“Highsmith’ten okudugum diger kitaplarda da oldugu gibi, heyecan verici olan kurgu degil; hikayenin sonu da sizi mest etmiyor, ancak olaylar ve karakterler oylesine guzel ve ayrintili tanimlaniyor ki kitabi okurken kendinizi orada hissediyorsunuz”.

 

Elestirmen Anne Monroe’nun yukardaki saptamasi, Patricia Highsmith’i diger polisiye roman/oyku yazarlarindan ayiran en onemli ozelliklerden birine isaret ediyor. Highsmith’in bir baska ozelligi de basta Tom Ripley olmak uzere kahramanlarinin iyi egitim gormus, guzel sanatlar (resim, gravur, muzik) ve edebiyata merakli ve yetenekli, entelektuel nitelikleri olan kisiler olmasi. Tam da bu nedenle Highsmith, bir cok elestirmen icin siradan bir “polisiye” roman/oyku yazari degil Edgar Allan Poe, Dostoyevski, Albert Camus, Faulkner, Evelyn Waugh.. gibi edebiyat devleri ile ayni kategoride degerlendirilmesi gereken bir sanatcidir.

 

Gore Vidal’e gore Highsmith, “cagdas yazarlarimizin en buyuklerinden biridir”.

 

Highsmith’in eserlerinin dunya capinda yayin hakkini satin alan Isvicre’li yayin kurulusu Diogenes Verlag’in saibi Daniel Keel’e gore o “bir Amerikan klasigidir ve gunun birinde Edgar Allan Poe ile birlikte anilacaktir”.

 

“Gerilim’in sairi”

 

Graham Greene’nin “gerilim’in sairi” olarak nitelendirdigi Highsmith, 1921 yilinda Texas’in Forth Worth sehrinde dogdu. Dogdugu evin iki sokak otesinde sehri dogu-bati yonunde ikiye bolen Texas ve Pasific demiryolu hatlari vardi. Oynadigi bahceden, yayimlanan ilk kitabi “Strangers on a Train” (Trendeki Yabancilar)’da yazdigi gibi, trenlerin “ofkeli, duzensiz kukremeleri” duyuluyordu. Trendeki Yabancilar’in kahramani Guy de Texas’in kucuk bir sehrindeki baba evini ziyaretinde, trenlerin –kendisine cocukluk yillarini hatirlatan- “guzel, saf, yalniz” seslerini duyar. Trenler, “beyaz yeleleri ruzgarda savrulan vahsi atlar” gibidir.

 

Annesi Mary, Greta Garbo’ya benzeyen cok guzel bir kadindi. Cizim ve resme yetenegi vardi. Amaci stilist olmakti. Yirmili yaslarindaki Mary, Fort Worth’da sokakta yururken bir fotografci vitrininde siyah sacli, koyu renk gozlu, yakisikli bir adamin fotografini gordu ve arastirip adamla tanisti. Bu adam Patricia Highsmith’in babasi Jay Bernard Plangman veya aile icindeki adi ile “Jay B” idi.

 

Ancak Mary ile Jay B’nin evlilikleri sadece 18 ay surdu. Ciftin bosandigi 10 Ocak 1921 tarihinden 9 gun sonra Patricia, aile icindeki adi ile “Patsi”, arkadaslarinin cagirdigi adla “Pat” dunyaya geldi.

 

Patricia’nin ilerde soyadini kullanacagi kisi ise onlarla ayni sehirde yasayan Mary’den bes yas kucuk Stanley Highsmith’ti. Mary ile Stanley 1924 yilinda evlendiklerinde “Pat” uc yasindaydi. Mary’nin stilist olma tutkusu Stanley’nin reklamci olma hayali ile birlesince yeni evli cift New York’a yerlesmeye ve orada calismaya karar verdi. Kucuk “Pat”i de anneannesi Willie Mae’e biraktilar. Bu sok, yazarin yillar boyu acisini cektigi terkedilmislik ve yalnizlik duygusunun baslangici oldu.

