ANASAYFA

ŞAMBAYAT TARİHİ VE BUGÜNÜ

 

ŞAMBAYADI  (ŞAMBAYAT)

YAZAR:Mustafa ÇEVİK 

son güncelleme 14.11.2014

   AÇIKLAMA

                Bozo olayı ile ilgili bilhassa Kürt kökenli aydınlardan birçok eleştiri aldık. Bu nedenle bir konuyu vurgulamakta bir yarar var.  Şöyleki;

              Bozo yaşadığı  zamanların ezilmişliğine karşı olan bir tepki sonucu , dağa çıkmış birisi değildir.Aksine baştanda belirttiğimiz gibi yoksul halka iyilik eden insancıl eşkıya reislerinden değildir. Köyleri basıp , soyup soğana  çeviren ve masum sivilleri öldüren caninin biriydi..Herkesin dönemin emperyalistlerine karşı  topyekün  milli mücadele verirken,  Bozo ve yanındaki 150 kadar silahlı asker kaçağı ile birlikte soygun ve talanlarını sürdürüyordu.

        Bu nedenle Bozo olayını Kürt milliyetçiliği olarak görmek mümkün değildir.

 

 

 

SUNUŞ

 

                 Hep geçmişimizi merak eder dururuz.Önce kendimize sorarız;Ben kimim?Daha sonra bu soruyu genişleterek devam ederiz.Soyağacımızı geriye doğru götürmeye çalışırız..Ne yzaıkki  üç dört göbekten geriye gidemeyiz.İçinde bulunduğumuz toplumun,ne zaman nereden geldiğini,buralara nasıl yerleştiğini merak ederiz,ne yazıkki bu sorulara doyurucu yanıt bulamayız.

 

                  Bırakın bunları,çoğumuz çocuklarımızın doğum tarihini bile bilemeyiz.Örnek olarak kendimi gösterebilirim.Benim doğum tarihim nufus kütüğünde yazılı doğum tarihi değil.Şöyleki kütükte 2 şubat yazılı olmasına karşın ,anamın söylediği ise ,ortagüzde darılar derilirken doğmuşum.

 

                  Aslında ulus olarakta kayıda kuyuda pek önem vermemişiz.Yakın geçmişimizdeki bilgilerimiz dahi Osmanlı salnamelerindeki bilgilerle sınırlı kalmıştır.Üç kıtaya hükmeden koca Osmanlı imparatorluğunun kuruluş tarihi bile tartışmalıdır.Osman gazini dedesi olduğu söylenen Süleyman Şah hakkında bile yeterli bilgi yoktur.Suriyedeki Türk mezarı göstermeliktir.Hatta savaş meydanlarında askere moral vermek için mehtaran birliğince çalınan marşlar notaya alınmadığı için günümüze ulaşamamıştır.Bugün  birçoğumuzun dinlerken,tüylerinin tiken tiken olduğu marşların tamamı sonradan masa başında bestelenmiştir.Eski marşlarla hiçbir ilgisi yoktur.Bu örnekler uzayıp gider.Ancak Cumhuriyetten sonra her şey kayda alınmaya başlanmıştır.

 

                  Eğer bir oymakın aşiretin tarihini yazmak istiyorsanız;dahada zorlanacaksınız.Elimizideki bilgiler çok kısıtlı.İşin kötüsü başvurabileceğimiz kaynaklar da yeterli değil.En önemliside doğruyu yakalayabilmek.

 

                   Neyse esas konumuza dönelim.                                                                                                                                                                     

 

                   Amacım,doğup büyüdüğüm ve bir dönemde Belediye Başkanlığını yaptığım  şirin Şambayat’ımızın tarihini  coğrafyasını ,ekonomisini ,folklorunu, siyasi yapısını,bilinenlerini ve bilinmeyenlerini titiz bir çalışma ve araştırmadan sonra ,elde ettiğim bilgileri okuyucularımasunmak,geçmişimizi,bugünümüzü sonraki kuşaklara aktarmaktır.

 

                     Bir yay şeklinde uzanan ,Güneydoğu Torosların bir kolu Malatyayı kuzeyine Besni ve Adıyaman’ı güneyine alarak fırata doğru uzanır.Bu dağlar çıplaktır.Yılın altı ayı gümüş rengi,diğer altı ayı ise ana sütü gibi ak ve paktır.Bu nedenle yörede ağ(ak)dağ olarak söylenir.Bu dağlar kuzeyden gelen soğuk havaya karşı  bir set oluşturur.Bu nedenle yörede ,bozuk bir Akdeniz iklimi sürer.

 

                      Bu dağın doruğunda , güneye dönüp kuşbakışı baktığınızda , önünüzde engebeli bir arazi görürsünüz.Göksu çayının fırata karıştığı ve Antep toprağına kadar uzanan ve yer yer dere ve çaylarla bölünen bu arazi parçasında irili ufaklı birçok yerleşim yerleri vardır.

 

                      Bunlardan yapıtımıza konu olan yer Besni ilçesine 18, Adıyaman iline 25 km uzaklıkta Göksu çayının kuzayden doğuya doğru,yarım daire biçiminde çevrelediği ve abundu suyunun kenarında yerleşen ŞAMBAYAT(Şambayadı)tır.

 

 

 

 

 

 

 

                                                            Sayfa:2

 

                  BAYATLAR :

 

                  Şambayatla ilgili diğer konulara geçmeden bu yerleşim yerinin nüvesini oluşturan Bayat ları tanıyalım.Bayat’lar hakkında bilgilere azda olsa çeşitli anksiklopedilerde ve internet sitelerinde ulaşılabilinir.

 

                   BAYATLAR Oğuzların 24 boyundan biridir.Oğuzların soylu sayılan Bozok kolu içerisinde yer almışlardır.Oğuz Han’ın altı oğlundan  olan Gün Han oğlu Bayat’tan geldikleri  sanılmaktadır.XI.yy öncesinde Siri  Derya ırmağı kenarında yaşıyorlardı.Bir kısmıda bu nehrin kuzeyini yurt tutmuştu.XIII.yy daki Moğol istilası sırasında öteki Türk boyları gibi Bayatlarda Anadolu ve Suriyeye göç ettiler.Suriye den de Anadoluya göç edenler hayvancılık nedeniyle yazları anadoluda kışları Suriye tarafında geçirmeye başladılar.Bu göç nedeniyle gelip gidenlaea ŞAM  BAYAT  lılar olarak adlandırıldılar.Bir Bayat koluda Antep ile Halep arasındaki bölgede yaşıyordu.Bayatların bir bölümüde İrana göçerek buraya yerleştiler.Geçmişte ve günümüzde İran,Irak,Azerbaycan,Suriye ve Anadolu’da Bayat adını taşıyan birçok belde mevcuttur.

 

                       Bayatlar,coğrafi dağılımlarına göre dört gruba ayrılır.

 

                        Anadolu Bayatları Anadoludaki Bayatların en önemli bölümünü Dulkadirli >Boyundan olup Dulkadiroğulları beyliğinin kurulmasında da rol oynayan ve çoğunluğunu Bozok(Yozgat) yöresinde yurt tutmuş olan ŞAM BAYATLAR oluşturuyordu.Bunların bir bölümü Akkoyunlular döneminde İran ‘a gitmişti.Bu kolun iki oymağı daha sonra Maraş bölgesine yerleşmişlerdir.XVI.yy da  Ankara yöresinde yaşayan Bayat oymaklarıda vardı.halep Türkmenleri ve Dulkadirlilerden  bazı oymaklarda Sivasın güneyini yurt tutmuştu.XVII.yy da Şambayadı kolundan bazı oymaklar Karaman yöresine yerleşmiş,bir bölümüde Adanaya göç etmiştir.XV ve XVII. Yy larındaki Osmanlı kayıtlarında Orta ve Batı Anadoluda Bayat adlı 42 yer  kayıtlara geçmiştir.

 

 

 

                  SURİYE BAYATLARI :

 

                 Antep ve Halep arasındaki bölgede yaşıyorlardı.XVII.yy da büyük bir bölümü Suriye ve Anadoluya göç edince etkinliklerini yitirdiler.Küçük birer oymak durumuna düştüler.Daha sonra obalara bölündüler.Bunlardan reyhanlılar XVIII.yy amik gölü doğusundaki bölgede kışlıyorlardı.1865 sonrasındaki zorunlu yerleşmede bu bölgeye yerleşerek günümüzdeki reyhanlı ilçesinin temelini oluşturdular.Amik ovasınfdaki kışlağına yerleştirilen Şambayatı boyunu Reyhanlı obasının beyi Mirsal oğlu Mustafa,paşa yapılır.Antakyada büyük arazi sahibi olan bu aile Hatay cımhurbaşkanını çıkarır ve cumhuritetin politik yaşamında rol oynar.,

 

                 Şambayatlarının bir bölümü akkoyunlular döneminde kaçar.Boyuile birlikte irana gelmişti.Kaçar egemenliği sırasında öneml,i bir konumdaydılar.daha sonra dağıldılar ve etkinliklerini yitirdiler.Bir kısım Bayattan azerbaycana yerleştiler.Irakta genellikle Kerkük ve civarında yaşayan bölgedeki Türk nüfusunun çoğunluğunu oluşturan Bayatlardır.Günümüze kadar geleneksel yaşamlarını sürdürmüşlerdir.

 

 

 

 

 

                                             sayfa:3

 

                      Bayat’larla ilgili bilgilere devam edelim:

 

 

 

 Bayatların  kalabalık bir kısmı Selçuklular devrinde fetih ve göç hareketlerine katılmayarak Seyhum  boylarında kalmışlardır.Fakat bunlar  Moğol  istilası üzerine diğer oymaklarla birlikte Anadolu’ya göç ettiler.Ancak  istilanın Anadolu’ya yayılması üzerine Memlük Devletinin idaresindeki  Kuzey Suriye’ye geçtiler.Bayatlar burada bilhassa Avşar  ve Beğdili boylarıyla birlikte 40.000 çadırdan fazla olduğu söylenen Türkmenlerin Bozok kolunu oluşturdular.1337’de Dulkadir Beyliğini kurdular.Maraş ve Elbistan bölgesinin yeniden iskanına katıldılar.

 

           

 

            15.yy’ın başlarında Kara Tatarlardan boşalan Yozgat ve komşu yörelerde Bozok oymakları  yurt tutmuştu.Bunlar arasında kalabalık bir sayıda Bayat’larda vardı.Bu Bayat’lar kışın Suriye’ye  gittiklerinde ŞAMBAYATI adını taşıyorlardı.Bu Şam  bayatı’nın  bir bölüğü Akçalu (Ağçalu) ve Akça (ağca) koyunlu boylarının  kollarıyla  birlikte Kaçar boyunu oluşturdular.15.yy’ın sonlarına  doğru  Azerbaycan’nın Gence yöresine gittiler. Bu Kaçarlarında bir kolu 17 y.y. ‘ın başlarında İran’da ki Esterabat yöresine göç ettirildi. 18yy’ın son çeyreğinden başlayarak 1925 yılına kadar İran’ı idare eden Kaçar Hanedanı bu Kaçar koluna mensup olup, ŞAM BAYATI’nda çıkmıştır.

 

 

 

            Bayat’lar büyük şahsiyetler çıkarmış boyların başına gelir. Oğuzların büyük manevi şahsiyeti Dede Korkut (Korkut Ata) Bayat’tan olduğu gibi, büyük şair Fuzuli’ de Şambayatı boyuna mensuptur.

 

 

 

            Bayatlar hakkında edindiğimiz bu bilgilerden sonra, asıl konumuza geçelim.

 

 

 

            Bu günün Şambayat Kasabasının nüvesini oluşturan atalarımızın, buraya ne zaman? Nasıl? Nereden geldikleri? Sorularına, elimizdeki kısıtlı olanaklara karşın, yanıt bulmaya çalışalım. Bu soruları yanıtlıya bilmemiz için, iskan dönemindeki tarihi olaylara bakmamız gerekecektir.

 

 

 

            Şöyle ki,

 

 

 

            TÜRKMENİ “TÜRKMENLİK”TEN ÇIKARMA

 

 

 

            İran seferleri ve onu izleyen Avusturya seferleri, hızlı nüfus artışının görüldüğü ve işsiz genç sayısının çoğaldığı XVI. Yy sonlarında, Celali İsyanlarına yol açar. İsyanların temel nedeni, Sipahi Sisteminin çöküşüdür. Fakat Türkmen boyları da bu ayaklanmalara katılırlar. Pir Sultan Abdal Türkmen’in uğradığı zulmü çarpıcı biçimde belirtir:

 

 

 

                                   Hünkar sağır olmuş ünümüz duymaz

 

                                   Masumlar boğdurur Padişahım var

 

                                                           xxx

 

                                   Türkmen kalkıp yaylasına yürümez

 

                                   Yıkılmış aşireti il bozuk bozuk.

 

 

 

            Celaliler şiddetle ezilir, onbinlerce kişi İran’a kaçar. Bu büyük ayaklanmalar sonucu Sivas’tan Kütahya ve Afyon’a değin Orta Anadolu ve Çukurova, belini doğrultamayacak biçimde çöker. Çukurova’nın büyük kısmında 19.yüzyılın ikinci yarısına kadar bir daha ekim yapılamaz. Anadolu’nun başka yerlerinde de tarım alanları boşalır.

 

sayfa:4

 

 

 

                  Osmanlı Hükümeti bu boşalan

 

Yerleri “şenlendirmek” amacıyla 1691 yılında geniş çapta bir göçebe yerleştirme hareketine girişir. Böylece, aynı zamanda göçebe-yerleşik çatışmasının azalacağı ve göçebelerinin “Celaliler’e” karışıp karışıklıklar çıkartmalarının önleneceği umulur. Osmanlı belgelerinde, göçebelikten yerleşikliğe geçişe, “Türkmenlik’ dan çıkma” denilir.

