GİBİ YAPANLAR yazıyor!

 

İlker GÜLER


 Seyir-ci ve SEYİRCİ
 

Bu yıl Kadıköy Belediye'sinin düzenlediği 5. Yıldızlar Altında Tiyatro Festivali, Ali Poyrazoğlu'nun ''Ben Eskiden Küçüktüm'' adlı oyunuyla başladı. Çok da iyi bir açılış olmadığı kanısındayım. Çünkü Ali Poyrazoğlu, galiba Bodrum’dan kalkıp gelmesinin ve oyunun ücretsiz olmasının verdiği rahatsızlıkla, seyirciyi umursamayan, dil sürçmeleriyle ve toparlanamayan konularla dolu bir oyun(!) oynadı. Oyunun(!) süresi de belirsizdi; bir buçuk saat denildi, iki saat sürdü. Kullanmak üzere getirdiği kostüm ve aksesuar süs olarak hep arkada durdu; onları kullanmaya tenezzül bile etmedi!

Seyircinin geçen yıllara göre ilgisi bence daha fazlaydı. Bu gerçekten çok güzel bir şey. En azından insanlarımız,  tiyatronun ne olduğunu merak edip izlemeye başlıyor.
Sanırım yavaş yavaş ilgi artmaya başladı. Evet! Başladı; ama ‘gerçek anlamda izleme’ konusu! İşte orası hala şüpheli..


Bence, maalesef hala bu konuda gerideyiz ve bunun için acilen bir şeyler yapılması gerekiyor.
Hayır! İnsanları aşağılamak değil niyetim ama yanlışlarımızı da bilmek ve görmek gerekiyor.


Örneğin; festival başlamadan önce Yıldız Teknik Üniversitesi Oyuncuları’nın sergilediği, bir Antik Yunan Tregadyası olan, ''Antigone'' oyununa seyircinin ilgisi muazzamdı, oturacak yer yoktu. Ta ki oyun başlayana kadar. Oyun başladıktan kısa bir süre sonra birkaç seyirci oyun oynanırken yerinden kalkıp oyuncuların oynadığı alandan dolaşarak orayı terk etti. Acaba o seyir-ciler ne yapmaya çalıştı? Kendince; ''Bakın, ben oyunu beğenmedim istediğim gibi çıkıp gidebilirim, ben buyum.’’  demeye mi getirdi? Yoksa komedi olmadığı için, “Bari eve gidip Güldür Bakalım’ı seyredeyim.” mi demek istedi?


Ne yazık!


O,  kişi sahnedeki oyuncuların psikolojisini hiç mi,  düşünmedi? Hiç mi, emeğe saygı duymak istemedi? Üstelik sahnedekiler gencecik amatölerdi...

Tamam, eğitim görmemiş yetişkin insanların aniden çekip gitmesini anlayabiliyorum. Ama ya gençler? Gençlerin çoğu, tiyatroyu kıç, baş sallamalı ya da soytarılık yapılan, kakara- kikiri,  gülünen bir sanat mı zannediyor acaba?

Neden?

Çünkü bu güne kadar verilen gereksiz bilgilerden ya da televizyonda izledikleri gereksiz programlardan dolayı böyle.


Düzeltmemiz gerekiyor. Ama nasıl?
 
Büyük üstadlarımızın bu konuda hem tiyatro yapmak isteyen ya da kendini geliştirmek isteyen gençlere, hem de halkı bilinçlendirme adına, birleşmeleri gerekiyor.
Gençlerimizin fazla kitap okumadığı şu dönemde onlara ve halka, en çok kullanılan ve izlenilen bir araçla, yani televizyonla ulaşmaları gerekiyor.
Ama böyle yararlı bir programla yapılacak. Herkesin yatağında  olduğu geç bir  saatte de yayımlanmasın. Üstelik bir işe yaramayan hiçbir bireyin gelişimine katkıda bulunmayan saçma sapan haberler yayımlayan  “haber bile değil” magazin programlarının yerine  koyulması gerekiyor. Çünkü gerçekten gençlerimiz ve halkımız, tiyatro izleme konusunda oldukça zayıf.

