GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE ANILARIMIZ


     ANA SAYFA   

ESKİ KARŞIYAKA ve LİSE ANILARI:

Bu sayfada yazışmalarda anlatılan geçmişte kalan, yaşadığımız eski Karşıyaka ve Lise,okul anılarımız yer alacaktır.

Böylece bu anıları toplu halde görmemiz mümkün olacağı düşüncesindeyiz...

Anılarınızı bekliyoruz...



SELLUKA

Size, "Bir Kentin Yiten Çiçeği"; kentimiz İzmir'in, Karşıyaka'nın yiten çiçeği "Selluka"dan sözetmek istiyorum.

Amacım yiteni geri getirmek, gelecek kuşaklara kalmasını sağlamak, işin heyecanını duymak.
 Rahmetli Babaannem Mürüvvet Hanım, Nazilli'den Karşıyaka'ya, yanımıza geldiğinde, hele mevsim ilkyazsa, yerinde duramaz olur, annemi sıkıştırır, "hadi gelin, Yamanlar'a pikniğe gidelim!" derdi. Yamanlar dediği Büyük Yamanlar Dağı değil, hemen Soğukkuyu'daki Küçük Yamanlar Dağı'ydı. Evet, büyük olasılıkla genç kuşaklar şimdi, "Küçük Yamanlar'da da piknik mi olurmuş..."  diye söyleneceklerdir. 1960'lar, 970'ler Karşıyaka'sında Küçük Yamanlar gerçekten piknik yerimizdi... Şimdi önünden her geçişte bir ölçüde yapılaşma kurbanı olmuş, geride kalan ağaçların bıkkın, yıpranık görüntüleriyle içimi sızlatan Yamanlar Dağı o dönemin unutulmaz bir yeşil dokusu idi. Şimdi bu yiten piknik alanımız gibi yiten bir de çiçeğimizden söz etmek istiyorum, "selluka"dan. Her birinin yerinde yel bile esmeyen, çokkatlı yapılaşmaya kurban edilmiş eski köşklerimizin, tek ya da iki katlı evlerimizin bahçelerinde yetişen kokulu, görüntüsü yönüyle albenili bir çiçekti selluka. Kimbilir şimdi kaç kişi ona sahip... Hayıflanma bir yana şimdi kentimize özgü bu çiçeğin yeniden yetiştirilmesi, çoğaltılması için bir şeyler yapılması gereğine inanıyorum. KARLİS olarak Karşıyaka Belediyesi ile ortak bir çalışmaya girersek

sellukayla buluşmayı mucizeden çıkartmamız işten bile değil.

Lütfü DAĞTAŞ-05.03.2008 

 

Beni, yüreğimin hassas bir köşesinden yakaladın.
Selluka sevmek,yetiştirmek ve o güzelim çiçeklerinin keyfini sürmek,galiba çiçek sevmenin ötesinde bir tutku,

bir anlamda daKarşıyaka'nın ve İzmir'in doğal hafızasına sahip çıkmaktır.
Çabana katılan biri daha olduğunu bilmek seni memnun eder diye düşündüm.
Ama bilirsin,güzel olduğu kadar nazlıdır da namussuz.
Tohumdan yetiştirmek,dikkat ve özen ister.(Tohumlarını bir meraklısından bulabilirsen tabii.) İlk baharda geçirgen,kumlu, humuslu ve de yanmış doğal gübre ile hazırlanan toprak harcı doldurulmuş
saksılara tohumları dikmek,toprağı sürekli nemli tutmak (asla ıslak değil) aslında uzun ve sabır isteyen

bir yolculuğun başlangıcıdır.
Saksıları,yakıcı güneşten ve rüzgardan uzak bir yere koymuş ve tohumları çimlendirmeyi başarabilmişsen,sürgünün sarılacağı bir çitada 50 Cm,kadar boylanması,haziran  ortalarını bulabilir.

Sabırlı
olacaksın... Boylanma 50 Cm kadar olunca, selluka kızı daha büyük bir
saksıya ya da bahçenin yukarıdaki koşullara uygun,(+) tercihen güneye
bakan bir  yerine şaşırtmak gerekir.Birinci yaz sonuna kadar selluka
kızın serpilmesini seyretmekle yetineceksin... İlk yıl, o güzelim
çiçeklerini görmeyi hayal etme...
Necat Kuymulu- 06.03.2009

Son baharda,havalar soğumaya yüztutunca kök çevresine saman veya
benzeri bir malzemeyle doğal örtü oluşturmak ve selluka kızın taze
gövdesini bir çuval ya da hasırla sarmak, soğuk çarpmasından korumak
gereklidir. Dedim ya,kızımız çok nazlıdır...

İlk kışı atlatmış iseniz, önünüzdeki yaz sonu için
heveslenebilirsiniz. Havalar İlk bahar sonlarında ısınmaya
başlayınca,genç ve nazlı kızımız yeni sürgünlerini vermeye başlar.
Özenle gübrelemeye ve dikkatle sulamaya devam...
Güçlenip,çitalara veya pergolelere sarılmaya başladıysa doğru
yoldasınız demektir. Ağustos oldu hala çiçek yok demeyiniz, Eylüle
doğru, kızımız ilk çiçeklerini verecek sizi mutlu edecektir. Özenli
bakımın,sellukanın gövdesi ağaçlaşıncaya devam etmesi ve kışın dondan
korunması şarttır...

Yaw, Necat Abi, sen hukukçu değilmiydin, bu ayrıntıları da nereden
biliyorsun diye aklından geçiriyorsan, Karşıyaka ve selluka takıntısı
olan bir tek sen değilsin derim!!.
Yaklaşık 10 yıldır,  tohumdan selluka yetiştirmek için inatla ve
sabırla uğraştım. İlk birkaç yıl kışı geçirmesini beceremedim.  Dört
yıl önce bunu başardım,ikinci yaz çiçekleri üzerindeyken, sun'i
gübrenin dozunu kaçırdığım için, beni cezalandırdı, yandı!
Kendime ne kadar söylendim,bilemezsin...

Ama evvelki sene, yeniden denedim, ve de geçen yaz yeniden çiçek
aldım,yaz sonu sarıp sarmaladım, şimdi ilkyazda onunla buluşmayı ve
koklaşmayı hayal ediyorum...

İşte, Lütfi'ciğim ve sevgili Karlis'liler...Selluka aşkı böyle bir
şeydir.Ama, bence verdiği keyif,yıllarca uğraşmaya değer...

Necat Kuymulu
6 Ed.A 1961



 

Bol süslemeli avcı anıları


"Karşıyaka Avcılar Kulübü'ne Kongo'dan bir safari daveti gelmişti.
Avcıların Afrika sıcağına alışabilmeleri için de önceden çalışmaları gerekti. Hamamsa en ideal çalışma mekanıydı!"

"Ayı Turan, sembol isimlerdendi. Zaman zaman Türk filmlerinde de oynamıştı. Adı üstünde güçlü ve kuvvetliydi de... Bir gün yanındakilere 'Ben istersem iskeleye vapur yanaştırmam' diyerek bahse tutuştu"


İzmir'in çeşitli kesimlerinden "süsleme"lerle devam...
Karşıyaka Avcılar Kulübü'nün gözde üyeleri hararetli bir toplantı sonunda karar verdiler.
Bir ay süre ile hergün Karşıyaka'nın o ünlü Ali Bey Hamamı'na gideceklerdi.
Kadınlara ait günler hariç, Ali Bey'in hamamında hergün Karşıyakalı avcıları görmek mümkündü.
Yıl 1953...
Avcıların önderi Ali Ortabaş'a sordular.
"Nedir avcıların bu hamam çalışmaları..."
Ortabaş yanıtladı:
"Efendim..." dedi. "Kongo'dan bir safari daveti aldık. Arkadaşlarımızın Afrika sıcağına alışabilmeleri için, hergün üç - dört saatlik hamam çalışması yapıyoruz."

Mümtaz avcılar
Karşıyaka Avcılar Kulübü'ne Kongo'dan bir davet gelmişti.

Bizim avcıların performansını ta Afrika'nın ortasında duyan Kongo yetkilileri
yazılarında "Bizim buralarda yabani hayvanlar önüne geçilemez biçimde çoğalıyor. İnsanlarımızı tehdit ediyorlar."

dediler ve eklediler:
"Sizden ricamız, burada kapsamlı bir safari düzenlemeniz. Böylece sizler de Türkiye'nin mümtaz avcıları olarak hem bulunmaz bir safari zevkini yaşarsınız, bizler de bu yırtıcıların bir kısmından kurtuluruz."
İşte bu davet üzerine Karşıyakalı avcılar heyecanla hazırlıklara başladı.
Avcılar Kulübü Başkanı Doğan Bayık, Dr. Vecdi, Sabit Oğul, Merkez Bankası Müdür yardımcısı Rıfat Sabanoğlu, Bayraklı Papazı Nando, Basili Copri, Marcel Petriçça, Domuzcu Con, Ricardo ve Dominik'in keyfine diyecek yoktu.
Şimdi bu olayın gerisini Ali Ortabaş'tan dinleyelim.
Tabii, "süsleme" kısımlarını da dikkate alarak...
Ortabaş "Hazırlıklarımız büyük bir ciddiyetle devam ediyordu. Tam bu sırada, Kongo'dan bir yazı daha geldi. O günlerde Türkiye'de "hayvanseverler hareketi" henüz başlamamıştı, ama; Avrupa'da böyle sivil toplum örgütleri vardı. Bunlar müthiş bir faaliyet içindeydi. Bizim safari harekatımızı duymuşlar. Hele işin içinde Türklerin de bulunduğunu öğrenince ayaklanmışlar. Hayvanların canlı olarak yakalanmasını istemişler. İstemişler değil, adeta dayatmışlar. Kongo hükümetinin bu yazısı üzerine biz de hareket tarzımızı değiştirdik. Kongo'ya gidecektik. Arslanları, sırtlanları, kaplanları, leoparları canlı olarak ele geçirecektik.

Kararımız karardı. Yılmadık..."

Kongo'dan safari çağrısı Ali Ortabaş'ı hayli heyecanlandırmıştı. O günlerin hızlı avcısı ve yine Kemeraltı'nın popüler saatçısı hayli heyecanlıydı. Ali Ortabaş, bir yıllık eşi Nükhet'i de burada bırakmak istemiyordu.

Yıllar ötesinden gelen bu resimde, bu heyecanlı bekleyişin izleri var.

Ali Ortabaş, ikide bir "Anlattıklarım vallahi doğru.." diye kesiyor ve sonra devam ediyordu.
Yine devam etti:
"Bu arslanları, sırtlanları, kaplanları canlı ele geçirmek, öyle tuzakla, yol kesme ile olmazdı. Daha pratik bir yöntem bulunmalıydı. Uzun uzun tartıştık.
Avcılar yönetimi olarak sonunda bir yol bulduk. Yamanlar'daki dağ keçilerini toplayacak, bunların bütün bedenlerini afyon ile bulayacaktık. Ormana saldığımız keçilere saldıracak aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar afyon ile etkisiz hale getirilecekti. Öyle ki, o azgın aslanları kuzu gibi yakalayacaktık."
Şimdi bütün mesele, Kongo safarisinin yapılıp yapılmadığıydı.
Bu konuda Karşıyakalı avcılar ikiye ayrıldı.
Bir kısmı bu gelişmeleri buraya doğrular ama "Sonrası palavra..." derken, bir kısmı da:
"Bu yüreksizler gelmedi. Biz gittik." diyor ve bunlardan Ali Ortabaş ekliyordu:
"O aslanlar, kaplanlar, sırtlanlar, saldırdıkları keçilerin üzerine sürülmüş afyonu yemişler kuzu gibi olmuşlardı.

Kiminin dişlerini söküp arabaya koyduk, kiminin de tırnaklarını..."

 

Kuş Ergun anlattı

Bu öyküyü, yine bir Avcılar Kulübü müdavimi olan Kuş Ergun anlattı.
Argun Akmoral, bir zamanlar Karşıyaka'nın tutulmaz sağ açığıydı.
Argun Akmoral devam ediyor:
"Ayı Turan sembol bir isimdi. Hüseyin Baradan onu bazı filmlerinde de oynatmıştı. Turan, son derece güçlü kuvvetli bir delikanlıydı da. Bir gün Celal'in meyhanesinde bahse tutuştu. "Ben istersem iskeleye vapur yanaştırmam" dedi. Yaparsın, yapamazsın derken, Ayı Turan denize atladı. Bir eliyle iskeleye tutunurken, öteki eli ile de körfez vapurunun pervanesini yakaladı.

Ayaklarıyla da vapuru itiyordu. Kaptan Ayı Turan'a yalvarmaya başladı.
"N'olur yapma... Turan, vapur dolu. Bostanlıya sürükleneceğiz. Bırak da yanaşalım." diyordu kaptan... Ayı Turan da acıdı ve pervaneyi koyverdi. Tabii bahisi de kazandı. Sami Bey'in pastanesinden getirtilen bir tepsi baklava Ayı Turan'a yetmedi."
Kuş Argun'un bu "süslemesi" Naldöken kahvesini kahkahaya boğmuş ve o geceki yarışmada birinci seçilmişti.

 

 

ARGUN AKMORAL'I KAYBETTİK

 

Argun ağabeyi yitirdiğimizi, İzmir'den yola çıkmadan önce  öğrendim; çok üzüldüm, toprağı bol olsun.
Rahmetli Babam, bir gün Karşıyaka İstasyonu'nun arkasında gün yüzü güneş yüzü görmez evimize gelmiş; sevinçle, "bir daireye girdim, çatı katı, paramız ancak ona yetecek" demişti. Annemle havalara uçmuştuk; gün yüzü, güneş yüzü görmez kira evinden kurtulup gepgeniş terası olan bir çatıya, üstelik kendi evimize taşınacaktık. Sonra gidip yerimizi görmüştük; eski bir ev vardı, bahçe içinde, o yıkılacak, yerine 5 katlı apartman yapılacak, çatıdaki 2 daireden birisinde biz oturacaktık. Biter miydi bu apartmanın inşaatı? Biterdi ya, o yıllar apartmanlar mantar gibi bitiyordu. Üstelik müteahhitimiz de eski Altay'lı futbolcu rahmetli Gönen Üçer'di (Karşı apartman komşumuz, KSK'li Günay Ağabeyin ağabeyi). Babam, "Gönen Bey, çevresi olan, ünlü bir insan. İnşaatı yarıda koymaz, inanıyorum" demişti. Gönen Ağabey de babamdan o gün için 100 lira almış,

 "bu inşaatın ilk siftahı olsun" demiş... 
 
Aksoy'daki AKMORAL Apartmanının çatısına böyle taşındık. Ben orta bire başladım o yıl. Argun Ağabey-eşi Çiğdem Abla, ne cana yakın insanlardı. Güzel insanlar vardı Akmoral Apartmanı'nda... Bitişiğimizi alan Çetin Ağabey, fotoğrafa düşkün, evinde agranizör olan, bilgisini benimle paylaşan bir insandı.

Sonra şimdinin önemli yazarlarından Gökhan Akçura da anne babası ve kardeşleriyle 3. katta oturuyordu.
 
Yıllar su gibi aktı gitti AKMORAL Apartmanı'nda... Güzel, sevinçli günlerdi o yıllar...

Lütfü DAĞTAŞ-08.02.2009

 

 

 Karşıyaka, Karşıyaka olalı böyle aşk görmedi

27 Mayıs ihtilalinden bir süre geçmişti.
Karşıyaka Çarşısı her zamanki gibi canlıydı, cıvıl cıvıldı.
Gecenin bir vaktinde, üç inzibat eri Kemalpaşa Caddesinde Sabri Amca'nın kahvesine gelmiş, pişti oynayan dört genci apar topar Merkez Komutanlığına götürmüştü.
Karşıyaka Çarşısının bu en işlek kahvesinin sahibi Sabri Amca, ünlü futbolcu Gode Cengiz'in babasıydı.
İnzibat askerlerinin bu dördüncü baskınıydı.
Bu inzibatlar, her defasında bu dört genci alıp götürürler, Sabri Amca da bu delikanlıların arkalarından derdini geride kalanlara dökerdi:
"Kuş Argun'un cezasını bunlar çekiyor."
***
Dört arkadaşı Merkez Komutanlığında yine Karşıyakalıların yakından tanıdığı

Fevzi Yarbay karşılar ve okkalı bir azar çektikten sonra:
"Kızımı kaçıran arkadaşınızın yerini söylemezseniz, sizi affettem" derdi.
* * *
Çiğdem Karşıyaka'nın en güzel kızlarından biriydi.
Argun da bu kentin en sevilen delikanlılarından biri.
Başarılı bir futbolcuydu, her Karşıyaka delikanlısı gibi sıkı bir yüzücü olarak madalyaları toplamıştı.
Argun ayrıca İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinin de hızlı bir öğrencisiydi.
Argun, Çiğdem'e tutkundu, kız da ona...
Karşıyaka, Karşıyaka olalı böyle bir aşk yaşamamıştı.
İlk aşktı bu...
Ve Argun bu dünyadan göçünceye kadar devam edecekti.
Yeşil-kırmızılı o tabutun arkasından yürekleri yanarcasına kadar gözyaşı döküp haykıran

Çiğdem'i görenlerin verdiği not şu olmuştu:
"Bu aşk sönmeyecekti. Yazık oldu."


***
Gelelim öykümüze...
İkisi de geçti. Hedeflerınde ömür boyu birlikte olmak vardı.
Ne var ki, ailelere göre vakit erkendi.
Ne var ki, Argun yanıyordu, kız da...
O gençlik heyecanı içinde Argun o dört arkadaşını etrafına topladı ve kararına açıkladı:
"Biz Çiğdem'le gidiyoruz."
Dört arkadaşı da arkadaş hatırına destek verdi.
Üç uçak bileti alındı. Bunlardan biri Ankara, biri İstanbul, biri de Adana'ya.
Dört-beş gün sonra bu harikulade aşkın kahramanları Adana'ya, Asfalt Rıza'nın yanına uçmuşlardı.
Bu dört arkadaştan biri, KSK kalecisi (Rahmetli) Muhip Çağlıdil, sonradan F.Bahçeli olan Ogün Altıparmak, yine o yıllarda Vefa'da top koşturan Arif Dökel ve o yıllarda genç bir gazeteci olan bendeniz...
Organizasyonda görevim, kız ve erkek tarafına adres şaşırtmak için olayı gazeteye yazmaktı.
Yazdım da...
***
Yazının başında, konu ettiğim kaçırılan kızı aklına geldikçe kahvedeki o dört genci toplayan Merkez Komutanı rahmetli Fevzi Yarbay da Çiğdem'in babası...
On-onbeş gün sonra Fevzi Yarbay, rahmetli Gazcı Erol'un (Özışıkçılar) da çabalarıyla yumuşamıştı. O dört genci bu kez daha mülayim bir şekilde bir kez daha sigaya çekip kararını açıkladı:
"Bu aşkın önüne geçemeyiz. Argun'u affettim, kızı getirsin. Şanınla, şerefinle düğün yapalım..."
Argun ve Çiğdem döndüler, dillere desten bir düğünle evlendiler. İşin ilginç yanı, baştan istenmeyen damat Argun, Fevzi Yarbay için, sevilen ve el üstünde tutulan bir damat olmuştu.
Bu aşkın ürünü de Şebnem ismini verdikleri dünyalar güzeli kızlarıydı.
Özetle, Argun adam gibi sevdi, adam gibi yaşadı.
Nur içinde yatsın...

HATIRLATTIKLARI...

Erdal Önal

Bugün 11 şubat,  biraz önce kalktım...saate baktım..08.20.. eşim mutfaktan bağırıyor..

Hadi Erdal yarım saattir seni bekliyorum...Öldüm açlıktan diyor...
Alel acele  kalktım...elimi  yüzümü yıkadım...Ama  aklım  bilgisayarda...Acaba  ne yapsam da ..bir daha çağırılmadan
şu bilgisayara  bir  bakabilsem  diye  düşünüyorum...Derken...bilgisayarın  açılma sesi geldi kulalığıma...

Ama yalnız  benim kulağımamı?  eşimin de kulağına...
    - Tamam  tamam.. 5 dakika iznin  var ..ben sofrada  bekliyorum......
Alel  acele  açtım  mail  kutumu...Geçen gün  adada  yaşayan yalnız adam  fıkrası gibi...meğer  ne kadar  önemli imiş..
mail  kutusunu  kontrol etmek...Hak verdim fıkrada  mail kutusuna  bakmak  için..güzeller güzeli  kadını  ihmal eden adama....

Şöyle bir göz attım  22  mail gelmiş...özel olanlarına göz attım...Serdar'dan gelen mail ilgimi  çekti...açtım..Erkin  Usman'ın  köşe yazısı...Ama....oku okuyabilirsen...içeriden bir ses;
      - Erdal  Bey  süren doldu.....
Tam da  başlamıştım okumaya...Olmadı...kalktım  kahvaltımı yaptım...Ama  aklım  bilgisayarda...Serdar'ın yüzünden..   hergün  20-25  dakika  süren  kahvaltı..Bugün 5 dakika bile sürmedi...İkinci çayımı aldım elime...
    Oturdum tekrar bilgisayarın başına...Kuş Argun'un yıllar  önceki  aşk hikayesini  büyük
bir keyifle  okudum....Nasıl  keyif almam ki...Ben O yılların tanığıyım...Yazılanların  çoğunu
biliyorum...Ama..bir  başkasının kaleminden  duymak..bir başka hoşluk yaratıyor...Meğer Argun'un kaçırdığı  kız...Çarşıdaki  İnzibat karakolu  komutanın  kızıymış..yıllar  sonra  öğrendim. Çiğdem'i  hepimiz  tanırdık..Zaten  kaç kişiydik ki?  Yapı  Kredi  Bankasının altını  mekan  tutan...Hergün  defalarca  geçerdi  oradan...Ama her geçişinde..İçimizden  biri...

-Beyler ..Bu kız  Argun'un kızı...biliyormusunuz...diye uyarırdı..hepimizi...

AMAAA...yazının bir de beni ilgilendiren  ikinci  yönü  vardı...Erkin Usman'ın  yazısının  başında  söz ettiği...Kıraathane  sahibi...Sabri  Amca....Yani  Sabri  Kocatoros...Hayal  meyal hatırlıyorum...Ama..ben kıraathane  sahibi  olarak değil...Pasta fırını sahibi  olarak  hatırlıyorum...Yazmak  isteyip de..bir türlü  teyid  ettiremediğim  bilgiler  nedeniyle..  yazamadığım  masalın  kahramanı......Masal  şöyle...


      "İÇ... ALİ... İÇ..." 
        1960'lı - 1970'li  yıllar  Karşıyakasının  meşhur  bir  "İÇ..ALİ..İÇ'" i..vardır...
Herkez tanır Onu...hırpani giyiminden..birbirine  girmiş saçından  sakalından..Tam tabiri  ile
pejmürde  bir  adamdır...eline  fırsat  geçtikçe...çeker  şarabı...parası olsa..yaşam boyu
ayılmayacak kadar  çok içer...Çarşının  gülüdür...sevmeyen yoktur...Ali'yi...Ne zaman onu arasanız..Çarşı Camii'nin  yanindaki  lokantaların   çevresinde  bulursunuz  O'nu..lokantacılara yardım  eder  karnını  da oralarda  doyururdu...Kimine  göre  Midilli'den..Kimine  göre de Rodos'tan gelmişti Karşıyaka'ya... Çok iyi  rumca konuşurdu...Şarap parası  kazanmak için  uzun zaman simit  sattı...Büyük  dertleri olduğunu  herkes bilirdi...Ama derdinin  ne olduğunu kimse  bilmezdi.... 

Bir  Türkan Şoray  fanatiği  idi...Bunu  bilen  Karşıyaka'lılar ellerine
geçen  Türkan  Şoray  fotoğraflarını  Ali'ye   verir....Sonra  karşısına  geçer....O'nun  fotoğrafa  bakıp..bakıp...dakikalarca...konuşmasını...Fotoğrafı  öpmesini..seyrederdi... Çarşıdaki  bütün  dükkanlar  Onundu  sanki...Sabri  Amcasının  fırınına gider....örneğin  gözlerini  ay çöreğine  dikerse...hemen  kendisine..bir  ay çöreği  ikram edilir....Kaluçların  dükkanında  neye  uzun uzun  bakarsa  O ikram edilirdi  kendisine...Hiç kimseye  zararı  yoktu...O'nu  görenler  tanımıyorsa...Görünüşünden Ödü  kopar..Bucak  bucak kaçarken..

Tanıyorsa...Kadın.. kız.. bile olsa yanyana  geçerken o'nunla  göz göze gelip..gülümsemeden  edemezdi.... Ali'nin  en büyük
hobilerinden  biri  de çiçekti...Hangi  bahçede  çiçek  görse..dayanamaz  mutlaka  koparır...

Karşısına  çıkacak..tanıdık..tanımadık  ilk  bayana..önünde  eğilerek..çiçeği verirdi...
En büyük dostlarından biri de  faytonculardı....fırsat  buldukça..İstasyonda  veya  iskelede
faytoncularla  uzun..uzun..sohbet  ederdi...
         O yıllar da  Spor-Toto  modası  alıp  yürümüştü....Herkes  birbirine  13  tutturursa...
parayı  nasıl harcayacağını  sorardı.....Eğer  bu soru  Ali'ye  sorulursa.....Cevap  hep aynı  idi...
        -Kırmızı  üstü açık Chevrolet alıp....Basmaneye  gitcem...sonra  da  faytona kurulup...Bostanlıya  gitcem....
                  Sözünü ettiği  kırmızı  chevrolet...O yıllarda  sünnet  çocuklarının  bindiği araba idi..
EVEEEET... işte o yıllarda  Karşıyakanın  böyle  bir  Alisi  vardı....Sürekli  içtiğinden
kendisine  "İÇ..ALİ..İÇ"  adı  verilmişti.....

        Sanırım  1970'li  yıllarda...Şiddetli  lodosun  Karşıyaka  sahilini  dövdüğü  günlerden
birinde...Dalgalar  deniz  kenarındaki   Ali'yi...aldı  götürdü...

Çarşı  esnafı  karalar  bağladı..Ama kimsenin elinden  birşey gelmiyordu....VE....

          3 gün sonra  Ali'nin  cansız  bedeni Kulübün önüne   vurdu......Herkes,  acı  haberi  alır-almaz Çarşının  "Sabri amcası" na  koştu...İşte soyadı  Kocatoros olan  Sabri  Amca...
bir  daha  amcalık  yaptı..çarşı  esnafına....O'nun  direktifi  ile  O'gün  Öğleye  doğru Çarşının bütün dükkanları  kapatıldı...

Öğle  namazını müteakip...

başta  esnafın katılımı ile O yılların en görkemli  cenaze  töreni  düzenlendi..Ali'ye....
            Cenaze  Çarşı Camii'nden alındı....Ali'nin  hayal ettiği  gibi..üstü açık bir  faytonla istasyona  kadar taşındı....
             Cenaze..istasyonda, faytondan  alınıp...Üstü  açık  chevrolete  bindirildi...ve büyük bir
kalabalık  ile  Soğukkuyu  mezarlığına  taşındı....
             Ali...toprağa  verildikten  sonra da...herkes  cebinden  çıkardığı..

şarap  şişesini  Ali'nin  mezarına  boşaltmaya   başladı......
              İmamın uyarısı  ile....işlem durduruldu....Ama  kimse  mezarın  başından  ayrılmıyordu.....İmamın   ayrılmasından sonra......Herkes  bildiğini  okudu...ve  Galonlar  dolusu  şarapla...Ali'nin   mezarı   sulandı......
               Aradan  40  yıl  geçti....Karşıyakalılar  ne Ali'yi  unuttu....Ne de  O'na düzenlenen
O görkemli  cenaze  törenini.......

Gördünmü? Serdar  attığın  mail  beni  nerelere  attı...

 

 

 

ANNEMDEN DUYDUKLARIM 

Günlerdir Karşıyaka çalkalanıyor, O zamanlar ben sekiz  yaşlarındayım. (Ordu sokağında iki katlı kerpiç evde oturuyoruz. Tam sol karşımızda emekli miralay Mithat beyler oturuyor. Onun bir kızının kulakları duymazdı, diyor annem.

(Sonradan o hanımı bende tanidim. Ben çocukken o bayağı yaşlı idi.)

İzmir ve Karşıyaka işgal altında.Yunan askerleri sokaklarda devriye geziyorlar. Son birkaç gündür bu hal daha da sıklaştı. Bu günlerde büyüklerde bir telaş var. Bizler, çocuklar bile bu durumu seziyoruz. O çocuksu aklımız  ile birşeyler olduğunu  anlıyoruz: Işte o gün çok korktuk, kiliselerin çanları çalmaya başladı. Bazı kimseler  yunanlılar kılıçları,

kasaturaları biliyorlar hucuma kalkacaklarmış, hep Türkleri keseceklermiş diye söylentiler  yayıyorlar.

Akşamüzeri mahalledeki bütün Türklerin giriş kapılarına gemici fenerleri astılar. Kiliselerden ikinci kampanalar çalmaya başladı. Herkes tirtir titriyor. (diyor annem.) Annem hem ağlıyor hen devam ediyor:: Babam bizi çabucak aldı ve Soğanlidededeki bağımıza götürdu. Babam tabancasını beeline takti, iki tane tüfeği vardı onlari doldurup hazırladı kuleye çıktık kapıları pençereleri iyice kapattık, öyle bekliyoruz. Hava kararmak üzere idi, söylentilere göre Yunan askerleri üçüncü hucum kampanasını bekliyorlardı.

Derken dışarıdan gür bir ses: Mehmet efendi Mehmet effendi Turk askeri geliyormuş sesleri yükseldi. Biz hemen koşa Koşa Dedebaşına geldikki öncü Turk askerleri Menemenden Karşıyaka'ya girmişlerdi. Dedebaşında kahvenin önü anababa günü idi, Askerlerin atları, ağızları, boyunları bembeyaz köpük içinde idi. Askerlere su verenler, askerlerin atlarının terlerini silenler, bazı kimseler askerlere bağırıyor: fenerli evler Turk evleri, fenersizler Yunan diye.

Duyduklarımız; ordunun diğer bölümü Kemalpaşa'dan girmiş İzmir'e.

İşte yunanı böyle dökmüsüz denize. Annem bu hatırasını ne zaman anlatsa heyecanlanır, tüyleri diken diken olur  ve

hıçkırıklarla ağlardı. Türk askerleri daha iki saat  geç kalsaydılar bizler şimdi yoktuk, derdi.

 

İşte İzmir' i  böyle almışız. Selam ve sevgilerimle. Sizleri biraz bilgilendirebildi isem ne mutlu bana.
Fikret TOPAC - 14.01.2009

 

 

ESKİ KOMŞULUKLAR 

 Geçenlerde posta kutuma beni çok eskilere götüren aşağıdaki mektup geldi,
Mektuptaki olaylar 6418 sokakta 35 sene öncesinde geçiyor,
Bu mektubu yazan küçük kız (iznini almadığım için adını yazmıyorum,ama karşıyakalı ve karlis üyesi)

o sıralar 4-5 yaşlarında idi,anlattıkları harfiyen yaşanmış olaylar,
onu 35 yıl sonra annemin vefatı dolayısı ile taziye ziyaretine geldiğinde gördüm,
Tabiki büyümüş,öğretmen olmuş ve 2 tane pırlanta gibi çocuk yetiştirmiş,
1960 lı yılların sonlarıydı,yalı mahallesindeki 6418 sokağının komşuluk ilşkileri böyleydi,
kapılar kilitlenmezdi,herkes arkadaş hatta kardeş gibiydi,birinin derdi hepimizin derdiydi,
öyle önceden haber verip misafirliğe gidilmezdi,
çat kapı herkesin misafir ağırlayacak medeni cesareti vardı,
şimdi hiçbiri hatırlanmıyan bir sürü oyunlar oynardık,
yazlık sinemalara topluca gider,hepberaber güler,hepberaber ağlardık,
Mahallede herkesi tanır,birini ararken kime sorsak nerde olduğunu bilirdi,
bisikletimizi sinemada unutur,2 gün sonra hatırlar bıraktığımız yerde bulurduk,
Oturduğumuz ev o zamanlar şemiklerin tek 3 katlı evi idi,5 dairesi vardı ,
Dolayısı ile çok kiracımız olurdu,bunu samimi olarak söylüyorum,
tüm kiracılar ile akrabalardan yakın dost olurduk,
oraya 1957 yılında taşınmıştık,51 yıllık bu sürede onlarca kiracımız olmuştur,
hepsini hala tek tek hatırlıyorum ve anıyorum,çoğunla hala görüşüyoruz.
İşte sevgili arkadaşlarım eskiden komşuluk böyleydi,
Samimi olarak soruyorum,
Şimdi bırakın apartmanı,aynı kattaki kaç komşunuzu tanıyorsunuz,
İsterseniz buna cevap vermeyin,çünkü hepimizin derdi bu.
Bir mektuptan nerelere geldik,
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR HAYAL-İ CİHAN DEĞERMİŞ,
Saygı ve Sevgilerimle,

Erkan Atik - 05.01.2009

Not: Ekte o küçük kızın mektubu ve olayların geçtiği 6418 sokaktaki komşulukların yaşandığı apartmanın resmi...

 


Erkan Abiciğim,
2009 ve sonrasındaki yılların sağlık, huzur, mutluluk ve daha aklıma gelmeyen tüm güzellikleri getirmesi dileğiyle...
İyi ki varsın ve iyi ki seni tanımışım.
 Maillerde her adını gördüğümde beni çocukluğuma götürüyorsun ve ben gülümseyerek açıyorum ERKAN ATİK yazan mailleri. Senin vefan sayesinde daha küçücükken Nesrin Abla'nın bana öğrettiği İngilizce kelimeleri hatırlıyorum... Babamın, senin ve Metin Abinin top oynadığını, Canım Ulviye Teyzemin bana, ''akşam gelirken sana süt getirip, sütle yıkayacağım seni, beyaz kız olacaksın'' diye söylediğini, Kemal Amcamın (ki ben ona küçükken Kemal Abi diyemediğim için Kala bibi dermişim) bana aslan sütü diye rakı tattırdığını, babaannenizi (doğru hatırlıyorsam bizim Pomaklar ona Tumbalisa derdi), köpeğiniz Friği, rahmetli Samit Bey Amca'yı (bana hep çikolatam derdi), Ayfer Teyze'yi, Nezahat Hanım Teyze'yi (bu yaz onlara gittim hiç değişmemiş bu arada), Mehmet Abiciğimi ve rahmetli Sevgili Tülin Ablamı, Orhan Abiciğimi... herkesi, herşeyi hatırlıyorum. Evimizin altında bakkal dayımın dükkanı vardı. Dedeciğim, Kemal Amca, Recep Amca ters çevirilmiş bir gazoz kasasının etrafında oturur,

CİNCİBİR gazozu içerken sohbet ederlerdi.
Ne güzel kocamaaan bir aileydik. O zamanlar bayramlar, yeni yıllar, hatta ramazan ayları daha bir coşkuyla, daha bir kalabalık geçerdi değil mi? (Galiba ben yaşlanıyorum:)) ee yaş 39 geçmişe özlem başladı)
Bu tür zamanlar dinlenme, tatil yapma zamanları değil, birlikte olma, paylaşma zamanlarıydı. Herşey daha basit, fakat daha kalabalık, daha doluydu... Paylaşım ve beraberlik daha yoğundu...
Bana tüm bunları tekrar hatırlattığın için teşekkür ederim.
Herşey gönlünce olsun.
Sevgiler

 

 

 

Buz dolabi bilmezdik.
Sular Menemen işi testilerde soğurdu.
Testinin çok hafif, su sızdıranı makbuldur.
Karşıyaka'nın sıcağında buharlaşan su,

testiyi ve suyu soğutur.
Misafir geleceği zamanlar,çarşıya buzcuya gidilirdi.
Tahminen 100x15x10 cm lik buz kalıplarından,

5,10,25 kuruşluk kısmını testereyle keser,tam ortaya taşıma ipinin kaymaması için iki çentik açardı.
Buz evde yıkanır bir kısmı kırılır,sürahideki suyu,şerbeti soğuturdu.
Necmi,yazları "elleri yakan,soğuk gazozu" buzla doldurulmuş bir kovadan satardı.
Boş şişeleri ayrı bir kovada taşırdı.
Marullar yerli,Karşıyaka bostanlarının taze sanki şekerli mahsulüydü.
Kıvırcık veya düz yapraklı olurdu.
Marulcuya "kıvırcık iki tane" dersiniz.
Elindeki şişi sizin seçtiğiniz marulun kocanıdan geçirir, palmiye yaprağından tutacak yapar,

dört tane yeşil soğan bağlar, elinize verirdi.
Karşıyaka halkının bir kısmı Girit göçmenidir.
Annelerimiz, kardeşleriyle Rumca konuşurdu.
Bahar Karşıyaka'ya çiçekler, yeşeren toprakla erkenden gelirdi.

"Mart kapıdan baktırır, kazma kurek yaktırır"
Bir kısım vatandaş dağlardan topladıklari yabani lale,sümbül, dafodili  iskele meydanında satardı.
Yeşillik, Horta, radika, ebegumeci, oskalibroz, şevketi-i bostan, turp otunu Giritliler bilirdi.
Ayıklanıp yıkanan otlar haşlanır,zeytin yağ ve limonla, kuzu etiyle pişmiş misk gibi kuru fasulyanın yanında salata olarak yenirdi.
Babaannem rahmetli Gylane, Geylan'dan Balkan harbinden sonra göçüp gelmişler.
Makedonyalılar alt üst böreği ,kol böreği bilir.
Büyükannem ısırgan otunu kullanırdı börekte.
Yeşil biberleri kömür ateşinde közler, kabuklarını soyar, sarmısaklı yoğurdun üzerine hafif zeytin yağı gezdirir afiyetle yerdik.
Zeytin yagi yemeklerin ortak paydasıydı.
Pazar günleri,yağcılar pazara gelirdi.
Ucuz ve temiz yağ,bir litrelik şişelere doldurulurdu.
Yağın renginden,kokusundan,berrakligindan,tadından kalitesini anlardınız.
Bazen dost akraba hediyelik bir şişe veya tenekede zeytin yağı gönderirdi.
Bakla, pırasa, enginar, fasulye, börülce zeytin yağlı lezzetine doyum olmaz.
Zeytin yagli yemeklerin yaz sıcağında bozulma derdi de yoktur.

Burada Horta satan yegane lokantayı Giritli bir Rum işletiyor.
Geçen aksam, tabağımdaki ot salatası beni tuttu,
altmış sene önceki Karşıykaya götürdü.
Yaşlılık, hatıratın gittikce artmasından ibaretmiş...

Kemal Kamil - 02.01.2009

 

-----------

 

Öz Karşıyakalıyım, 1948 yılında doğduğum bu şirin ilçeyi hatırlarken hep gözlerim dolar, heycanlanır ve sevinirim.

Nedenini ben de bilmiyorum, canım kadar sevdigim bir yer Karşıyaka. Kendimi hatırlamaya başladığımda

Alaybey Yalı Caddesindeki evimizi ve yosun kokan, asvalt olmayan sahilini ve sahildeki yol boyu uzanan seti hatırlarım. Aksamları sette oturanlar İzmirin ışıklarını seyredenler ve bu aradada

kovalar içinde soğuk "kalipso" gazozları satan küçük satıcılar, arasıra geçen vasıtalar...

 Daha sonra 1849 sokakta ikamet ettik. Kız Muallim Mektebi şimdiki adı ile Karşıyaka Lisesi. Karşıyakanın güzel kızları ve delikanlıları bu okuldaydı. İngilizce öğretmeni Saime Hanım yanımızdaki evde otururlardı. Fisun, Nuri samimi arkadaşlarımdı. Kadir'in doğduğu günü hatirlarim, biraz ilerde soğukkuyuya giden yolda da "Altınuç sineması" vardı. İçerisinde havuzu ,fiskiyesi ve de bu fiskiyede bir pinpon topu bu top su ile birlikte hareket eder hic yere düşmezdi bu sinemada unutamadigim Muhterem Nur'un "Arkadaş" filmi olmuştu. O zamanlar her tarafa rahatlikla gidilebilirdi, mesela komşularla yamanlar dağına gidip

papatyalar arasına serdigimiz kilimlerin uzerine oturup evden getirdigimiz yumurta köfte ekmeği yerken,

uzaktanda kırmızı kiremitlerle örtülü tek katlı Karşıyaka evlerini seyretmek bizlere çok haz verirdi.

Zaten Karşıyaka takımımızın renkleri de her halde buradan çıktı.

Yemyeşil bir Karşıyaka ve kiremitleri kırmızı evleri ...

Bir temmuz günleri yapılan yuzme yarislarinida unutmamiz mümkün değildi. Sur ve Efes gemileri iskeleden kalkar biraz ilerdeki yarışma yapılan mahalde demir atarlardı. Karşıyaka halkı da buradan yarışları izlerlerdi.

Yüzmede Hüseyin Karace devamlı 1. olurdu.

Birde size Turan otobüs duragını hatırlatmak isterim. Orada Hasanbey durağı vardı.

Artur, Hüseyin, Şevki, Aynur ve Ayşin Karace'yi tanımayan varmıydı?

Bu duraktaki evde otururlardı. Babalarının adı Hasan oldugundan bu durağa Hasan bey durağı derlerdi.

Turanda bulunan fırının ekmeklerinin tadına doyamazdık.

Seneler ilerledikce Karşıyakamız yavaş yavaş kalabalık olmaya başlamıştı.

Hegele meydanı çarşının bir simgesi idi.

Bu meydandan kimler geçmezdiki. Sevdiğine kur yapanlar, sevdiğini görmek için çarşıya çıkanlar, tüm yakışıklılar ve güzel Karşıyakanın güzel kızları sanki podyumda yürürcesine çarşıyı ve sahildeki kaldırımları turlarlardı.

1738 sokak taki güzel insanlar, Temiz mandıra yoğutcusu, Çamlıktaki aşıklar, sıcacık insanlarla dolup taşardı Karşıyaka.

Sahilden Bostanlıya doğru ilerleyin, 9 kayaları görürdünüz. Balıkçılar ağ çekerler,

semt sakinleri tepsileri ile balıkçıların başında baklerlerdi. Bir yandan yosun kokusu bir taraftan İzmirin meltem rüzgarını teneffüs ederler, koyu sohbetlere dalarlardı. Bu arada da ağa takılan çiçinaların seyrine de doyulmazdı.

Birazda bu senelerdeki  Fuarı çocuk gözü ile anlatmaya çalisacağım;

 Lunaparktaki ördekli atlıkarıncaları ve Turyağ fabrikasının pavyonundaki köpük havuzu ve bebek sabunları...

60 lı yılların ortalarında Karşıyakada hafif batı müziği gurupları kurulmuştu. Maça 5lisi , Yakamozlar, Sefiller,

o senelerdeki genç kuşağın bu muzik elçilerini hatırlamamalarına tabiki imkan yoktu.

Müzik deyince İpek, Hayal, Beyazıt sinemalarını  unutmak mümkünmü.

Fuar sezonu biterken sanatçıların uğrak yerleriydi buraları. 

Seneler ilerliyor 70li yıllar bitmek üzere. Bostanlı yeni yeşeren tarla gibi etrafa yayılıyor.

Sahildeki evleri modern mimari ile İzmire göz kırpıyor.

 Bostanlı deyince de köfteci Remziden bahsedemeden geçemiyecegim. Hele hele yilbaşı piyangosundan kazandığı büyük ikramiye ile etrafına mutluluklar saçan bu mutluluğunu çorbalarına yansıtan bir lokantacı.

Ben en son Mavi Dunya apartmanında ikamet ettim. O seneler 80 li senelerdi midyeciler denizin sığ olmasi nedeni ile denizin sanki ortalarına gelmiş gibi ilerlerler ve kürekleri ile tarak midye toparlarlardı.

Bahar ve yaz ayları saat 17.00 olduğu zaman deniz motorlarının balığa gidişleri semtimizin olmazsa olmazları idi...

 İşte size yarım asır zaman diliminde beni etkileyen Karşıyakamın ve İzmirimin karelerini  sunmaya çalıştım.

İnanın ömür o kadar kısa ki,  yaşımız ilerledi ama daha Karşıyakama doyamadım bile...

Aydan Ünal - 02.01.2009

aydanunal35@hotmail.com

 

NOEL-YILBAŞI ÜZERİNE

2008 un son günlerini yaşıyoruz. Önümüzdeki Perşembe günü 1 Ocak 2009. 
   Peki hep YENİ YIL  diyorsunuz. Bu neye göre yeni yıl. Küresel bir dönem yaşadığımızda Tüm dünya bu Yeni yıla nasıl bakıyor ?.