 

 

 

            Anadolu’da birkaç yüzyıllık dönem içinde, pek çok Türk boyu yerleşerek “Türkmenlik’ten” ÇIKMIŞ, tarım köyleri kurmuştur. Pek çok Türkmen boyu da, kışlaklarını köy edinerek tarıma başlamış, fakat yazın yaylalara çıkarak göçebe yaşamını bir ölçüde sürdürmüş ve böylece “yarı Türkmen”, ya da yarı göçebe olmuştur. Yerleşmeler nedeniyle, göçebenin yerleşiğe oranı bir hayli düşmüştür. 16. yüzyılda belli başlı tam göçebe toplulukları olarak kışları Halep civarında, yazları uzun yayla ve Sivas güneyinde geçiren Halep Türkmenleri ,Mardin  Güneyinden gelip Erzurum ve Erzincan’da yaylaya çıkan Bozulus ve Amik ovasıyla Çukurova ovasında konaklayan Dulkadirlilerin bir bölümü görülür. 17.yüzyılda bu tam göçebe boylar arasında dahi kendiliğinden yerleşikliğe yönelenler olur. Hatta bazı boylar köylüleri oturdukları köyden kovarak yerlerine kendileri geçerler. 1691 de “Türkmenlikten Çıkarma” kararı alınınca, Bozulus’a orta ve Batı Anadolu da toprak sağlanır. Kırşehir ,Nevşehir, Akşehir, Ilgın, Afyon, Kütahya, Balıkesir, Saruhan-Aydın, Isparta ve Denizli çevresine çeşitli Bozulus oymakları yerleştirilir. Yerleştirmede bir köye tek bir oymağı değil bir oymağı bölerek üç dört ayrı oymağı yerleştirmeye dikkat edilir. Böylece, boy örgütlenme ve dayanışmasını yok etme amacı güdülür. Kabilenin yeniden toplanıp göçebeliğe geçmesi, dağılma sonucu güçleşir. Gerçekten Batı ve Orta Anadolu daki bu yerleştirme, genellikle , başarılı olur.

 

 

 

            Gelelim bizim bölgeye, bu bölgeye yerleştirme ise, oymak oymak yapılır. Boy ve oymak beylerine en verimli yerlerden geniş arazi verilir “TORUN” denilen boy ve oymak soyluları da genişçe arazi alır. Geniş kitleye, yani reayaya düşük verimli sınırlı toprak bırakılır. Böylece beyler kazanılarak yerleştirmenin başarılı olacağı umulur.

 

 

 

            Bugün ki yaşadığımız yere adını veren “Şam-Bayadı” oymağı oğuzların 24 boyundan biri olan ve soylu sayılan Bozok kolu içerisinde yer almışlardır. Osmanlı hükümetinin 1691 yılında geniş çaplı bir göçebe yerleştirme hareketine girişti bunun sonucu olarak, kışlarını Suriye’de yazlarını da bu bölgede geçiren bu oymak, 1691 yılı itibariyle bugün ki yerine yerleştirilmiştir. Yukarıda da sözünü ettiğimiz gibi arazinin en iyisi boy ve oymak beylerine ve “TORUN” denilen oymak soylularına verilmiştir. Buna karşılık Torun, devlete vergi toplar. Bu iş Cumhuriyete kadar devam eder. En son Torun 1932 yılında ölen Torun Hacı Mustafa’dır .

 

 

 

            Gerçekten Şambayat’ın arazi dağılımını incelediğimizde: 50-60 yıl öncesine kadar, toprağın verimli ve çoğunluğu Besni’de oturan oymak soyluları ile Şambayattaki Torun ve bunların vereselerinin elinde idi. Şu anda satış ve veraset yoluyla durum değişmiştir. Bu bölgeye en son yerleşen oymak olduğu için arazi kısıtlıdır. Yine Oğuzlardan olan Şinikci (şendikci) oymağının arazisi Şambayatlının sahip olduğu araziden daha geniştir.

 

 

 

            Nedeni ise bu oymağın daha önce yerleşmesidir.

 

 

 

sayfa 5:       

 

               Şöyleki, konum itibariyle Şambayat’lının elinde bulunması gereken arazilerin büyük kısmının başka köylülerin (Şendikçi,Atmalı,Akkuyu, V.S) elinde bulunması yöreye en son yerleşen oymak olduğumuzun kanıtlarından biridir.50-60 yıl önceki toprak dağılımını göz önünde bulundurursak,şöyle bir tablo önümüze çıkar:Batıdaki sınır,bugün beldeninAb-ı-undu’ya kadar Şambayatlının arazisi yoktur.Ve yine neredeyse beldenin ortasından geçen asfalt yolun kuzeyinde Davullu Kayadan başlayıp,Göksu eski köprüye kadar olan kısım Şambayat sınırları içerisinde olmasına rağmenarazilerin hemen hemen tamamı Şennikçililere aittir.Abundudan başlayarakderenin sulanabilen kuzey kesimi Çavuşun kızının tarlasına kadar olan arazinin Şambayat lıya ait olmadığını söylemiştik.Abundudan başlayarak yine aynı derenin güney kesiminin ise neredeyse hemen hemen Mezarlığın altına kadar olan bölümünde Şambayatlının arazisi yoktur debecek kadar azdır.Olanlarsa sonradan satın almalarla elde edilmiştir.Bu durum yöreye en son yerleştirilen oymak olmamızdan kaynaklanmaktadır.

 

                             Özetleyecek olursak,

 

                             Bugün Şambayatın nüvesini oluşturan halkımızın Oğuz’ların Bozok kolunun Byat boyunun “ŞAM-BAYADI”oymağı olduğu ve bugünkü yere adını veren bu oymağın Osmanlının 1691 yılında geniş çapta bir göçebe yerleştirme hareketine girişmesi sonucu iki oba (Aşağı Oba,Yukarı Oba) şeklinde yerleştirilmiş olduğudur.Şunu anımsamakta yarar var.Bu yerleşme kendiliğinden olan bir yerleşme değildir.Osmanlının zor kullanarak yerleştirmesidir.Göçebe hiçbir zaman yerleşik düzene geçmek istemez.Türkmenin ruhunda olan özgürlük ,doğaya olan sevgi ve bağlılığı hep ön plana çıkmış yerleşik düzene geçmeyi esaret olarak kabullenmiştir.Bu nedenle hemen ziraat e başlayıp Reaya’a dönüşmemişlerdir.Bir müddet daha yaylaya çıkmaya ve yarı göçebeliğe devam etmişlerdir.Nedeni ise tüm sermayeleri küçük baş hayvanlardır.Bugün bile küçük baş hayvanların genel adı “TEREKE” olarak geçmektedir.Terekenin sözlük anlamı ise ,”Ölen kimseden kalan her şey bırakıt”tır.Gçöebenin kendinden sonra bırakabileceği tek varlığının da küçükbaş(davar) olduğudur.Daha bundan 50-60 yıl öncesine kadar ortalama her biri 300 baş olan 3 sürü vardı.Yerleşik düzene geçtikten 250 sene sonrasına kadar bile 1000 kadar küçükbaş hayvan vardı.Nüfusta o kadardı.Aşağı yukarı adam başına bir küçükbaş hayvan.

 

 

 

                                     ÇOBANLIKTAN TARIMA GEÇİŞ

 

                    Hayvancılıkla geçinen bir toplumun,hemen eline kazmayı küraği alıp ,veyahutta öküzün boynuna boyunduruğu geçirip çift sürmeye başlamasını düşünemeyiz.Buraya bu oymak yerleştirildiğinde,burada Ermenilerin yaşadı söz konusudur.Şöyleki 1894 tarihli Osmanlı salnamelerinden Mamüratül-Aziz salnamesinde 867 İslam nüfusa karşılık 70 nüfusta Ermeni bulunduğu yazılıyor.Hala mezarlığımızın bir kısmıda Gavur mezarlığı olarak adını korumaktadır.Bu oymak buraya yerleştirildiğinde acaba burada tarım yapılabiliyormuydu? Bu sorunun yanıtını bulmaya çalışalım.

 

                    Geniş çaplı bir tarımın yapıldığını zannetmiyorum.Ne yazıkki bugüne kadar çevrede geçmişe yönelik bir kazı çalışması yapılamamıştır.Ama etraflı bir çalışmanın bu sorumuza  yanıt verir düşüncesindeyim.

 

 

 

 

  Sayfa:6

 

 

 

 

 

                   Çevreyi incelediğimizde bir çok ev yerlerine rastlarız.İncirli,Kaynarca,Ab-ı-undu gibi yerlerde yapı taşlarına rastlanılmıştır.Bunlarda buralarda daha önce yerleşim yeri olduğunun kanıtıdır.Bir aralar Şambayatta define arama hastalığı  başlamıştı.Ne yapsın devletin yapmadığı kazıları,bilinçsiz şekilde halk yapmaya başlamıştı.Bir çok mezar meydana çıkarılmıştı.Hatta bazıları öyle ustalaşmıştıki bu kazılarda,daha kazılmadan toprağın üstünden bakarak mezarı büyük birinemi küçük birine mi ait olduğunu bilebiliyordu.tetrede bulunan küplerin içinde insan iskeletleri bulunuyordu.Bu mezarlar çok eski zamanlara ait olup bu bölgenin tarihler boyunca yerleşimlere ev sahipliği ettiğinin kanıtıydı.Bu kanıtları sadece profesyonel arkeolaoglar yorumlayabilirdi.Bizlerin anlayacağı türden belge ve tarihi eserler maalesef mevcut değildi.Yukarıdada sözünü ettiğimiz gibi etraflı bir kazı çalışması bizi birçok bilgiye ulaştıracaktır.

 

                 Bu nedenle ,bizden önce bölgemizde tarım yapılıp yapılmadığı konusunda kuşkuluyuz.Belki ufak çapta tarım olduğu kanısındayım.

 

                 Dedelerimize gelince tarımın t sinden anlamayan dedelerimiz,bir göçebe topluluktu.Sürüleriyle birlikte kışın Suriyede yazın Anadolu bozkırlarında sürülerine yaylım aramakla uğraşırlardı.Tarım bir kültür birikimidir.Buna karşın kısqa bir zamanda  bu işin üstesinden geldiklerinin ,bugünkü mevcut durumun dedelelirimiz tarafından oluşturulduğu kanısındayım.Yani kaynarca harıklarının ,kepir harığının ,Cafer bey ve körkuyunun ve diğer harıkların  açılması,buradaki arazilerin sulanması ,su değirmenlerinin yapılması,endüstri bitkilerinin yetiştirilmesi,Göksu kenarında Türkiyenin en büyük karpuzlarının yetiştirilmesi,26 çeşit üzüm yetiştirilmesi,dünyada bir eşi daha bulunmayan kara erik ve tomas eriğinin tyetiştirilmesi daha saymakla bitiremeyeceğimiz birçok şeyi dedelerimize borçluyuz.Bugün üzülerek söylüyorumki,bugün ne o 35-40 kg lık karpuzlarımız yetişmekte nede kara erik ve tomas eriğimiz var.

 

                Şambayatta pamuk ekimi ise politik bir girişimin sonucudur.BU tabiî ki Şambayata özgü değil Türkiyeye özgü bir girişimdir.Bilindiği gibi XVIII.yy da Avrupada sanayi devrimi gerçekleşmiştir.Sanayileşen Avrupqendüstri malları üretmeye başlamıştır.Ham maddesi pamuk olan tekstil sanayi İngilterede çok gelişti ama ingilterede pamuk yetiştirilmiyor tamamen Amerikadan ithal ediyordu.1860 lı yıllarda amerikada iç savaş çıkınca pamuk ekimi amerikada durmuş.Bu sefer İngilizler Osmanlı devleti ile irtibata geçerek ülkemizde pamuk ekimi yapılmasını istemiştir.Bunun sonucun da 200 yıldır boş duran çukurovada pamuk üretimine başlanarak İngiltereye gönderilmiştir.Bu pamuk ekiminin devamı için ikinci bir yerleştirilme hareketi başlar.Fırka-i islahiyenin 1865 te giriştiği askeri hareket sonucu iskan sağlanır.Oymaklar savaşında Halep Türkmenlerinden Şam-Bayadı boyunun Reyhanlı gibi obaları ödüllendirilir.Amik ovasındaki kışlağına yerleştirirlir.Bunu yazmamdaki amaç yakın akrabamız olan Reyhanlıları tanımamız ve Hatay Cumhurbaşkanınıda bu Şam bayadı oymağının çıkardığını hatırlamamızdır.1860 yılları sonundada Şambayatta pamuk üretimine başlanmıştır.pamuğun yanı sıra,küncü(susam).darı(mısır) ,arpa ,buğday,mercimek,nohut, v.s yetiştirilir.Meyve sebze olarakta narenciyenin dışında hemen hemen bütün sebze ve meyveler yetiştirilmiştir.

 

 

 

 

 sayfa 7

 

 

 

Şamabayat lılarda diğer Türkmanlerde olduğu gibi ekimi ticari olarak düşünmemişlerdir.kanaatkar olmuşlardır.Kendilerine yetecek kadar üratmişlerdir. Diyeceksinizki olanakları o kadardı , bir dereceye kadar doğru isede yanlışlarda var.Örneğin Şambayatta her şey yetiştirilmesine karşın, eskiler iyi bilir ilçenin domates ve hıyarını Terbizek,kışlık sebzeyi (Nahne,Pürçüklü,Turp)de Sofraz karşılardı.Halbuki bunların en alası bizde yetişirdi.Son 50 yıl öncesine kadar Şambayatlı tahıl(buğday,arpa ,mercimekv.s) satmazdı.Anca kendisine yeterdi.Kendi yağı ile kavrulan Türkiye nin ender yerlerindendir.1950 yılında D.P nin iktidara gelmesiyle ABD nin verdiği Marchal yardımlarıyla birlikte ki bunun sonradan zararını göreceğimiz geçici bir bolluk yaşanmaya başladı.Doğal olarak bu Şambayatıda  etkiledi.Pamuk fiyatlarına verilen yüksek fiyat beraberinde bolluğu getirdi.Doğal olarak bu refah fazla sürmedi borç yiyen kesesinden yer misali herkesi etkiledi.Çünkü Türkiye borçlanarak bu rafahı sağlamıştı.Bu dışa bağımlılığı halen çekmekteyiz.

 

                  1960 lı yıllarda Şambayata tütün ekme izni verildi.Tütüne yabancı olan Şambayatlı bu tarihten sonra göç almaya başladı.Şambayat bir yandan dışarı göç veririken bir yandanda göç almaya başladı ve oran Şambayatlı aleyhine bozuldu.1960 öncesi şambayat dışarıdan gelip yerleşen sayısı bir elin parmaklarında az iken,bugün toplam nufusun yarısını çoktan geçmiştir.

 

                   Burada bir açıklamada bulunmak istiyorum.Sakın yabancı yerli ayrımı yaptığım zannedilmesin.ne siyasi yapım,nede ahlaki yapım buna izin vermez.Bütün insanlar birdir ve kardeştir.Kimse kimseden üstün değildir.Benim milliyetçiliğim ulusaldır,kafatasçılık değildir. Amaç doğruları yazmaktır.Zaten bunlarda tamamen birbirine karışıp bugünkü Şambayatı oluşturmuşlardır.hepsi geçmişte kader birliği yaptığımız ve birçok kültü paylaştığımız komşu köylülerimizdir.Alevisi,Sünnisi,Kürdü,Türkü hepimiz kardeşiz,hepimiz Şambayatlıyız.

