Siyasal Islam Yukseliyor mu?

SİYASAL İSLAM YÜKSELİYOR MU?

S. ARLI

İslam dünyasının üç önemli dili Arapça, Türkçe ve Farsça’da, Batıdaki “secularism” (İngilizce) ya da “Laicite” (Fransızca) kavramlarına karşılık gelen sözcükler yok. Çünkü laiklik bir Batı kavramı; Batı’da uzun bir tarihi varken, İslam dünyasında ancak 20. Yüzyılın başında, ‘Batı’dan ithal’ olarak gündeme geldi.

Laiklik kavramının ortaya çıkısının ana nedeni Avrupa’da 16. ve 17. Yüzyıllarda gelişen Protestan Reformcu dini akımlarla Katoliklik arasında, hatta çeşitli Protestan mezheplerinin kendi aralarında çıkan uzun ve kanlı din savaşlarıdır. Öteki etkenler arasında kapitalizmin ve dolayısıyla ulusçuluğun, ulus devletin ortaya çıkışı ve bilimsel devrim (aydınlanma) sayılabilir.

John Locke 1685 tarihli ünlü “Toleransa Dair Mektup”unda, “Dini çoğulculukla siyasi istikrar pekala uyumlu olabilir. Sivil hükümetin rolü ile dinin rolü arasında bir ayrıma gitmek ve ikisi arasında adil sınırlar çizmek mümkündür.” diye yazınca, o güne kadarki ezber bozuldu. ‘Ilımlı laiklik’ ya da ‘Anglo-Sakson gelenekli laiklik’ kavramı ve uygulaması başlamış oldu.  Charles Taylor’ın da yazdığı gibi, “çağdaş Batı laikliğinin kökeninde din savaşları var; daha doğrusu laiklik, bu korkunç ve yıkıcı savaşlardan bir kurtuluş yolu oldu.”

Buna karşılık İslam dünyasında Sunni-Şii karşıtlığı ve diğer azınlık inançlarına karşı tavır hiç bir zaman Avrupa’daki gibi toplumun ve devletin varlığını tehdit edecek boyuta ulaşmadı. İslam coğrafyasındaki bu nispi toleransın bir örneği, 20. Yüzyılın ortalarına kadar Bağdat’ın nüfusunun üçte birinin Musevi olması ve hatırı sayılır bir Hristiyan azınlığı barındırmasıdır.Bu yüzden de İslam’ın hakim din olduğu coğrafyada din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması tartışması yaşanmadı; böyle bir ‘iç dinamik’ gelişmedi.

Ingiltere’de John Locke ve John Stuart Mill farklı din ve mezheplere hoşgörü ile yaklaşılmasını savunurken Kara Avrupa’sında, özellikle de Fransa’da başını Voltaire’in çektiği aydınlanmacı aydınlar örgütlü dine sert eleştiriler yönelttiler. Voltaire’e göre din, gerçeği yansıtmayan, ancak toplumun alt tabakalarını dürüst, çalışkan ve sakin tutmaya yarayan bir araçtı. Voltaire’ci anlayış her türlü din ve mezhebe hoşgörü ile yaklaşmayı öngören Anglo-Sakson yaklaşımının tersine dini baskı altına almayı ve toplumdaki etkisini azaltmayı amaçlayan bir anlayış olarak ortaya çıktı ve ‘militan laiklik’ olarak tanımlandı.

“Secularism” sözcüğünü ilk kullanan (1851) İngiliz yazar George Jacob Holyoake idi. Sözcük yeniydi ama dayandığı felsefi akım eskiydi. Üstelik kurucusu da bir Müslüman filozof, Batı’nın Averroes diye bildiği İbni Rüşt’tü. İbni Rüşt’ün kurucusu olduğu bu felsefi akıma göre din ile felsefenin birbirlerinden ayrı ele alınması, felsefenin dinden bağımsız bir disiplin olarak gelişmesi mümkün ve gerekli idi.