Bu 2009 nasıl ve nereden oluşmuş ?... Sanırım çoğunuz bunu düşünmeksizin Yeni Yıl deyip kutlamalarda bulunuyorsunuz. Çok güzel... 
   Efendiler ! bu olay kapitalist sömürgeci Hırıstıyan olgusundan başka bir şey değildir. Çünkü dünyamızda her ay başı bir yeni yıl olabilir. Dünyamızda 12 ay var. en azından 12 ayrı yeni yıl olabilir. Bir diğer örnek ise insanın kendi doğun günüdür. Bu gün o insan için bir yeni yıl başlagıcıdır...

Bunu hepiniz biliyorsunuz. 
   Avrupa'da Haçlı Seferleri ile başlıyan sömürü hareketi zaman içinde keşifler yolu ile tüm dünyaya yayılmış ve özellikle İngilizler kendi dillerini ve geleneklerini zorla cahil Asya, Avusturalya ve Kuzey Amerika'ya rahatlıkla yaymağa başlamışlardır. Ve şu söz söylenir olmuştur.

Bu İmparatorluk üzerinde güneş batmaz. 
   Bu olayların sonucu Avrupa ve Amerika'da gelişmiş ülke olan Hırıstıyanlar peygamberi Hz. İsa'nın doğumu BAZ alınmış ve 2009 rakamı oluşmuştur. Yani Hz. İsa zamanınımızdan 2009 yıl önce Kudüs'te doğmuştur. Annesi Hz. Meryem'dir. Ancak  Hz. İsa'nın doğum günü bazı Hırıstıyanlarca 25 Aralık, bazılarınca

5 Ocaktır. Sonuçta 1 Ocak Hırıstıyanlarca Yeni bir yıl başlangıcı olarak benimsenmiş ve uygulana gelmektedir. 
   Saate gelince yine İngiltere'nin başkent saati baz alımış ve bu tüm dünyaya yayılmıştır. 
   Bu gerçekleri bilerek Hırıstıyan'lara göre Yeni Yıl olan 2009 a giriyoruz. Çin'lilere, Japonlar'a ve Müslümanlar'a ait olmuyan bir Yeni Yıla...

Çünkü o toplumların da kendine öz yeni yılları var... 
  Saygılarımla. 
  Metin  CEYHAN

Noel bayramının kökeni....
 İnanabilir misiniz, yüzyıllardır Hıristiyanları n İsa'nın doğuşu olarak kutladığı Noel bayramının, çok eski Türklerin yeniden doğuş bayramı olduğuna? Nereden nereye, inanılacak gibi değil, değil mi? Ben de ne yazık ki, yeni öğrendim.
Bu senenin galiba ilk başlarında idi Adnan Atabek imzalı bir e-mail aldım. Çok ilginç gelmişti, Hıristiyanları n Noel bayramını tamamıyla Türklerden almış olduğunu gösteriyordu. Fakat üzerinde durmaya vaktim olmadı, hem de Noel zamanına doğru ele almayı düşünmüştüm. Bu arada Türk devletlerinden başka birilerine aynı konuyu bilip bilmediklerini sordum. Bana İran'ın Azerbaycan bölgesinden İsmail Bey'den yanıt geldi, verdiği yanıt birebir aynı olmasa da çok uyduğunu gördüm.  Olay şöyle:
Türklerin, tek Tanrılı dinlere girmesinden önceki inançlarına göre,

yerin göbeği sayılan yeryüzünün tam ortasında bir akçam ağacı bulunuyor.

Bunun tepesi, gökyüzünde oturan Tanrı Ülgen'in sarayına
kadar uzanıyor, buna hayat ağacı diyorlar. Bu ağacı, motif olarak bizim bütün halı, kilim ve işlemelerimizde görebiliriz.

Ülgen,  insanların koruyucusu, o sakallı ve kaftan giymiş olarak sarayında
oturuyor ve geceyi, gündüzü, güneşi yönetiyor. Türklerde güneş çok önemli. İnançlarına göre gecelerin kısalıp gündüzlerin uzamaya başladığı 22 Aralık'ta gece gündüzle savaşıyor. Uzun bir savaştan sonra gün geceyi yenerek zafer kazanıyor. Güneşin yeniden doğuşu, bir yeni doğum olarak algılanıyor Türklerde. Bayramın adı Nargudan, nar=güneş, tugan, dugan=doğan. Doğan güneş. Astronomik olarak o günden itibaren geceler kısalmaya, günler uzamaya başlıyor. İşte bu güneşin
zaferini, yeniden doğuşu, Türkler büyük şenliklerle akçam ağacı altında kutluyorlar. Güneşi geri verdi diye Ülgen'e dualar ediyorlar. Duaları Tanrıya gitsin diye ağacın altına hediyeler koyuyorlar, dallarına bantlar bağlayarak o yıl için dilekler diliyorlar Tanrıdan. İnanca göre bu dilekler muhakkak yerine geliyormuş. Bu bayram için, evler temizleniyor.

Güzel giysiler giyiliyor. Ağacın etrafında şarkılar
söyleyip oyunlar oynuyorlar. Yaşlılar, büyük babalar, nineler ziyaret ediliyor, aileler bir araya gelerek birlikte yiyip içiyorlar.
Yedikleri; yaş ve kuru meyveler, özel yemek ve şekerleme.

Bayram, aile ve dostlar bir araya gelerek kutlanırsa ömür çoğalır, uğur gelirmiş.
 Yazılana göre akçam ağacı yalnız Orta Asya'da yetişiyormuş. Filistin'de bu ağacı bilmezlermiş. O yüzden bu olayın Türklerden Hıristiyanlara geçtiği ve bunu da Hunların Avrupa'ya gelişlerinden
sonra onlardan görerek aldıkları söyleniyor. İsa'nın doğumu ile hiç ilgisi yok. Doğum, güneşin yeniden doğuşu.
 Meydan Larousse'da, İsa evrenin nuru olarak algılanıyor ve bu olayın Pagan halklardan alınıp İsa'ya yakıştırıldığı yazılıyor. İnternette yazılanlara göre, İmparator Konstantin (324-337) zamanında İznik'te
toplanan konsülde,  22 Aralık'ta güneşin doğumu için yapılan bu Pagan Bayramı'nı İsa'nın  doğumu olarak 24 Aralık'a alınıyor ve Noel Bayramı deniliyor. Batı kilisesi ise, yani Katolikler 25 Aralık'ta kutluyorlarmış bunu.

Çam süsleme ise ilk 1605'te Almanya'da görülüyor, oradan Fransa'ya geçiyor.
Ne kadar ilginç değil mi? Batı, en büyük bayramını göçebe, ilkel olarak tanımladığı Türklerden yürütmüş.

Yeni yapılmakta olan çalışmalarla Batı'ya Türklerden kimbilir daha nelerin geçtiği ortaya  çıkacak?

Belki de yazının ve dillerin anası Türkler olduğu kanıtlanacak.
  18.12.2007  Sümerolog Muazzez İlmiye ÇIĞ

(Gönderen : Necat Kuymulu)
 

---------------

 

Sayın Metin CEYHAN

          Laik ve ulus Devlet olan Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde yer alan Karşıyaka ilçesinde, sizin anlattıklarınızı bilmeyen arkadaşım yoktur,burada insanlar yeni yıl için birbirlerini kutlarken şans dilerken

sizin bu yazınız beni bir Karşıyakalı olarak üzmüştür,

                                           Konuyla ilgili kısa bir izahat yapma zorunluluğu hissettiğim için yazıyorum.

              Aydoğdu İlkokulu sokağı 28 no'lu evde doğdum. Karşı komşumuz Rum ailesiydi,Andon amca karısı Maria, kızkardeşi Rozi ve iki erkek çocuğu vardı, dolayısıyla erkek çocukları benim mahalle arkadaşımdı,  hem de iyi arkadaşlarımdı. Sol taraftaki komşumuz ermeni ailesiydi, çocukları yoktu, yaşlı insanlardı. Karşısındaki evde Levanten Alçidi,  karısı Cler Armao, kızı Nadya,  kocası İngiliz yakışıklı bir adamdı. Onların yanında Yahudi dönmesi bir aile oturuyordu. Diğer komşularımı  vaktinizi almamak için yazmak istemiyorum, sol tarafımız kiliseydi daha sonra Aydoğdu ilkokulu oldu.

          Bizim bayramlarımızda Hıristiyan aileleri hiç aksatmadan bizim eve ziyarete gelir ve bayramlarımızı canı gönülden kutlarlardı. Biz de ailecek Noel ve paskalya bayramlarında onların bayramlarını kutlar ve evlerine giderdik. İnsanların beşeri ilişkileridir bunlar. Babam bu konularda çok hassas bir insandı ve bizleri de iyi yetiştirdiğine inanıyorum.

          Yılbaşı konusu ise, yeni başlayacak  bir yıl için şans , mutluluk ve sıhhat getirmesi temennisiyle yaptığımız coşkulu bir kutlamadır. Bazı insanlar bu yeni yıl kutlamasından neden rahatsızlık duyarlar bir türlü anlayamıyorum. Ancak yılbaşı  kutlamasından rahatsız olan insanların genelde Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti devletinden de rahatsız olduklarını biliyorum. Biz Karşıyakalıyız,  ayrıcalıklıyız derken bazı konuları da iyi düşünmemiz lazım...    İzmir'li  olmayı  bile kabul etmeyen  Karşıyakalılar acaba sizin bu yazınıza ne der,  hiç düşündünüz mü? Bu yazıyı zamanım kısıtlı olduğu için çok hızlı yazmak zorunda kaldım imla ve cümle düşüklüğü için kusura bakmayın.Hepinizin yeni yılını kutlar sağlık mutluluklar dilerim.

                                                                     Ahmet Güzey - İstanbul  29.12.2008

 

 

 BİR BAŞKADIR KARŞIYAKALI OLMAK
 Karşıyaka kızları neden bu kadar güzel ve havalı dersiniz?
Aşktır bu! Bıkmadan usanmadan her yerde, göğsünü gere gere "Karşıyakalıyım" dedirten. İzmirli değiliz. Karşıyakalıyız. Havası suyu mu? Yalısı, palmiyeleri, eski köşklerinin güzelliği mi? Çarşı sokakları mı? İlk öpücüğün unutulmaz heyecanı mı? Sokaklarında delice pedal çevirdiğimiz günler mi? (Futbol maçları mı desem?) Sahildeki stadyumda 3O Ağustos Zafer Bayramı Kutlamaları mı? Işıl ışıl misketlerin birbirine çarparken çıkardıkları seslerin vapur düdüklerine karışması mı?
Sonra o deli, o yeşil kırmızı aşklı çocuğun, üstüne formayı geçirip futbol maçlarına gidip, gelişi miydi? Nergis kokan mahallelerin sokak aralarında oynanan maçlarda, golü atınca, sana doğru deli gibi koşması mıydı? O küçük kızın sürdüğü ilk rujda kendini beğenmişliyi de cabası. Rimelli kirpiklerinin arasından o terlemiş, o ilk aşkına ürkek bakışıyla…

Etrafında kızlar çığlık çığlığa tezahüratta. Karşıyaka'da…
Sonra o deli o çıldırasıya akıl almaz ilk gençlik yılları, sahilde arkadaşlarla içilen biralar. Eski Bostanlı iskelesinde geceyi yırtan gitar eşliğinde söylenen şarkılar arasında. İlk sarhoşluklar… Okulu ekip gezip tozmalar. Bilardo toplarının, ıstakaların arasında o bembeyaz lise gömleğinin tebeşirden yeşile boyanması. Annenizin durumu çakması.

Atlayıp bir motosiklete yeşil kırmızı, son sürat Foça'ya Çeşme'ye kaçışlar. Kendinden kaçışlar.
İlkler hep ordadır oysa. Anılar. Yaşanmışlıklar.
Martı çığlıkları arasında vapur sefaları. İnsan Hakları Parkının oradan Çatalkaya'nın o görkemli görüntüsü.

Eskiler "Çatalkaya kararırsa İzmir'in havasından korkun!" derlermiş.
Biz Karşıyaka Gençleri; Korkmayız.! Ne İzmir'in havasından ne de hayatın yokuşlarından...
Karşıyaka kızları güzeldir. Havalıdır. Neden mi? Bizim kızlarımızın özerk kişiliği gelişmiştir. Ezik değildirler. Kendini ifade etmesini bilirler. Doğaldırlar. Havalıdırlar elbet. Ama düşününce, az bile.
Erkekleri delikanlıdır. Tüm dünya erkeklerine taş çıkartırlar. Serserileri mi? Siz tanımamışsınız onları. Tertemizdir yürekleri de aşkları kadar. Dürüsttürler. Sadece akılları biraz çılgınlığa yatar. Eee olacak o kadar da.

Karşıyakalı olmanın da raconları var herhalde.

Karşıyaka güzelleri. Karşıyaka yakışıklıları. En büyük ve en anılası Karşıyaka aşkları. O aşklar ki Anılarda. İstasyondan geçen bir trenin çufçuflarında. Yüreklerde derinlerde, mükemmellikte ve saflıkta.
Peki neden nereye gidersek gidelim göğsümüzü gere gere "Ben Karşıyakalıyım" diyoruz,. Bizim kendimize güvenimiz vardır çünkü. Belki de hiçbir ilin ilçenin gençlerinin olmadığı kadar. Kim bilir? Bu yüzden her yerde meşhuruzdur.
Özel bir yer Karşıyaka. Kutsal topraklardan gelen bizler, hepimiz, tek tek özel insanlarız. Karşıyakalıyız. Susmayız, konuşuruz. Övünürüz güzel kızlarımızla. Aşklarımızla. Takımımızla. Bu yüzden her yerde gururla giyeriz K.S.K tişörtlerimizi. Evlerimizin kapısına yapıştırırız armamızı.

VE BEN; Beyoğlu' nda soğuk kış günlerinde K.S.K atkımı takarım yalnızlıktan titrememek için. Şehir dışında okuyan yüzlerce Karşıyakalı genç gibi. O an da kalabalığın arasından bir genç selam verir bana. Gülümseriz birbirimize. Ufak bir el işareti ile gururla. O büyük kentte kardeşizdir o an da. Gülümseriz hemşerimle birbirimize.

Yeşil kırmızı atkım boynumda. Kalabalık yalnızlıklar arasında. Beyoğlu'nda..
Alnımız açık başımız diktir. Arkamıza bakmayız… Geleceğe bakarız.. Kardeşliklerimiz dostluklarımız ömür boyu sürer. Eğlenmesini de biliriz, dağıtmasını da. Ama izin de vermeyiz asla sokağımızda ki ağacın kesilmesine.
Hiçbir gence soruşturma açılmamıştır sarmaş dolaş gezdikleri için.. Ramazan' da hiç kimse birine sigara içiyor diye kötü gözle bakmaz. Ya da ne bileyim bir Karşıyaka güzeli mini eteğini çektiği zaman altına.

Süzülerek geçer çarşıdan bir kuğu edasıyla, hiç istifini bozmadan.
Belki de bu yüzden Zübeyde anamız hep gülümseyerek gökyüzünden bakar Karşıyakalılara…

"KARŞIYAKA ÖZGÜRLÜK DEMEKTİR.."

 

 

BİR SEVDADIR KARŞIYAKA

Cengiz ERİÇ
Karşıyaka bambaşka bir kenttir. Sevgidir,aşktır, güzelliktir. Karşıyakalı olmak ise bir ayrıcalıktır. Karşıyakalı olmakla, her zaman müthiş bir gurur duydum ve kendimi farklı hissettim. Bir Karşıyakalı olarak zaman zaman eğlenceli, zaman zaman komik, bazen de trajik o kadar olay yaşadım ki; Yaşadıklarım, hayatımın rengi,neşesi, birikimi oldu.

Arkadaş, aile ve dost toplantılarında yaşadıklarımı,görüp duyduklarımı, acı- tatlı olayları, biraz komik, biraz abartılı da olsa anlattığımda çevremdekilerin beni heyecanla keyifle izlemelerine tanık oldum.

Ve…Bu anıların benimle nihayet bulmasını istemeyen sevgili eşimin sürekli ısrarı ve arkadaşım Erdal’ın teşvikleriyle yazıya dökmekteki tedavi olmaz tembelliğimi bir kenara bırakıp, anılarıma yelken açtım.

Kağıtçı Salih’in Botları

Yelken açmak deyince, aklıma önce Kağıtçı Salih’in botları geldi. Karşıyakalı olup da Salih’i tanımayan yoktur sanıyorum.Salih lise yıllarında futbolculuğu ile ünlenmiştir. Ama onun bir başka özelliği de deniz sevdalısı olmasıdır. Yaz tatillerinde kendi yaptığı, yapımında benim de yardımcı olduğum botları ile tanınır. Ancak Salih botları ile ilgili hikayeyi Erdal’a anlattığı için ben burada tekrar anlatmayacağım Ama..Biz Salih’le O botları yaparken bizim bütün kahrımızı çeken Terzi Kadir Ağabeyi,elektrikçi Doğan’ı,sucu Yücel’i ve aşık Özer’i de burada anmazsak büyük haksızlık yapmış oluruz diye düşünüyorum. Salih’in anlatıp Erdal Önal’ın yazdığı “Kağıtçı Salih’in botları” yazısını da benim yazılarımın sonunda bulacaksınız

Organize İşler

Yıl:1962 yazın son günleri ,akşam saatleri, Gode Cengiz’i (rahmet ve özlemle anıyorum) o sıralar müdürlüğünü yapmakta olduğu yazlık Gül Sinemasında ziyaret etmek ve film seyretmek için giderken, Sinemanın bitişiğinde oturan Ömer’e rastladım. (Sonraları aynı yerde “Karşıyakalı Mobilya” yı açan Ömer) biraz konuştuktan sonra okul durumunu sordum. Ömer lise birinci sınıfta ikinci yılını okuyordu. Bıkkın bir ifade ile 6 dersten bütünlemeye kaldığını, hiç çalışmadığını ve artık okumayacağını söyledi. O anda O kadar üzüldüm ki tarif edemem. Yanlış karar verdiğini ileride çok pişman olacağını söyledi isem de kararında ısrarcı olduğunu, hiç çalışmadığını, ilk sınavının da bir gün sonra olduğunu söyleyince, kendisine kopya yardımı teklifinde bulundum. Kaybedecek bir şeyinin olmadığını anlattım. Pek istekli olmasa da teklifimi kabul etti. Ertesi gün buluşmak üzere ayrıldık.

Burada bir parantez açarak Karşıyaka Lisesi tarihine geçecek bir kopya tekniğinden söz etmem gerek, tekniğin isim babası ve mucidi arkadaşımız Gündoğan, ismi de “Kuş uçurtma” idi. Tam bir ekip çalışması gerektiren kopya usulü, O zamanlar yazılı sınavlar M.E.B ‘lığının bastırdığı, köşeleri isim yazıldıktan sonra kapatılan ve okul idaresi tarafından mühürlenen kağıtlarla yapılırdı. Sınavların başlangıcında dağıtılan kağıtlar Vassaf Bey’in odasındaki bir dolapta muhafaza edilirdi. “Kuş” ekibinin ilk işi, Vassaf Bey’in odasında olmadığı bir sırada bu kağıtlardan 5-10 tanesini almakla başlardı.

İkinci aşama sınav yapılacak salonun tesbitidir ki; O yıllarda okuyanların iyi bildiği gibi genelde sınavlar yemekhanede yapılırdı. Sınav günleri, hangi sınav hangi salonda yapılacaksa, dersin tabelası salonun kapısına asılırdı.Kuş ekibinin ikinci görevi, sınav yapılacak salonun camlarından birinin erken saatlerde kırılması idi. “Kuş”u alacak arkadaşımız önce ceketinin astarını söker, sınav başlayınca da, sorulan soruları küçük bir kağıda yazar, havanın sıcaklığını bahane ederek, hocalardan ceketini çıkarma izni alır, ceketini kırık camın önüne koyarken, soruları da dışarı atardı.

Ekip kağıdı alır, ve titizlikle daha önceden temin edilen sınav kağıdına soruların cevaplarını yazar, ancak bu iş yapılırken şüphe çekmemek için tüm sorular yanıtlanmaz, hatta bir soru da yanlış olarak yazılırdı. Kağıt hazır olunca kırık camın önüne sürünerek giden kişi “Kuşu” ceketin sökük olan astarına özenle yerleştirirdi…İşin bundan sonra keyifli bölümüne geçilir. “Kuşun” başarı ile cekete yerleştirildiği daha önceden de sözleşildiği gibi, grup halinde ıslıkla çalınan Portofino şarkısı ile sınav salonuna bildirilirdi. Artık işin bundan sonraki final bölümü “Kuşu” alacak arkadaşa kalırdı. Önce
büyük bir nezaketle hocalardan ceketi giyme izni alınır. “Kuş”lu ceket giyildikten sonra bir süre daha sırada oturulur, ve bu arada büyük takas gerçekleştirilirdi. Sonra da sınav kağıdı teslim edilir. Tutanak imzalanırdı.

Ömer, kaybedecek bir şeyi olmamasının verdiği rahatlıkla ilk 4 sınavı son derece soğukkanlı bir şekilde hiç sorun çıkmadan atlattı. Veya bir başka deyişle ilk 4 “Kuş”u uçurdu..Ancak beşinci sınavda dananın kuyruğu koptu. O zamanlardaki sisteme göre geri kalan 2 dersten birini geçse, 1 dersten borçlu olarak üst sınıfa devam edebilecekti. Bu nedenle Ömer 5. sınava son derece gergin ve heyecanlı girdi, ve bu gerginlik sınav boyunca da devam etti.

5.sınav matematik,sınavı idi.Yine bu noktada “Kuş uçurtma”nın mükemmelliğini
anlatmam gerekecek.Hiçbir olumsuzluğun yaşanmaması için her detay en ufak noktasına kadar değerlendirilip,her olanaktan yararlanılırdı.Örneğin fen derslerinde bir olumsuzluk yaşanmaması için dışarıda sürücüsü ile bir motorsiklet hazır bekletilir, sorular bu motorsikletle 1726 sokaktaki (muhtar Recep’in sokağı) İstanbul Dershanesindeki Ayten hanıma götürülüp,

çözdürülür ve süratle okula yetiştirilirdi.

İşte O gün de bütün bu aşamalar yaşandı, ve sonuç olarak sınav kağıdı Ömer’in ceketine yerleştirildi.Sinyal verildi. Ömer ceketini kırık camın önünden alıp giydi. Sırasına oturdu.Artık yapacağı tek iş kağıtları değiştirmekti. Ancak o kadar heyecanlı ve telaşlı idi ki, sınav komisyonunu şüphelendirdi. Hasan Tahsin Abakan hoca gitti. Ömer’in sırasına oturdu ve her hareketini dikkatle izlemeye başladı.Durumun vehametini gören dışarıdaki “Kuş” ekibi Hasan Tahsin hocanın Ömer’in üzerinde yoğunlaşan dikkatini dağıtmak için büyük gürültüler çıkarması, hatta 5-6 kişinin katıldığı numaradan kavga yapmasına karşın

Hasan Tahsin hocayı yerinden kıpırdatmak mümkün olmadı..

Sürenin kısaldığı, umutların azaldığı anda, aklıma şeytani bir düşünce geldi. Okulun ana kapısındaki ankesörlü telefondan başmuavin Vassaf Beyi aradım,ve telefona çıkan Vassaf beyden Hasan Tahsin beyin bir arkadaşı olduğumu kendisi ile görüşmek istediğimi söyledim. Vassaf bey, Hasan Tahsin hocanın sınavda olduğunu, telefona gelmesinin mümkün olmadığını söyleyince..ses tonumu düşürüp, biraz da ağlamaklı bir sesle, oğlu Tankut’un bir trafik kazası geçirdiğini, bu nedenle sınavda olduğunu bildiğim halde aramak zorunda kaldığımı anlatmaya çalıştım.(Bu noktada yıllar sonra, Hasan Tahsin hocamdan tüm kalbimle özür diliyorum) Vassaf bey bu açıklamam üzerine Hasan Tahsin hocayı çağıramayacağını, ancak sınav salonunun kapısına çağırıp kendisine haber vereceğini söyleyip telefonu kapattı…Ben koşarak ana binanın Kapısına gelip, Vassaf beyi izlemeye başladım..Plan tutmuştu..Vassaf Bey sınav salonunun kapısına koşar adımlarla gidiyordu..Heyecandan terlemeye başlamıştım ki..2 dakika sonra bir de baktım sınav salonunun kapısından Ömer, çıkmış geliyor..Yüzü sapsarı olmasına karşın mutluluğu gözlerinden okunuyordu..Sarıldık..Öpüştük..5 kişilik “Kuş ekibi” coşkuyla kaf..kaf.. çekerken..

okul bahçesinden gürültü yaptığı için kovuldu.. Olsun.. Ömer’in hayatını kurtardıkya O yeter bize…
TANRI..GÜNAHLARIMIZI AFFETSİN…AMİN
Cengiz ERİÇ - Küçükkuyu/ Çanakkale Kasım 2008

Ne Çılbırmıs Ama…

İnadına sıcak bir Karşıyaka günü..KSK genç takımı antremanı…Unutulmaz antrenörümüz Baba Cevat (Gök) turşumuzu çıkarmış, ayakta duracak halimiz kalmamış..Kan ter içerisindeyiz..Antreman bitince toplu olarak başımızda “Narta” Mustafa çarşıya doğru yürüyoruz..( Narta Mustafa için ileride ayrı bir sayfa açacağım) hepimiz öylesine acıkmışız ki..konuşmalar hep yemek üzerine yoğunlaşmakta…”Narta” Mustafa çok iyi çılbır yaptığını öylesine ballandıra..ballandıra anlatıyor ki..Hepimizin ağzının suları akıyor.. Karşıyaka’nın meşhur mandracısı Sakıp Ağa’nın büyük torunu Sabahattin (Hakyemez) yoğurtlar benden dedi…Yine genç takım arkadaşlarımızdan Hayri (Yumurtacı Hayri) yumurtalar da bendan..( Özellikle BENDAN diyorum,çünkü Hayri Yunanistan Türklerinden..Birkaç yıl önce Türkiye’ye göç etmiş,türkçeyi kendine has,hoş bir şive ile konuşuyor) deyince,Tek sorun O kadar kişiyi ağırlayacak mekan sorunu ortaya çıktı. O sorunu da Gode Cengiz’in müdürlüğünü yaptığı yazlık Gül Sineması ile çözdük..

Sabahattin mandıradan bir lenger yoğurt aldı..Hayri de bolca çatlak yumurta.Sarımsakları da manavdan alıp, topluca sinemaya gittik. Narta Mustafa abi.büyük bir iştahla çılbırı yapmaya koyuldu. Bu arada aynı sokaktaki meşhur elektrikli fırından alınan sıcacık ekmeklerin kokusu, açlığımızı ve iştahımızı bir kat daha arttırmıştı.Artık sabırsızlıkla çılbırın hazır olmasını bekliyorduk. Mustafa abi, yemek hazır buyurun beyler deyince büyük bir iştahla çılbıra saldırdık. Ancak ilk lokmayı alan herkes birbirine bakmaya başladı..ikinci..Üçüncü zoraki lokmalardan sonra herkes yemeği bıraktı.. Çünkü çılbırın lezzeti nedendir bilmem kötü değil tam bir felaketti.

Herkes bir tarafa tüydü..sıcağın ve yorgunluğun etkisi ile hepimiz sinema sandalyelerinin üzerine uzanıp, sızıp kaldık..Ne kadar uyuduğumu bilmiyorum.Bir ara gözlerimi açtım..Müthiş acıkmıştım..Her şeye rağmen bir köşede duran çılbır bana çok çekici göründü. Dayanamadım ekmeği koparıp çılbırı kötü tadına rağmen yemeye başladım..Birkaç lokma almıştım ki..Yumurtacı Hayri’nin bağırışı sinemayı çınlattı…
Hİ..Hİ..Hi..TE BE UYANIN KEDİ DA..KÜPEK DA YEDİ..CENGİZ DA…
Meğer biz uyurken mahallenin kedileri..köpekleri..çılbıra bir güzel girişmişler.
Uyku tutmayan Hayri de olanları görmüş…Ben çılbırı yemeğe başlayınca narayı ondan patlatmış…Uyanan arkadaşlar olayı öğrenince uzun süre Hayri’nin şivesi ile benimle dalga geçtiler..
NOT; O gün ..Bu gün..çılbır yemem..

Cengiz ERİÇ – Küçükkuyu/ Çanakkale Kasım 2008

 

 


 

Hadi gel de yazma…

 Ben Karşıyaka’da lunaparkın karşısında oturuyorum. Buraya taşınalı 23 yıl  olmuş,  Ne kurban bayramları yaşadık burada unutulacak gibi değil, hele ilk yıllarda yanımızdaki arsa ile karşımızdaki  arsa mezbahaya dönerdi.  Nerede ağaç varsa önünde kurban kesme kuyruğu oluşurdu. Kan gölleri…koç boynuzları..ayaklar..kelle derileri arasında yürümek mümkün değildi. Bunlar yetmezmiş gibi..kendini temiz sananlar 20 santimlik çukurlar açar, atıkları oraya gömerdi..bunu da yolun kenarına açınca her biri bayram sonrasında bubi tuzağına dönerdi. Artık yazmaya bile gerek yok..mastak, matsak koyun kokusu ile çingenelerin körükle tütsüledikleri kelle ve ayak kokuları da işin cabası idi.

 

Şimdi bu kurban bayramında ben ne bir koyun gördüm, ne meleme sesi duydum, ne de koyun kokusu duydum. Ama işin beni çelişkiye düşüren tarafı da 63 yaşımdayım ilk defa bu bayram öğleye doğru kurban kavurması yemedim..İçimde fırtınalar kopuyor..beynimin  bir yarısı, ne kadar gereksiz, ne kadar  ilkel  bu  bayram  derken, öteki yarısı da kurban eti de, kurban eti  diye tutturuyor…Ne kadar zor şey insanın alışkanlıklarından vazgeçebilmesi…

 

Ben 12 yaşıma kadar Kırkağaç’ta yaşadım..3-4 dönüm bahçesi olan, içerisine at arabası ile girilen, Kavun zamanı evin boş olan her yerine binlerce kavun asılan, zeytin zamanı yer gök zeytin çuvalları ile dolu olan, evin bir odası “yağevi” diye ayrılan, mutfağında 16 tane koca koca küplerin yer aldığı, içlerinde ev sabunundan, 8 çeşit kuru üzüme, turşusundan pekmeze kadar

her tür organik ürünün bulunduğu bir evdi bizim evimiz…

 

Rahmetli dedem “Turpluların Halil Efendi” çok büyük yokluklar içerisinde büyümüş, ama çalışkanlığı  sayesinde  bir süre sonra halini vaktini  düzeltmiş,

Bir gün nineme demişki..

-         Evliya;  Çoban kuyuda bir bağ satılıyor…Bu bağ “Keyif bağı”

Ehh..artık dünyalığımızı yaptık..Sen bana şu sakladığın paralardan 50 lira ver…Bağ etse..etse 30  lira eder ama..50 de deseler…Ben bu bağı alcem….

Dedem o keyif bağını almış, keyif bağı denmesinin sebebi: bağda 150 kök asma var..ama asmalar, ne kurutmalık çekirdeksiz üzüm asması, ne pekmez çıkarmaya yarayan delikara  asması..yani ekonomik değeri yok..Ancaaak   her çeşitten 2-3 kök olmak üzere 50 çeşitten fazla üzüm var; kelek üzümü, zeytin üzümü, pembe çekirdeksiz, tavşan böbreği, delikara..misket, razakı,nar üzümü, şam üzümü,iri kara, baştankara, keçi memesi ilk aklıma geliveren çeşitler…Ağaçları  sormayın  gitsin..Ceviz..Kiraz…Vişne…Kayısı, zerdali, ayva, elma çeşitleri  daha  neler neler….

 

İşte O çocukluğumun Kırkağaç’ında her dini bayramda ninem evimizin dış cephesini ve bahçedeki teneke saksıları çivitli kireç ile büyük bir özenle badana yapar. Bayram sabahı uyanır,  uyanmaz..en ucra köşeye atıklar için derin bir çukur  açtıktan sonra…Tüm komşular  gibi  sokak kapının önünü süpürerek evimizi bayrama hazır ederdi..Bayram namazı için dedemin giyinmesine yardım eder, birgün önceden sabunlu su ile yıkadığı, meslerinin üstüne giyilen lastik pabuçları  kendi giydirirdi.. Namaz dönüşü dedem kapıda beklenir..Ninem dedemin elini öperek kutlardı bayramını…Biri dedeme, biri nineme…sıra ile bir yıl anneme bir yıl babama olmak üzere 3 koyun kesilirdi…Kurban kesenler o sabah oruç tutar..kesilen kurbanların  yumurtalıkları ile böbrekleri acil olarak pişirilir…Oruç tutanlar..orucunu  açardı….Kesilen her koyunun sağ tarafı hayır olarak dağıtılır..sol tarafı  kavurma yapmak için bize kalırdı…(Koyunun sağ tarafı ile sol tarafı karışmasın diye parçalanmadan üzerine çörtük susamı yapıştırılıdı) Yapılan kavurmalar 5-6 kiloluk küplere basılır,

bozulmasın diye üstlerine  kuyruk yağı dökülürdü…

 

        O günün öğle yemeği mutlaka  kurban kavurması olurdu. Yanına bulgur pilavi pişirilir, salata yerine yoğurt ve turşu konurdu. O öğle yemeklerini asla unutamam..Çünkü şölen gibi olurdu. Sofra hazırlanırken ( Tabii ki yer sofrası)  herkesin önüne çatal  konur, yalnız yanımızda çalışan Mehmet ağabeyin önüne  tahta kaşık konurdu.  Çünkü hiç unutmam Mehmet ağabey kavurma kabına kaşığı  daldırır, yağı ile birlikte yerdi….

 

        Eeee…şimdi  ben soruyorum?  Bayramları böyle yaşayanların 2008’in Kurban Bayramında…koyun görmemesi…Koyun melemesi duymaması..koyun kokusunu hissetmemesi…Hadi  hepsi bir yana bayramın 1. günü  kurban kavurması yiyememesi….Koparmazmı O’nun beyninde  fırtınaları…Arkadaşlar zorum beynimde ..Yarısı geçmişi istiyor…Yarısı  bugünü….Herkese iyi  bayramlar….

11.12.2008  Erdal ÖNAL

 

 


 

ŞULE HOCAM...

Bugün bütün öğrencileri üzerinde hakkı ve izleri olan bir hocamızı daha sonsuzluğa uğurladık.Nur içinde yatsın.
"Taht misali musalla taşında" yatarken, imam efendi soruyordu;  Hakkınız helal eder misiniz?
Bense içimden "acaba o giderken  bize, ama özellikle bana olan haklarını helal etmiş midir? diye soruyordum.Umarım etmiştir.
Yıl 1961
Lise son sınıf mezuniyet sınavlarında üç dersten ikmale kalmışım.
Yaz boyu, işte 19 yaşında KSK'da basketbol oynayan bütün takım arkadaşlarım gibi vaktimin çoğunu salonda geçirmişim.
Bir taraftan da, (sözüm ona) çaktığım "Cebir","fizik" ve "kimya" dan güz sınavlarına hazırlanıyorum.
Cebir'den sorun yok. Hocam (Mehmet Erişkin abim) haftada 3 saat derse geliyor.

Eylül'de ilk önce cebir sınavına giriyorum.(Benim kuşağımdan olanların anıları tazelensin,sonraki , özellikle test çocukları şimdiki kuşaklar öğrensin diye anlatıyorum ; Bütün sınavlar sözlü,kara tahta önünde ve biri kendi öğretmenin olan 3 hoca tarafından ve teker teker sınava alınarak yapılıyordu.) Sorulan iki soruya cevaplarımı saniye sektirmeden tahtaya geçiriyorum.
Metematik hocamız Şükran hanım,memnun gözlerle bakan iki mümeyyiz hoca'ya ; " Bu, işte hep böyledir,sene içinde çalışmaz
eylülde gelir hep bunu yapar", diyor. (Aslında başarı Mehmet Erişkin'in,benim gibi haytaya matematik öğretebiliyordu.) 

10'la geçiyorum.

Üç gün sonra Fizik sınavına giriyorum: İki soru'yu da nur içinde yatsın Ali İkiz hoca'nın yardımlarıyla yapabiliyorum.Mümeyyizler belli ki üçüncü bir soru soracaklar. Ama, Ali Hocam " Bu delikanlı sıkı sporcudur.Bizim basket takımının kaptanıdır" diye beni omuzluyor. Yeni bir soru sorulmadan 5'i kıvırıp ,cebe koyuyorum.

Ve ertesi gün.
Son sınav Kimya. Geçersem mezun oluyorum. Çakarsam bir yıl bekliyeceğim.

Sınavda iki soru soruluyor. Biri kesin "Aromatik"ten geliyor. Bu nedenle sadece buna yüklenmişim.Nitekim ,soruyu eksiksiz cevaplıyorum.İkinci soruyu bilmiyorum. Sevgili Şule Hocam ,gözlüklerinin ardından kızgın bakarak ,"bir soru daha soracağız" diyor

Onu ve diğer iki hocayı şaşırtan bir cevap veriyorum; "Olmaz hocam iki sorudan birini yaptım,5'i hakettim diyorum" ve çıkıyorum.
Üçüncü soruyu sormalarına fırsat versem,nereden geleceği gün gibi aşikar...Zaten çakacağım. ( O gün oynadığım bu oyunun, Şule Hanımı ve diğer hocaları bir vicdan sorunuyla başbaşa bırakmak olduğunu düşünüyorum , bugünden bakınca) 

Öğleden sonra sınav sonuçları asılıyor. Kimya'dan (3)'le çakıyorum...
Kös kös eve döndüyorum. Rastlantı bu ya o saatte hiç olmazken Nafi (benden 14 yaş büyük) ağabeyim evde.
Sonucu soruyor, anlatıyorum.."Kalk okula gidiyoruz.Hocalarla ben konuşurum"diyor.

Sonucun değişmiyeceğini söylüyorum,israr ediyor,gidiyoruz.
Şule hanım ve diğer hocalar , işlerini bitirmiş okuldan ayrılmışlar. Abim,Müdür muavini Refik beyin odasına dalıyor. 10 dakika kadar sonra dışarı çıktığında , merakla, ne olduğunu,ne konuştıklarını soruyorum; 

"Bırakırlarsa bir yıl boşa bekliyeceğini,amacının hukukçu olmak olduğunu, mezuniyetten sonra kimya ile hiç işinin olmayacağını anlattım,zaten seni çok iyi tanıyor, ben Şule hanımla konuşurum,dedi" diyor...


Ertesi gün, umutsuzca okula gidip listeye baktığımda ,notumun düzeltildiğini, (5) yapıldığını hayretle görüyorum.

İşte ben böyle mezun olmuştum...

Sevgili Şule hocam,

Bu olayı, hiçbir zaman aklımdan çıkarmadım ve bana yüklediği sorumluluğa hep sadık kaldım.
O yıl girdiğim, hem İstanbul hem de Ankara Hukuk Fakülteleri giriş sınavlarını kazandım.
Belki , bana anlayış göstermeyip,çaktırsaydınız,ertesi yıl böyle bir şans yakalıyamıyacak,yaşamım başka bir mecraya akacaktı. Siz benim yolumu açtınız. Sizin sayenizde hukukçu oldum, size ve bana emeği geçen bütün hocalarıma (Bu arada Rafik Korkan hocamı da minnetle anıyorum) layık olmaya çalıştım , insanlık onurumdan hiç ödün vermemeye çalışarak,35 yıl avukatlık yaptım.

Sizi hep hatırladım ve hatırlayacağım...
Nur içinde yatın...
  
Sevgiyle kalın arkadaşlar.

Necat Kuymulu
6.Ed.A 1961




MASALLAR

Kimya hocamız  Şule hanımı da kaybettiğimizi biraz önce üzüntü ile
öğrendim. Allah rahmet eylesin...Hepimizin başı  sağolsun.
 
Okulumuz ile ilgili haberler  geldikçe...Üzüntülü de olsa.. sevinçli de olsa
alıp beni atıveriyor yıllar  öncesine..şimdi olduğu  gibi...
 
MASAL; 1
Yıl 1962, Pavyon dediğimiz binanın alt katında sağdan 2. sınıfta yani
4-C  sınıfında okuyoruz. Kimya dersimize Behire Akdoğan hocamız
geliyor. Dersleri de Müdür  odasının olduğu  ana binadaki  öğretmenler odasının  tam altına denk  gelen  kimya laboratuvarında yapıyoruz...
O zaman Karşıyaka'ya  ve tabii  bizim okula  havagazı  veriliyor....
Deneyler yapılırken  tüpler havagazı ocağında ısıtılıyor...Yani kimya
laboratuvarında havagazı var..Behire hanım da olağanüstü
evhamlı  bir  öğretmen zil çalınca  laboratuvar kapısında toplanıyoruz.
Behire hanım geliyor...kapıcıyı  açıyor...tam bir  tazı  görümünde
yerlere kadar eğilip...koklaya...koklaya  8-10  metre  ilerliyor...
biz onu en az 3-5  metre  geriden izliyoruz...
Güvenli  olduğu kanısına  varınca...buyurun  çocuklar yerlerinize diyor. Ve  bu seramoniden sonra  dersler  başlıyor....
İşte  O gün  konumuz  iyot  ile  ilgili idi..dersi  anlattı..bir kavanoz dolusu iyotu (kırmızı pul biber görünümünde) ön  sıradaki arkadaşımıza verdi...yakından görelim diye..elden  ele  dolaştırıyoruz..İyot kavanozu  tüm sınıfta  dolaştı..kürsüye geldi.
Ama dolu olan kavanoz yarıya inmiş...
Behire hanım sinirlendi..
-Nerede  bu iyotun yarısı..kim aldı ise getirsin..buraya bıraksın dedi
sınıftan " tık" yok..
Suçlu bir kişi  değil ki...sınıfın  yarısı...
dersin ortasında hepimizi kaldırdı..giriş kapısının önünde  topladı..
sıralarımızın üzerindeki..defterlerimizin..kitaplarımızın  arasına
bakmaya...elindeki  kağıda da  lekeli  defterlerin sahiplerinin numarası
ve adını  not  almaya  başladı..
 
Meğer bizim  defterlerimizin arasına bir çay kaşığı kadar numune
 aldığımız  iyot defterin  arasında  tabak  büyüklüğünde tentürdiyot ( böylemi tazılıyordu acaba?) renkli  kocaman  lekeye  dönüşmüş,
 
İşte O yıl Behire hanımın çantasındaki O liste  belki 30  defa çıktı..
sağ eliyle  listeyi havaya kaldırırkende....
  - vereyim mi şimdi bu listeyi  disipline ...Göndersinler mi? hepinizi
     Namık Kemal'e...diye  diye  bizi  defalarca  tehdit etti....Biz de saf  saf.... Her dafasında
 - Vermeyin  hocam..bir daha  olmaz dedik...Ama yapacağımız hiçbir şeyden de  geri  kalmadık....
Nur içinde yat sevgili hocam......
 
ALINACAK DERS; kimse iyot aşırmasın leke yapıyor....
 
MASAL 2
 
Yıl 1963 Esas lise binasının üst katında balkonlu sınıfların sağ  tarafta olanındayız  
yani  5 Ed D  kimya derslerimize Şule hanım geliyor...
İlk defa tanıyoruz..epeyce de yadırgıyoruz...Bir hanım olarak kendisine estetik  açıdan  hiç dikkat  etmeyen...Yerlere kadar uzanan
mantosu...soğuk havalarda  üşürüm  telaşıyla  her yerini örttüğü kalın
bir eşarp veya şalı...Düzeltmek için  hiç  çaba  sarf  etmediği ege şivesi....Şaşırtıyor  bizleri....
     Çünkü  hepimiz...Tahsin Yaşamak hocamızın şıklığını kıskanılacak kadar  düzgün  türkçe konuşmasını...
bir yıl önce tarih derslerimize gelen Jale Oğultürk'ün  zerafetini  arıyoruz...
Bütün hocalarımızda....  Neyse  dönelim  esas masala.......
 
    Çok soğuk  bir  kış  günü..Şule  hanım  kimyadan  yazılı yapacak
çok üşüdüğünü  bildiğimiz  için  sobayı   söndürdük...sınıf  buz  gibi..
Şule  hanım  geldi..titreye  titreye...Sınıf da soğuk  resmen  buz kesiyor ama... sınav da  başladı...
    Arkamda  Hüseyin Girgin  Oturuyor...O  kimyadan  iyi...Bütün
A grubunu  sorularının  hepsinin  cevaplarını  yazmış  bir  kağıda
verdi  bana...5 cevap  var...kaç istiyorsan  o kadar  yapıp  bir
başka  arkadaşa  cevapların yazılı olduğu  kağıdı  veriyorsun...
4 kişinin  icraatı  tamam...Hüseyin  10  alacak  bizler de 6 alacağız
yazılıdan  tabii ki  farklı  sorular yaparak....
    Aradan 15  gün  geçti..( Yazılı sonuçlarını çok geç okurdu)
Hocamız  notları  okuyor... Hüseyin  7.... Erdal  4,  Mehmet İkiz 5
Münir Erçeltek 6,  Akın  4,   şaşırdık  kaldık....
    Ben Elimi  kaldırdım... Akın da...
    - Hocam  benim kağıdıma  bir daha  bakarmısınız demeden
      Şule  hanımdan  cevap....
    - Çok mu biliyon kimyayı?...hadi ge..sözlü yapem...hadi  ge...
       aynı  soruları  sorcem.. gecen mi?
 Bu arada  Akın'la ben Özcan Tekgül  gibi  kıvırdık...sözlüye
kalkmadan   paçayı  kurtardık....
     AMA....Vallahi  de....Billahi  de  kağıtlarımız  6'lıktı....
 
