alihan 4

Küçük Prensin devamını okuyabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                                                                               


                                                                                                             


 

 

 

 

                                                                                                             

Links:

 

 Merhaba,Ben ALİHAN

alihan 2

alihan 3

alihan 5 

alihan6 

Ziyaretçi Defteri guestbook and cbox

 


                                                                                                                 

 

                                                                                                                  

 

                                                                                            Küçük Prens'in devamı; 

 

  

18. BÖLÜM

Küçük prens çölde yürüdüğü süre içinde sadece tek bir çiçekle karşılaştı. Bu çiçeğin taç yaprakları çık azdı. Önemsiz bir çiçekti bu.

“Günaydın” dedi küçük prens.

“Günaydın” diye yanıtladı çiçek.

“İnsanlar nerede?” diye sordu küçük prens kibarca.

Bu çiçek insanları ömründe sadece bir kez görmüştü. O da, çölden bir kervanın içindeki insanlardı.

“İnsanlar mı? İnsanlarla yıllar önce karşılaşmıştım. Yedi-sekiz taneydiler. Ama onların nerede olduklarını kimse bilemez. Rüzgarla birlikte dolaşır dururlar. Kökleri yoktur insanların. Bu yüzden de bir yere bağlanamazlar.”

“Hoşça kal” dedi küçük prens.

“Hoşça kal” dedi çiçek

                                   


                                     

 

 

 

19. BÖLÜM

 

 

                                                                                                             

 

Küçük prens büyük bir dağa tırmandı. Daha önce kendi gezegenindeki üç yanardağın dışında hiç dağ görmemişti. Bu yanardağların boyu ise sadece dizlerine geliyordu. Sönmüş yanardağı tabure olarak kullanırdı. Ona ayaklarını uzatırdı. Kendi kendine : “Bu kadar yüksek bir dağın tepesine tırmanırsam, bütün gezegeni ve gezegendeki bütün insanları görebilirim” dedi. Ama görebildiği tek şey, diğer dağların sivri dorukları oldu.

“Günaydın” dedi kibarca.

“Günaydın... Günaydın... Günaydın...” diye yanıtladı yankı.

“Sen kimsin?” diye sordu küçük prens.

“Sen kimsin... Sen kimsin... Sen kimsin...” dedi yankı.

“Arkadaş olalım. Ben çok yalnızım” dedi bu kez.

“Ben çok yalnızım... Çok yalnızım... Çok yalnızım...”

“Ne tuhaf bir gezegen!” diye düşündü. “Her tarafı kuru, her yeri dikenli, tamamen sert ve acımasız. İnsanlarda ise hayal gücü yok. Sadece sizin söylediklerinizi tekrarlıyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı ki, her zaman ilk konuşan o olurdu.

 

 

                                                                                                      

 

 

20. BÖLÜM

 

Çölün, kayaların ve karların arasında uzun bir süre yürüyen küçük prensin karşısına sonunda bir yol çıktı. Ve bütün yollar sizi insanlara götürür.

Yol boyunca yürümeye devam etti küçük dostumuz. Karşısına bir gül bahçesi çıktı.

 

 

 

                                                                                                      

 

 

Günaydın” dedi güllere. Onlar da: “ Günaydın” diye karşılık verdiler.

Küçük prens onları izledi biraz. Hepsi de kendi çiçeğine benziyordu. Şaşkınlıkla:

“Siz kimsiniz?” diye sordu.

“Biz gülleriz” diye yanıtladı çiçekler.

“Ah!” diye haykırdı küçük prens. Ve birdenbire içine büyük bir üzüntü çöktü. Kendi çiçeğinin evrendeki eşsiz bir tür olduğunu sanıyordu. Öyle demişti çiçek. Be işte burada, küçük bir bahçenin içinde, aynı çiçekten tam beş bin tane vardı!

“Eğer burada olsaydı, bana yine sitem ederdi” diye düşündü. “Sanki ölecekmiş gibi durmadan öksürürdü. Yalanını bu şekilde ört bas etmeye çalışırdı muhakkak. Ve ben de hastabakıcılık numarası yapardım. Aksi taktirde gerçekten de ölürdü. Altta kalmaktansa ölmeyi tercih ederdi.”

Sonra kendi kendine : “Eşsiz bir çiçeğim olduğu için kendimi zengin sanmıştım. Oysa o sıradan bir gülmüş sadece. Peki yanardağlarıma ne demeli? Boyları sadece dizlerime geliyor ve birisi sönmüş durumda. Tüm bunlar beni hiç de önemli bir prens yapmaz.

