alihan 3            


Küçük Prens'in devamını asagıdaki  pencerede  okuyabilirsiniz.

Küçük Prens'in devamini okuyabilirsiniz.

11. BÖLÜM

Gittiği ikinci gezegende kendini beğenmiş bir adam yaşıyordu. Küçük prensi görür görmez:

“ Ah, işte bir hayranım! “ diye bağırdı. Çünkü bu adama göre diğer insanların hepsi onun hayranıydı.

“ Günaydın,” dedi küçük prens, “ şapkanız ne kadar ilginç.” “ Bu şapka insanları selamlamak için “ diye yanıtladı kendini beğenmiş adam. “ İnsanlar beni alkışladıklarında şapkamı havaya kaldırırım. Ama ne yazık ki buraya hiç kimse uğramıyor.”

Adamın söylediklerinden pek bir şey anlamayan küçük prens “ Gerçekten mi? “ dedi.

Kendini beğenmiş adam ona “ Ellerini çırp “ dedi. Küçük prens ellerini çırpınca şapkasını büyük bir nezaketle havaya kaldırdı.

Küçük prens içinden “ Burası kralın gezegeninden daha eğlenceli “ dedi ve ellerini tekrar çırptı. Kendini beğenmiş adam şapkasını havaya kaldırdı yine.

Beş dakika boyunca aynı şeyi tekrarladılar. Ama küçük prens oyunun monotonluğundan sıkılmıştı.

“ Peki şapkanızı eğmeniz için ne yapmam gerekiyor? “ diye sordu.

Ama kendini beğenmiş adam onun bu sorusunu duymadı. Çünkü övgüden başka hiçbir şeyi işitmezdi.

“ Bana gerçekten çok mu hayransın? “ diye sordu adam.

“ Hayran olmak ne demek? “

“ Hayran olmak, bir kimsenin o gezegendeki en yakışıklı, en şık giyimli, en zengin ve en akıllı kişi olduğunu düşünmek demektir.”

“ Ama bu gezegende sizden başka kimse yok ki! “

“ Lütfen bana bu iyiliği yap, yine de bana hayran olduğunu söyle.”

“ Size hayranım, “ dedi küçük prens hafifçe omuzlarını silkerek, “ ama bu sizin için neden bu kadar önemli? “

Bunu söyledikten sonra da yoluna devam etti. İçinden “Şu büyükler gerçekten de çok tuhaflar “ diyordu.

12. BÖLÜM

Üçüncü gezegende bir ayyaş yaşıyordu. Bu ziyareti çok kısa sürmüş, ama küçük prensi derinden etkilemişti.

Ayyaş adam masada sessizce oturuyordu. Masanın üzerinde bir kısmı dolu, bir kısmı boş bir sürü şişe vardı. Küçük prens:” Burada ne yapıyorsunuz?” diye sordu.

“ İçki içiyorum “ diye yanıtladı adam kederli bir biçimde.

“ Neden içki içiyorsunuz?”

“Unutmak için.”

Küçük prens adamın durumuna üzülmüştü.

“ Neyi unutmak için? “

“ Utandığımı “ diye yanıtladı adam.

Yardım etmek isteyen küçük prens,

“ Neden utandığınızı? “dedi.

“ İçki içmekten “ diye yanıtladı ve tam bir sessizliğe gömüldü ayyaş adam.

Küçük Prens yoluna devam etti. Çok şaşkındı.

“ Büyükler gerçekten de, gerçekten de çok tuhaflar “ dedi kendi kendine.

13. BÖLÜM

Dördüncü gezegen bir iş adamına aitti. Adam öyle meşguldü ki, küçük prens geldiğinde başını kaldırıp bakmadı bile.

“ Günaydın “ dedi küçük prens, “ sigaranız bitmiş.”

“ Üç artı iki beş eder. Beş artı Beş artı yedi on iki, on iki üç daha on beş ede. Günaydın. On beş artı yedi yirmi iki eder. Yirmi iki altı daha yirmi sekiz eder. Onu yakacak vaktim yok. Yirmi sekiz üç daha otuz bir. Pöh! Hepsi birden beş yüz bir milyon, altı yüz yirmi iki bin, yedi yüz otuz bir eder.”

