Avrupa Birligi

AVRUPA BİRLİĞİ Mİ ŞANGAY BEŞLİSİ Mİ?

S. ARLI

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 18 Temmuz 2012’de Rusya Devlet Başkanı Putin’le görüşmesinde Putin’e ‘zaman zaman bize takılıyorsun, AB’de ne işin var diyorsun, o zaman ben de şimdi size takılayım; hadi gelin bizi Şangay Beşlisi’ne dahil edin, biz de AB’yi gözden çıkaralım’ dedi. Amacının ‘AB’ye mesaj vermek’ olduğunu ve bu ‘latifeyi’ onun için yaptığını açıklasa da Başbakanın latifesi tarihsel olarak ‘yüzü hep Batı’ya dönük’ olmuş Türk kamuoyunda tartismalara yol acti.

Şangay Beşlisi nedir?

26 Nisan 1996’da Şangay’da Çin, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan arasında ‘Sınır Bölgelerinde Askeri Güvenin Derinleştirilmesi Antlaşması’ imzalandı. Antlaşmanın amacı, aralarında sürekli olarak sınır çatışmaları yaşanan bu ülkelerin sınır bölgelerinde barış ve sukuneti sağlamaktı. Bu antlaşmayı 24 Nisan 1997’de Moskova’da imzalanan ‘Sınır Bölgelerinde Askeri Güçlerin Azaltılması Antlaşması’ izledi. Beşli sonraki yıllarda da her yıl ayrı bir başkentte olmak üzere ‘liderler zirvesi’yaptı.

 2001 yılında Şangay’da yapılan zirvede gruba Ozbekıstan’ın da katılımı onaylandı ve 6 ülkenin devlet başkanlarının imzası ile ‘Şangay İşbirliği Teşkilatı Deklarasyonu’ yayınlandı. Böylece başlangıçta sınır güvenliği ile sınırlı işbirliği alanı daha geniş kapsamlı bir askeri ve ekonomik işbirliğine dönüştürüldü. Bu deklarasyonu teşkilatın önde gelen iki ülkesi Çin ve Rusya arasında imzalanan ‘İyi Komşuluk ve Dostluk Antlaşması’ (16 Temmuz 2001) izledi.

2004’te Taşkent’de yapılan zirvede birlik bünyesinde ‘Bölgesel Antiterörizm Teşkilatı (RATS)’ kuruldu.

2003 yılından başlayarak bu altı ülke silahlı kuvvetlerinin katılımı ile bir dizi askeri tatbikat ve savaş oyunu gerçekleştirildi. Üye ülkeler arasında askeri işbirliği, istihbarat paylaşımı ve terörizmle mücadele konularındaki işbirliği arttı.

Teşkilatın uzun vadeli hedefleri arasında üye ülkeler arasında gümrük birliği, ortak bir kalkınma bankası, enerji kulübü, ortak kültürel etkınlikler.. var.

Şangay İşbirliği Teşkilatının (SCO) üye ülke sayısı şimdilik altı. Afganistan, Hindistan, İran, Pakistan ve Mogolistan ‘gozlemci ülke’, Belarus, Srilanka ve Türkiye ise ‘diyalog ortağı’. Türkmenistan, CIS (Bagimsiz Devletler Toplulugu-Commonwealth of Independent States) ve ASEAN (Guneydogu Asya Milletler Birligi-Association of Southeast Asian Nations ) ise ‘misafir katılımcı’ statüsünde. ABD’nin ‘gözlemci ülke’ başvurusu 2006’da reddedildi.

Batı’lı gözlemciler CSO’nun asıl kuruluş amacının NATO’yu dengelemek, özellikle Rusya ile Çin arasında kalan bölgede NATO ve ABD’nin müdahalesine yol açabilecek anlaşmazlık ve çatışmaları önlemek olduğuna inanıyorlar. Nitekim, ABD’nin Irak ve Afganistan müdahalelerine ses çıkarmayan örgütün, Temmuz 2005’teki Astana zirvesinde ABD’ye Özbekistan ve Kırgızistan’daki askeri üslerini boşaltması için bir takvim ilan etmesi çağrısı yapıldı ve arkasından Özbekistan hükümeti ABD’den K-2 Hava Üssünü boşaltmasını talep etti.

Çin’in Halkın Günlüğü gazetesine göre, ‘SCO üyesi ülkeler Orta Asya’nın güvenliğini sağlamak ve Batı’lı ülkelerden bölgeyi terketmelerini talep etme yetenek ve sorumluluğuna’ sahipler. İran’lı yazar Hamid Golpira’ya gore de, ‘Zbigniew Brzezinski’nin teorisine gore dünyayı kontrol etmenin yolu Avrasya bölgesini kontrol etmekten, Avrasya bölgesini kontrol etmenin yolu da Orta Asya’yı kontrol etmekten geciyordu. CSO’nun kurulması ile birlikte Çin ve Rusya Brzezinski’nin teorisine daha çok dikkat etmeye ve bölgede aşırı akımların önlenmesi, sınır güvenliğinin sağlanmasına öncelik verdiler. Belki de asıl amaç ABD ve NATO’nun Orta Asya’daki faaliyetlerini engellemekti.’