Holyoake’ye göre de ‘sekülarizm Hristiyanlığı karşısına alan bir kavram değildir; ondan bağımsızdır. Hristiyanlığın öngörülerini sorgulamaz; ondan ayrı öngörüler geliştirir. Sekülarizm, başka yerlerde ışık ve yol göstericilik yok demiyor; ama seküler gerçekte de ışık ve yol göstericilik olduğunu savunuyor ve bunların şartları ve sınırlarının bağımsız olarak ve sonsuza kadar varolduğunu söylüyor. Seküler bilgi bu dünyada elde edilen, bu dünyadaki yaşamı düzenleyen, bu dünyadaki yaşamı zenginleştirmeyi amaçlayan ve bu dünyadaki yaşam tarafından denenme yeteneği olan bilgidir.’

Doğu, Batı, Türkiye

Batı’da laiklik uzun, kanlı, yıkıcı din savaşlarından kurtulmak, kiliseden daha güçlü bir ulus devletin önünü açmak, bilimsel gelişmeyi desteklemek amacıyla aşağıdan yukarıya doğru gelişen ve güçlü ideolojik dayanakları olan bir akım olarak ortaya çıktı; aşağı-yukarı beşyüz yıllık (1500-2000) çok uzun bir zamanda gelişti ve Batı toplumlarının genlerine yerleşti.

Buna karşılık Rusya ve İslam dünyasında laiklik yukardan aşağıya devlet eliyle empoze edilen bir modernleşme aracı olarak ortaya çıktı. Rusya’da Büyük Petro (1682-1725) ile başlayan ve Bolşevik iktidarı (1917) ile şiddetlenerek devam eden tepeden inmeci laiklik anlayışı, İkinci Dünya Savası sonlarında gevşemiş ve Sovyetlerin dağılması (1991) ile ortadan kalkmışsa da eski Sovyet ülkelerinde ve Doğu Avrupa’da günümüzde dinin etkisinin çok azalmış olması, yukardan aşağıya doğru empoze edilmiş de olsa laikliğin bir başarısı olarak değerlendiriliyor.

İslam coğrafyasında laikliğin gelişmesinde Osmanlı İmparatorluğu ve onun mirasçısı Türkiye Cumhuriyetinin öncü rol oynadığını görüyoruz. III. Selim’le (1789-1807) başlayan ‘ıslahat’ ya da modernleşme çabaları sonucunda, özellikle 1826’dan itibaren din adamları (ulema) hiyerarşik merkezi devlet yapılanması içerisine alınmış, güçlenen merkezi devletin vakıflar ve din adamları üzerindeki denetimi artmış, Batı’nın da baskısı ile gayrimüslim tebaaya bir takım haklar verilmiştir. Buna paralel olarak ordu ve eğitimli orta sınıf içerisinde milliyetçilik akımı güçlenmiştir.

Ancak, laiklik alanındaki esas atılım, Birinci Dünya Savaşı sonrasında M. Kemal’in ‘Anafartalar Kahramanı’ ve ‘yedi düvele’ karşı Kurtuluş Savaşını kazanan ‘Gazi’ sifatlarından aldığı güçle ve Sultanın (Halife) işgalci devletler karşısındaki teslimiyetçi tutumu ile prestij kaybına uğramasını fırsat bilerek 1924’te Hilafeti kaldırması ile yapılmıştır.

Bu muazzam atılımı, Arap alfabesi yerine Latin alfabesinin benimsenmesi (1928), ‘tevhidi tedrisat’ kanunu (1924) ile laik eğitim sistemine geçilerek tekke, zaviye ve dini eğitim veren medreselerin kapatılması, dini kurallara (şeriat) dayalı hukuk ve yargı sisteminin yerini laik hukuk ve mahkemelerin alması, İsviçre Medeni Kanunundan esinlenerek hazırlanan Medeni Kanunun yürürlüğe konması (1926), kadınlara neredeyse erkeklerle eşit haklar verilmesi, kılık kıyafet reformu (1925) ile peçe, çarşaf, fes gibi kıyafetlerin yerini Batı tarzı giyim-kuşamın alması, gibi.. her biri başlıbaşına devrim niteliğindeki değişiklikler izlemistir.