“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? “

“ Hı! Sen hala orada mısın? Beş yüz bir milyon...Hatırlamıyorum. Çok fazla işim var. Ben önemli bir adamım. Gevezelik edecek vaktim yok benim! İki beş daha yedi eder...”

“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? Diye yineledi küçük prens. Hayatında bir kez bile sorduğu sorunun cevabını almadan bırakmamıştı.

İş adamı başını kaldırdı.

“ Bu gezegendeki elli dört yıllık yaşamım boyunca, sadece üç kez rahatsız edildim. İlki, yirmi dört yıl önceydi. Nereden geldiğini bilmediğim bir mayısböceği, o çirkin sesiyle tam dört kez hata yapmam neden olmuştu. İkincisi, on bir yıl önce gelen bir romatizma nöbetiydi. Jimnastik yapmaya pek vakit bulamıyorum. Ben önemli bir adamım. Üçüncüsü ise, işte şimdi! Tam ben beş yüz bir milyon derken...”

“ Beş yüz bir milyon tane olan nedir? “

İş adamı bu sorudan kurtulamayacağını anlamıştı.

“ Gökyüzünde gördüğün şu küçük nesneler.”

“ Sinekler mi? “

“ Hayır. Parıldayan küçük nesneler.”

“ Arılar mı? “

“ Yoo, hayır. Tembel insanları boş hayallere sürükleyen şu altın renkli küçük şeyler. Ama benim boş hayallere harcayacak vaktim yok. Ben önemli bir adamım. “

“ Ah, anladım. Yıldızlardan söz ediyorsunuz.”

“ Evet yıldızlar.”

“ Peki beş yüz milyon yıldızı ne yapıyorsunuz?”

“ Beş yüz milyon değil! Beş yüz bir milyon, altı yüz yirmi iki bin otuz bir tane.”

“ Pekala. Ne yapıyorsunuz onları? “

“ Ne mi yapıyorum? Hiçbir şey. Onlara sahibim.”

“ Yıldızlara mı? “

“ Evet.”

“ Ama karşılaştığım kral da onlara...”

“ Kralların hiçbir şeyi yoktur. Onlar sadece yönetirler. Bu çok farklı bir şey.”

“ Peki yıldızlara sahip olmak sizin ne işinize yarıyor?”

“ Beni zengin yapıyor.”

“ Peki zengin olunca ne oluyor?”

Kendi kendine “ Bu adamın verdiği cevaplar da ayyaş adamınkilere benziyor “ dedi küçük prens. Ama yine de birkaç soru daha sordu.

“ İnsan yıldızlara nasıl sahip olabilir ki?”

“ Bana aitler, çünkü bu fikir ilk benden çıktı.”

“ Bunu düşünmüş olmak onlara sahip olmak için yeterli bir neden mi?”

“ Elbette. Kimseye ait olmayan bir elmas bulduğunda, o senindir. Bir fikir ilk senden çıkarsa, gider patentini alırsın ve sana ait olur. Yıldızlar da benim, çünkü benden önce onlara sahip olmayı hiç kimse düşünmedi.”

“ Evet, bu mantıklı “ dedi küçük prens. “ Peki onlarla ne yapıyorsunuz?”

“ Onları yönetiyorum. Onları sayıyorum ve tekrar sayıyorum. Beni sonuç ilgilendiriyor.”

Bu cevap küçük prensi tatmin etmemişti. “ Eğer ipek bir atkım varsa, onu boynuma dolar ve yanımda götürürüm. Bir çiçeğim varsa, onu koparır ve yanıma alırım. Ama siz yıldızları koparamazsınız!”

“ Evet ama onları bankaya koyabilirim.”

“ O ve demek?”

“ Yani yıldızlarımın sayısını bir kağıda yazar, kağıdı bir çekmeceye kilitlerim.”

“Hepsi bu mu?”

“Evet, bu yeterli.”

“Ne eğlenceli” diye düşündü küçük prens. “Oldukça da şiirsel. Ama çok gereksiz bir davranış.”

Küçük prensin önem verdiği şeyler büyüklerinkinden çok farklıydı.

