A Trip To Innerself...


Unutma! İnsanlar bilgi değil, avuntu ister..

Maksim Gorki

 

Ama burada okuyacakların ne benim ne de senin için avuntudur..

Düşünülerek; düşünürken üzülerek, üzülürken kırılarak-parçalınarak..

Deneyimlenerek; deneyimlerken acıyarak, acırken tinsel olarak ölerek-biterek..

Ama sonrasında bir şekil toparlanarak, dirilerek bende şekillenmiş bilgilerin kalan insanlığımca-kendimce yapılmış tanzimleridir..

  • Agua De Annique

The Gathering'in solisti olan Agua De Annique ablamız pek bi şahane albüm yapmış.. Aşağıdan buyrunuz..

Download

Agua De Annique - Beautiful one.mp3

Agua De Annique - Trail of grief 

 

  • Oturma Grubu

 2004 senesinde Ankara'da kurulup daha sonra müzik yaşantılarına İstanbul'da devam eden oturma grubu bence ülkemizde deneysel müzik adına şahane işler yapan ve daha da yapmaya aday bir oluşum.. Buyrun kendiniz tecrübe edin..

Download

Oturma Grubu - Temp 2

Oturma Grubu - Temp 4

 

  • 65daysofstatic

 65daysofstatic İngiltere'nin Shefield kentinden çıkma şahane bir post rock grubu.. Elektronik öğeleri ve sert üsluplarının yanı sıra melankolik inişleriyle insanı bambaşka diyarlara götüren bu grubu takip etmenizi öneririm..  

Download 

65daysofstatic - This cat is a landmine

65daysofstatic - Mean low water

 

  • Esbjörn Svensson Trio

 

Caz müziği klasik tarzından alıp  kimi zaman elektronik kimi zaman da rock öğeleriyle karıştıran ve sonuçta geliştiren isveçli üçlü.. Esbjörn Svensson önderliğinde toplanan trio kesinlikle dinlenmesi, sindirilmesi gereken parçalara sahip..

Download

Esbjörn Svensson Trio - Serenade For The Renegade

Esbjörn Svensson Trio - The Face of Love 

 

  • The Mercury Program

Yeni keşfettiğim bir post-rock grubu.. Oldukça minimal ve şık progresif öğelere sahip parçalar yapan The Mercury Program takip etmeye değer bir grup izlenimi veriyor..

Download

The Mercury Program - Miles Among Miles

The Mercury Program - Egypt

Bitmek..

Biz, bizi bitirenlerle varız,

bizi bitirenlerden haberli;

bizi bitirenler bizden habersiz..

Biz;

Bizi bittikçe varedenlerle varız,

Onlar, bizi biz yaptıkça değerli..

Biz, sadece bizle varız..

Bizsiz..

Bensiz..

Sensiz..

Bizsiz..

Hiçkimse..

Varız..

Habersiz..

Ben..

Sen..

Varız..

Habersiz..

Yalnızlık..

Yalnızlık, her kimliğe doguştan yazılı tek uğraşıdır insanın bir yaşama sırasında..
Tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir. Kıymetini bilmelidir, dedi.
Yalnızdır insan, hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır.
Kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur şehir şehir, ülke ülke.
Kalabalik arttıkça, artmaktadır yalnızlıklar.
İnsan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı.
Ama ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında.
Ölümün değil ama yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi.
Tek çaresi aşktır bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın.
Aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır dedi.
Aşık olun, gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı!
Nasılsa ayrılık, insanın kendi tek kişilik yalnızlığını özlemesi.
Sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri.

Evet söyledi,
ya da ben duydum,
duyduğuma göre elbet bir ses söyledi bu söylendikçe usulen söylenir olan sözleri.
Evet duydum söyledi,
her duyduğumda ağladım.
Pek çok ağlayışım sırasında duydum.
Kalbim tutanak tuttu duyduklarıma
soruldu, dedi, cevap alındı
yaşamak, dedi,
tek marifetiniz -biraz özen gösteriniz.
Zulüm kimse zalimlik yapmayınca biter -mazlumlar dahil, dedi.
ama yapmayın, o daha bir çocuk, dedi tanrı..

Ya gördüm neyleyim,
insanlar vardı duvarın içinde.
Ya ben hep duvara konuştum
ya da duvar değil konuştuğum, içinde insanlar var.
Nedense beni anlasın istedim içinde insan olan duvarlar.
Bilmiyorum,
belki de ben gerçekten delirdim.
Onlar haklı belki de.
İçinde değil duvarların insanlar,
sadece arasındalar..