Bütün bu değişikliklerin amacı ‘muasır medeniyet seviyesine’ ulaşmak, bir başka deyişle Batı’nın ulaştığı uygarlık seviyesini yakalamaktı. Bunun yolu da Batı’da olduğu gibi merkezi, modern bir devlet yaratmak ve bu devlet aygıtını kullanarak toplumu dönüştürmekti.

Türkiye’nin başlattığı modernleşme veya Batılılaşma akımı, İran ve Afganistan başta olmak üzere diğer İslam ülkelerini de etkiledi. Rıza Şah Pehlevi (1878-1944) ve daha sonra tahta çıkan oğlu Muhammed Rıza Pehlevi’nin (1919-1980) modernleşme çabaları ile Afganistan kralı Emanullah Han’ın (1892-1960) çabaları belirli bir etki yarattıysa da hiç bir zaman Türkiye’deki kadar yaygın ve etkili olamadı.

Bugün Türkiye’de laik kültür diğer İslam ülkelerinden çok daha güçlü ve yaygındır.

Seçkinler ve kitleler

Laikliğin devlet eliyle yukardan aşagıya empoze edilmesi bir tür ‘iki kültürlü’ toplum yarattı; bir tarafta Batılılaşmış laik seçkinlerden oluşan azınlık, diğer yanda geleneksel yaşam tarzını ve inançlarını muhafaza eden çoğunluk. Geleneksel yaşam tarzı kısmen dini öğeler içerse de bir bütün olarak ‘İslami yaşam tarzı’ olarak algılandı, ya da öyle sunuldu.

Son yarım yüzyılda yaşanan hızlı şehirleşme ve eğitimin yaygınlaşması, ‘geleneksel’ ya da ‘İslami’ yaşam tarzını sürdüren yığınların ‘İslamcı’ politik akımlar içerisinde yer alarak baskıcı, yolsuzluğa bulaşmış, ekonomik çöküşün müsebbibi olarak görülen ‘laik’ rejimlere karşı mücadeleye girismelerine ve bu mücadelede başarılı olmalarına yol açtı.

İyi de ‘halkın afyonu’ olarak bildiğimiz din nasıl oldu da siyasallaştı ve militanlaştı? Aslında Marx’in bu ifadesi de yanlış yorumlanmıştır. Gelin paragrafın tamamını baştan okuyalım: “Dine yöneliş aynı zamanda gerçek acıların bir dışavurumu, gerçek acılara karşı bir protestodur. Din, ezilen insanın iç çekişi, kalpsiz dünyanın duygusu ve vicdansız şartların vicdanıdır. İnsanların afyonudur.” (Karl Marx, “Contribution to the Critique of Hegel’s Philosophy of Right: Introduction”, in Robert C. Tucker editor, The Marx-Engels Reader, New York, 1978, p.12).

Burada sözü edilen ‘afyon’ insanları uyutan değil, onlara dayanma gücü veren şeydir. Dinin siyasallaşması ve militanlaşmasının sebebi ise en basit ve çarpıcı olarak şöyle izah edilebilir: dünkü dindar cahildi ve köyünde yaşıyordu; bugünkü dindar ise eğitimli ve şehirde yaşıyor; eğitimli ve şehirde yaşayan insanın siyasetin dışında kalması düşünülemez!

Laikliğin devlet eliyle empoze edilen bir düşünce ve uygulama olması, onun genis halk kitleleri nezdinde baskıcı, yozlaşmış rejimlerin bir parçası, bu rejimlerin bir niteliği olarak algılanmasına ve bu rejimlerle aynı kaderi paylaşarak prestij kaybetmesine sebep olmuştur.