Açık havada yapılan tiyatro festivalinde İstanbul Halk Tiyatrosu’nun sergilediği, Kemal Kocatürk'ün yönettiği ''Can Tarlası'' adlı oyunda, yaşanılan rezaletlere pardon, yanlışlıklara ne demeli. Evet, oyun bence beklendiği kadar iyi değildi; vasattı ve hatta oyunun bazı bölümlerinde küfür epeyce bir abartılmıştı. Seyircinin tepkisinden sonra daha da abartıldı! Ama seyircilerin yaptığı saygısızlıklarda ya da pardon '' ben bir şey yapıyorum havasında ve kendini haklı gördüğü ama zerre kadar haklı olmadığı'' davranışlara da göz yummamak gerekir. Oyunun bir kısmında “Levent Üzümcü ve Dolunay Soysert’in” bir yatak sahnesi vardı. O sahne, oynandığı süre içinde, seyir- ciler; “cık cık cık’lamarla, yuhh ya da oha!’’ gibi kaba laflarla hem gerçek izleyicilerin hem de sahnedeki oyuncuların, ciddi anlamda, konstrasyonunu bozuyorlardı.

 

Yaşanılan bir diğer olay ise şöyle: Bir skecin ortasında, oyuncunun mikrofonu arzılandı. Ses pek fazla seyircilere ulaşmıyordu. Oyuncu gerçekten zor durumdaydı. Mikrofonsuz sesini yükselterek konuşmasına rağmen, seyircilerden bazıları, bu durumu iyice pekiştirip oyuna konsantre olmuş oyuncuya, oturduğu yerden, defalarca; “ses-ses’’ diye bağırmaya başladı. Ben en arkalarda olmama rağmen oyuncunun sesini duyuyordum; ama önlerdeki seyirci nasıl oldu da duymadıysa, sırf ilgi çekmek için bunu yaptı diye düşünüyorum.


Festivalin son oyunu Tuncay Özinel Tiyatrosu’nun sergilediği; Tuncay Özinel’in yazdığı ve Ali Yaylı'yla birlikte yönettiği, o her şeyiyle kusursuz işlenmiş ''YÜZLEŞME''ydi. Herşeyiyle mükemmel olan bu oyunda yapılan saygısızlıklara ne demeli?


Öncelikle, bir eleştirmen olmadığım için, bu oyunla ilgili somut bilgileri Sayın ÜstünAkmen’in yorumuyla kısaca aktarayım:ıÜü Vatikan'da bir ayin… Papa, kardinaller ve papazlar korosu bir ilahi söylemekte… Bir papaz tütsü gezdiriyor… İsa, sahnenin tam ortasında çarmıhta gerili… Sonrasında Hazreti İsa'nın dirilerek çarmıhtan inmesi, İsa'nın, dünya üzerindeki katliamları sorgulamaya geldiğini söylemesi ve Papa XVI. Benediktus'u karşısına alıp sorgulamaya başlaması (...) Metni okuduğum için ayrı bir rahatlıkla söylüyorum ki, oyunun yazımı aşamasında ve sonrasında Hazreti Muhammed karikatürleri skandalı, Osmanlı'ya barbar suçlaması, Papa'nın İstanbul'u ziyareti de gündeme gelince, “Yüzleşme” emperyalizme sanatsal yanıt olmuş. (http://www.tiyatronline.com/yelestri387.htm)