 

Yılmaz Erdoğan


Filoloji Nedir?

..Filoloji müsbet bir ilimdir. Bütün ilimlerde olduğu gibi onun da gayesi hakikate ulaştırmaktır. Acaba o buna her zaman muvaffak olur mu? Bu noktada yazar (walther kranz), bazı istinaî hallerde hakikati elde etmenin mümkün olduğunu ispat eden misaller vermektedir. Fakat bir sanatkârın en içten duyduklarını ve düşündüklerini, hele bütün bir devrin ruhunu tam mânasiyle kavramak elbette ki imkânsıdır. Bu her zaman için aydınlanması kabil olmayan bir sır olarak kalacaktır.

Filoloji bîr ilim olduğuna göre, bütün diğer ilimler gibi, bir plân dahilinde ve metodla çalışmak zorundadır. Metodun aslı yunanca olup hedefe ulaştıran yol demektir. Filolojik metod 19 uncu yüzyılın mahsulüdür ve önce klâsik filolojide kullanılmış ve tekemmül ettirilmiştir.

Her filolojik araştırmanın temelini, metnin esasını, yani muharrir tarafından yazılan ilk şeklini tesbit etmek teşkil eder. Bu arada bilhassa elle yazılan eski eserlerin muhtelif ve bazan birbirinden pek farklı nüshaları arasından en doğru metni araştırıp bulmanın nekadar zor olduğunu söylemeye lüzum yoktur. Goethe'nin eserleri arasında dahi bütün gayret ve itinalara rağmen farklı ifadelere raslanmaktadır.

Filolojik çalışmalarda gözönünde tutulacak en mühim noktalardan biri de, filologun şairdeki hususiyeti ve üslûbu asla ihmal etmemesi, şahsi arzulara uyarak metnin karakterini değiştirmemesidir. Nitekim 19 uncu asır sonu rasyonalizmi (akılcılığı), alman filolojisinde olduğu gibi diğer filoloji zümreleri de böyle şahsî mütalâalarla bazı metinlerin mânalarını bozmuştur.

Bütün bu izahlardan anlaşılıyor ki filoloji ince bir sezgi ve muayyen bir üslûp duygusuna dayanmaktadır ve bu yüzden, bir ilim olduğu halde, bîr sanata benzemektedir.

Asıl metin ilk şekliyle meydana konulduktan sonra daha derin ve güç olan bir filolojik vazife ile karşılaşırız ki o da enterpretasyon, yani şerh'tir. Bundan sadece kelime ve cümlelerin mânasını kavramak ve izah etmek anlaşılmamalıdır. Hakkıyla yapılan bir enterpretasyon eserin sanat bakımından değerini, üslûbunu ve mahiyetini tesbit etmeğe çalıştığı gibi. Onun diğer muasır eserlerle ve kendinden evvel yazılanlarla olan münasebetlerini araştırır. Bu noktada fikirlerin daha iyi anlaşılması için bir misal verilmektedir. Düşünce ve sezginin müşterek çalışmalarının semeresi olan hakikî enterpretasyon ancak şerhi yapanın metne intibak etmesi, adeta onunla bir ve ayni olmasıyla mümkündür. Bu şekilde yapılan bir entrepretasyon, insanların saadet kaynaklarından birini teşkil edebilir.

Her hangi bir edebî eseri kendi , nev'inden olan eserlerle mukayese edersek bir milletin edebiyat tarihini tetkik etmiş oluruz. Edebiyat tarihinin kavradığı büyük sahayı biraz daha genişletecek olursak fikir tarihi ile karşılaşırız ki, burada edebiyat, felsefe, müzik ve güzel sanatlar elele yürürler. Bu suretle filoloji masal ve destanları, halk şarkılarını ve dinî görüşleri, örf ve âdetleri, hasılı bir milletin umumî kültür tarihinin büyük bir kısmını kendine konu edinir ve adeta bütün bir milletin ruhunu kavramaya çalışan bir ilim olur. Fakat bir milletin fikir mahsullerini başka milletlerinkinden tecrit ederek kendi başına mütalâa etmek doğru olmaz. Zira meselâ bütün avrupa kültürünün temelini antik kültür teşkil ettiği gibi kültürel sahada milletlerin karşılıklı büyük tesirlerini de inkâr etmek mümkün değildir. Filolojinin son ve ideal bir vazifesi işte bu gibi tesirleri belirterek milletlerin anlaşmalarını ve karşılıklı sempatilerini temin etmek ve bunun üzerine kurulacak bir barış uğrunda çalışmaktır.