ALINACAK DERSAklı olan kimse Şule Hanıma yazılı ıitirazı yapmasın...:::)))))))
 
Nurlar  içinde  yat  sevgili  hocam...Haklarım  helal olsun...
 Erdal ÖNAL - 04.12.2008



 Hasan Tahsin Abakan’ın 22. 11. 2008 Kuşadası Sürmeli Oteli’ndeki Konuşması 


            Öncekilere, sonrakilere ve özellikle 58 mezunlarına selam ve sevgilerimle...


            Buluşmamız hoş başlasın ve öyle tamamlansın.


            Dünyaya bir süreliğine insan olarak geldik ve ona mahsus duygularla buradayız. Sözcüklerle geçmişten geleceğe iletişim kurduk, duygularımızı ve düşüncelerimizi yazı ile ilettik. Bu yetmedi sayı düzenini icat ettik. Evrensel dili yakaladık. Kainatın geçmişini, yapısını, geleceğin olaylarını matematikçe okuyor, yazıyoruz. Biraz soğuk, ruhsuz, mezarlıktaki taşlar gibi ama yalansız, riyasız, hayalsiz, duygusuz, tek doğru için değişmeyen matematiğe sığınıyoruz.


            Geçen İstanbul Kitap Fuarı’nda, bir bilen;


            “Günde otuz beş bin kitap, dünya insanının ilgisine sunuluyor.” diyordu.


            Tahminen beş bini bilimsel nitelikli olsa, kalanı insandan insana kendince yeni bir şeyler anlatmaya çalışır, anlatacak şeyler bulabilir. Bu anlatı hiç bitmeyecek diyebiliriz. İnsanı çözmeye uğraştıkça dolanıyor. Ünlü doktor, yetmiş yıl önce ‘Bilinmeyen İnsan’ı yazdı, rahatlayamadı. Birkaç yıl sonra ikinci kitabını yayımladı, herhalde üçüncüye ömrü yetmedi. 


Başta en nadir olan elmas ve diğer değerli harcıalem olan maden, yeraltında durmaya mahkum. Güzelliklerini, faydalarını sergilemek için insanın himmet, gayret ve marifetine muhtaç. İşte insan onu arayıp buluyor, sanatına duygularını ekliyor, boyunlarda, kulaklarda, parmaklarda estetik bir zarafetle güzelliklere güzellik katarak konuşuyorlar. 


Bu düşüncelerle insanın da elmasından, kireç taşına kadar benzerleri, az veya pek çok vardır. Yine insanlar, büyüklerimiz, kendi benzerlerini yetiştirmek üzere, adına okul dedikleri, aslında, tasfiyehaneler (arıtımevi) açmışlar. Bu liselerde (Fransız çocukları hapishane derlermiş.) hayatınızın baharında, 15- 18 yaşları arasında kara tahtayı seyredip tebeşir tozu yutmaya mahkum edildiniz. Biri gitti, öteki geldi... Her biri kendi havasını çaldı, söyledi. En belalısı matematik, aldı sözü; 


“Öyler doğrusu, Taylor çemberi, Lemoin noktası, Brianşon teoremi...” dedi.


“Beni dinleyin! Ancak benimle düşünürsen, maksat ve muradına erişebilirsin.”dedi. 


Sonra demeye devam etti...


“Pazartesi yazılı yoklamada, irrasyonel fonksiyonların değişimi ve grafiğinin çizilmesi, trigonometrik fonksiyonun integrali üzerine iki soru soracağım. Tekrar, tekrar edin.’dedi.     


“Ey matematik! Nedir bu zulmün bana?!... Bu pazar karşı cinsten arkadaşımla önce fuara, sonra sinemaya gitmeyi kararlaştırmıştık. Bu oldu mu ya!... Sen hiç gençlik yaşamadın mı? Karşı gelinmez duygular yaşamadın mı? Bende ne duygu ne hayal bırakıyorsun!... İcat edenlere yuh!... Kitabını yazana, okullara koyana yuh! Okutanına da yuh... Hepsini şeytan görsün.”demiştik. 


Siz de demiş olabilirsiniz. Bedduaların hiç biri tutmadı... Ne lanetlendi ne şeytan götürdü ne de Azrail ile karşılaştım. Hala melek kalpli, ipek yüzlü, pırıl pırıl gençler geliyor, sorularını çözdürüyorlar, bin teşekkürle ayrılıyorlar. Azrail de bunları görüyor, başka adrese gidiyor. Ben de tatlı huzur alıyorum dünyadan... Bu son faslımda bunamadan, takatten düşmeden, sürdürüyorum sefamı... 


Akıl içine, becerebildiğiniz kadar olgun ve hilesiz duygu katınız. Asude bir bahar içinde, ihtiyarlamadan ve kendinizi bırakmadan yaşlanın. Güzel şeyler söylemeye çalışın ya da söylenmişleri tekrar edin. Örneğin;


“Çiğdem derki ben alayım. Benden güzel çiçek var mı?”


Gönül bir süre çiğdemin peşinden gider, süresi kişiye göre değişir, akıl varsa araya girer, bazen;


“Çiğdem, güzelliğin beş para etmez, bendeki bu aşk olmasa.”der ve durur, düşünmeyi sürdürür. 


“İki kapılı bir handayım, gidiyorum gündüz, gece...” 


Bir bakar ki;


“Dönülmez akşamın ufkundayım. Bu son fasıldır gönül.”


“Limandan demir alma zamanı geldi.”


“Durdurun Dünya’yı inecek var.”


“Halden mazi olmuş.”  


Aklınızı doğru işlerde kullanın. En büyük nimet o... Akıl oyunları güzel şeyler, durmasını bilenlere. 


Sizi her şeyinizle sevmiştim. Şu anda da seviyorum. Kalan ömrünüzü; akıl, beden ve ruh sağlığı içinde mutlu olarak, etrafınıza mutluluk dağıtarak tamamlayın. Hoşluklarla kalın. 

    Hasan Tahsin Abakan



Bizim üzülmemize dayanamazlar

Kemal Kamil-ABD


Çocukluk ve gençlik yılları beş duyunun en güçlü olduğu zamandı.

Ve Karşıyaka çiçek kokardı.

Yaz aksamları yasemin,Ful,ballıbaba,manolya, şebboy ve gül tadına doyum olmayan rayihalarıyla 

ruhu sanki kucaklar, mesut ederdi. 

Menekşelerin kendine özgü bir kokusu vardır.

Tıpkı fal bakar gibi aşina yüzler aradınız renklerin valsında.

Kimi çatık kaşlı,kimi masum,kimi işveli yüzlerdi.

Baharla beraber gelen yaban laleleri,sümbülleri

iskelenin karşısındaki köşede satılırdı.

Nar çiçeği kokmaz ama karmen kırmızısıyla sizi büyüler.

Ayva çiçeklerinin kendine has bir parfümü vardır.

Dut gösterişsiz çiçeğini acele mevya yapar.

Alibeyin hamamının önünde biri büyüklerin tırmandığı kalın ,diğeri küçüklerin paylaştığı ince gövdeli beyaz dut ağaçları vardı.

Fıstık çamları reçineleri,polenleriyle sıradadır.

Kozalakları açmanın kısa yolu,ateşte pişirmekti.

Ve evimizde kış sabahları,sobanın,bazen mangalın üstünde elma,limon kabuğunun misk gibi kokusuna,

kızarmış ekmeğin,çayın iştah açan kokusu karışırdı.

Analarımızın sevgiyle ve özenle pişirdiği

yemekler,değme ahçıya taş çıkarırdı.

Çünki yerli bakla,araka,enginar,fasulye,bamya,

patlıcan,biber patates,havuç,marul,soğanla 

yaz güneşinde yapılan domates,

biber salçalarıyla pişirilirdi.

Yavaş yavaş,usulca ve zahmetsizce aramızdan ayrıldılar.

Çünki bizim üzülmemize dayanamazlar.

Serviler altında,sessiz yatar ve ancak bir "Fatiha" beklerler o kadar.

 


BAKKAL AMCA 


Fikret ağabey;  

 Sözünde  dur  lütfen; Çünkü  bir  süre önce  bir mailinde " Bir  süre sonra Soğukkuyu caddesindeki

Hafız bakkaldan bahsedeceğim"  demiştin....müşterilerin  hala  Hafız Bakkalı  bekliyor....

Yanlış hatırlamıyorsam..Çifte fırınları  geçtikten  50  metre kadar sonra(Soğukkuyu'ya doğru) sağ

tarafta...hemen sağında 5-6 metre çukurluğunda  bir bahçe olan...bisikletle  gezen...göbekli  bir 

bakkal  vardı...Sanırım  Hafız  Bakkal  O idi... Çok iyi tanırdım da  ama kim olduğunu  bilmezdim.....

Sen   Hafız  bakkaldan  söz edicem  deyince  ben haftalardır..."pehlivan tefrikası"  bekler  gibi

sizi  bekliyorum....Bugün  artık  dayanamadım.....

 

Çünkü  sözünü  ettiğim  bakkal  dükkanını   geçince...   ileride liseye giden sokağın  başında

Fikret  bakkal....hemen  solda da  ibrahim  bakkal  vardı.....Sonra da zaten  Soğukuyuya varılırdı...

 

İşte bunları  düşününce.. Hafız  bakkal  benim  tarif ettiğim  kişi  diyorum..Borazan gibi sesiyle

hatırlıyorum..sözünü  ettiğin  kişiyi.....7 düvelle  barışık  bir kişiliği  vardı...dilerim...O'dur.

Erdal Önal-19.11.2008



Erdal abi sözünü ettiğin Fikret Bakkal benim babamdı.2002 de kaybettik.O zamanlar köşe başındaydı babamın dükkanı.Valla anılarımı tazeledin.Teşekkürler sana.

Tahsin İsken



Haydi Tahsinciğim,

Fikret Bakkalı bize bir anlat,

Hepimizin mahallede bir bakkalı vardı,

Küçük veresiye defteri,

Bakkal Hayati güvenilir müşterilere ayrıca bakkalda bir defter açmazdı,

Sadece o küçük deftere yazardı oda müşteride dururdu,

Durum uygun olunca borç ödenirdi,

Hergün 250 gr teneke peyniri alınırdı,

Özel günlerde deri tulumu alınabilirdi,içinde keçi derisinin kılları olurdu,

Annemiz peynir çok lüx olduğu için çok yersek karnımızda kurt olur diye korkuturdu,

Yoğurdu evden götürülen bir tabağa alırdık,önce darası alınırdı,

Sonra kaymaklı tarafından istenirdi,kaymaksız yoğurt pek makbul değildi,

Eve gidinceye kadar üzeri ince beyaz kağıtla örtülürdü,yanından tadımlık bir parmak alınırdı,

Gramajı tutsun diye en ufak parçası bile kesilirdi peynirin,

Hesap makinası olmadığı için kusuratları hesaplamak zordu çünkü,

Mis gibi taze ekmek eve varmadan mutlaka kuşu koparılırdı,

Petibör bisküvileri teneke haylayf kutusundan tane ile satın alırdık,

Arasına lokum sıkıştırıp o zamanın üretimini kendimiz yapardık,

O lokumlu bisküvilerin tadına doyum olmazdı,

Sonra içinde kar gibi bulut saklı çokoprens çıkınca,pabucu dama atıldı lokumlunun,

Keza akide ve peynir şekeride öyle,

Leblebi nohutu cebimize doldurup oradan alıp yerdik,

Birde Nehoş gazozu alabilsek içine leblebi atıp köpürtüp içerdik,

Tahsin kusura bakma kaptırmış gitmişim,

Oysa sen anlatacaktın bakkal amcayı,

Gerçi bunlar bizim çocuklara masal gibi geliyor,

Ama güzel olan o masallardı,

Yani güzellikler masallarda kaldı galiba,

Her sinemaya gidişte gazoz içemezdik ama kriz lafını hiç bilmezdik,

Neydi o günler hayali bile cihan değer,

Hepinize mutlu günler,

ERKAN ATİK-1972



Sevgili Dostlar, arkadaşlar,

Benim sizlere bahsetmek istediğim hafız bakkal  istasyondan soğukkuyu'ya giderken şimdiki hükumet binasının, 

nufus müdürlüğünün hemen hemen tam karşısında sag taraftaydı. 

Yıl 1936 ben dört yaşlarındayım. Biz Musavat sokağının en sonunda sağ tarafinda oturuyoruz. Sokağın bitiminde, karşı sında birkaç tane iki katli evler var. Bunların birinde benim yaşımda arkadaşım SEFA  oturuyor. 

Birgün onunla, oradaki "  i r i m " dediğimiz toprak yoldaki sazlardan koparıp at yaptık kendimize, birerde kırbaç. Soğukkuyudaki tramvay deposuna gidip atlari seyredecektik. Deh deh diye diye biz tramvay caddesine çıktık sol tarafa döneceğimize sağ tarafa donmüşüz istasyona doğru. Tam hafız bakkalın önünde hızla gelen bir taş arabasının altında kalmak üzere iken kuvvetli iki el ikimizi de kaptığı gibi çekti kenara. Ben ve Sefa ağlamaya başladık. Bizi yanına oturttu, birer şeker verdi, nereye gidiyorsunuz dedi biz biryandan ağlıyorduk,atları seyretmeye dedik, iyi amma atlar bu tarafta değilki siz ters gidiyorsunuz dedi birer seker daha verdi. 

Nekadar zaman geçti bilmiyorum, annemin dayısı gelip bizi aldı.

Çok iyi biliyorum Hafız bakkal 1943 senesinde de orada idi. Sonrasını bilemiyorum. 

Sizin bahsettiğiniz hafiz bakkal her halde onun çocukları idi.

HAFIZ  BAKKAL sonradan da konuşmalardan anladığıma duyduğuma  göre hemen hemen herkesin adresini bilirmiş. 

Çok temiz yürekli çok insancılmış, herkesin yardımına koşarmış.

Bizi taş arabasının altından kurtardığı için minnettarim. Allah rahmet eylesin.


Bahane ile onu ve diğerlerini de andık.Sizlerin söylediğiniz, hatırladığıniz hafız bakkal belkide onun çocuklarıdır.. 

Sevgilerimle.

Fikret TOPAC   19-11-2008




KARŞIYAKALI OLARAK SORUYORUZ 


Merhaba Arkadaşlar, ben kendi kendime soruyorum. 

 

−  Karlis grubu olarak niye bu kadar geçmişe özlem duyuyoruz ? 

 

−  Neden hep geçmişle ilgileniyoruz acaba geleceğimiz için hiç umut mu yok ?  

 

−  Eski Karşıyaka 'yı neden koruyamadık.Hep idareciler mi sorumlu yoksa eskiden çevre bilinci 

mi yoktu ? 

 

−  Ege harikası olan bu binaları , heykelli bahçeleri, arnavut kaldırımlarını korusaydık . Aynı 

insanlarıda koruyabilirmiydik? 

 

−  Neden hep yıkıyoruz ; hep rant demeyin ..Acaba o kültüre yabancı mı kaldık? 

 

−  Bizim kültürümüzden gelen güzellikler olsaydı yinede yıkarmıydık? 

 

−  Güzel insanlar güzel atlara binip gidince geride kalanlar ne yaptı? 

 

−  Acaba belediye başkanını evleri yapan taş. ustalarından birini mi seçseydik? 

 

−  Karşıyakalı idarecilere önce bizim lisede okuduğumuz mantık, felsefe, sosyoloji ve sanat 

tarihi dersimi versek ? 

 

−  Yollar  Asfalt kaplanırken kendimizi sadece ayakabılarımızın  pençesini mi düşündük? 

 

−  Sahile apartman dikilirken Karşıyakanın New York olacağını mı  bekledik?  

 

−  Acaba beyazdan önce insanlar mı kirlendi? 

 

−  Çarş.ıyı bankalar işgal edince Ruhsuz Bankamatikler Çarşısı mı yarattık ? 

 

−  O kadar büyük iskele yaptık ki  hem de 3 katlı, acaba cruis'de yarışırmı diye planladık? 

 

−  Kültür merkezleri niye kale gibi insanları ürkütüyor. Açık hava kültür merkezlerimiz oluşmadı? 

 

−  Festivallerde niçin Atatürk heykelinin önünde bir ressam bir kemancı durmazda  

      terlik satıcısı stand açar? 

 

−  Acaba seyyar kovalayan nostaljik  belediye zabıtaları süs mü oldu. meydan midyeciler ile 

kokareççilere kaldı? 

 

−  Kaldırım kalmadığı için  Kaldırım mühendisliği kavramına  ne olacak? 

 

−  Karşıyaka lisemizin çamları yerine yapılan binalarda ruh var mıdır.   

 

−  Pis denizde tutulan balıkları kimler yer. Acaba bu yüzden kaç kedi öldü? 

 

−  Kollektörlere rağmen neden denize giremiyoruz? 

 

−  Karşıyakanın denizden başka çıkış. yolu varmıdır? 

 

−  Birgün sahildeki apartmalarda  turizm için  pansiyon -oda kahvaltı yazısı görecekmiyiz? 

 

−  Mesela limanın ağzını kapatsak,suyu dışarı pompa ile atsak sonra dozerlerle dibini sıyırsak, 

tünel geçiçimizi yapsak ,zemine beyaz çakıl ve balık yuvaları döşesek,sonra temiz suyu 

doldursak gibi uçuk projeleri düşünen var mıdır? 

 

−  Acaba herşey yolunda ben mi hatalıyım?                    

                                                                                                       

Necati ÇİFTÇİ.-1970 




GÖNÜLLERİN BİRİNCİSİ ( Kağıtçı Salih'in botu...)


Karşıyaka'nın 1960- 1970 'li yıllarından söz ederken birşeye takılır da, danışma ihtiyacı duyarsanız, Başvuracağınız ilk kişi Kağıtçı Salih'tir. Bilmediği tanımadığı yoktur Onun..Kim, kimin akrabası..kim, nerede oturur...Kim ne iş yapar...

Hepsini bilir..üstelik bu da yetmezmiş gibi...Şimdi, kim nerede yaşar...Hayatta mı?..değil mi?..Emekli mi?..

yoksa çalışmaya devam ediyor...Aklınıza ne gelirse sorun O'na bilir...

Ben de eski bir arkadaşın izini bulmak için uğradım yanına..Biraz sohbetten sonra..laf geldi dayandı..Arap Cengiz'e bir baktım, çakmak çakmak oldu Salih'in gözleri..Benden söz ettiniz mi? Bot masalını anlattı mı? sana diye...

Yook anlatmadı dedim..hayıflandı...

- Yaşlanmış be Cengiz.. dedi. Unutulacak masal mı O diye iç geçirince...

Anlatsana Salih şu bot masalını bana dedim...Şööyle bir etrafına baktı...gözlerini tavana dikip..belleğini yokladı..

yüzünde sanki bir anda ay doğdu...gençleşti...zindeleşti..başladı anlatmaya....

Ya 1958..yada 1959...O zamanlar Karşıyaka'da sandalı olanların sayısı parmakla gösterilecek kadar az..Sandal çok ama çoğu balıkçı sandalı..Şöyle bir hafta sonunda sandalla Bostanlı'ya doğru uzanmak için canımızı vermeye razıyız...Çünkü herkes bizi görünce havamız 1500 olacak...Bütün arkadaşlar etrafımızda pervane olacak..sözün kısası büyük hayal..

Rahmetli peder çok becerikli idi. Elinden herşey gelirdi. Birgün dükkanda otururken..Baba..bi sandal alalım mı? deyiverdim. Gözlerimin tam içine uzun uzun baktı..Salih bi sandal kaçpara biliyormusun dedi...Devir fakirlik devri...

millet ekmek parasını zor buluyor...Salih babasından sandal istiyor..Olacak şey değil...

Aradan 2-3 gün geçti..Söylediklerim..babamın aklından çıkmamış olamalı ki..

Salih dedi..Git 4 kardeşlerden 10 tane şeker çuvalı al gel...parasını babam verecek de...O zamanlar babaların lafına..laf mı konur?..Ben bir yandan 4 kardeşlere gidiyorum..bir taraftan da kendi kendime...ne olur bu 10 tane şeker çuvalından..diye soruyorum...1960'larda şeker çuvalı her derdin devası..Denize gideceksen..çadırlar şeker çuvalından..arabaya kılıf dikeceksen.. şeker çuvalından...Hatta yerine göre perdeler bile şeker çuvalından yapılırdı...neyse...Ben konuşa konuşa..aldım geldim 10 tane şeker çuvalını...Babam ben gelince..Salih, ben Şayeste Sokaktaki marangoz Kadri amcana(Özdurak) gidiyorum, hemen dönerim dedi gitti...aradan 15 dakika geçmeden babam bir kucak kereste ile birlikte geri döndü..mutluluğunu gözlerinden okuyordum...Salih dedi..yarın pazar..bu akşamdan..şeker çuvallarına bezir yağını çektik mi? omurgayı da çattık mı?...Geriye kalır, bezir sürdüğümüz çuvalları yağlı boya ile 2 kat boyamak..

neresinden bakarsan bak...senin bot 3-4 gün sonra hazır....

Bu hiç aklıma gelmemişti..Demek bütün hazırlıklar benim içindi...Hayatımın belki de en uzun 3-4 günü idi..

O günler geçmek bilmedi. Ama..4 gün sonra Salih'in artık şeker çuvalından yapılmış bir botu vardı..

üstelik ortasında bir yelken direği...Şeker çuvalından yapılma bir de yelkeni....Kürekler zaten evde hazırdı....

Sanıyorum..Temmuz başları idi..O sıcak gecenin sabahında..Nasıl giyindim..nasıl kahvaltı yaptım...hatırlamıyorum..

sabahın 9'unda sokaklarda bir arkadaşımı arıyordum...Ama kim olursa olsun..yardım edecek..heyecanımı paylaşacak

birisi lazımdı...Çok da şanşlıydım ki..daha bizim sokağın köşesini döner dönmez...Karşıma Cengiz Eriç çıktı...

Daha günaydın bile demeden..Cengiz bot yaptık...tam 4 metre...varmısın denize atalım...Tanrı Cengiz'i zaten macera

çocuğu olarak yaratmıştı..Hiç itiraz etmedi..."Varım" dedi...O kadar...Bizim evden botu kucaklayıp..sahildeki dar kumsala oradan da..Denize atmamız 20 dakika bile sürmedi...Cengiz bana baktı..ben Cengiz'e...meret, kuğu gibi süzülüyordu.. körfezin sularında...üstümüzdekileri çıkarıp..bi güzel dürüp başaltına yerleştirdik.. İkimiz de O yıl 19 mayıs törenleri için diktirdiğimiz kara şortlarla kendimizi kaptan gibi görüyorduk...Atladık bota...Önce popomuzu sağa sola sallayıp botun dengesine baktık.".Cillop" gibiydi...Cengiz önde..ben arkada.." Çek küreği güzelim..uzanalım..Göksu'ya " şarkısı eşliğinde 15 dakikada..vardık Bostanlıya....Oradan Kör İsmail'in lokantasına....

Tek derdimiz..sahilden bakıp da bizi gören kimsenin olmamasıydı...


Deniz pırıl pırıldı..üstelik süt limandı...Cengiz'le göz göze geldik...

- Varmısın Cengiz bi İnciraltı yapalım..dedim...Daha laf ağzımdan çıkar çıkmaz..Cengiz çevirdi botun yönünü İnciraltına...

O gün dünyanın en mutlu 2 kişisi..bizim bez botta idi...Neşeyle...keyifle...şarkılarla..Karaçamuru geçip, İnciraltına varmak bir saat bile sürmedi...Ama bakın ki...Hafta ortası olduğundan...sahilde in..cin..top oynuyordu...Bizim..bizi görecek..iç geçirecek birilerine ihtiyacımız vardı...Rotamızı çevirdik Konak yönüne...asıldık küreklere....tam Güzelyalı açıklarına gelmiştik ki..Bir de ne görelim...Dev bir Amerikan Uçak Gemisi...Karşımızda 20 katlı apartman gibi durmuyor mu?

-Hadi Cengiz şunun etrafını turlayalım..dedim...Hem seyrediyoruz..hem turluyoruz..Ana..bir de baktık..gemi personelinin yarısı, ellerinde fotoğraf makinaları..film makinaları...bizi çekiyorlar...Herhalde bizi doncuk görünce bir ilkel İnka kabilesi vatandaşına benzettiler derken....Sahil Güvenlik botunun anonsunu duyduk...

"Bottakiler...Gemiden uzaklaş.." "Bottakiler...Gemiden uzaklaş.. "

Bu sefer yeni rotamız Konak'tı...aheste..aheste..kürek çekip..etrafı seyrediyorduk..vakit nerede ise öğleyi bulmuştu..

Tam tiyatro binasını geçip..Konağa yaklaşırken..bir de baktık..Sütlüce vapurunun kalkış zilleri çalıyor...

Cengiz: Hadi Salih, asıl küreklere yarışalım demez mi? Olacak şey mi bu..botla gemi yarışırmı?..

Cengiz: Hadi Salih..hadi demeye devam edince..var gücümüzle asılmaya başladık küreklere..Gemi tamyol vermeden bir süre yan yana gittik...Cengiz bütün gücüyle asılıyordu küreklere ama nafile...işin kötü tarafı geminin sol tarafında oturanlar bizi görmüş..herkes bizi izliyor..hatta bazıları alkışlıyordu...Derkeeeennnn..bak kaderin cilvesine...bir eşek imbatı başlamasın mı?...Hemen fırladım...yelkeni açtım..ipini çeker çekmez...bizim bot sanki kuş oldu uçuyor... imbat sertleştikçe..kuş uçuyor ama...omurgadan da çatır çutur..sesler geliyor....

Cengiz dedim; Omurgadan sesler geliyor...Cengiz'den cevap; Bırakma ipi Salih kırılırsa..kırılsın..batarsa..batsın..

Allahaşkına bırakma....

Ben Cengizle cebelleşirken...geldik mi..Sütlüce ile yan yana...Bütün yolcular toplandı geminin soluna...bizi seyrediyor..

biz keyiften 4 köşe...Bot önündeki suyu öylesine yarıyor ki...sanki sürat motoru....

Yarış..Karşıyaka'ya kadar sürdü...Sütlüce; yarışı burun farkıyla kazandı...Biz de gönüllerin birincisi olduk..Çünkü... gemiden öyle bir alkış koptu ki bizim için...aradan 46 yıl geçti...Cengiz'le biz hala duyarız O alkışı....

Masal bitti...Ama inanın Salih bunları bana anlatmadı...birkez daha yaşadı...anılarını....Bana da yaşattı...

sonra döndü...Erdal; Bunları Anlatmadı mı Cengiz sana...Bunlar unutulacak anılarmı?..".Sorarım ben Cengiz'e" dedi

Erdal ÖNAL 14 Ekim 2008



ÇİÇEK PASAJI


 Evet şimdi sıra geldi ÇİÇEK pasajı'na

 İstanbuldaki orjinal Çiçek Pasajının  küçük bir kopyasıydı.Elektrikli Fırın sokağına girince  sağ tarafta eski gazoz  fabrikasının yerine açılmıştı. Babam ve arkadaşları Celal 'in yerine gitiklerinden ben oraya gidemezdim.

Burası ortasında havuz olan aydınlık ve yüksek tavanlı , fayans kaplı  büyük bir alandı.

Cumartesi akşamları dansöz oynatılır.

Ancak herkes biribirine çok saygılı olarak oturur hiç kavga çıkmaz canı isteyen koro halinde şarkı söylerdi.Bu arada iyi şarkı söyleyen masaya diğer masalardan meze gönderilirdi. 

Bizde ne şarkılar söyledik meze gelsin diye çünkü hepimiz öğrenciydik.

Recai ve abisi servis yapardı .Arjantin biralar o kadar büyüktü ki  ,

daha bira bitmeden tuvalet kapısında sıraya girerdik.

Çıkışta doğru cami yanındaki 2 katlı çorbacıya gidilirdi.Mercimek veya işkembe çorbası içilirdi.Ancak çorbacıya giderken fazla gürültü yapamazdık çünkü Kaluç 'un köşesinde Bir baba bekçi dururdu . 

Kahverengi elbisesi ,pos bıyıkları ile bize çok ters bakardı.Pedro bize adını hatırlatır sanırım.

Alttaki resimde soldan sağa ;

Baba Hikmet (Hikmet Denizcioğulları)-Aydın Aytekin-Nevzat Ercümenciler-Melih usta

   Ben -Pedro(Ertuğrul Hasıcıoğulları)  1973 yılı

Sevgiler ve Saygılar.   

Necati ÇİFTÇİ-1970 - 13.10.2008


   Çiçek Pasajını sahibi Ramazan ağabey idi. Recai de Onun akrabası idi. Cebinizde kaç para olursa olsun, o yaşlarda içeceğiniz rakı (Biz o zamanlar biraya hammallık diye takılmazdık) 17 cl'i geçemezdi. 

    Ramazan ağabey hala sağ. Genelde Kafe Bizler'e takılıyor. 

   Tufan Atakişi

  



SAMANYOLU-ASPAVA


DEĞERLİ DOSTLAR

KARŞIYAKA SAHİLDE MELEK SİNEMASINDAN SONRA MAJESTİK BİLARDO SALONU VARDI.

MAJESTİK DAHA SONRA ARABACILAR SOKAGINA TAŞINDI VE YERİNE SAMANYOLU

PASTANESİ AÇILDI.  SAMANYOLUNUN İYİ İŞ YAPMASINDAN SONRA BİRAZ İLERİDE

KARŞIYAKALI NIN KARŞISINDA ASPAVA VARDI.

HATIRLAYAN VARMI ????

BU VESİLE İLE İYİ BAYRAMLAR

SEVGİ VE SAYGILARIMLA,

ERTUĞRUL M. HASIRCIOĞLU

01.10.2008



Majestik Bilardo salonu bir zamanlar, Karşıyaka gençlerinin vazgeçemediği (özellikle bilardo severlerin) bir yerdi..

Ancak, sözünü  ettiğin SAMANYOLU Pasta-Kokteyl salonu onun yerinde değil,

sahilde daha  sonra ETİBANK şubesi olan yerdi.

Sanırım Majestik sokak içinde hemen  bitişik binada idi..Yanılıyor muyum? 

Samanyolu Kokteyl salonu, o günler  için Karşıyaka'da bir yenilikti.

Kendi adıma söyleyebileceğim anılar  bir hayli fazla... O günlere yönelik...

68'lerde gündüz çalışıp, gece  üniversiteye gidiyordum...

Gece okul'dan sonra Pasaport'tan kalkan  22.oo vapuru ile Karşıyaka'ya gelir, eve gitmeden önce durağımız, 

ya  SAHİL Restoranda bir-iki kadeh rakı veya Samanyolu'da bizim için yeni  olan değişik kokteyller atmak olurdu..

(Bütün bunlar, eğer boykot-işgal veya bunlara karar vereceğimiz forumlar 

yada o günlerde ABD 6.Filosu  İzmir'de değil ise olabilirdi) 

ASPAVA ise daha sonra açılan bir  yerdi..Bizlere yetişmedi...çünkü yaşam kavgamız başlamıştı..

(Evlilik  vs. gibi) Sevgiler...

Recai ACAR-1968  01.10.2008


   


KARLİS,BİR ŞARKISIN SEN,ÖMÜR BOYU SÜRECEK

 Majestik ve aspava hakkında fazla bir şey yazamıyacağım ama ,

samanyolu ile ilgili ilginç bir hatıra aktaracağım,

Yıl 70 veya  71 eski etibank şimdiki TEB in yerinde o zamanlara göre oldukça ilgi çekici samanyolu pastanesi açılmıştı,ancak ömrü uzun sürmedi.

O yıllar bizim kuşak gençlik yokluklardan dolayı biraz özenti içindeydi,

samanyoluna gitmek bir ayrıcalıktı,hele yeni yıla orada girmek her babayiğidin harcı değildi,bu babayiğitlerde 

Olcay, Cem, Şeyda gibi  entel takılan müzik ve karşı cins bilgilerinin bizden fazla olduğunu iddia eden arkadaşlardı,

örneğin Olcay  hey dergisinde liste başı olacak şarkıları bir hafta önceden bilirdi,

bir tanesini çok iyi hatırlıyorum,shocking blue'nin Venüs'ünü bilmişti.

Şeyda'da 71 yılına samanyolunda girdiğini sınıfta ağız dolusu anlatırdı,biz ise o yıllarda 

evde tombalada birinci çinko veya fırdöndüde hepsini al peşinde idik.

gelelim o anlatacağım hoş hatıraya;

O yıllar 40 yaşını doldurmadan bizim liseye hoca olmak mümkün değildi,

nasıl olduysa 20-22 yaşlarında Ege adında çok seksapelli bir bayan öğretmen lisemize gelmişti,

o zaman insanların çok giysisi olmadığı için ege hanımın giysisini bile dün gibi hatırlıyorum,oldukça mini ,yırtmaçlı  bir açık kahverengi süet etek,önünde dantelli  fırfırı olan üstten 2 düğmesi açık dekolte beyaz bir gömlek

(burada serdar'a ipucu verdim,artık birşeyler düşünür canlandırma için).

Genç hocamız Ege bir gün sevgilisi ile gittiği samanyolu pastenesinde bizim arkadaşlar tarafından görülmüş,bunu gören arkadaşlarda hemen bir muziplik düşünmüşler,

Ege hanımı okulda her gördükleri  yerde hemen 

samanyolu şarkısını söylemeye başlıyorlardı. 

Bir iki derken Ege hanım çok rahatsız olunca hemen Vassaf beye gidip şikayette bulunmuş.

Vassaf hoca da yanına Ege hanımı alıp önce bizim sınıfa geldi. 

"Söyleyin bakalım samanyolunu kim söylüyor" diye çıkışınca,

arka sıradan Baba'nın boru gibi sesi duyuldu,"Berkant hocam"...

Kısa süre sonra o güzelim Ege hocamız dayanamayıp okulumuzdan ayrıldı,

benim hatırladıklarımın senaryosu bunlar.

İçinizden bazılarınızında bu konuda yazacağı bir senaryosu vardır mutlaka.

Umarım güzel bir bayram geçiriyorsunuzdur,

sevgilerimle,

Erkan Atik-72- 02.10.2008




SEVGİLİ ERKAN ,

 SEN EGE ÖĞRETMENİMİZİ BU KADAR DETAYLI TARİF ETTİKTEN SONRA BİR ÇALIŞMA YAPMADAN GEÇMEK OLMAZDI. GERÇİ MİLLİ EĞİTİMİN TOZLU ARŞİVLERİNDE EGE HOCANIMIN FOTOGRAFINI BULMAK KOLAY OLMADI AMA SONUC BUNA DEYDİ HERHALDE..

 SELAMLAR

SERDAR GÖV



MAJESTİK

   Bir yanlışlık olmasın. Majestik olan yer, daha sonra Etibank oldu. Sokak girişinde, Majestik'in hemen yanında Sayanora Kuaför'ü vardı. Çünkü annem oraya gider, biz de Majestik'e takılır sadece gazoz içer bir sandalyede otururduk. Ayağa kalkmamız bile izinle olurdu. Öylesine disiplinli bir yerdi.

    Tufan Atakişi




Yanlış olduğunu sanmıyorum.Senin dediğin kuaför, Majestiğin hemen yanında idi,ama sokak içinde...

Samanyolu Kokteyl salonu,köşede,daha sonra ETİBANK, şimdi TEB'in olduğu yer....

Nereden nereye, bak şimdi tarih içinde kaybolan(yada kaybettirilen) 

Cumhuriyet döneminin önemli ve simge bir kurumu ETİBANK aklımıza geldi...

Hatırlanması gereken ve günümüz gençliğine aktarılması ve anlatılması gereken 

nice kayıp değerlerden biri...Babalar gibi satılan ve yokedilen değerlerimiz....

Ne acı.....Tatlı anılardan, acı anılara....YAZIK!!!!!

Sevgiler.. 

Recai ACAR-1968 




Majestiğin yeri konusunda ben de Tufan'a  katılıyorum..Majestik köşede Etibank'ın yerinde idi..

Ancak bilardo masaları  dip tarafta duruyordu..Sahile bakan masalarla, bilardo masalarının arası paravanla bölünmüştü.....Erkan'ın dediği gibi gerçekten yoksulluk yılları idi...bizim  sınıftan  sadece  Rahmetli  Rıza   Pars  giderdi...Majestiğe bizim okula  Saint Josepht'en  gelmişti...Vassaf'tan  iyi fransızca  konuşurdu....

babası  madencilikle   uğraşırdı...Ekonomik  durumları...çok  iyi  idi..  sahilde

kulübün  bitişiğinde  Temizocak'ların  evi  vardı  Onlara  bitişik  bir  Rum  evinde otururlardı..

İyi  bilardocu  idi...Sahilde  ne  zaman yürüsek...Majestiğin önünden  geçerken

merhaba  Rıza  dedik mi..çayımız  hazırdı.....Ben  Rıza'yı  unutamam...Çünkü

sık  sık onlara  ders  çalışmaya  giderdik. Fırsat buldukça da karşı sahilde bağlı duran sandalları  ile  açılır  balık  avlardık...Balıkçılıkta  en beceriksiz  bendim...

Genelde isparoz ve lidaki  çıkardı...yakalanan  balıklar...sandalda..bir gaz tenekesinin

içine oturtulmuş  gazocağında  içi temizlenmeden  pişirilir...balığın iki yanağından iki lokma  alınır...kalanı  atılırdı..

(Boklu balık). Tabii yanında  da  bir galon  şarap  olurdu.. ayıptır söylemesi..

Ekmeğin de şarabın da parasını hep Rıza öderdi.....

       Bir  gün balık avlarken  ben  yüzme  bilmediğimi  söyleyince..Yüzme  böyle öğrenilir deyip..Beni karga  tulumba  denize  attılar....Gözlerimi  açtığımda  kendimi ölmüş  sandım...çünkü  bütün  herşey  ters  duruyordu...Meğer  ben  denizde  boğulmak  üzere  iken...beni yakalayıp  sahildaki  dar  kumsala  çıkarmışlar...ayaklarımda  tutup  ters  çevirmişler...

başımın  üstüne..üstüne  kuma  vurmuşlar....

O  günden  sonra  bana  bu  adamın  içinde  bir teneke  deniz suyu  çıkardık  diye  dalga  geçtiler......

        VE...ben  bu olaydan  sonra   adam gibi  yüzmeyi  hala öğrenemedim.

         Hasırcıoğlu  gördün mü?  majestik  lafın geldi nerelere dayandı..

         "iki  gözün  bir oynasın"  emi.....Hoşçakalın....İyi bayramlar....

Erdal ÖNAL (1964) -02.10.2008



Eh Erdal sen çok yaşa e mi?

Majestik'ten,bir gaz tenekesi su yutan kara çocuğu Erdal'a nasıl da geldin yaw...Pek hoşsun valla...

Bizim çocukluğumuzda,öyle kolluklardı,şişme ördeklerdi,aman çocoğu zorla denize sokmayın öğretileri-nasihatleri 

neyin yoktu...Birkaç yaş büyüklerin peşine takılıp, 50 metreye kaçılırdı.

Mayo da neymiş!, büyükler 50 metrede denizle haşır neşir olurlar (yüzerler demiyorum), küçükler de o zamanlar (belirttiğin) kenardaki dar kumsalın yakınlarında kendi kendilerine yüzmeyi öğrenirlerdi. Piştiklerine kanaat getirdiklerinde onlar da büyüklerin yamacında 50 metreye girmeye başlarlardı.50 metreye gelip de denize atılmayan-itilmeyen var mıdır bilmiyorum.(Bu konunun uzmanı Tufan Atakişidir.O da orada büyüyenlerdendir zira.) Böylece o yılların Karşıyakasının çocukları ya 50 metrede, ya mavi ya da tuğla banyoda (Zira Epikmenlerin sarı banyosunda çoğunlukla tekneleri bağlı olur,çocukların banyoya girmesine izin verilmezdi.) ya da Alaybey tarafındaki tahta iskelelerden girerek "deniz çocuğu" olmayı öğrenirlerdi... 

Sen bu rahle-i tedristen geçmekte biraz geç kalmışsın dostum...

Majestik'in yerine gelince ; Bu konuya ben de Tufan gibi (naçizane) , kesinlik kazandırmak isterim. Zira Majestik'in müdavimlarinden bir de bendim.Bu konuda sağlam tanık'ım. Şimdilerde,Ankara İlköğretim Okulu sokağı,ya da başka adla anılsa da o sokağın adı Selimiye sokağıdır. İşte Majestik, Selimiye sokağının ,yalı caddesine bağlandığı köşesinde Etibank'ın bulunduğu yerdeydi. Bir üst katta da kimya hocamız Behire Hn. otururdu.Majestik'in hem Yalı Caddesinden hem de Selimiye sokağından kapısı vardı.Ancak Yalı caddesinden olan kapı kış mevsiminde,sık sık kıble-keşişlemeye ve lodosa maruz kaldığından sürekli kapalı tutulur, Selimiye sokağındaki yan kapıdan girilir-çıkılırdı.Böyle fırtınalı havalarda yan kapıdan çıkıp,sahile doğru yürüyecekseniz,

öne doğru bir 30 derece kadar eğilmeniz gerekirdi.

Majestik,ağır başlı bir bilardo salonuydu.Salonu işleten Celal ve Adil abiler, asla münakaşaya,hele kavgaya izin vermezler, salonda otoriter davranırlardı.İçeride hiçkimse yükses sesle konuşmazdı.Asla küçük yaştaki çocukları salona almazlardı.

(Biz de 16-17 yaşlarında kendimizi pek delikanlı sanırdık)

Majestikte,şimdilerde pek moda olan snooker falan oynanmazdı.Üç top ve de prikol oynanırdı.

Kasaya yakın en kaliteli olan dip masada sadece ustalığı maruf olanlar oynar, bazı günler ciddi ve iddialı kapışmalar olurdu.Böyle oyunların önemli sayıda izleyicisi de olur,oturacak iskemle kalmaz uzun süre ayakta izleyenler olurdu. Genç meraklılar,gerek bilardo düşüncesini gerekse vuruş tekniklerini,bu ustaları izleyerek öğrenirlerdi.

O yıllardaki Majestik, Avcılar Klübü kadar olmasa da Karşıyaka'nın özel mekanlarından biriydi.

Sanırım 70'li yıllarda sahildeki yerlerin rantı artınca Arabacılar sokağında bir yere taşındı. Ama ben bu yere hiç gitmedim. Sahildeki Majestik'i anılarımda saklamayı tercih ettim...

Sevgiler hepinize.

     Necat Kuymulu        



MAJESTİĞİN YERİ KONUSUNDAKİ YAZIŞMALARIN UZAMASI VE HERKESİN BAŞKA BİR YERİ TARİF ETMESİ ÜZERİNE DURUMDAN VAZİFE ÇIKARARAK BU KONUYA EL ATMAK DURUMUNDA KALDIM. YAPTIĞIM ÇALIŞMA NETİCESİ TARTIŞMANIN ORTASINDA YER ALAN 3 ARKADAŞIN SÖZ KONUSU MEKANDA ÇEKİLMİŞ BİR HATIRA FOTOGRAFLARI ELİME GEÇTİ (BKNZ ASAGIDAKI FOTO.). MEKAN SAHIPLERININ TORUNLARI  ILE YAPMIS OLDUGUM GORUSMEDE FOTOGRAFTADA GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE MAJESTIGIN 3 KAPISININ OLDUGU VE ARKADASLARIN HER BIRI AYRI KAPIDAN GIRDIKLERI ICIN YER TESPITI KONUSUNDAKI ANLASMAZLIGIN 
BURADAN KAYNAKLANDIGINI OGRENDIM...
 ENDİŞEYE BİR MAHAL OLMAYIP BU TARTIŞMAYA KATILAN TÜM ARKADAŞLARIN YAPMIŞ OLDUKLARI YER TARİFLERİ DOGRUDUR , ÇÜNKÜ KAPILAR FARKLIDIR....
 BİLGİLERİNİZE
SERDAR GÖV


ÇOCUKLUĞUMUN KARŞIYAKA'SI
Çocuktum, ama sahildeki banyoların son dönemini yakaladım.
Eski mendirekten denize girdim. Kulüpte rahmetli Şerif Hoca'dan her zaman çekindim. 
Kıyıya yanaşan yunusları köpekbalığı zannettim. 
Konak'a gitmek için vapura binerken "Karnım acıktı!" diye mızmızlandım. Anneme aldırdığım Reşadiye Fırını gevreğini parçalayıp körfezin ortasında, denizin iki metre altında gördüğüm 
sürüler halinde dolaşan, kefallere attım. 
Ege Yat kazıklarından midye çıkartıp, teneke üzerinde kızartıp yedim.
Meyve yemek için duvarından zor bela atladığım bahçenin üzerinden Girne Bulvarı'nın geçişini, 
ağaçların köklenişini ağlayarak izledim. 
Akşamları sahilden geçen arabaları sayarak, arkadaşlarımla oynadım. 
Karpuz çekirdeklerini kavurup, yazlık Rüyam Sineması'ında kendime çerez yaptım. 
 Geceyarısı fidanlığın içinden geçerken ıslık çalıp avaz avaz şarkı söyleyerek korkumu yenmeye çalıştım. 
Karşıyakalı'da kız arkadaşımla buluşup, Çamlık'ta elini tutmaya çalıştım. 
Reşadiye'den Hergelen Meydanı'na, onlarca kişiyle selamlaşıp konuşarak iki saatte gittim. 
 Majestik'te bilardo oynarken, Hasan Amca'nın "Vakit tamam!"ından 5 dakika çalmaya çalıştım.
 Karşıyakalılarla Paylaştıklarım / Tufan Atakişi / Atadost Yayınları 38 / Nisan 2006
 


KARAKULAK


Karakulak kimdir? 