“Sahip olduğum bir çiçek var ve ben onu her gün sularım “ dedi küçük prens. “Üç tane yanardağım var, onları da her hafta temizlerim. Sönmüş yanardağı hiç ihmal etmem. Kim bilir, belki bir gün o da yanabilir. Bu yaptıklarım, sahip olduğum şeyler için yararlıdır. Ama sizin yıldızlara hiçbir yararınız yok.”

İş adamı konuşmak üzere ağzını açtı, ama söyleyecek hiçbir şey bulamadı. Küçük prens de kendi yoluna devam etti.

“Büyükler, “ dedi “ kesinlikle çok tuhaflar.”

14. BÖLÜM

Beşinci gezegen çok değişikti. Şimdiye dek gezdiği en küçük gezegendi. Burada ancak bir lamba direğiyle bir lamba yakıcısına yetecek kadar yer vardı. Küçük prens gökyüzünün bir köşesinde, evlerin ve insanların olmadığı bir gezegende lamba direğiyle lamba yakıcısının ne işe yaradığını merak etmişti doğrusu.

“Yine de kendi kendine şöyle dedi: “ Evet, belki lamba yakıcısının burada bulunması saçma. Ama kral kadar, kendini beğenmiş adam, iş adamı ve ayyaş adam kadar da saçma değil. En azından yaptığı işin bir anlamı var. Bu sokak lambasını yaktığında sanki evrene yeni bir yıldız doğuyor, ya da yeni bir çiçek dünyaya geliyor. Lambayı söndürdüğünde ise, çiçek ya da yıldız uykuya dalıyorlar. Bu güzel bir iş. Be güzel olduğu için de faydalı bir iş.”

Gezegene ayak bastığında lamba yakıcısını saygıyla selamladı.

“Günaydın efendim. Niçin lambanızı söndürdünüz?”

“Emirler böyle” diye yanıtladı lamba yakıcısı, “günaydın.”

“Hangi emirler?” diye sordu küçük prens.

“Lambayı söndürmemi emreden emirler. İyi akşamlar.”

Ve lambayı tekrar yaktı.

“Peki ama onu niçin yeniden yaktınız?”

“Emirler böyle.”

“Anlayamıyorum”dedi küçük prens.

“Anlayacak bir şey yok” dedi lamba yakıcısı. “ Emir emirdir. Günaydın.”

Ve lambayı söndürdü. Sonra alnını kırmızı kareli bir mendille sildi

“Çok yorucu bir mesleğim var benim. Önceler her şey daha iyiydi. Lambayı sabahları söndürür, akşamları yakardım. Böylece günün geri kalan bölümünde dinlenir, geceleri uyuyabilirdim.

“Yani emirler artık değişti mi?”

“Emirler değişmedi” dedi lamba yakıcısı. “Sorun da burada zaten. O zamandan beri gezegenin hızı günden güne arttı ve emirler hala değişmedi. “

“Yani?”

“Yani artık gezegenin güneş etrafında dönme süresi bir dakikaya düştü. Ben de lambayı dakikada bir yakıp söndürmek zorundayım.”

“Yaşadığın yerde bir gün sadece bir dakika sürüyor, bu çok eğlenceli olmalı.”

“Hiç de eğlenceli değil “ dedi lamba yakıcısı. “Seninle konuşmaya başlayalı şimdiden bir ay oldu.”

“Bir ay mı?”

“Evet. Otuz dakika, otuz gün eder. İyi akşamlar.”

Lambayı yeniden yaktı.

Onu izlerken, bu lamba yakıcısını sevmeye başladığını fark etti küçük prens. Görevine ne kadar da bağlıydı. Kendi gezegeninde, sandalyesini birkaç adım ilerleterek izlediği günbatımlarını hatırladı birden. Dostuna yardımcı olmak istedi.

“Biliyor musun, “ dedi “ istediğin zaman dinlenmeni sağlayacak bir yol biliyorum ben.”

“Bunu hep isterim” dedi lamba yakıcısı. İnsan hem görevine bağlı, hem de tembel olabilir. Tıpkı bu lamba yakıcısı gibi.