Hulasa eden:
Safiye Menger

Kaynak:
Garp Filolojileri Dergisi, Üçler Basımevi,1947
(İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakultesi Yayınları no:361)
Sayfa: 330-331

Yazarın yazamaması...

 

Gizemli Bir Tarikattır Yazarlık

Karanlık ve yalnız gecelerden bir gece, yazar olmak için yanıp tutuşan genç bir adam yazı masasında dünyayı düşünüyordu. Bir türlü Tanrı'nın yarattığı dünyayı beğenmedi. Sonunda, dur duraksız çalışarak Tanrı'nın açıklarını kapatmaya karar verdi. Tanrı'lığa soyunduğunun farkında bile değildi henüz. Yazı masasından kalkarak gecenin bir yarısı şehrin büyük ve kasvetli kütüphanesinin yolunu tuttu. Her zaman yaptığı gibi bu ürkütücü kütüphaneye gizlice girdi ve masaların birine oturdu.

Etrafı binlerce kitapla çevriliydi. Büyük hayranlık duyduğu bu kitaplar aynı zamanda geceleri rüyalarına giriyor ve kabusu oluyorlardı. Sessizce baktı onlara, derin âlemlere dalmak istiyordu. İrili ufaklı yazarların yüzlerce farklı konu üzerine yazdığı binlerce kitabın arasında en çok merak ettiği, yazarlığın ne olduğunu anlatan bir kitap olup olmadığıydı. "Yazarlık" ve "Yazmak" nedir sorularını çok merak ediyordu. Eğer bu soruların cevaplarını bulabilirse yaşama sebebini de keşfedecek ve kendince Tanrı'nın açıklarını kapatmaya başlayabilecekti.

Gece iyice ağırlaştı, genç adamın gözkapakları uykusuzluğa daha fazla dayanamıyordu. Başı gittikçe alçaldı ve masanın üzerindeki boş kağıda yığıldı. Aklındaki "yazarlık nedir" sorusuyla hayaller dünyasında kayboldu. Neydi yazarlık...

Kütüphanede boğuk bir fısıltı dolaşmaya başlamıştı. Bu fısıltı gittikçe büyüdü, homurtuya dönüştü. Homurtular ayrışıp kişiselleşmeye başladı. Raflardeki kitapların arka yüzlerinde yer alan yazarların fotoğrafları bir bir ete kemiğe bürünüyordu. O küçük fotoğraf çerçevelerinden bir şeyler söylemeye başladılar. Hızlı birbirlerini deviren domino taşları gibi her fotoğraf canlanıyordu. O gece yarısının sessiz kütüphanesi yazarların konuşmalarıyla hareketleniyordu. Fotoğrafların birinden ortaya bir laf attı Samuel Lover; "İşte aramıza katılmak isteyen biri daha. Ne yazık ki edebiyat hastalığına çoktan yakalanmış, artık tek şifası kalemin kağıda sürterken çıkardığı sestedir."

"Edebiyat tehlikelidir ama" diye çıkıştı John Marley, "Edebiyat, mesleklerin en baştan çıkartıcı, en aldatıcı, en tehlikeli olanıdır."

Herkes derin bir sessizlik içinde bu afili cümlenin tadını çıkarıyordu. Ama bir an acı bir kahkaha tüm sessizliği yakıverdi. Herkes başını gülüşün geldiği yöne çevirmişti. "Neye güldüğümü biliyor musunuz? Yazarlığı meslek olarak yazmışsınız. Bu, kulağıma bugüne kadar duyduğum en incelikli laf dokundurması gibi geldi" dedi Salinger, Şimdiye kadar ne zaman mesleğinizi yazdınız? Kısa bir nefes çekti ve gürledi. "Yazarlık sizin dininizden başka bir şey değil!"

Fanatikçe alkışlayanlar da oldu, yüzünü buruşturup sessizce protesto edenler de.

Sesler kesilince Hemingway sakallarını sıvazlayıp genç adama doğru baktı:" Herkes hayat hakkında yazmak zorundadır ve hayat hakkında yazmak için önce onu yaşamalısın" dedi.. "Olman gereken yer burası değil."

Peki sadece kitaplar okuyarak bir yazar olunamaz mıydı?