Karakulak, Karşıyaka'nın medarı iftiharidır.

Belki bilenler, belki bilmiyenler vardır. KARAKULAK Karşıyaka'nın tanınmış isimlerinden; 

temiz insan, verici insan, pek az bulunan insanlardan biri idi.

Herhalde soyadı Karakulaktır bilemiyorum. Dükkanı, ses sineması sokağı ile (şimdiki tiyatro sokağı), banka sokağı arasında eski belediye sokağının karşısında idi. Esasında dükkan gibi değildi. Evinin bir odasını, caddeye  bakan tarafını dükkan yapmıştı. Odanın penceresinden müşteriye hitab ederdi. O esasında bir akdar dükkanı idi. Hersey vardı. Çıtçıttan, çengelli iğneye, baharatların her çeşidine kadar. Kitap da kiralardınız. Mesela ben ondan çok kitap kiraladım. Gecesi 5 kuruştu. 

Hüseyin Rahmi Gürpınardan, Halide Edip Adıvar'a kadar. Fransız edebiyatindan pardayanlara kadar (10 cilt) daha birçok kitabı hep ondan kiralayıp okudum. 

Müşteriyi hiç geri çevirmezdi. Bir tane çengelli iğne isteseniz hayır, "demette 10 tane var olmaz" demezdi. 

Demetten bir taneyi çıkarır, mesela "bir kuruş" derdi.

Birkaç defa zor durumda kaldım kendisinden beş lira, on lira borç almıştım. Deftere isim, miktar yazar, adres almazdı.

Enson kendisinden 50 lira ödünç almıştım.Uzun bir müddet uğrayamamıştım. Parayı ödemek icin geldigimde, akdar dükkanının ön cephesi modernleşmiş, oğlu duruyordu dükkanda.  Heyhaat KARAKULAK gitmişti.

Allah'in rahmetine kavuşmuştu. 

Bildigim kadarı ile iki oğlu vardı. ikisi de dükkanda idi. Amma orası artık aktar dükkanı değildi. içersinin karmaşalıklığı yoktu. modernleşmişti.

Dedim ki benim babanıza borcum olacak. Defteri açtilar evet 50 lira dediler. Helallaştım, ayrıldım.

Bir müddet sonra Karakulak'ın dükkanı kapandı. 

Senelerce Karşıyakalılara hizmet vermiş o iyi insan göçmüştü. 

Yıllar, yıllar da geçse, biz Karsiyaka'lılar onu her zaman anacak ve rahmet okuyacagız. 

Şen ve esen kalın. Sevgilerimle.

Fikret Topaç - 29.09.2008 


 

MEZECİ RAZİ.....

 

Mezeci Razi'nin öyküsünü nerede okuduğumu,veya kimden dinlediğimi hatırlamıyorum. Ama..Karşıyaka'nın unutulan değerleri arasında Onun da yok olup gitmesine gönlüm bir türlü razı olmadı.. Kalk Erdal hamaktan, yeter bu kadar keyif dedim kendi kendime...Belki pekçoğunuz biliyordur ama...Olsun sen bilmeyen Karlis'liler için yazman gerek bunları....

!940'ların sonları da olabilir..1950'nin başları da...Hepimizin..veya çoğumuzun hatırladığı Tilla'nın yerinde, O yıllarda

"Sahil Gazinosu" vardır...

 

Bu gazinonun da mutfağında O yıllarda şöhreti dillere destan olan "Mezeci Razi" çalışmaktadır.

Razi Girit'ten gelmiştir mübadelede Karşıyaka'ya..Ayak işlerine bakmak için girdiği Sahil Gazinosunda daha bir yılı bile

dolmadan "Mezeci Razi" oluvermiştir. Razi'nin uzmanlık alanı tüm Giritliler gibi Ege otlarıdır..Turpotu..Radika..ebegümeci..dalagan..şevketi bostan..stifno..arapsaçı Razi'nin ellerinde nefis mezelere dönüşmekte

üzerine Gödence'den getirtilen özel sızma zeytinyağı da dökülünce..damak çatlatan tatlar çıkmaktadır ortaya...Razi'nin donattığı masalarda içki içmek O dönemin Karşıyakalıları için keyfin doruklarına ulaşmak demektir...Razi her akşam sahil gazinosunun bütün masalarını tek tek dolaşmakta..Her masada bir duble rakı içerken başlattığı doyumsuz sohbetler masadakileri mest etmektedir...Razi'nin şöhreti kısa zamanda Karşıyaka sınırlarını aşmış..Sahil Gazinosunun masalarını Alsancak'tan

Konak'tan gelen konuklar doldurmaya başlamıştır...

O yıllarda nüfusunun yarıdan fazlası gayrimüslüm olan Karşıyaka'da Tabii ki...Sahil Gazinosu konuklarının çok büyük bir kısmını yabancılar oluşturmaktadır...Razi'nin fıkraları...anıları...esprileri...hatta eşek şakaları...günlerce dilden dile dolaşmaya başlamıştır. Aylar..hatta yıllar böyle geçer....

Günlerden bir gün Karşıyaka çarşısında... Dün akşam bir ahbabının evinde kurulan rakı sofrasında"Mezeci Razi zortayı çekti" diye başlayan bir söylenti..Kısa zamanda tüm Karşıyaka'da duyulur..Onu seven herkes, Soğukkuyu'daki derme çatma...gecekondu benzeri evinde 2 gözü 2 çeşme

olan karısına taziyeye giderler...Ama eş dost bir taraftan da cenaze hazırlıklarına başlarlar....

- Bu adamın içi dışı alkol bunu Alibey Hamamında,tellak "Hakkı pehlivan"a yıkatalım ki öteki dünyaya rakı kokusuz

gitsin...espirisi de herkesi güldürür....

Vakit öğleye yaklaşmaya başlayınca..toplanan dostları cenazeyi almak üzere Razi'nin evine giderler...Hüngür..hüngür

ağlayan karısına, cenazenin nerede olduğunu sorarlar...Karısı salonu gösterir...Salonun kapıları açılınca....

herkes donar kalır....

Karşılarına O güne kadar Razi'nin donattığı muhteşem sofralardan...çok daha muhteşem bir rakı sofrası...başköşeye

kurulmuş Razi kıs kıs gülüyor....Herkesin donup kaldığı O anda....

- Hoşgeldiniz...Çok merak ediyordum benim gerçek dostlarım kimler diye...Bunu anlamanın da tek yolu buydu....

canım bugün gerçek dostlarımla içmek istedi...Buyrun dostlarım Razi'nin sofrasına.....

Sayıları 40-50'yi aşan..yerli yabancı dostlar...bir taraftan sofraya yerleşir...bir taraftan da bu mizahsende

başrol oynayan eşini tek tek kutlarlar.......

O gece. unutulmayacak bir gece olur..Kadehler dolup dolup boşalırken.. Konuklar Razi'nin fıkraları...anıları..

ile adeta ikinci kez sarhoş olur....Gecenin sonunda son sözü gene Razi alır ve....

- Gerçek dostlarım..vasiyetim odur ki...Ben ölünce kimse ağlamasın..beni gömdükten sonra topluca herkes sahile

insin...dümbelekler..defler..klarnetler ..çalsın..dostlarım, benim için kadeh kaldırsın....der

Ve.....gerçekten öyle olur......

 Erdal ÖNAL (1964) -  21.09.2008

 

 

O R A D A Y D I M....

Yazlığımızda denize bakan bir hamağımız var. Sanki hamak değil "Zaman makinası". Ne zaman oraya uzansam,

hep 40 yıl 50 yıl öncesine gidiyorum.

Zaten iki yıl önce " Eski Karşıyaka'da unutulmasına kıyamadıklarım" Web sitesini hazırlamak fikri de O hamakta uzandığım günlerden birinde gelmişti gündemime....

Dün; Sabahın erken saatlerinde yine uzandım hamağıma....Daha uzanır , uzanmaz "Pavlog'un köpeği " misali gidiverdim

geçmişime...O Erkan'ın yazdığı "Boyalı camın öyküsü"...Serdar'ın yaptığı "Hepsi senin mi yavrum" fotoşop bir türlü

çıkmıyordu zaten aklımdan...O lisemizin eski binasının fotoğrafı
gitmiyordu...gözlerimin önünden...

1964 yılının 6 Ed C sınıfı daha önce de defalarca anlattığım gibi...Rıfat Ilgaz'ın hababam sınıfının yıllar önceki versiyonu idi sanki...Ayvalık'ta, Menemen'de,Bergama'da..Kula'da, Salihli'de O yıllarda lise olamadığından, O bölgelerin lise çağındaki bütün gençleri Bizim liseye geliyordu...O yıl hangi akla hizmetse...hepsini, aynı sınıfta toplamışlardı..Üstelik bu yetmiyormuş gibi..Tasdikname ile gelenler...tahsiline birkaç yıl ara verenler...Belge sınavına katılıp da kazananlar hepsi, ama hepsi 6 Ed C'de toplanmıştı...O yıllarda lise 3. sınıf öğrencisinin yaş ortalaması..16-17 ise bizim sınıfın yaş ortalaması sanırım 19-20 idi. Pekçok arkadaşımız sabahları

sakal traşı olarak gelirdi..Okula....

Bu aklıma geliveren masal pek hoş değil...hatta hijyenik de değil..Ama biz yaşadık bunları...İnsan beyni fren de tutmuyorki...geldi işte aklıma....Üstelik Karlis grubunda benden başka 2

6 Ed C'li arkadaşım daha var..

Sanırım bunları okurlarsa kıs...kıs gülecekler....

Çok iyi hatırlıyorum 1964 yılının Mart ayı idi...O zamanlar sabahçı-öğlenci yoktu..sabahtan 4 ders yapılır,

herkes öğlen evine yemeğe gider...veya Fatma bakkalın yaptığı yarım ekmek içine sucuğu...yerdi..

O gün hava çok bulutlu idi..Öğleden sonraki ilk derse girdiğimiz saatlerde "Bardaktan boşanırcasına" yağmur başlamıştı. O kadar çok yağıyordu ki Okulun bahçesi göle dönmüştü...Bizim sınıf alt katta Vassaf bey'in odasının yanındaki sınıftı..

yağmurun yağışı ders boyunca devam etti..hatta zaman zaman pencereden dışarı bakıp, kimyacı Şule hanımı iyice

sinirlendirmiştik...." dışaada maymun mu oynuyo?..herkesle önüne baksın bakem.." dese de dinleyen yoktu...

Zil çaldı, herkes tenefüse çıktı...öğleden sonranın ilk tenefüsü olduğundan hepimiz sıkışmıştık...grup halinde merdivenin solunda kalan tuvaletlere geldiğimizde, bir de ne görelim..tuvaletlerin kapısı kilitli...Hatta kapının altından da pis sular geliyor... Demek ki yağmur nedeniyle..tuvaletler tıkanmış...hizmetliler de kapıları kilitlemişti...Yapılacak tek şey pavyon binasının arkasındaki tuvaletlere gitmekti...Ama yağmur öylesine şiddetli idi ki..

O yıllarda öyle herkesin şemsiyesi de yoktu...Evlerde sadece babaların şemsiyesi olurdu...Eğer annenin de şemsiyesi varsa..." Onların durumu iyi" denirdi...Bizim koskoca sınıfta...sadece Mahir'in şemsiyesi vardı...O nedenle tuvalete gidebilen tek kişi O olmuştu...Dönüşünde de şemsiyenin suyunu silkmiş..sınıf kapının arkasına dayamıştı...Mahir şemsiyenin suyunu iyice süzdürememiş olmalı ki? bir fincan kadar su..sınıfın ortasına doğru akmıştı....

İşte herşey O zaman başladı...Sınıfa girmek isteyen giremiyordu..çünkü kapıyı arkadan tutuyorlar...bir taraftan da

şemsiyenin üstüne işiyorlardı..Ben sınıfın içinde olduğumdan olayın birebir tanığı idim...1-2....3-5...10-11
derken sınıf

çiş gölüne dönmüş...yoğun bir sidik kokusu etrafı kaplamıştı...Ayıptır söylemesi suç işleyenlere ben de dahilim....

Zil çaldı...tenefüs bitti...Ders coğrafya, hocamız da Melahat Koloğlu.... Sınıfta yoğun koku altında..derin bir sessizlik ve meraklı bir bekleyiş başlamıştı....

Başkan Şeref, aniden yerinden fırladı...kapıyı tuttu..."Hoşgeldiniz hocam"..dedi. Melahat hanım kapıda durdu...hiçbirşeyi umursamadan ayakabılarının topuklarına basarak kendini kürsüye attı...her zaman ki gibi...kimseyi selamlamadam masasına oturdu...Çantasını açtı...dolmakalemini çıkardı...Kapının arkasına baktı...şemsiyeyi gördü...Şeref.."BU KADAR SU , BU ŞEMSİYEDEN Mİ ÇIKTI? " diye sordu...Şeref de evet hocam dedi...

Bir an durdu...Ağzını kapadı.. burnundan derin..derin nefesler almaya başlayınca herşeyi anladı..yüz hatları gerildi sinirli bir ifade ile terbiyesizler dedi...ve sınıfı terk etti....

Kürsünün karşısındaki kümenin en arkasında İhsan oturuyordu...İhsan Ulacaklı idi..ve göçmendi..tam bir göçmen şivesi ile konuşurdu...Edebiyatçımız Tahsin Yaşamak bir gün numarasını sorduğunda "Üjbinikiyüzaltı" deyince...5 defa tekrarlatmış...yine de olmamıştı....İhsan'ın yaşı bizden çok büyüktü...herkese saygılı çok sevilen bir arkadaşımızdı...

Melahat Hanım sınıftan çıkar çıkmaz...kürsüye fırladı..."Şeref tut kapıyı be..." dedi..sonra da...

" Lazım size bişe...süleyeyim...epiniz işediniz kapının arkasına kuvacaklar...bizi günderecekler...Namık Kemal'e....

verirlerseydi...epimizi..disipline...değelimki hepimiz..." Ben işemedim...işeyeni de gürmedim..." Daha İhsan'ın sözü bitmeden

sınıf kapısı tartaklanmaya başladı...Şeref kapıyı açtı...Vassaf bey...Alı..al..moru..mor girdi içeri...Şerefe döndü...

"Şeref kim işedi sınıfın içine diye sordu....Cevap..: görmedim hocam...." Kısa kulaklı eşşekler...gönderelim hepinizi Namık Kemal'e de görün gününüzü...diye tehdit ettikten sonra...."Herkes birer kağıt çıkarsın " dedi....Her sıradan bir kişi..

defterin ortasından bir yaprak kopardı...yarısını yanındaki arkadaşına verdi....Vassaf Bey kimsenin konuşmamasını

olayı , adını...soyadını...numarasını yazdığı kağıda 5 dakika içinde yazmasını....söyledi...Bütün sınıf İhsan'ın söylediklerinin aynısını 3 dakika içinde yazdı....Şeref kağıtları topladı....Vassaf beye verdi....Vassaf bey...disiplin

kurulunun toplanacağını...Bu nedenle herkesin eve gidebileceğini söyleyince....bütün sınıf topuklarının ucuna basa..basa

çiş gölüne dönen sınıfı terk etti.....

Biz Mart ayından ...Mayıs'a kadar hergün kovulmayı...bekledik...Kovulmadık...Bu olay da faili meçhul bir olay olarak Karşıyaka lisesinin kayıtlarında kaldı.....

Şimdi artık kimse ..hiçbir olayın örtülü kalmamasını istiyor...Ben de....Öyle ise ben bu olaya ışık tutmak istiyorum..Anlatayım ki gerçekler geç de olsa su yüzüne çıksın....Ben de huzura ereyim...1964 yılında 6 Ed C sınıfında...kapı arkasındaki şemsiyeye işeyenlerin...listesidir...

l- Nil Doğrul 2- Cengiz Eriç 3-Cazip Coşkuner 4-Mehmet Taştemel

5- Hamit Kanarya 6-Aydın Gürleyen 7-Erdal Önal 8-Hasan Miri

9- Erdoğan Şendilmen 10- Yalçın Yamandağ 11-..12-...13-...

İlk aklıma geliverenler....Masal çok şık değil ama yaşadık bunları...Erkan "Boyalı camın öyküsü "nü anlatınca geldi aklıma..

Hatta 20 gün kadar önce her olayın büyük elebaşısı

Cengiz Eriç'le bir araya gelince

eşlerimize bir kez daha anlatıp anlatıp güldük...Yaptıklarımıza....

Kalın sağlıcakla....ben hamağa uzanmaya gidiyorum....

NOT: Yazıda, adı geçen..artık aramızda olmayan Mahir Çinsar, Aydın Gürleyen, Mehmet Taştemel ve İhsan Karaaslan'ı saygı ile anıyorum.

Erdal Önal - 16 Eylül 2008

 

BİR ORADAYDIM' DA BENDEN
 
Erdal Önal'ın anlattığı sınıf aynı ,muavin vassaf bey zannederim üç yıl sonra. Öğleden sonraki iki dersten ilki fizik dersi hocamız sadettin bey (sünnetçi lakablı) .Öğleyin yapılan sınıf maçı sonrası ,gürültü diz boyu sınıfta, mümesil bihrat kendini yırtarak bizi susturdu haca sınıfa girdi,sert bir ifade ile kürsüye çıktı masasına yönlendi,tam oturacakken tozludur diye sandelyesini silmeye  kalkıştı ve irkildi,eline bir şey geldiğini anladık,inceledi yüzü kızardı ve patladı '' hangi terbiyesiz bu raptiyeyi buraya koydu'' biz şok olmuştuk, çünkü bu olaydan bizim haberimiz yoktu,bizim gurup liseyi 6 senede bitirenler gurubu o sene lise iki ve dördüncü senemiz belanın başı biziz ve haberimiz yok.
Neyse biz sınıfa bozuk çaldık ,çünkü hacamızı çok seviyorduk,özür diledik. Fakat hoca çok sinirli kağıt kalem çıkarın soracağım sorulara cevap yazın isim belirtmek şart değil serbestçe cevapları yazın dedi.
soru-1  Raptiyeyi kim koydu,veya kim koymuş olabilir.
soru-2  Sınıfın huzurunu bozanlar kimler.
soru-3  Sınıfın elebaşları kimler  ve bunun gibi 5 adet soru.
Biz hemen sınıfa işaretle ve sözlü tehtitlerimizi gereken şekilde yaptık, kimsenin yazılmıyacağından emin olarak cevapları bilmiyorum diyerek cevaplamaya başladık.
Yalnız o sırada sınıfın en sakin en sessiz hocaların gözdesi olan arkadaşımız konyalı halit el kaldırdı, hoca buyur oğlum halit dedi.

Bizim şaşkın bakışlarımız arasında Halit ,
''HOCAM İSTEDİĞİMİZ SORUDAN BAŞLIYABİLİRMİYİZ''
der demez,hoca kürsüden ilk sıraya atlıyarak sıraların üzerinden

Halit'in sıraya kadar geldi ve ona tekme tokat girişti.
Hepimiz şok olmuştuk,Halitten beklemediğimiz bir espiri idi, şok geçer geçmez sınıf kahkahadan yıkıldı.
 
Bu hikaye burada bitmiyor, soruların neticesi bizim tepkilerimiz ,sonrasında disiplin kurulu aşamaları falan, bu ilk bölüm devamını yazabilirsem her halde üç dört bölüm olur.
O gün sıfımızda olan bazı isimler: Bihrat Mavitan,Şanver peker,Azoz mehmet,Çekiççi Cemal, Hasan Ceylan,Selami Ayaydın,

Recai Acar,Can Baydinç, falan
Sevgi ile kalın,
Nuri Sakal -1968 - 17.09.2008
 

 

 

ESKİ SİNEMALAR

 

 Yaz tatili bitti, fuar kapandı, okullar acıldı, Bu platformda geçtiğimiz haftalarda yazlık sinemaları hatırladık ama şimdi yazlık sinemalar da kapandı  vee tabiiki kışlık sinemalar acıldı.
 
   Kış ayları biraz daha yoğun geçerdi Karşıyakamızda. Okul günlerinin yanısıra Kışlık sinemalar, Tiyatro, Konserler, Liselerin sportif ve bilgi yarışmaları, Kaf Kaf ın maçları, Aile        gezmeleri ve bireysel Sanat, Spor ve Disko ugraslarımız

hep bu donemde olurdu.  
  Benim hatırladıgım kadarıyla once sahildeki kıslık MELEK ve halk eğitim Merkezinin altındaki ATLAS ile carsıdaki SES sinemaları vardı. Bu sinemalarda seanslar 1-3-5-7-9 diye giderdi. Bazen filmin ortasında girer bir sonraki seansta aynı yere gelince cıkardık sinemadan. Filmi bastan izlemeye baslamak gibi kesin bir yargımız yoktu.
 
 -- Melek sineması salon icersindeki tuvalet kısmı sadece kalın bir siyah perde ile ayrıldıgından hafiften sidik kokardı ve sadece  siyah beyaz Turk filmleri oynardı. Açılır kapanır gurultulu dar koltuklarında Öztürk Serengil mi Sadri Alısık mı daha komik diye aramızda tartısırdık. Melahat diye horoz gibi kafayı ileri geri oynatan Vahi Öz de bizi çok güldürürdü.Karaoğlan, Malkaçoglu gibi filmler ise o yasımda bile beni hic sarmazdı. Türkan Şoray, Filiz Akın, Hulya Koçyiğit, Fatma Girik ten mutlaka biri olurdu bu  filmlerde.
 
-- Atlas sinemasını ise klasik yabancı filmlerin yanısıra daha cok Kultur Edebiyat gunleri, Liselerin Tiyatro gosteri salonu olarak hatırlarım.  
 
-- Ses sineması ise yine gürültülü açılır kapanır koltukları ve sonradan eklenen balkon kısmı ile donemin Karsıyakadaki en guzel sineması idi. Kırk Douglasın Spartakus filmini, Yılmaz Guney ve Melike Demirağlı Arkadaş filmlerini burada izlemiştim. Sinemaya girmeden Allahın emri gibi mutlaka hemen yanındaki tostcu Fethi Abiden sucuklu tost yaptırırdım.
 

 -- Gel zaman git zaman artık Modern, kaloriferli, localı ve balkonlu bir sinemaya daha kavuşmuştu Karşıyakamız. ELİF sineması öğrencilik yıllarımızda Cumartesi 14.30 seanslarının müdavimiydik. Biryantinli saçlarımız ve guzel giysilerimizle "züppelik parayla değildiki" Karşıyaka Kız Lisesinin, Numune ve Yamanlar kolejlerini kızları ile goz goze gelmek, gulumsemek ve mümkünse konuşabilmek için iyi bir fırsattı. O donemlerde televizyon da olmadığı için film öncesi Yapı Kredi Bankasının hizmeti olan 1 ay önceki Metinli, Turgaylı Galatasarayı, Ziyalı, Ercanlı Feneri ve Necmi, Suat, Kayalı Beşiktaşı karlı ama renkli olarak 5 dakikalığınada olsa izlemek büyük keyifti. Dolmabahçe ve Kadıköy stadlarını ilk kez Izmirde görebiliyordukl.
Haa, Pek yakında ve Gelecek Program fragmanları öncesi her zaman olmayan Tom ve Jerry oldumu herkes mutlu olurdu. Elif sineması ile birlikte yeni adetlerle de karşılaşmıştık. Artık seanslar 12:15, 14:30, 16:45, 19:00 ve 21:00 olmuştu vede yerler halı kaplı olduğundan seans öncesi yada 10 dakika ara kısmında içilebilen Su Ga, Fruko"meyveli ve sade" Sunalco gibi içeceklerin yere dökülme olasılığına karşılık salona sokulmasına asla izin verilmezdi.Kapanan perde kornizinden gelen sesle birlikte herkes ara nın bittiğini anlar ve salona girerdi. Ardından kapı kapanır ve ikinci yarı başlardı. 
  Elif sinemasında sezonda Cem Karaca, Durul Gence, Vasfi Uçaroğlu, Mavi Işıklar, Rana ve Selçuk Alagöz konserlerini de pek kacırmazdım. Ayrıca sahnesinin uygunluğu nedeniyle Amatör gurupların ve Liselerin Tiyatro gunleri de burada yapılırdı. Öğrencilik yıllarımda ben de amatör olarak Pembe Kadın, Kurban, Polyanna, Boş Beşik, Bilgiç Kadınlar gibi oyunlarda defalarca çıkmıştım o sahneye. " Heyyyy Nerelerdesiniz KARLIS üyesi, Devlet Tiyatrosu Müdürüm, yönetmenim, oyuncum Metin Oyman, cok yönlü sanatçım Cevdet Arıcılar sizde daha fazlası vardır o gunlerin. Bir iki döktürün bakalım."
  Elif sinemasında 007 James Bond filmlerini"ama hakiki olanı yani Sean Connery ninkileri", Anjelik serilerini, 002 Yavru ile Katip serilerini, Audrey Hepburn un kör bir kadının evde tek basına bir Katille olan uğrasını konu alan Karanlığa Kadar Bekle filmini, Claudio Cardinale, Marcello Mastroanni filmlerini, Alain Delonu cok izlemiştim. Hatta  film sonrası çarşıya çıktıgımda bir süre Alain Delon gibi baktığımı zanneder, kendimi Alain Delon gibi hissederek yürürdüm. Karakulak ın önüne gelince bu hissim geçer, kendime gelirdim."Bunu herhalde psikoloji ile uğrasan arkadaslar daha iyi yorumlar. Açıklamasalarda ben, kişiliğimle ilgili bu durumu tahmin edebiliyorum"
-- Efes sineması ise son acılan kaplı sinemaydı ve tabiiki en yenisiydi aynı Elif gibi acılır kapanır koltukları rahat ve ses yapmazdı. Oradada yabancı filmler izledim ama bir türlü adapte olamamıştım Efes sinemasına. sahnesi uygun olduğu halde anımsadığım bir konser yok Efeste. Zaten bir süre sonra

Devlet Tiyatrosu oldu.
  Çok küçükken Annem Babamla gittiğim İzmirde sahildeki yanan yerine apartman yapılan Tayyare ve yine yanan, yerine işhanı yapılan Fevzipaşadaki İkbal sinemaları ile halen ayakta kalan binasıyla tarihi Elhamra yı çok detaylı hatırlıyamıyorum. Unutmadan söyleyeyim 8. zafer haftasını oynayan meşhur Parçala Behçet filminin oynadığı çamdibindeki sinema aklımdan hiç cıkmadı ki." Bak bak bak sanat ugruna nerelere gitmişiz

belediye otobüsleriyle"
  Ancak yine Anne Babamla vede Kardeşimle her yeni oyun sahneye koyulduğunda vapurla gidip yine son vapur olan 23:30 seferini yakalamak için koşarak döndüğümüz Devlet Tiyatrosu günleri de iyice kazınmış belleğime. 
   Tüm bu yasadıklarım 40 - 45 sene önceydi. Sizleri bilmiyorum ama yaklaşık 5 yıldır ne Sinemaya nede Tiyatroya gittim. Diğerleri zaten yok ama Elif sinemasına ise hemen hemen 15-20 yıldır gitmiyorum. Şuraya bak yaa, sanki çok önemli bir meziyetimden söz ediyorum.
    Atladığım yada unuttuğum başka kapalı sinemalar varmıydı bilemiyorum. Bilenler yada yaşayanlar yazsınlar da anımsayalım.
 

 Kış dönemi uğraşıları arasında gecen Lisemizin ve Kaf Kaf ımızın Futbol, Basketbol, Atletizm yarışları, Aileler arası ziyaretlere de değinmeye kalksam kesin atılırdım guruptan.Uzun yazıların sıkıntı yarttıgını, okunmak istenmediğini bilmeme karşın biraz uzun oldu. Umarım sıkmamışımdır.
Hepinize Sevgiler - Mustafa KARLUK- 10.09.2008

 

 

BOYALI CAMIN ÖYKÜSÜ

Yıl 1970 lise 2 deyiz, 2nci kat köşe sınıfta (5fen A) okuyoruz.
Bir gün rahmetli Vasaf Vergin hiddetle yanında hademe bir kutu boya çekiç ve çivilerle geldi. Pencereler çakılmaya ve

camlar boyanmaya başlandı,
sebebi dünya tatlısı müdür muavinimiz Turhan Akdurul'un birazda seksapelli güzel eşine yoldan geçerken bizim çocuklar laf atmış,

o da şikayet etmiş...
İşte 38 yıl önce boyanan ve hala öyle duran camların hikayesi,
bu vesile ile Turhan beyi saygıyla anıyorum,

umarım ilk vefa gününde onuda anarız.

Erkan Atik- 09.09.2008

 

SEVGİLİ ERKAN'IN  ANLATTIGI OLAY O GUNLERDE YASANDI BITTI ZANNETMEYIN. BENZER BIR OLAYI GECEN GUN OKULUN ACILIS  TORENI SONRASI EVLERIMIZE GIDERKEN YASADIK. TABII OLAY ARASTIRMACI GAZETECI OLAN

BIZLERIN KAMERASINDAN KACMADI.
 ZAMANINDA SEVGILI NECAT KUYMULU ABİMİZ EŞLERİN GRUBA  UYE OLMAMASI ICIN EPEY DIRETMIS FAKAT ERKAN MAALESEF BUYUK SOZU DINLEMEMISTI. HADI BAKALIM SIMDI PINAR HANIMA DURUMU IZAH ETSIN. 
 EEE YILLAR GECSEDE DEGISEN BIR SEY YOK.

CAN CIKAR HUY CIKMAZMIS...
 ISTE O AN...
 
SERDAR GÖV

 

  Bizlerde senin el salladığın yerin altındaki sol köşe, tören alanına bakan sınıfta okuduk 6 Ed. D yi. Bakma pencerenin yüksek oluşuna Ahmet öğlenci olduğundan erken gelir kantinden sınıftaki parayı veren arkadaşlara Tost, Supangle vs. servisi yapardı.

Teneffüste değil elbetteki ders esnasında.
Hatırlayıverdim o günleri birden.

Mustafa Karluk- 10.09.2008

 

 

 HİPOKAMPUS

 

Ben 1960'lı yıllarda  liseye  yakın 1849  sokakta yaşadığımdan "perili  ev"   bize  biraz  uzaktı...Ama  o zamanlar
akşamları "rabusta"(galiba  böyle yazılıyordu)  bisikletlere  binip  bostanlıya  kadar  gitmek  adetti...O  zamanlar
bu günkü  Girne Caddesi  yok  yerinde toprak  bir  sokak  vardı...Dönüşte  o toprak  sokaga  girer...sarı  b oyalı
perili  evin  önünde  birbirimizi  korkutmak için acaip  seseler  çıkarır..yalıya döner...yolumuza  öyle  devam ederdik...
orası  ile ilgili  anılarım  pek  fazla  değil...cinler  periler  oldum  olası  beni  pek ligilendirmedi...zaten..
 
AMAAAA  hipokampus (denizatı)   derseniz...iş  değişir  sanıyorum...1962'de  açıldı  O  havuz...harika  bir  yerdi
önümüzde  50  metre'de   deniz  varken  bayılırdık...Oraya  gitmeye....galiba  50  kuruşa  giriliyordu...
3-4  basamak  merdivenle  çıkılan  kapısında  yağlı  boya  ile yapılmış  bir  denizatı resmi  vardı.... hayatımızda
ilk  defa  bir havuza  girilirken  ayaklarımızı  dezenfekte  eden  bir  suya  basıp  havuza  girmeyi  ilk  defa
orada  görmüştük....havuza  girip  uzandıktan  sonra  suga  veya  cincibir  gazozu  içmek için  haftalıklarımızı
bir  hafta  harcamamak gerekiyordu....
 
Havuzun Tam  karşısında  ortasında  incir  ağacı  olan  kocaman  bir boş alan vardı...futbol  oynamaya  çok
uygundu...hiç  boş  kalmazdı....Ama  top oynayıp..kendimizi  havuza  atmanın  tadını  bir  kez dahi tadamadık
bizi  terli  görünce  havuza  almazlardı....
 
Körfezde  hanımlar  O tarihlerde  denize  girmediğinden   olayın  bir  de  bayanları  seyir  tarafı  vardı...Karşıyaka'nın
ekonomik  durumu  iyi  pekçok  ailesi  orada  denize  girerdi...O  nedenle  bazen  havuza  herkes  alınmazdı...
 
1980-1981  yıllarında  havuzun  yerinde  yeller  esiyordu...ama  giriş  kapısının  yanındaki  denizatının kırık dökük
resmi  apartmanın   kapıcı  dairesinin  önünde  dimdik  duruyordu....O tablo  karşısında  gözlerimin  doluşunu...
dün  gibi  hatırlıyorum.....akıl  işte   insan  çekmez mi?..  bir  fotoğrafını......Çekecektim...çekecektim de...
denizatı  resmi  karşısında  duygulanmamdan   dolayı...gazi  lisesindeki  matematik  öğretmeni  Namık  Ateş
dalga  geçtiği  için  yediremedim  kendime....Tühhhh   kafa.....
 Bu konuya  da  havuzun  karşısındaki  sahada...arkadaşlarımın  bir  maç  anısı olan  fotoğrafı  ile  nokta  koyalım...
O gün  nedense  ben yoktum....Kalın  sağlıcakla....
 Çok seviyorum  bu  lafı....GEÇMİŞ  ZAMAN OLUR Kİ....HAYALİ  CİHAN DEĞER.... 
 Erdal  ÖNAL-03.09.2008

 

 

Yüreğim cızzz etti adını duyunca, 
 
 55 - 14 = 41   Evet tam 41 yıl oncesine gittim
HiPOCAMPUS lafını duyunca.
  Kısa pantolonla babam beni ve kardesim Ahmeti Arap Osmana teslim etmisti yüzme sporu yapmamız icin. 
  O zamanki söylemlere gore 33 mt. 33 cm uzunlugunda olan ve sadece yaz aylarında acık olan bu havuzda 4 veya 5 yılımız gecti, Alsancaktaki olimpik havuz acılana kadar. 100 mt yarısı 1 cm eksik yuzulurdu dolayısıyla resmi adı altındada olsa rekor sayılmazdı dereceler. Ozel havuz oldugu icin her istediginde Yuzme federasyonu el koyup yarıs yapmasın diye oyle insa edildigi soylenirdi. Cezaevinden yeni cıkan, Rahmetli Arap Osmanın antrenorlugunde KARSIYAKA da lisanslı olarak yuzduk ve sutopu oynadık. O zamanlar Japon Mujdat"simdi Bodrumda mavi tur yapıyor", abisi Sedat Temelli"simdi Foca Yelken Kulubu antrenoru", Korkmaz Demirhat, Rıfkı Sezek"KSK de baskette oynadı", Arnavut Refik, Ben ve kardesim Ahmet Karluk, Kaya Iscimenler, Haluk Colak, Ercüment Alp, kağıt Bulent  en kucuk sporculardık. Ayrıca Yıldırım Karakaplan, Cakır Erdogan, Ozcan Kocak, Hüseyin Karace"KSK de baskanlık yapan Cenk Karacenin babası", Yuksel Böke ismini hatırladıgım gelen abilerimizdi. özellikle İzmirspor sutopu takımıyla yaptıgımız olaylı macları hatırlarım. Orada hep biz kazanırdık. Rahmeti olan 18 Namık, abisi Kenan Oney ve Ali Barçın, Erdoğan Sungur  ilk aklıma gelen hakemlerdi.
  Her 1 temmuz Kabotaj yarıslarına Inciraltına takım halinde vapurla giderdik. Butun yazı orada gecirirdik. Perili koskten geldigi sanılan seslerin cogu bizden gelirdi. Bazen aklımıza eser hemen denize cıkıstaki meshur dokuz kayalarda yada
mendirekte denize girerdik.  
  Havuza bitisik cay bahcesinde birde disko yapılmıstı. Bize sıcak gelen bir Mart gunu Rıfkı ile once diskoya gitmis terleyincede henuz acık olmayan koyu yesil
renkli buz gibi havuza atlamıstık. Hava atmak icin. Tabii ki tum karizmayı cizdirmistik aslında.
  Erdal lutfen o resmi sakla bizde oraya yada havuza ait
hiç resim yok maalesef.
Bilmiyorum diger arkadaslarda yada Osman Abide varmıdır.
  Sonra ne oldu? Sonrası hüzün. Apartman yapılmak uzere kapatıldı Hipocampus havuzu. Evimizden 10 dakikada yuruyerek gittiğimiz havuz yoktu artık. Onun yerine simdiki Atatürk Kapalı Spor Salonunun hemen arkasında 50 mt lik olimpik havuza 15 dak. iskeleye yuruyere, sonrasında Altın yol henüz olmadıgından eski yoldan giden belediye otobüsüne binip Garın onunda iner ve bir 10 dk. daha yuruyerek havuza gitmeye basladık. Hipocampustan sonra tam bir iskence gibi gelmisti onceleri, O ZAMANLAR KARLIS te OLMADIGI ICIN HIPOCAMPUSUMUZU GERI ISTIYORUZ KAMPANYASIDA YAPILAMAMISTI Zaten demokratik hak arama yada protestoyu hic kimse bilmiyorduki.
  Sevgili arkadaslar, Lisemizin Kapısını, Iskeledeki Leylegi hatta Karsıyakadan koparılıp Bayraklıya verilen mahalleleri almak icin halen sansımız var ama maalesef Hipocampusumuzu geri alma sansımız hic yok. Bilenlerin ve yasayanların anılarında hep kalacaktır bundan boyle.
  Sıktık ise affola, Kalın Sağlıcakla
  Mustafa KARLUK- 04.09.2008

 

Hipocampus tan seçmeler;

Inciraltındaki halk plajlarında yüzmeyi iyice öğrendikten sonra iş yüzmeyi daha ileriye götürmeye gelmişti  1965 yılında 9 yaşında HIPOCAMPUS havuzunda o zamanın en küçük yüzücüsü olarak Karşıyaka da yüzmeye başladım.

Havuzun girişinde sol tarafta  bir kafetarya vardı.hafta sonları canlı müzik olurdu O zamanın gençleri gözden ırak ve de sote olduğu için burayı tercih ederlerdi.

Havuzun sonuna doğru perili köşke yakın çok büyük devasa bir incir ağacı vardı yüzme idmanlarının arasında Arap Osman görmeden kaçak olarak mayolarımızla kafetaryanın damına çıkıp ballı incirleri yiyip oradan havuza atlamak büyük keyif idi.

Merdivenle çıkılarak girilen havuzda 3 adet sütun bulunuyordu, gençler buraya tırmanıp koyu yeşil renkte olan suya  atlamak için birbirleriyle yarışırlardı.Havuzun yanında perili köşk vardı ,önünden geçen yol sessiz sakin olup mandalin,portakal ve limon bahçeleriyle dolu olan şu andaki Girne caddesini çapraz kesip nerğiz tren istasyonuna ve ilerisine giderdi. Perili köşkün ilersinde Reşadiye ye doğru oldukça büyük bir alanda yıllarca futbol maçları yapılıyordu. Biz adını Ali Sami Yen koymuştuk J

 

1967 yılında İzmir şampiyonluğu sutopu maçı var hakem Ali Barcın ,kale hakemleri 18 Namık ve ağabeyi matafora Kenan.  Takımlar Karşıyaka ve  Izmirspor……o zaman izmirspor’da  fethi – türker erbaykent,  semih – Sedat İzmirli kardeşler oynuyordu ve oldukça iyi bir takımları vardı ama…..

yer Karşıyaka, havuz bizim olunca birde Arap Osman faktörü olunca, sudaki boğuşmalara fazla izin vermeyen hakeme ancak 2 devre sessiz kalan Arap Osman sudan çıkıp önce hakeme daha sonra izmirsporlulara tekme tokat ve de eline geçirdiği demir iskemle ile saldırmaya başlayınca maç yarıda kaldı ve adamlar mayoları ile kaçıp sahilde zorla durdurdukları ersan taksiye binip Karşıyaka iskelesine vardıklarında milletin şaşkın bakışları arasında ancak giyinme fırsatı bulmuşlar.

 Arap Osman ile bir anım yüzme yarışları öncesinde benim istemediğim bir mesafeyi bana zorla yüzdürmek istemesi ve benimde kendisini elbiseleri ile havuza atmam olmuştu ama tabi ben korkudan ayaklarım popoma değerek koşarak kaçtım  eve geldim ve benin havuz hayatım bitti dedim.Olaya kızan ailem Arap Osman la konuşarak ve de 1 tencere dolusu domatlı et ziyafeti karşılığında 1 hafta sonra tekrar havuza dönmüştüm.

 Anılardan küçük bir demet yaptım

Sağlıklı günler dilerim

Ahmet Karluk - 05.09.2008

 

KARŞIYAKA YAZLIK SİNEMALARI

 

Yazlık sinemalar  sohbeti  tuttu...

Herkes  hatırladıklarını  yazmadan edemiyor...
ne kadar  güzel...Gerçi  bence  de gençlik yıllarımızın

yazlık  sinemaları  konusunda
sizler  gibi  düşünüyorum...

O  kadar  önemli  yer tutardı ki  yaşamımızda  sormayın gitsin...
Türk  filmlerinin...galaları....Kapı önündeki  mısırcıdan...

macuncuya  kadar...satıcıları...
film parasının  yarısına  satılan  minderden...

buzzzzz  gibi gazozuna  kadar.... herşey
hala  gözlerimin  önünde.....Tabii..  bu   arada  herkes  kızı  hangi  sinemaya  gidiyorsa o  akşam  O da   O  sinemaya  giderdi....

Film  araları  en  güzel  zamandı....

çünkü  o 15 dakika,  buluşma  15  dakikası  idi..
Sinemalara  gelince; 

benim sitemde  sanıyorum  herkes  okumuştur  ama.....
ben yine de O  bölümü  alayım buraya....

konu  gündemde  iken...Hoşçakalın....
 
YAZLIK SİNEMA CENNETİ KARŞIYAKA

1960'lı yılların başında televizyon yok, radyo bile birkaç evde vardı. Tek eğlence Yazlık sinemalardı. Çeşit, çeşit film oynardı…Hergün akşamüstüleri sokaklardan sinema çığırtkanları geçerdi. Hangi sinemada,hangi film olduğunu ağızlarına dayadıkları kocaman teneke hunilerin içinden bağırarak duyururlardı. Türk filmlerinin reklamı yapılırken değişmeyen nakarat "Aşk, sevgi, nefret, isyan hepsi bu filmde" diye bağırılırdı.Zaman zaman da sinemalarda konserler verilirdi. Örneğin ben Adnan Şenses'i ilk defa İpek Sinemasında izlemiştim.
Bakın o yıllardaki yazlık sinemalara :

Kaymakamlığın olduğu yerde : Beyazıt ve Hayal Sinemaları..
Banka Sokağında : İpek Sineması
Arabacı Sokağında : Gül Sineması
Karşıyaka Ortaokulu'nun karşısında : Simeranya Sineması
Alaybey çarşısına girince sağdaki sokakta: Cihan Sineması
Alaybeyde yol üzerinde: Şan Sineması
Zübeyde Hanım Caddesinden Bahriye Üçok Bulvarı'na dönülen köşede: Ferah Sineması (Eski adı; Altınuç)
Reşadiye caddesinde : Rüya Sineması
İskelenin karşısındaki postane sokağında: Duygu Sineması
Avlar Pasajının çıkışındaki : Zafer Sineması
Çarşı Camii'nin karşısında : Melek Sineması
Biz yetişemedik ama (1950-1960 yıllar) Anlatıla, anlatıla bitirilemeyen bir başka yazlık sinemada şimdiki Osmanzade Parkı' nın iç tarafındaki : Holivud Sineması

Erdal  ÖNAL- 02.09.2008

 

Duygu Sineması

O bahsettiğin  Duygu Sineması’nda yıl 59 veya 60 yaz gecesi ailece filmi izledik,eve geldik rahmetli annem kulağındaki elmas küpenin birini düşürmüş olduğunu fark etti.Ev zaten 30-40 metre uzakta ama gece bir şey yapamadık,sabahı zor ettik,sabah temizlikçiler sinemayı süpürmüş,tabi ki çoğunluk pislik ayçekirdeği,genelde yeşil şişeli gazoz şişeleri,şimdiki tabirle geri dönüşümlü olduğundan topluyorlar,onlara sorduk görmedik dediler.Baya büyük bir yığın halindeki çöpleri yarım saat eşeledik ve gerçekten küpeyi bulduk.Duygu Sineması denince ilk aklıma gelen anı bu olur her zaman.Selamlar,sevgiler.

