“ORTA DOĞU HRİSTİYANLARI ARASINDA BİR YOLCULUK”


Sezai ARLI

 

587 yılı ilkbaharında iki keşiş –John Moschos ve öğrencisi Sophronius- İstanbul Boğazı kıyılarından başlayan ve Yukarı Mısır’ın ucsuz bucaksız kum çöllerinde sona eren uzun ve meşakkatli bir yolculuğa çıktılar. Yol boyunca mağaralarda, manastırlarda, kuş uçmaz kervan geçmez meczup keşiş barınaklarında kaldılar. Moschos, bu gezide yakından tanıdığı çeşitli hristiyan mezheplerini ve çöl keşişlerini “Pratum Spirituale” (Ruhlar Çayırı) adlı kitabında anlattı. El yazması orijinali bugünkü Yunanistan’da ortodoks hristiyanların kutsal saydığı Athos dağındaki Iviron Manastırında bulunan bu kitap, günümüzde de bir çok dilde tekrar tekrar basılıyor ve ortodoks hristiyan inancının önemli eserlerinden biri sayılıyor. (1)

 

***

Ingiliz seyyah ve yazar William Dalyrimple, Moschos’tan bindörtyüz yıl sonra -1994 yılında- onun izlediği güzergahı izleyerek, Athos dağından başlayan ve Yukarı Mısır’da sona eren altı aylık bir geziye çıktı ve Doğu Hristiyanlığından geriye kalanı, yokolmaya yüz tutmuş bir uygarlığın ateşini canlı tutmaya çalışan bir avuç din adamını, bunların barınma ve ibadet yerlerini, bulundukları ülkelerin sosyo-politik yapısını, bir gezi kitabının sürükleyici ve renkli üslubu içinde yazdı. “From The Holy Mountain-A Journey Among The Christians of The Middle East” (Kutsal Dağdan-Ortadoğu Hristiyanları Arasında Bir Yolculuk) adlı kitap ilk olarak 1997’de Ingiltere’de, daha sonra da ABD’de yayınlandı. (2)

 

Daha önce yayınlanan “In Xanadu” (Zanadu’da) ve “City of Djinns-A Year in Delhi” (Cinler Sehri-Delhi’de Bir Yıl) kitapları İngiltere’de “bestseller” olan Dalyrimple, gezisine Athos dağından başlıyor. Buradaki manastırlarda bir süre kalıp Moschos’un kitabının elyazması orijinalini inceledikten sonra Istanbul’a geliyor. Buradan Antakya, Urfa, Diyarbakır, Mardin ve Midyat’a gidiyor. Midyat’tan sonra Suriye’de Hassake, Halep, Seidnaya, Serjilla, Al-Barra ve Şam’ı; Lübnan’da da Beyrut, Baalbek ve kuzey Lübnan’daki Maronit dağlık bölgesi Bsharre’yi geziyor. Lübnan’dan sonra Filistin’e geçerek Batı Şeria, Kudüs ve Nazaret’e, arkasından da İskenderiye, Kahire ve Asyut’a giderek, yukarı Nil bölgesindeki son Bizans yerleşim yeri Kharga’ya varıyor.

 

Dalyrimple, Haziran 1994’te Athos’tan başladığı gezisini  Aralık 1994’te Yukarı Mısır’da büyük kum çölü ortasındaki Kharga’da bitiriyor.

 

***

Dalyrimple, gezdiği kadim Bizans yerleşimlerini, buralardaki kilise, manastır ve keşiş mağaralarını, bunları idame ettiren din adamlarını ve sayıları her geçen gün azalan cemaatleri, bunların diğer din mensupları ve hükümetleri ile ilişkilerini ve yaşadıkları sorunları anlatırken bir yandan da bunlarla ilgili tarihi, sosyolojik bilgileri renkli ve sürükleyici bir üslupla veriyor. Örneğin, Urfa’daki Balıklıgöl’le ilgili bilinen Hz Ibrahim-Nemrut öyküsünün doğru olmadığını söylüyor.