İslam dünyasındaki ulus devletlerin çoğu 20. Yüzyılın sonuna gelindiğinde ekonomik ve sosyal alanda başarısız oldular. Bunlar, çoğunlukla Batı tarafından desteklenen baskıcı (autocratic), yolsuzluğa bulaşmış, ülke ekonomisini kötü yönetmiş, yoksulluk ve gelir dağılımındaki eşitsizliği arttırmış; böylece kitlelerin gözünde meşruiyetini yitirmiş rejimlerdi. Bu rejimlerin despotik niteliği din dışı bir toplumsal muhalefetin gelişmesini engellediği gibi, toplumsal tepkiyi camilere hapsederek ‘siyasal islamın’ ortaya çıkmasına katkıda bulundu.

Daha doğrusu, 20. Yüzyılın sonuna kadar marjinal bir akım olan ‘islamcılık’ güçlendi ve kitleselleşti. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri İran, diğeri de Türkiye’dir.

İran’da ABD emperyalizminin desteği ve gizli polis aygıtının işkence ve cinayetleri ile ayakta duran, yolsuzluk ve ekonomik çöküşün batağındaki Şah rejimi bütün toplumsal kesimlerin nefretini çekti ve sonunda 1979 yılında neredeyse tüm İran halkının sokağa dökülmesi ile alaşağı edildi.

Türkiye’de de 20. Yüzyılın ilk yarısında tek parti diktatörlüğü, ikinci yarısında ise peşpeşe gelen askeri cunta rejimleri liberal, sol toplumsal muhalefeti ezerek ‘İslamcılığın’ önünü açtı. 12 Eylül cuntası döneminde rekor sayıda İmam Hatip okulu açıldığını, cunta lideri Evren’in bütün Türkiye’yi dolaşarak düzenlediği mitinglerde kendisinin de ‘bir İmamın oğlu olduğunu’ söyleyerek başladığı ünlü nutukları ile din propagandası yapıp, aklı sıra ‘en büyük tehlike’ olarak gördüğü solu yok etmeye çalıştığını biliyoruz. Keza, tek parti döneminde de en ağır baskı, işkence ve cinayetlere maruz kalanlar solcular olmuştur.

Siyasal İslam ve toplumsal muhalefet

Genel olarak toplumsal muhalefetin, özellikle de sol muhalefetin CIA destekli askeri cunta rejimleri tarafından çeşitli yöntemlerle (bunlardan biri de solun sokak çatışmalarına çekilerek şiddete itilmesi, çoğu derin devlet eliyle kurdurulan silahlı yeraltı grupçukları eliyle ve o günlerin meşhur tabiriyle “yetmiş iki buçuk fraksiyona” bölünmesi; böylece, işçi hareketi ve genis halk yığınları ile bağının koparılmasıdır) adeta yok edilmesi Türkiye’de siyasal islamin önünü açmış; her türlü provokasyona, entrikaya rağmen 1977 yılında yüzde 42 seviyesine ulaşan sol oylar, 12 Eylül sonrasında bir daha hiç bir zaman bu seviyeye ulaşamamıştır.

1989’da Berlin duvarının yıkılması, arkasından 1991’de Sovyetlerin dağılması ile ciddi prestij kaybına uğrayan sol düşünce, özellikle Batı’da ‘yeni sol’ adı altında toparlanıp güçlenirken Türkiye’de böyle bir inisiyatif ortaya çıkmadı. Liberal, orta-sağ partiler de gerek her askeri cuntanın ilk iş olarak meclisi feshedip siyasal partileri kapatması yüzünden kurumsal güc kaybına uğramaları, gerekse de yolsuzluk batağından kurtulamamaları nedeniyle sonunda 2002 yılı seçimlerinde ‘sandığa gömüldüler.’

Böylece yüzde 34 oy oranı ile birinci parti olan ve hükümeti kuran AKP zaman içerisinde ekonomiyi iyi idare etmesi, yolsuzluklarla mücadele ve genis halk yığınları ile güçlü bağlar kurması sayesinde yıllardır iktidarını sürdürüyor.

AKP’nin ideolojik yapısı ve izlediği politikalar itibariyle kelimenin gerçek anlamı ile ‘İslamcı’ tanımına uyup uymadığı şüphelidir. İçerisinden çıktığı ve belki de gerçekten ‘İslamcı’ nitelemesini hakeden Saadet Partisinin son seçimlerdeki oy oranı yüzde 1,25’tir. Bu da Türkiye’de laik düşüncenin gücünü ve yaygınlığını gösteren iyi bir örnek olsa gerek.