Kendini çimenlerin üstüne bıraktı ve ağlamaya başladı küçük prens.

 

 

                                                                                                       

 

 

 

 

21. BÖLÜM

 

 

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.

“Günaydın” dedi tilki.

“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.

“Buradayım! Elma ağacının altında.”

“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”

“Ben bir tilkiyim.”

“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.

 

 

“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”

“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.

“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”

“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”

“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”

“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”

“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”

“Bağ kurmak mı?”

 

                                    

                                   

“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve işsiz olacaksın, ben de senin için.”

“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”

“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.

“Ama bu çiçek dünyada değil.”

Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”

“Evet.”

“Peki orada avcılar da var mı?”

“Hayır, yok.”

“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”

“Hayır. Tavuklar da yok.”

“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:

“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.

 

                                  

Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.

Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.

“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.

“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”

“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”

“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.

“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”

Ertesi gün küçük prens yine geldi.

“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim

  

                                   

 

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.

“Gelenek nedir?”

“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”

Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.

“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.

“Doğru, haklısın” dedi tilki.

“Ama ağlayacağını söyledin!”

“Evet, öyle.”

“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”

“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”

Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.

“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”

Güller bu duyduklarına çok bozuldular.

“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”

Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.

“Elveda” dedi.

“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.”

“Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.

“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.

“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.

“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

22. BÖLÜM

“Günaydın.”

“Günaydın” diye karşılık verdi demiryolu işaretçisi.

“Burada ne yapıyorsunuz?”

“Trenlere yol gösteriyorum. Onlara sağa veya sola geçmelerini söylüyorum.”

Onlar konuşurken, parlak ışıklarla donatılmış bir ekspres tren yanlarından uğuldayarak geçti. O geçerken işaret direği sallanmıştı.

“Sanırım çok aceleleri var” dedi küçük prens, “peki ne arıyorlar?

“Bunu makinist bile bilmiyor.”

O anda parlak ışıklı başka bir ekspres tren ters yöne doğru hızla geçti.

“Peki niçin geri dönüyorlar?” diye sordu küçük prens.

“Bunlar aynı yolcular değil” dedi işaretçi.

“Bulundukları yeri beğenmiyorlar mı?”

“Hiç kimse bulunduğu yeri beğenmez.”

Şimdi de parlak ışıklı ekspres trenlerin bir üçüncüsü geçti yanlarından.

“Bunlar diğer yolcuları mı takip ediyorlar?

“Hiçbir şeyi takip etmiyorlar” dedi işaretçi. Ya uyuyorlardır, ya da esniyorlardır. Sadece çocuklar burunlarını pencerelere dayar ve etrafa bakarlar.”

“O halde sadece çocuklar ne aradıklarını biliyor” dedi küçük prens. “ Bezden bir bebeğe bağlanıyorlar ve bu onlar için çok önemli hale geliyor. Eğer ellerinden alırsanız, ağlamaya başlıyorlar.”

“Bence şanslılar” dedi işaretçi.

 

23. BÖLÜM

“Günaydın” dedi küçük prens.

“Günaydın” dedi satıcı. İnsanların susuzluğunu gidermek üzere hazırlanmış tabletler satardı. Haftada bir kez bu tabletlerden aldınız mı, o hafta hiç susamazdınız.

“Peki bunları niçin satıyorsunuz?”

“Çünkü bu, insanlara çok vakit kazandırıyor. Uzmanlar bunun araştırmasını yaptılar. Haftada tam elli üç dakika kazanıyorsun.”“Peki bu elli üç dakikada ne yapıyorlar?”“Canları ne isterse.”“Eğer elli üç dakikam olsaydı,” dedi küçük prens, “bir su pınarına doğru ağır ağır yürürdüm.”

 

 

                                  

24. BÖLÜM

 

Satıcının hikayesini dinlediğim sırada

sekiz gündür çölde bulunuyordum ve elimdeki suyun son damlalarını yudumluyordum.

“Anılarını dinlemek gerçekten de güzel” dedim küçük prense, “ama henüz uçağımı tamir etmeyi başaramadım. Keşke ben de bir su pınarına doğru ağır ağır yürüyebilseydim.

“Dostum tilki bana demişti ki...”

“Sevgili dostum. Bunun tilkiyle hiçbir ilgisi yok ki!”