 

 

 

KÜLTÜR

 

 

 

                       Orta Asyada Siri Derya Irmağı boylarından beraber getirdiğimiz özkültürümüzü,yıllar içerisinde birçok toplumlarla beraber yaşayıp,özümüzü kaybetmeden zengin bir kültür oluşturduk.Hoşgörülü sorunlarını zor kullanmadan kendi aralarında çözebilen ,hırsızlığın ve cinayetin olmadığı daha doğrusu Türkiye rtalamasının çok altında olduğu insanların birbirine saygılı,kesinlikle gerici olmayan bir toplum oluşturmamızdaki neden ?kuşkusuz göreneklerimize bağlı olmanın yanında ,her zaman yeniliğe açık olmamızdandır.ramazan aylarında oruç tutanla tutmayan,namaz kılanla kılmayan içki içenle içmeyen hep birbirine saygılı olmuştur.Hoşgörü Şambayatlının özünde mevcuttur.Tabiki bu yazdıklarım 1960 öncesini kapsamaktadır şimdiki durum farklıdır.

 

                        Neden ise ,politik ideolojilerde aramanın yanında ,göç alma nedeniyle oluşan bazı olumsuzluklarıda göz önünde bulundurmak gerekir.

 

                         Şöyleki,1950 li yıllarda başlayıp günümüze kadar gelen laiklik karşıtı oluşumlar,dinin siyasete alet edilmesi,karşı devrimciliğin hortlaması,oy sevdasıyla gericiliğe prim verilmesi,Türkiye siyasetinde olduğu gibi Şambayatıda etkilemiştir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

                                                  Sayfa8

 

 

 

Şambayat’a özgü nedenlerden birisi ise Cami İmamlarıdır.son yıllara kadar, imamlarımız kendi içerimizde yetişenlerdi. Hep si şambayat’lıydı.Hiçbirisi siyasete bulaşmamış tertemiz hocalardı. Görevi neyse onu yapmışlardır. Hele bunlardan saygıyla ve rahmetle andığım Atatürkçü,Cumhuriyetçi Mustafa AKARSUBAŞI Hoca ,değil Şambayat’ın Türkiye’nin yetiştirdiği ender İmamlardandır. Kendi kendine öğrendiği Fransızca’sıyla çoğunluğu Fransız turistleri hoş görüyle karşılamış,Müslümanlarca kutsal sayılan Cami’de ağırlayarak Türk misafirperverliğinin en güzel örneğini vermiştir. Yarı çıplak kadınlı erkekli bu turistleri Cami’nin damında yatırarak,dinler arasında iletişim kurmaya çalışması ve hoşgörüsünü ne kadar takdir etsek azdır.

 

       Bu Fransız turistlerden en ufak bir çıkarı olmamasına karşın belde halkı da hoşgörüyle karşılamıştır. Buna karşın Fransız politikacıları ise 1915 yılında ki tehcir (zorunlu göç)i devamlı gündemde tutup,Türk ulusunun Ermenilere sözde soykırım uyguladığı,milyonlarca Ermeni yi öldürdüğü yalanını parlamentosuna getirip,sözde bu soykırımın  kabullenmeyenlerin cezalandırılması için yasa çıkartmıştır.                      

 

 

 

      Bir yanda çağdaşlığı ve insan hakları savunuculuğunu kimseye bırakmayan Fransa,öbür yandan kendini çağdaş sayanlardan da çağdaş bir Müslüman Köy İmam’ının, başka bir dinin mensuplarına çağdaş ve hoşgörüyle yaklaşımı, işte çağdaşlık budur, işte insanlık budur, işte ders alınacak konu budur.

 

        Bundan sonra gelen İmamların ise Şambayatlı olmaması ve Şambayat’ın kültürüne yabancı kalmaları birçok olumsuzlukları da beraberinde getirmiştir.

 

 

 

SAYFA 9

 

 

 

 

               KADIN ERKEK İLİŞKİLERİ

 

 

 

   Söylemeye gerek yoktur ki evleneceği erkeğini, babasının yada yakınlarının tavsiye telkiniyle değil, kendi özgür iradesine göre seçebilen uygar bir kadın örneğini yürekten desteklerim.

 

 

 

   Bu tür özgür kadın tipine biz, daha önceler de olduğu gibi, örneğin 15. yüzyılda da, bazı Türk devletlerinde rastlamaktayız.Arabşah’ın Timurlenk hakkında yazmış olduğu kitapta Türklerin hala eski geleneklerine bağlı olarak kadına değer verdikleri, toplum yaşamlarının her alanında kadını görevlendirdikleri, askeri örgütün önemli mevkilerine getirdikleri, kadını kapamak yada erkekten kaçırmak gibi bir şey bilmedikleri ve çünkü İslam i uygulamanın henüz Türk’lerde iyice kökleşmediği yazılıdır.

 

    İslam’a girinceye dek KADIN’I özgür ve eşit haklara sahip bir varlık bilen ve Devlet Başkanı yada yöneticisi durumunda kalacak kadar yücelten Türk,daha sonraları bilinen nedenlerden dolayı onu giderek küçük görmeyi, erkeğin hizmetine terk etmeyi ve şehvet aracı haline getirmeyi gelenek edinmiştir.Orhun kitabelerinin kanıtladığı uygarlığın yaratıcısı bir millet iken, gericiliğe kandıkça bir yandan akılcılığını ve diğer yandan da kadını değer bilme meziyetlerini terk etmiş ve ilkelleştirmiştir.hiç kuşku edilemez ki bu sonuç, sosyal kanunların ortaya vurduğu doğal bir olaydır.Çünkü Tarih şunu kanıtlamaktadır ki her toplum, kadına verdiği değere oranla gelişir yada ilkelleşir.

 

     Değerler terazisinde KADIN a yer vermeyen,yada KADIN a karşı değer bilincini yitiren toplumlarda ise uygarlık, canlılık ve yaratıcılık diye bir şey görülmemiştir.Bunu kanıtlayan örneklerin başında biz Türkler bulunmaktayız.Kadını şerefli mevkilerde tuttuğumuz ve erkeğe eşit hak ve özgürlüklerle donattığımız dönemlerde uygarlaşmış ve bu gelenekten uzaklaştığımız anda da ilkelliklere yollanmışızdır.

 

   Sonuç olarak, eski Türkmen’de kaç göç olayı yoktu.Kadın özgür, erkeği ile birlikte kararların alınmasında etkili ve erkeğinin en büyük destekçisi olmuştur. Yeri geldi zaman Devlet başkanı yada yöneticisi durumuna yükselmiştir. Ne var ki, daha sonraları Arap’ın ilkel çöl yaşamlarına budalaca özenmek suretiyle, kadınımıza karşı en büyük haksızlıkları işlemişizdir.

 

    Gelelim bizim kadınlarımıza, yukarıda ki konulara deyinmemdeki amaç, Bayat ve yöresinin kadınının bu günkü durumunu daha iyi irdelemektedir. Hiç kuşku yok ki, düne kadar bizim kadınlarımız, Arap’ın ilkel çöl yaşamına daha az özenmiştir. İlçe ve İl’imizde (Besni, Adıyaman) kadın kara çarşafın içine sokulmuşken, erkeği görünce kükremiş Aslan görmüş gibi kaçarken, bizim kadınlarımız, edebi dairesinde erkeklerle oturup kalkmasını bilmiş, Bağ’da, bahçe’de, tarla’da erkeğinin yanında bulunmuş ve onun en büyük destecisi olmuştur.Erkeğimiz de kadınına değer vermiş, genelde en ufak bir tacizde bulunmadığı gibi onu hiçbir zaman sıkmamıştır. Kültürümüzde genç bir kız nişanlanana kadar başını örtmezdi. Nişan yapıldıktan sonra da bir nişan işareti olarak örterdi. Güneydoğu’da gelenek halinde olan Töre cinayetlerine rastlanmamış hiçbir kadınımız töre cinayetine kurban gitmemiştir.

 

 

 

 

SAYFA 10

 

 

 

 

    Sonuç olarak, kadın’a bakış açımız Türkiye genellemesine göre iyiydi. Az çok Ota Asya geleneklerine bağlıydı.

 

    Bugün ise gelinen durum, tekrar kadının aleyhine gelişmiştir. 1950’li yıllarda başlayıp, bugüne kadar Atatürk Devrimlerinden ödün verilerek ve din siyasete alet edinerek gelinmiştir. Aslında bizim amacımız, dini yermek deyidir. Karanlık Molla zihniyetiyle, şeriat safsatalarıyla anamızı, bacımızı çağın gerisine iterek orta çağ karanlığına görmek isteyen zihniyetin karşısında olmak ve kadınımızın, bugünkü konumu neden bir meta olarak görüldüğü, neden ikinci planda kaldığı ve daha birçok sorunu derinlemesine araştırarak gözler önüne sermek gerekir.

 

     Yine de bazı şeyleri yazmadan vazgeçemeyeceğim. Yeter ki din’i, çıkarları uğruna bir yerlere gelmek için, kadınlarımızı orta çağ karanlığına iterek oy avcılığı yapmasınlar.

 

      Türk ulusunun binlerce şehit vererek yıktığı Osmanlı saltanatını tekrar geriye getirmek isteyen, 1990’lı yılların ortalarında İstanbul’u yeniden fetih etmişçesine Mehter bölükleri hazırlayan, Şehir Meclislerinde İstiklal Marşı yerine Fatiha okutturan, anamız, bacımız olan kadınlarımızı Otobüslerde ayrı yerlere oturtmak kadınlarımızın kara çarşafa sokup, erkeklerin hareminde onlara şehvetlerini sunmak isteyen, Türkiye’yi bir İran yapmak sevdasına kapılan ve yine o yıllarda “ iktidara gelişimiz kanlı mı olacak kansız mı olacak” şeklinde konuşan, Güneydoğu’da ulus’umuzu bölmek isteyenlerle Belediye seçimlerinde dirsek temasında bulunan kara zihniyetin yalnız ben değil, tüm Demokrat kuruluşların, Atatürk devrimlerine inananların karşı çıkması gerekir. Bu bir yurttaşlık görevidir. Bu ülke hepimizin…

 

 

Sayfa 11

 

 

 

 

                      OSMANLI SALNAMELERİNDE ŞAMBAYAT

   1897 tarihli Devlet Salnamesine göre Behisni (Besni) ilçesini bağlı nahiyeler Hevidi, Sürgü, Belveren,Peruzi, Tut, Kızılin,Keysun ve Şambayadı.Salnameye göre o tarihte Şambayat’a 12 köyün bağlı olduğunu görüyoruz.

    Ma’muret’ül Aziz Salnamelerine göre,Besni Kazası 143 köy, 11 mahalle, 31 Aşiret oymağından meydana gelmiştir.

     Bu Aşiretler, kaza’nın kuzey tarafından yerleşik Horkli, Turanlı, Muhkanlive. Güneyinde yerleşik Çakanlı, Kömürcü, Karalar, Hüsamlı, Çakallı, Atmalı, Leybanlı, Kadıseydi, Tecirli Aşiretleridir.

      Ürün olarak ta şunlar sayılmaktadır Pamuk, Yün, Üzüm, Heyirlik (İncir) Fıstık, Badem, Yağ, Mazı, Kitre, Alkol ve İspirto ile ilgili Bingözotu, Sakmenye, Buğday, Arpa, Yulaf, Küşne, Maş, Biber, Hıyar, Mercimek, Küncü, (susam) Zerdali, Erik, Kabak, Patlıcan, Bamya, Soğan, Acur, Kavun, Karpuz, Bal,Pekmez ve Kozadan ibarettir.

      Bugün yetişen ürünlerimizin yüz yüzeli yıl önce de yetiştiğini bu salnamelerde öğrenmekteyiz.

       Yine bir Osmanlı Salnamesine göre, şambayat ta ilk okul’un hicri 1312 ( miladi 1894 ) yılında yapıldığı ve o zamanın parasıyla 850 Liraya mal olmuştur.

       Yine başka bir Salnameye göre,

        Muallimin-muzaf olan İbtidayi Mekatibi bugünün Türkçe sile öğretmeni bulunan ilk okullar

       YER                         ÖĞRETMEN      ÖĞRENCİ SAYIS    

 

Perveri Nah.              Ömer Efendi                    21

Keysun Nah.              Halit Efendi                    16

Şambayadı Nah.         Mehmet Zeki Ef.            44

Tut Nah.                     Mustafa Sıdkı Ef.           35

Suvarlı Nah.               Yakup Ef.                       20

      Diğer Nahiyeleri de yazmamdaki amacım, öğrenci sayısını diğer Nahiyelerle karşılaştırmaktır. Görülüyor ki o tarihteki Şambayat’ın öğrenci sayısı diğerlerinin iki katıdır.

 

Sayfa 12

 

                                               

SAYFA 12                                      1894 Tarihli bir Salnameye göre Şambayat ve civar köylerin          nüfusu:

YER ADI              TOPLAM NÜFUS          İSLAM         GAYRİ MÜS.         HANE

ŞAMBAYAT                 937                            867                         70                    216

BESERİ                           29                              29                                                      9

ALİŞAR                         111                            111                                                   25

ZURNACI                       20                              20                                                     8

SANHOR                         25                              25                                                    7

BEŞİR                              28                                                                                       8

MARGOZA                     70                                                                                     22

BALKA                          125                                                                                     25

ŞİNİKÇİ                          381                                                                                    86

AĞKUYU                       141                                                                                              30

AŞAĞI ABDALLAR      72  Bugünkü  Fistek’in  yeri şimdi yok                            17

ÇAKALLI                       191                                                                                    34

BOSTANCIK                  27                                                                                       9

KARAHALİL                  52                                                                                      12

BAŞLI                              43                                                                                      11

KIZILCA MUSTAFA     50                                                                                      17

YAZI YALANGOZ         67                                                                                      19

ATMALI                         329                                                                                     65

TUT                                1861                                                            94                   412

1894 tarihli salnameye göre besni’nin nüfus ve etnik yapısı şöyle,

Meydan Mahallesi, Toplam 599 hane’de 2943 nüfus,Vusta mah. si 116 hanede toplam 515 nüfus, Hamra, 297 hanede toplam 1353 nüfus, Kahta mah.si 156 hanede toplam 707 nüfus, Alipaşa mah.si 131 hanede toplam 509 nüfus, Yeni mah. 54 hanede198 nüfus,Çıçır mah. 36 hane 169 nüfus, Hacıkasım mah.si 68 hane 300 nüfus, Bozmekan mah.si 266 hane 700 nüfus, Ermeni mah.si 244 hane 1059 nüfus, Katolik mah.si 57 hane 206 nüfus, Protestan mah.si 10 hane 48 nüfus. Netice olarak 7193 müslüman nüfus 1164 gayri Müslüm  nüfus olmak üzere toplam 8357 nüfus.