Allah aşkına, böyle bir oyunda bile seyir-ci yerinde duramadı. Oyunun daha başlangıcında bazı seyirciler(melesef çoğu türbanlı) oyun işine gelmediği için oyuncuların emeğini hiçe sayarak yine sahnenin önünden kasıla kasıla geçtiler. Bu olay oyunun ilk perdesinin bitimine kadar sürdü. Bunlar azınlıktaydı ve oyun sonuna kadar kalan çoğunluk büyük bir memnunlukla ayrıldı tiyatrodan. Ayrıca oyun oynanırken yan tarafta ki kafeteryada yüksek sesle dinlenen müziğe ne demeli. Müzik sesi o kadar çok geliyordu ki seyircilerin çoğu oyuna konsantre olmakta zorluk çekti. (Her ne kadar uyarı edilse de müziğin sesi çok az miktarda kısıldı.) Buna bir grup genç ise tuz, biber ekti ve şarkıya ayak uydurmaya başladı. Üstelik oyunun yarısında (önümde oturan, gayet serseri tipli) bir genç, arkadaşlarına dönerek ''Ya bu oyunu beğenmedim hiç gülmedim ben, çıkıyorum.'' dedi. Hurrraaa! Bütün arkadaşları arkasından gitti. Arkadaşlar ne yapıyoruz. Durun!
Bakın tamamen gerçeklerin işlenmiş olduğu, yanlışları ortaya döken bir oyunda bunlar yapılıyor.

Neden?


Birincisi;İnsanlar,yanlışları görmek istemiyor. “Bırakın bizi.” diyor “biz kullanılmaktan, gözümüzün kapalı olmasından memmnunuz!

 

İkincisi; insanlar, doğruları duymak istemiyor. “Bırakın bizi” diyor, biz yanlışlarımızla mutluyuz.


Üçüncüsü; insanlar, gerçeği  yaşamak istemiyor.

 

“Bırakın bizi” diyor “biz, o hiçbir zaman gerçek olmayacak olan ve başkalarının yarattığı hayal dünyasından çok memnunuz.

Yazık! Hem de çok yazık.

 

Herşeye rağmen, öncelikle Tuncay Özinel’i tebrik etmek gerekir. Böyle bir oyunu yazabilmek çok büyük bilgi, beceri ve araştırma gerektirir. Tuncay Özinel bunu başarmış. Ayrıca kadrosuna gencecik oyuncuları alarak tiyatronun enerjisini beşe katlamış. Açıkhavada oynanıyor diye birçok tiyatro dekor bile kurmazken, Tuncay Özinel ve genç oyuncuları ışığından tonlamasına kadar herşeyi detayıyla ve gerektiği gibi yaptı ve seyircilere büyük bir şölen izlettirdi. Danslar, şarkılar, sinevizyon gösterileri... hepsi müthişti! Ayakta alkışlayabilmek için herkes kendini zor tutmuş olacakki oyunun hemen bitiminde aynı anda ayağa kalkıldı ve plaket konuşmaları yapılırken bile kimse oturmadı.

 

Bir diğer güzel olay da şuydu: Oyun sonunda Ali Poyrazoğlu, verilecek plaketi getiren belediye yetkilisini herkesin önünde neredeyse aşağıladı; ama Tuncay Özinel büyük bir saygıyla davet etti ve herkesin huzurunda ona ayrıca teşekkür etti. Her ne kadar yakın arkadaş olsalar da aralarında ne kadar büyük bir far varmış meğer. Bunu hem iletişimlerinden hem de yaptıkları oyunlardan anlayabiliyoruz.

 

Ali Poyrazoğlu yaptığı oyunla vasatın altında; Tuncay Özinel yaptığı oyunla başımızın üstünde.

 

Özellikle, Tuncay Özinel’in dediği gibi: “Avrupa ülkelerinin bizden daha gelişmiş ve önde olmalarının en önemli sebeplerinden birisi “SANAT’’ tır. Sanata sahip çıkmalarıdır.”

Hadi! Hep beraber bir şeyler yapalım ve bu halkı bilinçlendirip sanat ve sanatçı konusunda dünyada  sesimizi duyuyaralım. Bu yazıyı okuyan arkadaşına anlatsın, arkadaşı da başka arkadaşlarına. Birbirimizi eğitmekten korkmayalım. Bu ülke ve sanatı, ancak paylaşımla, gelişmeyle, bilinçlenmeyle kalkınacaktır! Gerçekten “EĞİTİM ŞART!” Her anlamda hem de...

Sevgiyle ve sanatla kalın.


Saygılarımla…


                                                    S.İLKER GÜLER
                                                         20.08.2007

YORUM YAZIN

Anasayfa

ziyaretçi sayacı