"Çok okumalısın evlat, bir hayli fazla okumalısın" diye sıraladı Sontag. "Yazar olmak istiyorsan bunu yapmalısın." Abartıyor olabilir miydi? "O kadar fazla okursan yazmaya vakit kalmaz" diye atıldı Yanko Boris. "Olabildiğince fazla yaşamalısın. Sokaklara çıkmalısın. Kavga etmelisin, kadınlar bulmalısın. Âşık olmalısın, sevişmelisin. Acı çekmelisin. Kazık yemelisin ve atmalısın da. Kendini korumayı kitaplardan öğrenemezsin. Mutlu olmalısın ve çok acı çekmelisin. Ancak o zaman gerçekten yazabilirsin ya da gerçekleri yazabilirsin."

Ortam iyice gerilmişti. Birkaç espiriye ihtiyaç olduğunu düşünen Bennett Cerf mizahi bir dille sordu. "Yazar olupta ne yapacaksın? Coleridge uyuşturucu bağımlısıydı. Poe alkolikti. Chatterton kendini öldürdü. Delirenler de var. Hâlâ yazar olmak istediğine emin misin?" Cerf'in bu sözlerine prim veren tek bir kişi bile çıkmadı. Çünkü Yanko'nun yazdığı gibi yazarlar, gizemli bir tarikatın üyeleriydiler. Öylesine ki; bir ömür boyu birbirlerini görmeden kendilerini dört duvar arasında bir yazı masasına mahkûm ederek ayinlerini sürdürürlerdi. Ve birbirlerine her zaman gizli de olsa destek verirlerdi. Cerf sessizce ve mağlup bir tavırla çerçevesine çekildi.

"Tüm yazarlar küstah, bencil ve tembeldir. Ama onları diğer insanlardan farklı kılan esrarengizlikleridir. Bir kitap yazmak uzun, yorucu, üzücü ve acılarla, hastalıklarla dolu bir yolda ilerlemektir. İçinde kontrol edemediği ve anlayamadığı bir canavar olmayan hiç kimse böylesine çileli bir yolda ilerlemeyi göze alamaz." Bu sözler George Orwell'in ağzından çıkarken tüm kütüphane bir parça temkinliydi. Ağır toplar konuşmaya başlamıştı.

"Keyifte ve kederde yazdım." dedi Poe. "Açlıkta ve susuzlukta yazdım. Sağlıkta ve hastalıkta yazdım." "Evlat yazar olmak o kadar da zor değil" dedi Somerset Maugham. "Eğer hikaye anlatabiliyorsan, karakterler yaratabiliyorsan, samimiyetin ve tutkun varsa, Allah'ın cezası tanımların hiçbir önemi yok.""İşte görüyorsun genç adam, bizlerin, yazarların katlanabilir tek yanımız kitaplarımızdır, konuşmaya başladık mı..." diye iğneleyici bir cümle kurdu Bernard Shaw.

Küfreder gibi bakışlarıyla doğruldu Norman Mailer. "Her şey o kadar kolay değil evlat; gerçek yazar olmak demek, en kötü gününde bile çalışabilmek demektir. Sevdiğin biri öldüğünde cenazeye gitmek yerine romanına devam edebilecek misin?"

Evet yazarlık zor olmalıydı; bir yapının hem mimarı, hem işçisi, hem tuğlası olmak pek kolay olamazdı herhalde.

Karanlığın iyice hakim olduğu şehrin kütüphanesinde gaipten gelircesine yankılanan bu sesler genç adamın uyuyan kulaklarına usulca doluyor ama zihni aydınlanacağı, berraklaşacağı yerde daha da karışıyordu. Thomas Mann'ın söyleyecekleri bu kafa karışıklığını arttırıyordu; "Yazar yazarken diğer insanlardan daha çok zorluk çeken kimsedir."

Yazarlar yavaş yavaş yazarlığı çok çalışmakla elde edilebilecek bir konuma doğru çekmeye başladılar. Bir tanesi hızla sıraladı; "Evlat, yazar olmak istiyorsan, mavi ya da mor belki de kırmızı ışık dalgalarını ya da ilham perisini ve o tür tüm zırvaları bekleyemezsin. Kesintisiz her gün belli uzunlukta yazı masana oturacaksın. Acı çekmeye, iç sıkıntısı duymaya, üzülmeye, boğulmaya aldırmadan yazacaksın. Yazdıklarını bıkmadan usanmadan defalarca yazacak, düzeltecek, kısaltacak, kesip atacaksın. Gün sonunda belki doğru düzgün bir sayfa bile yazamamış olacaksın ve kendinden, yeteneğinden yazarlığından şüphe duyacaksın. Ama tıpkı tüm günler yaptığın gibi ertesi gün de aynı şekilde ve aynı azimle masana oturacaksın. Bunlar alışkanlıktan bir yaşam biçimine dönüştüğü an, bir şeyler yazmaya başlayacaksın." Tüm bu sözlerinden sonra geldiği hızla çerçevesine dönüp kayboldu, kimse onun kim olduğunu bilemedi.