Ahmet Çanga

 

 

Cihan sineması bizim evin tam karşısı idi ön sıra mahallenin çocuklarına ait olup her gece 2. filimden 2. yarısında uyur kalırdık.
Sinemaların sona yaklaşma belirtileri ise; her akşam tam filimin en heycanlı yerinde  birinin sandalyesi büyük bir gürültü ile çökmesi idi.. 
Sinemaların en güzel tarafı bir tarafının koyu bir sarmaşık ile kaplı olması ve her akşam 
seyirci girmeden yerlerin sulanması çok güzel bir ortam yaratırdı.
En hızlı gazoz açanların bazen ellerini cam keserdi.
Şeref sinemasının açılışına Cüneyt Arkın gelmişti.

Sorulan sualler hep aynıydı.
Burcunuz nedir? -Hangi yemeği seversiniz gibi.
En heycanlı olay ise Beyazıt Sinemasına OXgen  grubunun

rock konseriydi.
Her Erol Büyükburç konserinde ise  kavga çıkardı.
Bakalım kim hatırlıyacak Sahile Osmanbey parkının içinde  bir açıkhava sineması vardı...
Aklımda 101 Dalmaçyalıyı seyrettiğim kalmış.

 Necati Çiftçi

 

Siraladiginiz sinema isimlerini okurken

iPEK sineması 

adı bana cok sey hatirlatti. 
Biraz gec olsa da bana tiyatroyu ogreten ipek sinemasidir. 1957 yazı idi YILDIZ  KENTER ve kardesi MÜŞFiK KENTER in ilanlari asilmisti ipek sinemasina. Onlar geliyorlardi. Ben de o yasaima kadar imkansizliklardan olacak ilk defa tiyatroya gidecektim. Ve gittim. Salincakta iki kisi oyununu oynadilar iki kardes. O gunden sonra bende tiyatro sevdasi uyandi. Sonradan bircok tiyatro oyunlarina gittim. Hala tiyatroya hayranim. 
Hollanda'da Yildiz Kenter'i ANADOLU  KADINI oyunu ile seyrettim, ön  sirada oturuyordum, oyun bitti kendimi tutamadim tam gidiyordu, sahneye firladim elini optum,

OMRUMUZU  ARTTIRDINIZ  dedim.

cevap: sizlerde benim omrumu artirdiniz oldu.
Hala ipek sinemasi hatiramdadir. Sinema sevgisi bana tiyatro sevgisini asilamisti.
Hurmetlerimle,  Fikret Topaç

 

 

Yazlık sinemalar ile ilgili nostaljik tartışmalara ben de bir katkı koyayım...
Öncelikle adı zor anımsanan ve Sayanora ile karıştırılan

Simeranya sinemasını
1969 yazında ben çalıştırmıştım..

O tarihlerde sinema filmlerinin Ege
dağıtımını ve bazı yabancı filmlerin ithalatını yapıyordum, çalıştığım
firmada....Sanıyorum bazı arkadaşlar Sayanora adını; o günlerin meşhur
bir pavyonu ile karıştırdılar..(Erkek arkadaşlar)...Sayanora basmanede
bir pavyonun adı idi...O günlerin meşhur pavyonlarından biri idi..(O
günlerin diğer bilinen pavyonları;Hisar, Mulenruj vs.gibi)
Karşıyaka'nın diğer Yazlık sinemaları....Şimdiki kaymakamlık
binalarının yerindeki Hayal ve Beyazıt, Banka sokağında İpek, hemen
çarşının arka sokağında Zafer,Kemalpaşa camisinin karşısında
Melek(Şimdiki Melek İşhanı),Reşadiye'de Rüyam,Alaybey'de Şan ve şu
anda adını anımsamadığım diğer bir sinema,Tersane çıkışında Bütün
sineması...Bostanlı'da 69-70 yazında açılan Gurup sineması(Şimdiki
İŞBankasının hemen karşı sırasında...3 veya 4 yaz çalıştı).Ayrıca
şimdi hatırladığım Atlas sineması (Şimdiki Öğretmenler Lokalinin hemen
arkasında bir iç bahçede'ayrıca hemen yanında kapalı ATLAS
sineması')...Hemen hepsi her akşam dolup taşardı.Nergiz'de de iki
sinemayı hatırlıyorum..ama isimlerini unuttum.Şemikler'deki sinemaları
ise sanırım Erkan kardeşim iyi anımsayacaktır...
 Yazlık sinemaları hatırlarken, uzun zamandır unuttuğumuz Yaz
Yağmurlarını hatırlayan var mı? Ben yağmur altında film seyrettiğim
yaz gecelerini özlemle hatırlıyorum....

Neredennereye.......Sevgiler...

Recai ACAR-02.09.2008

 

 

RESADIYEDEKI SINEMANIN ILK ADI RENKLI, SONRAKI ADI ISE RUYAMDI. SIMERANYA ISE SUBENIN SOKAGINDAKI IDI. SAYANORA ISE BOSTANLI DERENIN YANINDAKI IDI. SUNNETIMIZI OLDUGUMUZ DERENIN DIGER YANINDAKI

3. KAT BALKONUNDAN AZMI FILM IZLEDIK. 
 YOLUN DENIZ TARFINDA, SU ANDA BENZIN ISTASYONU VE DEVAMINDA TANSASIN OLDUGU YERDE DENIZ TUZU KARISMIS BATAKLIKTAN BOZMA BIR TOPRAK SAHA BOZUNTUSU VARDI.   VAY CANINA YAAA, NE ZAMAN 55 OLDUM BEN ????
 Mustafa KARLUK

 

 Aksoy- Reşadiye kesişme noktasından sağa dönüldüğünde varılan sinemanın adı: Rüyam
Uzun yıllar ailece,arkadaşlarımla gitmiştim o sinemaya...
Bazen filmin ilk gecesi gala olur,başroldeki sanatçı gelir, alkışlarla sahneye çıkar, izleyicileriyle- vatandaşlarla sohbet yapardı.... Yaklaşık yarım saat süren bu etkinlikten sonra film başlar, herkes pürdikkat filmi izlerdi.. Film sırasında ne kimse konuşur, ne de o dönemlerde olmayan cep telefoları çalar, ne de bu telefonlarla görgüsüzce konuşmalar olurdu... Sinemada tek çıkan çıt hemen hemen herkesi yediği açyçiçek çıtlamalarıydı....... Bir de 5 dk aralarda elinde taşıdığı kasa içinde Fruko gazoz, Sunalko  kola satan yer göstericileri unutmamak gerek......
Levent Çanakkalelioğlu

----------

Anılardaki 1740 sokak

Sizlere 1966 yılında taşındığımız 1740 sokağı Aklımda kalanlarıyla anlatmaya çalışacağım.

 Sahil tarafından girdiğinizde eski Karşıyaka Koleji vardı daha sonra yıkıldı yerine inşaatı 6 yıl süren çok sağlam 8 derece depreme dayanıklı apartman yapıldı.Genelde öğretmenlerin oturduğu sessiz sakin sokağımızda 1966 1970 yılları arasında tek katlı ve çift katlı bahçeli evler çoğunluktaydı.bizim evin arkası Karşıyaka nın en büyük koruluğuna sahipti (korunun bir ucu Batı koleji ve Karşıyaka koleji diğer ucu da meşhur aşıklar caddesi olarak ünlenen Çamlık a dayanırdı. Korunun içersinde Çam,okaliptüs,selvi ağaçlarının yanı sıra para vermeden yediğimiz( çaldığımızda diyebiliriz) şeftali nar,erik,İtalyan eriği,kayısı,muşmula,mandalin türünde meyve ağaçları vardı.1970 yılların başında maalesef bu ağaçlar kesilip yerini ağaç isimlerine( sedir,ardıç,manolya v.b.) bırakan apartmanlar yapıldı şu anda 1740 / 1 sokaktır.

Evimizin çapraz karşısında ise Erdem Kolejli vardı çok büyük bahçesi içersinde Tavuş Kuşları vardı. Zaman zaman onları “kabaramazsın kel Fatma annen güzel sen çirkin” der ve tüylerini yelpaze gibi açıp gökkuşağı gibi rengarenk bir görünüm almasını sağlardık. Okulun bekçililiğini ise geceleri serbest bırakılan 2 adet dev kurt köpeği yapıyordu sıkıyorsa okulun etrafını çevreleyen tel duvarda oturmaya çalış,  havlayarak ortalığı ayağa kaldırıyorlardı.

 1740 sokak çamlık yoluna çıkar Orman fidanlığı lojmanlarının kapısına kesişirdi,Yolun başında halen duran Karşıyaka nın en güzel evlerinden olan 2 katlı bahçe içinde çarşıda ki Süller eczanesinin sahibi Coşkun bey otururdu. Karşıyaka sahasıyla beraber Orman fidanlığı halen uçaktan bile görünen en geniş alana sahip tek yerdir.

 Sokağımızda oturan hocalarımıza gelince Jale hanım(kız lisesi), annem Azize ,babam Rahmi Karluk,Çınarlı Endüstri Meslek Lisesi hocası Kadir Aktuğ, eşi Fikriye Aktuğ, Şubede( Karşıyaka orta okulu) hocalık yapan Mehmet Ünal ve eşi ilkokul öğretmeni Leman Ünal, lisemiz edebiyat hocası Kadriye Tursun ve eşi Mithatpaşa Endüstri Meslek Lisesi hocalarından Kemal Tursun,yine lisemiz hocalarından şarkıcı Turan hoca , ve de kız lisesinden Şadan hanım  ilk aklıma gelenlerdir.

 1968 beatles efsanesinin olduğu yıllarda Karşıyaka nın sefiller den sonraki 2. grubu bizim apartmanın alt katında faaliyetlerini sürdürüp konserlere katılıyorlardı grupta eczacı ersan öktem orgcu,davulda öner gövsa ,ritim gitar ali adar, bas gitarda muammer hocanın oğlu fuat vardı.müzikleriyle sokağımıza neşe katıyorlardı.

Ahmet KARLUK-01.09.2008

 

 

Arif Dökel 

Hiç unutmam çoğunluğu öz Karşıyakalı ve Karşıyaka lisesinden yetişenlerin oynadığı ve şampiyon olduğu takımımız için yeni asır gazetesi “Vapur Döndü”başlığını atmıştı. Ve gerçektende son şampiyon olduğumuz son maç dönüşü batmasından korkarak bindiğimiz vapur deniz seviyesine yakın şekilde seyrederek ,ve kaptan köşkünü ele geçirmiş düdüğünü çala çala Karşıyaka iskelesine yanaştığımızda maça gelmeyen anneler ,babalar,kardeşler sevgililer,arkadaşlar kısacası vapurun düdüğünü duyan tüm Karşıyakalılar iskele meydanında toplanıp saatlerce coşkulu kutlamalar yapmıştık.Amigo sarı yaşar trafik lambalarının üstüne çıkıp kısılan son sesimizle bizleri bağırtıyordu.Tabi ki bu coşkunun mimarı takımı şampiyon yapan topçularımızla beraber

ARİF DÖKEL aitti.

Ahmet KARLUK-28.08.2008

 

-------------------

 

YAMANLAR DOMATI ÜZERİNE

 

Lütfü Dağtaş-19.08.2008

Değerli Arkadaşlar,

Merhaba, 
Yaşı 45-50 ve üstü olanlarımız bileceklerdir, 60'lı yıllarda Karşıyakamızın 
ünlü mü ünlü, kokulu mu kokulu, yemeye doyamadığımız, üzerine azıcık tuz 
serpildiğinde bal tadında olan, formsuz biçimiyle ise bilmeyenlerin ilgisini 
çekmeyen YAMANLAR DOMATIMIZ konusunda bilgi sahibi olanımız varsa ve hâlâ 
yetiştiğini bilen varsa bizleri aydınlatırsa çok sevineceğim.

Selam ve saygılarımla,

Lütfü Dağtaş

 

 

Sevgili Lütfü, merhaba, 
Evet,birçoğumuzun anımsayacağı YAMANLAR DOMATI

derin tahta kasalar 
içinde Karşıyaka pazarı ve çarşıdaki manavlara getirilirdi..mis gibi kokusu yayılırdı..

Günlerce evlerimizde bozulmadan durabilirdi.

Şimdiki 
domatesler ve diğer sebze ve meyveler ,

buzdolabında bile 1-2 günde 
tüketilemezse bozuluyor. 
  Evet, meşhur YAMANLAR DOMATI halen Yamanlar köyü'nde 
yetiştiriliyor.(Bilmeyenler için Yamanlar dağı eteklerinde bir 
köy;Yamanlar Köyü)Şu günlerde arasıra da olsa Bostanlı, çeşme 
durağındaki Manav Ahmet'e,yine bildiğimiz

derin tahta kasalar içinde 
geliyor...Karlis gurubunun bilgisine sunulur!!!!! Sevgiler...

Recai ACAR - 20.06.2008

 

 

Valla ben ucundan katılayım,

rahmetli anneme eşlik ederdim pazara giderken, kokusundan hoşluğundan samimiyetinden bitmesini istemezdim alışverişin.tek başına bir yemekti domates , dilerdin az tuzla ve arzuya göre az bir zeytinyağı ile ziyafet olurdu...o domateslerin içi ne zaman boşalmaya başladı fark edememişim...ne zaman başlamış o tek tip, bitişik nizam domatesler hatırlayamadım...bir muz vardı masamızda gördük mü anlardık yılbaşının geldiğini...şimdi 2 ytl ye almayanı dövüyorlar... ben hala para verip erik alamıyorum, içimi acıtıyor ve yıllardır can erik yiyemiyorum içime sine sine...ağacından toplayıp kütür kütür sulu sulu şağırdata şapırdata yemek unutulabilir mi? şimdi bir tane erik ağacı kaldı mı Karşıyakada, İstanbulda geçen bahar çocuklar gördüm okul çıkışı ağaca çıkmışlar erik topluyorlar yiyorlar, apartman görevlisi de bunlara kızıyor, kızma dedim...o da yemelerine değil ağaca çok hoyrat davranıyorlar dalıyla koparıyorlar ona kızıyorum dedi...kendisi belki çevrecinin daniskası değil ama yaklaşımı hoşuma gitti...hak verdim :))) Sevgiyle kalın,

Ahmet Ragıp -28.08.2008

 

 

GENÇLİK YILLARIMIZDA ŞEMİKLER BOSTANLI SINIRINDAKİ BAHÇEMİZDE ADI GEÇEN DOMATLARI YETİŞTİRİP 
RECAİNİN DEDİĞİ GİBİ DERİN TAHTA KASALARA BASAR KOKULU VEYA KARDEŞLER HANA YOLLARDIK, 
ORADANDA TÜM İZMİR BUNLARI YERDİ, 
TADINI VE ELİMİZE SİNEN KOKUSUNU HALA HATIRLARIM, 
TAMAMEN ŞEKİLSİZ OLANINA İSTAVROZ DERDİK, 
ONLARI HAL'DE PAZARLAYAMAZDIK, 
AKŞAM SAATLERİNDE EL ARABAMIZ İLE ARKA SOKAKLARDA SATIP HARÇLIĞIMIZI ÇIKARIRDIK, 
BENİMDE EN SEVDİĞİM DOMATLAR BUNLARDI, 
BİR DEFADA 10 TANE YEDİĞİMİ ANIMSARIM,TABİİKİ LÜTFÜNÜN DEDİĞİ GİBİ BOL TUZ EŞLİĞİNDE, 
AMA O ZAMANLAR HER SEBZE VE MEYVE MEVSİMİNDE YENİRDİ, 
BENCE DOĞRUSU BU İDİ,ŞİMDİKİ SEBZELERİN VE MEYVELERİN TADSIZLIĞI BUNDAN, 
NE GÜNLERDİ O GÜNLER,BİR DOMATTAN KİTAP BİLE YAZILABİLİR, 
TEŞEKKÜRLER LÜTFÜ ,TEŞEKKÜRLER RECAİ, 
ERKAN ATİK- 21.08.2008

 

 Ah erkan kardeş, ne güzel anlatmışsın domatları, ben yakaköy!de hala o domates'leri yeme ayrıcalığını yaşıyorum. 
  Bizim köy orman köyü yaylada orman arasında o domatesler üretiliyor ve yalnızca burada köy civarında tüketiliyor. Bol bol tüketme şansına sahibim. Bizim köyde onların adı Balkan Domates. Kousu üç ev sonra duyuluyor.Yemeğe beklerim. 
  Sevgi ile kalın, 
  
Nuri Sakal- 22.08.2008

 

Erkancığım, 
Tatilde olduğum için bir süre maillere bakamamıştım.Tatil dönüşü ilk iş , merakla maillere bakmak oluyor.DOMAT'taki lezzetleri anlattığın yazın bana sizin mandalin bahçesindeki mandalin ve erikleri hatırlattı.Hatırlarmısın,  ders çalışma bahanesiyle bahçeye gittiğimizde aldığımız keyiften mest olurduk.Bahsettiğin domatesler gibi ben de erikleri unutamıyorum. İnanırmısın hala erik zamanı alığımız erikleri sizin bahçedeki (34-35 sene önceki) eriklerle kıyaslıyorum.O günlerde bahçede Kemal Amca'nın , Rahmetli Ulviye Teyzenin , Küçük Metin'in dolaştıkları gözümün önüne geliyor. Kemal Amca'mın lambalı radyosu ve alınış hikayesini unutmak mümkün mü? Ne güzel günlerdi.Herşeyler ne kadar bozuldu.Bu düşünceler doğrumu yoksa ilerleyen yıllar mı bizi böyle düşünmeye itiyor , bilemiyorum. 
Tüm arkadaşları öpüyorum.

Hasan  UĞURLU- 28.08.2008

 

 

 

 Nerede bu Karşıyakalılar; Herkes geçmiş özlemi ile yanıp tutuşuyor....AMA...Lütfü Dağdaş'ın Yamanlar domatı sohbetine...katılanların sayısı...3'ü...5'i geçmiyor..... ( hiç anınız yoksa bile...olanlara aferin deseniz yeter) Atakan Sukatar....Celalbey asfaltından...Körfezin kokusundan....Numune fırınından söz ediyor...kimseden ses gelmiyor.... Eeee...Biz sokak aralarındaki...Karadut ağaçlarından....Kemeraltındaki...Karadut şurubundan...haşlama limonatadan....Yuvanın duvarının dibinde Emiralemden gelen köylülerin sattığı... çekirdeksiz nardan....tavşan böbreği üzümünden...Reşadiye ve Atom'un gevrek fırınından...Hadi bunları da geçiverelim güzel hatırınız için de.... Lisede çekilen kopyalardan... Yenilen dayaklardan.....Hocalarımız ile olan anılarımızdan.söz etmezsek....her arkadaşın yazdığı anı ile...her seferinde 50 yıl öncesine gitmezsek.... Silinip gider ya... güzelim Karşıyaka anıları... Zaten şu anda 3-5 ihtiyarın belleğinde kaldı.... diye düşünüyorum....Bilmem bana katılan olur mu?.... 369 üyesi olan karlis grubunun anılar dosyası 61 sayfa.....vallahi fevkalade ayıp ediyoruz bence....Diyor...ve herkesi yazmaya davet ediyorum.... Ben böyle düşünüyorum....hoşçakalın...

Erdal ÖNAL-28.08.2008

 

 

Benim tahminime gore yamanlar domatini bulmanız pek zor. Şimdi oraları hep mezarlık oldu. Yamanlar etekleri hep bina doldu biliyorsunuzdur. Zaten yamanlar domatı bulsanız dahi tohumu Hollanda'dan geliyor. Tıpkı Emiralem çileklerinin tohumları gibi. Koylu bu gibi tohumlari ziraattan almak mecburiyetinde.Tohum hormonlu olunca birde hormonlu gübre kullanılınca o da tuzu biberi oluyor. Sayet hormonsuz gübre kullanılmamış domat ve diğer sebzeler isterseniz Menemen'in Çukur köyüne ulaşmak lazım. Menemen'den 20 km. kadar tepede bir yer. orada bir Ali diye şahıs hormonsuz gübre kullanır. yani hayvan gübresi. Bu Ali'nin iki böbreği hasta her pazartesi, çarşamba ve cuma günleri Zübeydehanım diyaliz merkezine tam sabah saat 10,00 da minibüsle köyünden getirilir. Gelirken oradakilere de domat getirir (keletirle) Saat onda Soğukkuyudaki benzin istasyonun yanında bulunan diyaliz merkezinde Ali ile temas edebilirsiniz. Menemen domatları, Yamanlar domatını aratmaz.Hollanda'dan Fikret diye de isterseniz benim adımı verebilirsiniz. Selam ve sevgiler.

Fikret Topac- 23.06.2008

 

 

Durdum...durdum...duramadım....Şu domat sohbetine ben de katılayım...dedim..Ama ben önce şurasından katılmak istiyorum...Benim bildiğim...yamanlar domatına biçimsiz ...şekilsiz demek çok yanlış Bence.... yamanlar domatı Agustos ayında anca yetişirdi. Yamanlardaki köyler deniz seviyesinden yüksek olduğundan...O domat geç olgunlaşırdı...öteki domatlara göre iri olması...sulu olması ve sert olması en büyük özelliği idi...genelde yemeklerde değil...salatalarda kullanılırdı...çekirdeği yok denecek kadar azdı.... fiyatı Menemen tarla domatının 2 katı olduğundan...herkes ihtiyacının hepsini Yamanlar domatı olarak alamazdı.... 1960 'lı yılların başında eşeklere yüklenen tahta kasaların içinde...sadece 2-3 kişi satardı... pazaryeri Enstitünün olduğu dönemlerde....Gazi Lisesinin yıkılan eski binasının Çamlık tarafındaki duvarının dibinde....Pazar yeri Alaybey Tansaş'ın olduğu yere taşınınca...tel örğülerin içinde tuvaletlerin önünde ve yine tahta kasaların içinde satılırdı... Çarşı da da adını bilmiyorum ama..Celal'in meyhanesinin bitişiğindeki ...av hayvanlarının...(ördeğin, kekliğin) yaban tavşanların...dükkanın önünde ayaklarından asılarak satıldığı manavda...yine tahta kasaların içinde satılırdı.... Ama ısrar ediyorum ki O'nun özelliği iri...Sert..sulu...az çekirdekli olması...ve geç yetişmesiydi... Arkadaşlarım..sulu çok çekirdekli..ince kabuk..mis gibi kokan Menemen tarla domatı ile karıştırıyor gibi geldi...bana.... Veya....ben böyle hatırlıyorum.....Hoşçakalın.....

Erdal ÖNAL-22.08.2008

 

----------------

 

60'lı yıllar

 

Henüz okula yeni başmışız.Alaybey ilkokuluna gidiyoruz, O 
yıllarda Alaybey Sahili henüz bozulmamamış,küçük iskelelere irili ufaklı 
tekneler sıralanmış.Hafta sonu yada hafta arası işinden erken gelen doğru iskelelere ve teknesine atladığı gibi balığa. Sanki deniz her türlü  balıkla 
doluydu.Ders aralarında teneffüs olduğunda hemen

iskeleye koşar ve bir midye 
çıkarıp balık avlamaya çalışırdık.

Ben de zaten parkın karşısında yer alan o 
küçük kumsalda yüzmeyi öğrenmiştim

( Alaybey sahili tamamen kumluktu o yıllar ve deniz cam gibiydi) .

O yıllarda sahil iki şeritliydi ve tek tük 
araba geçerdi. Yani fazla trafik yoktu.

Zaman zaman 2 tekerlekli veya bazen 
de 4 tekerlekli at arabaları, biletçili belediye otobüsleri ve dolmuşlar. Bu 
sahilde şimdiki anıta yakın bölgelerde ağ ile balık yakalanır ve peygamber pazarlığı ile kim ne kap getirdiyse parasına ve balığına göre o kap 
doldurulur. Hiç kimse boş gönderilmezdi.

Yine öyle bir gün bize balıkçıların 
" Ayı Balığı" olarak isimlendirdiği bir çift  balık gördüm. Ama yıllar 
sonra  üniversite yıllarında  aslında bunların şu an koruma altında 
olan Akdeniz Foku( Monachus monachus) oldugunu öğrendim.

Evet ilk kez o yıllarda tanıştım Akdeniz Foku ile.

Ayrıca o yıllarda körfez vapurlarıyla 
yarışan yunusları da her zaman görürdük.

Ama şimdi denize girmek yada balık 
avlamak  için kilometrelerce yol gidiyoruz. Biz gerçekten şanslı bir 
nesildik belkide. Yüzmeyi yüzme havuzlarında değil kendi kendimize veya 
büyüklerimizin biraz yardımıyla Karşıyaka sahillerinde öğrendik

ve o kültürle 
deniz kültürüyle sahil kasabası kültürüyle büyüdük.  Çarşı içinde şu an İş bankasının olduğu yerde (Osman'ın gazete büfesinin yanında ) bir ekmek 
fırını vardı .Ramazanda bu fırın nefis ramazan  pideleri yapardı. Pidenin 
kokusu Küçük Avcının kahve kokusuna karışır ve tüm çarşıyı 
doldururdu.Ramazanda bu fırının kuyrugu bazen sahile dogru olur

bazen iskeleye doğru.

Ama o tarihlerde sahildeki Melek Sinemasının altında Avcılar 
Kulubu yeralırdı ve burada oturan kulup üyeleri  rakı da içerlerdi. Yani bir 
tarafta rakı kokusu ve bir tarafta ramazan pidesi kuyruğu... İşte bu 
şekildeydi Karşıyakamız. Ama hiç kimse hiçbir kimse dönüp de sen ne 
yapıyorsun demezdi. Kimse kimseye karışmazdı .

Yamanlar domatı anılarını okurken birden bunlar geldi aklıma ve paylaşmak istedim...Sevgiler..... 
ATAKAN-24.08.2008

 

 

Teşekkürler Atakan bey, 
ne güzel anılar bunlar,herkesin böyle anıları var ancak çoğu kimse kendine saklıyorlar anlaşılan, 
bir daha tekrar edelim belki faydası olur, 
"paylaşılmayan güzellikler,güzellik sayılmaz" ne dersiniz, 
körfez vapurları ile yarışan yunus balıkları tekrar gelirmi acaba , 
belki yine yarışırlar sur,bergama ,efes vapurları yok ama olsun,

yunuslar olsun yeter, 
kimbilir hangi temiz denizin vapurları ile yarışıyorlardır, 
biz kıymetini bilemedik yunusların,sadece nevzat çobanoğlu girne girişine taştan heykellerini koydu, 
tam oradan zamanın belediye başkanı osman kibar kanalizasyonu

denize dökmek için 
 bandolu mızıkalı bir tören düzenlemişti dün gibi hatırlıyorum, 
tahir ağabey yakasına yakışıp (ilk çevrecimiz)

denizi kirletmeye utanmıyorsunuz deyince, 
başkan o kibar tavrıyla hadi oradan sersem koskoca derya bir kanalizasyonla kirlenirmi demişti, 
ama yunuslar bizleri terkedip osman kibarı yalancı çıkardılar, 
ayrıca vapurdan inip 71 nolu bostanlı otobüsüne binmek için melek sinemasını geçince bir otobüs durağı vardı,binmek için avcılar kulübünün önünden geçerdik koruma tarımdan rahmetli yusuf bedeloğlu beni her görüşünde yemeğe davet ederdi,bizde kibarca reddederdik,bazende davete icabet ederdik,neydi o ünler hayali cihan değer, 
sevgilerimle,
Erkan Atik - 24.08.2008

--------------------

 

SAYGIDEĞER

(Pek çoğunuzgerçek anlamda saygıdeğer ve onurlu insanlarsınız. Bu onurlu, cumhuriyetçi, çağdaş duruşunuzu bir Karşıyaka Lisesi mezunu olarak gururla izliyorum. Her güne Karlis-le başlıyorum. İnanın Karlis iletilerini okuma, dinlemek, izlemek için mesaime bir saat erken başlıyorum. Şu an için katılamıyorum belki, ama inanın benim gibi, bu urumda olan yüzlerce arkadaşımız vardır. İzin verirseniz -eleştiri olarak değil de bir öneri olarak kabul edin- ara sıra kişisel tartışmalar oluyor, düzey -ara sıra diyorum- düşüyor. Bu da yakışmıyor. Bazı duruşların kesinlik kazanması çok güzel. Nedir bu duruşlar : ** KSK 1912 li yıllarda kurulurken - DAHA SONRA İŞGALCİ OLAN -azınlıklara karşı birleşen yurtseverlerin oluşturduğu bir kulüp idi. Kalis'in birinci ve en önemli duruşu bu olsa gerek..** İkinci önemli duruşunuz sanatsal duruşunuz. Resimlerde, müziklerde, fotoğraflarda mükemmele yaklaşan bir seçim... Bu estetik görüntüleri bizlerle paylaşan arkadaşlarımızı kutluyorum.

YANİ DURUŞUNUZ HEM ULUSAL, HEM EVRENSEL..

Arada farklı sesler çıkıyor. -O kadar alak su kaçırmaz- diyerek onları da hoşgörmek gibi bir beceriniz var. Sözün özü arkadaşlar.. Çoğunuzu tanımıyorum. Ama biliyorum ki bizden birisiniz ve ben de sizden biriyim. Oldukça yoğun duygular yaşıyorum. Biraz da ben nostalji sunayım..

NE GÜZEL ÇOCUKLARDIK BİZ. değil mi? Hayal, Beyazıt, O 1717 sokaktaki Simeranya, Alaybeydeki şan cihan..zafer ne bileyim. daha neler.. ne çok yazlık sinema vardı.. Hele Hıdrellezler...O bir liralık plastik toplarla sokak aralarında gazozuna oynanan minyatür kale maçlar........Turşucu turik'in sesi... Kızlar da az değildi hani. Arabalar geçerken maçı bırakmazdık da bir güzel kız süzüle süzüle geçerken ağzımız açık kalır topun üzerine basar beklerdik ve hep birlikte hanımefendilerin geçmesini beklerdik. Birimiz faytonun arkasına takılır ötekimiz bağırırdı :"Arkaya kamçııı!" Kilisenin bahçesinden erik çalmalar, okuldan kaçıp Yamanlara, taa karagöle kadar uzanmalar..Özel isimlere pek girmek istemiyorum çünkü karlis ÖZEL'i aşmış gibi görünüyor. Ama bir Baha AKALINLI .........rahmetli sigara içen arkadaşlarımızı hocalardan daha fazla fırçalardı. Gerçekten iyi bir sporcuydu. Biz 5 ve 6 Edebiyatlar malum. Her zaman okulun hababam sınıflarıydık. Bu hababamların arasında en uslumuz Vehbi MOĞOL du. Tamer GÖV le Cüneyt OZANSOY nedense -to be -Çubi( Rahmetli İngilizce Öğrtm)'nin gözdeleriydi. Neyse.... KEL üzerine zamanı geldik sıra çok şeyler yazılacak ve söylenecek. Ama lütfen şu an yan taraftaki okulun bünyesinde bulunan eski binamızı sahiplenelim. VE LÜTFEN.. BAĞIRARAK SÖYLÜYORUM.....O DEMİR KAPIMIZI ÖZGÜNLÜĞÜNÜ KORUYARAK RESTORE ETMENİN YOLUNU BULALIM. BİZ O DEMİR KAPININ BİR PARMAKLIĞINDA BAZEN TÜM GEÇMİŞİMİZİ GÖREBİLİRİZ....NESNELERİN ANILARI GÜNÜMÜZE TAŞIMAK GİBİ BİR ÖZELLİĞİ VAR BUNU UNUTMAYALIM... ÇOCUKLUĞUNUZDA GİYDİĞİNİZ PABUÇLAR 40 YIL SONRA KARŞINIZA ÇIKTI MI HİÇ? VEYA SARI YAPRAKLARI OLAN ESKİ BİR DEFTERE, SINIF ARKADAŞINIZIN YAZDIĞI BİR NOT 45 YIL SONRA TOZLU RAFLARIN ARASINDAN ÇIKTI MI? O HATIRA DEFTERLERİ DE NE GÜZELDİ DEĞİL Mİ? TÜM GÜZELLİKLERİ PAYLAŞMAK UMUDUYLA...

Cengiz KANAT İzmir Balçova Salih Dede Lisesi Müdürü

1972 Karşıyaka Lisesi 6 Eebiyat Mezunu – 12.08.2008

---------

 

 

Yer Karşıyaka... Yıl 930'lar Turan'daki akaryakıt dolum tesisi... Akaryakıt dediğime bakmayın. Sadece benzin ve gazyağı var piyasada. Benzini İzmir'de az sayıda bulunan otomobiller, gazyağı ise aydınlanmak amacıyla, idare lambalarında kullanılıyor. Gazyağı benzin tüketimini katlıyor. Turan o dönemler akaryakıtın Ege Bölgesi'ne dağıtıldığı merkez. Akdeniz de içinde. Araçlar sıraya girmiş. En önde kamyonlar, ardında ise dönemin tek tekerlekli at arabaları. EN sonda ise eşekler. HERKES HATTINI VE HADDİNİ BİLİYOR...

Tufan ATAKİŞİ

 

 

Tufan Atakişi çok değerli bu resmi bizimle paylaştığın için teşekkürler, çocukluğumuzda otobüs ve dolmuşlar turan'ın içinden geçerdi, otobüslerin son durağı alsancak idi,insanlar vapuru kullansın diye, konak'a otobüs yoktu, yıllar sonra çok bilmiş belediye başkanlarımız bu nostaljiyide yok ettiler turandan geçerken mobil'in ve shell'in tanklarına hep hayretle bakardık, ne kadar büyük diye,gemiler iskelere yanaşıp,petrolu boşaltırdı, yıllarca turan restore edimeyi bekledi durdu, bir sürü proje ama sonuç yok, şimdide bayraklı sınırları içine alındı, bakalım ne olacak,hep birlikte göreceğiz,

Erkan Atik

 

 

Arkadaşlar Amerika'da yaşayan ve halen çalışmakta olan sıkı Karşıyaka'lı ağabeyimiz plastik cerrah Kemal Kamil (takma adı) gerçek adı Melih Eroğul'un zaman zaman benim siteme gönderdiği "Anıları" bana çok keyif veriyor.... Belki size de nostalji yaşatır diye...paylaşmak istedim....

Erdal ÖNAL - 07.07.2008

 

1942 doğumluların Karşıyaka anıları,yaşadıkları mahalleye göre değişir. 1669 sokak Alaybey'de eski Şan sinemasına bitişik, tren yoluna dogru giden toprak bir yoldu. Sonra Arnavut kaldırımı,daha sonra beton oldu. İçi kağıt veya bez doldurulmus topla futbol oynardık. Pahalı olduğu için,meşin topumuz yoktu. Yeni bir film gören arkadaş,görmeyenlere filmi anlatırdı. "Sahne açılıyor,oğlan beyaz ata binmiş...." Bir ara kan kardeşi olmaya meraklıydık. Parmaktan kan çıkarılır, kan damlaları birbirine değdirilince,kan kardeşi olurdunuz. Küsmek,size çok içerleyen bir arkadaşınızın ipleri koparmasıydı. Orta parmak işaret parmağının üstüne konur. Darılmak isteyen,"Boz" diye elini uzatır. Parmakları acarsaniz,küslük başlar. "Kuşumama sak sak, İstiyor barışmak, Mendili ipek, Kendisi köpek." Teranesi psikolojik savaş silahlarındandı. Küsler,biribirinin adını söylemez, çok mecbur kalınca,Kuşumama diye hitap edebilirdi. Aileden birileri hastalanınca,sıklıkla sebebi bilinmeyen durumlarda,kurşun döktürülür. Bu işi yapan mahallece bilinir. Erimiş kurşun "cas" diye bakır kaptaki suya dökülür. Kurşunun şekline bakarak falcı vaziyeti idare ederdi. İlaç fabrikalarımız henüz yoktu. Eğer ateşli ve öksürüyorsanız,kupa çekilir. Birçok evde,ecza dolabında kupalar vardı. Mavi ispirtoyla yanan bir pamuk,kupanın içindeki havayı alır. Kupa hastanın göğüs kafesine basılınca,negatif basınç sebebiyle deri kupanın içine doğru emilir. Kupayı çıkartırken kendine has bir ses çıkardı. Sonra tentürdiyot kafes kafes sürülür,sıcak bir yünlü bez ağrıyan yere konurdu. Zaman zaman deniz suyunun kirliliği ikazına aldırmaz,yüzerdik. Bir defa konjonktivit oldum. Rahmetli babaannem okudu,üfledi,hafiften de tukurdu yüzüme. Zehirlenme,eşek arısı sokmaları hallerinde, tedavi sarmısaklı yoğurttu. Güneş yanıklarında da normal yoğurt sürülmeden uyumak zordu. Erkek ve kız çocukları ayrı oynardı. Beraber oynanan oyunlar,dokuztaş,körebe,ip atlama saklambaç,muku,istop... Erkekler de kendi akranlarıyla oynar ve konuşurdu. Baharda,kuşçuların sattığı kuşu 25 kuruşa alıp Azat,buzat,sen beni ahrette gözet diye uçururdunuz. Hidrellezde, taşlarla sihirli evler yapılır,dilek tutulur,kırlara, Yamanlara, Şemikler tarafına doğru piknik yapılırdı. Eyyamı buhur'da ,en uzun günde güneşe çıkanın arap olacağı söylenirdi. Denize girmek için,karpuz kabuğunun denizde görülmesi salık verilirdi. Musevilerden gelen,balıkla süt yemenin zehirli olacağı ananesi vardı. Paskalya zamanı renkli yumurta tokuşturulurdu. Galip bedava haşlanmış yumurta alırdı. Kolonya ikramı,henüz sabunun bilinmediği Roma zamanından kalan bir Ege adetiydi. Güneş batmadan evde olma mecburiyetimiz vardı. Misafirlere ayva,vişne reçeli ikram edilir. Kahve,çay,şerbet,gazoz içilirdi. Validem,erkek çocuk bos oturmaz hayatı öğrenmeli diye beni yazları çalışmaya gönderirdi. Elektrikçi,marangoz,mobilyacı,ressam atölyesinde çırak olarak kazandığım parayı anneme verirdim. Erkek çocuk olmanın gururunu duyarak!. İstiklal savaşı günlerinde Karşıyaka küçük bir kasabadır. Nüfusunun çoğunluğu Ermeni,Rum ve Levantenlerdir. Civar köyler Türk’tür. Karşıyaka’da geniş bahçeli evler,sahilde yabancılar ve konsoluslarin yazlıkları vardır. Belli başlı bütün büyük binalar azınlıklara aittir. Benim aklımda kalanlar arasında,Karşıyaka Lisesi Turkbirligi,Cumhuriyet,Ankara Ilkokulu,en azindan çeşitli Hıristiyan mezheplerine ait dört beş kilise,Havra bir zamanlar Karşıyaka’nın ilk özel kolej binası, halk evini sayabiliriz. Verimli topraklarda,çiçek,meyve ve sebze bahçeleri içindeki malikanelerde azınlıklar zengin ve rahat yasarlar. Fakir Türk halkı kerpiç evlerde,varoşlarda yerleşmiştir. Deniz cam gibi temiz,korfez sulari doğanın bütün nimetleriyle doludur. Sahil yolunda tramvay işler,İstasyona uzanan ana yolu gaz lambaları aydınlatırdı. Vapur iskelesine paralel birkaç iskele,balıkçı kayıklarının demirlediği koy,küçük,önünde bayrak dalgalanan bir polis karakolcuğu vardı. Iskelenin hemen yanindaki artezyenden su icilirdi. Burada balikcilar cipura,kefal,mevsime gore tranca,sardalya satardi. Gediz deltasindan avcilarin getirdigi ordekler,dukkanlarin onunde ayaklarindan asılı müşteri beklerdi. Kutuphane yoktu. Karakulak,dar kucuk bir dukkanda,geceligi bes kurusa roman kiralardi. Ses sinemasinda,Misir'da cevrilmis filmler oynardi. Motorlu arac yoktu.Hava temizdi. Rodos,Girit,Makedonya gocmenleri,ulkeden kacan azinliklarin evlerine yerlestirilmis. Belli başlı yapilar,egitime,yetimhaneye ayrilmisti. Zengin degildik ama temiz,serefli,umitli,yeni nesiller pesindeydik. Turkbirliginde her sabah yasami solerdim. Butun okul,hep bir agizdan tekrarlardi. Turk'um! Dogruyum,caliskanim, Yasam, Kucuklerimi sevmek,buyuklerimi saymak, Yurdumu,ulusumu ozumden cok sevmektir. Varligim Turk varligina armagan olsun! Oya Tarim, Ayse Fusun Saf, Akim Akefe, Vecehat Dalaman, Ilker Yurttas, Ilker Gurtas, Mehmet Gulen Ogan, Hasan Kalaycioglu, Ozer Yapan, Alev, Nevin Akkaya, Atilla Baykalmis, Nuran Amas, Melih Erogul, Umit Cokaglar, Ocal Bengisu, Alev Batu, Erdal, Alev, Kenan Tapman, Cicek Sertel, 1949 senesinde Turkbirligi ilkokulunda Halide Gurtin hanimin birinci sinif ogrencileriydik.

------o------

 

Turkbirligi Ilkokulu,Zubeyde hanimin kabrine bitisiktir. Duvardan bakinca,kabir tasinin arkasini gorurdunuz. Okulun kuzey dogusunda ise park vardir... Birinci sinif Turkce okumayi ogretir. Mujde Alfabe bitti,son sayfadir. Kursun kalemler,grafitin yumusakligina gore numaraliydi. Castel marka,yeil boyali bazen dibinde silgi olan en kalite kalemdi. Murekkep daha cok ev odevlerinde kullanilirdi. Murekkep kalemdeki yuvaya sokularak takilan , degisen kalinlikta,metalden yapilmis beyaz veya sarimtrak renkteki onemli parcaya Uç denirdi. Murekkep kalem gibi ithal maliydi. Pelikan veya Quick marka,mavi,yesil,kirmizi renkte olurdu. Siyah yazilar icin Cini murekkebi alinirdi. Okula murekkep sisesi getirmek yasakti. Cunki devrilince elbise,sira,masa da boyanirdi. O sebepten Hokkaya koyulup getirilirdi. Hokka cam veya bakalitten yapilir. Dibi sise gibi kapali,agiz kismi huni gibi iceriye donuk oldugundan ,devrilse de murekkep dokulmezdi. Her sirada hokkanin icine konulmasi icin yapilmis iki delik bulunurdu. Murekkep kalemle yazarken,uca fazla murekkep alinmaz ve uc fazla bastirilmaz. Cunki murekkep kagida dagilir,yeni bastan yazmak gerekirdi. Onceleri defter ve kagit disardan gelirdi. Sonradan ikinci hamur,ucuz kagitlar cikti. Bunlarda yazmak ayri huner isterdi. Genis puntolarla yazmak icin ya ozel uc alirsiniz veya,bir tahta parcasini yontup imal ederdiniz. Dolma kalemler pahalliydi. Nadiren buyukler,bir gosterge gibi ceketlerine takardi. Derken tukenmez kalemler cikti. Bunlar Fransa'dan ithal edilirdi. Baslangicta duzgun yazar bazen murekkep akitirdi. Boya kalemleri de ithaldi. Sulu boya pahalliydi. Halide hanim beni Ses sinemasinin yan sokagindaki nalbura gonderdi. Toz boya,tutkal,beyaz boya diye kursun oksit aldim Ogretmenimiz bunlardan cesitli renklerde sulu boya yapti. Fakir zengin hepimiz bu boyalari kullanip,bahar cicekleri acmis bir dalin resmini yapmistik. Ilk katta,siniflara acilan tahta kapli buyuk bir salon vardi. Buradaki piyanoda,Halide hanim muzik yapar,biz sarki soylerdik. Agabeyim,ablam ve ben bes sene arayla bu kabiliyetli ince hanim efendinin ogrencisi olduk. Hala sevgi ve saygiyla hatirlariz. Allah rahmet eylesin.