       Yukarıdaki liste de de anlaşılacağı üzere, 1894 yılındaki salnamede 216 hane gösterilmiştir.

        1940 lı yıllara kadar da hane sayısında önemli bir değişiklik olmamıştır. Nedeni ise, mevcut Ermeni nüfusun göçü, birinci dünya savaşında verilen zayiat gösterilebilir.1950 tarihine kadar, harık’ın üzerinde tek sıra ve hepsi yerdamı olmak üzere 20 hane vardı. Diğer evlerin hepsi harığın altındaydı. Dilkidere’ ye giden yolun hepsi güneyinde kalıyordu yolun üzerinde ev yoktu. 1950 yılından sonra yolun üst tarafına evler yapılmaya başlandı.Cumhuriyet Mahallesi ve diğer mahalleler sonradan oluştu. Halk içme suyunun sabit çeşmelerde temin ederdi. 1970yıllara kadar evlerde su yoktu. Her oba da bir çeşme vardı. Bunlar yukarıda Pınar, Kozlu Pınar, Hacı Ali Pınarı, Onacak pınarı, Soğuk Pınar bunlara ilaveten Abdest Pınarı Cami Pınarı vardı. Bunlardan Yukarı Pınar(iki gözlü) Hicri 1225 (1810 Miladi) yılında yapılmıştır. 

 

 

SAYFA 13< xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:office" prefix="o" namespace="">

 

 

      EVLİYA ÇELEBİ SEYAHATNAMESİNDE YÖREMİZ

   Evliya Çelebi, 1611-1683 yılları arasında yaşamıştır.Bizim yöreye 1670li yıllarda gelmiştir. Şimdi sazı Evliya Çelebi ye verelim, dinleyelim bakalım hangi telden çalacak. Daha sonra yorumlayalım.

                                      BEHİSNİ(BESNİ)

   “Maraş Paşa’sının has’ıdır. 300 paye’siyle kazadır. 3 nahiyesi vardır. Barova, Kesen ve Tok nahiyeleridir.

    1000 ev olup 9 mahalledir. Meşhurları, Meydan, Kahta, Kızılcaoba, Bozmeken, Orta mahalleleridir. Her mahallede bir cami vardır. En ünlüsü 4. Murat’ın Müsabihi Zeyrek Cerrah cami’idir. 2 Medrese, 6 Çocuk Mektebi 4 Hamam’ı vardır 70-80 Dükkan vardır. Halkı Türkmen asıllı olup garip dostudurlar.”

   Besni hakkında bu bilgilerden sonra, yine Evliya Çelebi’nin yöre hakkındaki yazılarına devam edelim.

    “Çüngüş’den Fırat nehri ile Gerger şehrine geldik.Oradan da 56 arkadaş ile batıya giderek SAFRAS kalesine geldik. Türkmen oğullarından Sultan ALGUDEVLE tarafından yaptırılmıştır. Göksu nehrine yakın acayip bir şehirdir ki, bağ ve bahçesi olup Akarsuları cihanı sulamıştır. Buradan da kalkarak, Karga sekmez tarafından safraz’a yakın SURH kasabasına geldik. Bin kadar bağ ve bahçesi, cami i, hanı, hamamı çarşısı olup havası güzel şirin bir kasabadır. Malatya’ ya bağlı Subaş’lıktır.

    Bu Şehir Kömür dağı eteğinde kurulmuş olduğunda akarsuları çoktur. Bütün bahçe ve bostanlarını sulayıp doğuya doğru akarak Fırat nehrine dökülürler. Fakat Şehi Fırat’tan uzaktır. Oradan kuzey’e doğru çıkarak Kahta kasabasına geldik. Burası da Kömürdağı eteğinde, bağlı, bahçeli eski tip evleri olan bir kasabadır.”

    Bu seyahatname 300 küsür yıl önce yazıldığına göre, o zamanki Besni’nin nüfusu hane başına 5 nüfus kabul edersek demek ki 5000 civarında nüfusu varmış. Bu da o devirde azımsanacak bir nüfus deyil. 1950 nüfusu 11500 civarındaydı. Bir ara bu rakam yükseldi ise de sonraları dışarıya çok göç verdi ve nüfus düştü. Şimdilerde ise köylerden göç alarak denge sağlandı.

     Mahalle isimleri, düne kadar aynıydı Besni yukarıya taşındıktan sonra, yeni kurulan mahallelere bu isimler verildi mi? Bilmiyorum. Eğer verilmemişse Besni Belediye’sinin yerinde olsam, zart-zurt kişilerin adını vereceğime, Tarih ten gelen bu isimleri vererek tarihi canlı tutardım.

SAYFA 14

 

 

 

 

   Evliya Çelebi, “Gerger’den 56 arkadaşıyla birlikte batı’ya doğru giderek SAFRAZ’a geldiklerini , Göksu nehrine yakın olduğunu, sulu sulak bir yer olup, Han ve Hamamlarının olduğunu söylüyor.” Aklımıza bu yerin bugünkü SOFRAZ olduğu geliyor. Çocukluğumda görmüştüm. Köyün dışında kalan ve halen minareleri mevcut iki cami’i vardı. Geçmişte bir şehir olduğu kesindi.

      VE EVLİYA ÇELEBİ’YLE DEVAM EDELİM

   “Buradan (Safraz) da kalkarak, Karga sekmez tarafından Safraz’a yakın SURH kasabasına geldiklerini ve bu kasabanın bin kadar bağ ve bahçesinin, han, hamam ve cami’inin olduğu ve Kömür Dağı eteklerinde bulunduğunu” yazmaktadır.    Kömür Dağı eteğindeki bu SURH kasabası neresidir? Karga sekmezin neresi olduğunu çıkaramadım. Kömür Dağı dediği dağ da Güneydoğu Toros’ların bir kolu olan bizim Akdağ dediğimiz dağdır. Bunun eteğinde anlatılana uygun bir yer Tut kasabası vardır. Tut’un 1890 yıllardaki nüfusu 2000 bine yakındır. Besni’ye ait anlatımında ise, Besni’ye bağlı 3 Nahiyeden bahsetmektedir. Bunlar BAROVA, TOK ve KESEN nahiyeleridir.KESEN’in Keysun (Çakırköy) olduğunu kabullenirsek diğer iki Nahiye bu gün hangi yerleşim yeridir? Surh kasabası TUT’sa TOK neresidir? Benim kanımca ikiside aynı yerdir. Adlar yanlış yazılmış olabilir.

    Bu Seyahatname de Şambayat’ın adı geçmemektedir. Geçemez, çünkü aşağı yukarı bu tarihten 20-25 yıl sonra Şambayat oluşmuştur.

    Sularının Fırat Nehrine aktığını söylemesi ise, Göksu’nun da Fırat’a karıştığını düşünerek öyle yazmış olabilir.

   Şambayat’ın zorunlu iskan neticesi 1692 yılında yazlığı olan bu günkü yerine yerleştirildiğini daha önce yazmıştık. İki oba halinde yerleştirildiğini biliyoruz. Dha dün’e kadar, mahalleler oluşmadan önce Aşağı ve Yukarı Oba olarak geçerdi. Nüfusun ne kadar olduğunu bilemiyoruz. Yalnız halk arasında ki konuşmalarda şöyle bir deyim geçerdi “ÜÇYÜZELLİ ŞAMBAYADI’NIN İÇİNDE” Örneğin, üçyüzelli Şambayadı’nın içinde beni rezil ettin gibilerden. Bu söyleniş o zamanlardan kalmış olabilir. 350 Çadır olmaz, herhalde 350 kişiden bahsedilmektedir.     

 

                                       SAYFA 15

< xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:office" prefix="o" namespace="">

                    GEÇMİŞE BİR YOLCULUK

   Doğup büyüdüğüm köyüme her gidişimde hüzünle ayrılıyorum. Eskinin tadı yok. Nerde eski ŞAMBAYADI, dört tarafı bağ ve bahçelerle çevrili, dallarında kayısılar altın sarısı, ballı heyirlik’ler, yel vurdukça insanı hüzünlendiren kavak ağaçlarının çıkardığı sesler, akşam olunca sanki bir orkestra şefinin denetiminde müzik yapar gibi çakalların ulumaları, nerede insanların birbirlerine saygıları, nerede o kapılar kilitlenmeden yatmalar.

   Abbas Aydının bir şiirine nazire.

       İşte öyle Abbas ağo.

       Hızmalı pınar’da sazlar çalınmıyor artık

       Beylik bahçe’sinde kızlar salınmıyor artık

       Tetre yolunda karpuz da çekilmiyor Abbas ağo

       Kör kuyu bağlarında kestiğin üzüm

       Kaynarca da soğutulmuyor artık

       Örenin derede öküz yatırılmıyor

       Göksu çayında çimilmiyormuş

                                 Abbas ağo

       Değirmenler de durmuş

       Un öğütülmüyor

       Pağaç yapılmıyormuş artık

       Bayramlar da değişmiş Abbas ağo

       Duydum ki bayram sabahı

       Ne yahni ne bulgur aşı

       Kuşlar da konmuyormuş artık

       Şambat’ın oyumuna

       Ve leyleklerde küsmüş

       Yuva yapmıyormuş ağacına dalına

       İşte böyle abbas ağo

                            

       Çetirge dağında odun ettin’mi?

       Gelin osurdanda gag suyunu içtinmi?

       Başındaki esen sevda yelini

       Bir güzele bağlanarak çözdünmü?

               

 

 

                                      SAYFA 16

 

    Ya işte böyle Abbas ağo, o güzelim bağlar dağa dönmüş. Nerede o serpene kıranlar, kara tümüler, nerede o kızlar tahtası, pağamber üzümleri, nerede ağ kurnuru kara kurnuru, nerede o dalları kırılırcasına tutan zerdali ağaçları, nerede o beylik bahçesindeki tomas erikleri.

    Her şey bitti, her şey bozuldu Abbas ağo, nerede o bulgur aşının yanındaki pipirim cacığının tadı. Nerede o insanların birbirlerine saygısı vesevgisi…

    İşte böyle Abbas ağo,

    Ne çatalkaya kaldı, ne pekmezci yolu, ne de yaz damı.

    Yeni yetenler bilmezler; daha nice bağrımızdan söküp götürdükleri geleneklerimizde göreneklerimizde olduğu gibi.

    Yinede karamsar olmayalım Abbas Ağo;

    Belki bir gün yine gelecek Göğoğlaklar, Minedirler, Atmaca kuşları konacaklar oyumuna. Leyleklerde barışacak yine yine yuvalarını yapacak ve baharın geldiğini bize müjdeleyecekler.

    Yine Tomas eriklerimiz, Kara eriklerimiz tadından yenmeyecek, Yine etrafımız bağlarla yeşerecek, yine dalları kırılırcasına altın sarısı zerdalilerimiz olacak. Ve şairin dediği gibi “İnsanlar bir ağaç gibi hür, bir orman gibi kardeşçesine yaşayacak”

    Yeter ki umutlar kırılmasın, yeter ki saygılı ve hoş görülü olalım.

    Boş vaadlere kanmayalım.

    İşte böyle Abbas ağo, şöyle bir geriye gidelim,

    Öküzünle dağda yatıp, pamukluğa çüt koştuğun Firezde öküz yayıp, Yunus eriğinde su içtiğin, beline bağladığın yağlığı önüne serip ekmeği kaba ağacın suyuna batırıp kuru üzümle yediğin günlere şöyle bir dönüp bakıyormusun? Abbas Ağo…..

 

 

                                    

                 GELENEK VE GÖRENEKLERİMİZ< xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:office" prefix="o" namespace="">

   Gelenek ve göreneklerimiz yavaş yavaş terk edilip, tarihin sayfalarına gömülmekte ve unutulmakta. Geçmişte görüntü (kamera) alımı olmadığı için, bu bilgiler biz yaştakilerin ve halen hayatta olan bizden birkaç nesil öncekilerin belleklerindedir. Bizler de bu dünya’dan göçünce, bu bilgileri beraberimizde götüreceğimizden, torunlarımıza konu ile ilgili miras kalmayacaktır.

   Yüz yıl önceki adetlerimiz, kılık kıyafetlerimiz, bu günkünden farklı idi. Ama herhangi bir şekilde bugüne aktarılmadığı için, dünümüzü bilmiyor ve merak ediyoruz.

   Hiç mi değil torunlarımızı dünleri ile bilgilendirirsek, onlara karşı görevlerimizden birini yerine getirmiş oluruz.

   Bugünü yorumlayabilmek için, dün neler olduğunu bilmek gerekiyor.

   Şambayat ve yöresinde doğum, düğün, ölüm gibi sosyal yaşamı etkileyen olaylar incelendiğinde Şambayat ve yöresinin, yakın zamanlara kadar geleneklerine bağlı olduğu görülmüştür.

   Evlendirmeler düne kadar görücü usulle yapılırdı. Bir ömür boyu hayatını sürdüreceği erkeği seçme Şambayat ve yöresinin tüm hoş görüsüne karşın, kızın babası veya aile büyüklerine verilmiştir. Kız bu konuda söz sahibi değildi. Tüm olumsuzluklarına rağmen, Şambayat ve çevresinde de yakın akraba evliliği revaştadır. Artık çok iyi bilinmektedir ki genetik hastalıkların bir çoğunun nedeni yakın akraba evliliğidir. Temennim, sağgörüsüne inandığım yörenin bu adetlerinde vazgeçmesidir.

   Kız istemeye kadınlar gider ve kızı anasından isterlerdi kız verildikten sonra, kalın parası üzerinde anlaşmaya varılır. Kalın parası, asla bir başlık parası değildir. Aslında kız evi bu paranın bir kuruşuna dokunmaz, o kadar da kendi üzerine kor kızın çeyizini hazırlar. Çok yerde olduğu gibi, kız satılarak alınan para yenmez. Daha sonra, oğlan evinden kız evine Beklik “nişan” takmaya gidilir.

   Düğünler genellikle Harman sonu Güz aylarında yapılırdı. Düğünden bir gün önce genelde Çarşamba günü ekmek yapılır, Perşembe günü sabahı davul gelirdi şunu da belirteyim, Salı günü hiçbir işe başlanmaz, adı üzerinde “Tadil” günüdür. Her düğünde bir bayraktar vardır. Bayrağı taşır, Düğünün sağlıklı bir şekilde yürütülmesinde sorumludur. O gün davulu da Bayraktar getirir ve ilk durak jandarma karakol’unun önüdür. Burada bir fasıl çalınır.

   Davul gelmezden bir gün önce, yani ekmek yapıldığı günün akşamı erkekler, oğlan evinde toplanır, kendi aralarında sohbet eder ve türkü söylerlerdi.