Devletle özdeşleşen niteliği ve ordu, yargı, üniversiteler, barolar, meslek örgütleri tarafından savunulması, buna karşılık geniş halk yığınlarının ilgisi dışında kalması, laikliğin bir başka zaafıdır. İslamcı düşüncenin çekirdeğini oluşturan örgütlenmelerin tarikat, cemaat, okullar, yurtlar, ticari-mesleki birlikler, sendikalar gibi geniş halk yığınları ile içiçe geçmiş örgütlenmeler olduğu biliniyor. Örneğin Mısır’da ‘müslüman kardeşler’ örgütünün yoksul halk kesimlerine ücretsiz sağlık, eğitim, barınma imkanları sağladığı; Filistin’de Hamas’ın benzeri faaliyetleri olduğunu biliyoruz.

Türkiye’de de bazı cemaatlerle AKP’nin sokak bazına kadar inmiş güçlü çekirdek örgütlenmelerine karşılık, laik kesimlerin Türkan Saylan gibi bir fedakarlık abidesinin yarattığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği gibi bir-iki örnek dışında güçlü sivil toplum örgütlenmeleri yaratamadığı ortadadır.

İslam, demokrasi ve laiklik

Laiklikle ilgili bir başka önemli tartışma da İslam’la demokrasinin bağdaşıp bağdaşmadığı, laik devletin azınlık inançlarına karşı hosgörüyü sağlayıp sağlayamadığıdır. İslam’la laikliğin bir arada olabileceğini ya da İslam’in diger inanç gruplarına karşı hoşgörüyü öngördüğünü savunan düşünce Abu Nasir Al-Farabi’ye (ölümü, yaklaşık 950) kadar uzanır. Farabi’ye göre ideal hükümdar sadece Kur’an’ı bilmekle kalmamamalı, eski Yunan felsefesini de bilmeli, bir tür ‘filozof-kral’ olmalıdır.

12. Yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Hayy Ibn Yazgan yazarı İbn Tufayl ve onun öğrencisi İbn Rüşd (Averroes) eski Yunan felsefesi ile Kur’an’ı bağdaştırmaya çalışmış, dinden bağımsız bir felsefi düşüncenin var olabileceğini savunmuşlardır. Bu düşünceler yüzyıllar sonra İslam’da modernlesme ve bütün İslam dünyasını Batılı sömürgecilere karşı birleştirmeyi hedefleyen Cemalettin Afgani (1838-1897) ve onun öğrencisi Muhammed Abduh (1849-1905)’un fikirlerine temel teşkil etmistir.

Afgani ve Abduh’a göre Kur’an sadece inanc ve dine dair konularda değil, aynı zamanda çağdaş bilimler, sanat, seküler ekonomik ve politik gelişmeler için de bir rehberdir. Nitekim Kur’an’ın Perslere (Sasani) karşı topraklarını savunan Romalılara (Bizans) sempatik yaklaşımı (Sure 30, Ayet 2-6) ve ‘ehli-kitaba’ (Yahudi ve Hristiyanlar) hoşgörülü tutumu bunun en güzel işaretidir.

Batının liberal değerleri ile İslam inancını bağdaştıran günümüz entelektüellerinin başında iki ünlü akademisyen, Tariq Ramadan (Müslüman Kardeşler’in kurucusu Hassan Al-Banna’nın torunudur; doğumu 1962) ve Khaled Abou El-Fadl (doğumu 1963) var. Tariq Ramadan’a göre İslam bir ‘kültür’ değil, bir ‘inanç geleneğidir’ dolayısıyla diğer inanç ve kültürlerle bir arada olabilmeli; insanlığın refahı için geliştirilen bütün bilgi birikimi, sanat ve kabiliyetleri benimsemelidir. Müslümanların kendilerini her yerde ‘evlerinde’ hissetmelerinin yolu budur.