----------0-----------

 

Avni Yelkenbiçer ile Söyleşi 

Tufan Atakişi

 

Çocukluk yıllarımda Alaybey bize çok uzaktı. Kesinlikle yanımızda bir büyümüz olmadan Alaybey'e gidemezdik. O yüzden o tarafları bilmem. Ama hep merak etmiş, büyüklerimin konuşmalarında Alaybey lafı geçtiğinde de kulak kesilmişimdir. Geçtiğimiz günlerde sevgili Tayfun Yelkenbiçer, bir toplantıda babasının yani Avni Yelkenbiçer'in Alaybey de doğduğunu söyleyince soluğu Avni amcanın yanında aldım. Çocukluğumda merak ettiğim konuların başında Naldöken'deki upuzun bacasıyla dikkatimi çeken, sonradan prina fabrikası olduğunu öğrendiğim yeri sorarak başlamak istedim.

Tufan Atakişi : Avni amca. Bu pirina fabrikası çok ilgimi çekmişti çocukluğumda. Biraz anlatır mısınız?

Avni Yelkenbiçer: Dur bakalım Tufan, konuşmaya hemen fabrikayla başlamayalım. Okurlarımıza önce kendimi tanıtayım. Annemin ve babamın aileleri, 1895 yılında çıkan olaylarda canlarını kurtarmak için bütün varlıklarını Girit'te bırakarak, kaçıp Karşıyaka'ya yerleşmişler. 10 yıl sonra dedem Mehmet ve amcam Nusret Tabak Çanakkale savaşına katılmış ve şehit olmuş. Ailemiz fertleri Karşıyaka'da Yelken ve cankurtaranlık işleriyle uğraşmışlar ve Girit'teki Tababaki lakaplarını, Soyadı Kanunu çıkınca nüfus dairesindekilerin de önerisiyle Yelkenbiçer soyadını almışlar. Daha sonra babam İbrahim ile annem İnayet Karşıyaka'da evlenmiş ve ben 1926 yılında Tramvay caddesinde doğmuşum. Tramvay Caddesinde tek ve iki katlı evler vardı. Son ev de eczacı Esat beyin evi idi. Herkes birbirini tanırdı. Komşuluk ilişkileri muhteşemdi. Genelde Rumların oturduğu bu evlerin önünde, bahçeler ve bahçelerin bitimin de deniz banyoları ve soyunma odaları vardı. Rumlar gelir soyunur denize girer, çıkar giyinir ve evlerine giderlerdi. Deniz taşlık ve dikenli idi. Belki de o yüzden bu iskeleler, deniz banyoları yapılmıştı. Alaybey sahili o zamanlar şimdiki mektep durağının hemen ilerisindeki parkın orada biterdi. Genelde herkesin sandalı vardı. Babamın da 20 tane kadar sandalı vardı ve onları kiraya verirdi. O zamanlar akşamüstleri sandallarla Alaybey'den çıkılır, şimdiki nikah sarayının olduğu yere kadar gidilir ve dönülürdü. Babam bu gezintiye katılmak isteyenlere sandal kiralardı. Çok istek olurdu sandal yetiştiremezdik. O zaman sandal kirayanlar da, sandal kürekçileri çok para kazandılar. Alaybey sahilinin sonunda büyük bir bina vardı ve terkedilmişti. Yanlış hatırlamıyorsam eski bir bira fabrikası idi. Karşıyakalı yelkenci gençler orayı derleyip toparladılar. Uzun süre kulübün kayıkhanesi olarak kullandılar. Daha sonra da bu günkü yerine taşındı kayıkhane. Alaybey'de oturanlar hep denizle iç içe oldular. Gelelim senin merak ettiğin pirina fabrikasına. Ege'nin zeytini meşhurdur. Zeytinler yağhanelerde sıkıldıktan sonra çekirdekleri de en az zeytin kadar kıymetlidir. Bu zeytin çekirdekleri fabrikada bir işlemden daha geçirilir ve sabunluk yağ çıkartılırdı. 1938 yılında yani 12 yaşındayken mahallenin çocuklarının fabrikaya gittiğini gördüm. Ben de peşlerine takıldım.Yapılacak iş basitti. Fabrikanın bahçesine serilen zeytin çekirdeklerini alt-üst edip iyice kurumalarını sağlamaktı. Sabahtan akşama kadar tırmıklarla ve ayaklarımızla çekirdekleri alt üst ediyorduk. Bu arada arkadaşlarla kaçma kovalama gibi oyunlar da oynuyorduk. Kızmıyorlardı. Senin gördüğün o uzun baca kazanın bacası idi. Baca ne zaman duman tütse mahallenin çocuklarını çağıracaklarını biliyorduk. Şu an pirina fabrikasının yerinde askeri tersane var.

Tufan Atakişi: Avni Amca! O zamanın Karşıyaka çarşısına gidelim mi? Avni Yelkenbiçer: Çarşının girişinden başlayalım. Şimdiki iskelenin yerinde tahta bir iskele vardı. O tahta iskeleye de büyük yelkenliler yanaşır adalardan kum, kereste getirirlerdi. Tahta iskelenin hemen dibinde tütüncü Hüsnü beyin gazinosu vardı. Ünlü sanatçılar gelirdi. Karşıyakalı tanınmış kişilerin gazinoda sürekli oturduğu masalar olurdu. Babamın da orada masası vardı. Sahne denize doğru olup yan tarafları perdelerle kapalıydı. Perde aralıklarından herkes sanatçıları seyrederdi. Hemen yanında kumsal bir kısım vardı ve sandallar oraya çekilirdi. Gençler oradan denize girerlerdi. İskeleden çarşıya girişte Zeki'nin fırını ve hemen yanında da Esat beyin eczanesi vardı. O zamanlar üç tane eczane vardı. Girişte Esat beyin eczanesi biraz ilerideki Mithat beyin eczanesi ise Tiyatro sokağının girişindeydi. Çaprazında Ferah eczanesi vardı. Şimdiki Akbank'ın olduğu yer Cafer ağanın kahvesiydi. Onun yanında Süleyman'ın pastanesi ve şişman Mehmet efendinin lokantası vardı O zamanlar Karşıyaka'nın tek lokantasıydı. Biraz daha yürüyünce Ses sinemasına gelinirdi. Daha sonra Kör Behiç yani Behiç ve Akın Tarhan'ların evinin olduğu sokak başlardı. İlkokulu bitirdikten sonra, 1938 yılında Karşıyaka Ortaokuluna başladım. Daha sonra Karşıyaka Lisesi'ni bitirdim. O zamanlar Karşıyaka Lisesinin Karşısındaki Hacı Selim sokağında oturuyorduk Karşıyaka Lisesinin yanındaki Kız Muallim Mektebine, kızlara voleybol çalıştırmaya gidiyordum. Hilmi Ziya Apak, sahildeki Karşıyaka Halkevi'ni kültür, sanat ve dayanışma merkezi haline getirdi. Kurslar düzenledi. Sergiler açıldı. Karşıyaka Halkevi o dönemlerdeki gibi bir daha hareketli olamadı. Hilmi Ziya Apak daha sonra da Karşıyaka Lisesi'nin müdürü oldu. Halkevinin altında sinema vardı ve orada gösteriler yapılır, tiyatro oyunları sergilenirdi. Ben de birçok tiyatro oyununda rol aldım.. Hatta o zamanların ünlü tiyatrocusu Avni Dilligil’den İstanbula transfer teklifleri bile geldi. Her hafta avcılar kolu sürek avı düzenlerdi. Topluca Büyük ve Küçük Yamanlar dağına domuz avına giderlerdi Melek sinemasının altındaki Karşıyaka Avcılar Kulübü buradaki avcıların önderliğinde kuruldu. . Kadınlar kolu vardı ve ihtiyacı olanlara yardım ederdi. Halkevinin bir bölümü 1940 lı yıllarda revir olarak kullanıldı. Halkevi üyeleri tarafından toplanan ilaçlar etraftaki köylere dağıtılırdı. Doktorlar fakir hastalara bedava bakar, ilaçları da kadınlar kolu tarafından karşılanırdı. Hilmi Ziya Apak, gerek Karşıyaka Halkevi’ne gerekse Karşıyaka Lisesi'ne büyük emekleri geçmiş mümtaz bir insandır...

( Avni Yelkenbiçer'i Rahnetle anıyoruz. 23.06.2008 )

 

BİZLERİ BUGÜNLERE GETİRENLER,

Yetmişli yılların başları, biz Şemiklerde Nur'lar ise Bayraklıda oturuyorlar, sanıyorum lise 2 deyiz. Bizim tarlada işler ağır, ders çalışma şansım az bu yüzden Nur'lara ders çalışmaya gidiyoruz. Pervin teyze dersleri bizden iyi biliyor,çok prensipli ve düzenli, kanseri iradesiyle yenmiş, bize nefes aldırmıyor. Sanki sıkı bir çalışma kampındayız,ama tüm ihtiyaçlarımız karşılanmış, biz yine kaytarmaya çalışıyoruz. Hasan amca çok iyi bir soğuk demirci işini çok özenle yapıyor. O zamanlar varyanttaki reklam panoları bizim, Şemiklerin en yüksek binası olan 3 katlı evimizden ışıkları yanınca görünüyor. Panoların demir işlerini Hasan amca yapıyor, ama hiç parça kaynatmıyor (bu işin uzmanları bu terimi iyi bilir,yani çok dürüst bir usta). O sıralar Akdeniz oyunları var. Televizyon daha yaşamımıza girmemiş,ama Nurların evine girmiş. Hasan amca 5 katlı evlerinin çatısına 10 mt yüksekliğinde döner anten yapmış. Ben çeviriyorum Nur aşağıdan bağırıyor "biraz sağa çevir,görüntü çok karlı". Bu iki iyi insandan Pervin teyze bir yardım kuruluşunun gezisinde Uludağ yolunda kazada öldü yıllar önce. Hasan amca da annem gibi, bir süre hasta yattıktan sonra dün vefat etmiş. Geç haber aldığım için cenazeye katılamadım. Nur'u şu an benden iyi anlayan olmaz, insan kabullenemiyor ve gerçekten anlayamıyor belki acısı ilerde çıkacak bilemiyorum. Vefat duyurusunu okuyunca bunlar film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti. Hepsi tanışıyordu, üçüde nur içinde yatsınlar, belki yine beraberdirler...

ERKAN ATİK-21.05.2008

---------------

Tufan ATAKİŞİ-12.05.2008 Karşıyaka Karşıyaka Dergisi-Sayı:12

 

Tilla'dan Tuvalete Tilla...

Karşıyaka ile özdeşleşmiş bir restoran. Mutfağı, hizmeti, konumu. Belki bu gün pek moda olan "en iyi on mekan" kavramı içerisinde yer alacak bir yer. Karşıyaka iskelesinden indiğinizde hemen solda. Önünde iki taksi durağı ile hatırlayacaksınız. Üniversitede asistanlığımın ilk yıllarında hala Tilla vardı ve biz önünde sabahları servis bekliyorduk. Aslında Tilla bizim ailemiz açısından, belki de benim mevcudiyetim yönünden de ayrı bir öneme haiz. Annem Nermin hanım ile babam Mustafa bey orada nişanlanmışlar. Aslında 60'lı yılların başını hatırlamam. 65'li yıllar sonrası çocukluğumdan aklımda kalan en net hatırlar Karşıyaka iskelesinin sol tarafındaki çay bahçeleri. 70'li yıllar ilkokul, orta okul ve Atatürk Lisesi yıllarım ve Karşıyaka. Sizleri de o günlere taşımaya çalışayım anımsadığım kadarı ile. En önemlisi sokak aralarındaki arsalardaki oyunlarımız. Önceleri taş, paramız olduğunda yaptırdığımız demir kaleler ile futbol maçları. Sokaktan o kadar seyrek araba geçerdi ki taş kalemiz bozulmazdı. Alt tarafı çarşıya bir paralel 1712 sokakta otururduk. O yıllardaki Tekel deposunu hatırlayacaksınız. Vapurlar Konak'tan da Karşıyaka'dan da vapurlar hep 10 geçe ve 20 kala kalkardı. 1973 veya 74 de Altınyol açıldı. Sol tarafında deniz birikintileri, gölcükleri olurdu. Konak minibüsleri, Bostanlı ve Nergiz dolmuşları, Basmane ve Çankaya'dan geçip Konak'a giden "Steyşın Vagon" denilen 7 kişilik dolmuşlar çalışırdı. Bu dolmuşlarda önceleri pikaplar vardı. Sonra kartuşlu teypler takıldı. 1970'li yılların başında Şehit Fazıl bey sokağının karşısında "Karşıyakalı" çay bahçesi açıldı. Belki bir çok Karşıyakalı çift burada evlendi. Daha sonra Anıt'ın biraz ilerisine "Arif'in yeri" ve "Tayfun'nun yeri" ni hatırlayacaksınız. Çarşıda hatırladığım en meşhur pastane " Sami Bey" pastanesiydi. Pastanenin bitişiğinde "Baba Lokantası" vardı. Hatta evde küçükken yemeği beğenmediğimde, babam burası "Baba lokantası"mı diye takılırdı. Tam karşısında meşhur Celal'in meyhanesi vardı. Küçücük mezeler, kapısının sol tarafında midye satan amca. Bir çok Karşıyakalı ailenin babaları belki en önemli kararlarını burada aldılar. Malum o yıllarda okul ve kırtasiye ihityaçlarını düşününce akla ilk gelenler. Çığır Kırtasiye ve İhsan Amca idi. Bir de bisikletimiz vardı. Lastiği patlayınca bozulunca yada bakımı gerektiğinde bisikletçiye giderdik. Banka sokağında Karşıyaka'lı eski futbolcu "Şele Yılmaz" ın bisikletçi dükkanını herkes bilirdi. "Şele Yılmaz"'dan başka, Tiyatro Sokağının sonundaki Kadir Usta ile Cumhuriyet İlkokulu'nun karşısındaki Sedat Usta tanınan diğer bisiklet tamircileriydi. Tiyatro sokağında babamın arkadaşı İpragazcı Cezmi Şuvağ vardı. Spor-Toto bayiliği yapardı. Maçların oynandığı saatlerde önü ana-baba gününe dönerdi, sonuçları anında tele-fonla öğrenir, dükkânının önündeki panoya tebeşir ile yazılırdı. Karşıyaka o hafta Spor Toto'nun listesindeyse diğer takımlara kıyasla büyük harfle yazılırdı. Şimdiki Murat Kuyumcusunun olduğu yerde bir bakkal hatırlıyorum. Çarşıdaki meşhur mandıralar Sakıpağa, Ömerağa ve Banka Sokağındaki Menemen Mandırası. Bir de çarşının ortasında Karakulak vardı. Her şey satılırdı oralarda. Avlar pasajının bulunduğu yerde geniş bir avlu ve etrafında dükkânlar bulunurdu. Girişinin iki köşesinde iki manav vardı. İçeride bir berber, bir çay ocağı vardı. En köşede Abdullah Lokantası vardı. Babamla özel olarak elbasan tava yemeğe giderdik. Akşamları kapalıydı. Bu meydan dan daracık bir koridordan arka sokaktaki Zafer Sinemasına çıkılırdı. O daracık koridorda ise, camcı, bir de küçük mescid vardı. Bir de kokusunu hala hatırladığım tuvalet. Burada yazamadığım daha bir çok mekan var. Sinemalar, sarı araba, fotoğrafçılar. Hatta çarşının simgeleri Deli Hasan ve Gode Cengiz. Tilla'dan çıkıp bunları hatırladık. Bu günkü çarşıyı da belki yirmi sene sonra yazacağız. Ancak vapurdan iner inmez yada istasyon tarafından çarşının başına çıktığımda Tilla yerine Tuvaleti bulmak beni gerçekten rahatsız ediyor. Evet, tuvalet ihtiyacı geldi mi, gözünüz başka şey görmez, ancak bu yer mekân olarak Karşıyaka'ya yakışıyor mu? Bu kadar güzel ve imrenilen beldeye.

-------------------------------------------

10.05.2008 tarihinde Cengiz Kanat yazmış:

ÖNCELİKLE ARAMIZDAN EN DELİKANLI GÜNLERİNDE ÜZÜCÜ BİR TRAFİK KAZASINDA YİTİRDİĞİMİZ VE 5. EDEBİYAT SINIFINDA BİRLİKTE OLDUĞUMUZ, ELE AVUCA SIĞMAYAN, DELİ FİŞEK - SİGARA İÇEN ÖĞRENCİ ARKADAŞLARIMIZI TUVALETTE AZARLAYAN- TARİHÇİ MEHMET TOPRAK'LA (Kendisini de saygıyla anıyorum.)YILDIZI BİR TÜRLÜ BARIŞMAYAN BAHA AKALINLI'YI SAYGIYLA, ÖZLEMLE VE RAHMETLE ANIYORUM. SANIRIM O YILLARDAYDI. BOSTANLIDAN BİR ARKADAŞIMIZI DA -SEMAVİ OLABİLİR ADI- BİR DENİZ KAZASINDA YİTİRMİŞTİK... ŞENER ERBÜTÜN VE SAİT GÜRSOY-YİNE SOL AYAĞI ÇOK İYİ OLAN FUTBOLCU KARDEŞİMİZ UĞUR'LARIN SAMİMİ ARKADAŞIYDI....(Aksoy Mahallesinde otururlardı.) DÜŞÜNÜYORUM DA KAŞIYAKA ERKEK LİSESİ O YILLARDA HER AÇIDAN BİR MERKEZDİ. SELAMİ ADAMOĞLU DA SANIRIM DESTEKLER.. BU ARKADAŞLARIMIZ İÇİN-BAHA-... OKUL YÖNETİMİNDEN RİCA ETSEK BİR KÖŞE OLUŞTURULABİLİR HERHALDE. KARLİSE İLGİLİ YOK ŞU YILLAR YOK BU YILLAR DEMEYELİM... BEN 1972-1973 MEZUNUYUM.... ANCAK 1955-56 MEZUNLARININ 50. MEZUNİYET YILINDAKİ BULUŞMALARINA TANIK OLDUM... ATİLLA KARAOSMANOĞLU VE HALİT KIVANÇ'IN ŞU ANDA KARŞIYAKA LİSESİNE AİT OLMAYAN BİNADAKİ SINIFLARINDAKİ SOHBETLERİNDE NASIL DUYGULANDIĞIMI, GÖZYAŞLARIMI NAIL TUTAMADIĞIMI BEN BİLİRİM. HİÇ BİRİNİ TANIMIYORDUM. AMA ONLARLA BENİM ARAMDA BİR RUH BİRLİĞİ VARDI. K.S.KULÜBÜNÜN KURLUŞUNDA DA BÖYLE BİR RUH BİRLİĞİ OLDUĞUNU BİLİYORUM. Bİ MEZUN OLALI 35 YIL OLDU. KEŞKE 50. MEZUNİYET YILIMIZI KUTLAYABİLSEK..... GÜZEL ŞEYLER OLUYOR...

 

 

SEVGİLİ ERKAN-NESRİN ATİK ARKADAŞLARIMIZIN BİRİCİK ANNELERİ MERHUME ULVİYE ATİK 

KEMALPAŞA YUKARI KIZILCA KÖYÜ KABRİSTANINDA BUGÜN YAPILAN HAZİN BİR TÖRENLE TOPRAĞA VERİLDİ.
 
MERHUMEYE TANRIDAN RAHMET DİLİYORUZ.

05.05.2008


 

 

-----------------------------------------------------

 

Hergele Meydanı- Neden delikanlıların yüreği titrer?

Karşıyaka daha o yıllar bugünkü gibi yoğun göç almış bir yerleşim yeri değildi. Cadde ve sokakları, özellikle mayıs ayı içersinde gül, hanımeli, yasemen, ful, akasya kokardı. Yani imar rantlarına kârları için sarılmışlarla, rantlara gözü kapalı imza atan, adına "siyasetçi" denilenlerin böyle köpürmüş, harala gürele görüntüleri yoktu. Seyyar satıcılar, Karşıyaka'nın Kemalpaşa caddesinde  yere serdikleri sergilerinde öyle ulu orta kadın iç çamaşırı, sutyen satmazlardı. Madamlar, kız bisikletleriyle (orta gidonu olmayan) sabah erkenden çarşıya kasap, manav alışverişlerine giderlerdi.
Arkadaşım Ömer ile Batı Koleji'nin sokağında, marangozdan aldığımız çıtalara bakkaldan aldığımız boş şeker çuvallarını gererek ve iki kat yağlıboya çekerek yaptığımız bezden botla güzelim mavilikteki denize açılır, Nikâh Sarayını ya bu botla ya da yüzerek geçer, Girne'nın ağzındaki Dokuz Kayalar'a değin yüzer, denizin ve sahil çocuğu olmanın keyfini çıkartırdık.
 
Erkek Liseli olduğumuz için oturduğumuz Aksoy'dan tabana kuvvet Alaybey'e okula giderken önünden geçtiğimiz Kız Lisesi yüreğimizi titretir ama Numune'nin kızlarından hiç yüz bulamaz idik.
 
Efendiydik, saygılıydık, hatırnazdık, kavga gürültü bilmezdik. En fazlasından Karşıyaka Futbol Takımımızın Alsancak maç galibiyetlerinden yengiyle dönüşlerimizde Körfez Vapuru'nda Kaf Kaf çeker, İskelenin önünde kimseyi rahatsız etmeden topluca kutlama yapardık.

 
Hergele Meydanımız, Karşıyakalı delikanlıların masumiyeti idi. Orada buluşur, metal borulara yaslanır,  çoğunluk arkadaşlarımızı görür, eh azıcık da kızlarımıza göz ucuyla bakardık.
 
İşte o yüzden Hergele Meydanının masumiyetini künyesine kazımışların bu fotoğraf karşısında doğallıkla yüreklerinin titreyeceğini düşündüm, hâlâ daha öyle düşünüyorum... O masumiyet köşemizde Kaf kaflı kızlar hiç durmazlardı ki...

Lütfü Dağtaş

27.04.2008

 

---------------------------------------------

 

Arkadaşlar....Dağdaş  yerden göğe  kadar  haklı....Çünkü  adını onaylamasam  da  O meydan  var ya...

orada  kızlar  olmazdı..O  zamanlar...Yapı  Kredi  Bankasının  üstünde  leylek  uçardı...altında da  50-60  m2

boş  bir  alan vardı (fotoğrafı  ekte)  gençlerin  toplanma yeri  orası  idi..(sitemde de uzun uzun anlatmıştım)

 

Orası  çok  özeldi...16.10'da kız kolejleri  dağıldı mı?  tüm  kızlar  yollarını  mutlaka oradan geçirirdi...

17.10  vapuru  ile gelen  Amerikan ve Türk kolejinin  kızları da  mutlaka  oradan geçmek  zorunda  idi...

 

İşte  O  meydan  var ya...O meydan...1960-1964  yıllarında  bizim  grubun  malı  idi... Çanga  kızacak  bana

ama...kızsın  varsın...Çanga  O meydanın  müşterilerinden  değildi...( Sanıyorum O biraz hanım evladı  idi..)  Yüzlerce  yuva  kuruldu...O  meydandaki  bakışmalardan...Çamlık'taki  buluşmalardan....

 

Gökçen...hanım  gibi  ileri  geri konuşamam.. ben...  Kolejler  hakkında...çünkü   eşim  Numune'den....

 

O meydan  var ya O  meydan...orada  imbat  duasına  çıkılırdı....bazı günler Çarşıdan  sahile  çıktın  mı?  öyle  bir

rüzğar   eserdi  ki...kızların  etekleri   başlarına   geçerdi...".İşte  O  an"  dünyalara  değerdi...

bazı  kızlar  bunu  bildikleri  halde...eteklerini  30  saniye geç  tutardı....(veya  bize  öyle  gelirdi...hep onları beklerdik)

 

İşte...tam  O  anda..Tilla'nın  önündeki....boyacılar...boyayı bırakır ...fırçalarını  boya  kasasına  vurarak "tıkarakkk....tıkarakkkk..tıkarakkkk" temposu tutarlardı.....

 

Sevgili  Gökçen..Senin  Deli  Cengizin...bizim  Gode  g....çekeceğiz"  derdik....Cengiz  takılırdı....

kızların  peşine....Ama  Cengiz..  kızlara  sadece   2  metre  kala   geri  dönerdi....hep...

 

Biz 4  yıl  bekledik  Cengiz'den  kızların eteğini  kaldırmasını....(Acaba  deli  olan  Kim????)

 

Dağdaş...bütün  kalbimle...yanındayım....ORADA  KIZLARIN  NE İŞİ  VAR....

 

bu  lafı  son  zamanlarda  çok  eleştiriyorlar....ama  ben  çok  seviyorum...

 

GEÇMİŞ  ZAMAN  OLUR Kİ...HAYALİ.....CİHAN  DEĞER....(Sevgili Erkan... benim  bildiğim  bu....)

ERDAL ÖNAL- 27.04.2008 

 

-------------------------------------------------------------------------

 

Amerika'daki plastik cerrah  Karşıyakalı
ağabeyimiz...Kemal   Kamil...aylar sonra  yeniden..
bir yazı ile  çıktı ortaya :

 

 Henüz her eve elektrik gelmemişti.
Karanlıkta evlerde gaz lambası yakılırdı.
Bakkaldan veya arabasındaki bidondan litreyle gaz alırdınız.
Biz bakkal Hafiz'ın, Kemal Pasa caddesinin çifte
fırınlara giden tarafındaki dükkanından alışveriş yapardık.
Kalıpla alınan yeşil veya beyaz sabun,peynir,tahin
helvası bazen gaz kokardı.
Aleminyum ölçüyü ya gaz bidonuna daldırır veya çesmesini açıp şiseyi doldururdu.
Gaz lambasinin altında camdan yapılmış kısmına bir kapağı acarak gaz konulur.
Teneke bir kasnak ışığı yansıtan daire seklinde bir aynayı ve icabında duvara asmak,

tutmak için sapı taşır.
Fitil lambanın büyüklüğüne ve ışık gücüne göre
eni değişen pamuktan yapılmış yassı bir dokumadır.
Bir ucu gazi emer,diğer ucu kibritle veya çakmakla yakılır. Yine camdan yapılı, önce genişleyen sonra daralıp incelen,

şise denilen kısım fitillikteki yerine oturtulur.
Fitil ayarı, ışığı azaltır arttırır.
Çok çıkmışsa, isli yanar ve cami sarımsı bir isle kirletir,veya camı çatlatırdı.
Hergün temizlenip parlak ışık vermesi sağlanırdı.
Söndürmek için önce fitil kısaltılır sonra üstünden üflenir.
Bu taktik fitilden gelen yanık gaz kokusunu azaltır.
Seyyar satıcılar gemici feneri veya karpit lambası yakardı.
Çerez satan seyyar satıcılar, manavlar akşamları
etrafı bu lambalarla aydınlatırdı.
Iskeleden istasyona uzanan yol boyunca hava gazı lambaları vardı.
Bunlari yakan söndüren bir görevli olurdu.
İlk elektrik ampulleri elipsoid uzun şekilliydi.
Sarımsı baygın bir ışığı vardı.
Belli saatte elektrik verilir, kesilirdi.
Ankara ve Istanbul radyolarindan sonra Izmir radyosu faaliyete gectiginde, devamlı elektrik
almaya başladık.
Bizim radyolar yayina gec baslardi.
Erkenden görev için kalkan babam,ona kahvaltı hazırlayan annem,daha cok gaydalı Balkan muziği dinlerdi.
Henüz Zeki Muren kadınları kızları güzel sesi ve usulüyle radyoya bağlamamıştı.
Istasyon gazinosu aksam bes sularinda gramofondan
Suzan Yakar Rutkay'in Maphusane çesmesi,yandan akıyor yandan, şarkısını defalarca çalardı.
Gazel daha cok postahanenin karşısındaki meyhanelerde çalınırdı.
Onların da üçbeş plaklık kolleksiyonu vardı.
Bu plaklarda müzik az duyulur,gazelhanın sesi ve sözleri ön planda olurdu.
Şimdi, Oynama şıkıdım şıkıdım devrindeyiz.
Onların dediklerine aldırmayın.
"Az zamanda cok ve buyuk isler basardik..."

 

---------------------------------------------------

 

OKULUN KAPALI KALAN ESKİ KAPISI ÜZERİNE:

 

 

 

Bu kapinin bizim dönemde anilari çoktur.

Sene 1968 veya 1969, o zamanlar Milli Egitim bakanligi esasen
ögretmenlerle ilgili bir reform çikarmak istemisti ve ögretmenlerin
yasamini zora sokan bir takim yeni kurallar getirmisti. Tüm liseler
greve gitmisken, bizim lise ögretmenlerinde tik yok... öyle olur mu ?
Biz de bu sefer, talebeler olarak greve gitme karari aldik...karar
aldik derken, daha önce de sözünü ettigim ve içinde benim de
bulundugum 6 faniler elebasi rolü oynayarak resimdeki kapiyi kapattik
ve önüne dikildik, gir içeri girebilirsen. Sloganimiz da "biz korkak
ögretmen istemiyoruz, siz de reaksiyon gösterin !!!" idi. Tüm
ögrencileri Karsiyaka vapur iskelesi önüne giderek orada toplanmaya
çagirdik. Hepsi de tipis tipis gittiler valla...Ardindan, ver elini
Karsiyaka Kiz lisesi. O zamanlar çamlik sokagiyla köse yapan bir
binada idi. Lise Müdürü, yanlis hatirlamiyorsam, Recai Bey (yanlissa
düzeltiniz) son derece babacan bir insandi, bizi makamina kabul etti.
Kendisine neden hareket düzenledigimizi, neden Kiz lisesine gelmis
oldugumuzu anlattik, bizi dikkatle dinledi. Kendisinden siniflari
dolasip kiz arkadaslarimizi da bilinçlendirmek istedigimizi
söyledigimizde, hiçbir direnç veya saskinlik ifadesinde bulunmadan
bize izin verdi. Siniflari dolastik ve neticede tüm Kiz Lisesi de bir
saat kadar sonra sokaklara döküldü. Kortej aniden büyümüstü.

Ver elini sahil boyu...

Valla polis kordonu varmiydi, yokmuydu tam hatirlayamiyorum ama, bende
iz birakmamasina bakilirsa yoktu. Tam Karsiyakalilara yakisan bir
yürüyüs oldu. En ufak bir taskinlik olmadi. Neticede yürüyüsümüz vapur
iskelesine kadar sürdü, ondan sonra "dagilin" talimati verildi ve
herkes sakin sakin yoluna gitti. Tabii bazilari, kiz arkadaslarini
kapip, o zamanlar fuarda bulunan ve ögleden sonralari da açik olan
"magara" diskotekte aldi solugu...


Iste o kapi ile ilgili anilardan biri. Ne çocukça, ne masum degil mi ?

Halbuki o dönemde biz "çok matah bir is yapmis" sanardik kendimizi. Bu
gün; o zamanki çaylakligimiza gülmemek elde degil !

Hepinize sevgiler
Nayab YOLAL - KEL 70 - 16 Nisan 2008

 

---------------------------------------------------

 

        1970-1971 öğrenim yılı sonları.

Fizik dersi kurtarma sınavı. Ders hocamız Ali Erdener. Sorular sorulur, kısa denilecek zaman içerisinde Hüsnü Türkekul kağıdını teslim eder. Hocamız kağıdı alır okur. Cevaplar gayet başarılıdır.

Ancak hocamız kağıdın bu kadar çabuk teslim edilip doğru cevaplanmasına ikna olmamış olacak ki sınav kağıdını yırtar ve Hüsnü Türkekul'u öğretmen kürsüsüne oturttur.

Soruları tekrar cevaplamasını ister. Bu kez sınav kağıdı daha çabuk teslim edilir. Sonuç aynı... Hüsnü Türkekul bir yılı daha başarıyla tamamlamıştır."
2000 yılı 5 Ocağında ani şekilde kaybettiğimiz sınıf arkadaşımız ve meslektaşım

Eczacı Hüsnü Ümit Türkekul'u ve değerli fizik öğretmenimiz Ali Erdeneri bu vesile ile

rahmet ve saygıyla anıyorum.

Gökhan Avcı 17.03.2008

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

Okulumuzun binaları ile ilgili elimdeki kaynaklardan özetleyecek olursam:
1913 yılında Karşıyaka'da yapımına ilkokul olarak başlanan inşaat sırasında,  Maarif Müdürü Namık Bey, İzmir'de bayan öğretmen ihtiyacının karşılanması için, başlanan bu inşaatın genişletilmesini önerir, beş bin liralık tahsisat, sekiz bin liraya çıkartılarak üç bina yapılır ve
1915-1916 yıllarında darülmuallimat ( Kız Muallim Mektebi) olarak eğitim ve öğretime başlar. 
1949-1950 öğretim yılında Kız Muallim Mektebi'nin kapanması ile binaları Karşıyaka Lisesi'ne devredilir. Üç binanın dağılımı şöyledir;
Okulun, 1850 sokaktan girilen kapının tam karşısında merdivenlerle ikinci katına çıkılan bağdadi iki katlı bina ki okul müdürünün odasının, müdür yardımcılarının, sınıfların bulunduğu binadır.  1925 ve 1931 yıllarında, büyük olasılıkla  Atatürk tarafından ziyaret edilen de bu binadır. Ana bina da denilen bu yapı, arka tarafından cam bir koridorla, kız muallim mektebi zamanında yatakhane ve yemekhane, Karşıyaka Lisesi döneminde de laboratuvar ve yemekhane olarak kullanılan binaya bağlanıyordu.  Yetmişli yılların başında derin çatlakların oluştuğu bu binalar tehlikeli görülmesi sonucu  yıktırılmıştır.
Üçüncü bina, 1913' ten günümüze  gelen, şu anda " Necip Demir Ticaret Meslek ve Anadolu Meslek Lisesi" olarak kullanılan tarihi ve son binamızdır. 
Pavyon binası diye adlandırılan iki katlı, betonarme yapı, Karşıyaka Lisesi sınırları içinde lisenin şu andaki giriş kapısının sağında kalan binadır. Seksenli yıllardan sonraki öğrenciler tarafından "ek bina" diye tanımlanmaktadır.  Dönem dönem bu bina değişik adlarla da gündeme gelmiştir. 
Ayakta kalan tarihi binamız ile ilgili zaman zaman il ve ilçe milli eğitim müdürlüklerine vakıf olarak başvurularımız oldu fakat sonuç alınamadı. Öncelikle şu anda orada eğitim ve öğretimini sürdüren okula yeni bir yer bulunması gerekmektedir.
Bu bina,
Karşıyaka'da  ayakta kalan ender tarihi binalarımızdan biridir. Gazi Paşa'nın Kız Muallim Mektebi'ni  1934' te üçüncü kez  ziyaret edişi,  Atamız'ın Karşıyaka sevgisi ile eğitim ve öğretime, öğretmene değer verişinin  bir başka kanıtıdır. " ATATÜRK ve KARŞIYAKA LİSESİ MÜZESİ" olabilecek nitelikteki bu binanın geri alınması için biz Karşıyaka Liseli'lere büyük   görev düşmektedir.
Yeter ki isteyelim ve inanalım. En güzel örneğini "Latife Hanım Köşkü"nde yaşadık. Olamaz denileni Belediyemiz başardı. Biz de başarırız. 
Karşıyaka Lisesi geleneğinde hep başarmak vardır. Vakıf, Karlis üyeleri ve mezunlarımızın biraraya gelmesi,  okulumuzu ve tarihimizi
 gönlümüzdeki yere ulaştıracaktır. Sevgi ve sağlıkla kalman dileği ile...
Yücel İZMİRLİ
06.03.2008

 

 --------------------------------------------

 

 Mart 6, 2008
 Istanbul
 
 Degerli arkadaslar,
  Yazilarin tamamini okuyamadim ama yasadigim olaylari yazayim :-
 
 Sene 1966 Eylul,  42 sene oncesi  KEL 1-A da ilk dersimize giriyoruz.
 Cesmelerin yanindaki, arka cikis kapisina en yakin 2 katli binaya Pavyon denirdi.
 Ust katta Fizik Lab. vardi. Biz Ilkokulu bitirip Ortaokullu olmanin heyecanini yasiyorduk.
 Ilk dersimiz Turkce, hocamiz Muveddet DURAK. Alt Kat, ilk Sinif, kapidan ikinci grup siralar
 en on sirada  645 Hasan OZERBAY, Munir OZERKAN ile oturuyorum.. Arka sirada Ahmet
 KOLDAY. Birkac ay boyle devam etti. Mahmut SATIC, Perihan KANDEMIR, Nermin 
 TUNCA, Turkan Hanim, Reyhan BAYBURT, Rahmi KARLUK Hocalarimiz. Yilin ortasinda
 1-A sinifimiz Kapali Spor Salonu'nun  bitisigindeki binaya nakil edildi.
 
 Hani su alt kattaki tuvaletlere sigara baskini yapilan bina. Kapidan cikanlarin agzi 
 koklanirdi. Pavyon dedigimiz binada Niyazi YAPAN, Sevki Bey ile Orta 2 ve 3 Fizik Lab.da
 cok dersler deneyler yaptik. 5 Fen A da Kimyaci Ulku Hn bizi bir defa Kimya Lab.a
 "Pavyon" alt kat (herhalde) goturmustu sene 1971. Meraktan "aldigimiz" parca sodyum
 solusyonundan  cikarilip cebe  yerlestirilince Hasan Tahsin Hoca'mizin dersinin ortasinda
 " Lemi yaniyor Hocam" sesleri arasinda  Lemi UCARCI'nin ceketini sondurmustuk.
 
 Tam 6 senem (1966-1972) KEL de gecti - PAVYON kelimesi hep bu bina icin kullanildi.
 
 Bugun ayakta olan diger guzel mimarili binanin onunde Istiklal Marsi okunur - bayrak  
 merasimi yapilirdi. Burada Orta 2 ve 3 u okudum.
 
 Ticaret Lise'sine gelince. Kisisel kanaatim Karsiyaka Lise'sinin elbette eski tarihi
 binalarina sahip olmasinin yakisik alacagidir. Ticaret Lisesi baska bir yere tasinmalidir.
 Bu olamiyorsa o zaman uzun vadeli proje Karsiyaka Lisesi'nin eski yerine gerekirse
 bazi binalarin tarihi sekline benzer yeni mimaride tekrar insa edilmesi ve bugun kullanilan
 binanin da Ticaret Lise'sine tahsis edilmesidir.
 
 KAR-LIS deki arkadaslarimizin duyarkliligindan cok mutlu oldum. Fotografik hafizam beni
 yillar oncesine goturdu. Katkida bulunan "emek veren" arkadaslara tesekkurler.
 
 Saygilar hepinize,
 
 Riza OZKILIC
 KEL 1972  6 Fen A
 

 

BİR ABAKAN  MASALI  DAHA.....
 
Geçen Hafta bizim sınıftan Mesut'u bürosunda ziyaret ettim..Tabii  laf  döndü  dolaştı..1964'lere
geldi..Arkadaşlar...hocalar...dostluklar  derken...3 saat..geçmiş aradan..kendimize  geldiğimizde...
 
Sonra  Mesut  Sordu;  Erdal  Hala yaşayan hocalarımız  var mı diye...
ben de saydım.. Hasan Tahsin'i...Halim Erker'i..Melahat  hanımı...
 
Bak  Erdal  sana bir hikaye anlatayım...Ama..ağlarsam  kusuruma  bakma dedi..
 
Yıl 1964  babam BMC 'den emekli  oldu...ekonomik kriz olduğu  için, babama..kıdem tazminatı ödeyemediler..
onun yerine 2 tane  BMC  kamyon  verdiler...Babam...birini sattı..birisi ile de inşaatlara  kum  çakıl taşımaya
başladı...Bu işe başlayalı henüz..daha  3-4 hafta olmuştu  ki...Mayıs- Haziran aylarıydı...Babam  çok sıcak
bir  günde eve...geldiki...terden pantalonu bile sırılsıklamdı...
Anneme, kamyonda 15 ton mıcır olduğunu...damper arızalandığı  için..mıcırı  boşaltamadığını...
boşaltacak kimse bulamadığını...hem anlatıyor..hem de gözleri doluyordu.. 2 lokma birşeyler yedi
bir duş aldı.".ben kamyonu boşaltmaya gidiyorum  hanım" dedi
bütün bunlar olurken ben yan odada Matematik çalışıyordum...Çünkü  ertesi gün
matematikten bitirme sınavımız vardı. Olanları duyunca..giyindin  baba  ben de geliyorum
dedim.  ve..babamla Reşadiyeye yakın bir yere... kamyonu boşaltmaya  gittik..
 
Saat 14.00'ten  22.00'ye  kadar çılgınlar gibi çalışıp  kamyondaki mıcırı boşalttık..
 
Biz  bunları yaparken karşıdaki  apartmanın balkonunda  bir  aile  bizi seyrediyordu..
Balkondakilerden  biri..bizim lisede Hoca idi..hiç dersimize girmemişti ama tanıyordum...
 
Ertesi gün oldu..sınava gittim  5 soru sordular 2'sini biliyordum..O kadar...
onları yaptım..3  soruyla uğraşırken  Abakan hoca  yanıma  oturdu...kağıdıma baktı...
eliyle bir yeri  gösterip " Burada bir  sorun var"  dedi...
ben sorunu biliyordum..ama çözemiyordum...10  dakika  sonra  gene  geldi...baktı..
sorun devam ediyor.  dedi  gitti....
Artık yapılacak bir yoktu...sınavın bitimine 10 dadika  vardı. kalktım kağıdımı vermeye
masanın  başına gittim...Masanın  başında Abakan hoca ile Şükran hanım yanyana
oturuyorlardı....Abakan hoca beni görünce Şükran hanıma  döndü..
"İşte Şükran hanım  Babası ile 8 saat mıcır  boşaltan delikanlı  bu"  dedi..
 
Kağıdımı  önüne  aldı..kalemimi istedi..+ larla  - lerle oynadı..hadi  artık gidebilirsin" dedi.
 
Mesut  bunları  anlatırken  dudakları titredi...gözleri  doldu...ve bana dönüp;
 Erdal ne olur 44  yıl sonra ...Abakan hocayı görürsen...elini benim için öp...
kulağına eğil...
 "Babası ile  mıcır boşaltan  delikanlı..seni hiç unutmadı.. saygılarını  sunuyor"
 deyiver dedi....
Fırsatım olursa salı  günü  borcumu eda  edeceğim...
 
Erdal  ÖNAL - 23.02.2008
 

 

 

 

Serdar Göv - 11.02.2008

 

 ---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Banada bir İzmir verin,
Çay bahçelerinde dans edilsin,
Sahilinden denize girilsin,
Eski evlerin önlerinde oturulsun,
Yazlık sinemalarında Ayhan Işık seyredilsin,
Evlerin kapıları kilitlenmesin,
Bu akşam müsaitseniz size gidilsin,
Kordonu yalısı mis gibi koksun,
Neyse sizi fazla üzmeyeyim.........................
 
 
Erkan Atik - 06.02.2008

 

 

 

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

 

 

 

                                                                      


SON DERS
Sevgili Dostlar,
 
Ogretmenler hep kalabalıkların karsısında vermişlerdir derslerini de, mesajlarını da. Annem Azize Karluk ta son dersini yine siz gonüllu gelen dostlara verdi
3 Subat 2008 Pazar gunu.
 KARSIYAKA mızın Ogretmen, Ogrenci, Sporcu, Sanatcı genis bir kesitin yansıması hep oradaydı;
 
-- Ogretmen arkadaslarını yitirdikce birer birer telefon numaralarının uzerini cizerdi kalemle Annem, sayımız cok azaldı diyordu. Simdi sıra kendisinde. Hayattaki "Saglıklı ve uzun bir    omür dileri her birisine" arkadaslarından Sabiha Cetin"Arkadasımız Seyda nın Annesi", Bedenci Aynur hanım, Nedret Hanım, Nermin Hoca, Sevinc Hoca, Kemal Bey"rahmetli edb. Ogretmenim Kadriye Hanım'ın eşi",bir kosede hastalıklardan konusuyorlardı.
-- Karsıyaka Lisesi mezunlarından Vehbi Mogol, Serdar Gov kardeslerim, Recai Acar dostumuz, Basketci Rıza Kuntur"Dayımın oglu", Nejat Kuymulu Abimiz, Necati Ciftci,
  Tugrul Okus, Ercumet Alp"Monser Bulent in kardesi" arkadaslarım, Nesrin Atik Hocamız ilk gorebildiklerimden aklımda kalanlar, hatırlayamadıklarım lutfen kusura bakmasın.
-- Birlikte Tiyatro yaptıgımız Bilgehan Oguz "TRT sanatcılarından rahmetli Zeki Oguz ile Nimet Oguz un oglu", Serap Oguz, Go Go Bulent ve esi Zuhal " Sanatcı Ismet Yazar ın kızı",
   Sevgili Munevver Manav, Ali Hekimoglu, Lutfu Dogtas, Huseyin Hepsenguler, Lemi ve de degerli esleri yine biraradaydı.
-- Yine birlikte  Sutopu yaptıgım ve daha sonra calıstırdıgım Karsıyaka takımında gorev yapan Hasan Egeli"ESTI  Sutopu takımı baskanı", Uluc Serim, Bulent Onural, Erhan Elmalı,
   Fatih  Tanık, Selami Aksoy, Cem Atanay, Erden Karaesmen, Recai  ve  Raci Cabuk"Goztepe Sutopu takımı baskanı", Yetkin Eker yine aklımda kalanlardı
   Ayrıca Spora 30 yılı askın suredir hizmet eden Havuz ve Kapalı Spor Salonu Md. müz degerli insan Guven Gorgül de yogun temposunu bırakıp gelmisti.
-- Karsıyaka Spor Kulubunun duayen ismi Tahir Turetken Abimiz, Kaf Sin Kaf ımızın ve Lisemizin en renkli kalecisi Ekrem Gucsav, KSK yoneticilerinden Mustafa Basman,
   Ecmel Bircan gorebildiklerimdi.
-- Is yasamında rakip kardesler olan firmaların birarada olamayan  bircok Eski ve Yeni yoneticileri birlikte idi.
 