SCO’nun Batı karşıtı duruşunun arkasında esas olarak Çin var. Rusya’nın ise Afganistan’daki Taliban rejiminin devrilmesinde ABD ve müttefiklerine verdiği tam destek örneğinde de görüldüğü gibi daha ılımlı bir yaklaşımı var. Ayrıca, İran’ın üyelik talebine olumlu cevap verilmemesi, buna karşılık NATO üyesi Türkiye’ye ‘diyalog ortağı’ statusu verilmesi örgütün Batı karşıtı bir görüntü vermek istemediğinin işaretleri.

SCO’nun uzun vadede NATO veya AB benzeri bir yapıya dönüşüp dönüşemeyeceğini zaman gösterecek. Örgutu olusturan ulkelerin tek parti diktatörlüğü (Çin) ve Milli Şef tipi otokratik yönetimleri ile özgürlük, demokrasi ve insan haklarını temel alan AB’ye benzer bir yapıya dönüşmeleri çok zor.

Şangay Beşlisi mi AB mi?

“İki dünya savaşı arası dönemde, Norveç Nobel Komitesi Almanya ile Fransa arasında uzlaşma sağlama çabasındaki kişilere bir çok ödül verdi. 1945’ten sonra uzlaşma bir realite haline geldi. İkinci Dünya Savaşının korkunç acıları yeni bir Avrupa ihtiyacını ortaya çıkardı. Almanya ile Fransa yetmiş yıl boyunca üç defa savaştılar. Bugün Almanya ile Fransa arasında bir savaş düşünülemez bile. Bu da gösteriyorki iyi niyetli çabalar ve karşılıklı güven tesisi ile tarihi düşmanlar bile yakın ortaklara dönüşebilir.”

“1980’li yıllarda Yunanistan, İspanya ve Portekiz AB’ye katıldılar. Demokrasiye geçmeleri üyelik için önkoşuldu. Berlin Duvarının yıkılması, birçok Merkezi ve Doğu Avrupa ülkesine AB üyeliği yolunu açtı; böylece, Avrupa tarihinde yeni bir dönem açıldı. Doğu ile Batı arasındaki bölünmüşlük büyük ölçüde sona erdirildi; demokrasi güçlendi; etnik kökenli birçok anlaşmazlık çözümlendi.”

“Hırvatistan’ın önümüzdeki yıl üyeliğe kabul edilecek olması, Karadağ ile üyelik müzakerelerinin başlamış, Sırbistan’a aday ülke statüsünün verilmiş olması.. Balkanlarda uzlaşma sürecini güçlendirecek adımlardır. Geçtiğimiz on yılda Türkiye’nin AB’ye üyelik imkanının ortaya çıkması bu ülkedeki demokrasi ve insan haklarını geliştirmiştir.”

“AB şu sıralarda ciddi ekonomik güçlükler ve sosyal huzursuzluklarla karşı karşıya. Ancak, Norveç Nobel Komitesi AB’nin en önemli kazanımına odaklanmak istiyor: uzlaşma, barış, demokrasi ve insan hakları için yürütülen başarılı mücadele. AB’nin istikrarı sağlama yolundaki çabaları, Avrupa’nın çoğunun bir savaş kıtasından bir barış kıtasına dönüşmesinde etkili olmuştur.”

“AB’nin çalışmaları, Alfred Nobel’in 1895’teki vasiyetinde Barış Ödülü için belirlediği kriterlerden ‘milletler arasında kardeşlik’in bir orneği, ‘barış kongreleri’ oluşturmanın somutlaşmasıdır.”

“Oslo, 12 Ekim 2012”

Yukardaki satırlar, Norveç Nobel Komitesinin 12 Ekim 2012 günü yaptığı ve 2012 Yılı Nobel Barış Ödülünün Avrupa Birliğine verildiğini bildiren açıklamasının tam metnidir. Bu açıklama İngilizce ve Norveçce olarak iki dilde yapıldı ve dünya TV ve radyolarından canlı olarak yayınlandı.

Nereden çıktı bu AB?

1818’deki Aix-la-Chapelle Kongresinde Çar Alexander bir “Avrupa Birliği” öneriyordu. Aşırı milliyetçi görüşleri ile tanınan Çar daha da ileri giderek bu birliği koruyacak bir çok uluslu askeri gücün oluşturulmasını istediyse de o gün için bu sözlere pek kulak asan olmadı. 1920’lerden sonra Avusturya’lı politikacı ve düşünür Kont Richard Nikolaus von Coudenhove-Kalergi’nin “Paneuropa” manifestosu yine bir birleşik Avrupa devleti öneriyordu.