Laikliği benimsemek ve açık toplumu savunmak İslama ihanet değildir; tam tersine laiklik, farklı inanç, etnisite ve kültüre sahip yurttaşların bir arada yaşamasının ve dini inanç özgürlüğünün teminatıdır. Benzer görüşleri savunanlar arasında Mustafa Çeriç (Bosna-Hersek Basmüftüsü), Nurkoliş Mecid (tanınmış Endonezyalı din adamı ve entelektüel), Rachid Al-Ghannouchi (Tunus’lu entelektüel ve Nahda Partisinin genel başkanı), Abdullahi Ahmed Al-Naim (Sudan kökenli Amerikalı din adamı ve insan hakları savunucusu), Abdulaziz Sachedina (Hindistan kökenli, Tanzanya doğumlu Amerikalı bilim adamı) sayılabilir.

Khaled Abou Al-Fadl, Wahabi İslam anlayışına yönelttiği eleştirilerle biliniyor. Al-Fadl’a göre fikir ve düşüncenin milliyeti yoktur; dolayısıyla Müslümanlar pozitif bilimlerdeki gelişmeleri benimsemeli, sosyal ve beşeri ilimleri öğrenmeli ve bunlardan sonuna kadar yararlanmalı.

Mustafa Çeriç’e göre demokrasi ve hukukun üstünlüğü insanlığın evrensel değerleri olup, Batı’nin tekelinde değildir. İnsan hakları ve bireysel özgürlükler İslam’da da mevcuttur. Çeriç de Nurkoliş Mecid gibi dini çoğulculuğa imkan veren laik demokrasiden yana. Onlara göre Müslümanların çok kültürlü, çok milliyetli, çok dinli topluma karşı olmaları mümkün değildir. Zira, Kur’an’da da belirtildiği gibi “Allah isteseydi sizi tek bir millet olarak yaratırdı; ama O sizin farklı milletler olmanızı istedi.”

Nurkoliş Mecid’in dünyanın en kalabalık müslüman nüfusuna sahip, çok milliyetli Endonezya’da   militan İslamcı bir öğrenci lideri olarak Sukarno ve Suharto rejimlerine karşı uzun mücadele sürecinde edindiği deneyim sonunda benimsedigi slogan şuydu: “İslam’a evet, İslamcı siyasi partilere hayır!” Ona göre şeriata dayalı devletin Kur’an’da dayanağı yok; teokratik bir İslam devleti inşa etmeye çalışmak İslamı dunyevi bir ideoloji seviyesine düşürmek ve insanların kendi görüşlerini İslam adına empoze etmeye kalkışmaları ile kolaylıkla istismara açık hale getirir. Şeriatı empoze etmek toplumu daha dindar yapmaz; zira dine yöneliş, bir bireysel iç değişimin sonucudur. Toplumun ihtiyacı şeriata dayalı yasalar değil, toplumda manevi ve ahlaki değerleri öne çıkaran yöntem ve uygulamalardır. Bunlar da eğitim, bireyi ve toplumu dönüştürmek, diyalog, açık fikir teatisi, Müslümanların kendi aralarındaki ve diğer dinlerle ve Batı dünyası ile ilişkilerinin geliştirilmesinden geçer. Mecid, demokratikleşmenin önde gelen bir savunucusuydu. Ona göre Kur’an ve Hadis’in şura ve meşveret kavramları demokrasinin öncülleridir. Dini çoğulculuk ve hoşgörü sadece teolojik meseleler değil, kökleri Kur’an’da mevcut ilahi emirlerdir. (Kur’an, 2:62, 5:69)

An-Nanim de son eseri ‘İslam ve Laik Devlet’de anayasa, insan hakları ve yurttaşlık kavramlarına dayalı laik bir devleti savunuyor. Ona göre böyle bir devlet, teokratik dini devlete nazaran İslam’la çok daha uyumludur. Ona göre hiç bir devlet şeriatı empoze etme yetkisini haiz olamaz; şeriat, ancak insanlar tarafından özgür iradeleri ile benimsenir; devlet tarafından empoze edilirse dini etkinliğini kaybeder.

