Nufus ve Siyaset

NüFUS VE SiYASET

S. ARLI

“Birkaç yıl önce bir Alman gazeteci benimle Avrupa’daki genel vaziyetle ilgili bir mülakat yapmıştı. Ben de Avrupa’da göçler, din değiştirme ve nüfus artışı nedeniyle giderek artan Müslüman nüfusa dikkat çekmiş ve bu gidişat durduralamazsa 21. yüzyılın sonunda Avrupa’da Müslümanların çoğunluğu oluşturabileceklerini söylemiştim.

Mülakat bir Alman gazetesinde yayınlanmış ve beklenmedik bir şekilde dünya çapında olumlu, olumsuz büyük yankıları olmuştu. Anladığım kadarıyla ilk defa birisi bu olasılığa dikkat çekmişti. Kısa bir süre sonra bir İtalyan gazeteci mülakat için beni telefonla aradı. ‘Ne hakkında?’ diye sorduğumda, ‘Genel olarak Avrupa’da, özelde de İtalya’da gittikçe artan Müslüman varlığına karşı kendimizi ve kimliğimizi nasıl koruyacağımız hakkında’ diye cevap verdi.

‘Cevap basit’ dedim, ‘Erken evlenin ve çocuk yapın!’

Bu onun istediği cevap değildi; telefonu çat diye kapattı ve bir daha da aramadı.”

Ünlü tarihçi Bernard Lewis’in “Notes On A Century-Reflections Of A Middle East Historian” (Yüzyıl Üzerine Notlar-Bir Orta Doğu Tarihçisinin Değerlendirmeleri) başlıklı anılarında (Viking, USA, 2012, 388 pp) yer alan yukardaki anekdot aslında dünya çapında bir sorunla ilgili.

Örneğin, ABD’deki Pew Araştırma Merkezi’ne göre Cumhuriyetçilerin 2016’daki Başkanlık seçimlerini kazanmaları çok zor. Çünkü şu anda ABD nüfusunun yüzde 16’sını oluşturan Hispaniklerin oranı 2020’de yüzde 19’a, nüfusun yüzde 4’ünü oluşturan Asyalıların sayısı yüzde 6’ya yükselecek. Siyahların yüzde 13’lük oranlarını koruması ve 2030’da Hispaniklerin yüzde 23’e, Asyalıların ise yüzde 7’ye çıkması ile beyaz olmayanların toplam nüfus içerisindeki payı yüzde 43’e yükselmiş olacak.

18 yaşını doldurarak ilk defa oy kullanma hakkı kazanan Amerikalılar arasında azınlıkların yükselen gücü çok daha belirgin. 2011’de 18 yaşını dolduran Amerikalıların yüzde 18’i Hispanik, yüzde 15’i Siyah, yüzde 4’ü Asyalı olmak üzere toplamda yüzde 47 idi.

Yakın gelecekte ABD’de beyazların azınlığa düşeceği kesin.

Nüfus ve Güç

Politik Demografi çok yeni bir bilim dalı. 2000’den başlayarak gazeteci ve politikacıların ilgisini çekmeye başladı ve günümüzde Siyaset Bilimi’nin bir alt dalı olarak akademik dünyadaki yerini alıyor. Bu alanda faaliyet gösteren Population Association of America (PAA), European Association for Population Studies (EAPS), International Studies Association (ISA) gibi uluslararası kuruluşlar da var. Konu ile ilgili uluslararası konferansların sayısı her geçen gün artıyor.

Politik Demografinin asıl ilgi alanı nüfustaki değişimin siyasete etkisini incelemek. Öne çıkan konu başlıkları şöyle:

-      Gelişmekte olan ülkelerde genç nüfus patlaması,

-      Gelişmiş ülkelerde artan yaşlı nüfus,

-      Şehirleşmenin artması ve etkileri.

Nüfus artışının en önemli üç değişkeni ölümler, doğurganlık ve göçler. Günümüzün en güçlü milletlerinde nüfus hızla yaşlanıyor; nedeni ise, doğurganlığın ciddi oranda azalması, buna karşılık ortalama yaşam süresinin çok artmış olması.

