GİBİ YAPANLAR yazıyor!

 

Cihan ÖZDENİZ

 

FARKINDALIK

 

Kampüsümüzde dolaşarak oyun davetinde bulunuyoruz: “Oyunumuz var, buyurun bu da davetiyemiz.”diye ve cevap ürkütücü: “ Abi ya biz okey oynamaya gidiyoruz”. Ve daha da ürkütücü olanı bunu söyleyen kişi sayın “Türkçe Öğretmeni adayı(!)”. Şimdi hazır olun: bu öğrenci şimdiye kadar bir kere bile tiyatro oyunu izlememiş. Ve ben onun kitap okuduğundan da şüpheliyim. Durumun daha ilginç ve hala ürkütücü olmaya devam eden boyutu şudur ki “O öğrenciler (!) mezun olacak!”. O öğretmenlere(!) pırıl pırıl, doğru yönlendirilmeyi bekleyen öğrenciler emanet edilecek. Gelecek nesil emanet edilecek. Eminim ki Ulu Önder Atatürk’ün yeni nesilleri emanet ettiği muallimler onlar değil.

 

Üniversitedeki bazı bölümlerin öğretmenleri, öğrenciler tiyatro oyunu izlesinler diye ödev veriyor: Bir oyun izlenecek, oyunun özeti çıkarılacak ve hatta Google’dan özet bulmasınlar diye de oyunun bileti özete zımbalanacak. İşte o öğrencilerden bazıları gelip “Sen çok oyun oynamışsındır, izlemişsindir, bize biraz anlat ve varsa eski bilet ver de şu ödevi teslim edeyim.”diyor. cevabım çok net oluyor hepsine: “Gidin izleyin!”.

  

Üniversite öğrencisi bilincinde değiller, ‘lise sonrası’ diyelim iyimser yaklaşarak.

 

Yaşanmış örneklerdeki öğrenciler ÖSS’den aldıkları puan ile orada. ÖSS’nin yetmediği o kadar net ki. Peki sorun nerede? Onların lise sona kadar nasıl geldiklerinde… Daha doğrusu nasıl getirildiklerinde… O çocuk lise sona gelene kadar hangi öğretmen ona şöyle sordu: “En son hangi kitabı okudun, hangi oyuna gittin, hangi filme gittin, hangi gazeteyi okudun vs.” Ya da hangi öğretmen ‘Bunları yapmazsa ne olur’u anlattı, uygulattı, gösterdi?”

 

Gerçek öğretmen sanatçı ruhludur. Çünkü öğrenciler müthiş potansiyellerdir ve o potansiyelleri yoğurmak sanat işidir. Ressamın materyalleri tuval, boya, fırça; yazarın kağıt, kalem ve sıkı durun: Öğretmenin ise “İnsan”, hem de çocuk insan, genç insan... Bunu sanat eseri haline getirmesi gereken öğretmen adayı, sanat mekanı yerine okey mekanına giderse...

 

Müfredatın yetersiz olduğu hatta o müfredatın uygulanmasının daha da yetersiz olduğu sistemde öğrenciler hayata hazırlanıyor. Acıdır ki bu verilen eğitimi bile doğru düzgün alamayan öğrenci, öğretmen olabiliyor. Halbuki kendilerini geliştirmelerinin, donatmalarının sürekliliği her an gerekliyken maalesef bu genel olarak yapılmıyor.

 

Kitap okuma durumu zaten zayıf. Buyurun size hesap: “En aza” indirgeyerek hesap edecek olursak, dünyada 15.000 yazar olduğunu düşünelim ve bu yazarların 2’şer kitabı olduğunu, ayrıca kitapların her birinin de 100 sayfa olduğu düşünülürse,

 

                               15.000x2x100=3.000.000 sayfa,

 

 Günde 50 sayfa okunduğu düşünülürse,

 

                               3.000.000/50=60.000 gün

 

 1 yıl 365 gün ise,

 

                               60.000/365=164,38 yıl.

 

Şimdi soruyorum size, sizce günde 50 sayfa kitap okunuyor mu? Bence okunmuyor. Onun yeri, genel olarak neredeyse %60’ı saçma olan TV programlarıyla ve bu programların getirileriyle dolduruluyor, tüketmekle dolduruluyor, popüler kültürle dolduruluyor... Sanatsal yapıyı geçiyorum, gördüğüm şey hemen hemen beyinsel uyutulma!

 

Beyni uyutulmuş birey artık kukladır. Ve günümüzdeki tüketim toplumunun, popüler kültürün, ezberci yöntemin, özenti kültürün, kendi olamamanın sonuçlarını maddi-manevi olarak alan ve uyutulmuş toplum isteyen “Kişiler” varken…

 

Minimum değerlerle günde 50 sayfa okumanın insan ömründen uzun olduğu dönemde eğitim sistemi o kadar aciz ki… İlköğretimden değil, okulöncesinden iyi bir eğitim alan, daha doğrusu eğitimin ne olduğunu, gerekliliğini bilen çocuğun üniversiteye kadar nasıl bir donanımla geldiğini düşünün.

 

 “Çok eksiğim var” demek, tamamlamak ve geliştirmek için ilk adım. Çığ da küçük bir kar tanesiydi. Einstein teoremlerle doğmadı, o da doğduğunda altına yapıyordu. Sonradan fark etti, kendinde olanı da fark etti, çalıştı, geliştirdi...

 

Üniversiteye gelmiş öğrenci, suçu eksik eğitim sistemine atmak yerine o andan itibaren eksiklerini tamamlamaya çalışırsa sanırım en doğrusunu yapmış olur. Bunun için ise sürekli okumak, tiyatroya- sinemaya gitmek, sorgulamak, araştırmak vb. gerekli. Ve bunlara ulaşmak artık o kadar kolay ki… Bilgiye ulaşmak kolaylaştıkça nasıl oluyor da bilgisizlik artıyor şaşırıyorum ama bu bilgisizliğin “Başkaları” tarafından kullanılması ise o derece şaşırtmıyor beni.    

                     

Hedefleri belirleyip süreç odaklı olmak gerekir, süreç doğru işlerse zaten doğru sonuç gelecektir.

 

Geçmişte olanlardan ders çıkarıp, daha güçlü bir şekilde bundan sonra ne yapmalıyım diye düşünülmeli.         

 

İki türlü bilmemek vardır: Bilmediğinin farkında olmak ve bilmediğinin farkında olmamak. Bunlardan birincisi gelişmeye açık olanı. İlk adım olarak bilmediğinin farkında olmak gerekir.

 

O halde okumak lazım, araştırmak lazım, sorgulamak lazım, sanat lazım, farkında olmak lazım…

 

Saygılar, sevgiler…

 

HEP MUTLU KALIN:):):)


Cihan ÖZDENİZ

aydaucmak@hotmail.com

23 Eylül 2007

ziyaretçi sayacı