"Yazarın boş vakti ya da tatili olmaz. Yazar ya yazıyordur ya da ne yazacağını düşünüyordur" dedi Ionesco. Goethe'yse bir başka şey söyleyecekti ona göre yazarlık aylaklık işiydi. Aylaklar kafasına göre takılma, istediğini istediği zaman yapma özgürlüğüne sahiptiler ama Fontana diyordu ki; "Gerçek bir yazar, bugün yazmıyorum, deme lüksüne sahip değildir. Bunu söyleyen gerçek bir yazar değil, yazar olmayı hayal eden biridir."

Yazarlık hakkında, hem de yazarlar tarafından bu kadar fazla ve birbirine zıt tanımın olması yazarlığı karmaşanın, gizemin ve çekiciliğin yörüngesine de sokuyordu. Bizzat ve en başta yazarların kafaları bir hayli karışıktı ve bu karışıklık, bu karmaşa ve bu farklılık, üretkenliği, yazıları, kitapları yaratıyordu. Oysa Yanko Boris, "Her yazar kendini ve tüm evreni anlatabileceği o tek, harikulade, eşsiz cümleyi arar durur. Ve o arada yazdıkları ise kitaplardır." diyordu.

Fitzgerald ise; "Yazarlar tam olarak diğer insanlardan değildir. Eğer bir şeyseler, tek bir insan olmaya çabalayan birçok insandırlar." diye karşılık veriyordu.

Tolstoy yazarın sürekli kendini eleştirmesi gerektiğini söylüyordu, Twain yazdıklarını daima durulaştırması gerektiğini. Faulkner'e göre bir yazar merhametsiz olmalıydı, Edward Albee'ye göre de şizofren. Roscoe;"Yazar, pencereden bakarken bile çalışıyordur" dedi.

"Bir yazar her ne yaparsa yapsın ve her ne yazarsa yazsın, sanatını büyük yapan şu iki görevi yüklenmelidir" dedi Camus;" Gerçeği ve özgürlüğü." Ve asla bile bile yalan söylememelisin ve insanın insanı ezmesine karşı koymalısın" diye bitirdi sözlerini.

"Yazmak, sessizliğe karşı mücadele etmektir" dedi, Fuentes. Yazmak aydınlıklara ulaşan bir yol, bir dava olmalıydı ona göre. Bradbury ekledi sözlerini; "Bir yazar, ancak yazmaktan vazgeçtiğinde başarısız olur. Yazar olmak istiyorsan asla vazgeçmemelisin."

"Yazılmış her kelime ölüme karşı kazanılmış bir zaferdir" diye söyledi Butor. Yazmak, zamanı dondurmak, ölümsüz olmaktı. Molnar herkesten farklı bir şekilde anlattı nasıl yazar olduğunu; " Bir kadının fahişe olma yolunda ilerlediği gibi ben de yazar olma yolunda ilerledim. Önce kendimi memnun etmek için, ardından arkadaşlarımı memnun etmek için, en sonunda da para için." Bu sözler kütüphanedeki gürültüleri birden arttırdı. Kimi mizahi bir yaklaşım olarak algılayıp güldü, kimi keskin bir hakaret olarak görüp tepki verdi. Ama sonlara doğru Duras'ın söyledikleri herkeste derin bir huşu ve düşünce yarattı; "İnsan içinde bir yabancıyı barındırır, yazmak işte o yabancıya ulaşmaktır." İşte o yabancılar birbirlerinden de o kadar farklıydılar ki, dünya üzerinde yazar sayısı kadar yazarlık tanımı olmalıydı bu yüzden.

Kütüphanenin yeni kitaplarının konduğu raflardan bir başka yazar -henüz yeni olduğu için daha pek çok kişi onun adını bilmiyordu- genç adama dönerek şunları söyledi; "Yazarlık üzerine söylenenlerden ve yazılanlardan keyif duymaya ve acı çekmeye başladığınızda yazar oluyorsunuz demektir."