   Düğün, sabahtan başlar gece 11’e kadar devam ederdi. Oyun türü ise halaydı Ağır halay, Düz halay, Bedre, Üçayak, Dikhava, Lorke, Pekmezo, Hasandağlı, Kırıkhan gibi oyunlar… Kadınlar, erkeklerden ayrı olarak gündüz halay çekerler gece ise türküler söylenerek, teşt veya güğüm çalınarak oyun oynarlardı. O yılın moda olan türkülerini sesi güzel kadınlar söylerlerdi. Bizim çocukluğumuzda, Köremne denilen bir kadın teşt çalarak söylerdi.   

 

 

 

                                   SAYFA 17

 

 

   Düğünün birinci günü öğleden sonra, Davul Zurna eşliğinde bugünkü İlkokulu yeri ve civarında güreş tutulur, tura oynanırdı. Tura, iki kişi arasında oynanan bir oyundu. Davul zurna eşliğinde yüz metre boyunda bir alanda, abalar giyinmiş iki kişiden birinin elinde sambağı ile ikinci kişinin sırtına vurarak sürmektedir. Turalanan kişinin elleri başı üzerinde kaçmadan, ritmik adımlarla yürürdü. Buradaki amaç, dayanıklı olduğunu göstermektir. Kaçarsan yenilgiyi kabullenmiş olurdu. Dönüş de eşler değişirdi. Tura bir Ota Asya geleneğidir.

   Düğünün ikinci günü, sini çıkarılırdı. Oğlan evi tarafından hazırlanan bir sini içerisine gelinin giyeceği elbiseler konarak, davul zurna eşliğinde bir gencin başı üzerinde kız evine götürülürdü. O gece kız evinde ayrıca düğün olur ve gelin adayının eline kına yakılırdı.

   Üçüncü gün, gelinin oğlan evine getirileceği gündür. Gelin alayı davul zurna eşliğinde kız evine gelir, Zurna acı acı Türk ordusunun Cezayir’i terk etmek zorunda kaldığı ve bu ülkeyi terk ederken mızıka-i hümayunun  çaldığı Cezayir marşını çalardı. Gelinin küçük kardeşi, pıçak bağı denilen ücreti almadan kapıyı açmazdı. Pıçak bağı verilir ve gelin at’a bindirilerek dolaştırılırdı. Dolaşım yolu bellidir ve aynıdır. Tilki dereden Kepir harığı sıra çakmak yolundan Tetr’ye gelinirdi. Burada bir fasıl oynanırdı. Ve buradan hareketle gelin oğlan evine getirilirdi. Gelin attan inmeden başına kuru üzüm saçılırdı. Kayınbaba da bir bağışta bulunarak Gelin attan indirilirdi.

 

 

                                     SAYFA 18

 

 

 

   Daha sonra damat tıraş edilir. Yine davul zurna eşliğinde damat giydirilmeye götürülür. Yer olarak damat’ın evine yakın bir yer seçilir. Örneğin, damat aşağı oba’da ise, Soku Bostan’ında, Yukarı Oba’da ise Yaz Damında, Orta Oba’da ise, Tilki Dere’de giydirilirdi ve yine davul zurna eşliğinde evin damına veyahut uygun bir dama getirilir, önüne büyük bir mendil serilir ve davul zurna eşliğinde Şabaş yapılır.

   Şabaş’daki amaç, düğünde dürü gönderilenlerden dürü ye karşılık para toplamaktır. Yine davul zurna eşliğinde düğün’de davul zurna çalanlardan abdal’ın bir tanesine, kime şabaş yapacağı düğün sahiplerinde biri tarafından kulağına söylenir. O da, bir elini başına koyarak şabaş yapacağı kişinin önüne gelip, sıçrayarak şabaş A… efendi şabaş diye seslenir. Şabaş yapılan kişide gönderilen dürünün kıymetine göre para verir. Parayı alan abdal yine sıçrayıp, oynayarak elindeki parayı oradakilere göstererek, damadın önündeki serili mendile atar ve son kişiye kadar devam eder.

   Artık davul zurna olayı bitmiştir. Diğer geleneklere geçilir. Düğün yemeği yenir ve gece de Güvey yatsı namazına götürülür. Yatsı namazından sonra cami cemaat’i ile tekbirler eşliğinde güvey evine getirilir.

   Bir gün sonra duvak günüdür.

   Duvak’a  çağrılı olan kadınlar oğlan evinde toplanır. Gelin, gelinlik elbisesiyle ve başında duvak’ıyla orta yerde oturur. Mevlit okunur, şerbetler içilir Gelinin duvak’ı “KUTLU” olsun diye açılır. Gelinin beraberinde getirdiği hediyeler Damat’ın yakınlarına verilir. Bu hediyelere Halaat denir.

                   GELİN VE DAMAT KIYAFETLERİ

   Damat giysisi;

   Ayağında siyah yemeni, siyah şalvar, üzerinde işlik denilen yakasız gömlek, genelde kırmızı veya mavi ipekten dikilir. Siyah ceket ve buna uygun şapka, ayakta ise el örmesi yün çorap bulunur.

   Gelin giysisi;

   Ayağında siyah kundura, makine çorabı denilen siyah diz çorabı ayak bileğinde büzmeli şaliki (pembe) renkli genişçe don, üzerinde renkli ipekten fistan ve başında yüzünü örten kırmızı tülden duvak bulunur.

     

    

  SAYFA 19

     

ŞAMBAYAT İÇİN BİR ONUR BELGESİ< xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:office" prefix="o" namespace="">

 

BOZO OLAYI

 

 

Adıyaman- Besni- Pazarcık dolaylarında gezen eşkıyalar,  halkın başına gerçekten büyük bela olmuşlardı. Hükümet salt adda kaldığında halkı bu korkunç beladan kurtaracak hiçbir güvenilir güç yoktu. Bu dolaylarda gezen ve çevreye korku salan çetelerin en büyüğü, halkın ‘BOZO’ dediği Bozan kardeşler, çetesiydi ki 150 kişi tutarındaydı. Bozan’ < xml="true" ns="urn:schemas-microsoft-com:office:smarttags" prefix="st1" namespace="">la Abuzer, Mamo,  Seydo, öbür üç kardeşi, Malatya’ nın Baylanlı aşiretindendi.

Bozan, asker kaçağı olduğundan dağa çıkmak zorunda kalmış, kendisini kovalayan birkaç Jandarma subayı ile birkaç Jandarma’ nın da başını yediğinden çevreye ün salmış, birkaç ufak çeteyle birleşerek daha çok güçlenmişti.

Bozan ağa, yoksul halka iyilik adrekonlarca korunan insancıl eşkıya reislerinden değildi. Birçok köyleri basıyor, soyup soğana çeviriyor, bu arada cana da kıyıyor, kan da döküyordu. halk canavarlığı ile ün salmış bu adamdan yılgındı.

Bozan ağa, birgün Pazarcık’ ta Atmalı aşiretinin reisi olan Paşa Yakup’ un Kösüklü-Haydarlı tren istasyonu arasındaki Lordin çiftliğini bastı. Paşa yakup’ un çiftlikte bir sırada yapılan baskında Bozan ağa, çiftliği bütün paralarını ve değerli mallarını yağma etti. Bu arada Paşa Yakup’ un yakın akrabası olan Hanım, Caney ve Eley adlı genç ve güzel kadınları atların  terkisine atan eşkiyalar, çifliği bütün yakıp yıkarak soluğu dağların yalçın duraklarında aldılar. Bu kadınlardan Hanım’ la, çetenin ele başlarından Ali VAKAS evlenerek Şendikçi köyüne yerleşerek, hayatlarını bu köyde sürdürmüşlerdir.

Kabalar aşireti reisi Mehmet Paşa Yakup’ a karşı yapılan bu kötülükten pek çok üzülmüştü. Paşa Yakup, onun akrabasıydı; Sonra, yapılan iş en namussuzca eşkiyalıktı. Malın götürülenini götürmüşler, götüremediklerini yakıp yıkmışlar. En kötüsü üç genç kadını da rezilce dağa kaldırmışlardı. Böyle bir alçaklığın cezasını vermek gerekiyordu. Bozan ağa bunu hak etmişti.

Mehmet, çiftlik olayından sonra çok sinirli ve öfkeli bir adam olup çıkmıştı. Olur olmaz her şeye bağırıp çağırıyordu. Can sıkıntısından ve kızgınlığından ağzına bir lokma bir şey koymuyordu. Birkaç gün içinde ev silah ve cephanelerle doluverdi. Mehmet, kardeşi Mamo, eniştesi Kara Siloyu yedeğine alarak aşiretinden ve akrabalarından birçok atıcı ve yürekli kişiyi silahlandırdı. Köyde ve aşiret bölgesinde şöyle bir görünen Mehmet atının başını, Antitoros dağlarının keklik sesinden geçinemeyen çıplak ve yalçın dağlarına çevirdi.

 

 SAYFA 20

 

 

Çetesiyle Bozan ağanın izini sürüp duran Mehmet’ in adı hemen duyulmaya başladı. Köylüler, aşiret halkları seviniyorsa da Bozan’ nın gizlendiği yeri bildirmekte çekiniyorlardı. Mehmet, çetesiyle korkunç bir eşkıya reisinin arkasında doyaşadursun adı yavaş yavaş Mehmet’ likten çıkp karayılan’a dönüşüyordu onlara baba yanında karayılan Krayılan deniyordu lakabın meydana çıkması ve tutması içinönemli işler yapması gerekti. Bozan ağanın kovalamsı da onun için bir şanstı.

Besni kazasına bağlı Kabalar aşireti Kürt Elif köyünde 1888 de dünya’ ya ( babasının adı Mamo, anası Ayşe ) gelen Mehmet artık bir Karayılan’ dı.

Karayılan’ nın Bozan belasını ortadan kaldırmak üzere dağa çıktığını Malatya ikinci İnzibat Kumandanı Ahmet Adil bey, ona gizlice bir mektup gönderdi. Mektup şöyle diyordu:

-                          Bozan ağanın hükümetçe takibindeyiz. Sizin de Bozan ağayı kovaladığınızı öğrendim. Senin bir eşkıya değil, bir yurtsever olduğunu biliyorum. Seninle Malatya’ da görüşmek istiyorum.

Mektubu okuyan Karayılan, çok sevindi, kardeşi Mamo’ yu da yanına alarak Malatya’ nın yolunu tuttu. Jandarma Kumandanı onları çok dostça karşıladı.bu belayı ortaklaşa ortadan kaldırmakta anlaştılar. Karayılan, Bozan ağa’ yı ölü veya diri olarak yakalayacağına söz vererek Malatya’ dan ayrıldı. Karayılan ve kardeşi Mamo Jandarma Komutanından hangi askeri birlik olursa olsun kendilerine yardımcı olunması istenen bir belge almışlardı. Cephane,  silah,  yiyecek, kuvvet esirgenmeyecek gerekli yardım yapılacaktır.

Karayılan, Mamato, Şiro Mamo Kara silonun kardeşi Hortoğlu böyle birer belge taşıyordu.

Ahmet adil bey, ayrılırken şöyle demişti: Besni’ de Rıfat bey’ e de emir yazacağım. Aldığım son habere göre Bozan ağa Karadağ’ da bulunuyormuş. Pek yakın zamanda Bozan denen namussuz ırz düşmanının haddini bildirirsiniz.

Paşa Yakup’ un çiftliğinin yakılıp, talan edilmesi ve ayrıca buradan birkaç güzel gelinin dağa kaldırılması, yalnız Karayılan’ ı değil bütün Kabalar aşiretini kımıldatmıştı. Pazarcık’ın Ardıl köyü bütün nişancıların toplanma yeri oldu. Ardıl köyü boş değildi. Ali Haydar bey Altıntaş’ ta barınan buruğundaki süvari gücünün bir bölümüyle burada bulunuyorlardı. Karayılan ve arkadaşları ellerindeki belgeleri göstererek Ali Haydar beyle görüştüler ve anlaştılar.

Hep birlikte köyden çıkarak Bozan ağanın peşine düştüler. Tülecik köyüne vararak Mehmet ağanın evine indiler.  Artık bütün köylüler, Bozan ağanın yerini göstermek yürekliliğini gösterecek duruma gelmişti. Burada Ali Haydar bey’ e Bozo’ nun150 kişilik çetesiyle Karadağ’ ın Horoz köyünde bulunduğunu bildirdiler.

 

 

 

SAYFA 21 

 

 

Ali Haydar beye Karayılan, Horoz köyüne iki koldan yürümek ve Bozo’ yu iki ateş arasına almak üzere davrandılar. Ali Haydar bey 28 atlı ile bir koldan,  Karayılan’ ın çetesinde atlı olarak yalnız kendisi ve kardeşi Mamo vardı.

Ali Haydar beyin atlıları ile Karayılan’ nın çetesi,  Bozo’ yu Horoz köyünde kıstırmakta gecikmeseler de saatlerce süren çatışmada Bozo’ nun hepsi atıcı olan çeteleri baskıncılara çok tehlikeli dakikalar yaşatıp birkaç atlı asker öldürerek sık ormana çekildiler. Artık sonsuz bir kaçış ve kovalayış başlamıştı.

Bu çatışmada Karayılan’ nın adamlarından ölen olmadıysa da birkaç zavallı Mehmetçik’ i Horoz köyünün mezarlığında bırakmak zorunda kalarak ayrıldılar. Pazarcık Jandarma kumandanı İsmail Hakkı beyle Yakup, 800 kişilik silahlı bir aşiret gücüyle Ali Haydar beylerle Karayılan’ ın yardımına koştular. Bozo ile adamları, artık ürkek geyikler gibi izlerini kaybettirmek için, dağdan dağa kaçıp bin türlü düzen kullanıyorlardı.

Ali Haydar beyle Karayılan müfrezesi, Yavuzeli’ nin  Milenis köyünde İsmail Hakkı beyle Paşa Yakup’ un izleme gücüyle buluştular. Ali Haydar bey, burada da Bozo’ nun saklandığı yeri öğrendi. Karayılan’a :

-                          Bozo şu sırada Havuz köyünde bulunuyormuş. Birkaç askerimsi daha öldürmüş. Aman arslanlarım, artık şu Bozo denen itin hep beraber hakkından gelelim. Hemen Havuz köyüne yetişelim, dedi.