Ancak birleşik bir Avrupa fikrinin geçerlik kazanmaya başladığı dönem İkinci Dünya Savaşını (1939-1945) izleyen yıllar oldu. 60 milyondan fazla insanın yaşamını yitirdiği bu savaşta Avrupa adeta yerle bir oldu. 1948’deki Lahey Kongresi Avrupa Birliğinin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Kongrede bir “Birleşik Avrupa Hareketinin’ ve geleceğin birleşik Avrupa’sının liderlerinin yetişeceği bir “Avrupa Kolejinin’ kurulması kararlaştırıldı. Arkasından 1951’de Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu kuruldu. Bu topluluğun kurulması ‘birleşik bir Avrupa için ilk adım’ olarak ilan edildi. Amaç, ulusal ağır sanayileri bir havuzda toplayarak rekabeti, dolayısıyla da muhtemel savaşları önlemekti. Toplululuğun kurucuları Belçika, Fransa, İtalya, Lüksemburg, Hollanda ve Batı Almanya idi. Topluluğun fikir babaları ve destekleyicileri arasında Jean Monnet, Robert Schuman, Paul-Henri Spaak, Alcide de Gaspieri, Konrad Adenauer, Joseph Bech, Johan Willem Beyen, Winston Churchill, Walter Hallstein, Sicco Mansholt.. gibi tanınmış politikacı, iş adamı ve kanaat önderleri vardı.

1957’de bu altı ülke Roma Antlaşmasını imzaladılar. Antlaşma ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğunun kapsamı genişletiliyor ve adı Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) oluyordu. Bu ülkeler arasında gümrük birliği tesis ediliyor, ayrı bir antlaşma ile de Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu kuruluyordu.

1967’de Brüksel’de imzalanan bir antlaşma ile bu topluluklar tek bir topluluk (Avrupa Topluluğu) haline getirildi ve 1973’te Danimarka, İrlanda ve İngiltere’nin de katılımı ile daha da genişledi. 1979’da ilk Avrupa Parlamentosu seçimleri yapıldı. 1981’de Yunanistan, 1986’da Ispanya ve Portekiz katıldılar. 1985 yılında imzalanan Schengen Antlaşması ile sınırlarda pasaport kontrolleri kaldırıldı.

1989’da Berlin Duvarının yıkılması ile birlikte topluluk, iki Almanyanın birleşmesi (1990) ve Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in katılımı (1995), Kıbrıs, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Macaristan, Latvia, Litvanya, Malta, Polonya, Slovakya, ve Slovenya’nın da katılımı (2004) ile doğuya doğru genişledi ve 25 üyeye ulaştı.

Avrupa Topluluğunun Avrupa Birliğine dönüşmesi Kohl ve Mitterand arasında 1 Kasım 1993’te imzalanan Maastricht Antlaşması ile gerçeklesti. 2002 yılında Euro, Avrupa Birliğinin para birimi olarak benimsendi ve birlik üyesi 12 ülkede geçerli para oldu. Bugün Eurozone’da 17 ülke var.

1 Ocak 2007’de Romanya ve Bulgaristan’ın katılımı ile birlik üyesi ülke sayısı 27’e çıktı. Temmuz 2013’te Hırvatistan’ın katılımı ile üye ülke sayısı 28’e çıkmış olacak.

Şu anda 5 aday ülke (İzlanda, Makedonya, Karadağ, Sırbistan, Türkiye) var. Arnavutluk ve Bosna-Hersek ‘potansiyel aday ülke’ statüsündeler. Yeni bağımsız ülke Kosova’nın da ilerde ‘aday ülke’ olma ihtimali yüksek.

AB üyesi olmamakla beraber yaptıkları ikili anlaşmalarla AB ile güçlü bağları olan ülkeler arasında İzlanda, Lichtestain, Norvec, Andorra, Monako, San Marino ve Vatikan var.

AB nedir, ne değildir?

Avrupa’nın tarihinde hanedanlıklar altında birlikler (Habsburg’lar altında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu) veya ülkeler arasında birlikler (Polonya-Litvanya) olmuştur. Ancak AB’de olduğu gibi çok sayıda egemen ulusun (bugün için 27 ülke) bir kısım egemenlik haklarını daha üst bir kuruma bırakmalarının bir örneği daha yoktur. Böyle bir proje tarihte bir ilktir ve tamamen özgündür. AB, bir federal devlet değildir; ancak ASEAN, NAFTA, Mercosur gibi bir serbest ticaret birliği de değildir. AB üyesi her ülke bir yandan bağımsız, egemen bir ülke; diğer yandan ayrı bayrağı, ayrı para birimi, ayrı yasama organı, diplomatik temsilcilikleri, ortak güvenlik ve dış politikası bulunan bir ‘devletin’ üyesidir.