Genç adam bu sözlerden sonra gözkapaklarını hafifçe hareket ettirdi. Uyanıyordu. Onu gören tüm fotoğraflar tıpkı en başta yaptıkları gibi hızla ve muntazam bir düzen içerisinde kitaplarının arka kapaklarındaki çerçevelere geri dönmeye başladılar. Tıpkı gecenin başında kütüphanenin derin bir sessizlikten fısıltılar eşliğinde gürültülü bir hal alması gibi şimdi de kütüphane gitgide sessizleşiyordu. Genç adam tamamen uyandığında kütüphanede çıt yoktu.

Gördüklerinin bir rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu hiçbir zaman bilemeyecekti. Her gece çalışma masasında düşünürken dünyayı beğenmeyecek ve Tanrı'nın açıklarını kapatma isteğiyle dolacaktı. Ardından kendini bu kütüphanede bulacak ve yazar olabilmeyi umacaktı.

 

Yalın İnce - K Dergi / Sayı 127 Sayfa:20-25 

06 Mart 2009

Mesela?

İçimizde kitaplar biriktirelim ki.. İnsanlar(!) bizleri okudukça bitmeyelim..

Sone 18

Seni bir yaz gününe benzetmek mi, ne gezer?
Çok daha güzelsin sen, çok daha cana yakın:
Taze tomurcukları sert rüzgârlar örseler,
Kısacıktır süresi yeryüzünde bir yazın:
Işıldar göğün gözü, yakacak kadar sıcak,
Ve sık sık kararı da yaldız düşer yüzünden;
Her güzel, güzellikten er geç yoksun kalacak
Kader ya da varlığın bozulması yüzünden;
Ama hiç solmayacak sendeki ölümsüz yaz,
Güzelliğin yitmez ki asla olmaz ki hurda;
Gölgesindesin diye ecel caka satamaz
Sen çağları aşarken bu ölmez satırlarda:
İnsanlar nefes alsın, gözler görsün elverir,
Yaşadıkça şiirim, sana da hayat verir.

Shakespeare.

Çiçekleri Yemeyin

 

Her insanın bir öyküsü vardır,
ama her insanın bir şiiri yoktur..

 

Yoldan geçiyordu, durdu..
Bir bahçe vardı..
Donuk adımlarla, adım-adım bahçenin duvarına yöneldi..
Donuk gözlerle çiçeklere baktı, baktı..
Çiçekler sıcaktı..
Donmuş bir sesle bahçıvana sustu:
-Bu çiçekler kesilecek mi? Bu çiçekler gidecek mi?
Bahçıvan dizlerine bahçeyi çöktü..
Yüzüne çiçekleri döndü..
Bir ışık yanmayordu, yandı, söndü..
Elleri gözlerine baktı, gözleri ellerine aktı..
Gözleri ellerini gördü..
Elleri kördü..
Sönen ışık yandı..
Yanan ışık söndü..
Dün yağmur yağacaktı, gün döndü, yarın yağdı, bugün dindi..
Ağlayacaktı..
Kim anlayacaktı.

Ö.A.

Neden içiyorum?


İçiyorum,
hisleniyorum,
hislendikçe hissizleşiyorum...
Hissizleşiyorum,
ki hisleniyorum,
ki yaşıyorum,
ki bitiyorum,
bittikçe başlıyor,
başlayabildikçe bitiyorum...
Koşuyorum, yoruluyorum,
yoruldukça koşabiliyorum...
Kısaca;
İçiyorum,
hisleniyorum,
hissizleşiyorum,
yani yaşıyorum...
Başlıyorum,
bitiyorum,
yani ölüyorum...
Koşuyorum,
yoruluyorum...
Anlatabildim mi?
Ölüyorum...

Üçleme

Bölüm 1

Debelendim battım,
olmadı ben de akışına bıraktım.
Baktım, durdum...
Sustum, büyüdüm...
Düşündüm...
Düşündüm...
Düşündüm...
Konuştum...
Bu seferde konuştukça küçüldüm..
Büyük hissettim,
küçüktü gördüklerim...
Küçük hissettim,
bu sefer daha büyüktü hissettiklerim...


Bölüm 2

Can aradım, canân aradım,
bi' baktım ki ben hep kendimle kaldım...
Kendime baktım,
kendimi aradım...
Herşeyin sonunda;
Kendi kendimin batağına battım...
Sonra nedense sordum kendime,
neresi  sıcak?
Anladım ki,
benim batağım güneşten bile sıcak...
Şimdi söyle bana...
Benim batağım böyleyse,
cehennemde ne olacak?


Bölüm 3

Efendim?

> Sayfa 2 >