Çalışan nüfus azalırken, yaşlılar için yapılan harcamalar artıyor ve ekonomik büyüme yavaşlıyor. Örneğin 2050 yılına gelindiğinde Japonya ve Rusya’da çalışan nüfusun yüzde 30 oranında, Almanya’da ise yüzde 25 oranında azalacağı öngörülüyor.

Politik Demografi’nin bir dalı da nüfus artışındaki farklılıkların ulus devletler, dinler, etnik gruplar ve uygarlıklar arasındaki güç dengesini nasıl etkilediğini inceliyor. Mesela, 2020 yılında Etiyopya’nın nüfusunun Rusya’yı geçeceği öngörülüyor. 1965 ile 2011 arasında Kuzey İrlanda’da Katoliklerin oranının yüzde 35’ten yüzde 50’ye çıktığı tespit ediliyor.

Benzeri değişimler göçler nedeniyle de olabiliyor: ABD’de Hispaniklerin artması, Filistin’de Arap-Musevi nüfus dalgalanmaları, Kosova’da Arnavut nüfusun artması, Lübnan’da Şii Müslüman nüfus artışı ve Hıristiyanların dış üşkelere göçle ülke içinde azınlığa düşmesi, Yukarı Karabağ’da Azeri nüfusun göçe zorlanması.. gibi bir çok örnek var.

İngiliz bilim adamı Eric Kaufmann’a göre belirli bazı din mensupları arasında köktendincilerin nüfusunun diğerlerine göre hızlı artışı İsrail, ABD ve Müslüman Orta Doğu’da fanatik dindarlığın yükselmesine yol açıyor.

Nüfusun yaş yapısı bir başka önemli başlık. 16 yaş altı nüfusun kalabalık olduğu ülkelerde kaynakların (beslenme, barınma, eğitim) yetersiz kalması önemli bir sorun. 16-30 yaş kategorisinin şişkin olduğu ülkeleri –özellikle gelişmekte olan ülkeler- ise yüksek işsizlik oranı, siyasi istikrarsızlık ve şiddete başvurma eğilimi gibi tehlikeler bekliyor.

Yaşlı nüfusun baskın olduğu ülkelerde risk alma, şiddete başvurma eğilimi gibi tehlikeler yok. Ancak yaşlı nüfus, 16 yaş altı grubun kalabalık olduğu ülkelerdeki gibi kaynak problemine yol açıyor; sosyal güvenlik sistemi ve kaynak tahsisi üzerinde baskı oluşturuyor. Bazı bilim adamlarına göre Avrupa, Kuzey Amerika, Çin ve diğer birçok Asya ve Amerika ülkesinde azalan nüfus bir tür ‘geriatrik barışa’ yol açacak.

Bazıları da yaşlanan nüfusun ülke kaynaklarını tüketeceğini ve liberal demokrasilerin ülke dışına yayılma ve çıkarlarını savunma yeteneğini kaybedeceğini düşünüyor. Gelişmiş demokrasilerde ekonomik büyümenin durması, girişim gücünün ve verimliliğin azalması şimdiden gözlenebilen olgular.

Ancak yaşlanmıs olsa da gelişmiş ülkelerdeki nüfusun, gelişmekte olan ülkelerdeki yaşdaşlarına göre daha sağlıklı ve verimli oldukları, dolayısıyla yaşlanan nüfusun ekonomiye olumsuz etkilerinin büyük ölçüde giderilebildiğini iddia eden bilim adamları da var.

Politik Demografi’nin diğer ilgi alanları arasında cinsler arasındaki dengesizlik (kız bebeklerin öldürülmesi, veya ihmali), kentleşme, küresel göçler ve nüfus-çevre-anlaşmazlıklar gibi konu başlıkları da var.

Çiçero’dan Beri…

Gezegenimizin nüfusu bugün 7 milyar (2012 tahmini). Milattan önce 7000 yılında bu nüfus sadece 10 milyondu. M.Ö. 2000’de 27 milyon, 500’de 100 milyondu. Milattan sonra 500 yılında 206 milyon, 1000 yılında 345 milyon, 1500’de 540 milyon, 2000’de 6.2 milyara ulaştı. Dünyamızın nüfusunun 2020 yılında 7.8 milyara ulaşacağı tahmin ediliyor. Bu nüfusun yüzde 56’sı Asya’da, yüzde 13’ü Amerika kıtasında, yüzde 16’sı Afrika’da, yüzde 3’ü Orta Doğu’da, yüzde 7’si Doğu Avrupa ve eski Sovyet ülkelerinde, yüzde 5’i Avrupa’da olacak.