 

Karayılan’ la adamları, yine yayan olarak sıkı bir yürüyüşle bir buçuk saatta Havuz köyünün yanı başındaki dağa vardılar. Nuri beyle askerleri atlı olduğundan çok önceden gelmiş, atları kuytuya çekmiş, kendileri de bir çukura sinmiş bekliyorlardı. Karayılan, Nuri beyin gösterdiği yere göğsünde asılı dürbünüyle baktı.  Köyün biraz ötesindeki kara kıldan göçebe çadırları arasında Bozo’ nun adamları her şeyden habersiz dolaşıp duruyorlardı. Daha önce eşkiyalarla Nuri beyin yaptığı çatışmada birkaç asker daha şehit olmuş, iki asker de tutsak edilip götürülmüştü. Dürbünle  bakılınca iki askerin aralarında olduğu gözüküyordu. Karayılan’ la Nuri bey anlaşarak, eşkiyaların toplu bulunduğu yere yaylım ateşi açtırdı. Bir anda eşkiyalar çil yavrusu gibi dağıldılar. Sonra da ateşle karşılık vermeye başladılar. Akşam olunca köyde bir sessizlik başladı. Bozo’ nun eşkiyasını alıp savuştuğu anlaşılıyordu. Karayılan, adamlarını tertipliyerek Havuz köyüne girdi. Nuri bey, askerleriyle dağda kalmıştı. Köylüler korku içindeydi. Bozo’ nun tutsak ettiği iki askeri köyde buldular. Atılan kurşunlardan biri bunlardan birinin elini delip geçmişti.

Karayılan çatışma alanını dolaşırken, dere kıyısında iki eşkiyanın uzandığını gördü. Biri ölü,  diğeri yaralıydı. Karayılan ve arkadaşları ölüyü tanımakta gecikmediler. Bu Atmalı aşiretinden Keli Köve oğlu Ali idi.

Karayılan çetesi ve askerler gece Yavuzeli’ ne vardılar. Geceyi burada geçirdiler. Sabahleyin gün ışırken yeniden yola koyuldular. Ali Haydar bey, Araban’ a bağlı Karacaviran köyünde bulunuyordu. Artık yüreklenen halk, her yandan eşkiyaların gittiği yönleri, bulundukları, mola verdikleri yerleri bildiriyor, izleyişi iyice kolaylaştırıyordu.

 

  

 

 SAYFA  22

 

Karacaviran köyünde dinlenirken Bozo’ nun Besni kazasının Şambayat köyünde bulunduğunu haber aldılar. Karayılan adamlarını alarak pek hızlı bir yürüyüşle Besni toprağına geçip Şambayat köyüne yaklaştığında büyünün bozulduğunu yakından anladı.

Bozo ile adamları Şambayat köyüne girmek isteyince, Şambayat’ lıların açtığı sert bir ateşle karşılaşmıştı. Bozo köylülerle yapılan silahlı çatışmaların bir eşkıya için son derece tehlikeli olduğunu bildiği için, çatışmayı sürdürmeyip, başka bir köyden mola vermek üzere oradan uzaklaşmıştı. Şambayat’ tan yüz bulamayan Bozo ve çetesi Baylanlı köyüne uğramış orada da silahla karşılanmıştı.

Bundan sonrası, Hasan İzzettin DİNAMO’ nun kutsal isyan da yazdıklarıyla, bizim bu olayı yaşayanlardan birebir duyduklarımıza çelişiyordu. Asıl ve doğrusu, bizim yaşayanlardan dinlediklerimizdir.

Hasan İzzettin DİNAMO’ nun yazdıklarına göre, Bozo’ nun Şambayat’ tan sonra Balyanlı köyüne uğradığı, oradan Rıfat beyle çete arasında yapılan çatışma da Bozo’ nun ayağından yaralandığı Rıfat beyin buyruğunda çarpışan iki subay’ ın şehit olduğunu , daha sonra Bozo ve çetesinin buradan doğuya doğru sıvışıp gittiğini, Karayılan ve adamlarının da Bozo’ yu takip ederek Adıyaman kazasının Şıhlar köyüne geldiğini, buradan da ayrılarak Besni’ nin birkaç köyünü taradıklarını ve Harabe köyüne geldiklerini, Köseli aşiretinden birini klavuz olarak takibe başladıklarını, neyse uzatmayalım Hacıhalil köyünün kıble tarafından, Karayılan ve tamamen dağılarak 9-10 kişiden ibaret Bozo ile karşılaştılar. Burada yapılan çatışmada Bozo’ nun öldürüldüğü,  Karayılan’ nın kardeşi Mamo’ nun ağır yaralandığı anlatıldıktan sonra Karayılan ve arkadaşları çatışma yerinde hiçbir ölüye rastlamadığını, ve orada Karayılan’ ın  Bozo ile kardeşinin yapılan çatışmada öldürüldüğünü bildiren bir rapor düzenleyerek Beydili’ de bulunan Jandarma Komutanına bildirildiği yazılmaktadır.

Karayılan raporu kumandanlığa gönderdikten sonra,  başsız kalan eşkiyaların izini sürerek Salak köyüne geldiğini,  Salak köyünün yaslandığı dağın başında iki derince siper kazıyan eşkiyalar Bozo ile Seydo’ nun ölülerini sipere yatmış gibi buraya uzatıp ellerine de birer tüfek vererek bilinmeyen birer yana savuşup gittiklerini ….

Bozo’ nun başıan ödül konduğu için izlemedeki askerler Bozo ve kardeşi Seydo’ yu kendilerinin öldürdüğünü ileri sürdüğünden Maraş Jandarma Kumandanı Akif bey,  Bensi’ ye gelerek araştırma yaptırdı. Karayılan’ la kardeşi Mamo’ ya ve onalardan başka sekiz akrabalarına birer madalya ile yirmişer altın lira verildi.

 

SAYFA 23

 

Ne yazık ki Bozo olayının finali bu şekilde bitmemiştir. Sırf Bozo’ nun başına konan ödülü almak için olayın saptırıldığı kanısındayım.

 

Önce karayılan kimdir ? kısaca onu tanıyalım. Asıl adı Mehmet olup kurtuluş savaşı kahramanlarındandır. 1888 yılında Besni’ de doğmuştur. Kabalar aşiretine mensuptur. Birinci dünya savaşından sonra güney Anadolu da ki kuvay-i milliye örgütünde görev aldı. 20 Ocak 1920’ de Karabıyıklı’ da düzenlediği baskın sırasında Fransız  işgal birliklerine önemli kayıplar verdirdi. Şamlı Kel Ahmet çetesinin ortadan kaldırılmasını sağladı. Antep’ in Fransız işgalinden kurtulmasında büyük katkısı oldu. 1 Nisan 1920 tarihinde Samsak tepe saldırısında şehit oldu. Adı halk türkülerine ve edebiyatımızda Nazım Hikmet’ in kuvay-i milliye destanının bir bölümüne konu olmuştur. ( B. Larousse )

 

 

“ Atına binmiş de elinde dizgin

   Girdiği cephe de hiç vermez bozgun

   Çeteler içinde yılan’ ım azgın

   Vurun Antepliler namus günüdür. “

 

Bir hemşehrimiz olarak,  Karayılan’ la ne kadar öğünsek azdır. Ama burada yiğidin hakkını yiğide vermek gerek. Benim diğer bölümlere itirazım yok. Bozu’ nun ölüm olayı, yanlış bilgiden kaynaklanarak okuyucuya aktarılmıştır.

Bizim yaşayan tanıklardan dinlediğimize göre, doğruluğunda  da kesinlikle şüphe etmediğimiz olayın, Şambayat bölümü ve sonrası şöyle gelişmiştir.

Boz olayının üzerinde bu kadar uzun durmamız,  küçümsenecek bir olay olmadığı gibi, Şambayat için de bir onur belgesidir.

Şöyle ki:

Baştan da anlatıldığı gibi,  gözü kara bir aker kaçağı yurdun her tarafının işgal edildiği, Yunan’ ın İzmir’ e asker çıkararak, Anadolu içlerine doğru ilerlediği, mevcut askerlerinin terhis edildiği, Mustafa Kemal yönetimindeki Ankara hükümetinin yeniden toplanan askerlerle Emperyalizmin ve Müstevlilerin desteği ile Anadolu’ da ilerleyen Yunan’ a karşı savaş verildiği, devletin en zayıf olduğu bir sırada etrafına topladığı 150 kişilik atlı ve silahlı çetesiyle Bozo denen bu eşkıya etrafa dehşet ve korku salıyordu.

Hepsi keskin nişancı olan ve turnayı gözünden vuran bu eşkıya sürüsü, hükümet güçlerini de exerek köyleri basıyor ve yağmalıyordu. Kimse karşı koyamıyordu. Onların hayalinde Şambayat’ ı basmak vardı. Çünkü biliyorlardı ki Şambayat, o civarda en zengin köydü. Güzel kızları ve gelinleri olduğunu duymuşlardı. Bu hayal ile 1920 senesi, mezarlık yönünde Bozo 150 tam teçhizatlı atlısıyla Şambayat’ a girmeye çalıştı. Diğer köylerin aksine Şambayt’ ta şiddetli bir ateşle karşılaştılar. Evinin damında ilk kuşunu atan Kaymak Halil, ta mezarlık harığının kenarında eşkiyanın birini yere serdi ve ateş karşılıklı devam ederek, eşkıya başı Bozo Tarak Ahmet’ in evinin önüne geldiğinde, 17-18 yaşlarında olan (o yaşta kanı kaynayan atılgan ve gözü kara olan bu gibi gençlere bir onur olarak deli lakabı takılırdı ). İşte bu anlattığımız deli dolu genç Deli Yusuf lakaplı Yusuf DEMİREL’ di. Ve bu deli dolu genç hiç kimsenin gösteremediği cesareti göstererek, aldı mavzerini omzuna ve bastı tetiğe, bugüne kadar bırak ateş etmeyi yanından bile geçilmeyen Bozan ağayı, ayağından vurarak atının üzerine yan yatırdı. Bunun üzerine diğer eşkiyalar telaşa kapılıp, Bozo’ yu alarak herhangi bir yağma olayına katılmadan, hızlı bir şekilde Şambayat’ ı terk ettiler.

 

 

 SAYFA 24

 

 

 

 

Bozo, Şambayat’ tan  ayağından aldığı bu kurşun yarası kangrene çevirerek Salak köyünde ölmüştür. Hükümet güçleri daha sonra gelip eşkıya başının ölüsünü alıp Besni de teşhir etmişlerdir.

Eğer Şambayat’ ta Bozo’ nun başına bu olay gelmeseydi. Daha çok canlar yakacak, daha çok askerimizi şehit edecekti.

Aslında  bu ödülün Şambayat’ a verilmesi gerekirdi.

Bir Şambayat’ lı olarak, bu olayda ne kadar öğünsek azdır. Bu olay ülkenin diğer yerlerine örnek olmuştur.

Bozo olayı küçümsenecek bir olay değil. Bütün Malatya dolaylarının ve namuslu insanların başına bela kesilern Bozo’ nun öldürülmesinde ve çetesinin dağıtılmasında ve binlerce asker ve Jandarmanın başaramadığı bir işin başarılmasında, Şambayat’ lının büyük katkısı olmuştur. Eğer Deli Yusuf’ un mavzerinden çıkan kurşunla ölümüne sebep olan ayağından yaralanmasaydı, daha çok gelinleri kızları dağa kaldıracak, daha çok yerleri talan edip, daha çok insanımızın canına kıyacaktı. Başta Yusuf DEMİREL olmak üzere, bu olayda gösterdikleri cesaretten dolayı azılı bir eşkiyanın ortadan kaldırılmasında katkıları olan Şambayat’ lılara,  hemşehrimiz olan Karayılan ve arkadaşlarına ve bu olayda hayatını yitiren askerlerimiz saygı ile anıyoruz.




 

OGUZLAR

Kendi özbenliğimizi tanımanın yolu, atalarımızı tanımaktan geçer."ŞAMBAYADI"Oymağı olarak,biz kİmiz ? Önceleri nerede yaşıyorduk? Nereye,neden göçettik? İslamlığı nasıl ve ne zaman kabul ettik? Daha buna benzer birçok soruyu yanıtlamaya çalışalım.

Oğuzlar,göçebe olarak Tanrı dağlarının batı ve kuzey yamaçlarıyla,Aral gölü ve Altaylara doğru genişleyen bir alanda yaşıyorlardı.

Türk adı ilk defa,M.S.552 yılında kurulan "GöKTüRK"Devletinde geçer.745 yılında bu Türk Hakanlığı,Göktürkler'den Dokuz Oğuz-On Uygurlara geçer. 1260 yılına kadar sürer.

Oğuzlar, Sir~Derya ve Mavera un-Nehr yöresinde Büyük Selçuklu İmparatorluğunu,deva­mında Arıadolu Selçuklu ve Osmanlı Devletini kuran ve bugün de T.Cumhuriyetini oluşturan Batı Türklerinin atasıdırlar. 13. Yüzyıldan sora. " TüRKMENLER" adıyla anılmışlardır. Aynı zamanda, Arıadolu'nun dışında, Türkmenistan,Suniye,Irak,Azerbaycan ve Rumeli'de yaşayan Türk'lerin de atasıdır.

Oğuz destanına göre, asil sayılan Bozoklar içerisinde yer alan ve Günhan'dan geldiklerine inanılan Bayat'lar,İran,Kuzey Suriye, ırak ve Arıadolu'ya kadar, geniş bir coğrafyaya dağılmışlardır. Onbirinci y. y. öncesi, Siri Derya ırmağı kıyısı ve kuzeyindeki bozkırlarda yaşıyolardı. Onüçüncü yüzyılda Moğol istilası sonucu,diğer Türk boylarıyla Bayat'lar da Arıadolu ve Suriye'ye göçettiler. Ondördüncü yüzyıldaki Memlük kaynaklarına göre,Suriyeve Arıadolu'da yaşayan Türkmenler arasında Bayat'ların da,adına rastlanmaktadır. Bunlardan bir bölümü,Suriye'de yaşamlarını sürdürmüşlerdir.Arıadolu'ya geldikten sora da, "ŞAMBAYADI' olarak anılmıştır ve bunlardan 50 çadırlık bir Oymağın Besni'ye bağlı tahminen bu günki Şambayat Beldesi civarında yazlarını geçir­dikleri bilgisine 16.Yüzyıl Osmanlı kaynaklarında rastlanmaktadır.Daha sonra, adı geçen bu Oymak, 1691 yılındaki zorunlu iskan (Yerleştirme) sonucu,bugün Şambayat olarak anılan yazlıklarına yerleştirilmişlerdir. O tarihte yerleşen nüfusun ne kadar olduğunu bilmesek de tahmin edebiliriz. Şöyleki, 16 ncı yüzyılOsmanlı kayıtlarında, bu Oymağın 50 çadırdan oluştuğunu biliyoruz.Eskiden beri Şambayat'ta söylen~ibir söz vardır;"350 Şambayadı'nın içinde" Bu söz eskiden beri kullanıldığı için,hane sayısı olması olanaksız. Bunun kişi sayısı olduğu kesin. 16.y.y.da 50 çadır olduğuna göre, her çadırın bi{ hane olduğunu,her kanede de 5 kişinin yaşadığını kabuledersek,toplam50x5=250 kişi eder. Yerleşirri:hu tarihten 100 - ISOyıl sonra olduğunu kabul edersek, Bu tarihe kadar da Oymak'ta 20çadır artması normaldır. Bu da 70X5=350 eder.