Küçük prens konuşmasını sürdürdü: “ Gezegenin çok küçük. Neredeyse üç uzun adımda bütün çevresini dolaşabilirsin. Uygun bir hızla yürüdüğünde, istediğin kadar güneşte kalabilirsin. Yani dinlenmek istediğinde yürürsün. Böylece gün istediğin kadar uzun sürer.”

“Ama bunun bana pek yararı olacağını sanmıyorum” dedi lamba yakıcısı. “Hayatta tek istediğim şey uyumak.”

“İşte bu şanssızlık.”dedi küçük prens.

“Evet şanssızlık. Günaydın.”

Ve lambayı tekrar söndürdü.

Küçük prens yolculuğuna devam ederken kendi kendine şöyle diyordu:” Belki kral, kendini beğenmiş adam, ayyaş adam ve iş adamı bu lamba yakıcısını küçümserlerdi. Ama içlerinde bana saçma sapan gelmeyen tek kişi o. Belki de sadece kendisini düşünmediği içindir. Onunla arkadaş olabilirdim Ama bu gezegen gerçekten de çok küçük. İki kişiye yetecek kadar yer yok burada.”

Artık küçük prens kendi gezegenini terk ettiği için ne kadar üzgün olduğunun farkındaydı. Her gün bin dört yüz kırk kez günbatımını izlemek istese bile, yine de en iyi gezegen dendi gezegeniydi.

15. BÖLÜM

Altıncı gezegen beşincinin tam on katı büyüklüğündeydi. Burada sayfalar dolusu kitap yazan yaşlı bir beyefendi yaşıyordu.

“Hey bakın! İşte bir kaşif!” diye bağırdı küçük prensi görünce.

Masanın başına oturduğunda soluğunun kesildiğini fark etti küçük prens. Uzun bir yoldan geldiği anlaşılıyordu.

“Nereden geliyorsun?” diye sordu yaşlı adam.

Küçük prens onun sorusunu duymaksızın: “Bu kalın kitap nedir? Burada ne yapıyorsunuz?” dedi.

“Ben coğrafyacıyım.”

“Coğrafyacı ne demek?”

“Coğrafyacı denizlerin, nehirlerin, şehirlerin, dağların ve çöllerin yerlerini bilen kişidir.”

“Bu gerçekten çok ilginç” dedi küçük prens. “Gerçek bir mesleğiniz var.” Sonra da coğrafyacının gezegenini çabucak gözden geçirdi. Daha önce hiç bu kadar güzel bir gezegen görmemişti.

“Gezegeniniz çok güzel. Burada hiç okyanus var mı?”

“Bunu öğrenmeye fırsatım olmadı” dedi coğrafyacı.

Küçük prens hayal kırıklığına uğramıştı. “Peki hiç dağ bar mı?”dedi.

“Üzgünüm ama bunu da yanıtlayamayacağım.”ü

“Peki şehirler, nehirler ve çöller?”

“Bunu da bilmiyorum” dedi coğrafyacı.

“Ama siz bir coğrafyacısınız!”

“Elbette. Ama ben bir kaşif değilim. Gezegenimde hiç kaşif yok. Şehirlerin, dağların, okyanusların ve çöllerin sayısını öğrenmek coğrafyacının işi değildir. Bir coğrafyacı vaktini etrafta dolaşarak harcamaz. Onun daha önemli işleri vardır. Bürosundan asla ayrılmaz, ama kaşiflerle görüşür. Onlara sorular sorar ve yaptıkları yolculuklarda neler gördüklerini öğrenir. Bunları not eder. İlgisini çeken bir şeyle karşılaştığında ise, kaşifin karakteriyle ilgili bir test yapılmasını ister.”

“Ama neden?”

“Çünkü yalan söyleyen bir kaşif coğrafyacının kitabının adını lekeler. Çok fazla içki içen bir kaşif de öyle.”

“Ama neden? “ diye sordu küçük prens.

“Çünkü sarhoşlar her şeyi çift görürler. Sonuç olarak, gerçekte bir tane dağ varken, coğrafyacı defterine iki tane not eder.”

“Ben böyle birini tanıyorum” dedi küçük prens. “Ondan hiç de iyi bir kaşif olmazdı.”

