hristiyan azınlık olarak kabul ediliyor. Nüfusları 5-15 milyon arasında tahmin ediliyor. 4. yüzyıl ile 6. yüzyıl arasında Hristiyanlik Mısır’da coğunluğun dini inancı idi. 7. yüzyılın ikinci yarısında müslüman Arapların Mısır’ı fethi ve İslamiyetin hızla yayılması ile azınlığa düştüler. 18. yüzyıla kadar kendi dillerini (Demotic Egyptian) konuştular, ancak günümüzde eski Mısır dili sadece dini ayinlerde kullanılıyor. Günlük hayatta ise Arapça kullanılıyor. Bu noktada bir çok tarihçinin dikkatini çeken ilginc bir durum var: Mısır, Irak ve Suriye’nin müslüman Araplar tarafından fethi ile İran ve Kürdistan’in fethi aynı yüzyılda gerçekleşti. Fetihten sonra Mısır, Irak ve Suriye’de Arapça yüksek kültürün ifade aracı ve aynı zamanda günlük konuşma dili olarak tam bir hakimiyet kurarken İran ve Kürdistan’da böyle olmadı. Fetihten itibaren ikiyuzyıl boyunca Arapça emperyal yönetimin, dini ayinlerin ve filozofik tartışmaların dili idi. Ancak günlük konuşma dili Farsca ve Kürtçe olarak kaldı. Bu milletler bugün de kendi dillerini muhafaza ediyorlar. Bakınız tarihçi Hugh Kennedy bu konuda ne diyor: “Mısır’da 600 yılında Arapça konuşan hiç kimse yoktu. 12. Yüzyılda ise herkes Arapça konuşuyordu ve Mısır modern zamanlarda Arap kültürünün en önemli merkezlerinden biri sayılıyor. İran’da 600 yılında Arapça konuşan hiç kimse yoktu; 12. Yüzyılda hala yoktu. Arapça, ortaçağ Avrupa’sının Latince’si gibi bir entelektüel tartışma lisanı idi. Günümüzde İran bir Arap ülkesi değildir.” (Hugh Kennedy, "The Great Arab Conquests: How The Spread Of Islam Changed The World We Live In", Da Capo Press, USA, 2007, pp. 198-199)

İran’da kendi yönetimlerini talep eden ve bunun için yıllardır mücadele eden iki azınlık var; Kürtler (Lur’larla birlikte %16) ve Belüciler (%2). Kürtlerin 19. Yüzyılın başından beri süregelen mücadeleleri az çok biliniyor. İran ve Pakistan arasında bölünmüş bulunan Belücistan’in kendi kendini yönetme talebi ve mücadelesi ise her gecen gün daha da şiddetlenerek devam ediyor. Bakınız Pakistan’lı yazar Jamil Ahmad, gecen yıl yayınlanan ve best seller olan Wandering Falcon (Yalnız Şahin) adlı anı-romanında, 1960’lı yıllarda İran hükümet güçlerine teslim oldukları halde kurşuna dizilen yedi ‘isyancı’ aşiret mensubu için ne diyor: “Bu insanlar tam ve nihai bir ölüme gittiler. Onlar için hiç bir anıt dikilmeyecek, türkülerde yaşamayacaklar. Hatta muhtemelen en yakınları bile onları zihinlerinin kilitli bir köşesine kapatacaklar. Yaşam mücadelesinde ayakta kalabilmek için sarfedilen müthiş çaba ölüleri düşünmeye zaman bırakmıyor. Onlarla birlikte ölüme giden ise Belüc halkının bir parçasıydı. Başkalarına sunduklari doğal, içten sevgi; cömertlikleri ve güvendi. Bu yedi adamla birlikte bunlar da yargılandı, hüküm giydi ve öldü.” (Jamil Ahmad, “The Wandering Falcon”, Hamish Hamilton, Great Britain, 2011, p. 34)

 

İran’daki önemli azınlıklardan Azeriler (%16), Kuzistan Arapları (%2) ve Türkmen aşiretleri (%2) ise şimdilik sessizler.

 

Orta Doğu’da uzun zamandır cözüm bekleyen bir başka çıban başı da Filistin’de kurulan Yahudi devleti ile birlikte topraklarından sürülen Filistinli Arapların Batı Şeria ve Gazze’yi içine alan topraklarda kendi devletlerini kurmaları ve mültecilerin yurtlarına dönmesi sorunudur.

Türkiye’deki duruma gelince; Birinci Dünya Savaşı (1914-1918) yıllarında ve sonrasında Anadolu ve Trakya, Osmanlı’nın Hristiyan tebaasından (Ermeniler, Rumlar, Asuriler) ‘temizlendi’. Bunların detaylarına girmek bu yazının sınırlarını aşar. Ancak Ermenilerle ilgili ‘temizliğin’ esas olarak 1894-96 ve 1915-1917 yıllarında gerçekleştiğini; Rumların Anadolu ve Trakya’dan çıkarılmalarının ise savaş öncesinden başlayarak, savaş sırasında devam ettiğini; savaştan sonraki ‘mübadele’ ve bilahare tezgahlanan 5-6 Eylül 1955 benzeri olaylarla nihayete erdirildiğini söyleyebiliriz.