Avrupa Birliği projesi özünde bir barış, uzlaşma, demokrasi ve insan hakları projesidir. Bunların ifadesini bulduğu üç döküman Maastricht Antlaşması (1992), Avrupa Konseyi Kopenhag Deklarasyonu (1993) ve aday ülkelerle imzalanan Çerçeve Antlaşmalarıdır. Üyelik için aranan kriterler şöyle özetlenebilir;

-       Aday ülke demokrasi, kanun hakimiyeti (hukukun üstünlüğü), insan hakları, azınlık haklarının tanınması ve azınlıkların korunmasını garanti eden kurumları oluşturmuş ve yerleştirmiş olmalı;

-       Aday ülkede bir piyasa ekonomisinin mevcut ve işler halde olması; bu ekonominin AB’de mevcut rekabet ve piyasa güçleri ile uyum sağlama yeteneğinde olması;

-       Aday ülkenin, AB’nin siyasal, ekonomik ve mali birlik yükümlülüklerini üstlenme yeteneğini haiz olması.

Yukarda birinci maddede sayılan demokrasi, kanun hakimiyeti, insan hakları, azınlıklara saygı ve korunması.. bugün bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de gündemde olan hayati öneme sahip prensiplerdir. Bunlara biraz daha yakından bakmakta yarar var:

-       Demokrasi: Bütün yurttaşların eşit olarak her kademedeki (yerel muhtarlık ve belediyelerden en üst seviyedeki ulusal kurumlara kadar) siyasal karar süreçlerine katılabilmesi; gizli oy, açık tasnife dayalı serbest seçimler; devletin iznine veya kısıtlamasına tabi olmaksızın serbestçe siyasi parti kurma hakkı; serbest basına eşit ve adil erişim hakkı; serbest sendikalar; kişisel ifade özgürlüğü; yasalarla sınırlanmış yetki ve güç kullanımı (yürütme); yurttaşların yürütmeden bağımsız yargıya erişim hakkı.

-       Kanun hakimiyeti: Hükümet etme yetkisi ancak yazılı kanunlardaki hüküm ve kurallar çerçevesinde kullanılabilir. Kanunlar, önceden belirlenmiş yazılı, demokratik prosedürler sonucunda yapılmış ve yürürlüğe konmuş olmalıdır. Kanun hakimiyetinin amacı, yurttaşları yanlı ve haksız uygulama ve cezalara karşı korumaktır.

-       İnsan hakları: İnsan hakları ile kastedilen her insanın, insan olduğu için doğuştan sahip olduğu (“inalienable”) devredilemez, kişinin elinden alınamaz, kişiye bağışlanamaz, ihsan edilemez, kısıtlanamaz, başka bir şeyle değiştirilemez, satılamaz (örneğin kişi köle olarak satılamaz veya kendisini köle olarak satamaz) temel haklardır. Bunların başında yaşama hakkı, kişinin suç işlediği taktirde suç tarihinde yürürlükte olan yasalara göre kovuşturulma ve yargılanma hakkı, özgür birey olma hakkı ve işkenceden masun olma hakkıdır. Birleşmiş Milletler Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi bu alanda en yetkin belge olarak kabul görmekte ise de Avrupa İnsan Hakları Antlaşmasının (European Convention on Human Rights) yaptırım gücüne sahip değildir. 4 Kasım 1950’de Roma’da imzalanan ve 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan Hakları Antlaşması yaşama hakkı, adil yargılanma hakkı, özel hayatın ve aile hayatının kourunması, ifade özgürlüğü, düşünce ve inanç özgürlüğü, mülkiyetin korunması gibi temel insan haklarını koruyan; işkence ve kötü muameleyi, insan onuru ile bağdaşmayan cezalandırmayı, kölelik ve zorla çalıştırmayı, ölüm cezasını, yanlı ve kanun dışı gözaltı ve tutuklamayı, ayrımcılığı yasaklayan hükümler içeriyor.

Bu ilkelerin hayata geçirilmesinin güvencesi olarak 1959 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kuruldu. Mahkeme, Avrupa İnsan Hakları Antlaşması ile belirlenen siyasi ve medeni hak ihlalleri için bireylerin ve ülkelerin başvurularını karara bağlamaktadır. 1988’den beri tam zamanlı olarak calışmakta ve bireyler doğrudan dava açabilmektedir. AİHM, kuruluşundan beri onbinden fazla davayı karara bağlamıştır. Avrupa İnsan Hakları Konvansiyonunu imzalayan 47 ülke için (Türkiye dahil) bağlayıcı olan bu kararlar, bir çok ülkenin kararlar paralelinde mevzuat ve uygulamalarını değiştirmelerine, böylece Avrupa’da kanun hakimiyeti ve demokrasinin güçlenmesine katkıda bulunmuştur. Mahkeme, Strasbourg’da ünlü İngiliz Mimar Lord Richard Rogers’ın tasarımını yaptığı binada faaliyet gösteriyor.