“Evet, bu mümkündür. Kaşifin karakteri yeterince iyi de olsa, yaptığı keşifle ilgili bir araştırma daha istenir.”

“Yani birisi bu keşfi kontrol mü eder?”

“Hayır. Bunu yapmak çok zor olurdu. Ama kaşiften yaptığı keşfi kanıtlaması istenir. Örneğin büyük bir dağ keşfettiğinde, oradan birkaç tane taş getirmesi gerekir.”

Coğrafyacının gözleri aniden parladı. “Sen! Sen çok uzun bir yoldan geliyorsun! O halde bir kaşifsin! Bana gezegenini anlatmalısın!”

Ve coğrafyacı kayıt defterini açarak, kaleminin ucunu sivriltti. Kaşifin anlatacaklarını önce kurşun kalemle yazmalıydı. Kaşif bunları kanıtladıktan sonra, bilgiler mürekkeple yeniden yazılırdı.

“Bekliyorum” dedi coğrafyacı sabırsızlıkla.

“Şey, benim yaşadığım yer pek ilginç bir yer değil. Çok küçük bir gezegen. Üç tane yanardağım var. İkisi aktif yanardağ, biri ise sönmüş durumda. Ama kim bilir, belki bir gün o da yanar.”

“Kim bilir...” dedi coğrafyacı.

“Bir de çiçeğim var.”

“Çiçekleri kaydetmeyiz.”

“Neden? O, gezegenimdeki en güzel varlıktır.”

“Ama efemeraldir.”

“Efemeral ne demek?”

“Coğrafya kitapları en değerli kitaplardır. Asla eskimezler. Çünkü dağlar yerlerini kolay kolay değiştirmezler. Bir okyanusun sularını boşattığı nadir görülür. Anlayacağın, biz coğrafyacılar kalıcı şeyleri kaydederiz.”

“Ama sönmüş yanardağlar yeniden harekete geçebilir”dedi küçük prens. “Efemeral ne demek?”

“Yanardağın aktif ya da sönmüş olması bizim için fark etmez. Önemli olan onun bir dağ olmasıdır” dedi coğrafyacı.

“Peki ama efemeral ne demek?” dedi sorduğu sorunun yanıtını almadıkça asla vazgeçmeyen küçük prens.

“Efemeral, kısa ömürlü demektir.”

“Benim çiçeğim kısa ömürlü mü?”

“Elbette.”

“Benim çiçeğim efemeral” dedi küçük prens kendi kendine. “Ve kendini dünyadaki tehlikelere karşı koruyabilmek için sadece dört tane dikeni var. Ve ben onu orada tek başına bıraktım.”

İlk kez pişmanlık duymuştu küçük prens. Ama cesaretini yeniden toplayarak: “Şimdi bana nereye gitmemi önerirsiniz? Diye sordu.

“Dünyaya,” dedi coğrafyacı, ”çok ünlü bir gezegendir.

Ve bir yandan çiçeğini düşünerek, yoluna devam etti küçük prens.

16. BÖLÜM

Yedinci gezegen Dünyaydı. Dünya öyle sıradan bir gezegen değildir. Orada yüz bir tane kral, yedi bin tane coğrafyacı, dokuz yüz bin iş adamı, yedi buçuk milyon ayyaş, üç yüz on bir milyon kendini beğenmiş vardır. Bir başka deyişle, yaklaşık iki bin milyon tane yetişkin.

Dünyanın büyüklüğü hakkında size bir fikir vermek için şunu söyleyebilirim: elektriğin icadından önce dünyadaki kara parçalarını aydınlatabilmek için, tam dört yüz altmış iki bin beş yüz on bir lamba yakıcısına gerek vardı. Bu ordunun görüntüsü müthişti. Tıpkı bir bale grubu gibi hareket ediyorlardı. Sahneye önce Yeni Zelanda’nın ve Avustralya kıtasının lamba yakıcıları çıkardı. Lambalarını yakar, sonra da uyumaya giderlerdi. Ardından Çinli ve Sibiryalı lamba yakıcılar gelirdi. Onlar da lambalarını yakıp sahneden çekilince, sıra Rusya’nın ve Hindistan’ın lamba yakıcılarındaydı. Afrikalı ve Avrupalıların ardından Güney Amerikalılar, son olarak da Kuzey Amerikalılar gelirdi sahneye. Bu sıra asla değişmezdi. Hiç hata olmazdı. Muhteşem bir gösteriydi bu. Sadece Kuzey ve Güney kutbunda bulunan iki lamba yakıcısı tembelliğin tadını çıkarabiliyordu, çünkü yılda yalnızca iki kez çalışıyorlardı.