 

Ancak, Kurtuluş Savaşı sırasında “Maahaza Kürtlerin serbesti-i inkişaflarını temin edecek veçh ve surette hukuk-u örfiye ve içtimaiyyece mazhar-i müsaedat olmaları ..” (Bununla beraber Kürtlerin serbestce gelişmelerini sağlayacak tarz ve biçimde kültürel ve toplumsal haklar bakımından müsaadelere mazhar olmaları ..) (Amasya Protokolu, No.2, 22 Ekim 1919) ve yine “Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. (M.Kemal’in İzmit Basın Toplantısındaki sözleri, 16-17 Ocak 1923) denilen Kürtler için daha sonra “Vazifemiz Türk vatanı içinde bulunanları Türk yapmaktır” (İsmet İnönü, 1925) politikası benimsenince Osmanlı’nın yerini alan Türkiye Cumhuriyetinde bir ‘Kürt sorunu’ hep varolageldi, halen de var.

 

***

Yakın ve Orta Doğu’daki huzursuzluklarin kaynağinda devletler arasındaki anlaşmazlıklardan çok yukarda sözu edilen azınlık sorunlarının etkin olacağı görünüyor.

 ***

Orta Doğu’da iki savaş arası dönemde (1918-1950) mevcut geniş orta sınıf bir çok ülkede ılımlı monarşiler aracılığı ile yönetimlerde etkili oldu. Bunlar özgürlüklerden, bilimden ve demokrasiden yana; dolayısıyla Batı yanlısı idiler. Aralarında etnik ve dini azınlık mensupları da vardı. Soğuk Savaş döneminde ise bunların yerini Baas benzeri tek parti diktatörlükleri, askeri cunta rejimleri ve baskıcı monarşiler aldı. Bunların bir kısmı Sovyet bloku tarafından desteklenirken bir kısmı da baskıcı niteliklerine rağmen özgürlükçü olduğunu iddia eden Batı tarafından desteklendi. Süreç içerisinde ılımlı orta sınıf yok edildi. Orta sınıfın yerini petrol zengini hanedanlıklara veya askeri diktatörlere yakın türedi iş adamları ve şehirlerin varoşlarını dolduran cahil, fanatik yığınlar aldı. 1975 öncesinin kültür, moda ve eğlence merkezi Beyrut’u, İskenderiye’si; Tahran’da, Karaçi’de, Kabil’de havuz başlarında, plajlarda salınan bikinili kadınlar, şık beyefendiler nostaljik hatıralar olarak şimdilerde Batı’da basılan bazı dergilerdeki siyah-beyaz fotoğraflarda kaldı.

Radikal islam, intihar bombacıları, tarihi eser yıkıcıları, kızların gittiği ilkokulları bombalayanlar, yemeklerine zehir koyanlar; kendi halkına karşı tanklar, toplar, uçaklar, zehirli gaz kullanan katliamcı diktatörler böyle ortaya çıktı.

***

Ancak, 1989’da Berlin duvarının yıkılması ile başlayan süreç dünyanın her yerinde olduğu gibi Yakın ve Orta Doğu’da da özgürlük rüzgarlarının esmesine yol açtı. Adına ‘İki Kutuplu Dünya’ denilen, ideolojik karşıtlık ve nükleer silah dengesine dayalı uluslararasi sistem çöktü.

Onun yerini, iletişim devriminin getirdiği imkanlarla desteklenen halkların, azınlıkların, kadınların hakları icin ayağa kalktığı süreç aldı. Bu sürecin sonunda iki Almanya’nın birleşmesi, Doğu Avrupa’da Çek-Slovak barışçı ayrılması, eski Yugoslavya’yı oluşturan milletlerin (Karadağlılar, Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar, Arnavutlar) ve Makedonların kendi özyönetimlerine kavuşması;  Romanya ve Bulgaristan’da diktatörlük rejimlerinin alaşağı edilmesi; Sovyetler Birliği içerisindeki Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Ermenistan, Gürcistan, Litvanya, Estonya,  Letonya, vb. halkların bağımsızlıklarına kavuşması; Güney Sudan Hristiyanlarının kendi devletlerine kavuşması; Irak’ta Saddam’ın, Afganistan’da Taliban’in kanlı rejimlerinin tarihin çöp sepetine atılması; son olarak da Arap Baharı ile Tunus, Mısır, Libya, Yemen’deki kanlı diktatörlerin alaşağı edilmesine tanık olduk. Şimdi sıra Suriye’de. Onu İran’ın takip edeceği kuvvetle muhtemel.

Bu arada S. Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün gibi rejimlerin de özgürlükler, kadın hakları, azınlıkların hakları bakımından evrileceği, evrilmek zorunda kalacağı anlaşılıyor.

Başlıktaki sorumuza dönecek olursak; Suriye ve arkasından gelmesi beklenen İran’daki rejim değişiklikleri her iki ülkedeki azınlıklar ve bu arada Kürtler bakımından cok önemli gelişmelere gebe. Irak’takine benzer özerk Kürt yönetimlerinin İran, Suriye ve Türkiye’de de ortaya çıkması kuvvetle muhtemel. Daha uzun vadede ise bagımsız, birleşik bir Kürdistan gündeme gelebilir. Yine uzun vadeli olmak üzere bağımsız bir Belücistan; bağımsız, birleşik bir Azerbaycan; Fas’ta bir Berber devleti; Mali’nin kuzeyinde bir Touareg devleti uzak ihtimal değil. Lübnan ve Mısır’da da uzun vadede Hristiyanların ayrı devlet talepleri ortaya çıkabilir.

 --------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ilk olarak Ekim 2012 tarihli Mesele dergisinde yayinlanmistir.


BACK TO HOME PAGE



Comments