 

Willie Mae, hic okula gitmemis, kendi kendini yetistirmis, cok okuyan biriydi. Olaganustu guclu bir kisiligi, inatci, kafasina koydugunu yapan bir karakteri vardi. Highsmith’in basina buyruklugu, kararliligi, amacina ulasmak icin sonuna kadar mucadele eden karakteri anneannesininkine tipatip uyuyordu. Willie Mae’nin Patricia Highsmith’in kisiliginin sekillenmesindeki rolu acikti.

 

Patsi alti yasindayken (1927) annesi ile uvey babasi onu New York’a yanlarina aldilar. Kendisi ve ailesi icin o gunlerin New York’u kalabaligi, kozmopolit yapisi ile tam bir “soktu”.

 

Subat 1929’da aile tekrar Texas’a tasindi ve Patsi Stephan F. Austin ilkokuluna yazdirildi. Patsi’nin ilk oyku deneyimi bu okulda Ingilizce dersinde verilen “Tatilimi Nasil Gecirdim?” baslikli odevle oldu. Utangac, sikilgan Patsi, o yaz ailesi ile gezdigi Virginia’daki ‘Sonsuz Magaralar’i anlatmaya biraz tutuk ve sinirli basladi. Ama magaralari tanimlamaya basladiginda kirectaslarinin nasil cicek sekilleri aldigini anlatirken butun sinifin kendisini oykuye kaptirdigini farketti. “Magaralar bir tavsani yakalamaya calisan iki oglan tarafindan kesfedilmis” diyordu Patsi; “Tavsan bir yariktan iceri dalip yeraltinda kaybolunca oglanlar da pesinden girdiler. Bir anda kendilerini buyuk, serin, guzel ve renkli yeralti dunyasinda buldular”. Patsi, oykunun burasina geldiginde sinifta cit cikmiyordu. Herkes cankulagi ile dinliyordu. “O an ben de heyecanlandim, icim sevincle doldu. Sikilganligimi unuttum ve oykunun gerisini cok daha iyi anlattim. Bu benim, bir oyku ile insanlari etkileme, mutlu etme konusundaki ilk deneyimimdi. Sihirli bir seydi, yapilbiliyordu ve bunu ben yapmistim”.

 

Patricia Highsmith, ailesinin Ocak 1930’da  tekrar New York’a tasinmasi ile birlikte ilkokul 4. siniftan itibaren New York’ta okudu ve daha sonra sadece kizlarin alindigi Columbia Universitesi bunyesindeki unlu Bernard Koleji’nin Ingiliz Edebiyati bulumunu bitirdi. Caliskan, duzenli, basarili bir ogrenciydi. Highsmith’e gore Bernard Koleji “ozgurlugun tadini aldigi” yerdi.

 

Yabanci

 

Mutsuz, bosanma ile sonuclanan bir evliligin ardindan dogan; annesi ve uvey babasi ile de uyumlu bir beraberlik yasayamayan Highsmith, daha cocukluk yillarindan baslayarak  kendini hep bir “yabanci” olarak gordu. 1938’de yazdigi bir siirde soyle diyordu:

 

Hic bir insanin olamayacagi kadar uzgun oldum:

Cunku, dunyadaki hic bir sey bana gore degildi.

 

Bu dislanmislik, yalnizlik duygusu ve huzun, yazarin butun omru boyunca pesini birakmamis, arkadaslari ve dostlariyla iliskilerini de belirlemistir. Denebilirki Highsmith, mutlulugu yazdiklarinda bulmustur.

 

Highsmith’le 1964’te tanisan ve Guney Ingiltere’de, Suffolk’ta komsusu olan yazar Ronald Blythe soyle diyor: “Evi cok temiz ve konforluydu; duzenli-tertipli, sicak. Ama icinde hani derler ya “iyi” hic bir sey yoktu. Sanki biraz once disari cikmis ve sadece gerekli olan seyleri almisti. Iyi bir ev sahibi de degildi, aslina bakarsan kotu bir ev sahibiydi. Beni aksam yemeklerine davet etmekten hoslanirdi. Ama bir sure sonra kendi yasamina donmek istedigini hissederdim; daktilosunun ve isinin basina. Onun gercegi buydu. Yazmak onu mutlu ediyordu; baska hic bir seyin ona veremeyecegini veriyordu”.