 

1970 yılından sonraki 1980 yılında yapılan sayımın dışında kalan sayımlar,gerçeği yansıtmamaktadır.Türkiye genelinde olduğu gibi,Beldemizde de,İller Bankasında fazla pay alabilmek amacıyla sayıma karışılarak,rakamlar abarrtılmıştır.

Bugüne kadar yapılan nüfus sayım neticelerini inceleyecek olursak;

Cumhuriyet sonrası,Bucaklar düzeyinde, 193 5 yılında yapılan ilk nüfus sayımında, Bucak merkezinin toplam nüfusu 701 olup,bunun 355'i kadın,346'sı erkektir.Bu duruma göre,kadın nüfus II fazla iken, 1975 sayımında,toplam 2606 nüfusun 1406 sı erkek, 1200'ü kadındır.Burada da 206 erkek nüfusun fazlalığı ile karşılaşıyoruz. Halbu ki,kadın ömrünün, erkekten daha fazla olduğu Tıbbi bir gerçektir.Bu duruma göre,kadın nüfusun daha fazla olması gerekirken, az olması, sayıma karışıldığınıl'bir kanıtıdır.

Şöyle ki; Daha önceden Belde de ikamet edipte,Belde dışında oturanların oylarını alabilmek için Belde de sayılmışlardır.Erkeklerin gelip gitmesi daha uygun olduğu için de erkekler üzerinde yoğunlaşılmıştır.2007 yılından sonraki sayımlar, gerçeği yansıtmaktadır. Çünkü, sayımlar, adrese kayıtlı yapımaktadır.

Hane sayısına gelince; 1894 tarihli Osmanlı Salnamesinde, 216 hane gösterilmektedirYapılan birebir sayımda ise, en son 1950 yılında toplam 175 hane bulunmaktadır. 1894 deki hane sayısındaki fazlalık ise, bazı evlerde iki ailenin oturmasında kaynaklanmaktadır ..

Peki, eskiden beri halk arasında söylenen "350 Şambayadı'nın içinde" neyi anlatmaktadır?

Benim kendi yorumum, daha önce de açıkladığımız gibi,1691 yılındaki yerleştirilmedeki nüfuÇ'olsa ga-tak. Hane sayısı olamaz, çünkü 1950 yılında bile 200 haneyi bulmuyordu. " 350 Şambayadı'nın içide" eski bir söz olup,dedelerişmizden bize intikal etmiştir ..

EKONOMİK DURUM

Ekonomi,dün olduğu gibi, bugün de tarıma dayanmaktadır.Nevar ki, arazi engebelidir.Normal çiftçiliğe elverişli,geniş ve düz araziler yoktur. Var olan tüm arazi,yaklaşık onsekizbin dönümdür.Buarazinin azısanmayacak bir kısmı, sulanabilir arazidir.Hernekadar bilinçli ÜU1m yapılmasa da,busu kaynakları,kasabanın can damarıdır.

Geçmişte,köylünün çoğu ya az toprağa sahip, ya da topraksızdı.Birkaç ailenin toprağı daha fazlaydı. 1950 ve daha önceki yıllarda 68 kara saban çitçisi vardı. 18 bin Dekar arazi,68 çift öküzle işlenirdi. Üretim düşüktü. Buna karşın,kendi yağıyla kavrulan ender yerleşim yerlerinden biriydi. İkinci Dünya Savaşının o sıkıntılı ve kıtlık günlerinde, Adıyaman'dan beri gelen, bir çok aç ailelere kucak açmış,onları misafir etmiştir.

Şambayadı'nı oluşturan halk, Göçebe bir toplumdan geldiği için, para onlara yabancıdır. Ticareti bilmezler. Geçimlerini değiş tokuş denilen, kendinden olanı olayanla değitirereksürdürmüşlerdir..Bugün bile o eski yaşamın etkisi vardır. Örneğin, 15 Km. Uzaktaki bih Besni'li gibi değildir. Daha boşverci,daha aldırmaz .. Çocukluğumu anımsıyorum; O kadar sulu ve elverişli arazıli&Sımasına karşın,K1lık sebzeyi Sorfaz'lılarda, yazlık sebzeyi ise, Terbizek'lilerden alırdık.Pamuğun,karpuzun ve bazı meyvelerin dşında,hiç bir ürün paraya çevrilemezdi. Verim düşüktü.

1950'li yıllardaki hali vakti yerinde olan bir çiftçi ailesini ele alalım.Ekip biçtiği arazinin dört başı kendisine ait olduğunu kabullenelim. Bu çiftçimizin 5 dönüm sulu tarlası, i Bostanlığı,30 baran bağ,2 dönüm bahçe, 40 dönüm kıraç arazisinin var olduğunu düşünelim.5 dnüm sulu arazide

1 Ton pamuk eline geçtiği varsayalım.40 dönüm kıaç arazide, o günün teknolojisine göre ,2,5 ton buğdayelde edilir. 40 ocak da Çay Bostanı yaptığını ve bu uğraşında da 100 karpuz elde ettiğini varsayalvn. 1950 koşullarında, bu çiftçimizin gelirini hesaplayalım. 40 dönüm arazinin yarısını gelecek yıl ekmek için nadasa bırakacaktır.Elde edeceği buğday, o günün şartlarına göre en fazla 1500 Kg.dır. Bunun 300 Kg.nı tohumluk,650 Kg.nı bir yıl boyu yiyeceği Bulgurluk ve 550 Kg.nı da unluk için ayırdığını varsayalım .. Toplam 1400 Kg. Yapar ki, geriye 100 kg. Buğdayı kalır. Bunu paraya çevirmez,değiş tokuş için kullanır.Çaybostanında elde ettiği karpuzun 50 tanesini satarak 100 Lira gelir elde eder. Bu çiftçimiz pamuktan da 2000 Tl kazanmıştır. Toplam eline geçen para,2100 TL.dir. Bunun 400 TL.sini Ziraat Bankasına olan borcuna yatırmıştır.

 

o yıllarda Ziraat Bankasına borcu olmayan köylü hemen hemen yoktu. Geriye elinde 1700 TL. Kalmaktadır ki bunu aylığa bölersek, yaklaşık aylık 140 TL. Eder.Bu para,tüm aile fertlerinin bir yıl boyu çalışarak,elde ettillerri meblağdır. Sözünü ettiğinız yıllarda,bir Devlet Memurunun maaşı 250 - 300 Tl.dolayındaydı.Ömeklemeye çalıştığımız örnek çitçimiz,başka1arına ait arazisini de sürmüş olUp, kendine yetecek kadar nohut,mercimeğin yanı sıra, hayvanlarına yetecek kadar da yemlik eline gçmiştir.

Verdiğimiz bu örnek,tüm köylüyü kapsamamaktadır. 175 hanenin 50 - 60 hanesi örneklediğimiz çiftçi gibi veya daha iyi. Geriye kalan 125 hane ise topraksızdır.Bir kısmı başkalarının tarlasını üçte bir karşılığında sürer, diğer çoğunluk ise, yine üçte bir karşılığında,başkalarına ait tarlaları tımar eder. Yörede bunlara tırnarçı denir,ürünün ekiminden,derimine kadar bakımını yapar. Bunlar topraksız köylüllerdir.

Gelelim bugüne, .Kara sabanın yerini Traktör almış ve suni gübre de kullanılmasına karşın, tarım bilinçsiz yapıldığı için öngörülen düzeye ulaşılamamıştır.aynca devletin çiftçi aleyhine yürüttüğü tarım politikası ise, işin cabasıdır.Para edecek ürünlere sınırlama (kota) uygulaması,çiftçiyi topraktan soğutmuş ve bunun sonucu olarak da tarımda eski harekelilik,yerinini durgunluğa bırakmıştır. Her mevsimde,tabir yerinde ise,insan kaynayan sulu olark adlandırılan arazilerin üzerine, sanki ölü toprağı serpilmiş gibi ... Sınırlama (kota) getirilen ürünlerin yerine ise alternatifbir Ü1Ün yetiştirilmesine gidilmemiştir.Aslındasulu arazilerimiz,ufak parçalardurumunda olup, En büyüğü 10 dönümü geçmez.Eskiden beri, tarla niteliğinde olmayan ba arazi parçalarında sebze ve meyve yetiştrileceği yerde, hiç de uygun olmayan tarla tarımı yapılmaktadır. Son yıllarda ekimine başlanan biber,olumlu netice vermiştir.Bunun yanı sıra diğer sebzeler

yetitiştirilebilinir .. Bugünküulaşım koşulları,pazar sorununu ortadan ka1dırmıştır.Maydanoz,yeşil soğan,roka,tere gibi ürünle bile yakın illere pazarlanabilinir. Seracılıkyöntemiyle erken üretime geçilebilinir.Doğal olarak bunlann gerçekleşmesi için de, Kooperatifleşme zorunludur. Yeri gelecek üreticinin LO demet maydonozunubile pazarlayacaktır.Aslında,burada en büyük görev Belediye'ye düşmektedir. Belediye Başkanlığı makamı,yardakçılarını toplayıp,geyik muhabbetleri yapma yeri değildir.Belediye Başkanının her konuda önder olması gerekir.Böyle niteliği olmayanların, o makarnda yerinin olmaması gerekir.

Dikkatimi çeken başka bir konu ise, Bu gün itibarı ile Beldede105traktör bulunmaktadır. Bunlar, 185 lik denilen en büyükleridir.Kçücük arazilere kocaman,en büyüğünde traktörler. İşin kara mizah tarafi ise, çoğunun ya az arazisi ya da hiç arazişinin olmayışı.Bizde bir söz vardır ''Fukara halini bilsefukaraolmaz" Herhalde,benimki A' nınkinde niye küçük olsun psikolosisi olsa gerek. Halbu ki,büyük traktöre verdiğinden daha az bir parayla küçk bir traktör alır.Artan parasıyla da tanm için gerekli bir çok alet edavat alır.

YEMEKLER

1950'li ve daha önceki yıllara dönelim. Bu yıllarda yemek kousun da tam bir sosyal adalet vardı.Şöyle ki, varlıklmm da,yoksulun da gözde akşam yemeği,bulgur aşı,pirpirim cacığı,Sabah yemeği (kahvaltı sözcüğü kullanılmaz) Kara çorba (şorba) veya markıta çorbası,Öğle yemeği savu'hıruıur. Genelde mevsİme göre,peknez ekmek, pendir ekmek veyahuutta ailenin bir olduğu zamanlar etsiz sulu çuütte.~ftt>OSUlHdı.İçine dmates ve hıyar da doğradın mı tadına doyum olmaz.Değme pirzolaya değişmem. Cidden d&fu söylüyorum. Benim damak tadı m da öyle .. Bugün olduğu gibi, dün de bulgur ağırlıklıydı.Bazı yemeklikler yemek kültürümüzde

yoktu. ömekleyecek olursak,Makama,zeytin, bezelye, et sucuğu,pastırma, enginar, ıspanak, pırasa, taze fasulye,kuru fasulye,kamabahar ve benzerleri

Dini bayramların olmazsa olmaz yemeği, bol karabiberli edi nohut,bulgur aşı. Gözde yemeklerimiz ise,bugün olduğu gibi,bir tipwwi yemeği e18H~ s8jltJI&iJ.Baslla,içli köfte,etli sarrna,dolma,bunların yanı sra,mukaşer aşı,şakalı aş,Yavan küfte,kullettik,Simit aşı ve diğerleri.

Yaşlıların öngördüğü evliliğin dışındaki evliliklere,pek rastlanmaz. Örneğin,İslamın birden fazla kadınla ( 4 kadın) evlenmesine izin vermesine karşın,toplumda rağbet görmemiştir.Hatta Cumhuriyet öncesi,şeriat yasalarının geçerli olduğu dönemler de bile,buna ilgi duyulmamıştır ..

Kız kaçırma olarak adlandırılan, ailelerin bilgisi dışında, kızla oığlanın birlikte karar verip, evlenmeleri,toplumda iyi karşılanmasa da, bence saygı duyulması gerekir. Kızla oğlanın,yaşam boyu sürdürecekleri,biliktikleri ile ilgili kararı,birlikte karar vermelerinden,daha güzel Bir şey olabılir mi ?

ADLİOLAYLAR

1960 lı yıllardan sora alınan göçlerle,Belde'de kozmopolit bir yapı oluşmuştur. Şöyle ki; yerli TÜfkmen,dışardan gelen Türkmen,Sünni Kürt ve Alevi Kürtlerden meydana gelen bir topluluk oluşmuştur.Bu etnik topluluklar, herne kadar, aynı yörenin insanlarından oluşmuş ise de,aralarında kültür farklılıkları vardır.

Sözü edilen 1960'lı yıllara kadar,Cumhuriyetin ilk yıllarında işlenen bir namus cinayetinin dışında, Şambayat'lının işlediği cinayet dahil,hemen hemen hiçbir zabıta olaqyına

rastlanmarnıştır. Göç almaya başlanan 1960'lı yıllartı izleyen yııarda ise, adi zabıta oalylarının yanı sırs 4 - 5 te cinayet işlenmöiştir.

Olaylara Şambayat ve ŞambayatlAlı açısında bakacak olursak, Belde de töre cinayetine rastlanılmamaktadır. Son yıllarda, Türkiye genelinde artan,kadına şiddet ve kadını öldürme olaylarına karşın,Şambayat Türkmenlerinde,bu gibi olaylara rastlanılmamaktadır.

NüFus

Nüfusla ilgili,elimizdeki ilk resmi belge, 1894 tarihli Osmanlı Salnamesidir.Bu salnameye göre, 216 hanede 957 kişi yaşamaktadır. Bu nüfusun 70'ini gayri müslüm,geriye kalan 867'sini de Türkmen nüfus oluşturur. Ekli Iste de anlaşılacağı üzere,ilk resmi nüfus sayımı, Buacaklar düzeyinde 1935yılında yapımıştır. Bu sayıma göre,346'sı erkek,355' i kadın olmak üzere,toplam 701 kişidir. 1894 teki var olan nüfustan 256 kişi eksiktir. Her ne kadar, 40yıl öncesine göre eksiklik çok görülse de,aslında do~luğu akla yatkındır. Şöyleki,Balkan ve 1.Dünya savaşı ve bu arada veba slgınının yanı sıra, 1915 yılındaki Ermeni nüfusun zorunlu göçü gibi olaylar, nüfusun azalmasında etken olmutur.