17. BÖLÜM

İnsan komik olmak istediğinde bazen yalan söylemek zorunda kalıyor. Lamba yakıcıları konusunda anlattıklarım pek de doğru değildi. Gezegenimiz hakkında yanlış bilgi vermek istemem. Aslında insanlar Dünyada pek az yer işgal ederler. Dünyadaki tüm insanlar bir araya gelse, otuz kilometre uzunluğunda ve otuz kilometre genişliğindeki bir alana kolayca sığabilirler. Yani Pasifik Okyanusundaki küçücük bir ada, bütün insanları kolaylıkla içine alabilir.

Ama elbette ki büyükler buna inanmazlar. Kendilerinin çok yer kapladığını düşünürler. Kendilerini baobap ağaçları kadar önemli sanırlar. Onlara: “ İsterseniz kendiniz hesaplayın” deseniz, buna memnun olurlar. Hemen bir şema çizmeye koyulurlar. Şemalara bayılırlar. Ama siz vaktinizi bu sıkıcı işlerle boşa harcamayın. Ben sizin bana inandığınızı biliyorum. Evet, biz yine küçük prensimizin hikayesine dönelim. Küçük prens Dünyaya ayak bastığında, hiç kimseyi göremedi. Kumların üzerinde hareket eden uçuk sarı renkli yaratığı görünce yanlış yere geldiğini zannetti.

“İyi akşamlar” dedi kibarca.

“İyi akşamlar” diye yanıtladı yılan.

“Hangi gezegendeyim acaba?”

“Dünyadasın. Burası Afrika kıtası.”

“O halde Dünyada hiç insan yok.”

“Burası çöl,” dedi yılan “çöllerde insan olmaz. Dünya çok büyük bir gezegendir.”

Küçük prens bir taşın üstüne oturdu ve gözlerini gökyüzüne çevirdi.

“Merak ediyorum” dedi, “acaba yıldızlar tek tek yansaydı, o zaman herkes kendi gezegenini tekrar bulur muydu? Bak! Benim gezegenim tam üstümüzde. Ama öyle uzakta ki!”

“Ne kadar güzel bir gezegen” dedi yılan. “Neden buraya geldin?”

“Bir çiçekle bazı sorunlarım oldu” diye yanıtladı küçük prens. “Peki insanlar nerede? İnsan kendisini çölde çok yalnız hissediyor.

“İnsanların içinde de öyle hissedersin” dedi yılan, “arada pek fark yoktur.”

Küçük prens onu uzun uzun seyretti.

“Çok tuhaf bir hayvansın sen” dedi sonunda. “Bir parmak kadar incesin.”

“Ama en bir kralın parmağından daha güçlüyümdür” dedi yolan.

Küçük prens güldü. “Pek de güçlü görünmüyorsun. Pençelerin bile yok. Seyahat de edemezsin.”

“Seni bir geminin götürebileceğinden çok daha uzaklara götürebilirim” dedi yilan. Sonra da küçük prensin ayak bileğine dolandı. Altın bir bilezik gibi görünüyordu orada.

“Dokunduğum kişiyi geldiği yere geri gönderirim. Ama sen safsın, masumsun ve bir yıldızdan geliyorsun.”

Küçük prens bir şey söylemedi.

“Senin için üzüldüm. Bu koca dünyada yapayalnız ve zayıfsın. Belki bir gün sana yardım edebilirim. Eğer kendi gezegenine gitmeyi çok istersen, sana yardım edebileceğimi sanıyorum.”

“Seni çok yi anladım” dedi küçük prens. “Ama neden hep bilmece gibi konuşuyorsun?”

“Bu bilmeceleri çözüyorum” dedi yılan. Sonra her ikisi de sustu.

Kitabin devami alihan4 sayfasinda.