  Bunların dısında Yasamın icersinden  bir cok kisi de oradaydı. Gelemeyip arayan ya da mesaj gonderenlerinde orada olma isteklerini iletmislerdi.
 
  Yukarıda bazı isimleri niye saydım biliyormusunuz. Soyle bir bakılırsa Ogretmen, Ogrenci, Sporcu, Sanatcı, Yonetici farklı kesimlerden ve farklı yas guruplarından bir cok gonullu     biraradaydı, Birlesmenin ve Birarada olabilmenin Hazzını, Huznunu Yasamak ve Paylasmak konulu SON DERS icin.
  Dostlar; bir sonraki derse kadar daha farklı yerlerde daha sık bir araya gelebilmeyi becerebilmek umuduyla Annemizin Son ders ine katılan, katılamayan herkese tesekkur deriz.
 
 Mustafa ve Ahmet KARLUK - 04.01.2008 

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

Sevgili Nuri

Harley Davitson la ilgili  Selahattin  duman'ın  yazısını göndermişsin gruba...
Okudum  okudum  ama...aklım okurken  hep 45 yıl öncesine
fiks oldu....
Harley  ile  karşıyaka  sözcükleri  biraraya  gelince aklıma  neler neler.. geldi..
 
1960'lı yılların   başı...Karşıayaka'da  bisiklet  sayısı  100'ü  bile  geçmezken
Karşıyakalı  bir  Harley  Timuçin  vardı....

gözü  gibi  bakardı  motoruna...
bakımdan  nikelajları  pırıl  pırıl   parlardı....

resmen insanın gözünü  alırdı.                                  

Tüm  Karşıyaka'nın  kızları  O'na  aşık olduğundan   akşamları  yatarken  hep  bir  harleyimiz  olmasını  hayal  ederdik..
Karşıyaka  iskelesinin  önündeki  trafik  polisi  Fehmi  ağabey bile  selama dururdu..O  geçerken....

Timuçin ağabeyemi...Harleye mi  O bilinmez....
 
Arkasına bindirdiği  kızların saçları  uçuştukça havasından geçilmezdi...
en yakın arkadaşı  "Besa" Necdet'ti....sanırım  Besa  da bir  motor  markasıydı....
Rivayet olunur ki  Necdet  BESA' dan  başka  motora  binmediğinden  Ona bu ismi  takmışlar..
 
Bir  gece  Aydın'a  giderken  küçük  menderes'in  köprüsünü   fark etmemişler de
Timuçin  karşıya  uçmuş...O  süratle...kurtulmuş......Necdet  uçamayınca  çakılmış   da
ölmüş  gibi... masallar  geliyor  aklıma...hayal  meyal....
 
Timuçin'in babası  gümrükçü  Muammer bey...annesi  Beyza  hanımdı....
 
Bakalım  lafı atalım ortaya .. başka  hatırlayanlar  olacak  mı?
 
Gördün mü  Nuri senin Harley  masalın  neler hatırlattı...yaşlılara....
 Erdal  Önal-30.01.2008

 

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Sevgili Erdal merhaba,
Evet doğrusun, kaza Aydın'da oldu. Necdet abi çakılıyor ama ölüm yok (allah daha çok ömür versin).

Necdet abi Bana geliyor bol,bol şarap, rakı götürüyoruz.

Onuda herkes harley necdet diye tanıyor.

Şİmdi Buca'da büyük bir malikanede yaşıyor...

Nuri - 30.01.2008

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Timucin'i cok iyi hatirliyorum. Ancak, ondan once Karsiyaka'da bir Cenap vardi motorsiklet hastasi olarak. KL Izci Oymak Beyi idi 1955-57'de.

Ne yazik ki 1960'larin ortalarinda bir trafik kazasinda gitti.  
 
Bir de Cilasun vardi ki, lakabi Cila  idi. Banka Sokaginda otururlardi. (Simdiki adi ne o sokagin?) Cilasun da hiz delisiydi,

50'lerin sonunda Italyaya gitti, araba yariscisi oldu, feci bir kaza gecirdi. Ondan sonra cok yaşamadi.
 
Ne insanlar yetistirdi şu Karsiyakamiz.

Faik Seyhan- 30.01.2008

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
 

BASINDA YASEMİN KAFE KAHVALTISI:

23.01.2008 günlü Yeni Asır Gazetesi

 

 

Yasemin Kafe'deki ilginç buluşma!..

Güneşli baharı aratmayacak bir Karşıyaka sabahı.
Deniz sessiz ve sakin!
Tarih: 20 Ocak 2008 pazar.
Yasemin Kafe saat 09:00, sıcaklık 10 derece.                                          
Yasemin Kafe'dekiler merhabalaştıkça sıcaklık yükseldi.
Tanışmak, hatırlamak, hatırlanmak, tanıştırılmak.
Karşıyaka Lisesi mezunlarının artık gelenekselleşen buluşmalarından biri.
Yasemin Kafe'deki buluşma ilginç tablolara sahne oldu.
Şimdi gözler, çok daha geniş katılımla gerçekleşeceği şimdide belli olan, bir sonraki buluşmada.
Ve bu ilginç toplantıya katılanlardan Serdar Göv'ün izlenimlerinden bir pasaj:
" Bayrak merasimlerinde dahi bu kadar
disiplin sağlanamazdı. Sevgili Erkan konuşuyor herkes dikkatle dinliyor fısıldaşma bile yok.
Aksilik yok zaman akıp gidiyor. "
***
Huzurlu, mutlu ahenkli kahvaltı devam ediyor. Torunlar,çocuklar,eşler ,arkadaşlar,ağabeyler.
Her türlü foto atraksiyonları,video çekimleri devam ediyor.
Serdar Göv'ü izlemeye devam:
"Masalara gruplar halinde geçiyoruz. Birbirimizi merak ediyoruz,soruyoruz, cevap veriyoruz ,hatırlıyoruz ve en önemlisi mutlulukla moral depoluyoruz saçlar dökülmüş, aklar sarmış gözlükler takılmış , bıyıklar
göbekler lakin ruhlar aynı,bakışlar aynı,konuşmalar aynı gülüşler aynı."
Bu arada aklımıza bir soru takılıyor:
"Lisemiz artık mezun vermiyor mu acaba ?
Karşıyaka da lise okumuş bayan yok mu acaba ?"
Karşıyaka da lise okumuşlar, kahvaltı yapmıyorlar mı acaba ?"
Ve son söz:
Bu ince sitemlerin yanıtı, önümüzdeki ilk toplantıda verilecek gibi...

 

Gazetedeki yeri

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

 

 

 

TAMER GÖV - 18.01.2008

 

BUGUN OTOMOBILIMI BOSTANLI ISKELESI OTOPARKINA KOYARAK SAAT 16.00 SIRASINDA PASAPORTA GIDEN VAPURA
BINDIM.VAPUR AYNI BIR INSAN GIBI RUHSUZ YORGUN VE TUKENMIS DURUMDAYDI.INSANLARIN YUZUNE BAKTIM.MUTSUZ YUZLER YORGUN BEDENLERIN UZERINDE ADETA ZORLA DURMAYA CALISIYORDU.KOCA VAPURUN UST KATINDA SADECE
GENC BIR ADAMIN VAPURA BIRAKILMIS BIR GAZETEYI OKUDUGUNU GORDUM.INSANLARIN KIYAFETLERINI INCELEDIM.BIR TEK KRAVAT VE CEKET GIYEN INSAN YOK IDI.GENELDE KIYAFETLER OZENSIZ SECILMIS SIRADAN KIYAFETLER IDI.VAPURUN ADI.KORDON.BUYUK SEHIR BELEDIYESINE AIT GORUNUYOR.ANCAK ADI KISILIGIYLE UYUMSUZ INSANLAR GIBI ADI HIC YAKISMAMIS.BUTUN OTURMA KANEPELERI RUHSUZ BIR AHSAPTAN YAPILMIS.KUPKURU.AYNI CANSUYUNU
KAYBETMIS RUHLAR GIBI HAREKETSIZ DURUYOR.INSANLAR BIRBIRIYLE SELAMLASMIYOR ,KONUSMUYOR SADECE CAMDAN DISARI BAKAN SABIT GOZLER GORDUM.
     ESKIDEN COCUKLUGUMUZDA VE GENCLIGIMIZDE BINDIGIMIZ VAPURLAR AKLIMA GELDI.O ZAMANLAR KARSIYAKANIN ESKI SIYAH RENKLI ''T'' SEKLINDEKI ISKELESI.AYNI ANDA 3 VAPURUN YANASABILDIGI VE YOLCU INDIREBILDIGI BUYUK ISKELE.CARSIDAN GELDIGINIZDE SIZI SIMDIKI ISIKLARIN ARASINDA, BEYAZA BOYANMIS VE ALTTAN BETON BIR KAIDENIN
USTUNE YERLESTIRILMIS BIR VARILIN ICINDE ELINDE BEYAZ ELDIVENLERI VE SAPKASIYLA AGZINDA BIR DUDUK OLAN
TRAFIK POLISINIZ KARSILARDI.ISKELEYE GECIP BILETINIZI ALDIGINIZDA VAPURUN ARKA TARAFINDA 8-12 YAS ARASI MAYOLU VEYA BEYAZ IC CAMASIRI ILE COCUKLARI FARKEDERDINIZ.BUNLAR YOLCULARIN VAPURDAN ATTIKLARI 25 KURUSLARI BERRAK SUYUN ICINE ATLAYARAK DIBE DALARLAR VE CIKARIRLARDI.VAPURLAR 2 MEVKIDEN OLUSURDU.ON ALT SALON 2.MEVKI ARKA VE UST SALON ISE 1. MEVKI IDI.ELLERINDE ALISVERIS TORBALARI OLAN INSANLAR GENELDE ALT ARKA SALONA GECERLER, ISE GIDEN BEYLER VE HANIMLAR ISE UST SALONA OTURURDU.BUTUN KOLTUKLAR KAHVERENGI VE YUMUSACIK OTURMA GURUPLARINDAN OLUSURDU.YOLCULARIN BUYUK KISMI
KIRAVATLI VE CEKETLI OLUR KIS GUNLERINDE ISE PALTOLAR BUYUK BIR OZENLE OTURMADAN ONCE KOLTUKLARIN BASTARAFINDA BULUNAN ELBISE ASKILARINA ASILIRDI.HERKES OTURMAK  ICIN KANEPEDEN ICERI GIRERKEN MUHAKKAK SELAM VERIRDI.ISE GIDENLER HER SABAH MESAI ARKADASLARIYLA AYNI SIRADA OTURUR MUHAKKAK GAZETE OKUNUR ,CAY ICILIR VE SOHBET EDILIRDI.O GUN YERINE GELMEYENLER ICIN HASTA MI ACABA DIYE ENDISE
EDILIRDI.CAYLAR SORMADAN SIRADAN CAY TIRYAKILERINE DAGITILIR DAHA YASLICA BEYLER ISE SABAH KAHVELERINI
ICERLERDI.VAPUR YANASTIGINDA PALTOLAR GIYILIR FOTUR SAPKALAR BASA TAKILIP CIKARILARAK HOSCAKALIN ANLAMINDA IZIN ISTENIRDI.
      O DONEMLERDE BIZ COCUKLAR ICIN VAPURUN EN ILGINC BOLUMU MERDIVEN ILE INILEN ARKA SALONUN ALTINDAKI
YUVARLAK PENCERELI VE DENIZ DALGALARININ VURDUGU,DALGALI HAVALARDA DENIZ ICININ GORUNDUGU ALT BODRUM
IDI.BURAYA GENCLER SEVGILILERIYLE GELIRLER VE BASBASA KALMAYA CALISIRLARDI.BIZ COCUKLAR ISE GENCLERI GORUNCE RAHATSIZ ETMEMEK ICIN TEKRAR YUKARI CIKARDIK.
      O DONEMLERIN EN AGIR VAPURU ''SUR'' IDI.KARSIYAKADAN IZMIRE ANCAK 25 DAKIKADA GECERDI.AMA GENE DE ISKELEYE GOREVINI YERINE GETIRMIS BIR INSAN EDASIYLA VE AGIRBASLI BIR SEKILDE YANASIRDI.''EFES''  ''SELCUK'' VE
''BERGAMA'' DIGER VAPURLARIMIZ IDI.BUNLARIN HEPSI ALMAN YAPIMI MAKINELERIYLE AYRI BIR NOSTALJI YARATIRLARDI.DAHA HIZLI OLAN ''HASKÖY'' IZMIR'E GELDIGINDE PENDIK TERSANESI YAPIMI OLDUGU ICIN BIR TURLU BENIMSEYEMEMISTIK.ANCAK ALAYBEY TERSANESINDE INSA EDILEN'' ALAYBEY'' VE ''9 EYLUL'' VAPURLARI SEFERE BASLADIGINDA NE KADAR SEVINMISTIK HATIRLADINIZ MI?
1960,LI YILLARDA TURKIYE MUTLUYDU ,SAYGILIYDI VE EN ONEMLISI BUYUK SEHIRLER HENUZ GOC ALMAMISTI VE ISSIZLIK BASLAMAMISTI.O DONEMDE TURKIYE HENUZ ORTADOGULU OLMAMISTI.
 

 

 

Dr. Pınar Atik yazmış : 17.01.2008

 

Çok zevk alarak ve özlem duyarak okuduğum bu güzel satırlara, bir
Karşıyaka'lı olarak bir iki anı da ben eklemek istiyorum:


     *Deniz henüz kirlenmemiş olduğu için,evimizden çıkar,sahil
yolunu geçer denize girerdik.
     *Akşam  üzeri balıkçılar karadan ağ ile balık çeker.Biz de
ellerimizde yeni moda olmaya başlayan plastik badyalar ile
seyrederdik.Ağı tamamiyle karaya çıkattıkları zaman,henüz canlı canlı
kaynaşan balıklardan,cinslerine göre ayrılmadan,ağdan ne çıktı
ise,kilo ile tartmadan,bol kepçe hesabı plastik ''ki o zaman naylon
derdik!!'' kaplarımızı doldurup eve dönerdik.Bazen eve dönerken çocuk
saflığı ile henüz ölmemiş balıkları deniz suyu içinde eve taşıyıp,evde
akvaryum balığı gibi yaşatacağımızı zannederdik.Tabii kısa sürede
ölürlerdi.Üzülürdük,
     *Kalamar yemek şimdiki gibi yaygın değildi.Bu nedenle yüzlercesi
sahile vurup,ölür.Kimse bilip toplamaz,kalamarların beyaz calsiyumdan
oval iskeletleri ile sahil dolardı,
     *O kadar güvenli günlerdi ki,sıcak yaz gecelerinde yazlık
sinemaya giderken,dönüşte ev serin olsun diye evimizin bütün
pencerelerini açıp,öyle bırakırdık,
     *Bisiklet kilidi bilmezdik.Evin bahçesine bıraktığımız bisikleti
bazen komşu muz lazım olunca kullanır tekrar getirip bırakırdı,
     *Bütün cocukların doktoru olan DR ZİYA Ertemer'e o kadar saygı
duyulurdu ki vizite ücreti beyaz bir zarf içinde sunulurdu.
     *Dolmuşa binip,inilirken,esnaftan alışveriş edilirken daima
''iyi günler,teşekkür ederim,rica ederim gibi''nezaket cümleleri
edilirdi...
      *bir bavul veya eve alınan küçük bir eşya faytonla
taşınırdı.Karşıyaka çarısındaki ''arabacılar sokağı''adını o sokak
boyunca sıralanan at arabalarından almıştır.
       *Yazlık sinemalarda genellikle her akşam ayrı bir
film,oynar,akşam üzeri oynayacak film ve artistlerin isimleri ,filmin
afişini de taşıyan ve megafonlu bir kamyonet,sokak sokak gezerek
duyurulur;sinemaya çoluk çocuk yürüyerek gidilir,zemini toprak olan
sinemalar film başlamadan önce toz olmasın diye süpürülüp ,yerlere su
serpilmiş olurdu.Tahta ve telle birbirine bağlanmış iskemlelerde
nerede ise herkezin yeri bellidir.Yani her akşam ayni yere
oturabilirdiniz.En büyüy keyif sinemada çiğdem çitlemek ve gazoz
içmektir.
       *Karşıyaka sahili çoğunlukla levantenlerin oturduğu bahçe
içinde köşklerle doluydu ve yaz geceleri sahilde bir yürüyüş
yaparsanız,harika mor salkımların ,akasyaların bu köşklerin bahçe
demirlerinden öbek öbek sarktığını,kağıt fenerlerle süslenmiş
bahçelerin güzelliğini görüp;nefis çiçek kokuları eşliğinde bahçelerde
düzenlenen eğlencelerden akseden batı tarzı müzikleri duyardınız.
       *Sahil yolu o kadar tenhaydı ki ,anayolda tehlikeli olmadan
rahatça bisiklete binip,paten kayabilirdik.
        *Evlerin çoğunda fırın olmaz,hamur işleri ,börekler,et
yemekleri tepsiler ile mahalle fırınına giderdi.
        *O yıllarda çorapları yırtık giymek ayıptı,ama yamalı giymek
ayıp değildi.Yakalarımız kolalı,ayakkabılarımız boyalı,saçlarımız
kurdelalı olurdu ve temiz bir çocuğun iki cebinde iki ayrı bez mendili
bulunurdu.
        *Karşıyaka vapur iskelesi önünde bir trafik noktası vardı ve
içindeki beyaz eldivenli trafik memuru görev yapardı.
        *Evler genelde bir iki katlı olduğundan,yaz akşamları sokakta
yürürken,evlerden mis gibi patlıcan-biber kızartma veya kızarmış balık
kokuları gelirdi.Radyo sesleri duyulurdu.
        *Bayramlar kadar,9 Eylül ve hidralez de çok coşkulu
kutlanır.1mayıs Bahar Bayramı'nda yamanlar dağına ailece pikniğe
gidilir,Urgandan salıncaklar bağlanır,papatyalardan kız çocuklarına
taçlar örülürdü.
         *Çocuklar sokaklarda ezilme ,kaçırılma,vb korkusu olmadan
rahatça oynayabilirdi.(hatta annemizden izin alabilirsek yaz geceleri
bile sokakta (gece saklanbaç'ı )oynardık.
          Evet bir çırpıda aklıma gelenler bunlar.....O günlerin
güvenli,saygılı,komşu,arkadaş,hayvan sevgisi dolu;saf,samimi ama
gerektiğinde saygı dolu mesafeli;kokusuyla ,tadı ile insan ilişkileri
ile tatlı anılar olrak beynimize kazınmış güzel günleri tekrar
yaşanabilir mi acaba?????

 

                                                                                     -----------------------------------------

 

 

Erdal Önal-07.01.2008

1960 'lı  özlemine " Çuk "oturuyor  bu şiir  bence

Özledim

 

Sabahları ılık ılık esen rüzğarları,

Parke   taşı  döşeli  sokakları,

Palmiyeleri,

Kordondaki   rayları

Özledim, atlı   tramvayları,

 

Sahilde   trata  çeken  balıkçıları  özledim

Geceyi   körfezde  geçiren  mehtabı,

Güzel    insanlarımı,

Eşi, dostu   ahbabı  özledim.

 

Uşaklı   Ahmet'in  kahvesini,

Sami   pastanesini,

Celal'in   meyhanesini  özledim.

 

Sur   vapurunun  arkasında  bıraktığı  izleri,

İmbatla   sahili  döven,  denizleri  özledim

 

Kızların   nazını

Osmanbey'in   sazını

Banyolardaki   yazını  özledim

 

Özledim,   iskeleye  bağlı  duran  takayı

Çok,   ama  çok  özledim… Eski   Karşıyaka'yı.

 

                                                       Mithat Erefe

(Sevgili Mithat abimize acil şifalar dileklerimle...Vehbi)

 

 

 

 

 Tufan ATAKİŞİ-04.01.2007

 

  1953 Doğumlu olduğuma göre yazdıklarım, altmışlı  yılların bir kesiti olabilir.       
  "Karşıyakalılarla Paylaştıklarım" kitabımdan;                                                   
 
 
   20. Yüzyıl'ın ikinci yarısının hemen başında doğmuşum Karşıyaka'da. Fidanlık'a (1) bakan 1747. Sokak 48 numaradaki eski tek katlı Rum evinde.
   İlk nefesimde oksijenin yanı sıra, Reşadiye Fırını'nın (2) pekmez ve susam kokulu dumanını da solumuşum ciğerlerime.
   Sahildeki ilk yaramazlığımı, 1748 Asfaltı'nın (3) hemen karşısındaki, kapalı durağa ( 4 ) geçerek yaşamışım büyüklerimden haber vermeden...
   Evden Kulüb'e, (5) Yelken'in (6) bahçesine   yalın ayak gitmişim.. Gitmişim gitmesine de, yazları 6 metrelik asfalt ( 7) yolun karşısına 

   geçememişim sıcaktan.
   Eski mendireğe (8), 50 metreye (9) ulaşamadığım için Yelken'in kaldırımından özlemle, biraz da kıskançlıkla seyretmişim yüzenleri.
   Akıllanıp, bir daha ki sefere tokyoyla (10) gelip, hızlı adımlarla geçmişim o sıcak yaz günü asfaltı. Tokyoyu kaptırmamak, tek ayak üzerinde

   sekmemek   için.
   Zamanla denize ulaşıp, 50 metrede doyasıya yüzmüşüm özgürce. Annemin sahilde bağıran çağıran haykırışlarının sonunda iyi bir dayak

   yiyeceğimi bile bile.
   O zamanlar yazları öğlen uykusundan çalıp, gizlice evden kaçıp annemin Amerikan bezinden diktiği uzun paçalı donla sahile çıkmaya da

   utanmamışım üstelik.
   Donumun üstündeki atlet ise 4 numara büyük, ağabeylerden kalma. Zaten onlarda giydiğinde,   kardeşi de giysin diye battal beden alınmış.
   Kafamdaki şapka zamanında maviymiş galiba. Körfez'in tuzlu suları onu  öylesine yıpratmış ve değiştirmiş ki, renk yelpazesinde hiçbir zaman yeri

   olmamış.
   Ben Karşıyaka'yı çok seviyorum.

   Siz olsaydınız sevmez miydiniz?

***
 
Açıklamalar:
(1)      İzmir içindeki yegane Orman Fidanlığı
(2)      İzmir'in en ünlü Gevrek Fırını
(3)      Reşadiye Asfaltı. O zamanlar sahile açılan Celal Bey, Fazıl Bey'den sonra üçüncü asfalt
(4)      Karşıyaka sahilindeki yegane kapalı ahşap durak
(5)      Karşıyaka Spor Kulübü
(6)      KSK, Yelken Şube Lokali
(7)      Sahildeki tek gidiş-geliş asfalt cadde
(8)      Şu an bulunmayan eski mendirek
(9)      Karaya bağlı, bir tarafı denize açık yüzme havuzu.
(10)    Parmak arası veya çapraz bantlı plastik-kauçuk  terlik
   Not. Bu açıklamalar Karşıyaka'yı bilmeyenler için yapılmıştır.

 

 

 

TAMER GÖV- 03.01.2008

 

1954 DOGUMLU OLDUĞUMA GORE 1958 YILLARI ILK HATIRLADIGIM COCUKLUK YILLARI.YANI 1960 LI YILLARA HAZIRLIK YAPAN YILLAR.KENDIMI ILK HATIRLADIGIM YILLAR.AKSOY CIVARINDA YERLERI KALDIRIM TASI DOSELI BIR SOKAK.EN FAZLA IKI KATLI EVLER.GENELLIKLE EVLERIN ALT KATINDA KIRACILAR OTURUR UST KATINDA ISE EVSAHIBI YASARDI.EVIN GIRISINDE KUCUK BIR AVLU ILE ALT KATA GIRILIR SAGDAN VEYA SOLDAN DONEREK CIKAN MERDIVEN ISE  UST KATA ULASTIRIRDI.O ZAMANLAR SOKAKLAR VE KALDIRIMLAR COK DARDI.TUM EVLERIN MUHAKKAK ARKALARINDA MEYVE AGACLARIYLA DOLU BIR BAHCELERI BULUNURDU.EVIN BEYI ISE GITTIKTEN SONRA EV HANIMI MUTFAGA GECER O GUNKU YEMEK HAZIRLIGINA BASLANIRDI.MUTFAKTA YEMEK HAZIRLANAN MASANIN KARSISINDA MUHAKKAK YASTIKLARI SAMANDAN DOLDURULMUS SERT OTURUMLU UZERI KILIM KAPLI BIR SEDIR BULUNURDU.CUNKU SAAT 10.00 ILA 11.00 ARASINDA MUHAKKAK BIR KOMSU SABAH KAHVESINE GELIR VE OGLE YEMEGI HAZIRLANINCAYA KADAR SOHBET EDILIRDI.O ZAMANLAR HER EVE MUHAKKAK BIR GAZETE GIRERDI.BEN O ZAMANLARDAN ULUS SON HAVADIS VE AKSAM GAZETELERINI HATIRLIYORUM.KOMSU ILE BERABER GAZETE OKUNUR GUNCEL OLAYLAR YORUMLANIRDI.SIYASET KONUSULUR ANCAK HICBIR ZAMAN INSANLAR KENDI EKONOMIK DURUMLARINDAN BAHSETMEZDI.CUNKU AYIPTI.EGER KOMSU GEC  GELDIYSE SAAT 12.00 CIVARINDA OGLE YEMEGI BERABERCE YENIRDI.
    SABAH KALKILDIGINDA EGER MEVSIMLERDEN YAZ ISE KAPI ARDINA KADAR ACILIR VE AKSAM YATINCAYA KADAR KAPANMAZDI.KAPIYI KAPAMAK MISAFIR ISTEMEMEK ANLAMINA GELIR VE  HOS KARSILANMAZDI.MEVSIMLERDEN KIS ISE ICERIDEN KILIDE BAGLI SICIM VEYE INCE DERI KAPIDAKI DELIKTEN DISARYA SARKITILIR VE  KOMSULARIN KAPIYI CALMADAN EVE GIRMESI SAGLANIRDI.AKSAMUSTU ISE GUNES BATTIKTAN SONRA KAPI ONUNDEKI AVLUYA VEYA AVLUSU OLMAYANLAR KALDIRIMA KILIM YAYAR SIRTLARINI ISE DUVARA KOYDUKLARI MINDERLERE DAYARLARDI.
O ZAMANLAR IZMIRDE COK SAYIDA GAYRIMUSLIM YASARDI.BUNLARIN BIR KISMI HRISTIYAN BIR KISMI MUSEVI IDI.BIZ ISIMLERINI BILMEZ SADECE MADAM VEYA MOSYO DIYE HITABEDERDIK.BUNLAR GENELLIKLE ONU DEMIR PARMARLIKLI VEYA YUKSEK KAPILI AMA BUYUK BAHCELI EVLERDE YASARLARDI.BIZ DE DINI BAYRAMLARDA KENDILERINI ZIYARETE GIDER SEKER VEYA BAYRAM HARCLIGI ALIRDIK.
     O DONEMLERDEN AKSOY DA SADECE SIMERANYA SINEMASINI HATIRLIYORUM .COCUKLAR DA BUYUKLERLE BIRLIKTE SINEMAYA GIDER ANCAK BIRINCI FILIMDEN SONRA UYUDUKLARI ICIN DONUSTE YA KUCAKTA YADA YURUYEREK AMA UYUYARAK DONERLERDI.SINEMAYA GIDILMEYEN AKSAMLARDA GECE YARISINA KADAR SOKAKLARDA OTURULUR SOHBET EDILIRDI.
     27 MAYIS 1960 IHTILALINDEN SONRA TURKIYEDE TAM BIR OZGURLUK VE ATATURKCULUK RUZGARI ESIYORDU.O DONEMDE KADINLAR BASLARINI KESINLIKLE KAPATMAZLARDI.SADECE YASLI OLANLAR VEYA ESLERINI KAYBETMIS OLANLAR BASORTUSUNU ALTTAN BAGLAYARAK SOKAGA CIKARLARDI.GENC HANIMLAR YAZ GUNLERINDE KOLSUZ ELBISELER VE MINI ETEKLER GIYERLERDI.GENC KIZLAR VE DELIKANLILAR SAAT 17.00 DEN SONRA BISIKLETLERE BINEREK BERABERCE GEZERLER BU BISIKLET GEZMELERI GECE YARISI 01.00 E KADAR SURERDI.BU DONEMDE ISTENMEYEN HICBIR NAHOS OLAY OLMAZDI.
     O DONEMLERDE KIMSE KIMSENIN MILLIYETI VE DINIYLE ILGILENMEZ HATTA BU KONUDA SORU SORMAK COK AYIP KABUL EDILIRDI.HERKES BELIRLI GUNLERDE IBADETI ICIN KUTSAL SAYDIGI MEKANLARA GIDER SERBESTCE IBADET EDERDI.BIZ DE AILELERIMIZ YASAKLAMIS OLMASINA RAGMEN GIZLICE KILISE VEYA HAVRALARA GIDER AYINLERI IZLERDIK.
      O  YILLARDA ZENGIN AILELER YALI CADDESINDE OTURUR VE HER EVIN KENDINE AIT BIR ISKELESI VE ISKELEDE BAGLI BIR MOTORLU TEKNESI OLURDU.GUN BATIMINDA TEK KATLI EVLERDEN CIKAN BEYLER VE HANIMLAR SANDALLARA BINEREK KIYIDA DOLASIR BU GEZILERE GUZEL SESLI OLANLARIN SARKILARI ESLIK EDERDI.HAVA KARARINCA SANDALLARDA FENERLER YANAR YANIK SESLI SARKILAR KIYILARA YANSIRDI.O DONEMDE KARSIYAKA SAHILLERI AKSAMUSTU SICAK LOKMALARIN DA DOKULDUGU CAFE LER ILE DOLUYDU.EV HANIMLAR BAZEN TEK BASLARINA GUNDUZ KAFELERE GELIR ORGU ORER VEYA KITAP OKURLARDI.PEKCOK OGRENCI DE DERSLERINI KAFELERDE CALISIRDI.
      1960 LI YILLARDA KORFEZIN RENGI MAVI ILE YESIL ARASI BIR RENKTI.DENIZ HENUZ KIRLENMEMISTI.KORFEZDE BALIKCILAR OLTA ILE CIPRA VE KEFAL YAKALARLAR VE KORFEZDE DEV SU KAPLUMBAGALARI YASARDI.ZAMAN ZAMAN YUNUSLAR KORFEZI ZIYARAET EDER BALIKCIL KUSLARI ISE KORFEZ UZERINDE UCARDI.
      O DONEMLERDE HERKES KENDI BOLGESINDE OGRETMENLIK YAPARDI.BUTUN OGRETMENLERIMIZ HEPSI IZMIRLI OLUP TURKCEYI KUSURSUZ KONUSURLARDI.BASKA BOLGELERDEN GELEN SIVESI FARKLI OGRETMENLER ASLA YOK IDI.HERKES KENDI BOLGESINDE GOREV YAPARDI.GOC HENUZ BASLAMAMIS IDI.SIMDI YAMANLAR VE MARAS MAHALLELERININ BULUNDUGU TEPELER YEMYESIL CAM ORMANIYDI.BURALARI HAFTA ICINDE OKULDAN KACAN OGRENCILERE VEYA SEVGILILERE YARENLIK EDERDI.
       HASTA OLDUGUNUZDA EGER COCUK ISENIZ ZIYA BEYE BUYUK ISENIZ TAHSIN BOR'A GIDERDINIZ.BASKA SANSINIZ YOKTU.O DONEMDE YASAMAK TA COK ZEVKLI IDI YASAMI TERKETMEK TE. INSAN SIMDI GERIYE DONUP BAKINCA NEREDEN NEREYE GELDIGIMIZI DAHA IYI ANLIYOR.BU GECE HABERLERI IZLEDIM.DIYARBAKIRDA HAVAYA UCAN SERVIS OTOBUSU VE HAYATINI KAYBEDEN INSANLAR.TAKSIMDE GENC TURIST BAYANA ERKEK ARKADASININ YANINDA SALDIRAN TURK MAGANDALAR ILE TURISTI MAGANDALARDAN KORUMAYA CALISAN BIR IRANLI. BIZ TOPLUM OLARAK NEREDEYDIK VE NEREYE GELDIK. NEDEN INSANLARIMIZA AVRUPALILAR GIBI GEREKEN EGITIMI VEREMEDIK.SUC  BIZ AYDINLARDA MI INSANIMIZDA MI YOKSA VEREMEDIGIMIZ EGITIMDE MI?

 

 

 

 

SİZCE EN GÜZEL YILLAR HANGİ YILLARDI...

Erdal Önal - 31.12.2007
 
Erkan hep yapıyor  bunu...konuyu  ortaya atıp çekiliyor  kenara... Özal  da öyle yapardı...
Sonra....
imbatlar...meltem...fırtınalar ...kasırgalar  kopar  O seyrederdi....
Bu sefer  olmadı...herkes  tıssss...pısss... ses gelmedi kimseden ..az daha yılbaşı  telaşı içinde
savrulup gidecekti...
Bense... bekledim  5 gündür..neler  diyecek  gençler  diye...saf  saf  bekle
dim..hayırrrr  en güzel
yıllar...70'li..hayır....bizim 80'li....hayır...bizim  90'lı yıllarımız  desinler diye....
Kimsenin  sesi  çıkmadı....
Ben de durdum ..durdum... duramadım...
EVEEEEEET...en güzel  yıllar 1960'lı  yıllardı....(Bence de)
Bizim  gençlik yıllarımız olduğu için değil...Karşıyaka...Karşıyakalıların olduğu  için...
göçler  başlamadığı...herkesin  kendi  kültürünü  alıp  gelmediği...Kültür karmaşasının başını  alıp gitmediği 
için  güzeldi  O zamanlar,  Karşıyaka  diyorum....Bostanların içinden  Nergise  gittiğimiz..
her köşebaşında  çalınacak..  can erikleri olduğu  için..üstüne çıkılıp dirseğinize kadar  kapkara
olacağınız...Onlarca  karadut  ağacı  olduğu  için...patlıcanın ..domatesin..sardalyanın  kilo ile  değil
göz kararı .. tartıldığı  için....güzeldi  diyorum....
Pişirdiğiniz  yemeğin kokusu...pompalı gazocağının üstünden..komşuya  yayıldıysa...bir  kap da O'na
vermeden..yiyemediğiniz...için güzeldi  diyorum...
 


1940'lı-1950'lı  yıllara .. O yıllar  daha güzelmiş  demeye dilim  varmıyor....ÇÜNKÜ...
Kasım ayının  ortaları  idi sanıyorum.. kapım çaldı.. Janin  Aslan  geldi.. Evime...
Karşıyaka'da doğmuş  şimdi  Amerika'da yaşayan  italyan kökenli  bir ailenin  kızı..
    -Erdal  Bey..Karşıyakayı  yazmışsınız..Nesrin hanımdan  duydum...Bir  bakmaya  geldim..mümkün mü?
     Diye  sorarak  geldi...Elinde eski  bir  Karşıyaka  fotografı  ile..
    - Janin  bu  fotoğraf  ne zaman çekilmiş  diye  sordum...1939  yılında   dedi...
       Bu iskelenin  üstündeki  kim  dedim..Eduardo  Garnier...Benim  kuzenim.. O  yıllardaki  Karşıyaka'nın
tek  diş hekimi..dedi
     sonra sahildeki  evlerde  kimlerin  oturduğunu  saymaya  başladı..çoğu  yabancı  idi..
     Dinledim...düşündüm...taşındım....bir  türlü  içime  sindiremedim...güzelim  yalıların  yabancıların
oluşunu.....O'nun  için  güzeldi...1960'  yıllar  diyorum...
      1960'lar da vardı...çok sayıda  yabancı...ama   artık..1940'lar  kadar  değildi.
      EVET  ERKANCIĞIM....BEN CE DE  1960'lı  YILLARDI  EN GÜZEL YILLAR...
      Hatta  1961'de  hayatımda ilk arkadaşlık  teklif ettiğim  kız  olan  İvet...Türkçe  bilmediği için  ben konuşurken
      boş..boş..yüzüme  baksa da... O Konuşurken..Hayatımda bir daha hiç O anki kadar  kendimi  çaresiz
hissedip...belime  kadar  kızarsam da...Güzeldi...O yıllar  ( Ben ne bileyim bu kadar  güzel kızın türkçe
bilmediğini...İyi ki  de  bilmiyormuş... Şimdi  Karşıyaka'da yaşamayı...Nice'de  yaşamaya  tercih ederim:::))))))

 

 

ERKAN ATİK- 31.12.2007

 

Sevgili Erdal ağabey,
Ne varsa eskilerde var,ama yenilerde birgün mutlaka bunları anlayıp bizlere katılacaklar,
Çünkü biz gençliğin ne olduğunu biliyoruz,ama onlar yaşlılığın ne olduğunu henüz bilmiyorlar,küçük şeylerden mutlu olmasını bilmiyorlar,
hep büyük ikramiye bekliyorlar,oysa küçük ikramiyeler daha fazla gerçek yaşamda,ancak bizim de dezavantajımız küçük şeylere de
üzülüyoruz,ama böylesi daha iyi.
İvet bana Luça yı anımsattı,ilk fırsatta ,1738 tenis sokağında,  Dr.Bülent Zeren e ait eski bir italyan  köşkünü restore ederken evin
eski sahibinden dinlediğim hüzünlü bir aşk hikayesini yazmak istiyorum:

 Karşıyakalı bu güzel italyan dilberini uzun uzun yazmak istiyorum, çarşıya çıkınca herkes işini bırakıp onu seyredermiş 50li
yıllarda,belki dikkatinizi çekmememiştir sahilden citi bank köşesinden 1738 Sokağına girin 100 mt ileride sağda güzel bir sarı italyan köşkü
vardır, 2001 de restorasyon dalında tarihi kentler birliği ödülünü Sn.Necdet Sezerden almıştık...
Ayrıca brüksel şubemiz Yolal dan güzel bir haber aldım,Brükseldeki İzmirli efelerden lisemiz hocalarından Nuri Özyıldızın oğlu Brüksel
baş konsolosu sevgili Mehmet Büyük Elçiliğe atanmış, kendisini grup adına kutlar başarılarının devamını dileriz.

Ancak bir arzusu var 2 ay içinde türkiyede izmirli efeler rakı gününde bir araya gelmek istiyor sevenleri ile, belki Yolal da aşka gelir katılır bizlere ne dersiniz.
Hepinizin yeni yılını tekrar kutluyorum,
Güzel bir 2008 de buluşmak üzere,

 

(Vehbi Moğol dan kısa bir not: Adı geçen "Sarı köşk" fotoları, benim Kameramdan...)

 


 

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

 

Uzaklardaki….KEMAL KAMİL’in…Unutamadıkları…

Sevgili Karşıyakalılar bu sitenin yazışma bölümüne  ABD Florida’dan Kemal Kamil imzası ile defalarca not bırakan,  sıkı Karşıyakalı arkadaşımızın  yazılarını  aşağıya aktarıyorum…umarım ilginizi çekecek.

 

Kemal Kamil E-mail : neseli42@yahoo.com

 

Bombacı geliyor,bombacı!
Ne dediklerini anlamadım.
Cem, Necmi, Hamdi, Mustafa, bez ve kağıttan yaptığımız topla 1699 sokağın,kumlu yolunda top oynuyoruz. Birden oyun bırakıldı.
Arkadaşlarım saf durup,asker selamı veriyor.
Uzun boylu,inceden yaşlı bir adam,bıyıklarına ak düşmüş,elindeki kamcıyı,başındaki kalpağın kenarına deydirip selamlıyor çocukları.
Göğsündeki İstiklal Madalyası aksam üstü güneşinde parlıyor.
Kara çizmeli, kilot pantolonlu, cepkenli, elmacık kemikleri çıkık, Bombacı Ali Çavuş’u ilk defa o zaman görmüştüm. Ciddi, ama asker selamı veren çocuklara sevgi dolu
ince bir tebessümle demiryoluna doğru ağır ağır uzaklaştı. Yunan’ı bombalamış.
Seneler sonra, Alaybey çarsısında onun adına dikili
ama onunla ilgisi olmayan heykeli görüp, hayal kırıklığına uğradım.
Ben Bombacı Ali Çavuş’u görenlerdenim.


 

 Alaybey sahilinde her zaman koyu yeşil renkli, şiş gibi yaprakları olan,öbek öbek saz dediğimiz  bitkiler olurdu.
Burada ev olmayan alanlarda,yumuşak, siyah ve üzerinde kuruyup kalmış tuz kristallerinin yaz güneşinde parladığı değişik bir topraktı.
Sahilden içerilerde ise, eski Levantenlerden kalan verimli topraklarla çevrili  büyücek evler vardı. Şaban bunların  bizim sokağa  bitişik olanında, köseye sıkışmış  bir kulübede babasıyla yaşardı. Arnavutmuş. Nadiren bizimle oynardı. Daha çok babasına yardim ederdi. İçinde yorgun bir atın çektiği bostan kuyusunun gıcırtılı sesi hala kulaklarımdadır.
Küçük kutular suyla yüklenir, sırası gelen,özel bir arığa ters dönerek suyunu dökerdi.
Bu alanda meyve ağaçları serpiştirilmişti. Bakla,enginar,soğan,sarmısak,dereotu,maydanoz,
marul, domates, biber, patlıcan, pırasa,turp gibi son derece lezzetli bitkiler yetiştirirlerdi.
Alaybey okulunun hemen kuzey doğusundaki bu malikanenin köşkü Karşıyaka özel koleji olmadan önce, sessiz sedasız Şabanla babası ayrılıp gitti.
Ancak bir defa,mahallelinin su dolabının yanında piknik yaptığını hatırlıyorum.Ekşi tatlı can eriği olgunlaşınca sararan mis kokulu sarı erik ağaçlarının muhteşem gölgesi, Ege'nin sıcağına karşı dururdu. Cem le beraber bir gece bostana girip daha olmamış taş gibi armutlardan çaldık. Küçük duvarı atlayıp bizim sokağa giderken Avukat Münir bey amca tarafından yakalanıp zılgıtı yedik. Şaban okula da gitmezdi.
Babası gibi iri yapılı, ayağı çizmeliydi. Onlar gidince,bakımsız bahçe,bizim futbol maçları yaptığımız, beyzbol denediğimiz bir alan olarak altmışlı senelere kadar yaşadı.
Sonra içinden yol gecen, parselli,birçok apartmanın örtüsüyle,bu muhteşem yer ortadan kalktı. Bakla çiçekleri baharda açar.Siyah,beyaz şirin görünüm, kısa zamanda bakla meyvesi olarak karşınıza dikilir.Tellerin arasından içi dolu olanı koparıp yerdiniz.Enginar,bakla,dere otu,maydanoz önemli bir dörtlüğün üyelerini ilk defa orada tanıdım.İnulinle dolu enginar yapraklarının beyaz diplerini ısırıp yersiniz. Arkadan biraz su içerseniz,değişik bir tat ağzınızı doldurur.
Annemin zeytinyağlı veya kuzu etiyle pişirdiği enginar yemeği için nazlandığımı hatırlıyorum.
O günleri tekrar yaşamak mümkün olsa,hiç nazlanmazdım anacığım

05 Ağustos 2007

 

 

      Güzel Karşıyaka’yı elli senede elimine ettik. Artık üzerine basılacak toprak bile kalmadı. Sanki orada hiç manolya ağaçları,güller,kasım patları,fuller,mor salkımlar, yaseminler, ballı babalar yaşamamış.
Deniz sahilindeki surlar, eski serin rüzgarları kapı dışarı atmış sırıtıyor.
Çocuklarımız, araba parkı olmuş yollarda,top oynamaya çalışıyor.
Uzak görüş, estetik, teknik bilgi, yerini küçük çıkarlara, siyasal kararlara bırakmış.
Tabiatın dört milyar senedir özene bezene geliştirdiği sahili, plajları görenler,

güzel Karşıyaka, dost Karşıyaka ancak birkaç ihtiyarin hayalinde bir zaman daha yasayacak.