“Ama neden?”

“Çünkü susuzluktan öleceğiz.”

“İnsanın dostu olması iyidir. Ölecek olsa bile. Ben tilkiyle dost olduğum için çok mutluyum.”

Kendi kendime “Tehlikenin farkında değil” dedim.

“Ne acıkıyor, ne de susuyor. İstediği tek şey biraz gün ışığı.”

Küçük prens sanki ne düşündüğümü anlamış gibi:

“Ben de susadım. Hadi gidip bir kuyu arayalım” dedi. Bunun yararsız olduğunu anlatan bir işaret yaptım. Çölün ortasında bir kuyu aramak saçmaydı. Yine de birlikte yürümeye başladık.

Hiç konuşmadan saatlerce yürüdük. Karanlık bastırdı, yıldızlar da tek tek belirmeye başladı. Susuzluğumun etkisiyle, yıldızlara bakarken kendimi rüyada gibi hissettim. Küçük prensin sözleri zihnimde yankılanmaya başlamıştı.

“Demek sen de susadın?” diye sordum. Ama sorumu yanıtlamadı. Sadece: “su kalbimize faydalıdır” dedi.

“Ne demek istediğini anlamamıştım, ama bir şey sormaım. Artık ona soru sormanın hiçbir yararı olmadığını gayet iyi biliyordum.

Yoruldu ve kumların üzerine oturdu. Ben de yanına oturdum. Kısa bir sessizlikten sonra: “Yıldızlar çok güzel... Çünkü içlerinden birinde, şu an göremediğim bir çiçek yaşıyor” dedi.

“Elbette” dedim. Sessizce ay ışığının altındaki kum tepeciklerini izledim.

“Çok de çok güzel” dedi sonra.

Gerçekten güzeldi. Çölleri hep sevmişimdir. Bir kum tepeciğinin üstüne oturursun. Hiçbir şey görmezsin. Hiçbir şey işitmezsin. Sadece çölün o sessiz, gizemli ışıltısını hissedersin.

“Çöl çok güzel” dedi küçük prens, “çünkü bir yerlerinde bir kuyu gizliyor.”

Bense çölün o gizemli ışıltısının farkına varmış, şaşırmıştım. Küçük bir çocukken çok eski bir evde otururduk. Burada bir hazinenin gizli olduğunu anlatmışlardı belki de. Ama bu hikaye evimizi büyülü bir ev yapmıştı.

Benim evim, ruhunun derinliklerinde bir sır saklıyordu...

“Evet,” dedim, “ne bir evin, ne yıldızların, ne de çölün güzelliğinin nereden geldiği bilinmez.”

“Benimle aynı fikirde olmana çok sevindim” dedi küçük prens.

Uykuya dalınca, onu kollarıma aldım ve tekrar yürümeye koyuldum. Çok duygulanmıştım. Sanki elimde çok narin bir hazine taşıyordum. Hatta dünyadaki en narin şeydi bu sanki. Ay ışığında onun solgun alnını, kapalı gözlerini ve rüzgarda titreyen buklelerini seyrettim. Kendi kendime şöyle dedim: “Bu gördüklerim sadece bir kılıftan ibaret. En önemli şeyi gözler göremez.”

Ona bakarken dudakları aralandı ve uykusunda hafifçe gülümsedi. “Burada uyuyan şu küçük prensin beni böylesine duygulandırmasının nedeni, onun bir çiçeğe olan bağlılığı. Uyurken bile, bu çiçeğe olan sevgisi tüm benliğini bir kandil gibi aydınlatıyor.”

Şimdi daha da narindi sanki. Kandilleri çok dikkatli korumalıyız. Şiddetli bir rüzgar onları söndürebilir.

Böylece yürümeye devam ettim ve gün ağarırken kuyuyu buldum.

25. BÖLÜM

“İnsanlar,” dedi küçük prens, “ne aradıklarını bilmeden hızlı trenlere doluşuyorlar. Endişe ve telaşla, aynı yerde dönüp duruyorlar.” Bir an durakladıktan sonra ekledi: “Çektikleri sıkıntıya değmez bu.”

Bulduğumuz kuyu Sahara Çölünün bilinen kuyularından değildi. Sahara Çölü’ndeki kuyular kumda açılmış çukurlardan ibarettir. Ama bizim bulduğumuz kuyu kasabalardaki kuyulardandı. Oysa etrafta kasaba filan yoktu. Düş gördüğümü sandım.