 

Yazarin kendisi de Liberation’un bir anketini yanitlarken, nicin yazdigi sorusuna su cevabi vermisti: “Duygularimi tatmin etmek, eglenmek, denemek; acikyureklilikle diyebilirim ki yazma bagimlisiyim. Cyrill Connoly’nin dedigi gibi sanatin odulu un ve basari degil, zehiri disari atmaktir. Bir cok kotu sanatcinin bu isi birakamamasinin nedeni de budur”.

 

Farkli Bir Cocuk

 

Patsi yasitlarindan tamamen farkli bir cocuktu. Daha kucucuk bir cocukken Dr Karl Menninger’in “The Human Mind” (Insan Akli) adli sizofreni, kleptomani, piromani gibi psikolojik hastaliklarla ilgili gercek vakalardan hareketle yazilmis psikoloji kitabini ve Edgar Allan Poe’nun “ilk modern dedektif oykuleri” olarak nitelenen polisiye oykulerini okumus ve etkilenmisti. Sonraki yillarda Dostoyevski, Kirkegaard, Nietzsche, Kafka, Sartre, Camus .. gibi varoluscu ve nihilist yazarlari da okudugu ve etkilendigi biliniyor. Bu yazarlarin Highsmith uzerindeki etkisi, yazarin roman ve oykulerinde belirgindir.

 

Kitaplarinda irrasyonalite, kaos, ve duygusal anarsiyi yuceltmis; sucluyu yirminci yuzyilin varoluscu kahramani yapmistir. Highsmith’e gore o “aktif ve ruhen ozgur” biridir. Ayrica, basta Tom Ripley olmak uzere kahramanlarinda Nietzsche’nin “ustun insaninin” ozelliklerini de goruyoruz.

 

Iyiler, kotuler

 

Highsmith 1947 yilinda Eugene O’Neill’in “Mourning Becomes Electra” filmini izledikten sonra gunlugune sunlari yazmisti: “Amerika’da bugune kadar gordugum en iyi film. Uc saat suren ustu kapali bir trajedi, yasami goruyorsunuz, ama cinayetler ve intiharlar yoluyla. Iste kitabimda izlemek istedigim yontem”.

 

Highsmith, roman ve kisa oykulerinde normal ile anormal arasindaki farki ortadan kaldirirken, bir yandan da Batinin geleneksel – sanatin ahlaki degerleri savunmasi gerektigi – anlayisina karsi bir durus sergilemistir. Highsmith’in roman ve oykulerinde cinayet bir jolie vivre (yasama zevki)’dir. Ana kahramanlarinin (Ripley, Vic, Kimmel, Bruno, vb) davranislari ve yasam tarzlari normalle anormalin belirsizlestigi, suc ve cinayetin yasamlarinin bir bakima eglenceli yanini olusturdugu yasamlardir. Bu durum, Highsmith’in etik degerlerle kendi iliskisini de gundeme getirmistir.

 

Yazarin yakin arkadasi Craig Brown, bir keresinde “Deep Water” (Derin Su)’daki Vic karakterinin zayif ve zihinsel problemleri olan biri (pathetic) oldugunu soyler soylemez, Highsmith hemen savunmaya geciyor ve “Evet, belki zihinsel olarak biraz tuhaf, ama sonucta bir eylemi var, karisini etkilemek icin onun aptal asiklarini olduruyor, en azindan deniyor” diyor.

 

Amerika’da Highsmith’in bes kitabini yayimlayan yayinci Otto Penzler’e gore Highsmith’in kitaplarinin yazarin sagliginda ABD’de az satmasinin nedeni de budur. “Kitaplari yerlesik degerlerden uzak oldugu icin rahatsiz edici idi.  Nirengi noktalari yoktu. Yazar okura yol gostermiyordu. Ortada iyi adamlar da kotu adamlar da yoktu. Kimse iyi veya kotu degildi. Okurun kendisini ozdeslestirebilecegi kahraman yoktu. Bu da rahatsizlik yaratiyordu”.