-       Azınlıklara saygı gösterilmesi ve korunması: Etnik azınlık mensupları dil, kültür ve geleneklerini koruma ve geliştirme hakkına sahip olmalıdır. Bu konuda hiç bir ayrımcılığa ve baskıya maruz kalmamalıdırlar.

Artılar, eksiler

AB’ye içerden ve dışardan yöneltilen ciddi eleştiriler de var. İçerden yöneltilen eleştirilerin başında AB’nin bürokratik, hantal, halkın taleplerine duyarsız olduğu söylenen yapısı var.

Anglo-Sakson geleneğinden farklı olarak, Kıta Avrupasında tarihsel olarak popülizmi dışlayan, seçkinlerin ağırlıkta olduğu yönetim anlayışının AB’ye de yansıması sorun yaratıyor. AB’nin kurucularının, ‘popülist heyecanların geçmişte Nazizme ve Bolşevizme yol açtığı, bunlardan uzak durulması’ anlayışı hala etkili.

Eleştirel grupların başında ise göçmen karşıtı, globalizasyon karşıtı, ırkçı radikaller var. Ancak, özellikle İskandinav ülkeleri ile Hollanda, Belçika ve Avusturya’da bu grupların belirli bir kitlesel destek sağladığı görülüyor. Avrupa’da son yıllarda yaşanan ekonomik durgunluk ve bundan kaynaklanan işsizlik, zor durumdaki Yunanistan, İtalya, İspanya gibi ülkelere diğerlerinin mali destek sağlamaya zorlanması.. da hoşnutsuzluğu arttırıyor.

Avrupa kamuoyunda her geçen gün daha da güçlenen göçmen karşıtlığı ve yabancı düşmanlığı, örneğin Fransa’nın Romanya’dan gelen ve sığınma talep eden çingeneleri sınırdışı etmesi, bazı Avrupa ülkelerinde aşırı sağcı grupların saldırı ve kundaklamaları (Almanya’da Türklere, İngiltere’de siyahlara ve Asyalılara, Fransa’da Musevilere yönelik saldırılar) AB’nin çok önem verdiği insan hakları ihlallerine yol açıyor.

Altmış yıldan fazladır Avrupa’da barış ve istikrarın sağlanmış olması, yeni kuşaklar tarafından kanıksanmış görünüyor. Bugünkü kuşakların AB’den beklentisi refah ve zenginlik.

2009 yılı sonundan başlayarak halen de devam eden ‘Eurozone krizi’ AB’ye içerden yöneltilen eleştirileri arttırmıştır. AB’nin oluşturduğu ‘ortak para birimi bölgesi’ bir parasal birlik sağlamış (ortak para birimi olarak Euro’nun kullanımı), ancak ‘mali birlik’ sağlayamamıştır. Eurozone ülkelerinde vergilerde, emeklilik sisteminde, kamu harcamalarının sınırlanması ve bankacılık sisteminin isleyişinde ortak politikalar ve bir denetim sisteminin ortaya konmamış olması, Yunanistan ve İspanya gibi çok yüksek kamu harcamaları, sürdürülebilirlikten uzak emeklilik sistemi bulunan ülkelerde kamu ve özel sektör borçlarını ‘çevrilebilir’ olmaktan çıkarmış; buna karşılık uygulanmaya çalışılan ‘kemer sıkma’ politikaları toplumsal huzursuzluklara yol açmıştır. Krizden çıkış icin 9 Mayıs 2010’da onaylanan 750 milyar Euro’luk ‘kurtarma paketi’ ile oluşturulan Avrupa Mali Istikrar Fonu (EFSF), bilahare 1 trilyon Euro’ya çıkarılmış, bankalardan %9 işletme sermayesi (capitalisation) hedefine ulaşmaları istenmiş, Yunanistan’ın özel sektör borçlarının %53.5’inin silinmesi, üye ülkelere denk bütçe için yasal düzenleme zorunluluğu getirilmesi .. gibi tedbirler alınmıştır. Buna rağmen, özellikle Yunanistan ve Ispanya’daki ekonomik çöküşün yıkıcı etkileri her geçen gün daha da artıyor. İntiharlar, şiddet içeren gösterilerdeki artış ve siyasi güç kaymaları (radikal siyasi grup ve partilerin güçlenmesi) bu ülkelerdeki demokrasiyi tehdit ediyor.