 

Eski Ahit’te (Tevrat) Hz Ibrahim’in Harran’ı ziyaretinden söz edilirken Nemrut’un adının sadece Nuh tufanı sonrası için geçtiğini ve ne Hz Ibrahim’le ne de Urfa ile bir ilgi kurulmadığını belirten Dalyrimple, Milattan önce ikinci yüzyılda yaşamış Samsat’lı Lucian’ın yazdıklarına göre Balıklıgöl’ün kadim Mezopotamya tanrıçalarından aşk ve doğurganlık tanrıçası Attargatis’in bir tapınağı olduğunu; bu tapınaklarda içinde devasa balıkların yüzdüğü bir göl/havuz, ortasında sunak yeri, kenarlarda da denizkızı heykelleri olduğunu, bu heykellerin Balıklıgöl’de bugun de ayakta olduğunu yaziyor.

 

***

Yazar, Halep’te kaldığı tarihi Baron Otelini ise şöyle anlatıyor:

 

“Baron Oteli, Halep, Suriye, 28 Agustos 1994”

 

“Baron efsanevi bir yer. Agatha Christie’den Kemal Atatürk’e kadar herkes burada kalmış. Mösyö T. E. Lawrence’in ödenmemiş 8 Haziran 1914 tarihli hesap pusulası oturma salonundaki bir camekanın içinde sergileniyor. Alt kattaki 1920’lerden beri hiç değişmemiş dekor iki savaş arası dönemin Levanten havasını öyle güzel yansıtıyor ki döşemesi aşınmış, sessiz dans pistinden gelen kabarık etekli tuvaletlerin, dökümlü yazlık takımların hışırtısını duyar gibi oluyorsunuz.”

 

“Suriye’nin kaotik Baasçı ekonomisi yüzünden bir çok şehir çöküşe doğru gitmesine rağmen Baron, en azından dışardan, taştan yapılmış bir Osmanlı villasi olarak ve Memluklu tarzı kemerli birinci kat terası ile muhteşem görünüyor. Ön cephenin tepesinde kabartmalı harflerle Fransızca, Osmanlıca ve Ermenice “Baron Oteli, 1911, Mazloumian Kardeşler” yazıyor. İçerdeki yüksek tavanlarda tunçtan avizeler asılı. Duvarlardaki Fransız Mandasının ilk yıllarından kalma bir ilanda ‘L’unique hotel de iere classe a Alep: confort parfait, situation unique’ (Halep’in benzersız birinci sınıf oteli: mükemmel konfor, eşsiz mekan) yazıyor. Bir başka ilanda suluboya bir Citesiphon resmi üzerinde Simplon-Orient Ekspresinin sizi ‘güvenli, hızlı ve ekonomik’ olarak Londra’dan Bağdat’a yedi günde ulaştıracağı duyuruluyor. (İlk yazılan altı gün çok iyimser bulunmuş olmalı ki üstü çizilmiş).”

 

“Bütün çekiciliğine rağmen, Baron’un daha iyi günler görmediğini düsünmek dürüstçe olmaz. Odalar –ki Leonard Woolley’nin 1922’de Ziggurat ve Ur kazılarına giderken kaldığı tarihten beri boyanmamış görünüyorlar- şimdi kavlamış duvar kağıtları, delinmiş döşeme parkeleri ile salaş ve sevgisiz. Dahası, ‘situation unique’in –Lawrence’ın mektuplarında bahsettiği selvi gölgeli, şırıl şırıl suların aktığı şelaleli bahçe- yerini çoktan sıra sıra, porno film oynatan, çıplak Amerikan kızlarının afişleri ile donanmış, (bu hafta Las Vegas’ın Son Bakiresi var) her akşam aç bakışlı Arap oğlan kalabalığının doldurduğu sinemalara bırakmış.”

 

(...)