20. Yüzyıl dünya tarihine damgasını vuran iki coğrafyada –Avrupa ve Rusya’da- ciddi nüfus azalması olacak. 1950’de bu iki bölgenin toplam dünya nüfusu içerisindeki payı  yüzde 22 idi. Şu anda bu oran yüzde 13’e düşmüş durumda. 2050 yılına gelindiğinde yüzde 7.5’a düşeceği tahmin ediliyor.

Günümüzde dünya nüfusunun yüzde 33.39’u Hıristiyan, yüzde 22.74’ü Müslüman, yüzde 12.8’i Budist, yüzde 0.35’i Sih, yüzde 0.22’si Musevi, yüzde 0.11’i Bahai. (2010 tahmini).

Nüfus artışının en yüksek olduğu ülkelerin başında Pakistan, Afganistan, S.Arabistan, Yemen ve Irak gibi Müslüman ülkelerin bulunması, yakın gelecekte Müslümanların nüfus olarak çoğunluğa geçeceğini gösteriyor.

Nüfustaki değişimlerin siyasi etkileri tarih boyunca varolagelmiştir. Çiçero ve Polybius’un yazılarında Romalı soyluların doğurganlık oranlarındaki azalmadan, buna karşılık Barbarların hızla çoğalmalarından şikayet edildiğini biliyoruz.

18. ve 19. yüzyıllarda Büyük Britanya’da artan nüfusun dışarıya, Amerika, Güney Asya, Afrika ve Avustralya kıtalarına göçe ve arkasından endüstriyel devrime yol açan icatlarda etkili olduğu biliniyor. 18. yüzyılda Fransa’daki nüfus patlamasının, Fransız İhtilali ve peşinden gelen Napolyon’un Mısır’ı işgalinde kilit rol oynadığını biliyoruz.

1870-1945 yılları arasındaki Japon emperyalizminin tetikçisi de nüfus artışı idi. 18. yüzyılda Çin’deki nüfus patlaması, Çin’in kuzey-batıya Orta Asya, Mançurya ve İç Moğolistan’a ve güneyde Hunan, Burma ve Hindiçin’e doğru yayılmasına yol açtı.

Günümüzde de Büyük Britanya ve Kara Avrupa’sına, Avustralya ve Kanada’ya kitlesel göçler devam ediyor. Dışarıya göç veren ülkeler daha çok gelişmekte olan Asya ve Afrika ülkeleri. Avrupa’da AB üyeliğine geçen eski Doğu Bloku ülkelerinden Büyük Britanya ve Batı Avrupa’ya ciddi göçler oldu. Orta ve Güney Amerika’dan kuzeye ABD ve Kanada’ya göçler sürüyor.

Ancak, 18. yüzyılın sonundan günümüze kadarki dönemde göçmen fatihler, salgın hastalıklar dönemi kapanırken farklı doğurganlık oranlarından kaynaklanan nüfus değişimleri Politik Demografi’nin ana konusunu oluşturmaya başladı.

Günümüzde demografik değişimin siyasi etkisinin artmış olmasında, çoğunluk yönetimine imkan sağlayan demokrasinin de büyük rolü var.

“İsrail, kendisinden üç misli daha kalabalık Arap ordularını tam üç defa yenilgiye uğrattı; ama Filistinli Arapların yüksek duğurganlık oranları ile baş edemedi.” Bu cümle ‘Arap Dünyasında Nüfus ve Siyaset’ başlıklı bir bilimsel makaleden. (Demography and Politics in the Arab World, Philippe Fargues, Population, Vols 2-13, 1990-2001). Konuya biraz daha yakından bakalım:

Akdeniz’le Ürdün Nehri arasında kalan topraklarda bugün 12 milyon insan yaşıyor. Bunlardan 8 milyonu İsrail vatandaşı, geri kalan 4 milyon Gazze Şeridi ve Batı Şeria’da yaşayan Filistinli Araplar. İsrail’in 8 milyonluk nüfusunun 6 milyonu Musevi, 300 bini Musevi olmayan ancak Musevi yakınları nedeniyle İsrail vatandaşlığına kabul edilmiş kişiler; kalan 1,7 milyon kişi ise çoğunluğu Müslüman olan Araplar.