Sacedina’nın temel görüşü ise şudur: Kur’an çoğulcu, adil ve kucaklayıcı bir devlete sağlam bir temel teşkil eder. Bu temel Kur’an’daki üç ana konsepttir: bütün insanlık tek bir toplumu oluşturur; farklı dinlere mensup insanlar iyilik yapmak için yarışmalı; yardımseverlik ve hoşgörü. Bu üç prensip inanç ve ahlakın temeli olduğu gibi, İslam’la uyumlu bir kamu düzeninin de temelidir.

***

Demokrasilerin (laik devletin) dini inanç özgürlüğünü garanti edemediğinin örneği olarak genellikle Hindistan gösteriliyor. Ancak, zaman zaman ortaya çıkan Müslüman-Hindu, Sikh-Hindu çatışmalarına rağmen Hindistan’da yaşayan bir Müslümanın İran’da yaşayan bir Bahai’den veya S.Arabistan’da yaşayan bir Şii’den çok daha özgür olduğu ortadadır.

Siyasal İslamın yükselişi mi?

Arap Baharı ile birlikte bir kere daha gündeme gelen ‘Siyasal İslamın yükselişi’, ‘şeriat geliyor’ korkularının temeli var mı? El-Kaide’nin 11 Eylül 2001 saldırısından hemen sonra (2001-2007) nüfusunun çoğunluğu müslüman olan 35 ülkede yaşayan 1,3 milyar müslümanı kapsayan Gallup araştırmasına göre Mısır’da ankete katılanların yüzde 94’ü, İran’da yüzde 93’ü, Endonezya’da yüzde 90’ı demokrasiden, bütün yurttaşların inanç, düşünce ve ifade özgürlüğünü garanti altına alan bir anayasadan yana olduklarını söylüyor. (John L. Esposito, “Rethinking Islam and Secularism” (www.thearda.com))

Yine çok yakında merkezi Doha’da bulunan Arab Center for Research and Policy Studies (Arap Politik Çalışmalar ve Araştırma Merkezi) adlı kuruluşun yayınladığı ve 12 Arap ülkesinde onaltı binden fazla kişiyi kapsayan ankete göre Arapların ancak ancak 19’u kendilerini ‘koyu dindar’ olarak nitelendiriyor ve bunlar bile siyasal sistem olarak demokrasiye karşı olmadıklarını söylüyorlar. (The Peninsula, 7 October 2012)

Bu anketin sonuçlarının Doha’da düzenlenen ve konuşmacıları arasında Rachid Al-Gannouchi’nin de bulunduğu “İslam ve Demokrasi” konulu sempozyuma sunulduğu gün Timbuktu’da yüzlerce kadın ‘İslamcı’ militanlara karşı gösteri yapıyordu. Göstericilerden birinin Reuters muhabirine söylediği şunlardı: “Bu adamlar bizim hayatımızı zorlaştırmaktan başka bir şey yapmıyorlar. İlkin örtünmemizi istediler; şimdi de eşkıya gibi yol kesip örtülü olmayan avına çıktılar.”  (Gulf Times, 7 October 2012)

“Kazandıklarımızı kaybetmek istemiyoruz. Son 10-11 yılda kazandıklarımızın bir milimini bile geri vermek istemiyoruz. Geriye dönüş yok. İstemiyoruz. Onun için de uluslararası toplumun desteğini istiyoruz. Bir çok kazanımımız oldu; kadınlar Bakanlar Kurulunda, kadınlar parlamentoda, kadınlar sivil toplum kuruluşlarında, kadınlar ceşitli kamu ve özel işyerlerinde; şimdi kızlar okula gidiyor.” Bunları söyleyen Afgan kadın activist Mahbouba Seraj. (AFP’nin “Don’t Forget Us In Transition, Women Plead” başlıklı haberi, 9 Ekim 2012)

***

Ne dersiniz, ‘Siyasal İslam’ yükseliyor mu?

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ilk olarak Kasim 2012 tarihli Mesele dergisinde yayinlanmistir.



Comments