 

“Bütün olumsuz değişimlere rağmen hala buraya karşı içimde büyüyen bir sevgi var. Suriye’de Diocletian zamanından beri kaplaması yenilenmemiş bir Roma yolunda yürüyebileceğiniz veya Selahaddin Eyyubi’nin saldırısına ugradığı günden beri restore edilmemiş bir kale duvarı üzerinde oturabileceğiniz gerçeğini hep sevmişimdir. Aynı düsünceyle T. E. Lawrence’ın içinde uyuduğu günden beri yıkanmamış carşaflarda uyuyabileceğiniz ve hatta bir zamanlar büyük Atatürk’ü ısıran tahtakurusu kolonisi tarafından ısırılabileceginiz gerçeğine de memnun olmalıyım.”

 

***

Kitabın ilginç bölümlerinden biri de İskenderiye ile ilgili olanı. İşte bu bölümden bir alıntı:

 

“Hotel Metropole, İskenderiye, 1 Aralık 1994.”

 

“Hotel Metropole’un birinci katındaki kahvaltı salonunda oturmuş bu satırları yazıyorum. Odanın uzak köşesinde beyaz ceketli, siyah papyonlu garsonlar dolaşıyor. (…) Açık pancurlardan içeriye sıcak kış güneşinin zayıf ışıkları süzülüyor; dışardan tramvayların tekdüze tıkırtıları ve kampana sesleri ile Grand Corniche’i geçen faytonların clip-clop’ları duyuluyor. Gökyüzü açık, rüzgarda sallanan palmiye yaprakları arasından gözalabildiğine uzanan Akdeniz görünüyor.”

 

(…)

 

“Oturduğum masadan Saad Zagloul meydanının köşesindeki Hotel Cecil’i görüyorum. Durrell’in ‘Iskenderiye Dörtlüsü’nün Justine’i ilk olarak ‘tozlu palmiye yaprakları arasında gümüş renkli, uzun dar tuvaleti içerisinde küçük yelpazesi ile yanaklarını yelpazelerken’ burada görünür. Yaldız kafesli asansör yerli yerinde duruyor, dev saksılardaki palmiyeler de lobideki devasa mermer basamakları çevreliyor. Ama Durrell’in romanlarındaki otuzlu yılların ışıltılı karakterleri artik kesinlikle yok. Ne siyah eldivenli, tuvaletli, güzel Yahudi kadınları; ne koca Rolls Royce’ları ile gizli görevler icin gelen paşalar, beyler; ne de dev saksılardaki palmiyeler arasında oturmus karışık işlerini konuşan Ermeni bankerler var. İskenderiye şimdi, belki de tarihinde ilk defa, artık tamamen bir Mısır şehri; geniş Akdeniz dünyası yerine güneyindeki çöle bakıyor.”

 

(…)

 

“Dükkanlar ve oteller hala daha Osmanlı İmparatorluğunun levanten dünyasını çağrıştırıyor -Epicerie Ghaffour, Cinema Metro, Hotel Windsor, Maison Paul, Bijoux Youssoufian- ve bazı çok ünlü isimler hala duruyor: Trianou, roman kahramanı Nessim’in Justine’le kahve içtiği, gercekte de E. M. Forster’la Kavafis’in birlikte kahve yudumladıkları Pastroudis. Ama eski Osmanlı İmparatorluğundaki her yer gibi burada da çokulusun yerini tek-ulus, kozmopolitin yerini dar ulusçu almış; çok uluslu tad yok.”

 

***

Moschos’un kitabı çökmekte olan Bizans Imparatorluğunun son yıllarını anlatıyordu. Dalyrimple’in kitabı ise, Bizans’tan ve Osmanlı’dan geriye kalanın yok oluşuna tanıklık ediyor.

 

 

 

(1)    Ingilizce baskısı için bkz. The Spiritual Meadow, John Moschos, Translated by John Wortley, Cistercian Publications, December 1992

(2)    From The Holy Mountain-A Journey Among The Christians of The Middle East, An Owl Book, Henry Holt and Company, New York, 1999

 

 

 

(*) Ilk olarak ‘Düşle Edebiyat ve Kültür Dergisi’nde yayınlanmıştır. Sayı: 51, Aralık 2005. (http://www.dusle.com)

 

 

BACK TO HOME PAGE