“Ne kadar garip” dedim küçük prense, “her şey hazır durumda. Makara, kova, ip, hepsi hazır.”

Güldü. Makarayı çevirmeye koyuldu. Uzun süredir çalışmamaktan paslanmış olan makara, inlemeye başladı.

“Duyuyor musun?” dedi küçük prens. “Kuyuyu uyandırdık. O da şarkı söylemeye başladı...”

Onun yorulmasını istemiyordu. “Bana bırak” dedim.

“Senin için fazla ağır.”

Kovayı ağır ağır çektim ve kuyunun kenarına bıraktım. Kovanın içindeki su hala titriyordu ve makaranın sesini hem kulaklarımda, hem de titreyen suda duyabiliyordum. Güneşin titrek ışıltılarını görebiliyordum.

“Bu sudan içmek istiyorum” dedi küçük prens, “bana biraz su verir misin?”

İşte şimdi onun ne aradığını anlamıştım! Kovayı dudaklarına dayadım. İçerken gözleri kapalıydı. Bir bayram şekeri kadar tatlıydı bu su. Diğer besinlerin hepsinden farklıydı. Yıldızların altında yapılan bir yürüyüşten, makaranın şarkısından ve kollarımın emeğinden dünyaya gelmişti. Kalbe faydalıydı. Bir armağandı sanki. Küçük bir çocukken Noel’de aldığım hediyenin güzelliği Noel ağacının ışıltısından, kutlamanın müziğinden, gülümseyen yüzlerin sıcaklığından gelirdi.

“Senin yaşadığın yerdeki insanlar,” dedi küçük prens, “bir bahçenin içinde binlerce gül yetiştiriyorlar ve yine de aradıklarını bulamıyorlar.”

“Doğru, bulamıyorlar” dedim.

“Ve aslında aradıkları şeyi tek bir gülde, ya da bir avuç suda bulabilirlerdi.”

“Evet, haklısın” dedim.

“Ama gözler göremez. İnsanın kalbiyle bakması gerekir.”

Suyu içmiştim. Nefesim yerine geldi. Güneş doğarken kumun rengi bal rengine dönüşmüştü. Bu renk çok hoşuma gidiyordu. Peki ama bu hissettiğim acı da neydi?

Yumuşak bir sesle: “Sözünde durmalısın” dedi yanıma otururken.

“Hangi söz?”

“Biliyorsun. Koyunuma bir ağızlık yapacağını söylemiştin. Çiçeğime karşı sorumluluğum var. Onu korumalıyım.

Ona bir ağızlık çizmek için cebimdeki kağıtları çıkardım. Resimleri görünce gülmeye başladı küçük prens ve: “Baobapların biraz lahanaya benzemiş” dedi.

“Ya?”

Oysa ben baobaplarımla gurur duymuştum!

“Çizdiğin tilki... kulakları... sanki biraz boynuza benziyorlar ve çok da uzunlar.”

Yine gülmeye başladı.

“Haksızlık ediyorsun küçük prens” dedim. “Unutma ki, daha önce daha önce sadece iki boa yılanı çizmiştim.”

“Olsun. Bunlar yeterli. Çocuklar anlayacaktır” dedi. Ben de kurşunkalemle bir ağızlık çizerek ona verdim. Verirken yüreğim sızladı. “Benim bilmediğim planların var senin...”

Ama cevap vermedi küçük prens. Onun yerine bana:

“Biliyorsun, Dünyaya inişim... Yarın Dünyaya inişimin yıldönümü” dedi. Sonra ekledi: “Buraya çok yakın bir yere inmiştim.”

Yüzü kızardı.

Ve bir kez daha, nedenini bilmediğim bir acı kapladı yüreğimi. Fakat zihnimde bir soru belirmişti.

“Yani sekiz gün önce seninle burada karşılaştığım sabah, insanlardan binlerce kilometre uzakta tek başına dolaşıp durmanın bir nedeni mi vardı? Ait olduğun yere mi dönüyordun?”

Küçük prens yine kızardı.

“Belki de yıldönümü nedeniyle geldin buraya, ha?”

Yine kızardı küçük prens. Sorularıma cevap vermemişti. Ama yüzünün kızarması “Evet” anlamına gelmez miydi?

“Ah, sevgili dostum, sanırım biraz korkuyorum” dedim.