İsrail’de Musevilerin nüfus artış oranı (göçler dahil) yüzde 1.8 iken Araplarınki yüzde 2.2. Bu oran Gazze ve Batı Şeria’da yüzde 2.7. İsrail’in işgal ettiği toprakları elinde tutması halinde bir ‘Yahudi Devleti’ vasfını koruyamayacağı açık. ‘İki devlete dayalı çözüm, yüksek beton duvarlarla çevrili güvenli sınırlar içerisinde bir Yahudi Devleti’ hedefinin altında bu gerçek var.

Mısırlı ünlü gazeteci Muhammed Hasaneyn Heykel’in, 5 Mayıs 2013 günü Katar’ın başkenti Doha’da verdiği “Gulf: The Day After Tomorrow” (Körfez: Yarın Değil Öbürgün) başlıklı konferansta, Körfez ülkelerinin üç büyük ve güçlü komşusunun, yani Suudi Arabistan, Irak ve İran’ın nüfuslarının arttığını; örneğin Suudi Arabistan’ın nüfusunun 15-20 yıl içinde 50 milyona çıkmasının beklendiğini; bunu da nüfusları çok az olan petrol ve doğal gaz zengini Körfez ülkeleri için bir tehdit olarak gördüğünü ima etmesi tartışmalara yol açtı.

Kaç çocuk yapacağız?

Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yılında yapılmış ve nüfusun 13,6 milyon olduğu tespit edilmiş. Nüfus 1940’da 17.8 milyon, 1950’de 20.9 milyon, 1960’da 27.7 milyon, 1970’de 35.6 milyon, 1980’de 44.7 milyon, 1990’da 56.5 milyon, 2000’de 67.8 milyon, 2010’da 73.7 milyon olmuş.

Türkiye’de devletin 1960’lı yıllara kadar nüfus artışını teşvik için elinden geleni yaptığını görüyoruz. Teşvikler arasında altı ve daha fazla çocuk sahibi kadınlara para ve madalya verilmesinden, çok çocuklu ailelere vergi muafiyeti getirilmesi, evlenme yaşının düşürülmesi, gebeliği önleyici ilaçların satışının engellenmesine kadar pek çok tedbir var.

1960’lı yılların ortalarından itibaren nüfus artışının ekonomik kalkınmayı olumsuz etkilediğinin dile getirilmeye başlandığını ve nüfus planlaması, aile planlaması gibi gibi konuların gündeme geldiğini görüyoruz.

Son yıllarda, nüfus artışının tekrar teşvik edildiğine tanıklık ediyoruz. Son olarak Başbakan Erdoğan’ın ‘en az üç çocuk yapın’ çağrısı tartışma yarattı.

Bir başka tartışma Türk nüfusu, Kürt nüfusu meselesinde yaşandı. ‘70 yıl sonra çoğunluk Kürtlere geçecek’, ‘Erdoğan’ın korkusu Kürt nüfusu’, ‘Kürt-Türk nüfusu 2030’da eşitlenecek’ gibi başlıklar altında hararetli tartışmalar yaşandı. Eski diplomat ve MHP milletvekili Gündüz Aktan da Radikal gazetesindeki köşesinde, 24 Kasım 2005 günü şunları yazmıştı:

“15 yıllık PKK terörizmi bölgenin ülke geneline entegrasyonunu onlarca yıl geriye götürdü. Bu, sadece ekonomik değil, sosyal entegrasyon açısından da geçerli bir saptama. Kapalı okullar Türkçenin yaygınlaşmasını önlerken, Kürtçe diyalektlerin kullanılmasını hızlandırdı. PKK'nın yenilgisi, içe kapalı ve depresif bir etnik milliyetçiliğin derinleşmesine yol açtı. Yer değiştiren kitlelerin yoksulluğu, Ankara'nın yerel sorunlara kayıtsızlığı olarak algılandı vb.