 

Highsmith’e kadar Batida bu anlayisa karsi bir durus sozkonusudur. Nitekim 19. yuzyil dedektif romanlari yazari E. W. Hornungs, Raffles adli “kibar soyguncu” tipini yarattiginda kayinbiraderi Conan Doyle “bir sucluyu kahraman haline getirmemelisin” diyerek kendisini uyarmistir.

 

Trajik asklar

 

“Pat’le arkadaslikta arada bir mesafe olmasi iyiydi. Anladigim kadari ile kalici iliskiler kuramiyordu. Denemiyordu bile. Benimle iliskisi tuhafti. Benimle sanki bir erkekmisim gibi konusuyordu. Kadinlarin duygu ve dusunceleri hakkinda hic bir fikri yoktu. Gercekte hormonal olarak bir tuhaflik vardi Pat’te. Elleri dunyanin en guzel elleriydi, ama bir kadinin elleri degildiler. Guclu, buyuk, koseliydiler. Hic bir sekilde bir kadinin elleri olamazlardi. Kadin oldugunu gosteren yarim-yurek davranislari vardi. Ornegin ozur diler gibi arasira bir gerdanlik takardi. Ama onu en cok mutlu eden blue-jean’i ve kareli gomlegiydi. Gur, duz siyah saclari yere dogru bakarken yuzune dokulur, sonra aniden ortaya bir cift siyah goz cikar sizi adeta duvara mihlardi. Vucudunun diger dengesizliklerine karsin cok iyi bir beyindi”.

 

“Ilk tanistigimizda, beni cekenin onun savunmasizligi oldugunu sanmistim. Gercekten de olesiye iciyordu. Icimde onu koruma istegi duydum ve ‘eger iyi bir insanla beraber olursa’ diye dusundum. Sonra, iliskilerinde nasil bir canavar olabildigini gorunce bu dusunceden hemen vazgectim. Herseye ragmen onu buyuk bir askla sevdim. Daha dengeli bir cok insandan daha cok sevdim. Dogal bir egzantrikti ve muthis bir yetenekti”.

 

Yukardaki sozler Patricia Highsmith’in yasamina giren onlarca kadindan biri olan Barbara Roett’e ait.

 

Highsmith, duygusal iliskilerinde kadinlari erkeklere tercih etmesine karsin, kitaplarinda kadinlara karsi olumsuz olmakla suclanmistir. Yazarin kendisi de Ronald Blythe’a bir mektubunda soyle diyor: “erkekler bircok bakimdan kadinlardan ustun; ornegin, daha dobra, seks konusunda daha olumlu duygu ve  davranislari var. Kadinlarsa daha karamsar ve isteksiz; hep sakliyorlar.. ne icin, kimin icin?”.

 

Ayrica, feministler kendisine herhangi bir ayrimcilikla karsilasip karsilasmadigini sorduklarinda cevabi suydu: “hic de degil.. daha yirmi-bir yasimdayken New York’ta isim vardi, hic bir zaman kendimi ayrima ugramis hissetmedim”.

 

Ancak, Highsmith’in bir cok elestirmence “saheser” olarak tanimlanan kitabi “Edith’s Diary” (Edith’in Gunlugu) romani “feminist” olarak nitelendirilmistir. 1977 yilinda yayimlanan bu romaninda Highsmith, bir ev kadininin hayallerinin, yasamdan beklentilerinin gerceklesmemesi ve en sonunda intihari ile sonuclanmasi kurgusu ile kadinlarin “ev kadinligi” hapishanesinden kurtulmalari gerektigini savunmus, romanin arka  planinda da Amerikan toplumunun 1776 ideallerinden uzaklasmasi, McCarthy’cilik ve Vietnam savasi batagina suruklenmesi anlatilmistir.