Rahatlatıcı bir sesle: “ Şimdi çalışmalısın. Motorunun yanına gitmelisin. Ben seni burada bekleyeceğim. Yarın akşam yine gel...” dedi.

Ama içim rahatlamamıştı. Tilkiyi hatırladım. İnsan birinin kendisini evcilleştirmesine izin verirken, bir parça da ağlamayı göze alıyor demektir.

26. BÖLÜM

Kuyunun yanında eski, taş bir duvar yıkıntısı vardı. Ertesi akşam oraya geri döndüğümde, uzaktan, küçük prensimin bu duvarın üzerinde oturduğunu gördüm. Ayaklarını aşağı sarkıtmıştı. Şöyle diyordu: “Unuttun mu? Burası değildi.”

Biriyle konuştuğu belliydi.

“Evet, evet. Tam bu gün. Ama burası doğru yer değil.”

Ona doğru yürümeyi sürdürdüm, ama halen konuştuğu kişiyi ne görebiliyor, ne de duyabiliyordum. Küçük prens bir kez daha cevap verdi: “Evet, tabii. Ayak izlerimin nerede başladığını görürsün. Beni orada bekle. Bu gece orada olacağım.”

Şimdi duvardan sadece yirmi metre uzaktaydım, ama hala hiçbir şey göremiyordum. Küçük prens yine konuştu: “Zehirin iyi bir zehir midir? Bana çok uzun süre acı çektirmeyeceğinden emin misin?”

Durdum. Yüreğim sızlıyordu. Ama hala ne olduğunu anlamamıştım.

“Şimdi git” dedi, “aşağı ineceğim.”

Bunun üzerine bakışlarımı aşağı, duvarın dibine çevirdim ve orada gördüğüm şey havaya sıçramama neden oldu. İnsanı birkaç saniye içinde öldürebilecek sarı bir yılan, başını küçük prense doğru kaldırmış, öylece duruyordu orada. Silahımı almak için elimi cebime götürdüm ve koşmaya başladım. Ama çıkardığım sesi duymuş olacak ki, başını indirip kumların üzerinde kaymaya başladı yılan. Ve pek de acele etmeden, taşların arasında gözden kayboldu.

Küçük prensimi tutmak için tan zamanında yetiştim. Onu kollarıma aldığımda yüzünün bembeyaz olduğunu gördüm.

                                  


                                  

                                   

“Bu ne demek oluyor?” diye sordum. “Neden yılanlarla konuşuyorsun?” Boynundaki altın renkli fuları çözdüm. Alnını hafifçe ıslattım ve içmesi için ona biraz su verdim. Artık soru sormaya cesaret edemiyordum. Bana ciddi bir ifadeyle baktı ve kollarını boynuma doladı. Kalp atışlarını duyabiliyordum. Sanki tüfekle vurulmuş bir kuşun gittikçe yavaşlayan kalp atışları gibiydi.

Bana: “Motorundaki arızayı bulmana sevindim. Artık evine gidebilirsin” dedi.

“Bunu nereden biliyorsun?”

Aslında bu haberi vermeye geliyordum. Çok umutsuz olmama rağmen, motoru tamir etmeyi başarmıştım.

Sorumu yanıtlamadı. Sadece “Bugün evime dönüyorum” diye fısıldadı.

Sonra üzüntüyle ekledi: “Evim çok uzakta... Oraya gitmek çok zor olacak...”

Beklenmedik bir şey olacağını hissedebiliyordum. Onu bir çocuk gibi kollarımda sımsıkı tutuyordum. Ama o sanki ellerimden bir uçuruma doğru kayıyordu ve ben bunu engelleyemiyordum...

Bakışları ciddiydi ve uzaklarda kaybolup gidiyordu.

“Bana verdiğin koyun yanımda. Kutusu da yanımda. Ve ağızlığı da...” dedi.

Buruk bir gülümseme yayıldı yüzüne. Uzun bir süre öylece bekledim. Vücut ısısının giderek arttığını hissediyordum.

“Küçük dostum benim, sen korkmuşsun...”

Elbette korkmuştu! Ama yavaşça güldü.

“Bu gece çok daha fazla korkacağım” dedi.

Bir kez daha, içimde onarılmaz bir acı duydum. Bu gülüşü bir kez daha duyamayacağımı düşünmek bile istemiyordum. Buna dayanamazdım. Gülüşü, çölün ortasında bir su kaynağı gibiydi benim için.