Fransa ve Almanya’nın AB içindeki ağırlığı da zaman zaman sorunlara yol açıyor. NATO üyesi Doğu Avrupa ülkeleri ile İngiltere, İtalya ve İspanya’nın ABD’nin anlayışına uygun dış politikası ile Almanya-Fransa eksenli dış politika anlayışı, ABD ve müttefiklerinin Irak’a müdahalesi ve Bosna-Hersek, Kosova krizlerinde su yüzüne çıktığı gibi uyum içinde değil.

Ayrıca, AB’nin NATO benzeri bir askeri güce sahip olmaması, acil askeri müdahele gerektiren durumlarda gereken tepkiyi zamanında gösterememesi çokça eleştirilmistir. 400 kişilik Hollanda askerinden oluşan BM Barış gücünün 1995 yılında Sırp ordusu ve milislerince gerçekleştirilen Srebrenica katliamına seyirci kalması ve bu katliama AB üyesi Yunanistan’dan milislerin de katıldığı iddiaları AB’yi güç durumda bırakmıştır.

AB’ye dışardan yöneltilen eleştirilerden biri de AB’nin bir ‘Hristiyan kulübü’ olduğu, diğer din ve kültürlere, özellikle de İslam’a bakışının olumsuz olduğudur. Temelinde eski Yunan felsefesi, Rönesans (aydınlanma) ve Hristiyan inancı bulunan Avrupa kültürü ile günümüzün siyasallaşmış İslam anlayışı arasında bir ‘uyum’ elbette beklenemez.

Ancak, son zamanlarda Avrupa’da ekonomik durgunluk ve işsizliğin artması, göçmen karşıtı akımı güçlendirdi; göçmenlerin çoğunluğunu Fas, Cezayir, Türkiye, Pakistan gibi ülkelerden Avrupa’ya giden müslümanlar oluşturduğu için de göçmen karşıtlığı zamanla İslam karşıtlığına dönüştü. Avrupa’da her geçen gün daha da güçlenen ‘kültürel çoğulculuk’ aleyhtarı akımların yakın gelecekte ciddi sorunlara yol açması bekleniyor. Merkel’in de itiraf ettiği gibi başta Almanya, Fransa ve İngiltere olmak üzere göç alan Avrupa ülkeleri göçmenlerin entegrasyonunu başaramadılar. Gerek yeni göçler, gerekse nüfus artışı sonucunda sayıları her geçen gün daha da kabaran göçmenlerin, özellikle de entegrasyonu en güç grup olarak görülen Müslüman göçmenlerin önümüzdeki dönemde Avrupa’da bir ‘rahatsızlık’ kaynağı olarak gündemin baş sıralarında olacağına kuşku yok.

***

AB’nin başarıları arasında ise, aşağıdakiler sayılabilir:

-       Avrupa’da barış ve istikrarın sağlanması. Son olarak AB için ortak dış politika ve güvenlik Yüksek Komiserliği, acil müdahaleler için 60 bin kişilik bir askeri güç de oluşturulmuştur.

-       Avrupa’da özgürlük, güvenlik ve adaletin sağlanmış olması,

-       Avrupa’da serbest dolaşımın (insanlar, mallar, hizmetler, sermaye, eğitim) gerçekleşmiş olması,

-       Bir ortak para biriminin (Euro) tesis edilmiş ve bugün itibariyle 17 ülke tarafından kullanılıyor olması,

-       Avrupa Kalkınma ve Yeniden İnşa Bankası (EBRD), Avrupa Yatırım Bankası (EIB) ve Avrupa fonları ile dünyanın en büyük kalkınma ve insani yardım projesinin gercekleştirilmiş olması,

-       Avrupa için ortak bir uluslararası ticaret politikasının oluşturulmuş ve uygulanıyor olması,

-       Avrupa için ortak bir tarım politikasının benimsenmiş ve uygulanıyor olması,

-       Sosyal bir Avrupa ve dayanışma politikalarının benimsenmesi ve uygulanması (işgücünün serbest dolaşımı, ortak sosyal güvenlik sistemi, cinsiyet eşitliği (gender equality), ayrımcılığa son verilmesi, ortak iş yasası..)

-       Avrupa’da sağlık ve çevrenin korunması, küresel çevrenin korunmasına duyarlılık ve iklim değişikliğinin önlenmesi konusunda katkı sunulması,

-       Bilgiye dayalı toplum projesinin uygulamaya konmuş olması, buna bağlı olarak Avrupa ölçeğinde araştırma, eğitim, mesleki eğitim ve gençlerin desteklenmesi.

***

“İtiraf etmeliyim ki bu sabah uyandığımda, bu kadar güzel bir gün olacağını beklemiyordum.”

Nobel Barış Ödülünün AB’ye verildiği haberine çok sevindim.”