Ekli nüfu çizelgesi incelendiğinde, 1960 yılına kadar,normal artyış hızı

izlenmektedir. 1960 yılına gelindiğinde, bu yıllar, hem dışarıya" hem de içeriye göçün yoğun olduğu yıllardır. 1960 nüfusu 1371 iken,birden786 kişi artarak, 2023 , e ulaşmıştır.

Yıllara Göre Şambayat Bucağının Bucak Merkezi Nüfusu

 

Yıllar

ili

Ilçesi

 

 

Nüfusu

 

 

i

 

i

 

 

 

Toplam

Erkek

i

Kadın

 

 

 

 

 

i

1935

MALATYA

BESNI

 

70"11

 

3461

355

 

1940

MALATYA

BESNI

 

803

 

3781

425

 

19451 MALATYA

ı---~BES.NI__ L __ 1=~361

----

 

457

 

-----

 

191= MALATYA

BESNI ~1 016 -=.l

-

f---- 1955ADIYAMAN

BESNI i1 328 7041

624

 

1960 ADIYAMAN

B~SNi i 1 3371 -66~

674.

 

; 1965

ADIYAMAN

BESNI i 20231 1077T

946

 

1970

ADIYAMAN

BESNI

 

2 1!Ql ____ --.J.J.~_!.I_- ___ ..!_Q~~

C--1975

ADIYAMAN

BESNI

 

2606! 14061 1200

f===1980

ADIYAMAN

BESNI

i

25051 1 30~1- 1199

 

1985

ADIYAMAN

BESNI

i

3 2761 1 700, ----1576

. 1990

ADIYAMAN

BESNI

i

4574 24141 21601

i

 

2000

ADIYAMAN

BESNI

 

 

 

i i

 

 

4998 _____ 2 5~~___ 24861

 

 

ADIYAMANI

 

i

 

20071

BESNI

i

4190 20731 2117

Not: Ülkemizde ilk Nüfus Sayımı 1927 yılında yapılmışbr. 1927 yılına ait veriler ilçe düzeyinde olup nahiye

 

iNANÇ;

Bugünki Şambayat Beldesinin çekirdeğini oluşturan, Şambayadı Oymağının dini inançlarının, Kızılbaş mı ?

Sünni Ortodoks mu? Sünni Heterdoks mu? olduğu konusuna gelince; Konuyu daha iyi anlamak için,Ortodoks

ve Heteredoks sözcüklerinin ne anlama geldiğini yanıtlamaya çalışalım.

ORTODOKS: Yalnız Hiristiyanlığa özgü bir mezhep değildir. Ortodoks sözcüğü,dinde gelenekçiliği, o dinin

öğretilerine sıkı sıkıya bağlılığı gösterir. HETEREDOKS ise, Ortodoks'un zıddı olup,getirilen dine sıkı sıkıya

bağlı kalmayıp,kendi eski inançlarından ve yaşam tarzlarında ödün vermeyerek,eski inanç ve yaşam tarzlarıyla

yeni dinin sentezlendiği bir in~nçtır.

Yukarıdaki soruları ynıtlamamız için,Türk'lerin nasıl mülüman oluğu konusunu ve sonraki evrelerini irdelememiz

gerekir.

Türkler,müslüman olmadan önce Şamanist ianançlar2 sahiptiler. Özünde/doğa üstü güçlere inanmak gelirdi.

Türkler Tanrı sözcüğünü, eski söyıenişi olan "TENGRi" biçiminde kullanıyordu.

Burada bir parentez açalım

(Bugün bile Şambayat'ta bu sözcük,çoğunlukla kadınlar arasında çok

kullanılmaktadır. Örneğin; TENGNi $

canını ala gibi) Onuncu yüzyılda Oğuzlar, daha islamiyeti kabul etmemilerdi. Eski Türk inançlarını sürdürüyorlardl.

Kendilerini üzen bir durum karşısında veya birine kızdıkları zaman, ellerini havaya kaldırp, aman Tengrim diye

söylenirlerdi.Oğuz ileri gelenleri arasında Müslümanlığa giren olsa da, oymağın

baskısıyla tekrar eski ~inlerine n

dönüyorlardl.Olenin ardında,yemekler verilirdi. Günümüzde de ölenin arkasıda verilen yemek, bu alışkanlığın

devamıdır.

Oğuzlar, diğer Türk boylarınraksine daha sonraları onbirinci yüzyıldan

sonra,islamiyeti kabul etmişlerdir.Bundan f

sonra Oğuz adı yerine, Türkmen olarak anılmılardır.

En çok tartışılan konulardan biri, Oğuzların,islamı kabulundan sonra nasıl bir inanç çigisi izledikleri ve yelpazenin

neresinde yer aldıklarıdır.Gerçek olan ise, insanlar,eski inanç ve yaşam tarzlarında kolay vazgeçmezler.Türk'lerin

Müslümanlığı kabulu ile igili,doğru ve doyurucu bilgi,üzülerek söyliyelim ki okullarımızda verilmemektedir.Verilen

bilgi ise, Türk'lerin akın akın Müslümanlığı kabul ettiği, kapalı olarak anlatılmaya çalışılır. Gerçekler saklanır.

Diyanet'e göre, Türk'lerin islamiyet'e girmesi,hayırlara vesile olmuştur. Türk'lerin islamiyet'i, hiçbir zorlama olmadan, kendi

istek ve arzularıyla kabullenmesi söylentisi, tamamen yalan ve •

uydurmadır.Türk'lerin, kılıç zoruyla Müslüman'laştırılmaları ~+-U J. tV{

konusund~, okullarımızda hiçbir bilqiye rasdtlanm~.~u. ., ~ •.• : .jA.e ...•

 

,;J

Ilam'ın Türklere zorla kabul ettirme süreci, özellikle 670 lerden başlayıp, 740 lara kadarki zaman

dilimi içerisinde, akıl almaz zulüm, tecavüz,talan ve katliamlarla doludur. Aşağıda sunduğumuz bir kaç örnek, sözüm ona "Müslüman" Arap'lar tarafından Türk'lere yapılan,onlarca katliamdan birkaçıdır.

Diyanet'in bu gerçekleri görmeyip,saptırma yoluna gitmesi düşündürücüdür.

Teberi, Zekeriya Kitapçı,tarihçi ve yazarlardan alınma aşağıda sunduğumuz araştırma yazımızı sabr ve ibretle okumanızı öneriyorum

Aslında Türk'ler,kılıç zoru ile kabullenmek zorunda kaldıkları İslamiyet'i, hiçbir zaman içlerine sidirememişlerdir.Başta Osmanlılar olmak üzere,Türkmen'ler arasında, çok farklı inanışlar söz konusudur.Bu getirilen esaslara pek de itibar etmeyen ve eski geleneklerini sürdüren anlayıştır. Yukarıda da anlattığımız gibi,8. Ve 11. yüzyıllarda karşılaştıkları, İslamı kabul etme baskısına boyun eğmek zorunda kalmı ,ancak kendi eski inançlarını da brakmayarak,karma bir dinsel sentez sergileyen,Heteredoks bir t uluk oluşmuştur.Biçimlenmiş bir Sünni kurumlaşmadan bütünüyle uzak bir inanç atm ferinde yaşamaktadırlar. Dolyısıyle bu süreçte,gözle görülür bir Hiristiyan düşmanlığından da söz edilemez.

Göçebe demokrasisi içinde Kızılbaşlık,bu dönemde en yaygın ina,nç durumundadır.

Osmanlı'nın ilk yılları,heteredoks bir inanışa sahiptir.Dinin dogmalarıyla ilişkileri alabildiğine umursamaz olan dervişler,içki yasağını kabnul etmemişlerdir. Orhan Gazi'nin Geyikli Baba'ya 2 yük şarap, rakı göndermiştir.Üstelik,namaz kılmamak,hacca gitmemek, eski Şaman dininde gelen kimi özellikleri sürdürmekte dahil dogmatizden,dolayısıyla fanatizm ve kışkırtıcılıktan bütünüyle

uzaktırlar. ı-..

Aslında bu dönemde,siyasal öncü açısında terciler belirlenmemiştir. itekim Orhan Beyin yanı sıra 1 nci Murat'ında heteredoks, hatta daha özel bir tercihle Bektaşi olma olasılıkları güçlüdür. Bu bağlamda devletin temel kurumu Yeniçeri OcağınınıBektaşi tekkesine bağlanması da dikkat çekicidir.

Daha sonrraki süreçte heteredoks inancın şansızlığı, gaza ötesinde bir devlet kurumlaşmasına uygun olmayan bir halk dini olmasıdır. Sünni idolojinin ise, köklü devlet tecrübesi ve bir iktidar ideolojisi ollmasıdır.Heteredoks Osmanlı kuruluşu zamanla geleneğe yabancılaşarak,devşirme bir şeriat düzenine evrilecektir.

Tanınmış Osmanlı yazarı Joigan'nın eserinde kaydettiği bir Venedik belgesinde,ilginç bir guruma rastlanılmaktadıf. 8 Şubat 1514 tarihli bu kayda göre: Osmanlı Anadolu'sunda,ahalinin be~e dördü yani yüzde sekseni,Alevi olarak gösterilmektedir. Zaten bu tarihten sonra da Anadolu'da,Alevi-ürk men kıyımı başlamıştır.

Osmanlı'ya egemen olan şeriatçı zihniyetin ve despotik devletin, başkaldırı ve katliamları sonucu, Anadolu halkınını önemli bir kesimi,Sünnüleştirmeye boyun eğmiş, eğmeyenlerin bir kesimi,Osmanlı'nın savunucusu durumundaki Bektaşi tekkeleri etrafında toplanırken,geriye kalan kesim,yoksulluk içinde,ideolijisini

halkçı bir evrimleşmeyle Alevilik adı altında,bugünlere taşımıştır.Bu dönem Anadolu'sunda,halk çoğunluğunun inancı,ALEVİLİK, etnik yapısı TLlRKMEN'dir. Şambayadı oymağını bunu dışıda tutamazsın.

Yavz dönemi, Şeyhülislam Kemal Paşazade ile diğet ulemasının, "Aleviliğin ehl-i sünnet mezhebin­ce reddedildiği,bu din düşmanları ile yapılack savaşın Cihad olduğunu,öldürülmelerinin caiz olduğu nu,mallarının helal,nikahlarının batıl (geçersiz) olduğu" hususnda fetfa verdiği ve bu fetfa üzerine, deftere kayıtlı 40 OOO'den fazla Alevi Türkmen katledilmiştir.

Kızılbaş Türkmeni ağır bir biçimde cezalandıran Yavuz Selim,Kızılbaş Türkmene karşı degeyi sağlamak adı altında,Kürt Aşiret beyleriyle işbirliğine girer ve onları ödülledirir.Erzincan Valiliğinden Diyarbekir Eyaletine getirdiği ve tüm doğu ve güneydoğu yöresinde yetkili kıldığı Diyarbekir'li Kürt Bıyıklı Mehmet Paşa ve Kürt İdris Bitlis-i ile bütün bölgeyi Türk'lerden temizlerler. 100 000 bin Kızılbaş _ Türkmen öldürülür.

Yavuz'un, 1517'de Mısır'ın alınmasıyla,İslam Halifesi olması sonucu,Sünnilik resmi ideoloji durumuna gelmiş olur.

Doğu ve Güneydoğu'daki katliam sırasında,birçok Türkmen Kürt olduğunu söyler. Katliamdan kurtulup,zaman içerisinde Kürtleşir. Aslında Kızılbaş Kürt yoktur.Kızılbaş'lı Türkmenle özdeşleşrniştir.Şiilik ve Nasturi denilen Arap Aleviliği değişiktir. Buarada Araplar ve Kürt aşiret beyleri gözde olup, Alevi _ Türkmen katliamı sürmüştür.

Bir Hı'fflvat devşirmesi olan ve 1606 yılında Sarazamlığa getirilen ve Kuyucu lakabıyla anılan bu Hırvat dönmesi Kuyucu Murat Paşa,Anadolu'da akılalmaZ Türkmen.- Alevi katliamına girişmştir. 160 000 bin Türkmeni, diri diri kuyulara gömmüştür. Bu katlamlar Köprülü Mehmet

Paşa zamanında da devam etmiştir.

Yapıtımıza esas olan, Bugünkü Şambayat Beldesini oluşturan Şambayadı Oymağının geçmişte Alevi mi Sünni mi olduğu tartışmasıdır. Kızılbaş Türkmenheva görülen, yukarıda çok az bir kısmını sunduğumuz katliamlar sonucunda,birçok Kızılbaş Türkmen sünnileştirilmiştir. Biz neden olmayalım ki.

(

Şöyle ki:

Aynı adla anılan ve Adana'ya yerleşen Şambayadı oymağı kızılbaş,

İzmir Narlı dere'ye yerleşen ve bugün varlıklarını sürdüren Şambayadı Oymağı Kızılbaş, Suriye'den Irakb1göçen Şambayadı Oymağına mensup,büyük Tüffuen Ozan Fuzuli Kızılbaş .. Bu örnekleri daha da çoğaltabiliriz.

Tarihç( yazar İlhan Başgöz'ünde belirttiği gibi,Pir Sultan Abdal'ın şiirlerinde Şah diye seslendiği kişi Safevi Devleti Hükümdarı Şah İsmail değil, ondan 60 yıl sonra 1577'de ayaklanan Şambayadı adıdaki Türkmen aşiretinin lideri,düzmece tabir edilen Anadolu Kızılbaş Türkmen Aişretinin lideridir. İsyan,Malatya taraf/da başlatılmıştır.

Bu durumlar gözönüne aıfdığında; Alevi olmamız ağır basıyor.

\ •• \ A r

~,O\ ',H \UCU ~--\).~ '-( es. C[~(t j~LCL{~69 S L.L LALcQ cL~ {Qc '-e.e

 

SONUÇ

Sevgili okurlar,ileride kitap olarak sunmayı düşündüğümüz yapıtın,birinci bölümü burada sonlanmaktadır.

Eğer,Şambayat'la ilgili, sizlere birşeyıer verebildiysem,bu yöreyle ilgili çalışmalar yapanlara yardımcı olabildiysem,kendimi mutlu sayacağım.

Sunq,fla da açıkladığımız gibi,bu konu ile ilgili olarak,tüm olumsuzluklara karşın, yararlı

olduğum kanısındayım .. Şunu da açıklamakta yarar görüyorum. -.

Bu yapıtın oluşumunda, desteklerini esi~"emeyen,editörlüğünü yapan, Sayın Dr.Behzat DEMİREL'e teşekkürlerimi sunarım.

19 MAYIS 2013 Mustafa ÇEVİK Marmaris

 

 

Comments