“Küçük prens, gülüşünü tekrar duymak istiyorum” dedim.

Ama o bana : “Bu gece, Dünyaya ineli tam bir yıl oluyor. Gezegenim, geçen yıl Dünyaya indiğim yerin tam üstünde olacak bu gece.” dedi.

“Küçük prens, lütfen bunun sadece kötü bir rüya olduğunu söyle bana” dedim, “şu yılan hikayesinin be gezegenine geri döneceğinin...”

Ama sorumu yanıtlamadı küçük prens. Onun yerine bana:

“En önemli şeyi gözler göremez” dedi.

“Evet, biliyorum...”

“Su için de aynı şey geçerli. Makaranın çıkardığı sesi hatırlıyor musun? İşte tam da bu makara ve ip yüzünden, bana verdiğin bir yudum su müzik sesi gibi güzeldi. Çok tatlıydı...”

“Evet, biliyorum...”

“Geceleri yıldızları izlersin. Benim yaşadığım yarde her şey jo kadar küçük ki, sana gezegenimi gösterebilmem imkansız. Ama böylesi daha iyi. Çünkü içlerinden birinde benim yaşadığımı bileceksin. Hepsini seveceksin. Hepsi senin dostun olacak. Ve sana bir hediyem var...”

Bir kez daha güldü.

“Ah, küçük prens! Benim sevgili küçük prensim. Gülüşünü duymak çok güzel!”

“Aslında benim hediyemdi bu... tıpkı su için olduğu gibi.”

“Anlamıyorum...

“Yıldızlar, başka başka insanlara farklı şeyler ifade ederler. Bazıları için sadece gökyüzünde titreyen ışıklardır. Yolcular içinse, bir rehberdirler. Bilim adamları için fikir kaynağıdırlar. Şu benim iş adamı içinse zenginlik. Ama herkes için sessizdirler. Sen hariç...”

“Ne demek bu?”

“Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor olduğumu bileceksin. Bu yüzden sana sanki bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek. Bütün dünyada yalnızca senin gülen yıldızların olacak. “

Ve bunu söyledikten sonra yine güldü.

“Ve üzüntün geçtiğinde – çünkü zaman bütün acıları iyileştirir- beni tanıdığına memnun olacaksın. Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Be zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın... Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yıldızlar beni hap güldürürler” diyeceksin. Onlar da senin deli olduğunu düşünecekler. Görüyorsun, sana ne kadar kötü bir oyun oynadım...”

Ve bir kez daha güldü.

“Aslında ben sana bir sürü yıldız değil de, kahkaha atabilen bir sürü zil vermiş gibi oldum.




Yine güldü. Sonra ciddileşti. “Bu gece... biliyorsun... gelme...”

“Seni bırakmayacağım.”

“Dışarıdan acı çekiyormuşum gibi görünecek. Ölüyormuş gibi görüneceğim. Bunu görmeye gelme. Hiçbir işe yaramaz bu...”

“Seni bırakmayacağım” dedim Endişelenmişti.

“Sana böyle söylememin nedeni, biraz da yılan yüzünden. Sana zarar vermemeli... Yılanlar hain yaratıklardır. Zevk için insanı sokabilirler.”

“Seni bırakmayacağım” dedim.

Sonra birden rahatladı. “Yılanlar sadece bir kez zehirleyebilirler, öyle değil mi?” dedi.

O gece yola çıktığını görmedim. Sessizce ayrılmıştı. Arkasından koşup ona yetiştiğimde, hızlı ve kararlı adımlarla yürüdüğünü gördüm. Bana:

“Ah! Buradasın...” dedi. Ama sesi hala telaşlıydı.

“Gelmemeliydin. Üzüleceksin. Öldüğümü sanacaksın, ama gerçekte ölmüş olmayacağım.”

Sustum.

“Anlaman gerekiyor. Orası çok uzak. Bedenimi oraya götüremem. Bunun için fazla ağır.”

Hiçbir şey demedim...

“Boşalmış bir deniz kabuğu gibi kalacağım...Bunda üzülecek bir şey yok...”

Cevap vermedim...

 

 

 

                                  


Bir parça cesareti kırılmıştı. Son bir gayretle: “Biliyorsun, çok güzel olacak. Yıldızlara ben de bakacağım. Bütün yıldızlar paslanmış makaraları olan birer kuyu olacak benim için. Hepsi bana içecek su verecekler” dedi.