Asıl önemli sorun bölge nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması.

Bunda PKK'nın siyasi amaçlı çoğalma söyleminin etkisi var. Öte yandan, bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çok eşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu'daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025'te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor.

İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035'te ulaşacağını gösteriyor.”

Kürt-Türk nüfus dengesinin ne zaman oluşacağı, ya da Kürtlerin çoğalmak gibi bir ‘hedeflerinin’ bulunup bulunmadiğı bilinmez, ama bu konunun ‘derin’ ve ‘ultra milliyetçi’ çevrelerin gündeminde hep var olacağına şüphe yok.

Türkiye’deki nüfus sayımlarında etnik köken ya da anadil sorulmadığı için Kürt nüfus konusunda çelişkili oranlar var. CIA Factbook’a göre bu oran yüzde 18, Kürdolog David McDowal’a göre yüzde 23, Türk araştırmacı ve “The Environment of Insecurity in Turkey and Emigration of Turkish Kurds to Germany” yazarı İbrahim Sirkeci’nin 1990 yılı nüfus sayımına dayalı analizine göre ise yüzde 17.8.

Nüfus ve Çevre

2010 yılında yapılan bir değerlendirmeye gore dünya nüfusunun yüzde 50,5’i şehirlerde yaşıyor. Şehirleşme oranı yüzde 1,85; bu da her yıl yaklaşık 130 milyon insanın şehirlerde yaşayan nüfusa eklenmesi demek. 2030 yılına gelindiğinde 5 milyar insanın şehirlerde yaşayacağı öngörülüyor.

Gelişmiş ülkelerde şehirleşme esasen tamamlanmış durumda. Gelecekteki şehirleşmenin daha çok Afrika ve Asya’daki gelişmekte olan ülkelerde olacağı; sonuçta da işsizlik, yoksulluk ve kamu hizmetlerinin yetersizliği gibi sorunların yaşanacağı öngörülüyor. Şehirleşmenin artmasında ekonomik ve sosyal anlamda cazibesini kaybeden kırsal kesimden şehirlere göç ve varoşlarda yaşama tutunmaya çalışan kesimdeki nüfus artışı başlıca etkenler.

Dünyanın nüfusunun hızla artmaya devam etmesi ve şehirleşme doğal kaynakların azalmasına, iklim değişikliğine, hava kirliliğine, su kıtlığına, doğal çevrenin ve biyolojik yaşamın zarar görmesine yol açıyor. Ormanlar ve doğal bataklıklar tarım veya sanayi arazisi uğruna yok ediliyor.

Büyük şehirlerin ve çiftliklerin su ihtiyacını karşılamak için su kaynakları kurutuluyor. Gittikçe daha çok insanın kullandığı fosil yakıtlar (petrol, gaz), atmosfere sera etkisi meydana getiren gaz ve karbon salınımını arttırıyor.

***

Gezegenimizi geleceğinde daha yaşlı bir nüfus var. 65 yaş üzeri nüfus 2000 yılında toplam dünya nüfusunun %6.9’u iken, 2050’de %16.3’e çıkacak.

Bugünün gelişmiş Batı Avrupa ülkeleri ve Japonya azalan ve yaşlanan nüfusları ile ekonomik ve siyasi güç olmaktan çıkacaklar.

Rusya, Ukrayna ve Çin’i süratle azalan ve yaşlanan bir nüfus, ekonomik gerileme ve siyasi istikrarsızlık bekliyor.

Pakistan, Afganistan, Yemen, Nijerya ve Irak gibi ülkelerde süratli nüfus artışına paralel ekonomik ve siyasi krizler bekleniyor.

Ancak uzun vadede dünyamız, eğitim düzeyinin yükselmesi ve teknolojideki gelişmelerle birlikte bugün Batı Avrupanın ulaştığı düzeye ulaşacak. Bu da daha az, daha yaşlı ancak daha müreffeh bir nüfus demek.

-----------------------------------------------------------------------------------------

Ilk olarak Mesele dergisinin Temmuz 2013 tarihli 79. sayisinda yayinlanmistir. 



BACK TO HOMEPAGE 

Comments