 

Insan olduren asma agaci

 

Hayvanlara, ozellikle de kedilere ve salyangozlara asiri bir duskunlugu vardi. Her zaman uc-bes kedisi olmustu. Bahceli evlerinde ise bunlara bir keresinde sayilari ucyuze varan salyangozlar ekleniyordu.

 

Highsmith, bitkilere ve dogaya da tutku ile bagliydi. Bazi oykulerinde kendilerine kotu davranan “insanlari” olduren bitki ve hayvanlari konu etmistir. Ornegin, “The Pond” (Golcuk) adli oykusunde istenmeyen bitkileri koklerine zehirli kimyasal dokerek yok etmeye calisan bir kadinin asmanin saldirisina ugrayarak gole dusmesi ve bogulmasi anlatiliyor.

 

Bir baska oykusunde de, bir hayvanat bahcesindeki hayvanlarin bakicilarina karsi ayaklanarak onlari yenmesi ve ziyaretcilerin bakislari, isaretle gostermeleri ve gulmeleri altinda birbirleri ile cinsel iliskide bulunmaya zorlanmalarini anlatmistir.

 

Bach ve fasistler

 

Highsmith, Diogenes Verlag icin Mart 1983’te hazirladigi listede sevdigi seyleri soyle siralamisti: Bach’in St Matthew Passion’i, eski giysiler, keten ayakkabilar, sessizlik, Meksika yemekleri, dolmakalemler, Isvicre ordu bicaklari, serbest hafta sonlari, Kafka ve yalniz olmak. Sevmedikleri ise sunlardi: Sibelius’un muzigi, Leger’in resimleri, canli konserler, dort cesitten olusan yemekler, televizyon, Begin-Sharon rejimi, yuksek sesle konusan insanlar, tefeciler, sokakta taninmak, fasistler ve soyguncular.

 

Yazar, bu listeye daha sonra arkadasi Barbara Key-Seymer’a yazdigi bir mektupta ‘intihar eden kisileri’ de ekledi. Ona gore intihar ‘hayvanca’ bir eylemdi. Intihari secenler, surekli olarak baslarinda tasidiklari tabutlari ile insanlari rahatsiz eden ve en sonunda da onun icine girerek topluma ne kadar ‘kahraman sehitler’ olduklarini gostermeye calisan zavallilardi.

 

Farkli ve uretken bir yazar

 

Highsmith’in kitaplari, ozellikle yurttasi oldugu ABD’de yazarin Subat 1995’teki olumune kadar fazla ilgi gormemis; ancak, kita Avrupasi ve Ingiltere’de defalarca basilmistir. Gunumuzde, dunyanin her yerinde basta entelektueller olmak uzere hayranlari var ve eserlerine bilim, egitim, sanat cevrelerinin yogun ilgisi var.

 

Highsmith’in ilki 1950 yilinda yayimlanan “Strangers On A Train” sonuncusu 1995 yilinda olumunden hemen once yayimlanan “Small g: A Summer Idyll” olmak uzere toplam 22 romani ve 9 kitap halinde yayimlanmis oykuleri var. Yazarin ayrica 1966 yilinda basilan “Plotting and Writing Suspense Fiction” (Gerilim Romanlari Kurgulama ve Yazma) adli bir teorik kitabi  ile cocuklar icin Doris Sanders’la birlikte yazdigi “Miranda the Panda is on the Veranda” adli bir baska kitabi daha var.

 

Patricia Highsmith’in bazi romanlari Turkce’de de yayimlanmistir.

 

Ilki unlu yonetmen Hitchcock tarafindan filmi yapilan “Strangers  On A Train” olmak uzere, Highsmith’in romanlarinin cogu filme de alinmistir.

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu yazi, Patricia Highsmith’in yasami ve eserleri ile ilgili “Beautiful Shadow: A Life of Patricia Highsmith, Andrew Wilson, Bloomsbury, New York, 2003” adli kitap ve yazarin cesitli kitaplari kaynak alinarak hazirlanmistir.

 

 

(*) Ilk olarak 25 Nisan 2004 tarihli Cumhuriyet Dergi’de yayinlanmistir.

 

 

BACK TO HOME PAGE