Hiçbir şey demedim.

“Çok eğlenceli olacak. Senin beş yüz milyon tane küçücük zilin olacak; benimse beş yüz milyon su kaynağım...”

Ve artık o da hiçbir şey söyleyemedi, çünkü gözleri yaşlarla doldu. “İşte burası. Bırak yalnız devam edeyim.”

Oturdu, çünkü korkuyordu. Sonra:

“Biliyorsun... Bir çiçeğim var... Ona karşı sorumluyum. O öyle narin, öyle masum ki... Kendini koruyabilmesi için sadece dört küçük dikeni var...”

Ben de oturdum. Daha fazla ayakta duramamıştım.

“İşte...” dedi, “Hepsi bu...” Biraz tereddütten sonra ayağa kalktı. Ben hareket edemedim.

Ayak bileğinin çevresinde sarı bir ışık vardı, başka hiçbir şey yoktu. Bir an hareketsiz durdu. Hiç bağırmadı. Bir ağaç gibi, yavaşça düştü yere. Yer kum olduğu için, düşerken en ufak bir ses bile çıkmamıştı.

 

 

                                   

 

27. BÖLÜM

 O günden bu yana tam altı yıl geçti. Bu hikayeyi daha önce kimseye anlatmamıştım. Uçağımı onarıp geri döndüğümde, çevremdekiler hayatta olduğum için çok sevinmişlerdi. Bense üzgündüm ve onlara yorgun olduğumu söylemiştim.

Şimdi acımın bir kısmı dinmiş durumda. Yani tamamen değil. Gezegenine geri döndüğünden eminim, çünkü gün ağarırken bedenini hiçbir yerde bulamamıştım. O kadar da ağır bir vücut değildi onunki. Şimdiyse, geceleri yıldızları dinliyorum. Sanki beş yüz milyon tane küçük zil, oradan bana gülüyor.

Ama beni kaygılandıran bir şey var. Koyununun ağzına bağlaması için çizdiğim ağızlığın kayışlarını çizmeyi unutmuşum. Yani, onu hiç kullanamayacak. Bu yüzden de gezegenine vardıktan sonra neler olduğunu çok merak ediyorum. Belki de çizdiğim koyun çiçeği yemiştir...

Bazen kendi kendime: “Kesinlikle yememiştir! Küçük prens çiçeği her gece camdan korunağıyla kapatmış, koyunu da dikkatle izlemiştir” diyorum. Böyle düşününce mutlu oluyorum. Ve bütün yıldızlar bana gülüyorlar.

Ama sonra: “Herkes zaman zaman dalgın olabilir. Ya küçük prens bir gece camdan korunağı çiçeğin üstüne geçirmeyi unutursa ve koyun da sessizce yerinden çıkarsa...” diye düşünüyorum. O zaman benim küçük zillerim kahkaha yerine gözyaşlarına boğuluyorlar.

Bu gerçekten büyük bir sır. Sizler gibi, benim gibi küçük prensi sevenler için, evrenin kim bilir neresindeki bir koyunun bir çiçeği yemiş ya da yememiş olması çok önemli bir şeydir.

Gökyüzüne bakın. Kendinize “Acaba koyun çiçeği yedi mi, yemedi mi?” diye sorun. Bakın her şey nasıl da değişiyor.

Ve bunun neden bu kadar önemli olduğunu büyükler asla anlayamazlar...

Benim için bu, dünyanın en güzel ve en hüzünlü manzara resmi. Bir önceki resme çok benziyor ama unutmamanız için bir kez daha çiziyorum. Küçük prensin Dünyaya indiği ve ayrıldığı yer işte burası.

 

 

                                    

 

Lütfen resme çok dikkatli bakın ve onu hafızanıza iyice yerleştirin. Eğer bir gün yolunuz Afrika’ya düşerse ve Sahara Çölü’nü geçerseniz, işte tam bu noktaya geldiğinizde lütfen biraz durun. Eğer küçük bir çocuk size doğru gelirse, size gülerse, altın sarısı bukleleri varsa ve hiçbir sorunuzu yanıtlamıyorsa, onun kim olduğunu tahmin edersiniz. Lütfen bana bu iyiliği yapın.

Beni merakta bırakmayın. Onun geri

döndüğünü haber vermek için

  bana hemen

    yazın...

 

 

 

                                    

 

                        alihan_er2006@yahoo.com.tr

                           alihaner10@hotmail.com