Bu ödüle layık görülmek AB için bir onurdur. Gerçekte 500 milyon AB vatandaşı, bütün üye ülkeler, AB kurumları için bir onurdur.”

“Bu ödül, sadece üye ülke vatandaşları için değil, bütün dünya için yararlı olan, bu özgün projenin tanınması, hakkının teslim edilmesidir.’

“Hiç unutmamalıyız ki AB, kuruluşunda korkunç İkinci Dünya Savaşının yıkıntıları arasından ayağa kalkan milletleri barış için bir araya getiren, tüm Avrupa’nın ortak çıkarlarını temsil eden ulusarüstü bir kurum olarak ortaya çıktı. AB, AET’den başlayarak Soğuk Savaşın böldüğü ülkeleri, insan onuruna saygı, özgürlük, demokrasi, adalet, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı temelinde birleştirdi.”

Avrupa Birliği, dönüştürme gücü sayesinde altı ülke ile başlayarak nerdeyse tüm Avrupa kıtasını yeniden birleştirdi. AB’nin değerleri olan özgürlük, demokrasi, adalet, kanun hakimiyeti ve insan haklarına saygı bütün dünyanın özlemini duyduğu değerlerdir. AB’nin geliştirdiği bu değerler aynı zamanda dünyayı herkes için daha iyi bir yaşam alanı yapmak içindir. AB’nin dünyanın en büyük kalkınma ve insani yardım sağlayıcısı olması; aynı zamanda, çevrenin korunması, küresel iklim değişikligine karşı mücadelede öncü rolü bizim için gurur verici.”

Bu sözler de Norveç Nobel Komitesinin kararını açıkladığı gün öğleden sonra bir basın toplantısı düzenleyen Avrupa Konseyi Başkanı Jose Manuel Barroso’nun sözleri.

***

Avrupa Birligi (AB) insan onuruna saygi, ozgurluk, demokrasi, adalet, hukukun ustunlugu, baris, azinliklara saygi gosterilmesi ve korunmasi, cinsiyet ayrimciligina son verilmesi, cevrenin ve doganin korunmasi, kalkinma ve insani yardim gibi insanligin ulastigi en yuksek idealleri hayata gecirmek ve korumak misyonu ile ve dunyanin en gelismis, en ozgur ulkeleri tarafindan kurulmus, tarihin gordugu en buyuk ozgurluk ve baris projesidir.

Demokrasi ve ozgurlugun kirintisina bile tahammulu olmayan, insan onuruna sayginin zerresinin bile bulunmadigi dikta rejimlerinin kurdugu Sangay Beslisi’nin boyle bir projenin alternatifi olamayacagi aciktir.

Ulkemiz ve bolgemiz insaninin tercihinin de AB’den yana oldugu ve oyle kalacagi ‘tarihsel olarak yuzunun hep Bati’ya donuk’ olmasindan belli degil midir?


 

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

Türklerin yüzü hep Batı’ya dönük olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu Bizans İmparatorluğunun mirasçısı olarak esasen bir Avrupa devleti idi. Onun mirasçısı Türkiye Cumhuriyeti de Avrupa’yı örnek alan, Avrupa ile bütünleşmeyi hedefleyen bir ülke oldu. Ulaşılmak istenen “çağdaş uygarlık düzeyi” de Avrupa’nın ulaştığı ve temsil ettiği uygarlık düzeyi idi.

1949 yılında Avrupa Konseyi kurulduğu zaman 10 kurucu ülkeden sonra ilk üye olanlardan biri de Türkiye idi. Türkiye, 1961 yılında kurulan Avrupa Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı’nın (OECD) kurucu üyesi, 1947’de başlatılan Marshall Planı’nın katılımcısı, 1952’de NATO’nun üyesi oldu. Soğuk Savaş yılları boyunca Türkiye, ABD ve Batı Avrupa’nın müttefiki oldu.

Türkiye’nin AB’ye (o zamanki adıyla AET’ye) ilk müracaatı 1959 yılında oldu. AET ile 12 Eylül 1963 tarihinde imzalanan ve bir yıl sonra 12 Aralık 1964’te yürürlüğe giren Ankara Antlaşması ile Türkiye AET’nin ‘tam üyelik hedefli ortağı’ oluyordu. 1970 yılında imzalanan ‘Ek Protokol’ ile de AET ile Türkiye arasında gümrük birliği için bir takvim belirleniyordu.

12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri Türkiye ile AB arasındaki ilişkileri adeta dondurdu.