04 Kasım2007

 

 

Eskiden bu kadar zengin değildik. Çocuklar kendi aralarında veya yaptıkları oyuncaklarla oynardı. Sapan yapmak için bir çam dalının çatallısını kesersiniz.
Bu iki dalı yarım ay şeklinde telle bağlar,yanmayacak şekilde ateş üzerinde kurutursunuz. Fazlalıklar kesilip temizlenir. Eski ayakkabılardan elips seklinde meşin kesilir. Açılan iki delikten geçen lastikler kendi üzerine kıvrılıp bağlanır.
Lastiklerin serbest uçları sapana tutturulur. Kuş vurmaya hazırsınız.
Serçe en bol kuştu. Hiç vuramadım. Kumru avlamanın günah olduğunu öğrettiler.
Etrafta pek karga olmazdı. Güvercinler ise ehli olarak beslendiğinden avlanmazdı.
Baykuşlar uğursuz sayılır,hangi evin bacasında ötmüşlerse orada bir kötülük olacağına inanılırdı.
Henüz leylekler Karşıyaka’yı toptan terk etmemişti.
Martılar deniz kıyısında ve bilhassa ağ çeken balıkçı teknelerinde uçuşurdu.
Bıldırcını,kekliği pek bilmezdik.
Gediz civarına çulluk,yaban ördeği gelirdi.
Bostanlı kumsalında pembe beyaz flamingolar olurdu.
Kormoronlar denizdeki bol balıkla beslenirdi.
Baharda Saka kuşlarını beş kuruş, on kurusa alıp
azat ederdiniz. Kuşçu küçük kafes içinde bu renkli hayvanları satar.
”Azat buzat sen beni ahrette gözet” ,diye havaya atardınız.
Bazen fener alayı yapardık. Konserve kurusu bir sopanın ucuna çiviyle çakılır.
İçine kum doldurur üstüne gaz dökersiniz.
Ya kibritle yakar veya bir başka fenerin yanan kumundan koyardınız.
Karşıyaka’nın eski karanlık sokaklarında sıra olup yürürdük.
Henüz her evde veya odada elektrik yoktu. Ampuller uzun tüp gibiydi.Turuncu sarı olgun ışık pek aydınlık vermezdi.
Karşıyaka’da,otobüs,otomobil,buz dolabı,çamaşır makinesi,elektrik süpürgesi,kayıklarda motor yoktu. Çöp, çöp arabasıyla toplanırdı.
Bu iki tekerlekli ve tek bir atın çektiği bir arabaydı.

Ata ve arabaya ve kamcıya bayıldığım için, önceleri çöpçü olmak istemiştim.

24 Aralık 2007

 

 

 

Karşıyaka eskilerde bahçeli evlerin süslediği küçük bir şehirdi.
Yamanlar deresi şehrin kuzey siniriydi. Dere boyunca kargılar yetişirdi.
Biz kargılardan çeşitli oyuncaklar yapardık. Son baharda çocuk yuvasının bahçesindeki hurmalar  küçücük siyah meyveler verir.
Sert kahverengi bir çekirdeği olur. Kargının boğumlarını kesip tuh tuh yaparsınız.
Çekirdekleri bu namlunun içinden arkadaşınıza atarak savaşırsınız.
Bazen içine bir piston uydurup,basınçlı su atarak birbirimizi ıslatırdık.
Kağıttan yapılıp,dikiş ipliğiyle uçurulan uçurtmanın adi şeytandı.
Armudiye ise ustu elipsoid altı ikizkenar üçgene benzerdi.
Altıgen daha gelişmiş yapması zor bir uçurtmaydı.
Kitap,defter kaplamak için kullanılan kırmızı veya mavi kağıtlar olurdu.
Dikdörtgen seklinde ,tabaka diye satılırdı. Sulu hamuru ısıtırsanız,tutkal olur.
Kargı kesilip temizlenir.Dörde bölünür. Çivi veya iple birbirine bağlanır.Tabaka kağıdı kesilip hamurlu tutkalla yapıştırılır. Kuyruk kağıtları renkli kesilip bir ipe dizilir.Terazi,uçurtmayı rüzgara karsı belli bir acıyla
tutan ip bağlantısının adidir. Sicim bir çomağa dolanır ve teraziye bağlanırdı.
Elektrik tellerine,ağaç dallarına dolanmış uçurtmalar sık sık görünürdü.
Bazen kuyruğa jilet bağlanır,başka uçurmanın ipini keserek zafer kazanırdınız.
Günümüzdeki Karşıyakalı çocuklar, dar sokakları kanyon haline getirmiş evlerin,park etmiş arabaların arasında,beton yollarda oynamaya çalışır. Ne belediye,ne eksiler,hiçbir yeşil alan bırakmadı
Denizi doldurmanın,plajları, balıkları,ekolojik dengeyi bozmanın hiçbir sakıncasını görmedi.
Karşıyaka yazın yanan,kışın donan beton yığını halinde güzelliğini tabiiliğini kaybetti.

24 Aralık 2007

 

 

Benim kahramanlarım seyyar satıcılardır.
Sermayesi olmayan,ama şerefle,alın teriyle ailesinin geçimini,doğru yollardan sağlamaya uğraşan insanlar.

”Kıtırın kupası yüz paraya!
Kıtırımı kıtırımı kavururum,
Dumanını dumanını savururum.
Çiğ yumurta soyulmaz,
Gökte yıldız sayılmaz
Bizim kıtırların yemesine doyulmaz.”
Bi elinde maltız,kömür,diğer elinde elek,mısır
şişe torbası vardı.Yaz aksamında,Yemişçipaşa caddesiyle, bizim yolun köşesinde maltızı kurup kömürü yaktı. Marsığın ne olduğunu ilk defa ondan öğrendim.
Elekteki cin mısırları bembeyaz bahar çiçekleri gibi açıp eleği doldurdu.
-Kaça amca?
-Kupası yüz paraya oğlum.  Şişeyle de veriyorum.
Heyecanla Tariş’in dömisek beyaz şarabının galonluk şişesini koşup getirdim.
Bazen patlamış mısırlara seker ilave ederlerdi.
Mısır beyaz veya pembe renkli küçük toplar halinde
satılırdı.İçinden yüz para, beş kuruş çıkardı.
Haşlanmış mısır çok daha sonraları deniz kıyısında satışa çıkarıldı.
Karşıyaka’da sadece Kemal Pasa caddesi,iskeleden
Soğukkuyu'ya kadar kesme taşla döşeliydi.
Ara yolların hemen hepsi torak veya Arnavut kaldırımıydı.
Mevsime göre satılanlar ve satıcılar gezerdi.
Kış aylarında
-Eksi tatlı boza!
-Tahan var pekmez var!
-Yoğurtçu!
-Gevrekçi,
-Nane suyu,kekik suyu,pelin suyu!
-Sam mali!
-Macuncu!
-Aşure,muhallebi
-Salep!
-Kokorec!
-Pide!
-Kavun karpuz! ve bunların kabuğunu toplayanlar
-Turşu!
-Çeşitli meyve ve sebze!
-Cerci Moiz efendi
-Kalaycı!
-Bilenci!
-Çeşmeci!
-Lağımcı!
-Gaz yağcı!
-Bohçacı!
-Boyacı!
-Çöpçü!
-Fırıldakçı, oyuncakçı
-Yeni çıkan şarkılar!
-Gazozcu!
-Dondurmacı!
-Oduncu,kömürcü!
Karşıyaka’da henüz eleklikli fırın açılmamıştı.
Postahanenin yanında ve karşısında,çarsı içinde,
çifte fırınlarda, çocuk yuvasının yanında, Alaybeyde
üç tane fırın vardı.
İstasyonun yanındaki,kurabiye börek, pide pişirmekte kullanılır.
Esirgeme kurumunun karşısındaki fırın simit,un kurabiyesi yapardı.
Un kurabiyesi beş kuruştu.
Türkbirliğinin kantininde satılırdı.
Akide sekeri,yıldız şeker,nohut,leblebi,leblebi tozu,şekerli leblebi,fındık fıstık,badem alırdık.
Cumartesi günleri Ses sinemasına gidilirdi.
Beş kuruş giriş,beş kuruş nohut alırdık.
Balkondakiler aşağıya leblebi nohut atarlardı.
Sinema mazot kokardı.Çünkü yerleri mazotla dezenfekte ederlerdi. Elektrikler kesilince yan duvardaki pencereler açılır.Aralarda gazoz satılırdı.Öpüşme sahnelerinde acayip sesler çıkar,
birileri aşure diye bağırırdı.
O günleri yasayanlar gittikçe azalıyor.

26.12.2007


BASINDA  DANTE KAFE TOPLANTISI

24.12.2007 günlü YENİASIR Gazetesi.

 

kentten
Karel-72 nin ilk toplantısı
Gruplarının ismini "Karel -72" olarak açıkladılar ve Karşıyaka Lisesinden Yetişenler Derneği Başkanı Mehmet Yazıcı'nın cenaze töreninin ardından Dante Kafe'de toplandılar. Yazışma grubunun otuza yakın üyesi hem bayramlaştılar, hem de Karşıyaka Lisesi'deki eski günlerini öğrencilik anılarını bir kez daha birbirleriyle paylaştılar.
Unutulmaz öğretmenleri Hasan Tahsin Abakan adına Karşıyaka okulları arasında ödüllü bir matematik yarışması düzenlemeye karar veren eski liseliler böylece ilk etkinliklerini de önümüzdeki aylarda gerçekleştirecekler.
Bu heyecanlı Karşıyakalı grubun yazışma adresi de şu:
karel72@googlegroups.com
Bu ilginç toplantıya katılar Karşıyaka >Lisesi mezunları arasında benimle birlikte şu isimler vardı.
Mehmet Erişkin, Erkan Atik, Tamer Göv Serdar Göv ,Vehbi Moğol, Ahmet Karluk , M. Necat Kuymulu , Ertuğrul M. Hasırcıoğlu , Hüseyin Hepşengünler , Tanıl Adalı , İlker Bilgilioğlu , Osman Tanık , Erdal Önal , B. Gürcan Turna , Tuğrul Okuş ve Emekli Lise Müdürü İsfendiyar Yıldız Ocak ayında tekrar buluşma kararı aldılar.

 

 GAZETE LİNKİ

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 

 

 27.11.2007

Ne güzel oluyor böyle şeyleri yazışmak...

Benim hatırladığım girne caddesi, karayolları apartmanlarının yapıldığı

doneme denk geliyor, tren yolundan köşedeki ulu çağlar apartmanına

kadar olan bölge erik ağaçları ile kaplıydı, mevsiminde ağaçtan

inmezdik   ne yazık ki coook uzun zamandır  erik alırken para

veriyorum ve bu içimi acıtıyor. Bazen İstanbul’da ağaçlara tırmanmış

çocuklar görüyorum, kızıp ayıplayanlar oluyor ama açıkçası ben kendimi

görüyorum onlarda, tuhaf oluyorum.

Çağlar apartmanından sahile kadar olan bolum ise sazlık/bataklık

alandı. Bir şekilde Karşıyaka ile Bostanlı arasında doğal bir

sınırdı.

 

Nergiz Mürşide Akyüz ilkokulunda okuduğum sure boyunca 1734 sokağın

sonuna kadar , Aydoğdu ilkokulunun önünden geçerek, gider, sağa

kıvrılır, tantanlardan geçmeden hemen sol yapar, demiryolu boyunca

Nergize kadar yürürdük. Baharda o yolun tadına doyum olmazdı,

bahçelerdeki ballıbabaların özünü arılara kelebeklere bırakmadan

içerdik, ariya yetmeyen o özsu bizim neyimize yeterdi bilemiyorum ama

buna da çocukluk diyorlar iste. zaman içerisinde o demiryolu boyunca

apartmanlar doldu, simdi ne haldedir hic bilemiyorum, ilk Karşıyaka

ziyaretimde o yolu kullanacağım , eğer ki hala duruyorsa..

Ahmet Ragıp

 

Sevgili Erkan, Sevgili Karelliler,

 

Olur o kadar, dikkatsizligime gelmis, ama Erdal'dan da birseyler sezmistim, nitekim Erdal'i da ilgilendireck gibi birseyler gevelemistim. Affola !

 

Evet, sapanla kefal avi safarilerini (tabbi o zaman bu sözcüğü kullanmazdik) hatirlamazmiyim hiç. Bahçenizden erik çalanlardan biri olma olasiligi da oldukça büyük ama açikca itiraf etmesi zor. Yetistirenlerin ellerine saglik diyelim...

 

6342 sokagi hatirlayamadim, bu unutkanlik, herhalde bizim o zamanlar "papaz" (bunun günah çikartmakla ilgisi olsa gerek) veya "mehtap" dedigimiz, sahilde Cemal Gürsel'in evini geçtikten sonra varilabilecek en son noktadaki yere (galiba da son durakti vaktinde) daha sikça, günah çikarmaktan ziyade, orada bütün isiklari sönük vaziyette park etmis otomobillerde günah çikaranlari seyretmege, biraz da sadik bir keyifle onlarin kendilerini rahatsiz hissetmelerine neden olmaya gittigimizden kaynaklansa gerek...

 

Dereye sadece yilan baligi avlamaga degil, lidaki için yemlik balçik kurtlari çikarmaga ve küçük yari tatli yari tuzlu su kefalleri avlamaga da giderdik. Hatta Bostanli balikçilarindan ayarladigimiz bir savurma bir filemiz bile vardi, üçer beser yakalardik kefallari. Sürü geçerken üzerine savurmak yeterli olurdu...

Hafizamin kefallerle ilgili kismini siz tazelediniz. Tesekkürler.

 

Dereye yilan baligi avina giderken, genelde bizim komsu apartmanin kapicisinin oglu da bizimle birlikte gelirdi. Baliklari bilmem kaç kez yere çarptiktan sonra derisi soyulur, ardindan soluk apartmanin kazan dairesinde alinirdi. Baliklar derhal beser santimetrelik parçalara bölünür ve bir kürek üzerine kazan dairesinin kazanina saliverilirdi, pistimi de büyük bir keyifle mideye indirilirdi...Bu gün ayni seyi yapabilecegimden oldukça süpheliyim, ama demek o zamanlar yapilabiliyormus...

 

Tatilin ne oldugunu gerçekten bilmezdik, bize hegün tatil gibi gelirdi. Gamsizdik, mutluyduk...

Ara sira, genelde cumartesileri, rahmetli babamin bir önceki iletimde sözünü ettigim meshur teknesi ile (Bostanli'da tanimayan pek yoktu) birkaç arkadas bir olur körfezi bir uçtan öbür uca katederek Inciralti'na plaja giderdik. Amaç macera...lodos bir patlardi, deniz allak bullak oluverirdi. Tabii biz de hava dininceye kadar oracikta çipa atmak mecburiyetinde kalirdik. Hatta orada sabahlamamiz gerektigi bile olmustu. O zamanlar cep telefonu falan ne gezer, çogu zaman telefon etmeye yetecek kadar paramiz bile yoktu ceplerimizde...kumanyamiz ve motorda benzin yeteri kadar vardi ya gerisini kim düsünürdü...berket Bostanli'dan bazi iyi aile kizlari oraya plaja gelirlerdi, onlardan babalarimiza, annelerimize haber salmalarini, bu havada geri dönemiyecegimizi, merak etmemelerini onlara söylemelerini rica ederdik, hem de kendileri ile iki laf etmek için vesile olurdu bu. Eve döndügümüzde patirti kopardi tabii. Gene de  "o kadar olacak" derdik kendi kendimize...Hey gidi günler...

 

Kovalik dediginiz, su çöl bitkisine benzeyen, ucu sipsivri bir birçok dikenden olusan bir bitki vardi, o mudur ? sayet o ise, biz de balik dizmek için kullanirdik, ama ismini bilmezdim. Tesekkürler bilgi için.

 

Sevgiler

YOLAL

 

 

----- Original Message -----

From: Erkan Atik

To: karel72@googlegroups.com

Sent: Monday, November 26, 2007 12:59 PM

Subject: (Karşıyaka Lisesi:897) Re60 larda Karsiyaka Lisesi

 

Tahir bey,

Bir açıklama yapayım,sayın karabay yazının bir alıntı olduğunu iletisinde belirtmiş,grubumuza yeni üye olduğu için yazının sahibi erdal beyi tanımıyor ama  hoş bir tesadüf oldu,erdal beyde yazısının yayınlanmasından duygulanıp berat beye cevap yazmış,zaten sıkça erdal beyin sitesinden alıntılar yapıp sizlerle paylaşıyoruz.(adı başkada olsa gül güzel kokarmış)

ama önemli olan bu yazı size o eski güzel günleri hatırlatmış,çok zevkle okudum hepsini dün gibi hatırlıyorum,bizimde bostanlıda dere kenarında dünyaca ünlü papaz erikleri olan bahçemiz vardı,oradan hiç erik çalmadınızmı,bahçeler arasında aşıklar yolu vardı şimdi 6342 sk başkent ün.hastanesi arka sokağı,sevgilisini alan oraya gelirdi,bizde çocuk aklımızla onları aşk filmleri gibi izlerdik,hastanenin bulunduğu sokak büyük bir azmak idi

orada sapanla kefal avlardık,suyu bulandırınca kefaller(kefal yunanca kafa demekmiş) kafalarını çıkarınca bizde avlardık,onları kovalık dediğimiz ucu sivri bitkiye dizer ve öğle yemeğimiz çıkardı,sonra tarlada çalışmaya devam,hiç tatilimiz yoktu ama yinede güzel günlerdi o günler,

Erkan

 

 

2007/11/26, LALOY <n.yolal@wanadoo.fr>:

Sayin Berat  Karabay,

 

gerçekten gözlerim nemlendi...pek de güzel yazmissiniz, tesekkürler. (Erdal'i da ilgilendireceginden eminim.)

 

...sizin patlican, biber bahçeleri dediginiz tarlalara biz "bostan" derdik. Analarimizla gider taze taze "kaldirim domatesi" dedigimiz domatesleri (tanesi 600 gram falan gelirdi ve mis gibi kokardi, bir domatesle iki salata yapabilirdiniz neredeyse), koca koca bostan patlicanlarini ve gene mis gibi kokan güzelim yesil biberleri ve taze soganlari yerinde toplar evimize getirirdik. Sözünü ettigim bostan, perili evden Nergiz'e giderken, yolun sol tarafinda kalirdi. Terazi falan da yoktu, bostanci her birinden göz karari bolca doldururdu sepetlerimize. O zamanlar sebze ve meyvenin âlâsini yerdik...hele yazin köse baslarina kurulan kavun, karpuzcular...gece yarisi bekçiyi uyandirip kavun, karpuz aldigimiz az mi olmustu ? Hele Resadiye'nin bir tursucu amcasi vardi (adi aklima gelmedi, bilen ve hatirliyan varsa, lütfen...), hiç unutamam O'nu. Her aksam üstü ayni saatlerde geçerdi ve biz de onu her gün sabirsizlikla beklerdik. Enfes lahana tursusu yapardi. 65'li yillar, Rahmetli Karsiyaka Çocuk Bakim Yurdu (tam ismini hatirlayamadim) müdiresi rahmetli Dürdane TANLAY'in Resadiye'deki evi bizim mekanimizdi. Ogullari Mustafa ve Fuat ile sinif ve mahalle arkadasligi yapmisligim vardir, yedigimiz içtigimiz ayri gitmezdi türünden. Iste, tam onlarin evi önünde beklerdik tursucu amcamizi...aci istermisin diye sorardi, biz de bol acili olsun der, sisesinden bosalttigi aci ve kepçesiyle bardaga doldurdugu limonlu tursu suyu ile lahanalari bayila bayila mideye indirirdik. Bizden mutlusu yoktu ! Gene tam o mevkide bir de açik sinemamiz vardi, yazin her aksam olmasa bile her iki aksamda bir orasini mekan seçerdik, hele gönlümüzü bagladigimiz o aksam oraya gidiyorsa...tüm bulusmalar, sözlesmeler orada gerçeklesirdi, disarda biraz sikardi da. Esasen, hangi filmin oynadigi hiçbir önem tasimazdi, zira oraya film seyretmege degil, her seyden önce yarenlimizden bir bakis koparmaya giderdik. Gündüz göremediklerimizi aksam orada  film seyretme bahanesiyle görür, uzaktan hasret giderirdik. Tüm film boyunca her taraftan felaket bir çitirdi gelirdi, çigdem (ayçiçegi) çitlatmayan yoktu. Kimse de bu durumdan sikayetçi degildi, sinema sahibi disinda...Sinema sahibi çigdem kabuklarindan yakinir dururdu. Zira çekirdek kabuklarini süpürmek çok eziyetli ve baslibasina maheret gerektiren bir isti. Süpürgeyi tutus sekli ve açisi bile son derece önemliydi kabuklari yerden sökebilmek için... Bazen aksam üzeri elmize süpürgeyi verir, kabuklari süpürmemizi rica ederdi bizden, bedava 1 yer veya 1 gazoz karsiligi. Biz de seve seve yapardik, ne de olsa belesten bir yer kazanmak vardi isin içinde. Film tam orta yerinde kesilir, isiklar yanar ve arntrakt yapilirdi. Bu ani herkes sabirsizlikla beklerdi, zira, leblebi, gazoz ve diger bilumum agiz oyaliyan malzemelerin satildigi büfede, sevgililerimizle yan yana gelip iki laf etme imkani bulur, bir hos olurduk. Zaten daha fazlasina yüzümüz tutmaz, edebimiz de elvermezdi. Fazlasi haddimize mi düsmüstü...Göz göze gelmek ve eline bir bahaneyle degebilmek bile bizi ihya ederdi o dönemlerde...[devami var...]

 

******************

 

[hele biri körüklemeye görsün, derhal hatiralar bellegimde bir film gibi akmaga baslamakta ve yas ilerledikçe midir nedir, Erdal'in da dedigi gibi ben de "bunlar unutulmamali" panigine kapilmaktayim. Diger istirakçileri de hatiralarini veya sadece aklindan geçenleri karalamaya davet ediyorum. Sonuçta, hepimizin mütevazi katkisiyla  çok ilginç bir Karsiyaka geçmisi antolojisi olusacagindan eminim.

 

Kendi payima, diger seferelerde, yeri geldikçe veya elimden geldikçe ve en önemlisi, zaman buldukça, aklima gelenleri yazacagim.

Meselâ, Bostanli'nin boklu deresi (Köprü duragi)boyundaki tarlalarda mahalle arkadaslari ile kus, derede yilan baligi avlarindan ve her pazar rahmetli babam ve bir iki komsuyla birlikte, sabahin köründe Cami kahvesinden itinayla satin alinmis "sülünez" ve "mamun" larla krallara layik özel bir seremoniyle, rahmetlinin, büyük ölçüde bana örnek olur düsüncesiyle Çesme duragindaki Su Apartmani'nin dördüncü katinda büyük bir azimle 3 senede, aksatmaksizin her aksam is dönüsü çalisma kaydiyla imal etmis oldugu (dairenin büyükçe bir odasi sirf bu ise ayrilmisti) ve imalati bittikten sonra tamamen sökülüp asagida tekrar tamamen monte edilen tekne ile çiktigimiz balik (çipura, karagöz, isparoz, levrek, kaya...allah ne verdiyse...) avlarindan ve dönüste avlanan baliklarin adil olarak ne sekilde paylastirildigindan söz etmege calisacagim. Aramizda üzerinde iz birakan bir balik avina çikmislar vardir mutlaka, hatta, kaçani büyük olur misali, büyüklügü nedeniyle Marsilya limaninin girisini tikayan sardalyalardan yakalayip da son anda, tam tekneye alacakken kaçiranlar da olmustur...anlatsinlar da biz de sebeplenelim ! Balik avi olmasi da sart degil, pek âlâ baska bir serüven de olabilir...yeter ki samimi ve eglenceli olsun ve bel altina fazla inmesin].

 

 

 

 

BEN  KARŞIYAKALIYIM

Erdal  ÖNAL

 

Ben, l960 yılında Karşıyaka Lisesine kaydolmadan önce ,ortaokulu bir taşra kasabasında, Kırkağaç’ta okumuştum. Bir futbol takımı tutma alışkanlığı  daha o zamanlarda vardı. Gerekçesini hatırlamıyorum ama, Ben Galatasaray’ı tutardım. O zamanların Galatasaray’ı Metin Oktay’lı, Suat Mamat’lı, B.Ahmetli,Candemir’li, Turgay’lı, İsfendiyar’lı, İsmail Kurt’lu  Galatasaraydı. Pazartesi sabahları okula gittiğimizde ders zili çalmadan  maçlardan başka bir şey konuşulmazdı. Boyutu bugünkü kadar olmasa da, fanatiklik o zamanlarda da vardı. Onların maç konuşmaları hep kavga gibi olurdu. Üç büyüklerden başka futbol takımını tutan kimseyi  hatırlamıyorum. O zamanlar bir takımı tutmanın, taraftar olmanın birinci şartı.; Üzerinde  “Zenci kız” resmi olan  Mabel çikletlerinden çıkan futbolcu fotoğraflarından tuttuğunuz takımın kadrosunu oluşturup, cebinize koymanızdı..Eğer  babanızın verdiği harçlık biraz fazla ise, yine Mabel’lerden çıkan Real Madrid  veya Barselona’lı futbol yıldızlarının fotoğraflarını da biriktirdiniz mi havanızdan geçilmezdi.

 

Dükkan komşumuzun oğlu Güven Taner( Şimdi spor yazarı) Kırkağaç’ta değil, İzmir’de okurdu. Futbolcu koleksiyonu en zengin olan oydu. Üç büyüklerden Beşiktaş’ı tutardı. Buğday, arpa çuvallarının üzerinde sohbet ederken, ne zaman hangi takımı tuttuğu sorulsa;

 

                - İstanbul’da  Beşiktaş, İzmir’de Altay, Avrupada Real Madrid derdi. O zamanların  Real madrid’i de; Gento’lu ,Puşkaş’lı,Santa Maria’lı Di Stefano’lu Real Madrid  idi..

Kırkağaç’tan, manyetolu telefonla İzmir görüşmesinin 5-6 saat bekleme ile gerçekleştiği dönemlerde Türk gençliği Real Madrid’in  maç sonuçlarını günü gününe gazetelerden izlerdi.Bunu da anlardık da, Ama.. Güven’in İzmir’de Altay takımının taraftarı olmasını bir türlü anlayamazdık. İzmir’de Altay’ı tutacağına, Kırkağaç’ın  Acar İdman’nını tut derdik de kıs kıs gülerdi.

 

Gel zaman, git zaman, deve tellal, pire hamal oldu. Günün birinde ben de kendimi İzmir’in Karşıyaka’sında buldum. O zamanlar her köşe başında bir lise yoktu. Benim de kayıt olduğum Karşıyaka Lisesine yalnız Karşıyaka’da oturanlar değil,  Ayvalık’tan Bergama’dan Aliağa’dan, Menemen’den çok sayıda öğrenci gelirdi. Ama yine de çoğunluk Lisenin, ortaokul bölümünden gelen  Karşıyakalı gençlerden oluşurdu.

 

Futbol Kırkağaç’ta olduğu gibi burada da gündemin birinci sırasından  düşmüyordu. Pazartesi Sabahları  herkes normalden  en az yarım saat önce okula gelir. Okul bahçesinin arka tarafındaki  çamlı yola girdi mi? Başlardı.. Kaf…Kaf.. diye zafer şarkılarına, eller yumruk yapılır…sıçranır  göğüsler yerden bir karış havada  çarpışırdı…Tabii…. Karşıyaka galip Geldi ise….Ve.. tabii ki bu madalyonun bir de ters tarafı vardı. Hala yazmaya… düşünmeye Bile elim varmıyor. Eğer yenilmişsek ağızları bıçak açmaz… kaçan fırsatlara dövünülür. Kahır dolu bir hafta  yaşanırdı…Kırkağaç’tan, Ayvalık’tan, Bergama’dan gelenler önceleri Şaşırıp kalmıştık olanlara….Ama  3-5 ay sonra  biz de farkında olmadan KSK’li oluvermiştik

Fırsat buldukça  antremanlara giderdik…Bulut’lar, Burhan’lar, Erol’lar (3 Erol vardı, Gazcı Erol, Küçük Erol, Baş Erol )  Argun’lar, ağabeyimiz olmuştu..Hergün akşamüstüleri  sahilde karşılaşırdık..Galatasaray’a Fener’e, Beşiktaş’a  gol atan kahramanlarımızla, sahilde selamlaşılmadan geçilmezdi. Zaten O zamanlar Karşıyaka büyük bir aile gibiydi. Herkes birbirini tanırdı. Takımda oynayanların yarısından fazlası Karşıyaka’nın kendi gençleri idi. Alsancak Stadı  küçük olduğundan yer bulamayız dışarıda kalırız diye, maç günleri  stada pikniğe gider gibi, erkenden giderdik. Daha Karşıyaka’ya geleli bir yıl bile olmamıştı ama biz fanatikleşmeye başlamıştık bile…

 

Benim Karşıyaka Lisesinde öğrenci olduğum 1960-1964 yılları  arasında okuldaki sınıflar- arası futbol maçları şölen gibi olurdu. Öğle arasında aç kalma pahasına kimse evine gitmez Kızlı-erkekli sınıflarımızın maçlarında kendimizi parçalardık. O zamanlar lisedeki sınıf  takımları KSK’nin alt yapısı gibi idi. Nitekim İbrahimler, Atilla’lar, Ekrem’ler, Okan’lar Lisede yetişip KSK’de oynayan ilk aklıma geliverenler.

Hele bir de Atatürk Lisesi, Namık Kemal Lisesi, Motor Sanat Enstitü’sü ile yapılan okullar Arası maçların tadına doyum olmazdı.

  

Fakat kim ne derse desin O dönemlerden kalma en derin futbol izleri, üç büyüklerle yapılan maçlardan sonraki  Karşıyaka dönüşleri idi. Yanlış hatırlamıyorsam 1963 yılı idi. Bir Karşıyaka-Fenerbahçe Lig maçından önce  verilen beyanatlar  gazetelere manşet olmuştu. Gençlerle en iyi diyaloğ kuranlardan Küçük Erol son antremanda  “Ağabeycim”  2 gol benden kazanamazsak,  hepinize gazoz… demişti de  saf saf  bayram etmiştik. Gerçekten  maçı da 2-1 KSK kazanınca  sanki Ulusal bayram ilan edilmişti. KSK’lı futbolcular da aramızda olmak üzere 1000 kişilik Sur Vapuruna  en az 3-4 bin kişi binmiştik. Vapur deniz seviyesine kadar inmiş, kaptan köşkü işgal edilmiş, vapurun sirenini  “Arap Osman”  eline geçirmiş, Alsancak’tan Karşıyaka’ya kadar  kaf..kaf..kaf…sin..sin…sin kaf..sin.. kaf..sin kaf… çekerek gelmiştik. Sanırım mayıs ayı idi. Karşıyaka’ya yaklaşınca  yüzlerce kişi elbiseleri ile  sapır,sapır  denize atlamıştı.Biz vapurdakiler  birkaç bin kişi idik. Ama   Karşıyaka Sahili insan  selini andırıyordu. Çılgınca bir alkış tufanı ile vapurdan  inen herkes sanırım kendini Kore Gazisi gibi hissediyordu. Başta futbolcular konvoy  halinde kulübe kadar yürüdüğümüzü hepimizin bağırmaktan seslerinin kısıldığını  dün gibi  hatırlıyorum. Bu muhteşem şölenler  üç büyüklerle ve İzmir takımları ile yapılan  her maçtan sonra böyle devam etti..gitti...

 

Yıllar sonra hala dilim anlatmaya varmıyor ama… Bu Madalyonun bir de arka yüzü vardı..

Kaybedilen maçların  dönüşleri…O dönüşlerde aklımıza hep Yahya Kemal’in “Sessiz gemi” şiiri gelirdi. Kimsenin canı konuşmak istemezdi. Hakemlere…rakip oyunculara bol küfür edilerek hınç alınmaya çalışılırdı. Bir gemi taraftar, futbolcuları teselli etmeye çalışırdı. Ama şu bir gerçek ki “ Baba Cevat” maçlardan sonra adeta 10 yıl yaşlanır, herkes, O büyük Karşıyakalıyı teselli etmekten kendi üzüntüsünü unuturdu. Kaybedilen maçlar sonrasında  Alsancak’tan  kalkan Sur veya Efes Gemisi Karşıyaka’ya  yolcu değil, bir hafta sürecek kahır taşırdı sanki…

              Ama, galiba acı gerçek şu ki…Kaderi hiç gülmemiştir KSK’linin…Kahır maçları..kahır yılları..  Mutluluk yıllarına  hep 10 basmıştır.

 

Haaaaa…. Bana  hangi takımı tuttuğumu mu? Soruyorsunuz…..KARŞIYAKA…Neden mi?...

Çünkü ben Karşıyakalıyım… Yaşım mı… 62 … Belki Karşıyakalı olmasaydım..52 olabilirdim… Olsuuuun…Ben Karşıyakalıyım…. Yaşadıkça..

 

 

 

1734  BiZİM SOKAK

Ahmet Ragıp

 

Ben de bizim sokağı anlatayim,

Erdal ağabeyin sitesinde de var bu yazi, buraya biraz duzeltme ile falan
aliyorum..yok oyle super oldugundan degil sadece bu takibi muthis zevkli
yazışma trafiğine telif (!) bir yazıyla katılmak istememden dolayı.

Yaşadigimiz 1734 sokaktan bahsetmek istiyorum bakalım sizlere neleri
hatırlatabileceğim ve siz de yazarsanız unuttuğum neleri bana
hatırlatacaksınız.Şimdilerde yapanlar sağolsun GOOGLE EARTH aracılığı ile de
fırsat buldukça geziyorum Karşıyakamı, bazı bildiğim binaları
boşlukları görünce seviniyorum.

Evimiz 1734 (aydoğdu ilkokulu sokağı) ile 1728 (kilise sokağı) köşesinde 3
katlı , bol balkonlu (her odasında balkonu vardı, eski ama geniş bir binanın
2.ci katında idi.Üst katta , taşındığımızda Yümni amcalar otururdu,
altımızda ise Madam vardı.Ayrı bir yazıyı hak eder Evin odalarını
pansiyon olarak kiraya veriyordu. Eminim çoğunuz kendisini hatırlar. Bu eve
taşındığımız yıl 1966-1967 gibi hatırlıyorum.hemen karşı köşemizde tek katlı
ve bahçeli Çocuk Esirgeme Kurumu vardı, zaman içerisinde çeşitli amaçlar
için kullanıldı, başlarda sünnet gibi okazyonlara kiraya verilirdi, çok iyi
hatırlıyorum o düğünlerden birine çocuk yıldızlardan bir kız gelmişti (ismi
neydi unuttum) biz erkek çocuklar arasında bayağı bir heyecan yaratmıştı bu,
maalesef ben hariç tüm arakadaşlarım imzalı fotoğraflarını alabilmişti.
Sonradan sağlık ocağı , özel dershane falan oldu. Şimdi bu binayı
hatırlayamayanlar için bahçesinde dev OKALİPTÜS ağacı olan yapı diyeceğim.
Hatırladınız değil mi? O muhteşem simge ağaç Karşıyaka'dan sadece bedenen
uzaklaştığım dönemlerden birinde kesilmiş.Gözyaşlarıma engel olamadığımı
hatırlıyorum. Tabi lafın ucu nereden başlayıp nerelere gidiyor, tutamıyorsun
ki devam edeyim, çapraz köşemizde tek katlı sarı bahçeli bir ev vardı.
Onun gibi onlarca yüzlerce ev vardı.Ama hepsi birbirinden zarif ve içtendi.
Karşı köşemizde ise o tipik Rum taş evlerimizden bir durmaktaydı, cumbalı,
heybetli, sonra yıkıldı yerine bir apartıman yapıldı, apartmanın ismini
hatırlayamadım.Evet, sokağımızın çarşı tarafından girişine şimdinin Telekomu
o zamanların PTT si kocaman şekilsiz bir bina kondurmuştu, inşaatında
ayağımıza az çivi batmadı, az kovalamadı inşaat bekcisin kırdığımız
fayanslar yüzünden, hariçten çalışan bir yük asansörü vardı, o çocuk
aklımızla çıkar inerdik, hiç bir koruma olmadan, şimdi düşünemiyorum
bile.Hemen yanında sevgili Cem Atalkın'ların evi verdi, kocamaaaan bir bahçe
içerisinde, sokak tarafında demir parmaklıklar vardı, tam ortada bir demir
kapı, oradan girerdin ve upuzun yolda her iki tarafında narenciye ağaçları
yürürdün, küçük bir açıklığa gelirdin burada bir havuz ve arkasında 2 katlı
Cem'lerin evi dururdu. Çocukluğumuz o bahçede geçti. Cem Atalkın, Atila
Markoviç, Zafer Altınbaşlı, Ali (soyadını hatırlayamam) Cem'in ablası
Mahinur, anneleri Sevim hanım teyze, babaları Mahmut beyamca (hafızam
yanılıyor olabilir) neyse , bazen aradaki taşduvardan atlayıp PTT nin
bahçesinde top oynardık, ama diğer oyunlar hep buradaydı, ya da tek kale maç
pek populerdi o zamanlar, bunları hep bahçede yapardık. İnanılmaz bir
ortamdı, şimdi kendi kızımı düşününce bizim çocukluğumuz geliyor aklıma ,
her ne kadar herşeyin en iyisini sağlamaya çalışıyorsak da O ve yaşıtları
adına üzülüyorum. ha bu arada bu bahçemiz ile Simerenya sineması sırt sırta
idi, dolayısıyla sinema sezonunda mevziler ve cephane (çiğdem) alınır ve
geceye öylece dalınırdı.Neyse, bahçeden çıkalım ve devam edelim Şimdi bu
bahçenin yerinde kocaman binasıyla ve pasajıyla Mahmut Şevket Atalkın
apartmanı ve pasajı var (isimi yanlış hatırlıyor olabilirim) Bu bahçenin
hemen karşısında tek katlı yıkık dökük bir bina vardı, köşede, oldukça
stratejik bir konumdaydı, çeşitli amaçlarla kullanıldı, konut olarak da bir
ara garip Hüseyinlere hizmet verdi. Hüseyin saf biraz zayıf
kamburumsu problemli bir arkadaştı, ağabeyi vardı da adı Mustafa idi, o da
aynı şekilde aşikar problemleri vardı ama bir şekilde hep çalıştılar,
ağabeyi çoklukla fırınlarda un çuvalı taşırdı ve sıkı bir KAF KAF
lıydı maçlara falan giderdi sonradan yıkılan Rum evi dedim,
yerine yapılan apartman oldukça fiyakalıydı, gerçi sonradan benzer
yapılardan binlercesi karşıyakanın o güzel dokusunu duman ettiler
neyse apartman olunca altı dükkan oldu, çoklukla da bakkal olarak
kullanıldı, en son kuru yemişçiydi o zamanlar, biz de böylece "karşı
bakkal" olayını yaşadık, sepeti sallandırıp ekmek , kola ıvır zıvır
alınırdı. Kolalar bile daha güzeldi o zaman, o 1 litrelik cam şişesi ne
hoştu, hatırladınız mı? Neyse bakkal zaman içerisinde çeşitli kereler el
değiştirdi, sadece o dükkanın tarihi bile çok sosyolojik çalışmada
kullanılabilirmiş, miş diyorum zira sonradan yorumlayınca anlıyor ki insan.
Karşıyaka mız ciddi bir göç alma olayını o tarihlerde de yaşıyormuş. -işte
uzak görüşlü olup, harçlıklarımızı harcamak yerine , bataklıkları
bostanları kapatsaydık şimdi trilyonerdik :)))) - sokağa devam edelim,
Aydoğdu ilkokuluna doğru devam ediyoruz, burası başka mahalleydi bizim için,
burada da dönem dönem aynı sınıftan okuldan arkadaşlarım olsa da hiçbiriyle
samimi olamadık, 1729 sokaktan bahsediyorum, 1734/1729 köşesinde sol taraf
bu samimi olamadığımız arkadaşların bölümüydü, sağ taraf ise bizim
Zafer'lerin burada bir apartmana taşınmaları neticesi bizim taraf olmuştu,
bahçenin artık kesmediği yaşlarda bu sokak bizimdi, hikayeleri de ayrı yazı
konusudur. 1734 sokakta biraz devam edince solda köşede MELEK PASTA FIRINI
vardı, annemin hazırladığı börekleri, revaniyi, güveçleri alır götürürdüm,
pişirmeye, oradaki amca abi neyse alır bana üçgen üzerinde bir sayı
kabartılmış bir marka verir (askerlerin künyesi gibi) diğer eşini de
tepsiye sokar tepsi muhteviyatına göre, yarım saat sonra gel, 45 dakika
sonra gel falan derdi...ramazanda inanılmaz pideleri burada kuyruğa girerek
alırdk...
Bizim oturduğumuz ev, iddia ediyorum Karşıyaka'nın o zamanlar en startejik
noktalarından biri idi. Aksoy tarafında oturanların çarşıya ulaşmak için
kullanabileceği en kısa en uygun yol bizim evin önünden geçen yoldu. Bir
Kız Lisesi, Bir erkek Lisesi, Bir Kız enstitüsü vardır.Kız Lisesi ve Kız
enstitüsünün Alaybey, Pazaryeri ve çarşıya çıkan sokaklarında oturan tüm
öğrencileri çok büyük oranda evimizin önünden geçer, 1734 sokak boyu
ilerler, Melek pasta fırınından sola dönerek okullarına giderlerdi.
Çıkışlarında da aynı yoldan evlerine dönerlerdi.
Neyse devam edersek sağda Aydoğdu ilkokuluma ulaşmış oluruz, İlkokul 2.ci
sınıfı okuduğum Aydoğdu'dan o sene sonunda Nergiz Mürşide Akyüz ilkokuluna
geçmiştim, sonra 5.ci sınıfta tekrar Aydoğdu'ya dönmüştüm.. Okul
çıkışlarında kaçarak evimiz yerine arkadaşlarıma gittiğim, ailemin buna
çıldırmaları hepsi hayal meyal. Beni o günkü teknoloji ile arkadaşlarımın
evlerinde oynarken nasıl bulduklarını ise hala merak ederim.

Şu anda kulağıma bir ses geldi eskilerden, eminim hatırlayanlar olacaktır.
Kambur yaşlı bir nine kimi zaman 1 seyrek olarak 2 eşekle istasyondan kilise
sokağı boyunca iner, ve "kozalakçiiiiii" diye bağırır, eşeğin sırtına
vurduğu içi kozalak dolu çuvalları satmaya çalışırdı.Soba tutuşturmada çok
güzel olurdu bu kozalaklar, sıkça alırdık.

Şimdi ben 1734 sokağı yazmaya çalıştım ama neleri unuttum kimbilir. Başka ne
sokaklar var aklımda kısmet olursa dilim döndüğünce hatırlayabildiğim
kadarıyla onları da yazacağım. herkes kendi sokağını yazsa ortaya farklı bir
Karşıyaka çıkar diye düşünüyürum. Ah keşke fotoğraf imkanları şimdiki gibi
olsaydı da bunları size foto destekli anlatabilseydim, ama fotoların hepsi
benim şu an zihnimde...ne yazık ya da ne mutlu ki..

İlave olarak söyleyebileceklerim sokağımız hakkınmda , aslında o zamanların
tüm karşıyaka bölgesi için geçerliydi. Evimiz dedim ya çok yol üstündeydi,
bilhassa yaz geceleri akşamüstünden kaldırıma madam meşhur tahta koltuğunu
minderlerini koyar, bizler de kah merdivene kah iskemleye kurulur çiğdem
çitler, gelen geçene bakardık.Şimdi yapsan aynı şeyi deli diye garip garip
bakarlar.Sonra havanın kararmasına paralel olarak sinemaya yolculuk başlar,
bilhassa hayal ve Beyazıt sinemaları geniş bahçeye sahiptiler o nedenle bize
daha cazip gelirdi, zira film sarmazsa büfe civarından topladığımız gazoz
kapakları ile makine dairesinin oradaki boşlukta "cibidikostik" oynardık
yerlere yılan gibi şeyleri tebeşirle çizerek.Düzgün gazoz kapağı değerliydi,
bunun için de gazozun ustaca açılması gerekirdi, kendine özgü bir ses
çıkardı.eminim şimdi çıkmaz o ses :))) Vinanko gazozu vardı fiyatça en
hesaplısı (efes sineması sokağında imalathanesi vardı) Benda Sensun Sunal
Kokteyl gibi soğuk içecekler çiğdemin tuzundan şişen dudaklarımıza ilaç gibi
gelirdi.Asıl ödül ise ailemize ya da nazımız geçen birine sinema dönüşünde
istasyonun oradaki ömür çay bahçesinin çarşıya bakan tarafında konuşlanmış...