14 Nisan 1987’de Başbakan Özal’ın inisiyatifi ile Türkiye AB’ye tam üyelik için başvurdu. Avrupa Konseyi, bu başvuruya Aralık 1989’da verdiği cevapta, Türkiye’nin tam üye olma hakkını teyid ediyor; ancak, üyelik müzakerelerine başlanması için uygun zamanın beklenmesini istiyordu. Ertelemenin gerekçeleri arasında Türkiye’nin ekonomik ve siyasi açıdan hazır olmaması, AB üyesi Yunanistan ile ilişkilerinin gergin olması ve Kıbrıs’taki ihtilafın tarafı olması gösteriliyordu. Konseyin 1997 Lüksemburg toplantısından da eski Doğu Bloku ülkeleri ile Kıbrıs’la müzakerelere başlanması kararı çıktığı halde, Türkiye için çıkmadı. Bu arada, 1995’te Türkiye AB ile gümrük birliğine girdi.

Avrupa Konseyinin 1999 Helsinki toplantısı, Türkiye-AB ilişkilerinde bir dönüm noktası oldu. Bu toplantıda Türkiye’nin diğer aday ülkelerle eşit olarak tam üyelik hakkı tanınmış oldu. Türkiye-AB ilişkilerinde ikinci önemli adım 2002 yılındaki Kopenhag toplantısında atıldı. Konseyin bu kararında, şayet Aralık 2004’deki Konsey toplantısına sunulacak raporda Türkiye’nin Kopenhag kriterlerine uyduğu belirtilir ve Komisyon da tavsıye ederse Türkiye ile ‘derhal’ üyelik müzakerelerine başlanması kararı alındı.

16 Aralık 2004’deki Konsey toplantısında Türkiye ile üyelik müzakerelerinin 3 Ekim 2005 tarihinde başlanmasına karar verildi ve görüşmeler 6 fasıl’la başladı.

Ancak, görüşmeler Türkiye’nin beklediği hızda ilerlemedi. Kıbrıs’la ilgili Ek Protokol hükümlerine (Türkiye’nin limanlarını ve hava sahasını Kıbrıs gemi ve uçaklarına açması) uyulmaması ve reformların yavaşlaması, görüşmeleri Aralık 2006’da durma noktasına getirdi. Konseyin bu tarihteki kararı ile 35 fasıl’dan 8’inin açılması askıya alındı, açılmış olanların da Türkiye Ek Protokol hükümlerine uyuncaya kadar kapatılmaması hükme bağlandı.

Böylece, 2013 olarak düşünülen tam üyelik hedefi, şimdilik Konsey Başkanı Barroso’nun ifadesine göre ‘en erken’ 2021’de gerçekleşecek gibi.

Kıbrıs ve AB’ye uyumla ilgili reformlar gibi görünürdeki engeller dışında, Türkiye’nin üyeliğinin geciktirilmesinde aşağıdaki hususların da rolü var:

-       Türkiye üye olduğu taktirde, 73 milyon nüfusu ile Avrupa Parlamentosuna Almanya’dan sonra en çok milletvekili gönderecek ülke olacak. Ayrıca, demografik projeksiyonlar 2020’de Türkiye nüfusunun Almanya’yı geçeceğini gösteriyor. Almanya’nın şu andaki nüfusu 81 milyon.

-       Kalabalık nüfusu, geniş coğrafyası, NATO’da ABD’den sonra en kalabalık ordusu, farklı din ve kültürü ile Türkiye, AB’nin genişleme yeteneğini zorluyor; bir ‘bölgesel güç’ konumu ile mevcut üyelerin bazılarında (Almanya, Fransa, Avusturya) rahatsızlık ve korkulara sebep oluyor.

-       Coğrafik olarak Türkiye topraklarının ancak %3’ü Avrupa kıtasında. Türkiye’nin üyeliğe kabulünün Avrupa’da olmayan ülkelerin (Fas gibi) üyelik taleplerini güçlendirebilir.

-       Müzakere başlıklarının hepsi tamamlandığında, üye ülkeleri hepsinin Türkiye’nin üyeliğine onay vermesi gerekiyor. Aralık 2011’de yapılan bir kamuoyu araştırması Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Fransa, Almanya, İtalya, Polonya, İspanya ve İngiltere’de halkın %71’inin Türkiye’nin üyeliğine karşı olduğunu gösterdi.

Buna rağmen, Avrupa’nın genelinde Türkiye’nin üyeliğine soğuk bakıldığı söylenemez. İngiltere, İspanya, Portekiz, İsveç ve İtalya başta olmak üzere, AB üyesi ülkelerin çoğunun Türkiye’nin üyeliğini desteklediği biliniyor. ABD’nin de Türkiye’nin üyeliği için yoğun bir çaba içerisinde olduğunu biliyoruz.

Türkiye’nin başta Kıbrıs ve Kürt sorunu olmak üzere, içerde ve dışardaki birtakım ayakbağlarından kurtulması, AB’ye üyelik sürecini hızlandıracaktır. 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Ilk olarak Mart 2013 tarihli Mesele dergisinde yayinlanmistir.


BACK TO HOME PAGE

Comments